Etiket: Sayı:113

  • Takiyyüddin’in rasathanesi padişah fermanıyla ezildi…

    Takiyyüddin’in rasathanesi padişah fermanıyla ezildi…

    Politikanın vahşi iklimi büyük denizci Pîrî Reis’i başından etti (1554). Takiyyüddin Râsıd’ın gözbebeği rasathanesi ise yerle yeksan edildi (1580). Hezarfen Ahmed’in uçuşu da (1632) 4. Murad tarafından tehlikeli bulunacak, kendisi Cezayir’e sürülecekti. Bu toprakların siyaseti, yetenekli ve sıradışı insanları nasıl devredışı bırakmıştı?

    Tophane sırtlarından gökyü­züne uzanan görkemli gözlemevi, 22 Ocak 1580’de, Boğaz cihetindeki kadırgalardan Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa tara­fından top mermileriyle dövü­lüyor; Takiyyüddin Râsıd, evladı yerine koyduğu kuleyle birlikte içindeki onlarca icadın tarumar edilişini kimbilir hangi tepeden içi sızlayarak seyrediyordu. Hâmisi Hoca Sâdeddin Efendi, dostunun canını kollamak için onu çekip bir yerlere saklamıştı. İnsanlar ise, “davet ettiği felaketler” yüzünden Râsıd’a kin güdüyordu. Kendi köşesinde 5 yıl daha yaşadı âlim; sonra cevherini yitiren bir yıldız gibi karanlıkta sönüp gitti.

    Takiyyüddin Râsıd 1526’da Şam’da yaşayan eğitimli bir Türk ailesinin çocuğu olarak doğdu. Ulu atası Mengü Bars, Selahaddin Eyyubi’nin Lazkiye komutanıydı. 1550’lerde İstanbul’a göçettiler. Şeyhülislam Ebussuud Efendi’den dersler aldı. Edirnekapı Medre­sesi’nde müderrislik ve bir süre Kahire’de kadılık yaptı. Burada daha önce Uluğ Bey’in Semerkant Rasathanesi’nde çalışmış olan Kutbüddin Efendi ile tanıştı; verdi­ği kitapların tesiriyle astronomiye yöneldi. 1570’te İstanbul’a dönüp Galata Kulesi’nde gözlem çalışma­larına başladı. Ertesi yıl 2. Selim’in müneccimbaşısı oldu. O dönemde astroloji (yıldız falı) ile astronomi (gökbilimi) içiçe geçmişti. Padi­şahlar müneccimbaşılardan savaş ve önemli tayinler gibi hususlarda uğurlu tarihleri belirlemelerini ve bazen de gökyüzündeki alametleri okuyup bilinmezi öngörmelerini bekliyordu.

    Kapak-Dosyasi-Emre-1
    Takiyyüddin ile yanındakiler. Rasathanede çeşitli aletlerle 16 kişinin çalıştığı görülüyor (Seyyid Lokman, Şehinşahnâme 1, res. Nakkaş Osman, 1581. İ.Ü. Nadir Eserler Ktp., FY 1404, s. 57a.).

    1574’te 2. Selim’in ölmesi ve 3. Murad’ın tahta çıkmasıyla yeni hükümdarın Manisa’daki hocası Sâdeddin Efendi, devlet idare­sinde sözügeçer biri konumuna yükseldi. Takiyyüddin’in çalışma­ları bu âlimin dikkatini çekiyordu. Sâdeddin Efendi zaman zaman rekabet etseler de yılların tecrübeli sadrazamı Sokullu Mehmed Paşa ile Takiyyüddin’in yetenekleri ko­nusunda hemfikir oldu. Beraberce âlimi padişaha takdim ettiler; çalışmaları için ihtiyaç duyduğu rasathanenin devlet tarafından inşaı ve âlime maaş bağlanması, asistanlar tayini konusunu açtılar.

    Osmanlılar’ı mağlup eden Timur’un torunu Uluğ Bey büyük bir gökbilimci-âlim olarak adını tarihe yazdırmış, çağına damga vuran bir zîc (yıldız cetveli) hazır­lamıştı. Şimdi de Osmanlı sultanı Timurlular’dan büyük olduğunu ispat etmeli, eskiyen bu zîci yeni gözlemlere göre yeniletmeliydi. Padişah bu fikri beğendi, 1577’de içinde konaklama alanları, gözlem kuyusu, alet-edevat ve kütüphane barındıran bir kule dikildi. Takiy­yüddin buradaki çalışmalarında yıldızların yerini daha isabetli gös­teren bir cetvel hazırladı; dakika ve saniyeleri gösterebilen meka­nik saatler icat etti; Galileo’nun 1609’da gökyüzü gözlemlerinde kullanmasından önce daha basit (gemilerin yelkenlerini uzaktan görebildiğini yazdığı) bir billur/ mercek üretti. Ay’ın, Dünya’nın ve diğer gezegenlerin hareketlerin­deki düzensizlikleri günümüzde bilinen değerlere yakın biçimde hesapladı. Bu çalışmaları için maaşı yetmediğinde, Mısır’daki taşınmazlarını sattı.

    Takiyyüddin’in parlayan yıldı­zı, 1577’nin Kasım ayında dev bir kuyrukluyıldızın İstanbul sema­larında belirmesiyle gölgelendi. 3. Murad batıl itikatlara eğilim­liydi; yıldızın manasını sordu. Takiyyüddin astrolojiye karşıt olan astronomlar arasında mıydı bilinmez, belki de zaruretten bir cevap verdi: Kuyrukluyıldız, İran’a Safevîler üzerine yapılacak seferin zaferle neticeleneceğinin işaretiydi. Bu cevapla padişahı başından savdığını sandı. Yine 1577’de payitahtta patlak veren veba, Kanunî’nin kızı Mihrimah Sultan, Kaptanıderya Piyale Paşa ve Şeyhülislam Hamid’in canına mâlolunca halk ve saray huzur­suzluğa kapıldı. Artan enflasyon ve yaklaşan hicri binyıl, kıyamet beklentilerini körükledi. Bir gü­nah keçisi, bir kurban lazımdı.

    1578’de İran’daki taht mü­cadelelerinin yarattığı fırsat, Sokullu’nun muhalefetine rağmen Lala Mustafa Paşa gibi fatih vezirlerce değerlendirilmek istendi; ancak İran seferinden çabuk ve kesin bir zafer çıkmadı. Gözler Takiyyüddin’in Topha­ne’de yükselen rasathanesine çevrildi. O meşum kuyrukluyıldız görüleli beri hiçbir şey yolunda gitmemişti. Belki de onu İstanbul semalarını, gökyüzünü seyredip duran Takiyyüddin davet etmişti! Üstelik bu rasathanede sonra­dan dine girmiş “dönmeler” de çalışmaktaydı!

    Kapak-Dosyasi-Emre-2
    Takiyyüddin ve kuyrukluyıldız. 1577’de İstanbul semalarında beliren kuyrukluyıldızın ölçüm ve gözlemlerini yapan Takiyyüddin sonun başlangıcından habersizdi. (Âlî, Nusretnâme, res. ?, 1584. Topkapı Sarayı M. Ktp. H. 1365, s. 5b.)

    Ölen Hamid Efendi’nin yerine şeyhülislamlığa getirilen Edirneli Şeyhülislam Kadızade Ahmed Efendi, daha evvel Rumeli kazaskerliğinden azledilmesine sebep olan Sokullu Mehmed Paşa’ya garaz bağlamıştı. Laf taşıyanlar paşa ile aralarını açmış, Boşnak Sokullu Mehmed Paşa’nın akrabalarını çeşitli mevkilere getirmesinin yarattığı “devşirme nefreti”ne gizliden gizliye Kadızade de kapılmıştı. Yaşlı veziriazam, Sultan 3. Murad üzerindeki eski nüfuzuna sahip değildi; yorgundu ve muhalifleri savaşlarda önemli başarılar elde etmiş parlak isimlerdi. Paşa, 1579 Ekim’inin 12. günü, ikindi divanına dert anlatmaya gelen bir derviş tarafından yüreğine saplanan hançerle can verdi. Derviş güya yıllar önce idam edilen şeyhi Hamza Bâlî’nin inti­kamını almıştı ama, bu ani ölüm daha çok Sokullu karşıtı olanlara yaramıştı.

    Kapak-Dosyasi-Emre-3
    Halkalı araç. İstanbul Rasathanesi’nde gökbilimciler, gök cisimlerinin enini boyunu ölçmeye yarayan “zâtü’l-halak” isimli araç ile gözlem yapıyor (Şehinşahnâme 1, s. 56b.).

    Paşa ölünce Hoca Sâdeddin’in de talebesi 3. Murad üzerindeki etkisi sarsıldı. Bir sonraki sar­sıntı, ahali arasında “uğursuzluk mıknatısı” olarak görülen rasat­haneyi bulacaktı. 1580’de Şey­hülislam Kadızade, Sokullu’nun adamlarına yönelik tasfiye pla­nını devam ettirerek rasathaneyi hedef alan bir rapor yazdı. Kadı ve şair Ataî’nin 1634’te tamamla­dığı Zeyl-i Şekâik’te ballandırarak aktardığı raporda şöyle deniyor­du: “Rasat işi uğursuzdur, feleğin sır perdelerini aralayıp gizleri öğrenmeye çalışmak küstah bir cüret olup akıbeti tehlikeye dü­şürdüğü malumdur. Buna girişen ülkeler zelzeleler ile harap olur.” Şeyhülislam Kadızade, Uluğ Bey’in rasat merakının onun oğlu tarafından öldürülmesiyle sonuçlanan kargaşalık günleri­ne sebep olduğunu söylüyordu (Ayrıca onun rasat işini melekle­rin bacaklarını dikizlemek olarak tanımladığı da söylenir. Elbette o bunların dinde yer almadığını bilecek kadar kitabi tedrisattan geçmişti, Takiyyüddin gibi o da Ebussuud’un öğrencisiydi). Kadızade ayrıca Kur’an’ın ezber­lenmesinden ibaret darülkurra medreseleri kurmuş ve raksın helal mi haram mı olduğunu tar­tışan eserler yazmıştı. Rasathane onun dünya görüşüne aykırıydı belki ama, esas olarak siyasi ikbal ve intikam arzularının hedefin­deydi. Hamisiz kalan padişahın hocası Sâdeddin’e ve birkaç yıldır süregelen belaları bahane ederek onun himayesindeki Takiyyüddin’e saldırma vaktiydi. Dedesinden beri devlet üzerin­de sürekli uzayan bir muktedir gölgeye sahip Sokullu’dan sıkılan Sultan 3. Murad, bu yeni dönem­de, şeyhülislamın sözlerine kulak verdi: 22 Ocak 1580 tarihli hatt-ı hümayunuyla Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa’ya Tophane kıyılarından rasathaneyi topa tutmasını bu­yurdu. İçindeki icatlarla birlikte yıkılan binanın enkazı, çevresin­deki gözlem kuyularına doldu­ruldu; nice göz nurları tarihin derinliklerine gömüldü gitti.

    Kapak-Dosyasi-Emre-4
    Sokullu’nun ölümü. Sokullu Mehmed Paşa’nın bir derviş tarafından hançerlenmesi rasathaneyi sahipsiz bırakmış; batıl inançlar güç kazanmıştı (Şehinşahnâme 1, s. 133a.).

    Takiyyüddin Râsıd, Galileo’dan (öl. 1642) önce teleskop benzeri bir alet kullanan Danimarkalı astronom Tycho Brahe’den (öl. 1601) bile önce bir gözlemevi için mekanik-dakik saatler yapmıştı. Flaman matematikçi Simon Stevin’den (öl. 1620) önce Doğu’da ondalık kesirlerin bilindiğini ortaya koymuştu.

    Rasathane so­nuçta sadece üç yıl yaşayabildi. Brahe’nin “Gökyüzü Şatosu Ura­nibourg”, İstanbul’daki rasathaneden 1 yıl sonra kurulacak ama çeyrek asır hizmet verecekti. Bu sayede Kepler gibi astrono­mi yasaları (eliptik gezegen yörüngeleri yasası) üreten bir dehanın yolu açılmıştı. Takiyyüddin Rasat­hanesi’ni topa tutan güllelerin bu toprak­larda baş verecek ne gibi tohumları daha toprağa ermeden iğdiş ettiğini tahayyül etmek bir hayli zor ve can acıtıcı.

  • Pîrî Reis’in ‘dümen suyu’nda Antarktika’ya bilim turları…

    Pîrî Reis’in ‘dümen suyu’nda Antarktika’ya bilim turları…

    Ülkemiz 1960’lı yılların başından itibaren Antarktika’daki bilimsel çalışmalara katılıyor. Gözlemci ülke statüsünden, oy hakkı bulunan ülke statüsüne geçmeye çalışan Türkiye; öncü biliminsanlarının çalışmaları ve özellikle son yıllarda devletin bu konuyu ciddiye alıp destek vermesiyle Güney Kutbu’nda Pîrî Reis’in geleneğini sürdürmek istiyor.

    Dünyanın beşinci büyük kıtası olan Antarktika’nın insan tarafından keşfi 1820’dedir. Antarktika ile ilgili uluslararası ilişkileri düzenleyen antlaşma ise 1961’de 12 ülkenin (ABD, Arjantin, Avustralya, Bel­çika, İngiltere, Fransa, Japonya, Norveç, Güney Afrika, Sovyet­ler Birliği, Şili, Yeni Zelanda) katılımıyla imzalandı. Sonradan Türkiye’nin de içinde bulunduğu ülkelerin dahil olmasıyla antlaş­mada imzası olan ülke sayısı 53’e yükseldi. Türkiye bu antlaşmaya ancak 1995’de gözlemci sıfatıyla dahil oldu.

    Pîrî Reis’in 16. yüzyılda çizdiği dünya haritasında Antarktika kıtasına en yakın topraklar olan Tierra del Fuego’yu göstermesin­den dolayı; Türkiye “kıtanın keş­fine giden yolda katkıda bulunan ülke” tezine istinaden Antarktika Antlaşması’nda “istişari taraf” olmaya, yani gözlemci statüsün­den oy hakkı olan ülke statüsüne geçmeye çalışıyor.

    Kapak-Dosyasi-Muzaffer-1
    Doğu Antarktika’daki Moubray Körfezi ve Herschel Dağı.

