Haberleriyle tarihe önemli notlar, belgeler bırakan gazeteci Celal Başlangıç, Türk aydınının “makus talihi”ne uyarak sürgünde öldü. Almanya’da toprağa verilen Başlangıç, özellikle insan hakları ihlalleri haberleriyle tanınıyordu. Ödüller ve hapis cezalarıyla dolu şerefli bir meslek hayatı sürdü. Unutulmayacak.
Türk basının en üretken ve etkili gazetecilerinden Celal Başlangıç, 68 yaşında Almanya’da yaşamını yitirdi. 1956’da İstanbul’da doğan Başlangıç, 1978’de Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu’ndan mezun oldu. Gazeteciliğe de okul yıllarında İzmir’de başladı. 1975’te Ege Ekpres’te başladığı gazetecilik mesleğini ölene kadar ara vermeden sürdürdü. Demokrat İzmir (1977), Politika’da (1979) çalıştıktan sonra Cumhuriyet gazetesine geçti; Adana bölge temsilciliği, iç politika servis şefliği ve yazı işleri müdürlüğü görevlerinde bulundu.
Cumhuriyet gazetesinde çalışırken yaptığı Cizre’ye bağlı Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirildiği haberi, Türkiye’nin basın ve utanç tarihine geçti ve bir dönemin simgesi oldu. Türkiye bu nedenle AİHM’de tazminata mahkum oldu, devlet yetkilileri olayın doğruluğunu kabul etmek zorunda kaldı.
Başlangıç, Cumhuriyet’in ardından Evrensel gazetesinin kurucu genel yayın yönetmeni oldu, ardından Radikal gazetesinde yazmaya devam etti. O dönem Cumhuriyet’in genel yayın yönetmeni olan Hasan Cemal, Başlangıç’ın cenaze töreninde yaptığı konuşmada “Celal çok iyi bir gazeteciydi, çok iyi bir insandı. Huzur içinde uyu kardeşim, seni hep iyi hatırlayacağız” dedi. Yazı ve haberleri T24, Gazete Duvar, bianet.org ve Haberdar’da yayınlanan Celal Başlangıç Artı TV ile Artı Gerçek internet sitelerinin de kuruculuğunu yaptı.
Kendisine 1 yıl 6 ay hapis cezası verilen Celal Başlangıç hakkında, yazı ve haberleri nedeniyle çok sayıda soruşturma da bulunuyordu. Almanya’da yaşamak zorunda kalan gazetecinin pasaportu da iptal edilmişti. Başlangıç’ın cenazesi Almanya’nın Köln kentinde, eşi Ayşe Yıldırım, Hasan Cemal, Can Dündar, Banu Güven, Kemal Göktaş, Erk Acarer, Ragıp Duran gibi çok sayıda gazetecinin katıldığı törenin ardından toprağa verildi. Başlangıç için Türkiye’de de Basın Müzesi’nde gazetecilerin ve dostlarının katıldığı bir anma töreni düzenlendi. Celal Başlangıç, Kanlı Bilmece, Hayatın Rengi Gökkuşağı, Hayata Söylenmiş Şarkılar, Ölüm Kuşun Kanadında, Korku Tapınağı, Trilye’den Yusufeli’ne Adatepe’den Derik’e Hayat Ağacıyla Yaşayanlar adlı kitapların da yazarıydı.
AYTEN GÖKÇER (1940-2024)
Ödüllerle dolu bir sahne kariyeri
Tiyatro ve sinema oyuncusu Ayten Gökçer (Ayten Kaçmaz), İstanbul’da 84 yaşında yaşamını yitirdi. Ankara Devlet Konservatuvarı’nda eğitim gören sanatçı, 1957’de Muhsin Ertuğrul’un tavsiyesiyle girdiği Ankara Devlet Tiyatroları Çocuk Tiyatrosu bölümünde profesyonel olarak oyunculuğa başladı; 1958’de Devlet Tiyatroları’na girdi. 1964’te Türk tiyatro ve sinemasının ünlü isimlerinden Cüneyt Gökçer’le evlendi. 1965’ten itibaren sinema filmlerinde de rol alan sanatçının ilk filmi “Taçsız Kral” oldu. “Yedi Kocalı Hürmüz” müzikali ile geniş kitleler tarafından tanındı. Devlet Tiyatroları’nda “Bu Gece Başka Gece”, “Su Kızı”, “Hafta Başı”, “Aşk Acısı”, “Klinik Bir Vaka”, “Hortlaklar”, “Bernarda Alba’nın Evi”, “Woyzeck”, “Don Juan”, “Öp Beni Kate”, “Andora”, “On İkinci Gece”, “Vanya Dayı”, “Kaktüs Çiçeği”, “IV. Henry”, “Cadı Kazanı” ve “Lysistrata”nın gibi 30’dan fazla oyunda yer aldı.
Sanat yaşamı boyunca birçok ödüle layık görüldü. Aktif sanat yaşamının son yıllarında televizyon dizilerinde de rol aldı. Son olarak Ferzan Özpetek’in 2016 yapımı “İstanbul Kırmızısı” filminde, Tuba Büyüküstün, Halit Ergenç ve Mehmet Günsür ile birlikte kamera karşısındaydı.
Devlet Sanatçısı unvanına sahip Ayten Gökçer, 14 Mayıs 2024’te İstanbul’da geçirdiği rahatsızlık sonucu yaşamını yitirdi ve Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Cenaze törenine Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, İstanbul Valisi Davut Gül, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı, oyuncu Zerrin Tekindor, Gülenay Kalkan ve Ahmet Uğurlu’nun yanısıra ailesi ve sevenleri katıldı.
ERKAN YOLAÇ (1935-2024)
Siyah-beyaz dönemin renkli ismiydi
Ünlü sunucu Erkan Yolaç, İstanbul’da 89 yaşında yaşamını yitirdi. 1935’te Babaeski’de doğan Yolaç, Saint-Joseph Fransız Lisesi’nde başladığı ortaöğrenimini babasının memuriyeti nedeniyle gittiği Kastamonu Lisesi’nde tamamladı. Burada öğrenciyken, ses tonu ve Türkçesi ile tanındı ve belediye hoparlörlerinden anons yapmaya başladı. 1959’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun oldu.
Gazino programlarında sunuculuk yaparak ismini duyurdu. Orhan Boran, Huysuz Virjin, Leyla Sayar gibi ünlü isimlerle sahne aldı. 1962’de tüm yaşamına damgasını vuracak olan ‘Evet-Hayır’ yarışmasını Caddebostan Gazinosu’nda sahnelemeye başladı. Daha önce BBC’de yayınlanan yarışmayı kendi tarzına uygulamıştı ve katılımcılardan iki dakika boyunca sorularına “evet” ya da “hayır” cevabını vermemelerini istiyordu. 1976’da, 1970 Türkiye Güzeli Asuman Tuğberk ile evlendi. 1980’lerin başında ünlü yarışmasını TRT televizyonunda yayınlanan “Stüdyo Pazar” programında sunmaya başladı. Programın o zaman tek televizyon kanalı olan TRT’de yayınlanması Erkan Yolaç’ın tüm ülke tarafından tanınmasını sağladı. Daha sonra TGRT televizyonunda kendi adıyla bir şov programı da yapan Erkan Yolaç, İstanbul’da çoklu organ yetmezliği nedeniyle yaşamını yitirdi. Cenazesi Zekeriyaköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.
PAUL AUSTER (1947-2024)
Çağdaş edebiyatın ‘süper star’ı
Modern edebiyatın en önemli temsilcilerinden Paul Auster, 77 yaşında yaşamını yitirdi. Kuşağının en önemli yazarlarından biri olan Auster, 1947’de Newark’ta Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Columbia Üniversitesi’nde İngiliz, Fransız ve İtalyan edebiyatı üzerine eğitim gördü. 1982’de yayımlanan Yalnızlığın Keşfi kitabıyla tanınmaya başladı. İlk romanı City of Glass (1985), basılmadan önce 17 yayınevi tarafından reddedildi. Kitap daha sonra en ünlü eseri olan New York Üçlemesi’nin girişi oldu. New York Üçlemesi, Yalnızlığın Keşfi, Yanılsamalar Kitabı, Kırmızı Defter, Leviathan, Kehanet Gecesi, Duman, Görünmeyen, Yükseklik Korkusu, Yazı Odasında Yolculuklar, Karanlıktaki Adam gibi eserleri Türkçeye de çevrildi ve geniş bir okuyucu kitlesiyle buluştu. Auster’in Türkçedeki kitapları Can Yayınları tarafından yayımlandı.
Sinema ile de yakından ilgilenen Paul Auster’in iki senaryosu film oldu. Ayrıca, Lulu Köprüde adlı eserini senaryolaştırarak kendisi filme çekti. Fiziği, giyimi, tarzı ile yazardan çok bir oyuncuya benzetilen Paul Auster’e, karizmatik duruşu nedeniyle “edebî süper star” nitelemesi de yapılıyordu. Solda yer alan politik tavrını da hiçbir zaman gizlemeyen ünlü yazar, Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi üzerine “hayatımda siyasette gördüğüm en korkunç şey” demişti.
