Ne güzel değil mi? Bir teknoloji çıkıyor; taksicilik işinin tüm çalışma şartları, hakları, güvenceleri bir anda 1907’deki hâline geri dönüyor; ama olsun, biz daha rahat taksi çağırıyoruz, her şey daha kolay oluyor ya! 20. yüzyılın başlarından günümüze, Über’lerden plaka sahiplerine, ABD’de ve bizde taksicilik modeli ve şirketlerin “hayırlı işleri.”
Yalan yok, internetin sağladığı kolaylıkların abartılmasına ve birçok şeyin sanki internet öncesi dönemde mümkün olmadığının zannedilmesine bozuluyorum doğrusu. Bilgi, hele ki gugıldan arama çubuğuyla ulaşılabilen bilgi, internetten önce de gayet ulaşılabilirdi. Yani evet, kalkıp kütüphaneye gideceksiniz; şimdi linkten linke koştuğunuz gibi o kitabın referansından bu kitaba, oradaki dipnottan şu almanaka zıplayacaksınız ve bütün bunlar bir click’ten uzun sürecek sürmesine de… Neticede ulaştığınız kitabı, makaleyi okumanız yine aynı zamanı almayacak mı?
İşin kötüsü, kütüphaneye gidip 1-2 günde ulaşabildiğiniz kitabı, muhtemelen oturup 3 günde sindire sindire okuyacaksınız ama, internetten bir linkle 2 saniye ulaştığınız kitap pdf’sini scroll barı kaydırarak aradığınız key word’leri CTRL+F’leyerek 10 dakikada okumuş sayma ihtimaliniz bir hayli yüksek. Yani internetteki bilgi gökten zembille inmedi, zaten hep vardı. Üstelik şimdi bu kadar kolay ulaşılabildiği için değerini de kaybettiğinden çabucak tüketilmek istenen bir şeye dönüştü (karşılaştırınız: Para biriktirip yeni albüm alıp sonra evde günlerce o yeni albümü dinlemek veya spotify’dan bir albüme tıklamak ve bir-iki şarkısını dinleyip başka bir albüme geçmek).
Hatırlarsanız, internet hayatımıza ilk girdiğinde “aracılar ortadan kalkacak!” diye heyecan fırtınası vardı. Eskiden köşedeki büfeyi telefonla arayıp tost söylüyorduk, geliyordu. Şimdi bir web sitesinden sipariş verip ödeme yapıyoruz; hem site hem ödeme sağlayıcı komisyonlarını alıyor ve büfeciyle aramıza iki aracı giriveriyor. Aynısı takside de var. Eskiden taksi çevirir binerdiniz, inerken öderdiniz. Şimdi önce ödeme kuruluşu %2-5 komisyon alıyor. Sonra uygulama da paranın %25-30’una el koyuyor. Taksici-überci parasını çekmek istediğinde, ödeme sağlayıcıya bir komisyon da onlar ödüyor. Vallahi kumarhanede bu kadar mano almıyorlar. Ha bizim için kolay oluyor güzel oluyor da, bu şimdi ilerleme mi? Bu işin geçmişine bir bakalım da siz karar verin.
Esasen bu özel yolcu taşımacılığı işinin ilk yıllarında, 20. yüzyıl başlarında taksi şoförlerinin hiçbir güvencesi, sigortası, tatili, izni yok. Aynı zamanda yolcuların da sigortası yok. Bu ay kutladığımız İşçi Bayramı’nı borçlu olduğumuz işçi hareketi elbette bu alanda da mücadele veriyor ve bunu da bir takım kazanımlarla taçlandırıyor (taçlandırmak fiilini ilk defa kullanıyorum, ellerim titriyor). Hatta aklımda yanlış kalmadıysa, şu meşhur “Roaring 20’s” (Kükreyen 20’ler) döneminden itibaren ABD’de taksi şoförlüğü sendikalı bir iş kolu hâline geliyor. Günde 8 saat çalışma hakkı kazanıyorlar. Yani 24 saat çalışacak bir taksi için 3 şoför zorunlu. Yılda 7 gün ücretsiz izin hakkı elde ediyorlar ki bugün ABD’de ücretsiz izin hakkı az rastlanan bir şey. Tabii orada plaka ağaları değil büyük taksi şirketleri var ki bizdeki plaka ağalarına zorla taksi şirketi kurdurup tüm şoförlerini sigortalatma zorunluluğu neden getirilmiyor, onu da anlamıyorum.
Derken hepimizin bildiği gibi Reaganism/Thatcherism (bizde Özalizm) dönemi geliyor ve taksi şoförleri haklarını yavaş yavaş kaybetmeye başlıyorlar. Hatta Batı’daki bu büyük taksi şirketleri tam da bu dönemde denetim ve kuralların gevşemesiyle şoför çalıştırmak yerine ellerindeki taksileri şoförlere kiralayarak onları “bağımsız yüklenici” konumuna getirmeye başlıyor ki, bu da bizdeki plaka ağalığı modelinin aynısı zaten. E, Reagan bir yandan, Thatcher bir yandan sendikalara karşı savaş açmış; sendikaların da gücü azaldıkça azalıyor. Kazanılmış hakların birçoğu yerli yerinde olsa da, taksi şirketleri giderek daha fazla “bağımsız yüklenici” çalıştırmaya başlıyor, sendikalar zayıfladıkça zayıflıyor.
Bütün bunlar Über, Lift gibi şirketlerin taksi işine el atmasıyla son buluyor. İlk etapta tüm ABD’de Über yasak. Hatta yakalandıklarında aklımda yanlış kalmadıysa taşıdıkları yolcu başına 5 bin USD ceza ödemeleri gerekiyor falan ama Über’in umurunda mı? Bir de orası ABD; kanun hoşuna gitmiyorsa 2 senatör satın alıyorsun, üstelik bunu bayağı bayağı açıktan yapıyorsun, hop istediğin kanunu çıkarıyorlar. E, halk da bu yeni hizmetten çok memnun, o bakımdan gayet kolay oluyor bu iş. Aslında taksi şirketlerinin işçi haklarından kurtulmak için uydurduğu “bağımsız yüklenici” modeli kendi sonlarını da hazırlıyor, ayarlarını bozdukları kantar, gün geliyor onları tartıyor.
Tabii eklemek gerek; tam da bu teknoloji şirketlerinin piyasaya el atmasından hemen önceki 5-10 yılda tüm ABD’de sanki biliyorlarmış gibi “her şoför kendi taksi plakasının (onlar “madalyon” diyor) sahibi olsun” kampanyası yapılıyor; uygun kredilerle şoförler yüzbinlerce USD’lik borcun altına girip madalyonları üzerlerine alıyor.
Ancak bu yeni modelde şöyle bir sorun var. Über hiçbir şeye karışmıyor. Über süren şoförün benzini, arabasının bakımı, amortismanı, sağlığı, sigortası, yıllık izni bir anda buharlaşıveriyor. Yetmiyor 70’lerde Beyoğlu pavyoncusu gibi, ucuz krediler falan dağıtıp şoför olmak isteyenlere yeni otomobiller aldırıp bir de üzerine bu insanları borçlandırıyorlar. Kaza? Umurunda değil. Yolcu sigortası? “Valla kardeş o seninle bağımsız yüklenici arasında beni bağlamaz.” Peki belediyelerin şehir yönetimlerinin bu taksi madalyonlarından kazandığı para? “Valla kardeş biz teknoloji şirketiyiz, bizi alakadar eden bir durum yok.”
Ne güzel değil mi? Bir teknoloji çıkıyor; bir iş kolunun tüm çalışma şartları, hakları, güvenceleri bir anda 1907’deki hâline geri dönüyor; ama olsun, biz daha rahat taksi çağırıyoruz, her şey daha kolay oluyor ya! Hayır, ne bizde ne onlarda da yıllardır kimse çıkıp “arkadaş taksicilik yapmak isteyen, taksicilik sınavını geçsin; ücretini verip 5 yıllığına taksi lisansını alsın; ondan sonra isterse über yapsın, isterse damalı taksi olsun; çalışmadığı saatlerde birini sigortalayıp onu çalıştırsın; hem plaka ağalarını ortadan kaldıralım hem şoförler hem yolcular kazansın” demiyor. En azından 1930’lardan sonra diyen olmamış.
Osmanlı Devleti’nin son iki yılında (1922-1923) Türkiye’de de başlayan 1 Mayıs kutlamaları, dönemin dergilerinde de karşılık buldu. Özellikle şiirlerle-çizimlerle yansıtılan 1 Mayıs için, başta genç Nâzım Hikmet olmak üzere birçok edebiyatçı seferber oldu. Yeni Hayat dergisi 1922’de Ankara’da 1 Mayıs ve işçiler için ilk özel sayıyı çıkaracak, ilk şiiri yayımlayacaktı.
YENİ HAYAT DERGİSİ / 1 MAYIS 1922
İlk 1 Mayıs şiiri Saraçoğlu imzasıyla…
“Sosyalist Fırka” ve “Yaşasın İşçiler” pankartlarının görüldüğü işçi bayramı kutlamasından bir kare.
Yeni Hayat, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın (THİF) yayın organı olarak ilk sayısını 18 Mart 1922 tarihinde, Ankara’da İkaz Matbaası’nda yayımladı. Ankara’da eski harfli Türkçe çıkan ender Sol yayınlardan biriydi. Haftalık çıkan derginin lejandı şöyleydi: “Bütün dünyanın emekçileri ve mazlum halkı birleşiniz!” Derginin sahip ve müdürü hanesinde “Nâzım” ismi yazıyordu. Dergiyi çıkaran bu isim, TKP’nin kurucularından, THİF Genel Sekreteri, Tokat milletvekilliği de yapmış Nâzım Resmor Öztelli’ydi (1866-1935).
Yeni Hayat’ın 1 Mayıs 1922 Pazartesi tarihli 7. sayısı, “1 Mayıs nüsha-i fevkalâdesi” üstbaşlığını taşıyordu. Bu sayı, basın tarihimizdeki ilk 1 Mayıs özel sayısıydı.
Derginin imzasız ilk yazısının başlığı “1 Mayıs”tı. “Bundan otuz üç sene evvel 1889 senesinde ikinci defa olarak Paris’te toplanan Avrupa Sosyalistleri, Beynelmilel İkinci Sosyalist Kongresi’ni teşkil ve Bir Mayıs’ı kendilerine bayram ittihazıyla tesid etmişlerdi” satırlarıyla başlayan yazı şu cümlelerle bitiyordu: “Kralların, prenslerin taçlarını, tahtlarını deviren bugünkü mazlum beşeriyetin, Lloyd Corcların ve hempalarının sernigûn (başaşağı) olduklarını görmekle de bahtiyar oldukları gün pek yakındır.”
Yazının altında ise bir 1 Mayıs şiiri vardı (bu şiir, günümüze kadar yanlış ulaşan bir bilgiyi de düzeltmek için önemli bir vesikadır; ilk 1 Mayıs şiiri olduğu kaydedilen Yaşar Nezihe Hanım’ın 1 Mayıs 1923 tarihli Aydınlık dergisinde çıkan şiirinden tam 1 yıl önce yayımlanmıştır).
Mayıs 1922 tarihli Yeni Hayat dergisinin 1 Mayıs nüsha-i fevkalâdesi kapağı (altta solda). Yeni Hayat dergisinde Saraçoğlu imzalı ilk 1 Mayıs şiiri.
“Saraçoğlu” imzasıyla çıkan tarihimizin ilk 1 Mayıs şiirinin tamamı şöyleydi:
Mayıs bütün sinemizin süslü güzel gelini /
Sanatının elmasıyla tezyin eder kendini /
Kalbindeki gizli aşkı mesaiyi benimser /
Demir renkli çehresinde altın nuru gülümser /
Doğdu bu gün medeniyet insaniyet güneşi /
Kapitalist hayatının söndü artık ateşi /
Nasırlanan ellerinde emekçinin şan vardır /
Ey emekçi vur çekici, vur oturma şan arttır /
Bir Mayısın hatırası sevdasıdır ebedi /
İnsanların gözlediği kutlu bayram bu idi /
İşte bütün insanlığı tesid eden gün bugün /
İşte bize pek sevinçli meserretli bir düğün /
Ayrı yoktur bu meslekte işçi birlik koludur /
Bu mesut gün dertleşmenin en birinci yoludur /
Kutlu olsun bu mübarek, ferihli (neşeli) gün arkadaş /
Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sembol kapağı (altta solda). Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sembol kapağının orjinal çizimi.
AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1923
İlk 1 Mayıs çizimi ‘N. A.’ imzasıyla…
İkdam gazetesinin 1 Mayıs 1923 tarihli ilk sayfasındaki haberde şöyle yazıyordu: “Bugün Amele Bayramı. İstanbul amelesinin tezahüratı. Bugün cihan amelesinin 39. defa olarak tesid edeceği (kutlayacağı) 1 Mayıs Amele Bayramı’nı bizim amelemiz de teside hazırlanmışlardır.”
1923’ün 1 Mayıs’ı ilk defa resmen “İşçi Bayramı” olarak kutlandı ve TKP’nin kurucularından Şefik Hüsnü Deymer’in (1887-1959) çıkardığı Aydınlık dergisi 15. sayısında ilk defa 1 Mayıs’a özel bir kapakla piyasaya sunuldu. “Bütün dünyanın işçileri birleşiniz!” lejandlı derginin sembol kapağında; kırmızı fon üzerinde, kalpaklı, fesli, başörtülü, sarıklı, ülkenin bütün emekçileri ilk resmî 1 Mayıs’ı, “İşçi Günü 1 Mayıs” flaması altında kutlarken tasvir edilmişti. Bu kapak, Türkiye’de kutlanacak sonraki 1 Mayıs’lar için de sembol bir çizim oldu. “N.A” imzalı ve ilk defa dergimizde yayımlanan bu sembol kapağın suluboya orjinal çiziminde ise, flamada “İşçi Bayramı 1 Mayıs” yazmaktaydı. “N.A” inisiyali kullanan sanatçının kim olduğu ise ne yazık ki bugüne dek henüz öğrenilememiştir.
AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1923
Yaşar Nezihe: ‘Ey işçi… Kuvvettedir hak‘
Aydınlık’ın 1 Mayıs’ta çıkan sayısının içkapağında, ilk Türk kadın sosyalistlerinden Yaşar Nezihe (Bükülmez) (1882- 1971) imzalı “1 Mayıs İçin” şiiri yer alır. Yeni Hayat’taki ilk “1 Mayıs” şiirinden sonra, Türkçe ikinci 1 Mayıs şiiridir:
Ey işçi!.. / Bugün hür yaşamak hakkı seninken /
Patronlar o hakkı senin almışlar elinden. /
Sa’yinle edersin de “tufeyli”leri zengin /
Kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin? /
Yaşar Nezihe Hanım ve Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sayısındaki şiiri.
Rahat yaşıyor; işçi onun emrine münkad; /
Lakin seni fakir etmede günden güne berbat. /
Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden /
Azmet de esaret bağı kopsun bileğinden. /
Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün /
Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün. /
Ey işçi!.. / Mayıs Bir’de; bu birleşme gününde /
Bî şüphe bugün kalmadı bir mani önünde… /
Baştan başa işte koca dünya hareketsiz /
Yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz. /
Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin /
Tazim ile, hürmetle sana başlar eğilsin. /
Dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi /
Bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi. /
Herkes yaya kaldı, ne tren var, ne tramvay /
Sen bunları hep kendin için şan ve şeref say… /
Bir gün bırakınca işi halk şaşkına döndü /
Ses kalmadı; her velvele bir mum gibi söndü. /
Sayende saadetlere mazhar beşeriyet /
Sen olmasan etmezdi teali medeniyet. /
Boynundan esaret bağını parçala, kes, at! /
Kuvvettedir hak. Hakkını haksızlara anlat.”
AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1923
Türkçe Enternasyonal: ‘Bu kavga en kati…’
1 Mayıs sayısının ikinci sayfasında, 1870’de Eugène Pottier tarafından Fransızca yazılan ve 1888’de Pierre De Geyter tarafından bestelenen Enternasyonal marşı yankılanır. İşçi sınıfının marşı olarak kabul edilen Enternasyonal, bu yayınla ilk defa Türkçe olarak notalarıyla birlikte sunulur. Marş, sağ yumruk dirsekten kırık ve yumruk içi karşıya bakacak şekilde kaldırılarak söylenmektedir:
Kalk ey lanetle damgalanmış /
Aç ve çıplak mazlum dünya! /
Zulme karşı yürekler yanmış, /
Alevlenmiş bu dava! /
Yıkalım bu köhne cihanı, /
Kuralım bir yeni âlem: /
Arzın sefil, mahkûm insanı /
Arza hâkim olur o dem..
(Nakarat)
Bu kavga son, en kati, /
Şanlı bir harp olur. /
Enternasyonal’le /
İnsanlık can bulur. /
Yok bize hiç kimsenin imdadı /
Sultanlardan, vezirlerden! /
Bizi bunlardan kurtaracak /
Kuvvetimizdir ancak /
Parçalayıp köhne zinciri /
Hükmü ele almak için, /
Kızgın iken dövün demiri, /
Ocakları körükleyin!
(Nakarat)
Demir kollu zahmet ordusu /
Dünyada bizleriz ancak, /
Zahmetkeşin fabrika, toprak; /
Tembellere ölüm! Korku! /
Cellatların başında bir gün /
Şimşek çakar, ölüm gürler! /
Al bayrakla doğan parlak gün /
Bize kurtuluş getirir!
(Nakarat)
Aydınlık dergisinin sorumlu yayın müdürü de olan Sadrettin Celal (Antel) (1890-1954), “1 Mayıs” başlıklı başyazısında 1 Mayıs’ın resmî olarak kutlanmasına dair şöyle der:
“1 Mayıs, memleketimizde, maalesef pek yanlış anlaşılmıştır… Geçen seneye gelinceye kadar 1 Mayıs’a, alelade bir çırpıcı veya Kâğıthane tenezzühü (gezisi) mahiyeti verilmişti. Büyük bir memnuniyetle şahit olduk ki bu yanlış ve muzır telakki, yavaş yavaş değişmeye ve Türkiye işçi sınıfı da beynelmilel 1 Mayıs gününün hakiki mahiyetini anlamaya başlamıştır. İstanbul’da geçen seneki 1 Mayıs, ecnebi işgali ve saray hükümeti tazyikatı altında bulunmamıza rağmen memleketimizde ilk defa olmak üzere, hakikaten işçi sınıfına layık ciddi bir surette yapılmıştır. Kuvvetle ümit ve temenni etmeye hakkımız vardır ki bu seneki 1 Mayıs, geçen senekinden daha muazzam bir surette yapılacaktır.”
Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sayısında sağda Enternasyonal Marşı. Solda 1 Mayıs yazısı.
AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1923
Nâzım Hikmet: ‘Geç kaldılar/geç/dan/dan…‘
1 Mayıs 1923 tarihli Aydınlık’ta, elbette Nâzım Hikmet’in de bir şiiri vardır. Şair Moskova’dan gönderdiği ve “İstanbul amelelerine” ithaf ettiği “N. H” imzalı “Grev” şiirinde şu konstrüktivist satırlarla seslenir:
Stop! /
Fren! /
Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sayısında bir karikatür ve N.H imzalı “Grev” şiiri.
Zınkk! /
Dur – du. /
Amele /
Başparmağını tele /
Dokundurdu. /
Akimülatör, dinamo, motor, buhar, benzin /
Elek – trik /
Tırrrrrrik /
Dur – du. /
Siyah tuğla bacalarda dumanlar donakaldı, /
Koptu kayışlar.
“- Patron sabotaj var. /
– Koş telefona. /
– İşlemiyor. /
– Telgraf /
– Teller kesilmiş makine
bomboş /
– Koş /
Karşımda durma avanak /
Hangarda ne varsa üstüne atlayarak/
Koşun şehre/
Kırk ikilik, tayyare, tank /
Ne bulursanız/
Yetiştirin.”/
Birden /
Bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs /
Tozu dumana kattılar dumanı toza/
Fakat /
Yine birden /
Ekşi boza, /
Ne ileri /
Ne geri /
Pahh… Fısss… /
Patladı lastikleri.. /
Geç kaldılar /
Geç /
Dan /
Dan /
Dan /
Tıka taka frev /
Edildi ilan /
Umumî grev/”
Dergide Leman Sadreddin “Kadının Hakkı”, Saadet isimli bir başka kadın yazar ise “Kadınlık İçin” yazısını yazmıştır. Saadet Hanım’ın yazısı şu satırlarla biter: “Sizden cebren alınan haklarınızı istemek için birleşmeye ve mücadeleye başlayınız ve yalancılığa karşı hakikatin, esarete karşı hürriyetin, kine karşı aşkın, zulme karşı aydınlığın, ölüme karşı hayatın zaferi için çalışanların arasına karışınız. Birleşiniz, çünkü kadın bir meta gibi kalamaz. O, erkeğin çok kıymetli bir arkadaşı olmalı. Ve onunla elele vererek bütün beşeriyetin, insaniyetin saadeti için çalışmalıdır.”
AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1924
Yasaklanan 1 Mayıs bayramı ve kızıl kapak
Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1924 tarihli sembol kapağı.
Gösteri ve kutlamalar 1924’ün 1 Mayıs’ında yasaklanır. Aydınlık 1924’e de yine özel bir “1 Mayıs” sayısı yapar ve kızıl bir kapakla okur karşısına çıkar. Kapakta kalpaklı, fesli erkekler, başörtülü kadınlar ve küçük çocuklar orak-çekiç figürlü bayrağı taşıyan grubun çevresinde toplanmıştır. 21 numaralı bu sayının ilk sayfasındaki başyazı Şefik Hüsnü’nün “Amele Sınıfı Cumhuriyet Hakkında Ne Düşünüyor?” başlıklıdır. “Kongreyi (İktisat Kongresi) takip eden geçen seneki 1 Mayıs’ta hükümetin gösterdiği haşin muamele, ameleyi tatlı rüyasından uyandıran bir soğuk duş tesiri icra etti. Yapılan veya yapılması muhtemel olan nümayişler vesilesiyle, bazı inkılapçı işçilerin ve işçi sınıfı dostlarının zindanlara atılması, amelenin halkçı hükümetine karşı beslediği itimad hislerini sarstı” satırlarının yer aldığı yazı şöyle sonlanır: “O hâlde Türk işçisinin bu seneki 1 Mayıs’a ait diledikleri iki maddede hülasa edilebilir: 1-Amele lehinde ciddi bir mesai kanunu. 2-Cemiyetler kanununa sendikalarla edilebileceğine ait bir madde ilavesi. Sendika birliklerinin serbestçe teşkili. 1 Mayıs günü, memleketin her tarafında işçi arkadaşlarımız bu basit dileklerini, gür sesleriyle hükümete işittirmeli ve arzularını is’af ettirinceye kadar, her fırsatta müttehiden harekete gelmeye ahd etmelidir.”
AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1924
Nâzım’dan Türkiye emekçilerine
Nâzım Hikmet, Aydınlık’ın 1 Mayıs 1924 tarihli 1 Mayıs özel sayısında da “Ahmet” imzalı iki şiirle yer alır. Şairin Türkiye emekçilerine ithaf ettiği “Şarka Çevir Yüzünü” isimli şiir şöyledir:
Yine böyle titredim, yine kaldım böyle lal? /
Bu ağlayan ses kimin, kim bu ürperen hayal? /
Bakışları bulanık? Yüzünün rengi ölü, /
Yarı beline kadar bataklığa gömülü. /
Öyle bir bataklık ki: Sonsuz bir yığın çamur /
Hangi kara bulutlu gökten boşanan yağmur /
Bu yatağı yaratmış? /
Sonra onun koynuna kim bu mahkumu atmış? /
Bu zavallı esirin burada beklediği ne? /
Yoksa hükmedilmiş mi açlıktan ölümüne? /
Odun yığınlarının üstünde
yatacak mı? /
Yoksa taşlanacak mı? Yoksa taşlanacak mı? /
İşte garp ufukları karardı
baştanbaşa, /
Magrib’te bir siyah el onu tutuyor taşa… /
Şimdi kör hücumuyla dinmeyen bir yağmurun, /
Toprağı yumuşuyor saplandığı çamurun, /
Etrafında bataklık büyüyor, çoğalıyor, /
Kurtulmak istedikçe daha fazla dalıyor, /
Fakat hâlâ taş gelen tarafa dönmüş yüzü, /
Hala magrib ufkunda dileniyor gündüzü… /
Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1924 tarihli sayısında Ahmet imzalı “Şarka Çevir Yüzünü” şiiri.
Ah ey zavallı esir! Oradan ne bekliyorsun? /
Bir güneş ver diyorsun! /
Bir güneş ki yaratsın her şulesinde bir yaz. /
Ebediyen kurusun bu bataklık, bu kuyu… /
Mademki senelerdir senin beklediğin bu; /
Garba yalvarma artık, magribden güneş doğmaz! /
Eğer bir gün kurtulmak istiyorsan, mutlaka /
Şarka çevir yüzünü, yüzünü çevir şarka!..
Nâzım Hikmet yine aynı sayı için “Ahmet” imzasıyla Ehram isimli bir şiiri yazar:
Mısır’ın kızıl çöllerinde yükselen ehram /
Seni bugün gönlünün diliyle söven adam, /
Belki mert yüreklidir, belki de bir delidir, /
Fakat seni ne yapıp yıkmaya yeminlidir… /
Söyle ey taş olan dev! Kımıldan, söyle melun, /
Hâlâ çürümedin mi, koynundaki firavun, /
Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1924 tarihli sayısında Yaşar Nezihe imzalı “1 Mayıs” şiiri.
Hâlâ sürüklenen o ehram medeniyeti /
Bugün de kamçısını çalanların niyeti, /
Koca bir medeniyet evet şanlı mezar /
Hala biz esirleriz, efendilerimiz var, /
Ne vakte dek bin esir bir başa olacak ram, /
Söyle Mısır’ın o kızıl çöllerindeki ehram!
AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1924
‘Biraz kaldır başını, sana başlar eğilsin’
Yaşar Nezihe Hanım, Aydınlık’ın 1924’teki ikinci “1 Mayıs” sayısında da yeni bir şiiriyle okura seslenir. “Türk işçisine” ithaf ettiği şiiri şöyledir:
Ey işçiler! Bir Mayıs: sizin serbest gününüz; /
Yürüyünüz ileri, “aydınlık”tır önünüz. /
Atölyeler kapandı, dünya sanki uykuda, /
Şimdi istismarcılar hep telaşta, korkuda. /
Bugün kızıl bayrağın kızıl nurlar saçarken, /
Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1924 tarihli sayısında “façizm” yazılı vinyet.
Yarın için kurtuluş yollarını açarken… /
Meşru olan hakkını istemekten usanma /
“Sabret biraz…” derlerse bu sözlere inanma! /
Burjuvazi yalanla dolabını döndürür, /
Kalbindeki emelin nurlarını söndürür. /
Sen bir mağdur işçisin, senelerce ezildin. /
“Bir Mayıs”ta hür oldun, bunu bir bayram bildin. /
Evet, hürsün, yarın da hür olmaksa emelin, /
Aydınlık dergisinde kapitalizm karşıtı iki vinyet.
Esaret bağlarını kırsın kuvvetli elin. /
Bir günlük hürriyetin sana bayram oluyor, /
Dudakların gülüyor; kalbin sevinç doluyor. /
Fakat… İdrak etmedin sen hakiki bayramı, /
Yine yarın hırpalar maişetin alamı. /
En büyük bayram sana hakkını aldığın gün, /
İstismardan kurtuluş ne tatlıdır bir düşün. /
Böyle daim birleşip kuvvetini göstersin! /
İttihaddan ayrılma, galip olmak istersen. /
Patronların elinde sen oyuncak değilsin /
Biraz kaldır başını, sana başlar eğilsin.”