    Antarktika’ya dair bilimsel çalışmalarda tarihsel kaynağını Pîrî Reis haritasından alan Türk biliminsanları ise 1960’lardan beri uluslararası işbirlikleri çerçevesinde bu alanda faaliyet gösteriyor. Antarktika’ya giden ilk Türk bilim insanı Atok Kara­ali’dir (1967). Ardından Umran İnan ve Antarktika’ya giden ilk Türk kadını olarak Serap Tilav, Türkiye’yi kıtada temsil ettiler. Yaptıkları çalışmalar kapsamın­da 3 Türk biliminsanının adları Antarktika’da coğrafi isim olarak farklı yerlere verildi: Karaali Kayalıkları (Atok Karaali), İnan Tepesi (Umran İnan) ve Tilav Buz Dili (Serap Tilav).

    2015’e kadar Türk araştır­macılar bilimsel çalışmalar yapmak üzere farklı ülkelerin bilim seferlerine katıldı ve araş­tırma istasyonlarında çalışma fırsatı buldu. 2016’da TÜBİTAK, Antarktika Bilimsel Araştır­malar Komitesi (SCAR) ortak üyeliğine kabul edildi. 2017’de 9 biliminsanının katılımıyla 1. Ulusal Antarktik Bilim Seferi yapıldı. Ülkemizin Antarktika Antlaşması kapsamında “istişa­ri taraf” statüsünü kazanmasına ve Antarktika’da bir bilimsel üs kurmasına yönelik çalışmalar, cumhurbaşkanlığı himayesin­de ve TÜBİTAK’ın uhdesinde yürütülüyor.

    Sanayi ve Teknoloji Bakanlı­ğı’nın görevlendirmesiyle, An­tarktika’ya ilişkin çalışmaların uygulama birimi olarak İstan­bul Teknik Üniversitesi Kutup Araştırmaları Merkezi kuruldu. Türkiye’nin bu alanda bilimsel çalışma ve faaliyetlerinin siste­matik bir bütünlük içerisinde ve proje yaklaşımıyla ele alınması amacıyla yine Sanayi ve Tekno­loji Bakanlığı’nca “Ulusal Kutup Bilim Programı hazırlandı. Bu kapsamda 2017-2022 arasında kıtaya 6 bilimsel araştırma gezisi yapıldı. Türk biliminsanlarının Antarktika’daki çalışmaları, Horseshoe Adası’nda kurulan geçici Türk Bilim Üssü’nde gerçekleştiriliyor. Günümüzde Antarktika’da 29 ülkeye ait 109 araştırma istasyonu var.

    Kapak-Dosyasi-Muzaffer-2
    Antarktika’nın Horseshoe Adası’ndaki geçici Türk Bilim Üssü’ne Ulusal Antarktik Bilim Seferi
    kapsamında giden Prof. Dr. Ersan Başar başkanlığındaki bilimsel çalışma ekibi.
  • Tesadüfen ortaya çıktı Alman uzmanlar tanımladı!

    Tesadüfen ortaya çıktı Alman uzmanlar tanımladı!

    1513 tarihli Pîrî Reis Haritası, 9 Kasım 1929’da Topkapı Sarayı’nın müzeye dönüştürülmesi çalışmaları sırasında Alman biliminsanları Adolf Deismann ve Paul Kahle tarafından bulundu ve tanımlandı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk haritayı Ankara’ya getirtip bizzat inceledi ve devlet matbaasında basılarak çoğaltılmasını sağladı.

    Pîrî Reis Haritası olarak bilinen, 1513 tarihli, 87cm x 63cm ölçülerinde ceylan derisine yapılmış harita, sağ tarafta Avrupa ve Afrika kıtalarının batı kısımlarını, sol tarafta da Antiller ve Güney Amerika kıyılarını gösterir. Haritanın sağ tarafında Afrika kıtasının üzerinde Pîrî Reis tarafından yazılan açıklamala­rın yarısı mevcut, diğer yarısı kesilmiştir. Bu durum, elimiz­de bulunan bu haritanın tam boy bir dünya haritasının bir parçası olduğunu, diğer parça veya parçalarının (Avrupa ve Asya kıtaları ile Afrika kıtası­nın doğusunu gösteren kısım) kaybolduğunu göstermekte­dir. Buradan anlaşılır ki Pîrî Reis, 1513’te dünyanın bilinen kısımları (Asya, Avrupa, Afrika) ile yeni keşfedilen kısımlarını (Antiller, Güney Amerika) bira­raya getiren bir dünya haritası oluşturmuştur. Pîrî Reis, hari­tasının üzerine kimi çizimler yapmış, kenarlarına açıklayıcı notlar yazmıştır.

    Piri Reis
    1933’te bastırıldı 1929’da bulunan Pîrî Reis haritası 1933’te Türk Tarih Kurumu başkanı Yusuf Akçura tarafından hazırlanıp, basılmıştı. Hasan Fehmi Bey tarafından günümüz Türkçesine aktarılan ve numaralandırılan haritanın açıklamalarını ve ayrıntılarını olduğu gibi yayımlıyoruz. Metindeki numaralandırmalar haritanın üzerine tarafımızca yerleştirilmiştir.

    Pîrî Reis Haritası, 9 Kasım 1929’da Topkapı Sarayı’nın mü­zeye dönüştürülmesi çalışma­ları sırasında Alman bilimin­sanları Adolf Deismann ve Paul Kahle tarafından bulundu ve ta­nımlandı. Haritanın üzerindeki notlar, eski ve bozuk yazıları okumakta uzman Hasan Fehmi Bey tarafından Latin harflerine akta­rıldı. Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Yusuf Akçura, 1933’te basılan ve burada sunduğumuz harita ve çev­rimyazılarından oluşan kitabı ha­zırladı. Cumhur­başkanı Mustafa Kemal Atatürk haritayı Anka­ra’ya getirtip bizzat ince­ledi ve devlet matbaasında basılarak çoğaltılmasını sağladı. 1933’te TTK tarafından bastırılan Pirî Reis Haritası adlı kitap, haritanın bulunuşu ve önemi hakkında bilgi ver­mektedir.

    Hasan Fehmi Bey’in okumuş olduğu açıklayıcı yazılar, TTK kitapçığında numaralandı­rılmış hâlde verilmiştir. Bu açıklama yazılarının harita üzerindeki yerini okurlarımıza göstermek için, ilk numaradan son numaraya kadar harita üze­rinde numaralandırdık. Aynı zamanda okurlarımıza kolaylık olması için, günümüzde alışı­lagelmiş olduğu üzere haritayı kuzey yönü yukarı gelecek şe­kilde konumlandırdık. Haritaya bakıldığında sağ tarafta Avrupa ve Afrika kıtaları, sol tarafta Antiller ve Güney Amerika’nın doğu kıyıları görülmektedir.

    Muzaffer Albayrak

    PİRİ Reis haritası, Topkapı Sarayının kadîm eser­ler müzesi haline getirildiği sıralarda, Millî Müze­ler Müdürü Halil Ethem Beyefendi tarafından, 1929 senesinde, bulunmuştur. Halil Ethem Beyefendi, bu haritayı, o zamanlar İstanbulda misafir bulunan Ala­man coğrafyacılarından Prof. Kahle ile birlikte tetkik ederek, tetkiklerinin neticesini, 1931 senesi Eylû­lünde Layden’de in’ikat eden XVIII inci Müsteşrikler Kongresine bildirdi. Muhterem Türk âliminin bu ha­beri, ilim âleminin nazarı dikkatini celbetti, maruzası İtalyan ve İspanyol dillerine tercüme olunup, tabı ve neşredildi; Viyana Üniversitesi Coğrafya Profesörü Oberhummer tarafından da 1931 senesi Kânunu­evelinde, Viyana Akademisine bu keşfe dair izahat verildi.

    Bazı Türk ve ecnebi gazeteler de Kristof Kolomb’un haritası unvanile mevzuubahsimiz olan haritadan, noksan ve hatalı bir surette bahse girişmiş olduk­larından, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, bu hataların tashihi maksadile Londra’da çıkan “The Illustrated London News,, adlı resimli mecmuaya bir makale ile haritadan ve Piri Reisin “Bahriye,, adlı kitabındaki re­simlerden fotoğrafiler çıkartıp gönderdi; bu makale ve resimler İngilizce mecmuanın 23 Temmuz 1932 tarihli nüshasında intişar etti.

    Profesör Kahle “Forschungen und Fortschrifte,, mecmuasının Temmuz 1932 tarihli nüshasında bu mevzua dair bir makale neşretti. Profesör A. Deis­mann dahi 1933 senesi, Berlinde tab’olunmuş “For­schungen und Fund im Seray,, adlı bir tetkikname­sinde, Piri Reis haritasından bahsetti.

    Nihayet Profesör Kahle, “Die Verschollen Colum­bus Karte von 1498 — In einer Türkischen — Welt­karte von 1513,, adlı bir risale yazıp 1933 senesinde neşretti. Bu risale Piri Reis haritasına dair hayli malû­matı ve haritanın iki parçasının fotoğrafilerini ihtiva etmektedir.

    Yukarda yazılan kısa bibliografya gösteriyor ki Piri Reis haritası, coğrafya âlimlerini alâkadar etmiş ve az zamanda bunun üzerine epey çalışılmıştır.

    Millî tarih meselelerine derin vukufla verdikleri bü­yük ehemmiyet malûm olan Türkiye Cümhuriyeti Re­isi Gazi Mustafa Kemal Hazretleri, Piri Reis haritasını, Ankaraya getirterek bizzat tetkik buyurdukları gibi, Devlet Matbaasında fac-simile usulile teksirini de emreylediler. Cümhuriyet Hükûmetinin itina ve him­meti sayesinde en mükemmel matbaalar seviyesi­ne ermiş olan Devlet Matbaası, bu haritayı aslından farksız denebilecek bir surette tab’a muvaffak oldu.

    ***

    Bu haritayı vücuda getiren Piri Reis, XV inci as­rın son rub’unda Türklerin Akdeniz Amirali bulunan meşhur Kemal Reisin kardeşi oğludur. Tarih, Piri Beyin en son resmî vazifesi olarak, Kızıl Deniz ve Umman Denizi donanmalarının Amirallığını tespit eder.

    Piri Reis Donanma Kumandanlığı vazifesini ifa ettiği gibi, o zamanın denizcilik ilimlerile de meşgul olmuş­tur. Reisin denizcilik nazariyatındaki kudret ve meha­retini, mevzuubahsimiz harita ile Bahriye adlı kitabı açık göstermektedir. “Bahriye,, Akdenizle o zamanlar Akdeniz kıyılarında bulunan şehir ve memleketleri tarif ve tersim ettiği gibi, denizciliğe, gemiciliğe dair de mühim malûmat verir.

    Piri Reis, haritasını 1513 senesi Gelibolu şehrinde inşa ve tersim etmiştir; ve bu tarihten dört sene son­ra, yani 1517 de, Mısır Fatihi Sultan Selim I. e. Mısırda bulunduğu sıralarda bizzat takdim eylemiştir.

    Harita, parşömen üzerine, renkli olarak, itina ile ya­pılmıştır.

    Piri Reis haritasının elde mevcut kısmı, büyük kıt’a­da bir dünya haritasının bir parçasıdır. Haritaya dik­katle bakanlar, şark tarafı kenarlarındaki haşiyelerin yarı yarıya kesilmiş olduğunu göreceklerdir. Bundan da istihraç olunabilir ki asıl harita dünyanın o zaman­lar malûm olan kısımlarını, yani Avrupa, Asya ve bir kısım Afrika ile Amerikanın keşfedilmiş parçalarını göstermekte idi.

    Müellif, haritasının bir haşiyesinde, haritayı te­lif ederken görmüş ve tetkik etmiş olduğu haritaları tafsil ile beyan eder: Antil kıyılarını tarif eden haşiye­de işbu sahiller ve adalar için Kristof Kolombun hari­tasından istifade ettiğini söyler; amcası veya dayısı Kemal Reisin yanında esir olarak bulunan ve Kristof Kolomp ile üç defa Amerikaya gittiğini ifade eden bir İspanyolun sefer hakkındaki rivayetlerini tespit eder; Cenubî Amerika sahillerine ait haşiyelerde dört Por­tekizin yeni telif olunmuş haritalarını da gördüğünü beyan eyler. Kristof Kolombun haritasından istifade ettiğini şu satırlarla anlatır :

    “Bu isimlerle ki mezbur Cezayirde ve kenarlarında kim vardır, Kolombo komuşdur ki anınla malûm ola. Bu kenarlar ve Cezirelerde kim vardır, Kolombonun hartisinden yazılmıştır.

    Eser esasında büyük bir dünya haritası olduğu için eski dünyayı gösteren birtakım haritaları da tetkik eylemiş, bilhassa kendi ifadesine göre İskender za­manında telif edilen haritaları ve “Mappa Monda,, ları ve Müslümanlar [3] tarafından vücuda getirilen sekiz kıt’a haritayı tetkik ve mütalea etmiştir.

    Bizzat Piri Reis, haritasının ne yolda telif olunduğu­nu, harita haşiyelerinden birisinde sarahatle anlat­maktadır:

    “Bu fasıl işbu hartinin ne tarikle telif olunduğunu beyan eder. İşbu harti misalinde harti asır içinde kimesnede yoktur. Bu fakirin elinde telif olup şimdi bünyat oldu. Hususan yirmi miktar hartiler ve Map­pa Mondalardan yani İskenderi Zülkarneyn zama­nında telif olmuş hartidir ki rubu meskûn anın içinde malûmdur. Arap taifesi ol hartiye Caferiye derler. Anın gibi sekiz Caferîden ve bir Garbî Hint hartisin­den ve dört portakalın şimdi telif olmuş hartilerin­den kim Sint ve Hint ve Çin diyarları hendese tariki üzerine ol hartilerin içinde mesturdur. Ve bir dahi Kolombonun Garp tarafında yazdığı hartide bir kıyas üzerine istihraç edip bu şekil hâsıl oldu. Şöyle ki bu diyarın hartisi bahriler içinde nice sahih ve muteber ise, mezbur harti dahi yedi derya ile sahih ve mute­berdir.,,

    Piri Reis haritasında asrın beynelmilel sayılan hari­ta an’anelerine riayet ettiğini “Bahriye,, sinde hususî bir fasıl içinde zikretmektedir: Şehirler ve kaleler kı­zıl hatlarla, ıssız mahaller kara hatlarla, döküntüler, taşlıklar siyah noktalarla, sığlık ve kumluk yerler kızıl noktalarla, gizli kayalar istavroz işaretile gösterilmiş­tir.