Paul Auster, 2012’de Türkiye’ye yapacağı ziyareti, gazetecilerin hapiste olmasını gerekçe göstererek iptal etmiş; bu da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tepkisine neden olmuştu. Yazar uzun süredir kanser tedavisi görüyordu.
PROF. DR. ERCAN EYÜBOĞLU (1939-2024)
Akademiden aktivizme bir ömür
Rize-İkizdere’de doğan Ercan Eyüboğlu, 1960’ların sonunda Millî Eğitim Bakanlığı tarafından verilen burs ile Fransa’da doktora yaptı. Bu dönemde Fransa’daki Türk Öğrencileri Birliği’nin (FTÖB) başkanlığını yürüttü. Öğrencilerin, Fransız kamuoyunu 12 Mart 1971 askerî darbesi nedeniyle Türkiye’de yaşanan anti-demokratik uygulamalar konusunda haberdar etmek ve harekete geçirmek amacıyla çıkardığı Nouvelles de Turquie (Türkiye’den Haberler) isimli Fransızca süreli yayına en çok katkı verenlerden biriydi. Türkiye’ye döndükten sonra Hacettepe Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nde göreve başladı. Yürüyüş, Yurt ve Dünya dergilerinde yazdı. 1980’lerde TÜMÖD (Tüm Öğretim Üyeleri Derneği) yönetim kurulu üyesi ve genel sekreteriydi. 1980’de 1 Mayıs Tertip Komitesi’ne katıldığı için hakkında idam cezası talebiyle dava açılan isimlerden biri oldu. Bu dönemde tekrar Fransa’ya yerleşti, Paris Nanterre Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1990’larda Türkiye’ye döndü, bir süre Galatasaray Üniversitesi’nde, daha sonra İstanbul Aydın Üniversitesi’nde hocalık yaptı. 17 Nisan’da vefat eden 85 yaşındaki Prof. Dr. Ercan Eyüboğlu’nun cenazesi Çekmeköy Mezarlığı’na defnedildi.
2.Dünya Savaşı’nın bitişiyle başladığı, SSCB’nin yıkılmasıyla sona erdiği kabul edilen Soğuk Savaş, aslında 1. Dünya Savaşı sonrasından günümüze uzanan çok daha uzun bir dönem. Askerî cephelerin yanısıra bağımsızlık mücadelelerinden nükleer gerilimlere, kaynakların paylaşmasından darbelere, ideolojik çatışmalara uzanıyor ve hâlâ sürüyor.
Soğuk Savaş, yaygın ve kabul edilen tanıma göre 2. Dünya Savaşı sonrasında başlar; Berlin Duvarı’nın yıkılışı (1989) ve Sovyetlerin dağılmasıyla (1991) birlikte sona erer. 1945 sonrası üstünlük yarışında ABD ile SSCB sıcak savaşa girmemişler, ancak nükleer terör tehdidi altında her alanda çatışmışlardır. Bunun temel olguları da, sırasıyla Yalta ve Potsdam Konferansları, atom bombaları, 2 bloklu dünyanın kurulması, Marshall yardımı, McCarthy dönemi, Berlin krizleri, Kore Savaşı, NATO ve Varşova Paktı, nükleer üstünlük arayışları, Budapeşte hadisesi, Küba, Vietnam, Prag’ın işgali, yumuşama ve nihayet Doğu Bloku’nun, diğer ifadesiyle “komünizmi inşa etmeye çalışan” rejimlerin çöküşüdür. Elbette bu süreç bütün dünyada istihbarat savaşları, sömürgeciliğin tasfiyesi, siyasi darbeler, dolaylı ve açık askerî müdahalelerle birlikte yürümüştür.
Soğuk Savaş’ın tarihi şüphesiz bunlar olmadan yazılamaz; ancak bunun daha uzun vadedeki yeri ve anlamlandırılması konusunda farklı yaklaşımlar vardır. Daha geniş bir bakış, Soğuk Savaş’ın 1918’de Rus limanlarının Batılı güçler tarafından işgali ve komünizme karşı mücadelelerin yükselmesiyle başladığı; günümüzde Ukrayna başta olmak üzere, yine Rusya’nın geleneksel etki alanlarında hâlâ devam ettiği ve Çin’in de büyük güç oyununa dahil olduğu şeklindedir. Bu çatışmalar Yugoslavya’nın parçalanması ve Balkanlar ile Kafkasya’daki diğer savaşlarla kendisini göstermiş, daha ağırlıklı olarak İran’dan Libya’ya kadar olan coğrafyada sürmüştür. Büyük güçlerin küresel hakimiyet çabaları hiç kesilmemiştir ve günümüzde de son derece yoğundur.
Soğuk Savaş’ı 3 aşamada ele almak yerinde olur. Birincisi 1918 ile 2. Dünya Savaşı’nın sonu arasındaki yıllar, ikincisi esas dönem sayılan 1945 ile 1991 arası, üçüncüsü ise 1991’den günümüze uzanan gelişmeler.
İspanya içsavaşı, 2. Dünya Savaşı öncesi Soğuk Savaş’ın en önemli sahnelerinden biriydi.
İlk dönemde imparatorlukların parçalanmasıyla birlikte, komünizm ile kapitalizm arasındaki karşıtlık öne çıktı; birçok ülkede içsavaşlarla birlikte totaliter rejimler kuruldu. Özellikle Almanya ve İtalya bu iç çatışmaları yoğun şekilde yaşadı; 1936 ila 1939 arasındaki İspanya İçsavaşı da dönemin çok tipik bir örneği oldu. Nazi Almanyası ile faşist İtalya, Franko’ya büyük yardım gönderirken SSCB de İspanya’ya bir miktar yardım etti; ama bunu Cumhuriyetçi saflarda hegemonya oluşturmak ve Rusya’daki tasfiyeleri İspanya’ya taşıyarak Moskova’nın koşulsuz denetimi dışında varolmaya çabalayan sosyalistleri erişebildikleri oranda imha amacıyla yaptı. Bu dönemde “demir perde” SSCB sınırlarıydı ama, sözkonusu terim ilk defa 1946’da Churchill’in Missouri’nin Fulton kentinde “bugün Baltık kıyısındaki Stettin’den Adriyatik’teki Trieste’ye kadar Avrupa’nın üzerine demir bir perde iniyor” sözleriyle literatüre girmiştir.
2. dönem veya esas Soğuk Savaş döneminde, yerkürenin 3’te 1’ine yayılmış olan komünizmin çevrelenmesi ve yayılmasının önlenmesi Batı dünyasının yeni lideri ABD’nin temel hedefiydi. Bu dönemde Rusların Doğu Avrupa ve Batı Asya dışında Kore ve diğer Doğu Asya ülkelerindeki ilerlemeleri de endişeyle karşılanıyordu. Batı Avrupa’da savaştan sonra iktidara aday olan komünist partilerin etkisizleştirilmesi için, başta Fransa, İtalya ve Almanya olmak üzere bu ülkelere büyük ekonomik yardımlar yapıldı; doğuda ise Güney Kore’nin işgaline karşı savaşa girmekten kaçınılmadı. Sonradan Avrupa Birliği’ne dönüşecek olan kurumların yanısıra 1949’da NATO kuruldu; Uzakdoğu’da Japonya desteklendi. SSCB de buna iktisadi sahada Comecon ve askerî olarak Varşova Paktı (1955) ile yanıt verdi; işgal ettiği ülkeleri dünyadan tecrit etti. Batı’da da “yeniden inşa” sloganıyla etkili olmaya çalışan Avrupa komünistlerinin önü kesilmiş oldu.
Bu dönemde Kore ve Vietnam ile Hindiçini’de sıcak savaşlar oldu ama, bunlar ABD ile SSCB’yi doğrudan çatışmanın eşiğine getirmedi. Ne var ki 1949 Berlin Krizi ile 1962 Küba füze krizleri sırasında gerçek birer nükleer çatışma tehlikesi yaşandı. Yapılan pazarlıkla Ruslar Küba’dan, Amerikalılar ise Türkiye’den nükleer füzelerini sessizce çekmeye razı oldular. Böylece dünya nükleer felaketin eşiğinden dönmüş oldu.
Yine bu 2. dönemde bağımsızlıklarını kazanmak için savaş veren eski sömürgelerde etkinlik kurma yarışına girişildi. Çoğu ulusal kurtuluş mücadelesinde, bir bağımsızlıkçı hareketin yanısıra bir Sovyet yanlısı ve bir ABD yanlısı örgütün oluşturulduğunu görürüz. Ne var ki, Doğu Bloku’nun en başta ekonomik anlamda Batı’nın çok gerisinde kalması belirleyici oldu ve 1918’de kurulmuş olan Yugoslavya, Çekoslavakya ve Sovyetler Birliği gibi siyasi yapılar tarihe karıştı.