Aydınlık dergisinden bir vinyet. Altyazıda, “Karl Marks feylosof” yazıyor.
Sultan 2. Mustafa’nın eşi, 1. Mahmud’un annesi olan Saliha Sultan tarafından 1732-1733’te inşa ettirilen Saliha Sultan Çeşmesi, Azapkapı semtinde, Unkapanı-Atatürk Köprüsü’nün başında yer alıyor. Bugün yollar, üst geçitler tarafından çevrilen çeşme 1910’dan 1950 başlarına kadar gayet metruk durumda kalmış, 1954’teki çevre düzenlemesi ile birlikte büyük ölçüde yenilenerek kente kazandırılmıştı. Yapıyla beraber tasarlanan ve bitişiğinde bulunan sıbyan mektebi ise 1957’deki yol çalışmalarında yıktırıldı.
Yapının kitabe metni, dönemin meşhur şairi Seyyid Vehbi tarafından söylenmiş, ve meşhur hattat Eğrikapılı Mehmet Rasim Efendi tarafından yazılmıştır. Çeşmenin eski meydana bakan cephesi Lale Devri’nin zengin taş işçiliği ile süslenmiştir. Örtü sisteminde su haznesi ve sebil üzerinde birer süs kubbesi vardır. Çeşme son yıllarda İBB tarafından restore edilmiştir. Osmanlı meydan sebil-çeşmelerinin güzel bir örneği olan yapı, hem bir valide sultanın hayratı olarak hem de İstanbul koruma ve restorasyon çalışmalarının ilginç bir örneği olarak ziyaret edilmeye değerdir.
“Korkunç Türk” lakaplı Ali Baba’nın 1936 Mayıs’ında ABD’de Dünya Profesyonel Güreş Şampiyonu olması Türk basınına bayram sevinci yaşatmıştı. Ancak minderde zeybek oynayan, kemençe çalan, hatta maç öncesinde namaz kılar gibi yapıp “Allah” diye nara atan Ali Baba’nın Harry Ekizyan adlı bir Ermeni olduğu anlaşılınca durum değişecekti.
Türkiye’de önceleri “pankreas güreşi” denilen, 1990’lardan itibaren özel televizyon kanallarının yakıştırdığı “Amerikan güreşi” adıyla anılmaya başlanan profesyonel güreş, 19. yüzyılda bir karnaval eğlencesi olarak Batı Avrupa’da ortaya çıktı; ilk büyük atılımını ise 1920’li yıllarda ABD’de yaptı. Sporcuların kısıtlı hareketler yapabildiği geleneksel güreşi sıkıcı bulup pek yüz vermeyen Amerikalılar, spordan çok teatral bir gösteri olan ve sporcuların minderde değil ringde mücadele ettiği daha eğlenceli profesyonel güreşi hemen benimsemişti.
Maçlarda yapılacak hareketler önceden çalışılıyor, güreşçiler ve hakem kimin kazanacağını önceden biliyordu ama bu durum Amerikalılar’ın ilgisini azaltmadı ve profesyonel güreş kısa sürede büyük bir sektöre dönüştü. Maçın senaryosu seyircilerin reaksiyonuna göre şekillendiği için, her zaman tribünlerin en çok ilgi gösterdiği güreşçiler kazanıyordu. Kimin kazanacağına karar veren organizatörlerin tek derdi de daha çok bilet satmak olduğundan, ringde yalnızca güreş hünerlerini göstermek yetmiyor, işin içine seyircilerin sempatisini ve desteğini kazanmaya yarayacak şov unsurlarını da katmak gerekiyordu.
Ali Baba’nın dünya şampiyonluğunu 8 Mayıs 1936’da haber yapan Son Posta gazetesi, şampiyon güreşçinin Ermeni olduğunu 2 Haziran’da büyük bir üzüntüyle duyurmuştu.
1932’de ilki düzenlenen profesyonel güreş dünya şampiyonaları kısa sürede Amerika’nın en çok ilgi gören spor organizasyonlarından birisi oldu. Dünyanın dört bir yanından gelen ve çeşitli eyaletlerde ringe çıkan güreşçiler, seyircilerin gösterdiği ilgiye göre New York’ta yapılan finallere kadar yükselebiliyordu.
1936’daki Dünya Ağırsıklet Profesyonel Güreş Şampiyonası’nda, Alman rakibi Dick Shikat’ı yenen “Korkunç Türk” lakaplı Ali Baba şampiyon oldu. Ali Baba, rakibine karşı ilk galibiyetini 24 Nisan 1936’da Detroit’te 8 bin seyirci önünde almış, 2 hafta sonra New York’ta 30 binden fazla kişinin izlediği müsabakayı da kazanıp şampiyonluğunu ilan etmişti.
8 Mayıs 1936 tarihli Türk gazetelerinin birçoğunun ilk sayfasında Anadolu Ajansı’nın New York mahreçli şu kısa haberi vardı: “Dev cüsseli Türk pehlivanı Ali Baba serbest güreş dünya pehlivanı unvanını kazanmıştır. Ajansın notu: İsmi geçen Türk pehlivanının Amerikan halkının kendisine Ali Baba namını verdikleri Kara Ali olduğunu tahmin ediyoruz.”
Birçok gazete AA’nın tahminini doğru kabul edip şampiyon Ali Baba’nın 1931 ve 1932’de Türkiye’de başpehlivan seçilen Bandırmalı Kara Ali olduğunu duyurmuştu. Bazı gazeteler ise dönemin meşhur pehlivanlarından Dinarlı Mehmet’in açıklamalarına dayanarak, Ali Baba’nın uzun süredir Amerika’da yaşayan Elazığlı pehlivan Ali Hasan olduğunu yazıyordu.
İzleyen günlerde, Bandırmalı Kara Ali’nin Manisa’da güreşlerde olduğu ortaya çıkınca, tüm gazeteler şampiyon Ali Baba’nın Elazığlı Ali Hasan olduğunda uzlaştı. Gazeteler, “Göğsümüzü kabartan özbeöz Türk çocuğu” ve “Koca Yusuf ayarında bir cihan pehlivanı” diye selamladıkları Ali Baba’yı yere göğe koyamıyordu.
Basının coşkusu görülmeye değerdi ama önemli bir sorun vardı. AA’nın ilk haberinde “serbest güreş dünya pehlivanı unvanını kazandı” yazdığı için, gazeteler Ali Baba’nın geleneksel güreşin serbest stilinde dünya şampiyonu olduğunu sanıyordu. Geleneksel güreşle profesyonel güreş arasındaki fark sonradan anlaşılacaktı ama, büyük bir millî coşku yaşayan gazeteler birkaç hafta boyunca Ali Baba’ya geleneksel güreş şampiyonu muamelesi yapıp övgüler düzmeye devam ettiler. Ta ki, 3 hafta sonra gelen habere kadar…
1.67 boyundaki 93 kiloluk ‘Korkunç Türk’ Ali Baba en çok bıyıklarıyla meşhurdu.
Son Posta gazetesinin ABD temsilcisi Tevfik Sadullah’ın, Türk basınını elem ve kedere boğacak haberi 1 Haziran 1936’da yayımlandı. Habere göre Ali Baba takma isimli güreşçi Türkiyeli bir Ermeni’ydi ve gerçek adı da Artin Ekizyan’dı! Bu tarihten itibaren gazetelerin tavrı değişecekti. Tan gazetesi “Görülüyor ki bize evvela masum bir sevinç ve iftihar veren bu şampiyonluk hikayesinin içyüzü yüreklerimizi en haklı isyanlarla dolduracak kadar iğrençtir” diye yazarken, Son Posta gazetesi Ali Baba’yı “Türklüğe kasteden serseri bir Ermeni” olmakla suçlamıştı.
Profesyonel güreşin ne olduğunu henüz tam idrak edemeyen Türk basını, Ali Baba’nın şov amaçlı yaptığı hareketleri de yerden yere vuruyordu. Gazetelerin en çok sinirlendiği şey, Ali Baba’nın fes takıp kemençe çalması, maç öncesinde namaz kılar gibi yapıp “Allah” diye nara atması, maçtan sonra da zeybek oynamasıydı. Akşam gazetesi tüm bunları “ancak köy düğünlerinde görülebilecek şaklabanlıklar”a benzetirken, Ali Baba’nın güreş değil palyaçoluk yaptığını öne süren Son Posta gazetesi şunları yazmıştı: “Bıyıklarını ayakkabı cilasıyla parlatan, ringde birtakım uydurma hareketler yapan, maçtan önce namaz kılıp maçtan sonra zeybek oynayan bu serseri Ermeni’nin, Türk adı altında bir sirk hayvanı şeklinde teşhirine son verilmesi için teşebbüslerde bulunulmasını istiyoruz.”
Ali Baba’nın Ermeni olmasına en sert tepki ise kendisini daha önce efsane Türk pehlivanı Koca Yusuf’a benzeten Haber gazetesinden gelmişti. Ermeni güreşçinin Türk ismi kullanmasını “millî haysiyetimize yapılan bir suikast” olarak nitelendiren gazete, “Amerika’da ‘bilmemne yan’ adında mısır püsküllü bıyıklı bir Ermeni, hiçbir devirde yaşamamış bir Müslüman Türk sporcusu tipi icat ediyor, Türk pehlivanlığı namına yemedik herze, kırmadık ceviz, devirmedik çam, karıştırmadık halt bırakmıyor. Sesimizi çıkarmıyoruz” diye yazıyordu.
Ali Baba 10 Şubat 1937’de Missouri eyaletinin St. Louis kentinde Everett Marshall’ın karşısında. Tribünlerde 10 bini aşkın seyirci var.
Gazetelerin öfkesi, profesyonel güreşin spordan çok bir eğlence dalı olduğunu anlamalarının da etkisiyle, çabuk geçecekti. Nitekim Ali Baba ertesi yıl da farklı turnuvalarda şampiyon olunca basının tavrı değişti. Ünlü güreşçiyle yapılan söyleşilerde sinema yıldızları kadar para kazanmasından ve dünyaya yayılan şöhretinden gizli bir gururla bahsedilmeye başlandı. Ekizyan da söyleşilerinde, Türk güreşçileri Amerika’da efsane gibi anıldığı için Ali Baba ismini kullandığını, bir Türkiyeli olarak Türk ismi kullanmasında kötü niyet aranmaması gerektiğini söylemişti.
Ali Baba, 1938’deki dünya şampiyonası finallerinden önce çıktığı Boston’daki maçta Miço Sarandos’a yenildi. İşin ilginç tarafı, Sarandos da İstanbullu bir Rum’du. Sirkeci’de bir otobüs tamirhanesinde çalışırken yaptığı kuvvet gösterilerine tanık olan bir Fransız organizatör tarafından keşfedilen Sarandos önce Fransa’ya ardından Amerika’ya götürülmüş ve ünlü bir güreşçi olmuştu.
Sarandos’a yenildikten sonra da profesyonel güreşin önemli isimlerinden biri olmayı sürdürdü Ali Baba. Birçok dünya turnesine çıktı. Bileğini büken rakibi İstanbullu Sarandos’la birlikte kamera karşısında yaptıkları güreşler sinemalarda film aralarında gösteriliyor ve çok ilgi görüyordu.
Ali Baba’nın (en solda) 1932 yapımı “Island of Lost Souls” (Kayıp Ruhlar Adası) filminde küçük bir rolü vardı.
ABD’nin önemli güreş dergilerinden Wrestling Magazine 18 Mayıs 1936 tarihli sayısında Ali Baba’dan “Her zaman kazanamayabilir ama daima renkli, sevimli ve dinamiktir” diye bahsediyordu.
Peki bu Türkiyeli Ermeni’nin gerçek hikayesi neydi? Amerika’ya ne zaman ve hangi sebeple göçmüş, bu kadar meşhur bir güreşçi olmayı nasıl başarmıştı? 1936-38 arasında Türk basınında yayımlanan söyleşiler ve haberlerdeki bölük pörçük bilgiler birleştirilirse ortaya şöyle bir özet çıkıyor: Ali Baba, 1901’de Harput’ta doğmuştu. 1920’de ABD’ye göç etmiş, Massachusetts’e yerleşip bir balık halinde hamallık yaptıktan sonra donanmaya katılarak 8 yıl görev yapmıştı. Güreş kariyerine de burada başlayan ve Donanma Güreş Şampiyonu olan Ekizyan, ABD’ye yerleşince Harry adını aldığını ve 1932’de ordudan ayrıldıktan sonra profesyonel güreşçi olduğunu anlatıyordu.
Son Posta gazetesinin 18 Haziran 1936’da “Ali Baba, Türkiye’nin şark vilayetlerinde doğmuş bir Ermeni’dir. Serseri tabiatına malik olması dolayısıyla memleketinden dışarı çıkmış, Arabistan’ı, Fransa’yı, İngiltere’yi gezmiş ve Amerika’ya gitmiştir” yazmasını saymazsak, dönemin Türk gazetelerinde Ekizyan’ın 1901’deki doğumundan 19 yaşında ABD’ye göç edene kadar ne yaptığına dair bilgiye rastlanmıyor.
Ekizyan’ın hayatının ilk dönemlerine dair bilgileri, ünlü güreşçi hakkında kapsamlı bir araştırma yapan gazeteci Liana Aghajanyan’ın yazısından öğreniyoruz. Orijinali 21 Nisan 2014’te Ianyan Magazine’de, Türkçe çevirisi 7 Haziran 2014’te Agos’ta yayımlanan yazıda Ekizyan’ın 1901’de Harput’ta değil, Samsun’da varlıklı bir tütün tüccarının oğlu olarak doğduğu bilgisi var. Ekizyan’ın ülkesinden ayrılmasının sebebinin Son Posta gazetesinin iddia ettiği gibi “serseri tabiatı” olmadığı da şu satırlardan anlaşılıyor:
Harry Ekizyan, donanma günlerindeki bir halat çekme oyununda gücünü sergiliyor.