    Piri Reis haritasında dikkate şayan noktalardan birisi, Afrikanın Muhiti Atlasi sahilindeki mevkilere verilen adlardır. Babadağı, Akburun, Yeşilburun, Kı­zılburun, Kozlukburun, Altınırmak, Güzelkörfez.. gibi ki bunların hepsi öz Türkçedir.

    İkinci bir nokta da haritanın bir kopya olmayıp, muhtelif haritalardan ve Reisin ve dostlarının mü­şahedelerinden istifade suretile yapılmış orijinal bir eser olmasıdır.

    Teessüf olunur ki elimizdeki bu pek mühim harita, ancak bir parçadır; başka parçaları kopup kaybol­mamış olsa idi, 1513 senesinde yapılarak eski ve yeni dünyayı bir arada gösteren Türkçe mükemmel bir harita elimizde bulunmuş olurdu. Kristof Kolom­bun seyahatleri XV inci asrın son ve XVI ıncı asrın ilk senelerinde (Kolomp dördüncü seferinden 1504 te dönmüştür.) olduğuna göre yeni keşiflerden pek az zaman sora yapılan böyle bir harita, bütün dünya kıt’alarını bir arada gösteren ilk haritalardan biri de­mektir.

    Hasıh, XVI ıncı asrın başlarında tersim edilen bu harita muhtelif noktai nazarlardan çok kıymetli bir Türk eseridir.

    ***

    Piri Reis, haritasının kenar yazısında, Kristof Kolom­bun haritasından ve Portekiz haritalarından istifade ettiğini söylüyor. Kolombun şimdiye kadar buluna­mamış haritasından istifade iddiası, şu suretle izah edilebilir: Türk bahriyelileri, Akdenizin Garp havza­sında 1501 senesi ettikleri bir deniz muharebesinde İspanyol gemilerini zaptetmişlerdi; ve bu gemilerden birisinde Amerikadan getirilmiş eşya bulmuşlardı. Kristof Kolomp, malûm olduğu üzere, üçüncü seya­hatinden 1500 senesinde dönmüştü. Bu malûmata göre, Kemal Reis tarafından İspanyol gemisinde zap­tolunan eşya arasında Kristof Kolombun haritası da bulunmuş olsa gerektir.

    Amerika kâşifinin bu büyük keşfinden sora tersim ettiği malûm olan harita şimdiye kadar hiçbir yerde bulunmamış olduğundan, Piri Reis haritası, Kolom­bun haritasına müteallik pek mühim bir memba de­mek olur. Kıymetli bir âlim ve Kartoğraf olan Türk Rei­si, iddia ettiği veçhile, Kolombun haritasını hakikaten elde ederek kendi haritasının çizilmesinde ondan istifade etmiş midir? meselesini uzun, derin tetkik eden Alaman Profesörü Kahle, Piri Reisin iddiasının doğru olduğunu tespit etmektedir.

    Türklerin medeniyetleri cihetinden de, bu harita büyük bir ehemmiyeti haizdir. XV inci asır sonları ile XVI ıncı asır başlarında yeni dünyanın keşfi, Osmanlı İmparatorluğunun menafiine doğrudan doğruya te­mas etmediği halde, Türk âlimlerinin bu keşfi pek ya­kından ve çok alâka ile takip etmiş olmaları, coğrafya ilminde ve harita tersiminde fevkalâde bir iktidar göstermeleri, o zaman Türklerinin Avrupa medenî hareketleri içinde bulunduklarını ispat etmektedir. Piri Reisin yukarda biraz bahsettiğimiz “Bahriye,, adlı kitabı da bu hususun başka bir delilidir; Çünkü “Bah­riye,, ozamanlar Akdenize dair yazılan eserlerin en mükemmellerindendir.

    ***

    Piri Reis haritasındaki haşiyelerin bazıları pek ko­lay okunamamaktadır. Haritayı mütalea edenlere kolaylık olmak için Cemiyetimiz azasından, eski ve bozuk yazıları okumakta mümaresesi olan Hasan Fehmi Beyefendiden o yazıların tetkikı rica edilmişti. Hasan Fehmi Bey çoğunu okumağa muvaffak oldu; okuyamadıklarını da ayrıca işaret etti.

    Haritanın şarkı şimalî kenarından başlanarak ce­nuba doğru inilmek, sora çepçevre ve merkeze doğ­ru helezonî dolaşılmak üzere yazılar numaralanmış­tır. Numara sırasile okunan, okunamayan haşiyeler aşağıya naklolunmuştur.

    1 — (Okunamıyor).

    2 — Bu diyar imaretliktir. Cümle halkı üryan yürür­ler.

    3 — Bu diyara Antilya vilâyeti derler. Gün batısı canibidir. Dört cins tuti olurmuş. Ak, kızıl, yeşil, kara. Halkı tuti etini yerler ve taçları cümle tuti yününden­dir. Bunda bir taş olur. Siyah mehenk taşına benzer. Halkı nacak yerine kullanırlarmış. Gayet te berk taş olduğunu ………. biz ol taşı gördük.

    (Not — Piri Reis Bahriyesinde der ki: “Akdenizde elde ettiğimiz düşman gemilerinde hem bu tuti yünün­den olan külâhlardan bir tanesini ve mehenk taşına benziyen taşı bulmuştuk.)

    4 — İşbu haritayı Kemal Reisin biraderzadesi unva­nile müştehir Piri İbni Hacı Mehmet 919 senesi mu­harreminde Geliboluda tahrir eylemiştir.)

    5 — Bu fasıl işbu kenarların ve dahi Cezairin nice bulunduğunu beyan eder.

    İşbu kenarlara Antilya kıyıları derler. Arap tarihinin sekiz yüz doksan altı yılında bulunmuştur. Amma şöyle rivayet ederler kim Cinevizden bir kâfir adına Kolombo derler imiş. Bu yerleri ol bulmuştur. Meselâ mezbur Kolombonun eline bir kitap girmiş ki Mağ­rip Denizinin nihayeti yani Garp tarafında kenarlar ve cezireler ve türlü türlü madenler ve dahi cevahir dağı vardır deyu bu kitapta bulur. Mezbur kitabı ta­mam mütalea ederek Ceneviz ulularına bu kaziye­leri bir bir şerh edip eydür gelin bana iki pare gemi verin varayım ol yerleri bulayım der. Bunlar eydürler ey epter Mağrip deryasının nihayeti payanı ve haddi mi bulunur. Buharı zulmetle doludur derler. Mezbur Kolombo görür ki Cinevizlilerden çare yok sürer İs­panya Beyine hikâyeti bir bir arzeder. Anlar dahi Ci­nevizli gibi cevap veririer. Velhasıl bunlara Kolombo hayli ibram eder âhir İspanya Beyi iki gemi verip bu­nun muhkem yarağın görüp eydür Ey Kolombo eğer senin dediğin gibi olursa seni ol diyara kapudan ide­yin deyip mezbur Kolomboyu Bahri Mağribe gön­derdi. Merhum Gazi Kemalin İspanyalı bir kulu vardı mezbur kul Kolombo ile üç defa ol diyara vardım deyu merhum Kemal Reise hikâyet edip eydür evvel Septe Boğazına vardık dahi oradan gün batısı lodo­sun ikisinin ortasına… rast dört bin mil yürüdükten sora karşımızda bir ada gördük amma gittikçe der­yanın mevci köpüklenmez olmuş yani deniz sakin olup düzelmiş ve Şimal Yıldızı dahi bahrîler puslala­rında gene yıldız derler ol yıldız gide gide dolunmuş görünmez olmuş ve dahi eydür ki bu tertipçe yıldız­lar ol diyarda görünmez gayri tertipçe görünür der. Andan evvel karşıda gördükleri adaya demir korlar ol adanın halkı gelir bunlara ok vurur komazlar ki dı­şarı çıkıp haber soralar erkeği ve dişisi el okun atar­larmış. Ol okun demreni balık süğüğünden ve cüm­lesi üryan yürürlermiş ve hem gayet… görürler kim ol adaya çıkarmazlar adanın öte yüzüne geçer bir sandal görürler bunları görücek sandal kaçıp karaya dökülürler. Bunlar sandalı almağa varırlar. Görürler ki içinde adam eti var. Meğer bunlar bu tayfa imiş ki adadan adaya çıkup adam şikâr edip yerler imiş. Mezbur Kolombo bir ada dahi görüp ana varırlar gö­rürler kim ol adada ulu yılanlar var. Ol yere çıkmadan hazer edip bir gayri adaya dahi varırlar. Demir korlar on yedi gün onda yatarlar bu adanın halkı görürler ki kendilere bu gemiden ziyan yok varırlar balık av­layıp filikasile bunlara getirirler. Bunlarda hoş görüp anlara sırça boncuk verirler. Meğerkim sırça boncuk oldiyarda muteber idiyün kitapta bulmuş imiş. An­lar boncuğu görüp dahi ziyade balık getirirler. Bunlar daim anlara sırça boncuk verirler. Bir gün bir avre­tin kolunda altın görürler altını alıp boncuk verirler. Bunlara eydür varın dahi altın getirin. Size dahi ziya­de boncuk verelim derler. Anlar varıp dahivafir altın getirirler. Meğer bunların dağlarında altın madeni varmış. Bir gün dahi birinin elinde inci görürler. İnciyi alıp boncuk verirler. Bunlar görürler ki boncuk verir­ler dahi vafir inci getirirler. İnci bu adanın kenarında bir iki kulaç yerde bulunurmuş ve dahi ol diyardan vafir bakkam ağacını yükledip mezbur halktan ikisi­ni alıp ol yıl içinde İspanya Beyine getirirler. Amma mezbur Kolombo ol kişilerin dilin bilmeyip işaretle alışveriş ederlermiş ve bu seferden sora İspanya Beyi papaz ve arpa gönderip ekin tohum öğredip kendi tarıkine koymuş bunların bir veçle mezhepleri yoğmuş. Hayvan gibi üryan yürüyüp anda yatarlar­mış. Şimdi ol diyarlar tama açılıp meşhur olmuştur. Bu isimler ki mezbur Cezairde ve kenarlarda kim vardır Kolombo komuştur ki anınla malûm oluna ve hem Kolombo ulu müneccim imiş. Mezbur hartide olan bu kenarlar ve cezireler kim vardır Kolombonun hartisinden yazılmıştır.

    6 — Bu fasıl işbu hartinin ne tarikle telif olduğunu beyan eder. İşbu harti misalinde harti asır içinde kimesnede yoktur. Bu fakirin elinde telif olup şimdi bünyat oldu. Hususa yirmi miktar hartiler ve Mappa Mondalardan yani İskenderi Zülkarneyn zamanın­da telif olmuş hartidir ki rubu meskûn anın içinde malûmdur. Arap tayfası ol hartiya Caferiye derler. Anın gibi sekiz Caferiden bir Garbî Hint hartisinden ve dört portakalın şimdi telif olmuş hartilerinden kim Sint ve Hint ve Çin dıyarları hendese tariki üze­rine ol hartilerin içinde mesturdur ve bir dahi Ko­lombonun garp tarafında yazdığı hartide bir kıyas üzerine istihraç edip bu şekil hâsıl oldu, Şöyle ki bu diyarın hartisi Bahriler içinde nice sahih ve muteber ise mezbur harti dahi yedi derya ile sahih ve mute­berdir.

    7 — Portakal kâfiri rivayet eder kim bu yerde gece ve gündüz kısalıcak iki saat olur, uzayıcak yirmi iki saat olur. Amma gündüzü gayet ıssı olup ve gece gayet çiğ düşer derler.

    8 — Portakal gemisi Hint vilâyetine giderken mu­halif rüzgâra duş gelir kenardan bunu rüzgâr kena­ra… (atar) ken fırtana ile kıble canibine gittikten sora karşılarında bir kenar görürler Anın üzerine yürür­ler… görmüşler ki hûp ve med yerlerdir. Demir korlar sandalla kenara çıkarlar, görürler kim adamlar yürür herbiri üryan ve lâkin el okun atarlar demrenleri balık süğüğünden. Bunlar anda sekiz gün yatarlar o halkla satı pazar ederler işaretle. Bu diyarları ol barçe gö­rüp yazmıştır ki maadinin çekip durur, mezbur barçe Hinde gitmeyip döner Portakala varıp haber verir. Bu mkenarları tafsilile yazarlar anlar bulmuş oldu.

    9 — Ve bu diyarda ak kıllı ve bu şekilli canavar ve dahi altı boynuzlu kâvlar olurmuş Portakal kâfiri har­tilerinde yazmışlardı.

    10 — Bu diyarda imaretlik yoktur. Cümle haraptı ve ulu yılanlar olurmuş ol sebepten Portakal kâfiri bu kenarlara çıkmazlar imiş ve hem gayet ısılar olurmuş.

    11 — Ve bu dört pare gemi portakal gemisidir ….. bulmuşur. Mağrip diyarından Habeş burnuna ge­çerler kim Hinde giderler. Şelvuk üzerine yürürler. Bu körfezi arkırı geçmeğe dört bin iki yüz mildir.

    12 — …. bu kenarda bir kale

    … olur zira

    … iklimde altın

    … halat alıp

    … nde ölçerler imiş

    (Not – Bu beş satırın beherinin yarı yerlerinden ek­sik olması haritanın kesildiğine en sarih delildir.)

    13 — Ve bir Cineviz gökesi Flandırdan gelirken fır­tına bulup önüne katar zarurî giderken bu adaların üzerine çıka varır, ve bu adalar bundan menkuldür.

    14 — Rivayet ederler kim zamanı evvelde Sanvulu­vandan derler bir Papaz yedi deryayı gezmiş derler. Mezbur bu baluğun üzerine uğramış kuru yer sanıp baluk üzerine ot yakmışlar baluğun sırtı kızıcak de­nize dalmış bunlar sandala koyulmuşlar gemiye kaçmışlar. Bu ahval Portakal kâfiriden zikrolunmaz. Kadîm Mappa Mondalarda menkuldür.