3. ve hâlen devam eden dönem ise SSCB ile birlikte iki kutuplu sistemin yıkılmasıyla başladı; yine büyük güçler arasında açık savaşa gitmeden, en yoğun şekliyle Balkanlar, Karadeniz ve Afganistan’dan Kuzey Afrika’ya uzanan coğrafyada devam edegeldi. Bu dönem için, Çin’in büyük güçler arasına eklenmesiyle tanımlanan “Yeni Soğuk Savaş” veya “2. Soğuk Savaş” ve hâtta kimi zaman “3. Dünya Savaşı” terimleri kullanılmakta.
Rusya’da 1917 devriminden sonra çıkan içsavaş sırasında Troçki, Kızıl Ordu’yu denetliyor. Soğuk Savaş, Batı’nın içsavaş sırasında Sovyet limanlarını işgaliyle başlamıştı.
Bu aşamada büyük açık savaşlar olmamakla birlikte, son derece yaygın bir şiddet dünyayı sarsmakta. Büyük devletler veya onların yönlendirdikleri diğer ülkeler, destekledikleri silahlı örgütler vasıtasıyla birçok ülkede “vekalet savaşı” yürütüyor. 3. dönemin savaşları Saraybosna, Vukovar, Grozni, Libya’nın tüm kentleri, Ukrayna kentlerinin büyük kısmı, Halep, Beyrut, Gazze, Telafer, Felluce, Rakka, Mogadişu ve daha nice yerleşimlere daha önceki felaketlerin ötesinde yıkımlar getirdi. Örneğin ilk dönemde İspanya İçsavaşı’nda bombalanan Guernica’nın bunların yanında esamesi bile okunmaz. 1937 Nisan’ında Franko’yu destekleyen Alman ve İtalyan uçakları, bu Bask kentine 22 ton bomba atıp 300 ila 400 arasında kişiyi öldürdüler (bu rakamlar 153 ile 1.654 arasında değişmekle birlikte daha hassas analizler yukarıdaki sayı aralığını vermektedir). Buna karşı Vietnam’da Amerikan Hava Kuvvetleri 6.162.000 ton, deniz piyadelerinin uçakları ise ayrıca 1.5 milyon ton bomba attı. Bu rakam Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombaların 100 katı patlayıcıya eşittir. Rakka’da Amerikalıların, Gazze’de ise İsrail’in attığı bombalar da inanılması zor rakamlara ulaşmaktadır. Bu rakamlar Soğuk Savaş’ın içinde bulunduğumuz evresinde şiddetin yine ağırlıkla sivilleri hedef alarak yoğun şekilde devam ettiğini gösterir.
3. dönemin en tipik özelliklerinden biri de, ilk iki dönemde özellikle Batı’da öne çıkmış olan komünizm tehdidinin sona ermesi, bunun yerine Rusya ve Çin’in ABD hegemonyasını sarsma girişimlerine karşı küresel mücadeleye başlamasıdır. Çin düşük profille yavaş yavaş etkinliğini artırma stratejini sürdürürken, Rusya dolaylı silahlı güce daha çok başvurmuş; ABD ise Çin ile birlikte askerî gücün yanı sıra yumuşak güç dediğimiz ekonomik ve diplomatik unsurlara ve ayrıca vekalet savaşlarını yürüten yerel veya bölgesel güçlere Ruslardan daha fazla ağırlık verebilmiştir.
Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş’ın en önemli simgesi olan Berlin Duvarı’nın yapımına 13 Ağustos 1961’de başlandı.
ALGILAR VE YANILGILAR
İki süper devletin farklı yapısı
İngiltere ve Fransa 1945’te imparatorluklarını çaresizce tasfiye ederken, ABD ve Rusya tarafından iki kutuplu bir dünya oluşturulduğu inancı kesindi. Batı ülkeleri ordularını terhis ederken SSCB Doğu Avrupa’yı işgal etmişti; Çin 1949’da komünist bloka geçmiş olup, birçok yerde de komünist iktidarlar yakın görülmekteydi.
Rusların atom bombasına, kısa süre sonra da hidrojen bombasına sahip olması, hegemonya mücadelesinde ellerini müthiş şekilde güçlendirmişti. Ne var ki Rusya 1914 ila 1945 arasında 26 milyonu 2. Dünya Savaşı’nda olmak üzere 50 milyona yakın insan yitirmiş, ülkenin büyük bölümü yerle bir olmuş ve üretim düşmüştü. Rusya atom bombasına sahip, ancak nüfusu giderek azalan mutsuz bir ülke durumundaydı. Halkın yoksulluğu pahasına gerçekleştirilen dev silahlanma, aşırı sansür, eleştirinin en hafif karşılığının Sibirya sürgünü olması ve bürokratik uygulamalar, baskı altındaki tüm halkların memnuniyetsizliğini had safhaya çıkarmıştı. Üretkenlik son derece düşük olup, hiçbir şekilde Batı ülkelerine yaklaşamıyordu. Bu durum Sovyet sistemini çürüttü ve çöküşle birlikte işgal altındaki tüm ülkeler nefret ettikleri rejimden bağımsızlıklarını kazandılar. Keza, o kadar silaha rağmen Rus Ordusu’nun zaafları Afganistan’dan Çeçenistan ve Ukrayna’ya kadar ortaya çıktı. Halbuki yüzlerce denizaltı ve binlerce uçağı üslerde çürüteceklerine, bu kaynakların yarısını bile halkın tüketimine harcasalardı, gelişmeler farklı olabilirdi.
Sovyet Ordusu’nun zaaflarının ortaya çıktığı alanlardan biri Afganistan oldu.
Yunan İçsavaşı ve pazarlıklar…
İşgal altında başlayan ve 1949’a kadar süren Yunanistan İçsavaşı’nda bir dizi yanılgı yaşandı. Birincisi Yunan komünistlerinin SSCB’den yardım beklemeleriydi. Halbuki Stalin zaten Churchill ile pazarlık yaparken Yunanistan’ı Batı’ya terketmişti. 1944’te yapılan görüşmede Bulgaristan, Macaristan ve Romanya, Sovyet etki alanına bırakılırken, Yugoslavya için %50-50 oranı belirlenmiş, Yunanistan ise %90 Batı, %10 SSCB olarak belirlenmişti. Bu, Stalin’in tuttuğu çok nadir sözlerden biri olarak kaldı; çünkü Doğu Avrupa’da rahatça at oynatmak istiyordu. Bu nedenle 1945’te çok avantajlı durumda olan Yunan komünistlerine Sovyetler hiç yardım etmedi ve ayrıca onları siyasi ve askerî olarak felaketli yollara, sabit mevzileri savunmaya sürükledi.
Yunan İçsavaşı’nda Sol muhalefet Soğuk Savaş’ın kurbanı oldu.
Komünist Blok’un ekonomik zaafları
Komünizmin dünyada tek bir blok halinde ilerlediği yanılgısı 1960’lara kadar devam etti. Ne var ki Çin devrimcileri daha 1935’te Rusların zorladığı felaketli “sabit mevzi stratejisi”nden yılmış ve Moskova’dan gelen danışmanları geri göndermişti. Çin Komünist Partisi 1949’da iktidarı ele geçirdikten sonra da ilişkileri hiç iyi olmadı. Bu arada Avrupa komünistleri ve Yugoslavya da SSCB ile yollarını ayırma sürecindeydi.
Ulusların bağımsızlıklarını her şeyden önemli görmeleri bir yana, Sovyet iktidarı hem verimsiz hem de kendi halkı da dahil olmak üzere bütün ülkelerde aşırı baskıcı ve zalimdi. Çok önemli bir diğer nokta ise Doğu Bloku ülkelerinin sosyalist ekonomiyi nasıl inşa edeceklerini çözümlemekteki başarısızlıklarıdır. Kaynak dağılımı için bir yöntem bulamadıkları ve sektörler arasında denge kuramadıkları için bu ülkeler büyük bir verimsizlik çemberi içinde tıkanıp kaldı.
Çin, Sovyetler Birliği’ni Stalin’in ölümünden sonra ‘sosyal emperyalist’ ilan edecekti.
Rusya’da 1917 Şubat Devrimi’nden sonra Bolşeviklerin Ekim Darbesi ile iktidarı ele geçirmeleri ve 1918 Ocak ayında Kurucu Meclis’i güç kullanarak feshetmelerinden sonra Batılı güçler Sovyet rejimine karşı harekete geçtiler. Bunun ilk örnekleri, Rus İmparatorluğu’ndan kopan Polonya ve Finlandiya’nın desteklenmesiydi. Devrimin ilk romantik günlerinde Bolşevikler, Polonya’yı ele geçirerek Alman proletaryasıyla birleşmeyi umuyorlardı; bu belki de yegane samimi enternasyonalist girişimleriydi. Ne var ki Spartakistlerin katledilmesi ve Varşova önlerinde uğradıkları askerî bozgun onları içe kapanmaya itti. Bu arada Ukrayna’yı ve Beyaz güçlerin elindeki Kırım’ı tekrar işgal etmişlerdi.