“(1915’te) Osmanlı hükümeti Ermeni, Süryani ve Rum nüfusunu yoketmek için sistematik çabalarını hayata geçirdiğinde, Ekizyan daha 14 yaşındaydı. Daha sonradan öğreneceği üzere, Ermeni Soykırımı’nda ölen 1 milyon kişi arasında, asılan babası da vardı. Reisinden mahrum ailesiyle ölüm yürüyüşüne çıkarıldığında travma daha yeni başlıyordu. Küçük erkek kardeşi yolda açlıktan öldü, birlikte mağaralarda saklandıkları ablası ve annesi ortadan kayboldu. Sonrasında Ekizyan, Araplar tarafından esir alınarak köle olarak satılmış ve 4 yıl boyunca ağır iş yapmak zorunda bırakılmıştı. Onu tuttukları ahırda yatağı bile yoktu. Nihayet 4 yıl sonra kaçtı ve İstanbul’da ablasıyla buluştu. Ekizyan, Dorchester’da (Massachusetts) yaşayan amcası Garabed’in yardımlarıyla 1920’de ABD’ye gelerek onun balıkçı dükkanında çalışmaya başladı.”
Sirkeci’de bir otobüs tamirhanesinde çalışırken yaptığı kuvvet gösterilerine tanık olan bir Fransız organizatör tarafından keşfedilen İstanbullu Rum güreşçi Miço Sarandos ve Ali Baba.
1924’te ABD Donanması’na katılan Ekizyan’ın, 1927’de Kopenhag’da Donanma Güreşi Dünya Şampiyonu unvanını aldığını ve Başkan Calvin Coolidge’in Beyaz Saray’da verdiği bir resepsiyonda ağırlandığını yazan Aghajanyan’ın verdiği ilginç bilgilerden biri de, ünlü güreşçinin bazı büyük Hollywood yapımlarında küçük roller alarak sinemada da şansını denemiş olması. Ekizyan, 1932 yapımı “Island of Lost Souls” ve 1935 yapımı “Man On The Flying Trapeze” filmlerinde rol almış.
Ekizyan’ın 2 kez evlenip 3 çocuk babası olduğunu; güreşi bıraktığı 1955’ten sonra bir çiftlik satın alarak narenciye yetiştirdiğini; aynı zamanda kuvvetli parmaklarını maharetle kullanan usta bir masör olup masaj salonu işlettiğini; 70’li yaşlarına kadar her gün 8 kilometre koşup 1.000 mekik, 500 şınav çektiğini ve 1981’de 80 yaşındayken ani bir felç sonucu hayatını kaybettiğini de aynı yazıdan öğreniyoruz.
32 yıllık kariyeri boyunca 3.500’den fazla maça çıkan Ali Baba ya da Harry Ekizyan’ın şampiyon olduğu 1936, günümüzde profesyonel güreşin gösterişli döneminin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Ali Baba da Hulk Hogan, Undertaker, Steve Austin ve The Rock gibi, oluşturdukları imajla milyonlarca seyirciyi peşlerinden sürükleyen güreşçilerin ilk örneği olarak gösteriliyor.
Batı’dan Doğu’ya, Schönberg’den Fârâbî’ye müziğin iyileştici gücü tarihsel kayıtlara geçmiş. Schönberg, geçirdiği krizi, kalbine saplanan iğneyi, duruma müdahale eden sağlık görevlisini “Opus 45”te notalara dökmüştü. Musiki, kadim zamanlardan beri Hayat’a ilişkin her şeyi kendi ifade sahasında dillendirmiş. Bütün hastalıklardan bir diskotek kurulabilir mi?
Thomas Mann 22 Ekim 1946 tarihli günlüğünde, bir gece önce Los Angeles’taki kâşanelerinde Schönberg çiftiyle Horkheimer çiftini yemekte ağırladıklarını aktarıyor. Birkaç kelime farkla aynı izlenim notunu Doktor Faustus’un Günlüğü’nde de kullanmış. Konu, Schönberg’in taze bestesi. Opus 45’te hastalığını betimlediğini anlatmış onlara, “erkek hemşire”yi ve kendisine yapılan müdahaleleri de dahil ettiğini söyleyerek. Bestenin icrasının kesin zorun zoru olur görüşündeymiş Arnold Schönberg; Mann ise romanı açısından dikkate değer bir özellik bulduğunu vurguluyor bu ayrıntıda.
Besteci, 2 Ağustos 1946 tarihinde Brentwood Park’taki evinde çok ağır bir kriz geçirmiş, kalbi durmuş, nefesi kesilmiş, doğrudan kalbine yapılan iğneyle geri döndürülebilmişti; o sırada 72 yaşındaydı ve hasarlı organıyla 5 yıl daha yaşayacaktı. Kriz sonrası ruhsal cephede çabuk toparladığı görülüyor: Sadece 3 haftalık bir aranın ardından Opus 45’i yazıyor.
Yemekte Thomas Mann’a birkaç tok cümlede anlattıkları, Opus 45 “konusu” bağlamında tek kaynak mı? Yazılarının toplandığı Üslûp ve Fikir’de de, mektubatında da herhangi bir göndermeye rastlamadım. Tanıtım metinlerinde yegane bağ Mann’ın günlükleriyle. O “anekdot” olmasa Opus 45’in “ne anlattığı” hakkında “doğrudan” yorum yapılamayacaktı ya, musiki yapıtı bağlamında “arka hikâye” şart mıdır: Tartışılır.
Anlatım-cılık, Dışavurumcu anlayışın özünde var. Viyana Okulu her ne kadar arayışlarının bir ucunda ifadeyi “ses”e indirgemeyi başarmışsa da, genel çizgilerinde anlatı alanından uzaklaşılmadığı biliniyor. Opus 45 bu çerçevede bağlantıyı bir adım öteye taşıyan bir yapıt: Anlattığı “öznel”in, dahası “özel”in kapsamına giren yaşamöyküsel bir kesit: Besteci geçirdiği krizi, kalbine saplanan iğneyi, duruma müdahale eden sağlık görevlisini notalara döküyor. Musiki, kadim zamanlardan beri Hayat’a ilişkin her şeyi kendi ifade sahasında dillendirmiştir: Mevsimler, kuşlar, deniz ya da dağ, Aşk ya da Ölüm. Beni burada ilgilendiren “hastalık” ile ilişkisi.
Opus 45’in bestecisi Arnold Schönberg.
Opus 45’in bestecisi, Heinz Holliger’in “Cardiophonie”sini (1971, 12’ 30”) nasıl karşılardı acaba? Obua ve 3 teyp bandı üzerine kurulu bu beste nabız ve nefes arası salınır; beni dinleyici öznelliğimde ve hastalık özelimde ilgilendirmiş, sarmıştır.
Bütün hastalıklardan bir diskotek kurulabilir mi? Verdi’deki verem temasından, “yakınım” Péter Eötvös’ün (çok yakında kaybettik!) AIDS’e dayalı “Angels in America”sına geniş güldestedir.
Selçuklu ve Osmanlı hastanelerinde kimi ruh sarsıntılarına musikinin olanaklarıyla karşılık bulma çabasının kökeninde baksı geleneğinin payı olduğu biliniyor. Sorun Fârâbî’nin makamlar ile “çalkantılara iyi gelme” tablosuna dek kurcalanabilir.
Konuya ilgili 2 kitabın izine rastladım: Giovanni Morelli’nin Musikî ve Hastalık’ı (2017) Homeros’tan Rabelais’ye, Beethoven’den Schumann’a sağaltım ekseninde bir incelemeymiş. James Kennaway’in Kötü Titreşimleri (2016) ise, tam tersine, hasta edici özellikleriyle (işkencede kullanımı gibi) musiki yapıtlarının kullanımına odaklı çalışmaymış. İki kitaba da ulaşmaya çalışacağım.
Bu denemeyi dostum, besteci, santur ustası ve yazar Sedat Anar’la paylaşmak istedim. Karşılık gelince mektubunu buraya raptiyelemek için iznini istedim.
ENİS BATUR’A CEVABEN
Sessizliğin kalbinden şifa verici nağmeler…
Yazınızı okuduktan sonra ben de affınıza sığınarak birkaç kelâm etmek istedim hocam. Biraz farklı bir yerden bakacağım. Müziğin hastalıkla ilişkisi uzunca konuşulacak bir konu ama, aklıma Hallâc-ı Mansûr’un -özellikle dalak ağrısı olanlar için- şiir ve münâcatlarıyla insanları iyileştirmesi geldi (ben de sizin Lirik Şiirler’i her hasta olduğumda okurum. Eşime “benim ağrı kesicim bu şiirler” demiştim).
Sadece Hallâc değil, Ebû Saîd-i Ebü’l- Hayr da bir şiirden oluşan rukye yazarak bunu muska olarak hasta gûyendenin yani ilâhî okuyucusunun boynuna asıp şifa verirdi. Bana göre anlamları aktaran, sadece sözcükler değildir; sesin tonu da en az sözcükler kadar önemlidir. Bazen bir sözden çok onu söyleyenin ses tonundan etkileniriz. Mesala şair Mehmet Çetin, Zazaca şiirler okuduğunda hiçbir şey anlamasam bile ses tonuyla beni etkilerdi. Ses tonumuz karakterimizin veya içinde bulunduğumuz manevi hâlin nasıl olduğunu yansıtır. Seslerimiz bizim kimliğimizdir. Müziksiz de olsa, şiirin tedavi edici gücü vardır. Buna şahidim.
İran’da yaşadığım zamanlarda mizaç okuma (ilmi sîma) diye bir ilim öğrendim. Bu ilmi bilen kişiler ses tonumu yorumlayıp hislerimi ve düşündüklerimi söylerdi. Başta şaşırdım ama sonra alıştım ve ikna oldum. O sıralar Ali Şeriati okumaları yapıyordum. Onun Çöle İniş adlı kitabında bir cümle beni çok etkilemişti. Şöyle diyordu: “Başka bir dünyanın eşiğinde durmuşum. O güneş, toprak ve hayat dünyasından gözüme tanıdık gelen tek şey sadece sükût; ondan başka gördüğüm her şey garip ve yabancı.”
İşte hastalık sürecinde insana en tanıdık gelen şey de sessizlik oluyor. Seslerin daha iyi duyulabilmesi için sessizlik gerekir. Tıpkı müziğin icra edildiği konser salonunda sessizliğin sağlanması gibi. Kulaklarımızın işitemeyeceği ince ve hassas sesi, yani nefesimizi en çok hasta olduğumuzda işitmeye başlarız. Mutasavvıf Şair Hasan Lutfi Şuşud şöyle der: “Cihanda nefes kadar ince bir sanat görmedim.” İşte biz en ince sanatımızı hastalandığımızda yani sessizleştiğimizde idrak ediyoruz. Georges Rodenbach “Gürültü manevi acıları artırır” der. Bence fiziksel acılarımızı da arttırır.
Sağlığımız bozulmuşsa, vücudumuzun müziğinin de ayarı bozulmuştur. Nabız ve kalp ritmimiz belirli bir düzende olmayınca bunu hissederiz. Bir şeylerin yolunda gitmediğini hissederiz. İçimizdeki sesleri duymaya başlarız. Hayatımız bir müziktir ve kişi kendini bu müziğin ahengine uyumlamak zorundadır. Gögüs kafesimiz, aldığımız nefesle kendi içinde bir oda orkestrası gibi çalar ölen kadar. Hastalığımız içimizdeki düzenli ritmi bozar ve biz içimizdeki sesleri ancak bozulduğunda duymaya başlarız.
Sesler mahremiyetimizin önemli bir kısmını da teşkil eder. Evimizdeki duvarları sadece insanlar bizi görmesin diye inşa etmeyiz; seslerimiz de duyulmasın isteriz. Herkes John Cage gibi baştan sona sessizlikle örülü “4.33” adlı beste yaparak sessizliği anlamamıza yardımcı olmaz; ama herkes hasta olur ve o zaman kendi sessizliğini keşfeder. Bu kadar gevezelik yapmamın sebebi de budur hocam. Hastalık seslerle yakından muhabbet etme fırsatı veriyor insana. Tabii bunun için alımlayıcı bir zihin gerekir. Çok sevdiğim Paul Hindemith, Bestecinin Dünyası kitabında şöyle der: “Müzik hangi tınısal ve yapısal niteliklerle donanmış olursa olsun, alımlayıcı bir zihinle karşılaşmadıkça anlamsız bir gürültü olarak kalır.”
Ne mutlu bize ki bizim zihnimiz alımlayıcı bir zihin.
Bir döneme tılsımlı sesiyle damga vurmuş olan meşhur gazelhân Hafız Sami, hastalığında doktora gitmemiş, tedavi olmak istememiştir. Hastalığının cismani değil, ruhani olduğuna iyice kanaat getirip müziği bırakmak zorunda kalmış. Anadolu yakasından gazel okuyunca Avrupa yakasında duyulacak kadar güçlü sesi olan ve kimsenin okumaya cesaret bile edemediği Şevkefza makamında plak dolduran Hafız Sami, hastalığında sessizliğe gömülmüş. Son nefesinden önce ayağa kalkıp “Allah!!!” diye haykırıp yere düşmüş ve ölmüş. Kimbilir belki de Hafız Sami’nin hastalığında keşfettiği bütün sessizlik ve âlemin en ince sanatı olan nefesi, sadece bir “Allah” diyerek nara atmasına vesile olmuştur. Hâlık yani Yaratıcı, âlemi yaratırken “kün” (ol) der ve murat ettiği şey olur. Hafız Sami de “kün” diye emreden Yaratıcı’nın sesini haykırarak bu dünyadan göçer. Hocam, yazınıza yazdığım bu uzun cevabımı Mevlana’nın sözüyle bitirmek istiyorum. Belki de yazdıklarımı anlatan en iyi cümle bu: “İyileşmek için önce hasta olmak gerek.”
Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale’in (1820-1910) doğduğu gün olan 12 Mayıs, dünyada ve Türkiye’de Uluslararası Hemşireler Günü olarak kutlanıyor. Kırım Savaşı (1853-56) sırasında Selimiye Kışlası’nda hasta ve yaralı askerlerin bakımını sağlayan Nightingale’den bugüne, Türkiye’de hemşireliğin gelişimi ve profesyonelleşmesi.