    15 — Bu hurda adalara Onvezivevercine deyu ad koymuşlardır. Yani on bir beygir demek olur.

    16 — Ve bu adaya Antilya adası derler. Canavar ve tuti ve bakkam gayet çoktur. Veli imaret değildir.

    17 — Bu kenarlara bu barçe fırtına ile gelip düştük deyip durur. Adına Lekoldi Civan derler. Hartisine yazmış ki bu ırmaklar kim görünür ekseri hep altın topraktır. Suyu kaçtıktan sonra kum içinden altın toprağının vafir devşirirler hartisinde şöyle

    rivayet eder.

    18 — Portakalın fırtına bulup bu diyara gelen bar­çesi budur. Tafsili kenarda yazılmıştır.

    (Not — Bahsedilen tafsilât 8 numaradadır.)

    19 — Portakal kâfiri bundan gün batısı canibine geçmez. O canip hep İspanyanındır. Bunlar kavil etmiştir ki iki bin mil Septe Boğazının gün batısı ta­rafından sınır etmişlerdir Portakal ol canibe geçmez amma Hint canibi ve cenup canibi hep Portakalındır.

    20 — Ve bu karaveli fırtına bulup geldi bu adaya düştü, ismine Nikola Civan derler. Ve bu adada vafir birer boynuzlu kâv çoktur. Ol sebepten bu cezirenin İzledeveka derler. Yani Sayd adası demek olur.

    21 — Bu Karavelenin reisine Sir Anton Cineviz der­ler amma Portakalda büyümüştür. Bir gün mezbur Karavelisi ile fırtına bulup gelmiş bu cezirelere düş­müş vafir zencebil bulup bu adaları ol yazdı.

    22 — Bu denize Bahri Mağrıp derler amma Efrenç tayfası Mar Despanya derler. Yani İspanya Deni­zi demek olur. Şimdiyedek bu isimlerle meşhurdu amma Kolombo ki bu deryayı açmıştır ve bu cezairi ol malûm etmiştir dahi Portakal kâfiri ki Hint diyarın açtılar bu cümle birbirile ittifak ettiler kim işbu der­yaya yeni isim vereler. Bu deryanın adını Evosano kodular. Yani Sağyumra demek olur. Bundan evvel fikirleri bu imiş ki bu deryanın haddü payam olmaya, ötesi zulematola. Şimdi gördüler kim bunca kenar denizi kuşadıp durur bu derya bir göl gibi olduğu için Sağyumra deyu ad verdiler.

    23 — Bu yerde bir boynuzlu kâv olur ve hem bu şe­killi canavarlar olur.

    24 — Bu canavarların yedi karış boyu vardır. Gözü­nün aralığı bir karıştır. Amma selim nefes imiş.

    25 — Portakaldan bu diyara gelen, barçe budur. Tafsili kenara yazılmıştır.

    Piri Reis
  • Ortaçağ-Yeniçağ aralığında eşsiz bir deniz coğrafyacısı

    Ortaçağ-Yeniçağ aralığında eşsiz bir deniz coğrafyacısı

    Tarihimizde yaşamöykülerini, değerlerini doğru öğrenemediğimiz kimlikler çoktur. Ancak Pîrî Reis’in başına gelenler ve sonrasında tamamen unutulması; üstelik “Muhteşem” sanına “Kanunî” (yasa koyan) sanı da eklenmiş bir egemen tarafından idam ettirilmesi; bugün bile kimi okul kitaplarında “vefat etti” denmesi başlı başına bir meseledir.

    Zamanının çok ilerisin­de çalışmalar yapmış Pîrî Reis… “Muhteşem” sanına “Kanunî” (yasa koyan) sanı da eklenmiş bir egemen tarafından idam ettirilmiş! Süleyman Kanunî’nin buyru­ğuyla boynu vurulan Pîrî Reis’le ilgili bakabildiğim ortaöğretim okulları sosyal bilgiler ve tarih ders kitaplarımız; bu meşhur Türk denizcisi üzerine ya­lan-yanlış bilgilerle doludur. Evliya Çelebi Seyahatname’si, Kâtip Çelebi Cihannüma’sı gibi bir kültür kaynağı olan Kitâb-ı Bahriye adlı yapıtının Atatürk’ün girişimiyle Türk Tarih Kurumu’nca basıldığına değinilmemiş. Ayrıca kimi ders kitaplarına göre Pîrî Reis idam edilmemiş; Kahire’de “vefat” etmiş! Demek ki Pîrî Reis’in idamını yazan çağdaşı Gelibo­lulu tarihçi Mustafa Âlî doğru­sunu bilmiyormuş! Bu bilgileri çarpıtma gerekçesi, “idam edildi” ifadesinin, ortaöğretim için pedagojik açıdan sakıncalı görülmüş olması mı!?

    Yaşamöykülerini, değerle­rini doğru öğrenemediğimiz kimlikler çok. 16. yüzyıl Avru­pa’sının bile Pîrî Reis’i bizden önce tanıdığına şaşmayalım.

    Pîrî Reis, Kitâb-ı Bahriye’de kendisini “Bu zayıf güçsüz kul… Karaman-Larendeli Hacı Mehmed’in oğlu, denizci Kemal Reis’in yeğeniyim” diye tanı­tıyor. 110 haritalı çizim resimli eserini Gelibolu’da hazırlamış.

    Kapak-Dosyasi-Necdet-1
    Kitab-ı Bahriye’nin ilk sayfası.

    Pîrî Reis, Ortaçağ-Yeniçağ aralığında, başta Akdeniz ve Ege kıyı, liman ve kentlerini avcunun içi gibi öğrenmiş-gör­müş-incelemiş-bilmiş-çizmiş ve yazmıştır. Eşsiz bir deniz coğrafyacısı idi. Özellikle Akde­niz uzmanıydı. Bu denizin kıyı, ada, körfez, liman, kent, kale haritalarını döneminin yöntem ve teknikleriyle yaptı. “Porta­lan” (coğrafya-harita) uzmanı bir kaptandı. Çizimleri, gemi resimleri olağanüstüdür.

    Yavuz Selim’in Mısır’ı Os­manlı sınırlarına katışı, 1517’de Pîrî Reis’in, amcası Kemal Re­is’in o yıl ölümüyle 3 parçadan ibaret korsan filosunun reisliği­ni üstlenmesi… Yavuz’un ardılı Sultan Süleyman’ın 1522’de donanma ve orduyla Osmanlı deniz egemenliğinin ilk büyük harekatı olan Rodos Seferi’ne çıkması ve Pîrî Reis’in parlayı­şı… Bu tarihten 1550’ye değin, koramiral-patrona (vice amiral) rütbesiyle Doğu Akdeniz (Mı­sır), Kızıldeniz, Umman, Hint denizlerinde “derya kaptanlığı” yapacaktır.

    Bu uzun dönemin başında Mısır eyaletini örgütlemek göreviyle 1524’te Mısır’a giden Veziriazam Makbul İbrahim Paşa’ya, İstanbul-İskenderiye arası uzun deniz yolculuğunda Pîrî Reis rehberlik eder. “Sü­per başvezir”le aralarındaki güven ve dostluk da bu Mısır yolcuğunda başlamış olmalıdır. Bunun sonucu Pîrî Reis, kimbilir nice emeklerle ve belki İbrahim Paşa’nın teşvikiyle hazırladığı Kitâb-ı Bahriye’yi “tuhfe-i âcizi” (yoksul armağanı) olarak ve İbrahim Paşa aracılığıyla Sultan Süleyman’a sunar. Yaz­gının oyunları diyoruz: Yıllar sonra Sultan Süleyman da Mısır valisine bir “Buyurdum ki..” diye başlayan fermanı gönderecek; Kitâb-ı Bahriye yazarı Pîrî Reis’i gemilerini Basra Körfezi’nde onarıma bıraktığı için öldürte­cektir.

    1547’de Selman Reis’ten son­ra Mısır, ertesi yıl Hind donan­ması kaptanı atanan Pîrî Reis, Aden Kalesi’ni Portekizler’den alır. Süleyman’ın buyruğu üzeri­ne Basra girişindeki Maskat Ka­lesi’ni ve liman girişindeki Hür­müz Adası’nı kuşatır. Maskat’ı alır, Hind yolunu kontrol etmek amacıyla Portekiz filolarıyla savaşır. Rivayete göre, Hürmüz Adası komutanının mertebani (çini) vazolar dolusu altınlar vermesi üzerine kuşatmayı kaldırdığı söylencesi, Pîrî Reis’in sonunu hazırlar. Basra Körfezi’ne hareketinde filosunun kimi gemileri fırtınada batar, kürek­çileri dağılır. Kendisi ganimet yüklü 3 tekneyle İskenderiye’ye dönerken öteki gemilerini onarım için Basra Valisi Kubad Paşa’ya bırakır.

    Kapak-Dosyasi-Necdet-3
    Pîrî Reis Akdeniz’in bütün koylarını, limanlarını coğrafyacı ve kaptan gözüyle inceleyerek çizdi. Kitab-ı Bahriye.

    Zaman aleyhine gelişir. Kubad Paşa, Pîrî Reis’in Portekiz komutanından rüşvet aldığını iddia eder; Mısır Valisi Dukaginzade Mehmed Paşa ise gani­metler kendisine teslim edilmediği için İstanbul’a şikayet mektupları gön­derir. Pîrî Reis, Kahire’de zindana kapatılır ve Sultan Süleyman’ın fermanıyla 1554’de boynu vurulur. Hind Kaptanlığına önce Murad Reis, sonra Seydi Ali Reis atanır.

    16. yüzyıl Akdeniz dünyasının ünlü ve yetkin denizcilerinden Pîrî Reis’in, yere-göğe sığdıramadığımız Kanunî’nin buyruğuyla idamı bir aymazlıktır. “Cihan Padişahı/ Muhteşem” denilen Sultan Sü­leyman’la Türkiye Cumhuriye­ti’nin kurucusu, Türk aydınlan­masının öncüsü Atatürk’ü aynı cümlede anmak bile tezattır.

    Kapak-Dosyasi-Necdet-2
    Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Künhü’l ahbar’ında “51. Hadise Pîrî Kapudan Hususundadır” yazan bölümü

    16. yüzyıl tarihçisi Gelibolulu Mustafa Âlî’nin (öl. 1599) kendi çağını yazdığı Künhü’l-ahbar’ın son “rükn”ünde; Salih Reis’ten başlayarak Barbaros, Turgu­d(ça), Kemal, Pîrî, Seydi Ali ve diğerlerinin korsan reisliğinden filo-donanma komutanlığına, kaptan paşalığa kadar görevlerle Akdeniz’den, Kızıldeniz, Um­man, Basra ve Hind kıyılarına kadar Türk egemenliği estiren denizcilerimize yapraklar ayrıl­mıştır.

    Âlî’nin Künhü’l-Ahbâr’ında kırmızı başlıkla: “Ellibirinci Hadise: Pirî Kapudan Hususun­dadır” girişlidir:

    Kapak-Dosyasi-Necdet-5
    Kitab-ı Bahriye, İskenderiye’yi, İskenderiye Feneri’ni ve önemli binaları gösteren birincil bir kaynak.

    “Küffâr-ı Portagal sevâhil-i bihâr-ı Hind’de bir müstakil kral padişahlarına müteallık memâlik-i ehl-i İslâmdan nice yerlere zarûr u gezend etme­ğin din-i mübîn gayreti ile Hind deryâsından bir mikdâr donanma ile Pirî Kapudan nâm levend-i hüner-mend korsan ol semte gönderilmiş idi ve Hürmüz Ceziresi’nin fethi maksûd idüği ilâm olunub saʻy ü ikdamına tenbîh olunmuşdı. Mezbûr Kapudan hidâyet-resân ile Süveyş maʻberinden revân ve Sedde Boğazı’ndan dolaşub Hürmüz Ceziresi’ne bâduzân gibi şitâbân olmağla varub yetişdi. Hatta Hürmüz Kalʻa feth olunmak mertebesine ya­kın olmuşken içindeki hâkim, mezbûr Kapudan cânibine bezl-i tefârik ve cevahir, arz-ı nefâʼis ve nevâdir etmekle feth-i kalʻadan el çekmiş ve hassa gemileri Basra iskelesi­ne teslim idüb kendüsi Mısr’a çekülüb gitmişdi.Velâkin hıyâneti maʻrûz-ı padişahî ol­mağla Divân-ı Mısr’da siyâsetle hakkından gelinmişdi.*”

    * Müverrih Mustafa Âli, Kün­hü’l-Ahbâr vrk/b”51.Hadise”

    Sadeleştirilmiş hali:

    “Portekiz küffarı Hind denizle­ri sahillerinde müstakil kral ve padişahların yönetiminde olan Müslüman memleketlerinden nice yerlere sıkıntı ve zarar verdiğinden, Müslümanlık gayretiyle Hind denizinden bir miktar donanma ile Pirî Kap­tan isimli usta denizci korsan o tarafa gönderilmişti. Gönderil­mesindeki maksadın Hürmüz Adası’nın fethi olduğu kendi­sine bildirilip gayret ve çaba göstermesi tembihlenmişti. Pirî Kaptan Süveyş geçitinden geçip ve Sedde Boğazı’ndan do­laşıp Hürmüz Adası’na rüzgâr gibi seğirtip varıp yetişti. Hatta Hürmüz Kalesi fethedilmek derecesine gelmişken, kalede bulunan Portekiz kumandanı Pirî Kaptan’a bol bol değerli hediyeler, nefis ve nâdir mü­cevherler vermesi sebebiyle kaleyi fethetmekten el çekmiş ve donanma gemilerini Basra iskelesine teslim edip kendisi Mısır’a çekilip gitmişti. Velâkin hıyaneti padişaha bildirilmiş olduğundan Divân-ı Mısır’da (Mısır’da kurulan mahkemede) siyasetle idam olunarak hak­kından gelinmişti.”