1918’den sonra komünizme karşı dünya çapında bir mücadele başlamıştı. Bu belki dünya çapında bir ideolojik savaştı ama, göz açıp kapayıncaya kadar bir “milliyetçi hegemonya” aracına dönüştü. 1919’da Sovyet Komünist Partisi denetiminde oluşturulan 3. Enternasyonal (Komintern), tüm dünyadaki sosyalistleri Moskova’nın çıkarlarına hizmet etmek üzere yönlendirmeye, farklı bakışa sahip olanları tasfiye etmeye yöneldi. Sovyetler’in 1939’da Naziler ile anlaşmaları; 1941’e kadar İngiltere ve Fransa’ya karşı Almanya’yı desteklemeleri; daha sonra aniden politika değiştirerek Müttefikler’e yaranmak için 3. Enternasyonal’i lağvetmeleri, sosyalist inanışın prestijini neredeyse yok etti.
Senatör MacCarthy’nin başını çektiği ekip “Kızıllar Geliyor” sloganını kullanarak Amerikan halkını manipüle etmişti.
Ne var ki Batılılar, bir propaganda aracı olarak enternasyonalizmi olduğundan çok daha güçlü göstermeyi sürdürdü. Moskova da diğer ülkelerdeki sosyalistleri yönlendirme girişimlerini kesmedi; Doğu Avrupa’daki işgallerini meşrulaştırmak için her ülkede giderek azalan taraftarlarını kullandılar. Ancak bu arada Vietnam başta olmak üzere ulusal kurtuluş hareketlerine destek verdiklerini de kaydetmek ve buna Küba’yı da eklemek gerekir (Küba askerlerinin Angola ve diğer Afrika ülkelerinde yıllarca savaşmaları, 1960 sonrasındaki Soğuk Savaş’ın bir başka cephesidir).
1919’da 3. Enternasyonal’in kurulması ABD’de ilk “Kızıllar geliyor” korkusunu tetiklemiş ve aynı yıl FBI bünyesinde komünistleri izlemek üzere kurulan özel bölümün başına yıllarca bu kurumu yönetecek olan Edgar J. Hoover getirilmişti. Bu kurum 1945 sonrasında faaliyetlerini çok büyük ölçüde geliştirecekti ama, Soğuk Savaş’ın çok önceleri başladığını göstermesi açısından önemlidir. 1929 ekonomik krizinin bütün ülkelerde Sol hareketleri güçlendirmesi de bu eğilimi ileriye taşıyacaktı. 1940’ların ikinci yarısında MacCarthy’nin başını çektiği ikinci “Kızıllar” korkusu ise Soğuk Savaş’ın iç cephesini canlı tutma çabasından başka bir şey değildi.
SOĞUK SAVAŞ’IN SINIR ÜLKESİ
Türkiye’nin Batı’ya yaklaşması ve ABD’nin iki yüzlü politikaları
Soğuk Savaş’a çok erken bir tarihte dahil olan Türkiye, bundan en çok etkilenen ülkelerin başında gelir. Stalin’in Doğu Anadolu’dan toprak talebi; Boğazlar üzerinde söz sahibi olmak üzere güç yığmaya başlaması; Kuzey Afrika’daki İtalyan sömürgelerinden pay istemesi; İran’dan çekilmemekte direnmesi gibi hususlar Türkiye’yi Batı Bloku’na itmiş, Türkiye Yunanistan ile birlikte Marshall yardımından yararlandırılmıştı. Bunu Kore’ye asker gönderilmesi ve NATO’ya girilmesi izledi. 50’lerin başından itibaren ABD ve Federal Alman servisleri Türkiye’de örgütlenme çabalarına hız verdi. İkili antlaşmalar ile tarımdan eğitime her alana müdahale ederken ordunun ve devletin her kademesinden taraftar devşirdiler ki, bu bağlantılar da yıllar sonra komplo davaları ve 2016 darbe girişiminde net şekilde ortaya çıkacaktı. Akabinde barış gönüllüleri, komando kampları, Türkiye’ye yerleştirilen Jüpiter füzeleri krizi, siyasi müdahaleler ve cemaat örgütlenmeleri geldi.
1960, 1971 ve 1980 darbeleri ve bunu izleyen darbe girişimlerinde Batılıların rolleri bellidir. Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın 2. döneminde Varşova Paktı’na karşı bir cephe ülkesi olması belirleyiciydi. Bu çerçevede Batılı güçler, Türkiye’de çokyönlü dış politika izlemeye çalışan liderlerin tasfiyesi için doğrudan ve dolaylı müdahalelerde bulunmuştur ve bu çaba sonrasında da devam etmiştir.
2 kutuplu yapının sona ermesiyle birlikte Balkanlar, Kafkasya, İran ve Ortadoğu ülkeleri arasındaki Türkiye’nin konumu başka boyutlar kazandı. Türkiye’nin kontrol altında bir güç olması NATO açısından önemliydi. Ankara, Batı’nın taleplerine daha fazla boyun eğmesi için terör ve ambargolarla sıkıştırılmaya çalışıldı. Kıbrıs, bu dönemin önemli bir sorunu olarak öne çıktı. Türkiye bununla bağlantılı olarak Batı’nın yönettiği terör saldırılarına maruz kaldı ve Kıbrıs konusu önce ASALA ve hemen akabinde PKK ile genişletilerek üçüncü evreye taşındı. Bu arada Irak, Suriye, Libya ve İsrail sorunları da bunlara eklendi. Soğuk Savaş’ın bu döneminde Türkiye onbinlerce can kaybına ve büyük maddi zarara uğradı. Açıkça söylemek gerekirse Türkiye, Soğuk Savaş’ı çok daha yoğun bir şekilde yaşadı.
1962’deki ‘Füze krizi’nde Türkiye de masadaydı.
BELGESEL (Netflix) DÖNÜM NOKTASI: ATOM BOMBASI VE SOĞUK SAVAŞ (TURNİNG POİNT: THE BOMB AND THE COLD WAR) YÖNETMEN: Brian Knappenberger
Dijital yayın platformu Netflix’te yayınlanan belgesel, 2. Dünya Savaşı’ndan Ukrayna- Rusya Savaşı’na kadar dünyada yaşanan siyasi-askerî olayları ele alıyor. Soğuk Savaş sürecinde ve sonrasında siyasilerin takındığı tavırlar ve bunların günümüze uzanan etkileri, çarpıcı ve akıcı bir ifadeyle izleyiciye sunuluyor. 20. yüzyılın kritik olaylarında rol alan kişiler ile yapılan mülakatlara ve önde gelen isimlerin görüşlerine yer verilen belgesel, 1’er saatlik 9 bölümden oluşuyor.
Batı’da milattan sonraki asırlara, Roma İmparatorluğu’na kadar hüküm süren ana inanç sistemi, Druid adı verilen seçilmiş kişiler/şifacılar/büyücüler tarafından şekillenmişti. Bunlar hem Doğu’daki Şamanlar gibi doğa temelli bir tapınmayı esas alıyor hem de dünyevi konularda otorite sıfatıyla karar veriyorlardı. Günümüze uzanan etkileriyle…
Sibirya ve Ortaasya’da çok eski çağlardan beri varlığını sürdüren Şamanlık belki de en kadim inançlardan biri; ruhlar dünyası ve gökyüzündeki varlıklarla insanoğlu arasındaki ilişkiyi temsil eden bir güç. Şamanlar ise kimilerine göre ruhların hakimi, kimilerine göre onların hükmü altında olanlar. Bu dünya bir Şaman’a göre iyi ve kötü ruhlarla dolu; o ise bunlarla iletişime geçmek, iyi olanlardan faydalanmak kötü olanlara karşı da diğerlerini korumakla görevli. Bu görevden kaçışı ya da görevi reddetme gibi bir seçeneği yok. Eğer bunu yaparsa, inanışa göre ya delirir ya da genç yaşta ölür.
Şaman olarak seçilmiş olmanın ilk belirtisi “gömlek”le, yani amniyon membrana denen bir zara sarılı şekilde doğmaktı. Bu şekilde doğan çocuğun, zaman içinde ruhunu bedeninden ayırmayı başardığına, kimi zaman da ruhunu bir takım hayvanların kılığına sokarak gezinmeye başladığına inanılıyordu. En önemli özelliklerden biri ise ölülerle temas kurabilme yeteneğiydi. Şamanlar, ruhlar ve Tanrılar ile insanlar arasında arabulucu ve büyücü, yeri geldiğindeyse hekim ve kahin olarak görülüyordu.