Hemşirelik, çağlar boyunca bilim ve teknolojideki ilerlemelerin yanısıra toplumun değişen sağlık ihtiyaçlarına göre gelişti, evrildi. Ne var ki hemşireliğin öteden beri esas olarak kadınlar tarafından üstlenilmesi ve evlerde gerçekleşmesi sebebiyle; bu mesleğin köklerini saptamak pek kolay değil. Tarih yazıldığından beri insanlar hasta ve yaralılarla ilgilenmişler ve bakım eylemi hep olagelmiş. Bakıcı rolü geleneksel olarak kadınlara, şifacılara, şamanlara düşmüş; doğrudan gözlem ve deneme-yanılma yoluyla öğrenilen bilgi ve tecrübe nesiller boyunca hem birikmiş hem de ustalardan çıraklara aktarılmış.
19. yüzyılın ortalarına kadar, bir meslek olarak görülmeyen hemşireliğin kurumlaşmasıda mümkün olmamıştı. Kırım Savaşı (1853-56) sırasında Selimiye Kışlası’nda beraberindeki bir grup gönüllü kadın ile hasta ve yaralı askerlerin bakımını sağlayan Florence Nightingale, bu faaliyetler sayesinde ölüm oranının ciddi biçimde düştüğünü rakamlarla ortaya koydu. Nightingale, hemşirelikte ilk defa epidemiyolojik çalışmaları ve istatistiksel yöntemleri hayata geçirdi, hastane kurallarını düzenledi. Bir meslek olarak hemşireliğin ilk tanımını da 1859’da Florence Nightingale yaptı; 1860’ta Londra’da ilk seküler hemşire eğitim kurumu olan St. Thomas Hemşirelik Okulu’nu açarak hemşireliğin saygın bir meslek olarak hayata geçmesini sağladı (Florence Nightingale: Hemşireliğin Ötesinde, #tarih, s: 62, Temmuz 2019).
Bizde ise 14 Mart 1827’de Tıbhane-i Amire’nin kurulması bir milat olmuş ve tıbbın yönü artık eski usullerden çağın bilimsel yöntemlerine doğru çevrilmişti. Dönemin normlarına uygun hekimler yetişmeye başlamış olsa da, yardımcı sağlık personeli geleneksel usta-çırak usulüyle çalışıyordu. Osmanlı toplumunda çocuk ölümlerinin sık olması ebelerin eğitimsizliğine bağlanıyor; 1842’de çıkarılan bir fermanla, ebelere eğitim verileceği ve diplomasız ebelere çalışma ruhsatı verilmeyeceği ilan ediliyordu. 1842-43 eğitim yılında Tıbbiye-i Şahane’de 2 yıllık ebe sınıfı açıldı. Ebe sınıfı yalnızca eğitimli ebeler değil hastabakıcılar da yetiştirecek ve hemşirelik eğitiminin de yolunu açacaktı. 1889’dan itibaren ebe sınıfı programına teorik ve uygulamalı “hastabakıcılık usulü” dersleri de eklendi.
1898’de açılan Gülhane Seririyat Hastanesi’nde ilk defa hastabakıcı eğitiminin yanısıra düzenli hastane hemşireliği de başladı. Dr. Robert Rieder’in yönetimindeki hastanede Almanya’dan gelen rahibe hastabakıcılar çalışıyordu; “şvester” (schwester- kız kardeş) diye hitap edilen bu kadınlara, zamanla “hemşire” diye hitap edilir olmuştu. Farsça kökenli hemşire (hem-şîre, aynı sütten) sözcüğü, kız kardeş anlamında kullanılıyordu. Türkiye’de hemşirelik hizmetlerinde ilk örnekleri oluşturan bu kadınlar, mesleklerinin farkına varılmasında ve benimsenmesinde büyük rol oynadılar. 1907’de Londra’da yapılan Kızılhaç Kongresi’ne katılan ve Florence Nightingale ile tanışma fırsatı bulan Dr. Besim Ömer Paşa, hemşireliğin bir meslek olduğuna ve eğitim gerektirdiğine kanaat getirmişti. Yurda döndüğünde hemşirelere olan ihtiyacı ve bir hemşire okulunun açılması gerektiğini Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne bildirdi. 1912’de Washington’da yapılan Kızılhaç Kongresi’ne de katılan Dr. Besim Ömer Paşa, “Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne Tekliflerim” başlığı ile kaleme aldığı raporda hemşire okulları açılmasının zaruretini yineleyecekti. Bu haklı istek ancak cumhuriyet döneminde gerçekleşecek ve Dr. Besim Ömer Paşa, Türkiye’de modern hemşireliğin kurucusu olacaktı.
Trablusgarp Savaşı’nda yaşanan ağır kayıplar sağlık hizmetlerinin yetersizliğini meydana çıkardı ve Hilal-i Ahmer Cemiyeti 1912’de İstanbul-Kadırga’daki hastanede ilk defa gönüllü kadınlar için 6 aylık bir hemşirelik kursu açtı. Bu kursu bitirenler, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı cephelerinde gönüllü hemşirelik yapanlar olacaktı.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nde yapılan hemşirelik derslerinde Besim Ömer Paşa ve öğrencileri (Nuran Yıldırım, Türkiye’de Hemşirelik Tarihi, 2014).
Amiral Bristol Hemşirelik Okulu, Türkiye’de hemşirelik alanında formel eğitim veren ilk kurum oldu. 1920’de İstanbul’da Amiral Bristol Amerikan Hastanesi’ne bağlı “Hasta Bakıcılık Dershanesi” olarak kuruldu; cumhuriyetin ilanından sonra yabancı okul statüsünde öğrenimini sürdürdü; eğitim süresi 1931’e kadar 2 yıl 6 ay iken daha sonra 3 yıla çıkarıldı. 1957’de eğitim süresi 4 yıla çıkarılan kurumun diplomaları Millî Eğitim Bakanlığı tarafından onaylanarak, okula “Amiral Bristol Hastanesi Özel Hemşire Sağlık Koleji” adı verildi. Okulun adı 1976’da “Amiral Bristol Hemşirelik Lisesi”, 1981’de de “Amiral Bristol Sağlık Meslek Lisesi” olarak değiştirildi. 1991’de kapatılma kararı alınan okul, 1992-1993 eğitim yılında Millî Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı onayı ile lise sonrası 2 yıllık bir programla eğitime devam etti. 1998-1999 eğitim yılında bu program kaldırılarak yüksek okula dönüştürüldü. Günümüzde “Koç Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu” olarak eğitime devam etmektedir.
Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi ise Türkiye’nin ilk ulusal hemşirelik okuludur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında eğitimli hemşireliğin önemi anlaşılmış, 1924’te İstanbul’da yapılan Hilal-i Ahmer Kongresi’nde Aksaray Sinekli Bakkal Kazasker Ali Bey Konağı’nda hemşirelik okulu açılmasına karar verilmişti. Bu konak Halide Edip Adıvar’ın gelin gittiği, içinde yaşadığı yıllarda Sinekli Bakkal romanını yazdığı konaktı ve hemşire mektebi yapılmak üzere Kızılay’a bağışlanmıştı.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin yardım çalışmalarına gelir toplamak amacıyla bastırdığı kartpostallarda hemşireler (üstte). 23 Haziran 1941 tarihli Vakit gazetesi haberi.
Böylece cumhuriyetin ilk hemşire okulu 1925’te Hilal-i Ahmer Cemiyeti tarafından “Hilal-i Ahmer Hastabakıcı Mektebi” adı ile İstanbul’da 16 öğrenciyle eğitime başladı. İlk 10 yılında kabul şartları “okur-yazar, iyi ahlak sahibi ve vücutça sağlam olmak” diye belirlenmişti. 1936’dan itibaren ortaokul mezunu kız öğrencileri kabul eden parasız yatılı okulun öğrenim süresi 2 yıl 3 aydan 3 yıla çıkarıldı. 1958’den itibaren 4 yıllık ebelik ve hemşirelik programına geçen okul, 1974 sonrası giriş sınavı ile öğrenci kabul etmeye başladı. 1995-1996 Yüksek Sağlık Şurası’nda alınan “temel hemşirelik eğitiminin üniversite düzeyinde verilmesi” kararı gereğince, sağlık meslek liselerinde hemşirelik eğitimine son verildi ve okul da 2000’de son mezunlarını verdi.
Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi, kurulduğu 1925’ten 2000’e kadar 2.718 hemşire mezun vermişti. 2000-2004 arasında “Kızılay Özel Sağlık Meslek Lisesi” olarak acil tıp teknisyenliği ve laboratuvar teknisyenliği bölümlerinde eğitime devam eden okul, 2004’te Türkiye Kızılay Derneği’nin aldığı kararla eğitim faaliyetine son verdi.
Askerî Hemşirelik Okulu 1939’da Ankara’da Millî Savunma Bakanlığı’na bağlı olarak açıldı. 1947’de kapatılan okulun öğrencileri Kızılay Özel Hemşire Okulu’na devredildi. Okul, 1972- 73 ders yılında Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde yeniden sağlık meslek lisesi olarak açıldı.
Tevfik Sağlam Hemşirelik Lisesi, 1943’te Verem Savaş Derneği İstanbul Erenköy Sanatoryumu’nda tüberküloz hemşiresi yetiştirmek üzere 2 yıllık bir okul açtı; daha sonra Sosyal Sigortalar Kurumu’na bağlanarak öğretim süresi 4 yıla çıkarılan okul, SSK Sağlık Meslek Lisesi adını aldı.
1946’dan itibaren Türkiye’nin pek çok şehrinde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı hemşire, laborant, ebe yetiştiren “Sağlık Kolejleri” açıldı. 1946’da ilk olarak Haydarpaşa Numune ve 1947’de Şişli Çocuk Hastanesi’nde açılan hemşire-laborant okullarını; 1949’da Ankara; 1952’de Erzurum, Trabzon, Sivas ve İzmir; 1953’te Diyarbakır ve diğer illerde açılan okullar izledi. Açılış amacına göre hemşire, laborant ve ebe yetiştirilen bu okullarda 1958’e kadar ortaokuldan sonra 3 yıl olan eğitim süresi 4 yıla çıkarıldı. Sağlık Kolejleri adıyla anılan bu okullar 1976’da Sağlık Meslek Liseleri oldu. 1955’te açılan Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu, Avrupa ve Türkiye’de üniversite düzeyinde eğitim veren ilk hemşirelik okulu oldu. 1961’de Hacettepe Üniversitesi, İstanbul’da Florence Nightingale, 1982’de Atatürk ve Cumhuriyet Üniversiteleri, 1985’te Gülhane Askerî Tıp Akademisi; daha sonraki yıllarda Marmara, Dokuz Eylül, Gazi Üniversiteleri’ne bağlı Hemşirelik Yüksek Okulları açıldı.
1985’te meslek yüksek okullarının 2 yıllık hemşirelik programları ve 1991’de Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi’nin Hemşirelik Önlisans Programı açıldı. 1996’da Bakanlar Kurulu kararıyla sağlık meslek liseleri, sağlık hizmetleri meslek yüksekokulları, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi hemşirelik, ebelik ve sağlık memurluğu programına öğrenci alınmasına son verildi. Bugün birçok üniversitede yer alan hemşirelik fakültelerinde eğitim süresi 4 yıldır ve lisans diploması verilmektedir.
Hemşirelik alanında ilk defa Hacettepe Üniversitesi’nde 1968’de yüksek lisans ve 1972’de doktora programları açıldı. Günümüzde birçok üniversitenin yüksek lisans ve doktora programları vardır.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Cağaloğlu Hastanesi sağlık heyeti, 1915.
1933’te İstanbul’da gönüllü hemşireler tarafından kurulan Türk Hastabakıcılar Cemiyeti, 1943’te yeniden düzenlenerek Türk Hemşireler Derneği adını aldı. Günümüzde birçok ilde şubesi olan Türk Hemşireler Derneği, 13 Haziran 1949’da Uluslararası Hemşireler Konseyi (ICN-International Council of Nurses) üyesi oldu. 1954’te “6283 Sayılı Hemşirelik Kanunu” yürürlüğe girerken, mesleğin statüsünü koruyucu yasal önlemler getirildi. 2007’de yenilenen kanunla erkekler de mesleğe girerken, hemşire unvanını almak için fakülte ve yüksekokul mezunu olma şartı getirildi.
Hemşireliğin profesyonel bir meslek olduğu, Uluslararası Hemşirelik Konseyi (ICN) tarafından 1975’te Singapur’da onaylandı. Bu tanıma göre hemşire, temel hemşirelik öğretim programını tamamlayarak ülkesinde bu mesleği uygulamak üzere nitelik ve yetki kazanmış, yetkisi onaylanmış profesyonel kişidir.
Nesime Dölen
BALKAN VE ÇANAKKALE SAVAŞI
İlkler: Nesime Dölen ve Safiye Hüseyin Elbi
Safiye Hüseyin Elbi
İlk Türk hemşirelerden Safiye Hüseyin (Elbi) ve kardeşi Nesime (Dölen) Hanım, Balkan Savaşı’nda İngiliz Kızılhaç Cemiyeti’nin kurduğu Asâr-ı Atika Müzesi Hastanesi’nde görevlendirildi. Burada hasta ve yaralı askerlere bakan, ayrıca ameliyat hemşireliği de yapan iki kardeşe, İngiliz Kızılhaç ve Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyetleri tarafından madalya verildi. Balkan Savaşı’nın ardından Nesime Hanım hemşirelikten ayrıldı; ablası Safiye Hüseyin Çanakkale’den İstanbul’a ağır yaralıları taşıyan Reşit Paşa gemisinde görev yaptı. 1925’te açılan Kızılay Hemşirelik Okulu kurucularından oldu; Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin 1921’de verdiği Florence Nightingale Madalyası’nı aldı. 1933’te kurulan Türk Hasta Bakıcılar Cemiyeti’nin kurucu üyesi Safiye Hüseyin Elbi, cemiyetin başkanlığını da üstlendi. Safiye Hüseyin Elbi 1964’te, Nesime Dölen 1976’da vefat etti.