    Kapak-Dosyasi-Necdet-4
    Pîrî Reis Kitab-ı Bahriye’deki Akdeniz coğrafyasında Kıbrıs adasını; limanları, Beşparmak Dağları, Lefkoşa şehrini, Girne, Magosa, kıyılarına demir atmış kalyon ve kadırgalarla resmetmiştir.
    Kapak-Dosyasi-Necdet-Kutu

    Pîrî Reis’in bilinmeyen elyazması eseri: ‘Kitâb-ı Ekâlim’

    Pîrî Reis’in Sultan Süleyman’a sunduğu, olasılıkla İbrahim Paşa aracılığıyla saray hazinesine konulan risale içerikli başka bir yapıtı daha vardır: “Kitâb-ı Ekâlim”. Pîrî Reis’in, gerektiğinde başvurulmak için eklemeler yaptığı Kolomb’un haritalarını, Gelibo­lu’da özenle yazıp-çizdiği Kitâb-ı Bahriye’yi Osmanlı Sarayı’na ulaştırarak bunların “hazine” dediği arşiv ve kütüphanede saklanmasını istemesi önemlidir. Kitâb-ı Bahriye’nin önsözündeki “Hazret-i padişahın dergâh-ı felek iştibâhına alâ-kadre-ti-taka tuhfe (armağan) olmağ içün” sunuş cümlesi ile; “Kitâb-ı Ekâlim”in girişindeki: “Kasd etdim ki padişâh-ı âlem-penâh Süleyman Han bin Selim Hân’ın hazinelerine fakirâne tuhfe ve hediye olmak içün” cümleleri örtüşmektedir. Pîrî Reis’in elyazma­sı bu risalenin serüveni ayrı bir yazı konusudur.

  • Pîrî Reis dünyayı keşfetti; biz ise önce onu idam ettik, 375 yıl sonra tekrar keşfettik!

    Pîrî Reis dünyayı keşfetti; biz ise önce onu idam ettik, 375 yıl sonra tekrar keşfettik!

    Büyük Türk denizcisi, coğrafyacısı, haritacısı Ahmed Muhyiddin Pîrî, Osmanlı tarihindeki benzersiz bilimsel ve askerî başarılarının ardından, 1554’te “düşmandan kaçtığı” gerekçesiyle ve Kanunî’nin fermanıyla başı kesilerek öldürüldü. 80’ini geçmiş Pîrî Reis’in bedeni denize atıldı, malı müsadere edildi, mezarı olmadı. Yaptığı haritalar 1929’da tesadüfen bulundu ve Atatürk’ün talimatıyla tekrar basılarak dünyaya mâledildi. Bir Osmanlı trajedisi.

    Geçen sene başında kaybettiği­miz Prof. Dr. Ertuğrul Önalp, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, İspanyol Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda emek vermiş kıymetli hocalarımızdandı. Önalp’ın 2010’da Tarih Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan “Pîrî Reis’in Hürmüz Seferi ve İdamı Hakkındaki Türk ve Portekiz Tarihçilerinin Dü­şünceleri” makalesi, bu konudaki en kapsamlı yazılardandır.

    Önalp’ın makalesinin başındaki giriş, Pîrî Reis’in idamına giden süreci şöyle özetler:

    Piri Reis

    “Portekizliler Basra Körfezi’nin girişindeki Hürmüz Adası’nı 1515’te ikinci defa fethederek bu körfez yoluyla yapılan ticareti kontrol etme imkânına sahip oldular. Ama Osmanlı hâkimiyeti altındaki Aden’i ele geçiremedikleri için Kızıldeniz ile Hindistan arasındaki Müslüman ticaretine engel olamadılar. Osmanlı Devleti, hem Kızıldeniz’in güvenliğini sağlamak hem de Hint Okyanusu’nda Portekizlilere karşı mücadelede etmek amacıyla 1525’te Süveyş’te bir deniz üssü kurdu. Bura­daki donanmanın başına 1547’de Pîrî Reis getirildi. O sıralar Osmanlıların Hint Okyanusu’ndaki yegane limanı olan Aden’de yerli Araplar isyan ederek hakimiyeti ele geçirmişlerdi. Pîrî Reis, Portekizlilerin himayesine girmeye meyilli olan Aden şeyhinin isyanını 1549’da bastırarak burasını yeniden Osmanlı hakimiyetine dâhil etti. Bu başarısından sonra Kanunî Sultan Sü­leyman ona yeni bir görev verdi. Buna göre, Süveyş’ten donanmasıyla Bas­ra’ya gidecek ve oradaki 15.000 askeri aldıktan ve diğer gemileri donanması­na dâhil ettikten sonra ani bir harekat­la Hürmüz Adası’nı ele geçirecekti. Bu harekatı başarıyla gerçekleştirebilmesi için Basra’ya ulaşana kadar Porte­kizlilerin husumetine yol açacak bir davranıştan kaçınması gerekiyordu. Ne var ki Pîrî Reis, Basra’ya ulaşmayı beklemeden önce Maskat’ı yağmaladı, daha sonra kendi donanmasıyla ve kuvvetleriyle Hürmüz kalesini muha­sara etti. Hürmüz’deki Portekiz gar­nizonu hazırlıklı olduğundan kuşat­maya uzunca bir süre direndi. Pîrî Reis kaleyi fethedemeyeceğini anlayınca kuşatmayı kaldırarak Basra’ya çekildi. Orada Basra beylerbeyi Kubad Paşa’nın kendisini soğuk bir şekilde karşılaması ve kadırgalarına kürekçi temin etmede yardımcı olmaması üzerine Süveyş’e dönmek niyetiyle ganimetle yüklü 3 kadırgayla Basra’dan ayrıldı. Fırtınalı bir gecede Portekizlilere farkettirme­den Hürmüz Boğazı’nı aşmaya muvaf­fak oldu. Mısır’a geldiğinde tutuklandı ve daha sonra gönderilen padişah fermanı uyarınca Kahire’de boynu vurularak idam edildi.”

    Portekiz kaynaklarının dikkatli bir tetkikiyle yazılan makalenin sonuç bölümünde şu değerlendirme yapılır:

    “Türk kaynaklarında Pîrî Reis’in idam sebebi hakkında bir görüş birliği olmamasına mukabil, bu konuda Por­tekizli yazar Couto’nun ve onun eserine dayanan diğer Portekizli tarihçilerin düşüncesine göre Pîrî Reis’in idam edilmesinin esas sebebi padişahın emrine itaatsizliktir… Padişahtan aldığı talimata göre Pîrî Reis’in önce Basra’ya gitmesi ve orada hazır bulunan 15.000 askeri ve diğer gemileri donanmasına dâhil ettikten sonra ani bir saldırıyla Hürmüz Adası’nı ele geçirmesi gere­kiyordu. Dolayısıyla Basra’ya varana kadar başka bir işle uğraşmamalı, yani Portekizlilerin dikkatini çekmemeliy­di. Bu görüş bize de mantıklı gelmekte­dir. Dikkat edilecek olursa, bu itaat­sizlik Osmanlılar açısından iki vahim sonuç doğurmuştur: Birincisi, Hürmüz Adası’nın ani bir saldırıyla fethedilmesi imkânının, Portekizlilerin o sulara kuvvetli bir donanma göndererek önlem almalarıyla tamamen ortadan kalkmış olmasıdır. Gerçekten de Hür­müz fethedilmediği sürece Türklerin ne Basra Körfezi yoluyla Hint Okyanu­su’na rahat bir şekilde ulaşmaları ne de Acemlere karşı yaptıkları savaşlar­da Kızıldeniz yoluyla Basra’ya ikmal yapmaları mümkün değildi. İkinci sonuç ise, Basra’ya gönderilen donan­manın büyük bir kısmının orada âtıl vaziyette yatması sebebiyle Portekizli­lerin gerek Basra Körfezi’nde, gerekse Aden sularında ve hatta Kızıldeniz’de Osmanlılara karşı deniz üstünlüğünü elde etmeleriydi. Bu durumda Hare­meyn, yani İslâmın kutsal şehirleri Mekke ve Medine, Portekiz tehdidine her zamankinden daha fazla maruz kalmış oluyordu.”

    Piri Reis
    Coğrafyacı-kaşif Pîrî Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde Çanakkale Boğazı.

    Yine Önalp’ın çalışmasına göre, Türk tarihçileri arasında da Pîrî Reis’in idam sebebi hakkında bir fikirbirliği bulunmaz. Tarihçi Mustafa Cezar “Eski Osmanlı kaynaklarının hemen hemen hepsinde yer alan bir rivayete göre, Pîrî Reis’in Hürmüz muhasarasını kaldır­masının sebebi, şehirdeki Portekiz kumandanından rüşvet almasıdır. Müverrih Âli ve Peçevî de bu rüşvet meselesine temas etmekle beraber, hâdiseyi Kubad Paşa’nın garazına atfederek, para mukabilinde muhasara kaldırma rivayetinin sıhhatine inan­mamaktadır.”

    Kimi tarihçiler onun Maskat ve Hür­müz’deki Müslüman halkı yağmaladığı için idam edildiğini ileri sürer; kimileri ise Pîrî Reis’in Basra’ya büyük bir ga­nimetle geldiğinde, bundan pay almak isteyen Kubad Paşa’yı reddetmesinin bir dönüm noktası olduğunu; paşanın ona garez duyarak katledilmesini sağlamak için padişaha mektuplar gönderdiğini belirtir. Tarihçi Yılmaz Öztuna ise bu konuda şunları yazar:

    “Pirî Reis’in bu pek parlak ve meşak­katli seferi, Türk amiralinin bilgisini ve servetini kıskanan rakiplerini azdırdı. Beylerbeyi payesiyle Mısır’a, Bas­ra’ya ve Arabistan’da kendi fethettiği toprakların başına getirileceğinden çe­kinilmiş olmalıdır. Rakiplerin istismar ettikleri konu, Portekiz donanmasının Türk donanmasının karşısına çıkmaya cesaret edememesine rağmen, ciddî hiçbir sebep olmaksızın küçük Hürmüz adasının fethinin gerçekleştirilme­mesi, bilhassa Pirî Reis’in donanmayı Basra’da bırakıp Süveyş’e getirmeme­sidir. Bu ikinci husus üzerinde durmak lâzımdır. Türk denizcilerinde, umumi­yetle bütün milletlerin denizcilerinde olduğu gibi gemi, âdeta kutsal, canlı, sevilmekten ileri bir hisle bağlanılan bir varlıktır. Her Türk kaptanı, ‘yarın İstanbul’da Paşakapısı’nda (Kasım­paşa’daki makamında) bana emanet edilen teknenin hesabı sorulur!’ endi­şesi içindeydi. Onun için, Pirî Reis gibi, Osmanlı cihanşümul denizciliğinin piri olan Kemal Reis’in yanında yetiş­miş pek tecrübeli ve ihtiyar bir amira­lin, çok ciddî sebepler olmaksızın, do­nanmasını, şu veya bu vesileyle başka bir Türk limanında bırakıp, amirallik merkezi olan Süveyş’e dönemeyeceği aşikârdır… Donanmanın Portekizli­lere kaptırıldığı rivayetleri İstanbul’a gelmiş ve imparatorluk taht şehrinde büyük dedikodular yapılmış, teessürler izhar edilmiştir… Sadrazam Rüstem Paşa’nın da, korsanlıktan yetişmiş, boyun eğmez Türk amirallerine nefreti malum olduğundan, Pîrî Reis aleyhin­deki havayı körüklediği muhakkak sayılabilir. Bunun üzerine, Kanunî Asrı’nı lekeleyen birkaç hadiseden biri­ni teşkil eden bir ferman çıkartılarak, büyük denizcinin başının vurulmasına karar verilmiştir. Bu vaziyetten birinci derecede Kubad Paşa, ikinci derecede de sultan-zâde olan Mısır beylerbeyi Dukaginzâde Mehmed Paşa mesul­dür. Kubad Paşa, Basra’da Pîrî Reis’e, fırtınadan zarar gören kadırgaları için kürek gibi teçhizatları bile temin et­memek suretiyle, hislerini zaten izhar etmişti… Dukaginzâde ise, kendisi ana tarafından Osmanoğlu olduğu halde, Türk amiralinin şahsını gölgede bıra­kan servet ve nüfuzunu kıskanıyordu. Pîrî Reis’in düşmanları, onun, idam edilmiş bulunan Sadrâzam Damat İbrahim Paşa’nın adamı olduğunu ileri sürecek kadar akıl sahasından dışarı çıkmışlardır.”

    1976’da vefat eden tarihçi Cengiz Orhonlu ise konuyla ilgili olarak şu fikirdedir: “Pîrî Reis’in katli hakkında çağdaş ve çağdaş olmayan tarihçilerin aldıkları tutum dikkate değer. Peçuylu İbrahim ve Kâtip Çelebi herhangi bir beyanda bulunmayarak yalnız olayı nakletmektedirler. Onun Hint donan­ması kaptanlığında haleflerinden biri olan Seydi Ali Reis, diğer tarihçilerden ziyade gerçekleri bilmesi muhakkak olmasına rağmen, manâlı bir sükûtla olayı geçiştirmektedir… Bununla bera­ber bazı tarihçiler de uygulanan karar hakkında çok gayretkeştirler; Mehmed Efendi, Celâlzade Mustafa ve Mustafa Âli gibi tarihçilere göre Pîrî Reis men­faatini gözeterek teslim olmak üzere iken Hürmüz muhasarasını kaldırmış, bunun yanısıra Hint donan­masını Basra’da bırakarak 3 kadırga ile kaçmıştır…”

    Piri Reis
    Pîrî Reis, Kitab-ı Bahriye’de İstanbul’u; suriçi bölgesini, sarayı, her bir camisi ve medresesiyle ayrıntılı şekilde çizmişti.

    Orhonlu, Pîrî Reis’in Hür­müz kuşatmasını kaldırarak Basra’ya çekilmesini, o oradan ayrıldıktan kısa bir süre sonra güçlü ve dinlenmiş bir Portekiz filosunun yardıma gelmesi sebebiyle son derece isabetli verilmiş bir karar olduğunu ifade eder; ayrıca kürekçi temin etmedeki güçlükten dolayı onun yıpranmış olan kadırgala­rı Basra’da bırakarak sadece üç kadırgayla dönmesini de makul bir davranış olarak görür.