Stonehenge ve diğer megalitik anıtların Druidler tarafından yapılmış olduğu iddiası, arkeolojinin kurucularından kabul edilen William Stukeley’in (1687- 1765) çabasıyla yaygınlaşmıştı.
Ünlü dinler tarihçisi Mircea Eliade’ye (1907-1986) göre Şamanlık, “kurumsal dinlerde rastladığımız mistik deneyimin ilkel toplumlardaki şekli”ne karşılık gelir. Başka bir ifadeyle “arkaik esrime” tekniklerinden biridir; hem gizemcilik hem büyü hem de terimin geniş anlamıyla bir tür dindir. Pek çok Batılı araştırmacı ise Şamanlığı kültürlerarası bir kavram olarak görme eğiliminde olup, bunun sadece Sibirya bölgesine özgü olarak kullanılmasına karşı çıkar. Onlara göre Şamanlık, “avcı-toplayıcı olarak adlandırılan basit toplumlarda bulunan dinsel-büyüsel uygulamalar”ı ifade etmek üzere kullanılan bir kavramdır. Tarih öncesi bu tip toplumlarda din adamları Şaman, daha hiyerarşik şekilde organize olmuş toplumlarda ise rahip olarak adlandırılır; “ilkel” kültürlerde ise Şaman kavramı, dinî ayinleri yöneten ve şifa dağıtan kahinleri ifade etmek için de kullanılır.
Özellikle Eliade’nin Şamanlık üzerine çalışmaları ve tezlerinin etkisiyle, Batı’da Şamanlık dünyanın neredeyse her yerinde bulunan “doğayla ilgili inançlar”ı açıklamada kullanılan bir kavrama dönüştü. Elbette bu tartışmaya açık bir konu; ancak Eliade’nin bizim açımızdan daha önemli bir iddiası, Sibirya’nın tarih öncesi dönemde Yunan, Roma ve Mezopotamya’dan etkilenmiş olduğudur. Bu iddiaya karşı bir Türk araştırmacı Doç. Bilal Toprak ise tam tersi bir durumun gerçekleşmiş olabileceğini ve bunun araştırılmaya muhtaç bulunduğunu belirtir.
Kıta Avrupası’ndaki Druidler, doğayla olan ilişkileri, ruhlarla olan etkileşimleri ve ruh göçü inançlarıyla Şamanlara oldukça benziyor.
Şamanlık gerçekten de Sibirya dışına çıkmış ve başka kavim ve toplulukları etkilemiş olabilir mi? Örneğin Anadolu, Doğu Avrupa ve Britanya’ya dağılan ve Avrupa’nın gerçek kurucuları olarak tanımlanan Keltler, Şamanlarla karşılaşmış ve karşılıklı etkileşime girmiş olabilirler mi? Keltlerin Avrupa’da ilk ortaya çıktığı yerlere, örneğin Karpatların doğusuna nereden geldiklerini bilmiyoruz. Ancak Şaman pratikleriyle benzerlikler gösteren uygulamalara sahip bir topluluk var ki oldukça dikkati çekici: Bunlar, Romalıların Britanya Adası’nı istila ettiklerinde karşılaştıkları ve Kelt kökenli oldukları düşünülen Druidler. Kıta Avrupası’nda da bulunan Druidler doğayla olan ilişkileri, ruhlarla olan etkileşimleri ve ruh göçü inançlarıyla şamanlara oldukça benzer.
İlk defa Julius Caesar’ın De Bello Gallico et Civilii isimli eserinde karşımıza çıkan Druidler, Kelt ırkının ve geleneklerinin koruyucusu olan bir rahipler sınıfıydı. Toplumları içinde bilgi ve bilgelikleriyle büyük saygı gören ve neredeyse her sözleri kanun kabul edilip yerine getirilen Druidler, aynı zamanda çok güçlü birer büyücüydü. Bunlar kimilerine göre doğanın koruyucuları, kimilerine göre de insan kurban eden gözünü kan bürümüş vahşilerdi. Hangi görüş doğru olursa olsun, hem Galya’da hem de Britanya Adası’nda Kelt halkının istilacı Roma’ya karşı durmasında en büyük rolü oynadıklarını ve yokedilmelerine kadar Kelt birliğinin en sağlam teminatı olarak kaldıklarını kabul etmemiz gerekir.
Günümüz Druidleri, geleneksel toplantılarını ve ibadetlerini Stonehenge gibi mekanlarda sürdürüyor, 2020.
Caesar’a göre Galya’daki bütün üst düzey görevliler ya soylulardan (equites) ya da Druidler arasından seçilirdi. Druidler eğitimli rahip sınıfıydı; sözlü kadim gelenekleri korur ve uygulardı; yargılama hak ve gücüne sahipti. Herhangi bir kişiyi toplumdan dışlama veya dinî törenlere katılmaktan men etme yetkileri de vardı. Askerlik yapmak ve vergi vermek gibi mükellefiyetleri ise yoktu. Druidlik babadan oğula geçen bir imtiyaz değil, eğitim ve seçimle kazanılan bir unvandı. Her bir Druid uzun ve zorlu bir eğitim sürecinden geçirilir ve özel bir törenle rahiplik niteliklerini kazanırdı. Caesar, sözlü geleneğe bağlı olan bu öğretinin tam anlamıyla sindirilmesinin en az 20 yıl sürdüğünü belirtir.
Druid inancının temel noktası ise ruh göçü ve Tanrılarla iletişime geçmek için insan kurban etme ritüeliydi. Bu durum Caesar dışında Lucan, Suetonius, Cicero ve Tacitus gibi pek çok Romalı yazar tarafından dile getirilmiştir. Roma’da Augustus devrinin sonlarında bir çok kehanet ve bilicilik uygulamalarının yasaklanmasından Druidlik de nasibini almış, kesin olarak Roma’dan silinmesi ise Tiberius zamanında (1. yüzyıl) olmuştur. Senato kararıyla Druidlik ve Druidler Roma’dan tamamıyla çıkarılmıştır. Bunun ana sebebi olarak Druidlerin insan kurban etme uygulaması gösterilmiştir. Ancak Druidlik, gizli olarak halk arasında neredeyse 4. yüzyıla kadar varlığını devam ettirecektir.
Kadın Druid. Fransız ressam Alexandre Cabanel’in çizimi.
Bir başka Romalı yazar Diodorus Siculus ise, MÖ. 1 yüzyılda yazdığı Bibliotheca Historia isimli eserinde Druidler hakkında şöyle der: “Bunlar geleceği kuşların uçuşuna bakıp ötüşlerini dinleyerek ve kutsal saydıkları hayvanları kurban edip iç organlarıyla kanlarının akışına bakarak tahmin ederlerdi. … çok önemli bazı meselelerde ise insan kurban ederlerdi. Önce kurbanın göğsünü ve karnını bir hançerle yararlar, iç organlarının dökülüşü ile kanının akma biçimine göre geleceği okurlardı.”
Druid inancının en karakteristik özelliklerinden biri ruhun ölmezliği ve göçüdür. Druidler bütün eğitimlerini ruhun yokedilemezliği ve bulunduğu beden öldükten sonra bir başka bedene geçtiği düşüncesi üzerine şekillendirdiler. Bu inanç ölümün bütün korkunçluğunu yokediyor ve insanı olabilecek en cesur hâle getirmeyi mümkün kılıyordu.
Aynı konuda Yunan kökenli Romalı tarihçi Lucius Cornelius Aleksander Polyhistor yine MÖ 1. yüzyılda şöyle yazar: “Galyalılar arasında insan ruhunun ölümsüz olduğuna ve bulunduğu bedenin ölümünden belirli bir süre sonra başka bir bedene geçtiğine dair Pythagorasçı bir inanç karşımıza çıkmaktadır.” Bunun dışında Druidlerin astronomiye büyük önem vermiş olduklarını; yerin coğrafi durumu, doğa felsefesinin farklı alanları ve dinle ilgili problemleri incelediklerini de yine Roma dönemi kayıtlarından biliyoruz.
Druidler, Kelt toplumu içerisinde otoriteleri kesinlikle sorgulanamayan yol gösterici bilge kişilerdi. O kadar etkililerdi ki Diodorus (MÖ 1. yüzyıl) ve Strabo’dan (MÖ 1. yüzyıl) ayrı ayrı öğrendiğimize göre savaşmak üzere olan iki ordunun arasına girip savaşı bitirme gücüne bile sahiplerdi. Strabo, Druidler için “insanların en adil olanları” demektedir. Druidler üzerine pek çok eserde bahisler bulunmasına rağmen ismi verilerek herhangi bir klasik metinde kendisinden bahsedilen tek Druid’e Cicero’nun De Divinatione (MÖ 1. yüzyıl) adlı eserinde rastgeliriz. Cicero, Galya’daki kahinler ve kuş falcılarından bahsederken Haedui kavminden Diviciacus’u bir Druid olarak tanıtır.