(Türkiye’nin Florence Nightingale’i: Safiye Hüseyin Elbi. Muzaffer Albayrak; #tarih: s. 70, 2020)
ÜNİVERSİTELİ UZMAN
Esma Deniz: Türkiye’nin ilk ‘yüksek’ hemşiresi…
Kavala 1902 doğumlu Esma (Deniz) Hanım, Çamlıca İnas Sultanisi’ni 1922’de bitirdi ve aynı yıl Amiral Bristol Hemşirelik Okuluna girdi; 2 yıl 3 ay süren eğitimin ardından 1924’te mezun oldu. Okulda öğretmen ve uygulama hemşiresi olarak çalışan Esma Hanım; ardından yüksek öğrenim için Columbia Üniversitesi’ne gitti ve 1929’da hemşirelik lisans, 1930’da yüksek lisans diploması alarak yurda döndü. 1931’den itibaren önce Hıfzıssıhha Enstitüsü’nde çalıştı. 1937-1943 arasında Kızılay Hemşirelik Okulu’nda öğretmenlik, 1945’e kadar ise yöneticilik yaptı. Amiral Bristrol Hemşirelik Okulu’nda, Şişli Hemşire Ebe ve Laborant Okulu’nda müdür olarak hizmet veren Esma Deniz, sonraki yıllarda Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nda, Hacettepe Hemşirelik Yüksekokulu’nda, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Enstitüsü’nde de çalıştı; 1972’de emekli oldu.
1985’te yapılan bir röportajda “hemşirelik mesleğine ilgi duymamın kökenleri savaşlardan, özellikle Millî Mücadele’den kaynaklanıyor. Ülkemizin işgal edildiğini görmek üzüntü vericiydi hatta daha doğrusu kabul edilemez bir şeydi… Ülkeme hizmet etmek istedim. Hemşirelere ihtiyaç olduğu aşikardı…” diyordu. 1933’te gönüllü hemşireler tarafından İstanbul’da kurulan Türk Hastabakıcılar Cemiyeti, 1943’te yeniden düzenlenerek Türk Hemşireler Derneği adını aldı ve Esma Deniz derneğin ilk başkanı seçildi. 1954’teki 6283 Sayılı Hemşirelik Kanunu’nun hazırlanma aşmasında da aktif olarak çalışan Esman Deniz, 21 Temmuz 1997’de hayata veda etti.
VAKIF-OKUL-FAKÜLTE
Fahrünnisa Seden: Nightingale’in izinde
1907 İstanbul doğumlu, 1926 Arnavutköy Amerikan Kız Koleji mezunu Fahrünnisa Hanım, aynı yıl ABD-Detroit’te başladığı Henry Ford Hemşirelik Okulu’ndan 1929’da mezun oldu. 1947’de Atlantic City’de yapılan 9. Uluslararası Hemşirelik Konseyi’ne katılan Fahrünnisa Seden; burada edindiği izlenimlerinden yola çıkarak Florence Nightingale’in hemşireliğin temellerini attığı Türkiye’de onun adı ile anılan bir eğitim kurumu meydana getirme fikrini geliştirdi. Bu doğrultuda 22 Mart 1956 Florence Nightingale Hemşire Mektepleri ve Hastaneleri Vakfı’nı kuracak; 1961’de ise Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı olarak Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulu’nu öğretime açacaktı (1975’te İstanbul Tıp Fakültesi’ne, 1982’de İstanbul Üniversitesi’ne bağlanan okul, günümüzde Florence Nightingale Hemşirelik Fakültesi olarak İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa çatısı altındadır). Halk Sağlığı Niçin? Nasıl? (İtimat Kitabevi, İstanbul 1968) kitabının yazarı olan Fahrünnisa Seden, 1984’te vefat etti.
İstanbul gibi büyük kentlerde yük ve eşya nakliyatı yüzyıllar boyunca kelimenin tam anlamıyla hamalların sırtındaydı. Özellikle sırt ve sırık hamallığı çok tehlikeliydi ve hamalların yüzlerce kiloluk yükün altında ezilip ölmesi kimseyi şaşırtmıyordu. 1937’de yasaklanan hamallık, 1950’lerde Demokrat Parti döneminde yeniden serbest bırakılacaktı.
Türk Dil Kurumu’nun 1930’larda hazırladığı sözlüklerde “sırık hammalı” şöyle tarif edilir: “Sırıkla ağır eşya nakleden hammallar hakkında kullanılır bir tabirdir. Büyük fıçı ve variller ağırlıklarına göre iki yahut dört hammalla nakledilir. İki hammalla naklolunanlar bir sırığa geçirilir, hammalın biri önde, öteki arkada olmak ve sırığın uçları omuza konmak suretiyle taşınır. Ağırlığının fazlalığı hasebiyle dört hammala taşınanlar ise çaprasvari iki sırıkla ve hammalların ikisi önde, diğer ikisi de arkada olduğu ve sırıkla uçları keza omuza alınmış bulunduğu halde nakledilir.”
Kurumun 1938 sonrasındaki sözlüklerinde “hammal” kelimesinin bir m’si kaybolur; “sırık hamalı” açıklamasındaki tüm cümleler -di-li geçmiş zaman ile değiştirilir ve son bir cümle eklenir: “Sırık hamallığı cumhuriyet devrinde menedilmiştir.”
Sırt hamallarının taşıdığı yükün ağırlığı kimi zaman 200 kiloyu geçiyordu.
Sırık hamallığının (ve sırt hamallığının) neden yasaklandığını daha iyi anlamak için, bu işin özellikle İstanbul’daki tarihine bir gözatmak gerekir. İstanbul gibi binlerce yıldır liman işleten bir şehirde, malların bir yerden bir yere taşınması her zaman bir sorun olmuştur. Şehir Osmanlı kontrolüne geçtiğinde, mevcut yük taşıma nizamı korunur. Her pazarın, her iskelenin bir “yiğitbaşı”sı olduğu gibi bir “hamalbaşı”sı da vardır. Başkente Anadolu’dan ve Rumeli’den gelenlerin ilk yaptığı işlerden biri hamallıktır.
Hamallığın, iskele hamallığı, sırık hamallığı, sırt/arka hamallığı, sepet hamallığı, beygir hamallığı ve gümrük hamallığı gibi alt kolları vardır. Bunların dışında pazardan alınanları ve aşırı sarhoş olanları (“küfelik”) evlerine taşıyan küfeciler ile hasta taşıyan sedyeciler de hamal sınıfından sayılır.
Hamallık türlerinden en tehlikelisi hiç kuşkusuz sırık hamallığıdır. Yükün bağlandığı dayanıklı ve esnek sırıkların yaylanması, hamalların üzerine binen ağırlığı giderek arttırır. Sırığın üzerindeki yükün kayması ise genellikle felaketle sonuçlanır; sayısız sırık hamalı bu nedenle ezilerek ölmüş veya sakat kalmıştır.
Osmanlı döneminde bu mesleğin de kendi odaları, loncaları; başkethüda, kethüda, kethüda vekili, bölükbaşı, ihtiyarlar ve hamallar şeklinde giden bir hiyerarşisi vardı. İstanbul’da yaşayan birinin kendine ait ağır yükleri taşıması yasaktı; herkes yükünü hamala taşıtmak durumundaydı. İzmir doğumlu İtalyan gazeteci Willy Sperco, Yüzyılın Başında İstanbul kitabında bu durumu şöyle anlatır: “Fakir olsanız bile, kendinize ait ağır bir bavulu sırtınızda taşıyamazdınız. Ailenizin yardımıyla eşyanızı bir arabaya yükleyemezdiniz. Bu hakka yalnızca mahallenin hamalları sahipti ve nakliye ücretlerini de kendileri saptardı. Hamalların başkanı gelir, eşyanızı incelerdi.”
Sırık hamallığı en tehlikeli hamallık türlerinden biriydi. 1898’de gümrükte çalışan sırık hamalları (üstte) ve 1930’ların başlarında İstanbul sokaklarında fıçı taşıyan sırık hamalları. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
Hamallar, aynı zamanda Yeniçeri Ocağı’nın da defterlerine kayıtlı oldukları için 1826’da Ocak ortadan kaldırılınca İstanbul bir süre hamalsız kaldı. Bu boşluğu yüzyılın sonlarına kadar Ermeni hamallar doldurdu. 26 Ağustos 1896’da hamal kılığına giren Ermeni Taşnaktsutyun militanlarının Osmanlı Bankası genel müdürlük binasını silah ve bombalarla basmasından sonra çıkan olaylarda çok sayıda Ermeni hamal öldürüldü ve mesleğe Kürt hamallar hakim oldu.
2. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908’de, Avusturya ve Bulgaristan mallarını boykot eylemlerinde hamalların büyük rol oynaması; Selanik, İzmir ve İstanbul limanlarındaki grevler; 1909’da İttihat ve Terakki hükümetinin hamal loncasını ve gümrük hamallığı kethüdalığını kaldırmasıyla sonuçlandı.
Bu tarihe kadar hamallar, taşıdıkları yükten kazandıkları paranın bir kısmını haraç olarak loncaya verir; bir kaza ya da hastalık durumunda masraflar bu haraçlarla oluşturulan sandıktan karşılanırdı. Loncalarının kapatılması, hamalları sahipsiz bıraktı. 1910’larda ve cumhuriyetin ilk yıllarında, aşırı yükün altında ezilerek ölen hamallarla ilgili gazete haberlerine sıklıkla rastlanır.
1935’te gazetelerde hamallarla ilgili hararetli bir tartışma başlar. Bir grup, İstanbul’daki 4 bin hamalın insanlıkdışı koşullarda çalıştığına dikkati çekip sırt ve sırık hamallığının yasaklanmasını ya da hiç değilse taşınan yüklere sınırlama getirilmesini isterken; karşı grup ise şehrin engebeli, asfaltsız, taşlı yollarının yük taşıyacak motorlu araçlar için uygun ve yeterli olmadığını, İstanbul’daki ticaretin hamallığa muhtaç olduğunu savunur. Hamallığın zorluklarına dikkati çeken gazeteci Asım Us, Akşam gazetesindeki köşesinde şunları yazar:
“Bir adam bir silah ile öldürülürse bunun adı cinayettir. Herkes isyan eder. Halbuki İstanbul’da hamal denilen binlerce adam 100, 150 kiloluk ağır yükler altında her gün inleyerek tedricî surette ölüme gidiyorlar. Buna ses çıkaran yoktur. Sırt hamallığı hiç olmazsa makul şekle konmalı. Mesela 50 kilodan fazla bir adama yüklenemez diye.”
İstanbul’daki gümrüklerde çalışan Kürt hamallar 2. Meşrutiyet’in ilanının 10 Temmuz 1913’teki 5. yıldönümü kutlamalarında. Hamalların başı, o tarihte 136 yaşında olan Zaro Ağa (ortada), 1934’te 157 yaşında öldü ve Türkiye’nin en uzun yaşayan insanı oldu.
1935 Nisan’ında hamalların taşıyacağı yük İstanbul’da 50 kilogramla sınırlanır ama, hız kesmeden gelmeye devam eden ölüm haberlerine bakılırsa bunu pek umursayan olmamıştır. Başkent Ankara’da ise daha radikal bir karar alınır ve yılın sonunda sırt ve sırık hamallığı yasaklanır. Kararı alkışlayanlardan Falih Rıfkı Atay, Ulus gazetesindeki köşesinde şöyle yazar: “Ankaramız bu manzaradan kurtulmuştur. Hamallar küçük yükleri elde ve ağırlarını arabada taşımaktadırlar. Diğer şehirlerimizin niçin beklediklerini sorabilir miyiz? Acaba bize araba tekerleklerine elverişli düz yollar olmadığını mı söyleyecekler? Böyle bir iddia meşhur özür ve suç fıkrasını hatıra getirebilir. Daha kısasını söyleyeyim: İki büklüm cumhuriyet vatandaşı olamaz! Sırt ve sırık hamallarının ıstırabını seyretmeye daha uzun müddet tahammül etmek istemiyoruz!” 1936’da sırt ve sırık hamallığının tüm yurtta kaldırılması için ilk ciddi adım atılır ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya 4 Nisan 1936’da belediyelere bir genelge gönderip hamallığın kaldırılması için gerekli çalışmalara başlanması talimatı verir: “Ağır yükler altında iki büklüm ezilerek geçen hamalların vaziyeti, vatandaşlık gurur ve şefkatini zedeleyen bir manzaradır. Eşya nakliyatı hayvanlara veya makinelere havale edilmelidir. Yalnız yapılacak müdahaleler nakliyat işini sekteye uğratmamalıdır. İdareci reislerle belediyeciler ve ticaret odaları gibi alakadar teşkilat mensupları biraraya gelerek şehrin bütün nakliyat işlerini, mahalli şartları tetkik ederek gözden geçirmeli. Yapılacak ıslahat, bir plan dahilinde ve kademe kademe gerçekleştirilmelidir.”
İçişleri Bakanı’nın genelgesi hamallığın kaldırılmasına ilişkin hazırlıkları hızlandırır belki ama, ölümleri azaltma yönünde bir etki oluşturmaz. Nitekim ilk genelgeden 10 ay sonra Bakanlık belediyelere bir genelge daha göndererek bu defa sırt ve sırık hamallığının tamamen yasaklanmasını ister. Cumhuriyet gazetesi bu gelişmeyi 19 Şubat 1937’de şöyle duyurur: “Geçen gün Karaköy’de bir hamalın arkasındaki ağır yükle düşüp beyni patlayarak ölmesi üzerine, Dahiliye Vekaleti yeni bir tamimle sırt hamallığının men’ini istedi. Vekaletin isteği pek isabetlidir. Bu şekil yük taşıma hem halk hem de bizzat hamallar için tehlikelidir.”