    Portekiz kaynaklarında Pîrî Reis’in rüşvet aldığına dair herhangi bir bilgi yoktur. Zaten Portekizli tarihçilerin olayı nakledişinden de anlaşıldığı kadarıyla rüşvet alması sözkonusu olamaz. Hürmüz kalesi kumandanı Alvaro de Noronha’nın kral III. João’ya yazdığı 31 Ekim 1552 tarihli mektu­bun muhtevasından da anlaşıldığına göre, Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasını kaldırmasının esas nedeni mühim­matının azalmasıdır: “Hiç kuşku yok ki, Türkler kuşatmaya başladıkları gibi devam etselerdi, surları tamamen yıkabilirlerdi, sonunda onları öyle zor durumlara soktuk ve öyle tehlikelerle karşı karşıya bıraktık ki kaybetme­leri kaçınılmaz oldu. Bu sebepten ve (Türkler) buraya gelirken bir kalyonun Bab’ül Mendeb Boğazı’ndan geçerken batmasından ötürü levazım, barut ve harp malzemesinde sıkıntıya düştü­ler ve kuşatmayı kaldırmaya mecbur oldular”. Couto’ya göre Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasını kaldırmasının başlıca sebebi kaleyi günlerce top ateşine tutmasına rağmen bir sonuç alamamasıdır.

    Sonuç olarak, bu coğrafyanın en bü­yük coğrafyacılarından, denizcilerin­den biri, “hiçbir başarı cezasız kalmaz” deyişiyle hem idam edilmiş hem de silinmiştir.

  • ‘Kirli para’ temiz olanı kovar ‘kripto’ ise tüm ayarı bozar

    ‘Kirli para’ temiz olanı kovar ‘kripto’ ise tüm ayarı bozar

    “Sikke kesme”nin bağımsız bir devlet olmak anlamına geldiği dönemlerden bugüne, bankacılık ve kredi verme, “dünyanın en eski ikinci mesleği” damgasını yemiştir. Pandemi sırasında ve sonrasında artan bir rağbet gören kripto piyasaları ise özellikle “kirli kara para”yla adından söz ettiriyor. Hukuksuz, adaletsiz zenginleşme uzun ömürlü olamıyor.

    Lidyalılar sayesinde MÖ 7. yüzyılda insanoğlunun hayatına giren “para”, sonrasında tarihte ve insan hayatında vazgeçilmez bir yere sahip oldu. İktisat literatüründe paranın kabul gören 4 işlevi var: Mübadele (değişim) aracı; muha­faza (saklama) aracı; muhasebe (hesap birimi) aracı; değer ölçüsü. Bunlardan mübadele işlevi, para­nın dolaşımda bulunmasını, bir nevi “akmasını” canlandırdığın­dan ve “nakit akışı” vb. terimlerle bu kavram pekiştiğinden; ekono­mi ve finans profesyonelleri bu alandaki gelişmeleri çoğu zaman insan vücudu üzerinden örnekler vererek aktarmak yoluna gider.

    İktisat tarihinde bilinen bir olgu da, ekonomik kriz ve fakir­leşme dönemlerinde finansal dolandırıcılığın artmasıdır. Türlü-çeşitli dolandırıcılık yön­temleri ortalığı kaplar, bunlardan kimi klasik, kimi modernize edilmiş klasik, kimi ise “inova­tif”dir. Finansal dolandırıcılık sözkonusu olduğunda iki kavram birbirine karıştırılır: “spekülas­yon” ve “manipülasyon”. Organize finans piyasaları literatüründe yer alan bu iki kavram, basit do­landırıcılık sahasına ait değildir. Bu piyasalarda “spekülasyon” piyasa kuralları içinde kabul edilirken, “manipülasyon” suçtur ve cezası ağırdır. Manipülasyonu engellemek, ortaya çıkarmak ve cezalandırmak için kurumlar ve kurallar vardır. Spekülasyonu okumak ve “oyuna gelmemek” ise finansal okur-yazarlık gerektirir.

    Gundem-Ekonomi-2
    Paranın tanımını oluşturan kriterlerin sadece birini sağlayan kripto para, 2010’larda ortaya çıktı ve giderek gelişti.

    “Sikke kesme”nin bağım­sız bir devlet olmak anlamına geldiği dönemlerden Cenova bankerlerine; bankacılığın ve kredi vermenin “dünyanın en eski ikinci mesleği” damgasını yemesine ve sonrasına uzanan asırlar; 1875 öncesini çift maden para standardı (altın ve gümüş) olarak belirler. 1875 sonrası ise 4 ana başlık altında incelenir: Altın Standardı (1875-1914); İki Savaş Arası Bunalım Dönemi (1915- 1944); Bretton Woods Sistemi (1945-1972); Dalgalı Kur Sistemi (1973’ten bugüne).

    Bretton Woods, bugün hâlâ uluslararası para sisteminin temelini oluşturan yapı ve onun kurumlarıdır (Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü vb.). 1970’lerin başında tıkanan ve ABD’nin enflasyon ihraç mekanizma­sı hâline dönüşen yapı, başta Fransa’nın şiddetli itirazıyla 1973’te Dalgalı Kur Sistemi’ne geçti ve yeni bir sistem olarak hayat buldu.

    Gundem-Ekonomi-1
    FTX kripto para borsası kurucusu Sam Bankman-Fried (32) Mart 2024’te müşterilerini 8 milyar USD dolandırmaktan 25 yıl hapse mahkum oldu.

    Milattan Sonra 1 yılında, 105 milyon USD olduğu hesapla­nan (İngiliz ikitisat tarihçisi Angus Maddison’un yöntemle­riyle) dünya gayrısafi hasılası, 2000’de 34 milyar USD’lik bir büyüklüğe gelirken, bu değer 2008’de 64 milyar USD’ye erişti. Dr. Mahfi Eğilmez bu durumu net bir şekilde şöyle ifade eder: “Bu büyük hızlanmayı yaratan gelişme büyük ölçüde Washin­gton Uzlaşısı denilen düzenle­meler altında bütün dünyaya yayılan neoliberal politikaların getirdiği sermaye hareketleri­nin serbest bırakılması; kural­ların azaltılması; denetimin gevşetilmesi; türev ürünlerin normal ürünler kadar yaygın­laşması; etik olmayan yakla­şımların yaygınlaşmasına kamu otoritesinin sessiz kalması gibi etkenlerden kaynaklandı.”

    Finans tarihine “Lehman Brothers Krizi” olarak geçen 2008 krizinin tedavi reçetesi olan FED politikaları; “helikopter Bernanke” uygulamaları derken bir türlü tam olarak sterilize edilemeyen bu fon bolluğu; son­rasında patlayan covid-19 pande­misi ve bunun getirdiği uygula­malar, karşımıza global ölçekte bir enflasyon canavarı çıkardı. Yüksek enflasyonun şampiyon marka ülkeleri dışında, her ülkenin enflasyonu tabii “yerli ve millî”ydi. Matematik temelli sosyal bir disiplin olan iktisatta, problemin çözümüne yönelik yaklaşımlar biliniyordu; ufak tefek faz farklarıyla uygulama­sına geçildi. Türkiye ise iktisat bilimine görkemli bir meydan okumayı tercih ederek, 2 yıl bo­yunca deneysel bir yoldan çözüm aramayı denedi; sonrasındaysa fikir değiştirerek dünyanın geri kalanına uymak durumunda kaldı. Sürecin analizini yaparken 2020 covid salgını sonrasında 2022’ye baktığımızda, 2000- 2015 arasında yılda %7.7 büyüyen dünya ticaret hacminin yarı yarıyadan fazla azalarak 2015- 2022 arasında yılda sadece %3.3 büyüdüğünü görmekteyiz.

    Gundem-Ekonomi-3
    1944 Bretton Woods Konferansı’nda SSCB ve ABD delegasyonları.

    2010’larda peydahlanan “kripto para” 2020’lerde iyice palazlanınca, para piyasalarının kompleks yapısı daha da karma­şıklaştı. Kripto, yukarıda kısa tarihini verdiğimiz uluslararası para sisteminin temel kriterleri­nin tamamını sağlamayan, para demeye klavyenin varmadığı bir enstrüman. Para, tanımı gereği arkasında hukuken kabul görmüş bir varlığın ya da değerin (devlet, mal, mülk) karşılığıy­ken; kripto, arkasında kerameti kendinden menkul bir kavramın karşılığı.

    Paranın 4 temel tanımından sadece birini (saklama-yatırım aracı) karşıladığı düşünülen; hu­kuksal boşluktan ve de finansal cehaletten (finansal okur-yazar­lık yokluğu) yararlanılarak geniş kitlelere sunulan bu enstrü­man, “gri bölge”nin de (yasal olmasına rağmen kayıtdışı olan ekonomik faaliyetler ‘kara para’ değil, ‘gri para’ olarak adlandırıl­makta) gözdesi. Yüksek hacimli ABD piyasalarında, arkasında sadece mağdur insanlar bırak­makla kalmayıp, regülasyon altındaki finansal yapıları da etkileyebiliyor. Türkiye gibi dün­ya ekonomisindeki payı %1 olan ama Avrupa kripto piyasasında en yukarılarda yer alan bir ülke için ise ciddi bir risk ve sorun. Ül­kedeki kripto pazarının bu denli yüksek hacimde olmasının başta gelen sebeplerinden biri de, “para olmayan bir para”nın finansal okur-yazarlığı olmayan geniş kesimler tarafından “para” gibi kabul görmesi, “para” sanılması.

    Dijital çağ ve getirdiği hız, ser­bestlik ve kontrolsüzlük sadece paranın dünyadaki dolaşımını etkilemekle kalmadı; paranın “kara tarafı”nı da etkiledi, fırsat pencereleri açtı, hayallerde olmayan imkanlar sağladı. Kara parayla mücadelede otoritele­rin 1.000 yolu varsa, kara para erbabının da 1001 yolu var. Yeni önlemler bulundukça karşı yön­temler geliştiriliyor.

    “Kripto para”yla mertlik bir defa daha bozulunca, bundan en büyük avantajı “pis kara para” sağladı. Kripto kullanımı küresel ve yerel ölçekte kanser gibi yayıldı.

    Gundem-Ekonomi-4
    Bretton Woods Konferansı’ndaki ABD delegeleri. Bretton Woods, bugün hâlâ uluslararası para sisteminin temelini oluşturuyor.

    “Kripto para” piyasasının ağır abisi Bitcoin, 2009’da peydah­lanmasından itibaren dördüncü yarılanmasını (bitcoin halving) Nisan 2024’te geride bıraktı. Kısa tarihine bakıldığında yüksek oynaklık (volatilite) gösteren bir enstrüman olan Bitcoin, par­ladığı süreçlerde spektaküler goller atan bir futbol yıldızını çağrıştırsa da, geçirdiği ani düşüşlerle yatırımcısını ciddi zararlara uğratan ve kalıcı hasarlar bırakan bir özgeçmişe de sahip. 2022 başlarında ortalama 46.458 USD olan Bitcoin’in fiyatı, yıl sonunda 16.919 USD’ye kadar gerilerken, 2023’ü 43.010 USD seviyesinde tamam­ladı. 2024 Ocak’ında 39.880 USD’yi gören Bitcoin, 13 Mart’ta 73.135 USD’ye ulaştı; İran-İsra­il gerginliğiyle 63.520 USD’ye geriledi. Yarılanma sonrasında türlü çeşitli tahminlere konu olan Bitcoin’in, geçmiş perfor­mansıyla “nitelikli yatırımcı”nın portföyünde ne oranda yer alaca­ğı belirsiz; ama geniş kitlelerin radarında her daim yer alacağını söylemek yanlış olmaz. Tabii yeni kazananlar ve yeni kaybedenler de olacaktır.

    Gundem-Ekonomi-5
    MÖ 550 civarına tarihlenen Kral Kroisos dönemi Lidya Sikkesi. Karşı karşıya duran aslan ve boğa.

    Ekonomiyi insan vücudu üze­rinden aktarma pratiğinden yol alırsak, kripto mekanizmasının “pis kara para”ya uygulanması mali kontrolün zayıf olduğu, otoritelerin bu yapılardan beslen­diği ülkelerde ortaya çıktı, gelişti ve diğer ülkelere sıçradı; tıpkı, kanserin zayıflık bulduğu organ­lara atlaması gibi. Orta ve Güney Amerika ülkelerinden kimileri buna en somut örnektir. Elbette bu tür sıçrama ve yerleşme, arzın sadece taleple değil, aynı zaman­da ortamda da bir karşılık ve yuvalanma imkanı bulmasıyla, kamu otoriteleri tarafından da buna bir zemin oluşturulmasıyla mümkün.

    Buradaki koruyucu hekim­lik görevi kolluk kuvvetindedir. İstihbarat ve kolluk kuvvetlerinin erken, kuvvetli müdahalesinin varlığı hem bu girişimleri, dene­meleri yokeder hem de niyetleri kurutur. Tıpkı, büyüme eğilimi gösteren benlerin alınmasının kanseri yok etmesi gibi. “Pis kara para”nın ilk etapta önlenmedi­ğinde sıçrama yapacağı en önem­li hedef yargı alanıdır. Sağlık, turizm, spor en müsait alanlardır (bedendeki metastaz karşılığı akciğer, kemik, böbrek).

    Gundem-Ekonomi-6
    “Spekülasyon” piyasa kuralları içinde kabul edilirken, “manipülasyon” suçtur ve cezası ağırdır. Spekülasyonu okumak ve “oyuna gelmemek” ise finansal okur-yazarlık gerektirir.

    Eğer ekonomide bu noktaya gelinmişse, tüm sisteme bir sıfırlama yapmaktan (resetleme) başka çare yoktur. Tabii bu çok meşakkatli, uzun, zor ve adan­mışlık gerektiren bir süreçtir. Kuşkusuz tüm bu benzetmelerin ötesinde, ekonomi insan değildir; matematik temelli olarak mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ve tüketimini inceleyen sosyal bilimdir; aktörlerin davranış ve etkileşimlerine ve sistemin nasıl işlediğine odaklanır.

    Dijitalleşmenin nimetlerin­den ve külfetlerinden etkile­nen; yararlarını ve zararlarını yaşayan tüm ülke ekonomileri -birkaç izole ülke dışında-birbirlerine bağımlı, en hafif tanımla da birbirlerinden etkile­nir hâldedir. Tasarruf açığı olan tüm yapılar ve aktörler (devlet, şirket, birey) refah seviyelerini arttırmak için fon kaynağına, yani finansmana ihtiyaç duyar. Fon sağlayıcılar da bedeli mut­laka ödenmiş, 400 yılı aşkın bir geçmişe sahip tecrübelerden gelen kurallar setiyle davranır.