Kadın Druidler ise “Dryades” adı altında 3-4. yüzyıllara tarihlenen imparatorluk biyografileri Historia Augusta’da karşımıza çıkar. Her ne kadar Dryadeslerin gerçek anlamda Druid olup olmadıkları tartışmalıysa da yine de Roma’da 3-4. yüzyıllarda halk arasında Druid inancının ve uygulamalarının bir şekilde devam ettiğini göstermesi bakımından bu kayıt önemlidir.
Panoramix, yere kadar uzamış bembeyaz sakalları, beyaz cüppesi, kırmızı pelerini, her zaman yanında taşıdığı altından yapılma küçük orağı ve sihirli iksiri ile.
Kıta Avrupası’ndaki Druidler, Galya’nın Romalılaştırılma politikası sebebiyle yokedildiler. Zaman zaman Roma’nın güçsüzleştiği dönemlerde ortaya çıkmaya çalışmışlarsa da, Druidler 1. yüzyılda büyük ölçüde Avrupa’dan silindiler; ancak varlıkları Britanya adasında sürmeye devam etti. Galya ve Bretagne’da ciddi kovuşturmaya uğrayan Druid inancı, ilmî ve kozmogonik yanlarından arındırılmış bir biçimde ağırlıklı olarak İrlanda’da devam etti. Britanya Adası’nda Hıristiyanlığın yayılmasına karşı önemli bir engel teşkil eden Druidler ve Druid inancı, 6. yüzyılın sonlarında ortadan kalktı; ancak izleri ve etkileri erken Ortaçağ boyunca devam edip 12. yüzyıla kadar sürdü.
Avrupa’da 16. yüzyıla gelindiğinde, Druid inancı yeniden keşfedildi. Kelt mirasına yönelik ilgi artarak devam ediyordu. Özellikle John Aubrey’in (1626- 1697) ortaya attığı Stonehenge ve diğer megalitik anıtların Druidler tarafından yapılmış olduğu iddiası, arkeoloji biliminin kurucularından kabul edilen William Stukeley’in (1687-1765) çabası ve yayınlarıyla geniş kesimlere ulaştı. John Toland 1717’de “Antik Druid Düzeni” (ADO) adlı oluşumu kurdu. Bu örgüt, 1964’te ikiye bölünene kadar faaliyetlerini sürdürdü. Oluşumun “Seçilmiş Şef”i, 1799’dan 1827’ye kadar ünlü İngiliz şair ve ressam William Blake’ti.
Chateaubriand 1809’da bir Druid rahibesi ile Romalı askerin lanetli aşkını anlattığı Les Martyrs’i yazdığında, Druidler popüler kültür içerisinde ilk defa görünmüş olur. Giovanni Pacini’nin 1817’deki “Trieste” ve Vincenzo Bellini’nin 1831’deki “Norma” operaları ile Druidler tekrar sahneye çıkar.
20. yüzyılda popüler kültüre damga vuracak ve belki de en çok tanınan ve sevilen Druid karakteri gelir: 1959’da önce Pilote dergisinde yayımlanmaya başlanan Astérix çizgiromanındaki Panoramix (Getafix)! René Goscinny (1926-1977) tarafından yazılan, Albert Uderzo (1927- 2020) çizilen kült çizgiromanda, Astérix ve Obélix’in yanısıra 3. kahraman da köydeki Druid Panoramix’tir. Yere kadar uzamış bembeyaz sakalları, beyaz cüppesi, kırmızı pelerini ve her zaman yanında taşıdığı altından yapılma küçük orağı ile tipik bir Druid’dir. Romalıların neredeyse bütün coğrafyalara hakim olduğu dönemde (1. yüzyıl) geçen hikayede, sadece Fransa’nın kuzeyindeki küçük bir Galya köyü işgal edilememiştir; bunun nedeni de Panoramix’in hazırladığı ve içene insanüstü bir güç veren iksirdir. Bilge Panoramix, aynı zamanda köyün eğitmenidir; eğlencesine yapılan kavgalara bile karışmaz. Sihirli iksiri, köylülerin bencil davranışlar içinde bulunduğunu gördüğü zamanlarda hazırlamaz. Her zaman Asterix ve arkadaşlarının akıl hocasıdır. Onlara yol gösterir, akıllıca tavsiyelerde bulunur.
“Yüzüklerin Efendisi” filminde Gandalf (üstte); “Yıldız Savaşları”nda Obi van Kenobi (ortada); “Harry Potter”da Albus Dumbledore (en altta) gibi karakterler tipik birer Druid rahibidir.
Panoramix tiplemesi o denli başarılı olur ki, popüler kültürde sonraki yıllarda ortaya çıkacak bir çok kült filmin iskeletini teşkil eder. “Yüzüklerin Efendisi” filminde Gandalf; “Yıldız Savaşları”nda Obi van Kenobi; “Harry Potter”da Albus Dumbledore gibi karakterler tipik birer Druid rahibidir. Edebiyat alanında ise hala büyük bir zevkle okunan ve beyazperdeye de maceraları defalarca aktarılan Kral Arthur’un akıl hocası büyücü Merlin de birçokları tarafından son Druid olarak kabul edilir.
Son dönemlerde araştırmacılar, Britanya’da MÖ 2000’lerden itibaren bir ön-Kelt uygarlığının yaşamış olabileceğini dile getirmekte. Sözkonusu yapıları inşa edenlerin de bunlar olabileceği düşüncesi her geçen gün daha fazla taraftar toplamaya devam ediyor. Birçok mistik unsurun da katılımıyla tarih boyunca şahit olduğumuz Druid inancından oldukça farklılaşmış olan günümüz Druidliği, artık bağımsız bir din olarak kabul edilmekte ve müritleri her geçen gün artmakta. Doğayı koruyarak yaşamayı ilke edinmiş günümüz Druidleri, geleneksel toplantılarını ve ibadetlerini Ada’nın bir çok yerinde karşımıza çıkan Stonehenge gibi mekanlarda sürdürüyor (Council of British Druid Orders: www.cobdo.uk).
KATEGORİLER-SINIFLANDIRMALAR
Hep Güneş’in etrafında toplandılar
Druidler pek çok farklı görev ve yetkiye sahipti. Öncelikle yargıç konumundaydılar; üstün güçleri ve bilgileri sebebiyle şifacı ve kahindiler; bütün dinî meselelerin tek otoritesi olarak bilgin-rahip, kadim bilgilerin sahibi olarak eğitimci ve sezgilerinin gücüyle de kral-seçen kişiydiler. Druidler kendi aralarında da 3 farklı kategoriye ayrılmışlardı:
Ozan Druid (Bard): Müzik, şiir ve sanatsal yetenekleri ile ön plana çıkanlar.
Büyücü Druid (Ovates veya Vates): Öncelikle sezgi gücü ve büyü yetenekleriyle şifacılık, astroloji ve kehanet konularında yetenekleriyle ön plana çıkanlar.
Druid: Yargıda bulunma, toplumsal tören ve ritüelleri yönetme, esinlenme, cezalandırma-ödüllendirme ve her konuda doğru karar verebilme yeteneklerine sahip olanlar.
Druidler kendi aralarında yaptıkları toplantılarda daima bir daire oluşturacak şekilde otururlardı. Bu, herhangi birinin diğerinden üstün olmadığını göstermenin yanısıra, mevsimsel döngüyü de sembolize ederdi. Başlangıç ya da son yoktu. Öte yandan daire biçimi Güneş’i de sembolize etmekteydi. Druid inancında yapılan ve konuşulan her şey Güneş’in gözünün önünde ve birbirlerinin şahitliğinde gerçekleştirilirdi.
BRİTANYA VE İRLANDA’DAKİ GELENEK
Kelimeler, meşe ağacı ve bilgelik sembolleri
Thomas Pennant’ın A Tour in Wales isimli kitabında Romalı askerlerin Druidleri yakalamasını ve işkence etmesini tasvir eden çizim.
Antik çağ yazarları içinde Britanya’daki Druid inancından bahseden tek yazar Tacitus’tur. Genel anlamda Druidlere karşı düşmanca bir yaklaşım sergilemiş olan Tacitus, onları insan kurban eden ve sunakları her zaman insan kanıyla ıslak vahşiler olarak anlatır. Druidlerin büyü gücüyle ilgili olarak Tacitus’ta şöyle bir olay anlatılır: “Mona Adası’na (Galler adası Anglesey) yapılan ve başında Suetonius Paulinus’un bulunduğu bir saldırıda askerlerimiz karşılarına bir gurup Druid çıkınca dehşete kapıldılar. Druidler ellerini gökyüzüne kaldırıp büyülü sözler söyleyerek askerlerimizin üzerine felaket yağdırdılar.” Tacitus, “böyle bir olaya daha önce şahit olmamış askerlerimiz çok korkmuştu ama sonunda Roma cesareti üstün geldi ve düşmanı yendik” diye devam eder. Sonuçta Romalılar adadan Britonları sürdü ve kutsal korudaki ağaçların hepsini kestiler.
Adalar’daki Druid varlığı ile ilgili en önemli kanıt, ada Keltçesi’nde yer alan “druwid” kelimesi. Eski İrlanda dilinde yer alan ve büyü anlamına gelen “draoiocht” kelimesi de bir başka kanıt. Galler dilinde ise geleceği gören, kahin manasında “dryw” kelimesi bulunuyor. İrlanda dilinde yer alan “faith” kelimesi ile Galler dilindeki “dryw” kelimesi arasında etimolojik bir bağ olduğu düşünülüyor.
Öte yandan İrlanda’daki Druid geleneğinin 7. yüzyıla kadar sürmüş olabileceğine dair gösterilen bir diğer kanıt da, Augustinus Hibernicus’un De Mirabilibus Sacrae Scripturae adlı eseri. Bu eserde kuş formunda gerçekleşen ruh göçü öğretisini anlatan “magus”lardan bahsediliyor. Latince ve İrlanda dillerinin karışımından meydana gelen Hiberno-Latin dilinde “magus” kelimesinin sıklıkla Druid kelimesinin karşılığı olarak kullanıldığı bilinmekte.
İrlanda ve İskoç dillerinde Druid, bilge adam anlamına geliyor. Galler dili ile Cornwall dilinde ise “büyü ya da meşenin gizemine (bilgisine) vakıf olan” anlamlarına sahip. Meşe ağacı Kelt mitolojisine göre dünyalar arasındaki kapıların ağacı, bir geçiş noktası. Öte yandan meşe ağacı Kuzey Avrupa’nın en yüksek ağacıydı ve bu sebeple yıldırımların en fazla üstüne düştüğü ağaç olarak da dikkati çekiyordu.
KUTSAL İMGELER VE AYİNLER
Koruları koruyan korkunç konuklar
Yaşlı Plinius’tan (1. yüzyıl) öğrendiğimize göre, Druidler doğaya ait imgelere yani doğanın farklı görünümlerine kutsallık atfetmekteydi. Bu imgelerin en bilinenleri korular, meşe ağacı ve ökse otudur. Kimi uzmanlar buradan yola çıkarak Druid inancını animizmle özdeşleştirmiştir.
Druidler, toplantılarını taştan tapınaklar ya da farklı yapılarda değil kutsal kabul ettikleri korularda yaparlardı. Kelt çoktanrıcılığında “Nemeton” da denen kutsal korular, Druidler tarafından korunurdu. İnsan ve hayvan kurban törenleri burada gerçekleşirdi. Bu korulara Almanya, Macaristan, İsviçre gibi Orta Avrupa ülkelerinden başka Fransız Galyası’ndan Türkiye’ye, Kuzey İrlanda’dan Finlandiya’ya kadar pek çok yerde rastlanmıştır. Nemetonlar genellikle hendek ve siper kazıkları ile çevrelenmiş dörtgen biçimli korulardı. Ülkemizde Galatya bölgesinde bulunan Nemeton’a, Strabo’ya göre “Drunemeton” adı verilmekteydi. Lucan Pharsalia adlı eserinde böyle bir koruyu biraz abartarak tasvir eder: “Nemeton’da hiçbir kuş yuva yapmaz ya da hayvanlar dolaşmaz. Ağaçların yaprakları hiç esinti olmamasına rağmen sürekli hışırdayıp durur. Korunun tam ortasında bir sunak vardır ve hemen yanında Tanrılarının tasviri yer alır. Her bir ağaç bu sunakta kurban edilmiş kişilerin kanlarıyla lekelenmiştir. Toprak sürekli derinden gelen bir kükremeyle sarsılır. Yıkılmış ağaçların çevresi alevlerle çevrilidir. Devasa yılanlar meşe ağaçlarının etrafını sarmıştır. İnsanlar koruya yaklaşmaktan korkarlar hatta rahipler bile gün ortası veya geceyarısında korunun ilahî koruyucusu ile karşılaşmamak için oraya gitmezler.”
Druidler için meşe ağacı (quercus) ve ökseotu da (viscum album) kutsal kabul ediliyordu. Bu konuda en önemli ve tek kaynağımız 1. yüzyılda yazılmış olan Yaşlı Plinius’un Naturalis Historia isimli eseridir: “Druid adını verdikleri büyücüleri için en kutsal şey ökseotu ve bu otun üzerinde yetiştiği meşe ağacı idi. Ökseotu son derece az bulunan bir ottu ve rastgelindiğinde özel bir tören eşliğinde ayın 6. gününde kesilirdi. Her şeyin şifacısı olarak görünen ay kutsandıktan sonra ağacın hemen altında bir ziyafet sofrası kurulur ve kurban töreni için hazırlık yapılırdı. Bu törende beyaz bir kıyafet giymiş Druid ağaca çıkar ve altın bir orakla ökseotunu kesip yine beyaz bir pelerinin içine koyardı. Hemen sonra 2 boğa kurban edilir ve verdiği nimet için Tanrılara dua edilirdi. Druidlere göre ökseotu katılmış içkilerin içirildiği hayvanlarda doğurganlık artar ve bu içki her türlü zehre karşı bir panzehir haline gelirdi.” Roma’nın ilk coğrafyacısı kabul edilen Pomponius Mella da 43 yılındaki De Situ Orbis adlı eserinin 3. bölümünde Druid ayinlerinin gizli olduğunu ve koruluklar dışında mağaralarda da yapıldığını ilk yazan kişidir.
S.F. Ravenet tarafından Druidlerin ökseotunu kesişini tasvir eden 1752 tarihli gravür. British Museum koleksiyonu.
1945’ten itibaren SSCB öncülüğünde bir spora dönüşen satranç; Amerikalı Bobby Fischer’in 14 yaşında büyükusta, 1972’de ise dünya şampiyonu olmasıyla kimlik değiştirdi. Günümüzde ise süper hızlı bilgisayarların egemenliğinde bir satranç, çocuk yaşta yüksek seviyelere ulaşmış sporcular, kültürel altyapıdan yoksun taraflarla “artan bir başarı” var.
Satrancın romantik döneminde, yani 1850-1900 arasında oyuncular belli bir yaşın üzerindeydi. Çalışma metodlarının gelişmediği, literatür eksikliğinin kaçınılmaz olduğu 19. yüzyılda, satranç esas olarak bir kültürel aktivite kabul ediliyordu. İyi eğitim almış kişilerin hegemonyası altındaki satranç, bu dönemde “yaşlıların oyunu”ydu. Kitap okumanın, analiz-sentez yapma yeteneğinin çok geç yaşlarda ve ancak eğitimle gelişebileceği dönemde satranç bir meslek olarak kabul edilmese de, satranççılar devletler düzeyinde saygı görmekteydi: Kralların oyunu, oyunların kralı!
1945 öncesi, istisna denebilecek seviyede kuvvetli sadece 3 genç oyuncu görmekteyiz: José Raúl Capablanca (1888-1942), Samuel Reshevsky (1911-1992), Arturo Pomar (1931-2016).
Ediz Gürel (solda) ve Yağız Kaan Erdoğmuş.
Capablanca dünya şampiyonu olurken, Reshevsky adaylıkta kalacak; Alexander Alekhine (1892-1946) tarafından keşfedilen İspanyol Pomar ise hem büyükusta hem de ülkesinin en iyisi olacaktı. Lakin dönemin dünyasında satranç/çocuk/aile ilişkisi farklıydı. Bu büyük isimlerin hepsi çocukken satrançtan el çektirilmiş, 20’li yaşlarda tekrar satranca dönmüşlerdi. Dolayısıyla “harika çocuklar” ilgi çekse de toplumda pek rağbet görmüyordu.
2. Dünya Savaşı sonrasında, özellikle 1946-1980 arasında satrancın niteliği-tanımı değişti. Doğu Bloku çatısı altında, satranç kültürel bir aktiviteden bir spora dönüştü. “Fizikültüra”nın bünyesinde vücut tiplerinin değiştiği, yaşların da geriye çekildiği görülebilir. “Düşünür”ün yerini “entelektüel sporcu tipi”nin aldığı bu dönemde, başarı yaşı 25-30’a düştü. Bu duruma bağlı olarak yeni kategoriler ortaya çıktı: Kadınlar, junior veya gençler veya daha sonra 16 yaş altı kadet şampiyonaları…
Devrin en önemli genç oyuncusu, tartışmasız Bobby Fischer’dı (1943-2008). Sovyet ekolünü dize getirme yolundaki ilk dönemeç, 1957 ABD Junior Şampiyonası’nı kazanmasıydı. Bunu 1958 ABD Şampiyonluğu, Interzonal’de 5.’liği paylaşarak Adaylar Turnuvası’na katılması izledi. Fischer artık sadece satranç dünya şampiyonluğu için bir tehdit değildi; 15 yaşında, tarihin en genç Büyükusta unvanını da almıştı. Fischer kendini kültürel olarak da geliştirecek, eğitimli Ruslardan oluşan satranç camiasında da yadırganmayıp büyük saygı görecek; 1972’deki unvan karşılaşmasında Boris Spaski’yi 12.5 – 8.5 mağlup ederek 11. Dünya Şampiyonu olacaktı.