    Gundem-Ekonomi-7
    İtalyan bankacıları tasvir eden minyatür. Cenovalı Cochorelli’nin resimli elyazması eseri Treatise on the Vices, yüzyıl, (British Library).

    Küresel ekonomik sistemde listenin başında gelen ilk kural, bir ülkede tanımlı-bağımsız bir adalet sisteminin ve hukukun varlığıdır. Dünyada ekonomisi sorunlu ama norm bir hukuku olan ülkeler gördüğümüz gibi, ekonomisi ortalamanın üzerinde ama hukukun bazen kağıt üze­rinde kaldığı (hatta kağıt üzerin­de bile kalmadığı!) ülkeler görü­rüz. Araştırmalar, ülkelerin refah seviyeleri ve kalkınmalarıyla hukuk sistemleri ve şeffaflıkları arasındaki ilişkinin dolaysızlığı­nı ortaya koyar. 21. yüzyılda, bir yandan gün geçtikçe finansal sistem daha da “kompleks” bir duruma gelirken, ülkelerin refah seviyeleri arasındaki farklar kapanamaz şekilde açılmaktadır. Ekonomisinin para kanallarında sağlıklı ve temiz para dolaşımını seçen ülke ve halkların, refah sıralamasında daha üst sıralarda olacağı aşikardır. Hukukun ve adaletin yokluğunu önemseme­yen, şeffaflıktan uzak duran, bu patika üzerinden zenginleşme uman toplumları ise orta ve uzun vadede yaygın ve istikrarlı bir fakirlik beklemektedir.

  • Dükkansız sahaf Vahan Usta’ya veda

    Dükkansız sahaf Vahan Usta’ya veda

    Beşiktaş’ta Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nde 21 Mart’ta yapılan bir törenle toprağa verilen Vahan Kocaoğlu, kitapçılık tarihinin en renkli kişiliklerinden biriydi. Va­han Usta, İstanbul’da geleneksel seyyar sahaflığı temsil ediyordu.

    Yozgat-Boğazlıyan’da doğmuş, İstanbul’a 2 yaşın­da gelmiş, dedesi zangoç olan Vahan Usta, Beşiktaş’ta Makruhyan okulunda okudu. 1960’ta Beyoğlu’nda seyyar sahaflığa başladı; son yıllarında Beşiktaş İskelesi yanında sahaf tezgahı açtı; bütün ömrünü dükkansız, seyyar sa­haf olarak sürdürdü. “Kaldırım Sahafı, Hayal Sahaf” gibi tanımlarla da bilinen Vahan Usta’nın dostları tarafından yazılmış Hayal Sahaf, Vahan Usta Üzerine Yazılar başlıklı kitapta; Enis Batur, Oktay Güzeloğlu, Ergun Hiçyılmaz, Sevan Ataoğlu, Şule Alparslan, Ümit Bayazoğlu, Cengiz Kahraman, Hasan Coşkun’un yazıları bulunuyor (Ex Libris Sahhaf; İstanbul, Temmuz 2000). Ümit Bayazoğlu, Aras Yayınları tarafından yayımlanan Hatırda Kalmaz, Satırda Kalır isimli çalışmasında çok güzel bir Vahan Usta portresi kaleme almıştır. Kendisine 2021’de İstanbul sa­haf esnafı adına bir şükran plaketi verilmiştir. İstanbul ve Beyoğlu’nun, sahaflık tarihinin müstesna insanlarından Vahan Kocaoğlu kültür tarihimizde hep yaşayacak.

    Ardindan-Vahan

    MESUT KARA (1961-2024)

    Emekçilere başrol veren yönetmen-yazar

    Sinema yazarı ve yönetmen Mesut Kara, Söke’de yaşa­mını yitirdi. Filmlerinin yanısıra Yeşilçam’ın unutu­lan emekçileri üzerine de yazan Kara’nın Artizler Kah­vesi, Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler, Sinema ve 12 Eylül, Yeşilçam Hatırası adıyla yayımlanmış kitapları vardı. Yönetmenliğini yaptığı ve senaryosunu yazdığı “Fantas­tiğin Sineması” belgeselinde, Türk sinemasındaki bu özel alanı keyifli bir dille anlattı. Yine hem yazıp hem yönet­tiği “Işıyarak Yok Olan Aktör Erkan Yücel Şimdi Geçti Buradan” belgeselinde ise 10 Eylül 1985 tarihinde trafik kazasında yitirdiğimiz tiyatro sanatçısı Erkan Yücel’i selamladı.

    Uzun süredir Evrensel gazetesinde sinema yazıları ya­zan Mesut Kara, Pendikli Yıllar ve Sinemasal Anılar kitabın­da ise 1970’li yılların ateşli politik ortamında şekillenen kendi yaşamını anlatmıştı. Sinema yazarı Hakan Güngör, Kara’nın ardından Evrensel’e verdiği mülakatta “küçük ama etkili rolleriyle yüzüne hep aşina olduğumuz isimleri de yazdı, yazılarında onlara başrol verdi. Yeşilçam’a vefa­nın ince işçisiydi. Emeğiyle yaşayacak adı da…” dedi.

    Ardindan-Mesut

    TÜRKER İNANOĞLU (1936-2024)

    ‘Bay Sinema’ ardında yüzlerce film bıraktı

    ''1914'TEN 2018'E AFISLER ILE TURK SINEMASI''

    Türk sinemasının en önemli ve tartışmalı isimle­rinden Türker İnanoğlu, 87 yaşında İstanbul’da yaşamını yitirdi. Safranbolu’da doğan İnanoğlu, 1957’de İstanbul’da öğrenciyken yönetmen yardım­cılığı ile sinema sektörüne girdi. 1959’da yönetmen olarak ilk filmini çekti. 1960’ta kurduğu Erler Film ile yüzlerce filmin yapımcısı oldu. Sinemaya onlarca yeni yüz kazandırdı.

    Türker İnanoğlu 1964’te oyuncu Filiz Akın’la evlen­di. Bu evlilikten İlker İnanoğlu dünyaya geldi (“Yu­murcak” karakteriyle çocuk oyuncu olarak sinemaya giren İlker İnanoğlu). 1975’te Filiz Akın’dan ayrıldıktan sonra oyuncu Gülşen Bubikoğlu ile evlendi; bu evlilik­ten de Zeynep isminde bir kızları oldu.

    1970’lerin sonunda videonun önemini fark eden İnanoğlu, kurduğu Ulusal Video şirketiyle Türkiye’de ilk video kaset dağıtımını başlattı. 1985’te bir tele­vizyon stüdyosu kurdu ve birçok televizyon yapımı­na imza attı. Turgut Özal’ın başbakanlığı sırasında “İcraatın İçinden” isimli programını başlattı. Dönemin yeniliklerini takip eden İnanoğlu 2005’te de İstan­bul-Maslak’taki TİM’i (Türker İnanoğlu Maslak Show Center) açacaktı. Türkiye’de sinemanın en güçlü isimlerinden olan, birçok filmde imzası bulunan Tür­ker İnanoğlu, iktidar ve devletle ilişkileri nedeniyle ve “tekelci” olmakla eleştirilmişti. İnanoğlu, 4 Nisan’da sinema ve sanat dünyasından çok sayıda kişinin katıl­dığı törenin ardından Kanlıca Mezarlığı’na defnedildi.

    GÜNDÜZ SAİT GÜNGEN (1925-2024)

    Yüksek mühendis ve ‘Devrim’ tasarımcısı

    Bir efsane hâline gelen “devrim otomobili”nin tasarımcılarından yüksek mühendis Gün­düz Sait Güngen, 99 yaşında yaşamını yitirdi. Güngen, 19 yaşında TCDD’nin bursluluk sına­vını kazanarak üniversite eğitimi için ABD’ye gönderilmişti. Yüksek mimar-mühendis olarak Türkiye’ye dönen Güngen, TCDD’de çalışarak bursunu ödedi. İlk Sivil Havacılık Genel Müdürü de olan Gündüz Sait Güngen, daha sonra ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin kurucularından biri oldu. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in talimatıyla üre­tilen “Devrim” otomobilini yapan ekip içinde yer alan Güngen, Eskişehir Demiryolu Fabrikası’nda üretilen aracın kaporta bölümlerini ve Devrim amblemini tasarlamıştı.

    Ardindan-Gunduz

    ROBERTO CAVALLİ (1940-2024)

    Bir moda ikonunun ihtişamı ve tasarımları

    İtalyan moda tasarımcısı Roberto Cavalli, 12 Nisan’da doğduğu şehir olan Floransa’da öldü. Cavalli, moda tasarımları ve oluşturduğu markalar ile bir döneme damgasını vurmuştu. Babası ünlü ressam Giuseppe Rossi’y­di. Roberto Cavalli, sanat enstitüsünde okudu ve tekstil baskısı üzerine odak­landı. 1960’ların başında profesyonel tekstil baskıları yapmaya başladı ve kendi şirketini kurdu. Derinin fark­lı biçimlerde boyanmasına ilişkin yeni bir teknik geliştirdi ve bunun patentini aldı. Bulduğu teknik moda dünyasında bir çığır açacak ve önemli markalar tarafından kullanılmaya başlanacaktı. Sophia Loren, Brigitte Bardot gibi dönemin yıldızlarının Cavalli koleksiyonundan giyinmesi ününü arttırdı.

    Blucin-deri kombinasyonu, panto­lonlara yaptığı detaylı egzotik baskılar, leopar desenleri Cavalli’nin alamet-i farikasıydı. 1994’te ilk defa “taşlanmış kot”u sergiledi ve bu tüm dünyada moda oldu. Ancak bedeli ağırdı, Cavalli ününe ün, parasına para katarken, taşlama işinde çalışan onlarca işçi yaşamını yitirdi veya sakat kaldı (silikozis). Artık rock yıldızlarının turnelerine özel kıyafetler tasarlıyor, lokantalardan çocuklara kadar birçok alanda üretim yapan yeni markalar çıkarıyor, yeni şirketler kuruyordu. Sadece giysi tasarlamıyordu; yaptığı şişeler, şarap kadehleri de ünleniyor­du. Cavalli’nin 2000’lerdeki müş­terileri arasına Kim Kardashian ve Jeniffer Lopez de girmişti.

    Roberto Cavalli, sürekli bronz teni, neredeyse hiç çıkarmadığı güneş gözlüğü, puroları ve gece hayatıyla bir rock yıldızı gibi yaşadı. Freedom adlı süper lüks yatıyla dünya turuna da çıkan ünlü modacı kadınlara düşkün­lüğüyle de ünlüydü. Roberto Cavalli moda dünyasında kalıcı bir iz, çocuk­larına ise servet bıraktı. Moda tasa­rımcısı Barbaros Şansal, Cavalli için şu çarpıcı yorumu yapmıştı: “Esas olarak bir ‘kumaşçı’dır. Cavalli tasarımlarını gerçekleştiren, eşi Eva Cavalli’dir.”

    Ardindan-Roberto

    TOGAY BAYATLI (1938-2024)

    Önce futbolcu, sonra duayen spor yazarı

    Niğde’de 20 Eylül 1938’de doğan Togay Bayatlı, Tarsus Amerikan Koleji’nin ardından İstan­bul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbulspor ve Yeşildirek kulüplerinde futbol oy­nayan Togay Bayatlı, sakatlığının ardından futbolu bırakmak zorunda kaldı. 1958’de spor yazarlığına başladı. Milliyet’te ve birçok gazetede köşe yazarı oldu. Türkiye Spor Yazarları Derneği Başkanlığı (1986-1992) ve Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Başkanlığı (2003-2011) yaptı. Bayatlı, Olimpiyat Nişanı (Olympic Order), Fransa Spor Bakanlığı Al­tın Madalyası, FIFA 100. Yıl Onur Nişanı ve Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibiydi. 2 Nisan’da İstanbul’da yaşamını yitiren Togay Bayatlı, Zincir­likuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

    Ardindan-Togay
  • Türkiye’de ilk 1 Mayıs kutlaması

    Türkiye’de ilk 1 Mayıs kutlaması

    Ülkemizde ilk 1 Mayıs gösterisi, bundan 103 yıl önce 1921’de Ankara sokaklarında gerçekleşti. Günümüze kadar ilk 1 Mayıs’ın 1922’de kutlandığı düşünülüyor ve yine Ankara’daki bu “Amelenin Bayramı”nda, “imalat-ı harbiye amelesinin istasyon civarında toplandığı, daha sonra mürettiplerin ve şimendifer- dekovil amelesinin de onlara iltihak ettiği” aktarılıyordu. Milletvekilleri Yunus Nadi, Tevfik Rüştü ve Numan Efendi’nin bulunduğu bu gösterilere Sovyet sefarethanesinden bir temsilci de katılmıştı. 1 Mayıs 1921’e ait bu fotoğraf ise ilk defa yayımlanıyor ve yine Ankara’daki ilk 1 Mayıs yürüyüşünü belgeliyor. Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası üyeleri, 1921 Şubat’ında faaliyetlerini askıya almalarına rağmen kovuşturmaya uğrayacak, partinin önde gelen simaları mahkum edilecek; ancak Eylül 1921’de çıkarılan bir afla serbest bırakılacaklardı.

    Ayin-Fotografi
  • Britanya’yı ‘büyük’ yapan, tarihe ‘şekil veren’ kadın…

    Britanya’yı ‘büyük’ yapan, tarihe ‘şekil veren’ kadın…

    İngiliz gücü ve Britanya imparatorluğuna dünya ölçeğinde emperyal bir nitelik kazandıran Kraliçe Victoria, 19. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurdu. 63 yıl tahtta kalan Kraliçe hem bu döneme adını verdi hem de uluslararası güç dengelerini değiştirdi. “Avrupa’nın büyükannesi” Victoria’nın yeni dünya düzeni, 1. Dünya Savaşı’na kadar sürecekti.

    Tarihte-Bu-Ay-1
    1899’da Kraliçe Victoria ve gelecekteki krallar 5. George, oğlu kral 7. Edward ve torunu kral 8. Edward.