1980-2000 arasındaki dönemde, dünya satrancının zirvesinde Gari Kasparov (doğ. 1963) vardı. Başarı yaşının 18- 20’ye düştüğü dönemin sonlarında bilgisayar insanı geçmeye başlayınca, satrançta da değişim başladı. 70’lerin “Informator çocukları” artık bilgisayar analizi desteği alan nesillerle de kaynaşırken oyun temposu hızlandı, ajurneler kalktı. Bu dönemin simgelerinden biri de, babalarının okula göndermeyip evde eğitime tâbi tuttuğu Polgar kardeşlerdi. Judit Polgar erkekler kategorisinde dünyanın ilk 10’una girdi.
Soldan sağa sırasıyla José Raúl Capablanca, Bobby Fischer, Gari Kasparov, Judit Polgar, Hikaru Nakamura, Magnus Carlsen ve Ding Liren.
Günümüze gelince… Bilgisayarların olağandışı performansı karşısında, “insan oyuncu”ların satranç literatürüne hakim olması, eğitimli olması ve fiziksel olarak güçlü olması önemsizleşti. Satranç sinüzoidal bir biçimde tekrar oyun hâline evrildi. Bilhassa Hindistan ve Çin 10-15 yaş arası başarılı oyuncular çıkarırken Büyükusta unvanını kazanma yaşı da 12-13 yaş civarına inmeye başladı. “Akıl oyunları”, “e-spor” kategorilerine düşmeye başlayan satrancın temsilcileri de artık pek eğitim ihtiyacı duymuyordu. “Smislov’un oyunlarını bilmeye ne ihtiyacım var, hatalarımı bilgisayardan öğrenirim” diyen Amerikalı Hikaru Nakamura’nın (doğ. 1987) prototipi olduğu kuşak satranç dünyasında hükümranlığını ilan ederken; Amerikalı Abhimanyu Mishra 12 yaş ,4 ay ve 25 günle gelmiş-geçmiş en genç Büyükusta unvanını 2021’de kazandı ve hâlâ elinde tutmakta!
Şüphesiz ki günümüzün ve belki de tüm dönemlerin en iyi satranççısı Norveçli Magnus Carlsen (doğ. 1990), Lakin pandemi döneminin şartlarıyla birlikte “streamer” olmaktan, ekran karşısında şortla “noodle” yemekten imtina etmeyen Carlsen, dünya şampiyonu unvanını da 2023’te oynamadan bıraktı. Carlsen’in yerini halihazırdaki şampiyon Çinli Ding Liren (doğ. 1992) aldı ama; bu yıl Adaylar Turnuvası’nı kazanan 17 yaşındaki Hintli Dommaraju Gukesh, Carlsen’i andıran stiliyle en genç dünya şampiyonu olmaya namzet.
Amerikalı Abhimanyu Mishra 12 yaş ,4 ay ve 25 günle gelmiş-geçmiş en genç Büyükusta unvanını 2021’de kazandı ve hâlâ elinde tutuyor.
İşte size 11 yaşındaki Gukesh:
Gukesh (2362) – Suat Atalık (2545), Bhopal 2017, İngiliz Açılışı
Türkiye’ye gelince… 2000’lerle birlikte “çocuk turnuvaları”nın getirisini iyi değerlendirdik ve bu alanda dünyanın turnuva merkezi, İspanya’daki Oropesa del Mar’dan Antalya’ya kaydı! Bu doğrultuda idareci, antrenör, hakemin yanına veli profilinin de sürece katıldığını görmekteyiz. Satrançta yaşın düşmesiyle birlikte, profesyonel dünyada 18 yaşını geçmemiş bir insana nasıl maddi ödül verileceği sorunu bir yana; diğer taraftan yönetime tahakküm etmeye çalışan bir “veli güruhu”nu görüyoruz.
Bugün 17 yaşındaki Hintli Dommaraju Gukesh, Carlsen’i andıran stiliyle en genç dünya şampiyonu olmaya namzet. Gukesh 6 yıl önce Suat Atalık’la karşılaşmıştı.
Ülkemizde son dönemde çocuk yaşta büyükusta olan iki isim var: Ediz Gürel (doğ. 2008) ve Yağız Kaan Erdoğmuş (doğ. 2011). Bu iki müstesna kardeşimiz, “çocuk turnuvaları”nın eserleri değil. Ediz Gürel bu senenin Mart başında büyükusta olurken 2022’den beri yüksek seviyedeki turnuvalarda yer alıyordu. İşte 14 yaşındaki Gürel:
Satrançta başarı yaşının düştüğü, bir “çocuk oyunu” hâline geldiği gerçek. Bu durum, binbir zorlukla satrancın bir “spor” olduğunu kabul ettirmiş insanlara, tekrar bir “oyun” oynuyor! Kendini ifade etmekte bile zorlanan çocukların satrancı tanıtmasını beklemek ise yanlış. İyi satranç oynayan çocuğun oluşturduğu hayranlık, maalesef başta çoğu ana-baba tarafından besleniyor, yayılıyor. Bir dönem çocuktan beklenen, ilerde iyi bir oyuncu olduğunda kullanacağı melekelerini oturtmasıydı; şimdiyse bilgisayarla iletişim, kuru ve daha ziyade defansif bir yaklaşım sunuyor. Çağa uygun şekilde hızlanan satranç artık şüphesiz başka bir boyutta; ama Nakamura’nın oyunu hiçbir zaman Smislov’unkiyle aynı derinliğe ulaşamayacak.
Sorunlar ağırlaşmadan bunları halletmek, Türk toplumunun mayasında yok. Sorunlar ağırken sağlıklı çözüm üretmek ise tabii çok zor; zira baskı o denli kuvvetli oluyor ki, neredeyse “günlük taktikler”, hatta anlık eskivlerle kendimizi kurtarmaya çalışıyoruz. Akşam olunca da yorgunlukla karışık bir böbürlenme içerisinde, ne kadar da becerikli-zeki olduğumuzu yanımızdakilere anlatıyoruz.
Plan-program yapmak gibi metot ve bilgi gerektiren faaliyetler bize göre olmamış hiç. Neden? Çünkü çalışmak lazım bunlar için. “Geldik-gidiyoruz” kafası için hiçbir keyif verici maddeye ihtiyacımız yok; yapısal özelliklerimizden ve “biz bize benzeriz” durumundan memnunuz. Geçen ay itibarıyla başka bir boyuta çıkan yapay zeka uygulamaları, bu bakımdan biz Türkler için bulunmaz bir nimet. “Ya yükle arkadaşa hâlletsin, sen ne uğraşıcan” diye veya “sor bakayım çetcipitiye” şeklinde formüle edebileceğimiz bu gelişme, bizim asırlardır aslında ne kadar haklı olduğumuzu, dünyanın “dediğimize geldiğini” de gösteriyor.
Şüphesiz dünyanın bugün içinde bulunduğu ağır krizleri, savaşları, ahlaksızlıkları, rezillikleri tüm gerçekliği ve ciddiyetiyle sürekli gündem yapamayız, yapmamalıyız. Zaten problemli olan “doğal zeka”mız bu durumda hepten uçar-gider. Ancak gözümüzü-beynimizi-kalbimizi dünyaya kapatırsak, yanımızdaki/ yöremizdeki insanlara -özellikle çocuklara- bile kalıcı bir ürün bırakmamış oluruz. Yakın-uzak, bilinen tarihimiz, hem millet hem şahıs olarak devamsızlıklarla, “şimdiki aklım olsaydı”larla dolu. En basit bir günlük, bir yazı, hatta bir not bile bırakmamış dedeler-nineler-analar-babalar varsa çocuk ne yapacak? O da aynısını yapacak; yani bir şey yapmayacak.
Batılılar dediğimiz insanlar, bu vaziyeti özellikle Roma döneminden beri idrak etmiş (verba volant, scripta manent). Yerleşik Doğulularda da yazılı kültür yüksek. “2kıtaarası, 1Kızılırmak deresi”nde kalmış bizler ise, şimdilerde yüzyıllardır ne kadar haklı olduğumuzu yapay zeka sayesinde teyit ettik! Meselenin ironisi bir yana, özellikle ülkemizde genç kuşakların bu ülkeye bizden daha fazla sahip çıkacağına; hatalarımızı, plansızlıklarımızı, günahlarımızı daha sonraki nesillere taşımayacağına inancımız var. Bu inancı yaşı ne olursa olsun ancak üretim, adalet ve ahlaklı insanlar besleyebilir.