    Kraliçe Victoria, muhafazakar ve zaman zaman baskıcı kimliği ile anılsa da onun dönemi Birleşik Krallık’ın sanayileşmede, demiryollarında ve askeriyede yaptığı büyük teknik atılım-lara şahit oldu. Londra’da 1851 Büyük Sergisi’nin yapılmasına eşi Prens Albert ile beraber önayak olmuş, imparatorluğun ne kadar büyük bir ilerleme içerisinde bulunduğunu ve bu teknik/teknolojik gelişmedeki yerini göstermiştir.

    Yine onun dönemi, Britanya imparatorluğunun denizaşırı topraklarda genişlemesinin de zirvesini oluşturdu. 18 yaşına girmeden hemen önce tahta geçen Victoria, tüm seleflerinden daha uzun, 63 yıl tahtta kaldı; hem ülkesi hem dünya büyük dönüşümler geçirirken, dönemin süper gücü olan ülkesinde ve dünyada istikrarı koruyabilmek için birçok girişimde bulundu. Uzun hükümdarlığı süresince inişli-çıkışlı bir popülariteye sahip olsa da, ülkesinde ve uluslararası tarihyazımında Viktorya Çağı, İngiliz gücünün serpilip sağlamlaştığı bir dönemdir.

    1. Gerçek bir 9 canlıydı tam 8 suikasttan sağ çıktı

    19. yüzyılın özellikle ikinci yarısında Avrupa’ daki monark veya başkanlara, neredeyse tüm hükümdarlara başarılı/başarı-sız sayısız suikast girişiminde bulunuldu. Bunlar arasında 8 suikast girişiminin 8’ini de sağ atlatan Kraliçe Victoria başı çeker. 1840’ta henüz tahtının ilk yıllarında ve yeni evlenmişken, üzeri açık faytonla bir seyahat sırasında akıl sağlığı yerinde olmayan 18 yaşındaki Edward Oxford tarafından silahlı saldırıya uğradı ve kocasıyla sağ kurtuldu (suikastçı tabancasında sadece barut bulunduğunu, kurşun bulunmadığını iddia etmişti). Oxford vatana ihanetten suçlu bulunsa da, akıl sağlığı yerinde olmadığı için asılmak yerine Avustralya’ya sürgün edildi. Diğer 7 suikast girişiminin failleri de, farklı nedenlerle asılmaktan kurtuldu. Bu saldırılar arasında yalnızca biri ve sonuncusu politik nedenlere dayalıydı, 1872’de 17 yaşındaki İrlanda kökenli Arhtur O’Connor, Buckingham Sarayı’nın bahçesine saklanarak Victoria’ya ateş etti. Esas amacı silahla kraliçeyi korkutarak İrlandalı siyasi mahkumları özgür bırakmasını sağlayacak bir karar kağıdını ona imzalatmaktı.

    Tarihte-Bu-Ay-2
    Charles Burton Barber’ın 1876’da tamamladığı “Kraliçe Victoria ve John Brown” tablosu. Kraliçenin Brown’a 50. yaş gününde hediye ettiği tablonun detayında, ölümünden sonra heykelini diktireceği Balmoral Şatosu seçilebiliyor.

    2. Hindistan’ı taca bağladı, ‘Kayzer-i Hind’ oldu

    Tarihte-Bu-Ay-5
    Kraliçe Victoria ve Hint kökenli yardımcısı Abdül Kerim, 1890. Kraliçe, Hindistan İmparatoriçesi olduktan sonra Abdül Kerim’den Hindustani dilini öğrenmişti.

    Hindistan 1774’te, Britanya Doğu Hindistan Şirketi tarafından atanan genel vali ile doğrudan bu şirketin yönetimi altına girmişti. Bu durum 1857’deki büyük Hint Ayaklanması’na kadar devam etti. 1858’de çıkarılan yasa ile şirket devredışı bırakıldı ve ülke Büyük Britanya’ya bağlandı. Hindistan Ofisi tüm bu toprakların yönetimini, atadığı valilerle devam ettirdi. Ancak Birleşik Krallık’ın kraliçesi olan Victoria, taca bağlanan bu geniş toprakları klasik unvanı ile yönetemezdi; zira burası “Hindistan İmparatorluğu” olarak anılmaktaydı. Dönemin ünlü İngiliz oryantalisti G. W. Leitner, hem Hintçesi hem Urducası aynı olan “Kayzer-i Hind” unvanı önerisini getirdi. Bunun üzerine Kraliçe’nin çok iyi anlaştığı başbakanlarından Benjamin Disraeli, ona diğer unvanlarının yanına “Hindistan İmparatoriçesi”ni eklemeyi önerdi. Victoria’nın bunu kabul etmesi üzerine, Kraliçe 1 Mayıs 1876’da imparatoriçe ilan edildi. 1 Ocak 1877’de ise Delhi’ de Victoria’nın gıyabında taç giyme töreni gerçekleştirildi. İmpa-ratoriçe 1880’lerde, yardımcısı Abdül Kerim’den Hindustani dilini öğrenecekti.

    Tarihte-Bu-Ay-3
    Kraliçeye yapılan 8. suikast girişimi, ilk resimli haftalık haber dergisi The Illustrated London News’in kapağında, 11 Mart 1882.

    3. Eşi için yas tutması parlamenter monarşinin sonunu getirecekti

    Victoria, tahta geçişinden kısa bir süre sonra dayısının oğlu olan Albert ile evlenmişti. Prens Albert, evlilikleri boyunca Victoria’nın her alanda önemli destekçisi, yol göstericisi oldu. İlişkileri kamuoyunda hep takdirle karşılandı; Cumhuriyetçilerin güçlendiği dönemlerde bile kraliyetin popülaritesi korundu, hatta arttı. Albert’ın 1861’deki erken vefatı Victoria’yı büyük bir yasa boğdu ve uzun süre kamuoyunun karşısına çıkmadı. Bu uzun süren yas ve kendini izole etmesi, bir müddet sonra hem parlamentonun hem kamuoyunun tepkisini çekti, hem de kraliyet/parlamenter monarşinin destekçilerinin elini zayıflattı. Bu durum Cumhuriyetçiler için Kraliçe aleyhine büyük bir koza dönüşecekken, Victoria, dayısı Leopold’un uzun telkinleri sonucu yaklaşık 3 sene sonra, 1864’te ilk defa tekrar halkın arasına çıktı.

    4. Eşinin ölümünden sonra, dedikodular ayyuka çıktı

    Kraliçe, eşinin ölümünden sonra 40 yıl daha yaşadı. Ömrünün geri kalanında, dönem dönem kendisine platonik de olsa “çeşitli aşklar” yakıştırıldı ve bu özellikle saray çevrelerinde tartışmalara yol açtı. Prens Albert henüz hayattayken onun yardımcısı olarak saraya giren İskoç John Brown, prensin ölümünden sonra kraliçenin yas tuttuğu dönemde bu defa onun hizmetine girdi ve en yakını oldu. Victoria, ona 2 defa üstün hizmet madalyası verdi; hatta 1876’da Brown’ın 50. yaş gününde hediye ettiği portre, ikisinin arasındaki yakınlık tartışmalarını arttırdı. O kadar ki sarayda kimileri Kraliçe Victoria’dan “Bayan Brown” olarak bahsediyordu. Aralarındaki ilişki hakkında spekülasyonlar 1883’te Brown’ın ölümünden sonra da sürdü; zira Kraliçe onun bir heykelini Balmoral Şatosu’na diktirdi (Kraliçe’nin ölümünün ardından oğlu Edward, bu heykeli saray arazisinde gözden ırak bir yere taşıtacaktı).

    Brown’ın ölümünün ardından bu defa da Kraliçe’nin Müslüman-Hint kökenli ve “Munşi” lakaplı Abdül Kerim’le yakınlığı benzer dedikoduları gündeme getirdi. Hatta Abdül Kerim’in sarayda edindiği kimi politik bilgileri Hindistan’ daki “Müslüman Vatanseverler Cemiyeti”ne ilettiği iddia edildi. Victoria, Brown’ın portresini yaptırdığı gibi Abdül Kerim’in de portresini yaptırıp ona hediye etti. Kraliçe’nin sağlığının kötüye gittiği son zamanlarında, hanedan üyeleri ve saraydakiler Abdül Kerim’i uzaklaştırdı. Kraliçe, ölümünden birkaç sene önce ona unvan ve Hindistan’da toprak verdi ve böylece “Munşi” doğduğu topraklara geri dönmüş oldu.

    Tarihte-Bu-Ay-4
    Matthew White Ridley’in 1877’de Frank Leslie’s Illustrated Newspaper’da yayımlanan çiziminde Kraliçe Victoria, 9 çocuğu, onların 6’sının eşi ve 23 torunuyla beraber. Kraliçe, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’daki diğer büyük hanedanlarla evlendirecekti.

    5. ‘Avrupa’nın büyükannesi’ lakabını aldı; ancak tarihte başka ‘büyükanneler’ de vardı

    Victoria, çocuklarını Avrupa’daki diğer büyük krallıklara/imparatorluklara sahip hanedanlarının varisleri ile evlendirirken Britanya’nın süper güç statüsünü devam ettirmeyi ve Avrupa’da barışa dayalı bir istikrar oluşturmayı hesaplamıştı. Gerçekten de 20. yüzyılın ilk yıllarına gelindiğinde, Britanya, Rusya ve Alman imparatorluklarının başında oğlu ve torunları-kuzenleri vardı. Yine aynı yıllarda anne veya baba tarafından torunları/küçük torunları arasında Norveç, Yunanistan ve Romanya kralları bulunmaktaydı. Bu özelliğiyle yaşadığı dönemde ve sonrasında kendisine “Avrupa’nın büyükannesi” lakabı takılmıştı. Ancak bu lakabı tarihte başkaları da edinmişti. 12. yüzyılda yaşayan Akitanya Düşesi Eleanor, Victoria’nınki ile benzer amaçlarla tüm çocuklarını dönemin büyük hanedanlarıyla evlendirmişti. Orléans Düşesi Charlotte Elizabeth de torun ve küçük torunlarıyla 18. yüzyıldaki birçok monarkın büyükannesiydi. Avusturya İmparatoriçesi ve Napoléon’un eşi Josephine de Beauharnais de, yine “Avrupa’nın büyükannesi” olarak anılmıştı. ■

  • Coğrafya: Kader değil, bilim

    Coğrafya: Kader değil, bilim

    Devamsız bir öğrencinin -isterse bir süper zeka olsun- okulda başarılı olmasına imkan var mıdır? Tembel bir kişinin -isterse çok yüksek ahlak sahibi olsun- kaliteli bir ürün ortaya koyabilmesi mümkün müdür? Çalışmadan, emek harcamadan elde edilen şey, aslında bir tür hırsızlık değil midir? Miras bile, ancak ilgili kişinin onu devam ettirip aktarmasıyla sürmez mi?

    Tüm bu kavramlar, insan türünün dününü-bugünü şekillendirmiş; üzerine sayısız eser yazılmış. Birbirinden farklı devir ve coğrafyalarda, bugünkü aklımızla pek anlayamayacağımız yaklaşımlar, stratejiler, gelenek-görenekler kaydedilmiş. Tüm bunlar arasında bir ortak nokta, bir “değerler manzumesi” bulmak kolay iş değil.
    Ancak insan türünün “gelişimi” tarihte bir düz çizgi şeklinde olmadığı için, “aktarım” dediğimiz sözlü-yazılı kaynakların da dönemlerinin gerçeğini ne kadar yansıttığı hep tartışmalıdır. Bunlar ancak farklı dillerde, farklı yaklaşımlarda, farklı açılarla değerlendirilirse gerçeğe yaklaşılır. Böylesi kapsamlı çalışmalar için en önemli, hatta olmazsa olmaz kriter ise tabii coğrafyadır.

    Coğrafya bilgisi, arazi çalışması, keşif gezileri, arkeoloji olmadan -kimse kusura bakmasın- hiçbir kalıcı, referans değeri taşıyan ürün ortaya konamaz (Tabii bunu derken, sadece sanatçıları/artistleri ayrı tutuyoruz; zira onlar da insandır ama ayrı ve daha yüksek bir türdür, homo sapiens değildir).

    Bizim tarihimizdeki müstesna insanlardan biri de Pîrî Reis şüphesiz. “İnsanlar” diyoruz ama, bu kişilerden fazla yok; parmakla sayılır. Pîrî Reis, ailesi Karaman’dan gelmiş, kendisi Gelibolu’da doğmuş, Boğaz’dan çıkmış, açık denizlere taşmış, hatta Hindistan sularına kadar varmış sıradışı bir insan. 80 yaşından fazla yaşamış ama, zaten 40’ına kadar yaptıkları-yazdıkları-çizdikleriyle “uluslararası büyükusta” (GMI) olmuş bir deha. Bu topraklara, bu denizlere dair yaptığı çalışmalar 500 yılı aşkın bir zamandır dünya literatüründe baş sıralarda.

    E tabii bu denli başarılı, üretken, çalışkan birini biz “normal”lerin kabul edip bağrına basmasına pek imkan yok. Hatta tersine; Pîrî Reis gibi bir insan evladını kabullenirsek, kendi seviyemizin ne kadar aşağılarda olduğu, bundan dolayı nasıl bir “aşağılık kompleksi” içinde bulunduğumuz da ortalara çıkacak! Bu bakımdan onu da kendi bulunduğumuz “aşağı”ya çekmemiz lazım ki, kendimizi iyi hissedip hayata devam edebilelim!

    Şüphesiz tarihsel hadiseleri salt bu şekilde, yani bir “psiko-tarih” örneği olarak okuyamayız. Ancak 80’ini geçmiş Pîrî Reis’in Kanunî’nin fermanıyla katledilmesi; sonrasında kendisinin unutulması-unutturulması; ancak 1929’da tesadüfen diyebileceğimiz şekilde yeniden keşfedilmesi ve Atatürk gibi müstesna bir lider o sırada devletin başında bulunduğu için Pîrî Reis Haritası’nın çevrilip yayımlanabilmesi; kendimizi sorgulamak için önemli bir silsiledir.
    Yolumuzu aydınlatanları karanlıkta bırakırsak, biz de görünmez oluruz. Geçmişle hesaplaşmazsak, şimdiki zamanı sonsuz sayarsak, geleceğe de uzanamayız.