Limanda bekleyen küfe hamalı çocuklar. İstanbul, 1920.
Yasal düzenleme yapılmadığı için bu genelge de etkili olmaz. Nihayet 1937 Ağustos’unda yeni yasa hazırlanır. Buna göre sırt ve sırık hamallığı bazı bölgelerde 1 Ekim 1937’den, ticaretin hareketli olduğu bazı bölgelerde ise 1 Kasım 1937’den itibaren yasaklanmıştır.
1950’de Demokrat Parti’nin (DP) iktidara gelmesinden sonra işler yeniden değişir. DP, dönemin kimi aydınlarının “Atatürk devrimlerine karşı bir tutum” olarak yorumladığı bir karar alarak hamallığı serbest bırakır!
Başta sırt ve sırık hamallığı olmak üzere Osmanlı döneminden miras kalan geleneksel hamallığın ortadan kalkması için, bu mesleği ikame edecek teknolojileri beklemek gerekecektir. Zaman içinde karayollarının gelişmesi ve motorlu taşıt sayısının artmasıyla nakliyat kolaylaşır; buna forklift gibi yük taşımada kullanılan iş makinelerinin hayatımıza girmesi de eklenince geleneksel hamallık tarihe karışır.
1935’TE İSTANBUL’DA BİR TRAJEDİ
Bir hamalın feci ölümü ve Nâzım Hikmet’in tepkisi
Bir sırt hamalının İstanbul Bahçekapı’daki feci ölümü, Cumhuriyet gazetesinin 12 Haziran 1935 tarihli haberinde şöyle aktarılır: “Çiçekpazarı hamallarından Pütürgeli Mehmet oğlu Hasan 200 kilo ağırlığında bir yük alarak Bahçekapı’ya doğru yürümeye başlamıştır. Fakat Hasan Ecza Deposu’nun biraz ilerisinde şoför Niyazi’nin 1821 sayılı otomobili kendisine çarpmış ve hamal beyin üstü, yükü ile beraber düşmüş ve hemen ölmüştür.”
Nâzım Hikmet, 14 Haziran 1935’te Tan gazetesinde Orhan Selim takma ismiyle yazdığı “İşin İçyüzü” başlıklı yazısını hamal Hasan’ın ölümüne ayırır:
“I
Otomobilde genç bir kadınla bir erkek var. Kadının dizlerinde paketler duruyor, erkeğin dizlerinde paketler.
II
Bir hamal gidiyor. Sırtında 250 kiloluk bir yük. Yarı belinden aşağı eğilmiş. Baltayla ortasından kırılmış kocaman bir ağaç gibi.
III
Bir ecza deposu. Balıkyağı şişeleri, tıraş sabunları, arpa, mercimek unları, fitil kutuları, zeytinyağı tenekeleri. Alışveriş. Depoya girip çıkan.
IV
Gazetelere bakılırsa, otomobildeki gençler bir eğlentiye gidiyorlar. Ecza deposunun yanındaki dükkandan, belki de ecza deposundan bir şeyler almak istiyorlar. Şoföre ‘Şuraya’ diyorlar, şoför oraya doğru giderken sırtında 250 kilo yük taşıyan hamalla çarpışıyor. Bu belki ufacık bir sarsıntıyla geçecek bir çarpışmadır. Fakat 250 kilo, kambur, kemikleri çıkmış bir sırtta tek durur mu? 250 kilo yıkılıyor hamalın kafasına, hamal ölüveriyor.
Pütürgeli hamal Hasan’ın ölüm haberi. 12 Haziran 1935, Cumhuriyet.
V
1. Otomobildekiler belki şoförün hamalı öldürmediğini söyleyecek biricik şahitlerdi, fakat geç kalmamak her şeyden üstündür. Hemen inip otomobilden kayboluyorlar.
2. Hamal ya ölmüş ya ölmemiştir. Daha belli değil. Onu kaldırıyorlar, ecza deposuna, Hasan Ecza Deposu’na sokmak istiyorlar, depodakiler kafasından kan sızan, müşteriye benzemeyen yaralı adamı içeri almıyorlar.
3. Kaldırımda ölenin arkadaşları diyorlar ki: ‘Cebinden 292 kuruş çıktı. Halbuki o beş lira biriktirip evdekilere göndermek istiyordu. Muradına eremeden öldü adamcağız.’
VI
Bütün bu numaralı yazıları yazmaktan kastım şu:
A. Belediyece 50 kilodan fazla yük taşımak yasak edildiği halde bu adamcağıza 250 kiloyu kim yükledi? Bunun hesabı sorulacak mı?
B. Otomobildeki iki yolcu kazanın aslını gördüklerine göre, en küçük bir insanca hareketten niçin sakınıyorlar?
C. Hasan Ecza Deposu kanunen yaralıyı içeri almaya borçlu değildir. Ancak, eğer gazetelerin yazdıkları doğruysa, böyle bir ödevi yapmaya vicdanen borçlu değil miydi?”
1862 Trabzon doğumlu Hamdi Efendi, 1883’ten itibaren hem babasının tütüncü dükkanını kitabevine dönüştürdü hem de sözlüklerden fotoğrafçılık kitaplarına, kartpostallara kadar bir çok çalışma ve belgeyi yayımladı. Çocukları ve torunları onun kültürel mirasını günümüze taşıdı, Trabzon’un “taşra” değil metropol olduğunu çeşitli yayınlarla kanıtladı.
Kitabi Hamdi (Başman) çocuklarıyla.
Trabzon kentinin önemli ve en eski yayıncılarından Kitabi Hamdi (Başman), 6 Şubat 1862’de şehrin Kasımağa Mahallesi’nde doğdu. Trabzonlu İmamzade Rasim Efendi’nin oğlu Kitabi Hamdi, Zeytinli Sıbyan Mektebi’nde ilköğreniminden sonra medresede okumuştu. 1883’te ilk kitabı Mürşid ü’l Mübtedi’yi yayımladı. Aynı yıllarda babasının tütüncü dükkanını “Asar-ı Cedide” adıyla şehrin ilk kitapçısına dönüştürdü. Nalbandzade Salih Efendi kerimesi Hafize Şükriye Hanım ile evlendi ve 7 evlat sahibi oldu.
“1927 Teşrinevvel, Yeşilköy’de evimiz.”
Kitabi Hamdi Efendi, yayınlarının çoğu ders kitabı olmakla birlikte sözlükler, tarım ve fotoğrafçılık kitapları da basmış, satmıştır. Fotoğrafçılık üzerine eski ve yeni harfli kitap da basan Hamdi Başman, aynı zamanda Trabzon kenti ile ilgili bir seri kartpostal yayımlamış; büyük boyutlu Türkiye haritaları da basmıştır. İlmiye sınıfına mensup çok yakın arkadaşı Muallim Cudi Efendi’nin lugatini basması, döneminde çok büyük yankı uyandırmıştır; bu sözlük hâlâ dilciler tarafından kullanılmakta olan temel eserlerdendir.
İzmir’in kurtuluşunda (9 Eylül 1922) Kitabi Hamdi Mağazası’nın önüne aile tarafından yapılan zafer takı.
Ruslar’ın 1916’da Trabzon’u işgal etmeleri üzerine kitabevi kapanmıştır. 2 yıl sonra Trabzon’un kurtuluşu ile birlikte Hamdi Bey şehre dönmüş, dükkanının yağmalandığını görmüş; Uzunsokak’ta oğulları ile birlikte “Kitabi Hamdi ve Mahdumları Ticarethanesi” adıyla kitabevini yeniden açmıştır. 1928’deki Harf Devrimi sonrasında dükkanını evlatlarına bırakan Hamdi Başman, 1946’da 84 yaşında iken sağlık sorunları nedeniyle tedavi için İstanbul’a gelmiş; burada kırtasiye işleri ile uğraşan oğulları Hami ve Sami’nin yanında kalmış; rahatsızlığının artması nedeniyle 1948 başında Trabzon’a geri dönmüş ve 25 Ocak 1948’de doğduğu bu kentte vefat etmiştir.
Hamamizade İhsan Bey’in hazırladığı, kapağı Ressam Orhan Peker tarafından yapılan ilk kitap.
Hamdi Başman’ın erkek evlatları Hadi, Naci, Hami, Sami; kız evlatları ise Belkıs, Zakire, Samiye adlarını taşıyordu. Başman hakkında önce İhsan Hamamioğlu (şair Hamamizade İhsan Bey), sonra Prof. Önder Küçükerman müstakil birer kitap yazmışlardır. Torunlarından Murat Başman 2010’da “Trabzon’dur Yolumuz” isimli yayın serisi içinde kitabevinin bulunduğu sokağı ve aile tarihini içine alan önemli bir çalışma yapmıştır. Kentin Odağında Bir Uzunsokak (Heyamola Yayınları) başlıklı bu çalışma, Murat Başman’ın görüp yaşadıklarını aileden gelen bilgi ve belgelerle harmanlayarak kaleme aldığı önemli bir anı/tarih kitabıdır. Murat Başman yakın tarihte Trabzon Uzunsokak’ta, bir zamanlar kitabevinin bulunduğu binayı “Kitabi Hamdi Müzesi” yapmak için girişimlerde bulunmuştur.
Hamdi Başman’ın 1903 doğumlu üçüncü oğlu Hami Başman tarafından oluşturulduğunu sandığımız 16 cmx24 cm. boyutundaki fotoğraf albümü, basit kumaş kaplı, yeşil renkli sayfalardan oluşmaktadır. Fotoğraf albümünün ilk 20 sayfasında muhtelif ölçülerde siyah-beyaz fotoğraf bulunmaktadır. Trabzon’da Başman ailesinin oturduğu evin ve Hamdi Bey’in Reşid Paşa vapurunda çekilmiş fesli bir fotoğrafıyla başlayan albümde, Ordu, Sinop, Samsun, Trabzon’un gemiden çekilmiş panoramik fotoğrafları bulunur. Ayrıca Karadeniz seferi icra eden Sakarya, İsmet Paşa, Karadeniz vapurlarının denizde çekilmiş fotoğrafları vardır. Kimi fotoğrafların altına eklenmiş bilgiler, albümdeki karelerin 1923 Haziran’ından itibaren çekildiğini göstermektedir. Albümün son sayfaları, ailenin İstanbul-Yeşilköy’de oturdukları köşkün ve Florya, Taksim gibi önemli semtlerin fotoğraflarını içermektedir. 1927-1928 yıllarında deniz yoluyla yapılan seyahatler ve aile fertlerinin görüntüleri, Trabzon’un bu ünlü ailesinin tarihini yansıtır. Albümde 52 fotoğraf vardır.
Uzunsokak’taki “Kitabi Hamdi ve Mahdumları Ticarethanesi” yazılı mağaza fotoğrafı.
Uzunsokak’taki aynı binayı gösteren Kitabi Hamdi Efendi’nin bastığı kartpostal.
Albümde fotoğrafın altında eski Türkçe “İstanbul-Florya, Solaryum Palas Plajı” yazıyor.
“1927 Teşrinevvel, İstanbul, Yeşilköy. Çocuklar ile bahçede.”
“1927 Ağustos seyahatinde. İnebolu Limanı’nda İsmet Paşa ve Karadeniz vapurları.”
“1927 Ağustos seyahatinde Samsun-Derbend deniz banyoları ve Samsun- Çarşamba demiryolu.”
19. yüzyıl ortalarında Haliç’in karşı karşıya iki iskelesi olan Ayvansaray ve Piripaşa semtleri, Unkapanı ile Galata Köprülerine bir hayli uzak kalıyor; buradaki nüfus, kayık ve vapur parası ödemekte zorlanıyordu. Cezayirlioğlu Mıgırdıç adlı girişimcinin çabasıyla yaptırılan köprü 1852’de hizmete girecek, ancak çeşitli nedenlerle 1859’da ortadan kaldırılacaktı.
Doğu Roma İmparatorluğu zamanında Haliç üzerine uzun ömürlü olmayan ahşap köprüler inşa edildiği kaynaklarda geçmektedir. Osmanlı devrinde ilk defa Fatih, İstanbul’un fethi sırasında, karadan yürütülüp Haliç’e indirilen gemilerle bir köprü yaptırıp askerlerini karşıya geçirmiştir. Bazı rivayetlerde de bu köprünün çok sayıda fıçının bir araya getirilmesiyle inşa edildiği belirtilir. Fetihten sonra bu köprünün akıbeti hakkında bilgi sahibi olmasak da görevinin fetih süreciyle sınırlı olduğunu düşünebiliriz.
Osmanlı İstanbul’unda asırlarca, Haliç’in suriçi İstanbul’undan Eyüp hattına olan kıyısıyla, karşı sahildeki Sütlüce’den Galata’ya kadar olan semtleri arasında köprü bağlantısı kurul(a)madı. İki yaka arasında ulaşım, “pereme” adı verilen kayıklar vasıtasıyla sürdürülmüştür. İlk köprü yapımı 2. Mahmud zamanında 1836’dadır. Bugünkü Unkapanı ile Azapkapısı arasına inşa ettirilen köprü, geçiş ücreti alınmadığı zamanlarda Hayratiye, köprü parası tahsil edilmeye başlanınca Mahmudiye adıyla anılmıştır. İkinci köprü Bahçekapı ile Karaköy arasında 1845’te inşa edilmiş; halkın yakıştırmasıyla Cisr-i Cedid (Yeni Köprü) diye adlandırılınca, Mahmudiye Köprüsü de Cisr-i Atik (Eski Köprü) ismini almıştır.
Bunların dışında Haliç üzerinde günümüzde pek bilinmeyen, ancak Semavi Eyice, Gülsün Tanyeli-Yegan Kahya ve son olarak Sinan Genim’in konu edindiği Ayvansaray Köprüsü vardır; bu da 19. yüzyılın ikinci yarısında kısa bir süre için İstanbul-Haliç siluetinde yerini almıştır.
Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile 1839’da başlayan Tanzimat devrinin yenilikleri arasında, çok ortaklı ve yüksek sermayeli şirketlerin kurulması da vardı. Türkiye’nin ilk anonim şirketi kabul edilen ve 1850’de kurulan Şirket-i Hayriye nasıl ki Haliç ve Boğaziçi köyleri ile İstanbul’un bağlantısını sağlayan bir ulaştırma şirketi olmuşsa; hemen ardından Sultan Abdülmecid’in 11 Haziran 1851 tarihli iradesiyle (İ.MVL. 6967) kurulan Ayvansaray Köprüsü Şirketi de, Haliç’in Ayvansaray ve Piripaşa semtleri arasında üçüncü bir köprü inşa ederek İstanbullular’ın deniz üzerinden geçişini sağlamıştır.
Devrinin en etkili ve önemli sarraflarından (banker) Cezayirlioğlu Mıgırdıç adlı girişimcinin önderliğindeki Ayvansaray Köprüsü Şirketi, ilk kuruluşunda hisse başına 5 bin kuruş bedel ve 200 hisseden oluşan ortaklık yapısıyla günümüzün anonim şirketlerine benzer görünüyor. Köprünün açılışının yaklaştığı bir sırada, toplanan sermayenin yatırım masraflarını karşılayamayacağı endişesiyle, hisse adedine 150 hisse daha eklenerek toplam 350 hisseye çıkılmıştır. Şirketin ticari gayesi, inşa edeceği köprünün imtiyazını 26 yıl müddetle elinde bulundurarak (bu süre zarfında Mahmudiye ve Galata köprüleriyle aynı tarife üzerinden) köprü geçiş ücretlerinden elde edeceği hasılattan hissedarlarına temettü dağıtmaktır. İmtiyaz süresi sonunda köprüyü olduğu gibi devlete devretmeyi taahhüt etmeleri, günümüzdeki “yap-işlet-devret” sisteminden farklı değildir.
Eyüp tarafından Haliç’e bakışı gösteren Claude- Marie-Ferrier imzalı, yaklaşık 1857 tarihli fotoğrafta Ayvansaray Köprüsü. Ortadaki çift minareli cami Mihrişah Valide Camii; arkasındaki kışla binaları günümüzde Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi. Ön taraftaki binalar, İstanbul Teknik Üniversitesi olarak anılan Mühendishane’nin Hasköy’de ilk teşekkül ettiği yerde. Kıyı şeridindeki tek katlı ve kiremit çatı örtülü Şalope Tersanesi’nin yerinde bugün Haliç Kongre Merkezi var.
Şirketi kurduğu sıralarda Sarraf Mıgırdıç’ın itibarı çok yüksekti. Genç yaşta olağanüstü bir servetin sahibi olmuş, devlet adamları nezdinde kurduğu etkili ilişkilerle devlet gümrükleri üzerinde yetkili kılınmıştı. Ayrıca, mensubu olduğu Ermeni cemaati arasında da nüfuzlu kişilerdendi. Avrupa’daki eski ve köklü banker ailelelerinin ilk defa çok güçlendikleri sıralarda, Cezayirlioğlu Mıgırdıç da aynı tecrübeyi yaşamaya başlamıştı. Üretim ve finans üzerine kurumsallaşmaya önem verirken, ipekçilik, makinecilik öğrenmesi için bizzat Avrupa’ya öğrenci gönderdiği gibi; Ermeni okullarının hamisi olarak kendi toplumunun en yüksek unvanı olan “Amira” unvanına da layık görülmüştü. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın sarrafı da olması ona kapıları açmış; ülkedeki her ticari kaynağın ortağı olabileceği yahut bir şekilde bunları tasarrufuna geçirebileceği bir ortam sağlamıştı.
Hâliyle zamanının ileri gelenleri, Mıgırdıç’ın şirketine hissedar olmak için pek nazlanmadılar. Yine de şirketin tasfiyesi sırasında hazırlanan bilançodan, o zamana kadar tüm hisselerin satılamadığı, sadece 269 hissenin 94 hissedar arasında paylaşıldığı anlaşılmaktadır. Sarraf Mıgırdıç 270 bin kuruş tutarında 54 hisseyle en büyük hissedardır. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa 18, Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa 12, Ticaret Nazırı Ahmed Fethi Paşa 5 adet hisseyle büyük ortaklardandır. Hisse sahiplerinin Devlet-i Aliyye tebaası olması şart olduğundan, hissedarlar arasında ecnebi yatırımcı bulunmaz. Müslüman tebaadan hissedarların neredeyse tamamının üst rütbeli devlet adamlarından, gayrimüslim tebaadan hissedarların ise bankerlerden ibaret olması, o dönemki sermaye sahiplerinin profilini çıkarmamıza da yardım etmektedir. Osmanlı Devleti’nde gelmiş geçmiş en zengin sermayedarlardan Kamondo ailesinin ise sadece iki hisse alması dikkati çekicidir (İ.MVL. 21151).
Mıgırdıç Cezayirliyan (1805-1861).
Ayvansaray Köprüsü projesi, zamanına göre gayet ciddi hazırlanmış bir projedir. Şirketin tasfiye sürecinde hazırlanan bilanço hesaplarında, yıllara dağılan bazı yazışmalarda, gerçekleştirilen yatırımın mühim ayrıntılarına tesadüf edilmektedir ve bunlar da gayet bilinçli, şehircilik açısından önemli noktalardır. Tabii o yıllarda ÇED raporu gibi değerlendirmeler hayal dahi edilemediğinden, köprünün çevreye vereceği zararlar umursanmamıştır (bugün ise, bunlar bilinmesine rağmen yine umursanmamaktadır).
Haliç akıntısının bu bölgede zayıf olması, büyük ihtimal bu mevkiin (Ayvansaray- Piripaşa arası) köprü için seçilmesinde etkilidir. Ayrıca Hasköy ve Ayvansaray’da yaşayan yoğun Ermeni nüfusunun yararına bir hizmet olarak da düşünülmüş olabilir. Üstelik Mıgırdıç’ın kendi konağı da Hasköy’dedir. Tabii o tarihte Hasköy ve çevresinde Yahudi nüfusu da Müslümanlar’a nazaran üç kat fazladır (MVL. 820/131-3). Bundan dolayı olsa gerek, İstanbul halk ağzında Ayvansaray Köprüsü’nün “Yahudi Köprüsü” adıyla anıldığı da rivayet edilir.
19. yüzyıl nüfus sayımlarında yetişkin ve çocuk erkek nüfus sayılmış, kadınlar sayım dışı bırakılmıştı. Elde edilen istatistikî verilerin, bu nedenle ortalama 2 ile çarpılması gerekir. Piripaşa Mahallesi’nde 12 hanede oturan 21 kişi ve 71 yabancı ile birlikte İslâm nüfusu ancak 92’ye ulaşırken, 142 hanede 1.196 Yahudi vardı. Köprüden doğrudan yararlanan bu mahalleye bitişik 108 hanede 260 kişi ve 159 yabancıyla birlikte, 419 kişinin yaşadığı Turşucu Mahallesi tamamen Müslüman nüfustan oluşuyordu. İki mahallede yaşayan toplam 519 Müslüman nüfusa karşılık sadece Piripaşa Mahallesi’nin 1.196 Yahudi’den oluşan nüfusu vardı. Aya Paraskevi Kilisesi’ne kayıtlı Rumlar ve özellikle Piripaşa’da oturan Ermeniler’le birlikte Hasköy’ün tamamında gayrimüslim nüfus Müslümanlar’dan fazlaydı.
Prusyalı Subay Carl Stolpe’nin ilk olarak 1866’da basılan haritası, köprünün faaliyette olduğu yıllarda hazırlanmış olmalıdır; zira 1866’da köprü çoktan kaldırılmıştı. 1882’de güncellenmiş yeni bir baskısı yapılırken, artık ortada olmayan Ayvansaray Köprüsü’nün haritada bırakılması ilginçtir.
Haliç’in karşı karşıya iki iskelesi olan Ayvansaray ve Piripaşa semtleri, Unkapanı ile Galata Köprülerine bir hayli uzak kalıyordu. Bölge sakinlerinin günde 2-3 kuruş kayık, vapur parası ödemeye güçleri yetmiyordu (MVL. 824/59). Bu durum yoksul kişilerden oluşan bu iki semt halkına epey külfet getiriyordu. Oysa 1845’te yayalar Galata Köprüsü’nden 5 para (40 para=1 kuruş) vererek geçebiliyordu (İ.MVL. 1353).
Köprüye dair Osmanlı Arşivi’nde çok sayıda belge bulunsa da, bugüne kadar tasnifi tamamlanıp araştırmaya açılmış arşiv vesikaları arasında köprünün inşaat keşif defterlerine, planlarına henüz rastlanılamamıştır.
Köprü inşaatı padişahın 11 Haziran 1851 tarihinde verdiği izinden sonra başlamış; şaşırtıcı bir şekilde çok kısa sürede tamamlanmış; 19 Şubat 1852 Perşembe günü açılış töreni yapılması için Sadaret’ten Kaptan Paşa’ya tezkire yazılmıştır (A.MKT.NZD. 49/32). Sinan Genim’in aynı tarihli Journal de Constantinople gazetesinden naklettiği yazıda şöyle denmektedir: “İnşa edilen köprünün uzunluğu 380 metre, genişliği ise 8.40 metredir. Ortada her iki yandaki 1.50 metre genişliğindeki yaya yolundan demir parmaklıklarla ayrılan 6.40 metre genişliğinde at ve arabalara ayrılmış geliş-gidiş yolu bulunmaktadır. Bir yenilik ve kolaylık olmak üzere, yağışlı havalarda atların ayaklarının tutunabileceği şekilde döşeme tahtaları hafifçe çıkıntılı olarak döşenmiştir. Bu buluşun İmparatorluk Tersanesi çalışanlarından M. Vasis Janide tarafından düşünüldüğü belirtilmiştir.” Sinan Genim aynı yazıda köprünün yer aldığı harita ve fotoğrafları da göstermiştir (TAÇ dergisi, sayı 14).
O dönemde imar faaliyetlerinden pek nasibi olmayan bu yerin çehresi, köprü inşaatının başlamasıyla beraber değişmeye başlar. Piripaşa iskelesinden Sütlüce-Kırkağaç yönüne kadar birçok mülkün istimlak edilmesiyle yollar genişletilerek ağaçlandırılır; Piripaşa deresi doldurularak meydan düzenlemeleri yapılır. Böylesine bayındırlık faaliyetlerine harcanan para, neredeyse köprünün inşaatına yakın bir harcama kalemi oluşturmuştur. Köprü 1 milyon 19 bin kuruşa; çevre düzenlemesi, istimlak bedelleri ve sair masraflar 878 bin kuruşa mâl olmuştur. Toplam 1.897.463 kuruş masrafa karşılık 269 hissenin bedeliyle 1.345.000 kuruş sermaye oluşturulabilmiş, 552.463 kuruş açık verilmiştir. Bu noktada geçiş ücretlerinden elde edilen gelirin ne kadar olduğu önem kazanıyor. 13 Mart 1852-9 Nisan 1859 tarihleri arasında 930.628 kuruş hasılat toplanabilmiştir (İ.MVL. 21151). Bu belgeler karşısında, Semavi Eyice’nin İslâm Ansiklopedisi’nin “Haliç” maddesinde kaynak belirtmeden naklettiği “Ayvansaray Köprüsü iki kıyı arasında kayıkla taşımacılık yapan sandalcılar tarafından işlerine zarar verdiği için, açılışından 10 gün sonra yakılmış ve bir daha yapılmamıştır” rivayetinin mesnetsizliği ortaya çıkmaktadır.
Ayvansaray Köprüsü’nün günümüzdeki konumu, yaklaşık olarak kırmızı çizgiyle gösterilen hat üzerindedir.
Bilançoda yer alan rakamlar, Ayvansaray Köprüsü’nün Galata ve Unkapanı Köprüleri kadar işlek bir trafiğinin olmadığını gösteriyor. Bunda elbette, köprünün yapıldıktan hemen sonra bazı dubalarının bir miktar suya batmasıyla tamiratının gerekmesi ve 6 aya varan süre trafiğe kapatılması da etkilidir. Ayrıca Mıgırdıç’ın daha sonra hapis, sürgün cezalarına maruz kalması ve mallarının haczedilmesiyle şirketin Ticaret Nezareti tarafından yönetilmesi; işletmesinin mültezimlere ihale veya emanet yöntemleriyle yürütülmesi hasılat kayıplarına sebep olmuştur. Köprünün işletmeye açıldığı ilk yıldan itibaren oluşan işletme ve bakım giderleri, hasılatının yarısına denk gelir; bu nedenle pek kârlı bir işletme olmadığı görülür.
Galata ve Unkapanı köprülerinin bulunduğu yerlerde deniz derinliği 40 ila 60 metreye kadar ulaşırken, Ayvansaray-Piripaşa arası oldukça sığ bir bölgeyi teşkil ediyordu. Eyüp’e doğru neredeyse 3 metreye kadar inen derinliğin biraz gerisinde yer alan Ayvansaray Köprüsü, tekne ve mavnaların geçebileceği sadece iki açıklıktan ibaretti; köprüyü ayakta tutan dubalar, Kâğıthane ile Alibeyköy derelerinin taşıdığı alüvyonların bu sığ bölgeden atılmasına bir set oluşturuyordu. Üstelik kısa zamanda midyelerin sardığı dubaların ağırlaşmasıyla bazı yerleri batmış ve çok kısa bir sürede köprüden Eyüp’e doğru olan mıntıka deniz trafiğini engelleyecek derecede sığlaşmıştı.
O yılların denizcilik üzerine yetkili otoritesi olan Bahriye Meclisi’nin yönlendirmelerini ve Meclis-i Vala’nın (zamanın Danıştay’ı) verdiği raporları dikkate alan Sultan Abdülmecid, 8 Mart 1859 tarihli iradesiyle köprünün Haliç’ten kaldırılmasına karar verdi (İ.MVL. 18076). Köprünün kaldırılacağını duyan Hasköy halkı, cemaat temsilcileri ve mahalle muhtarlarının mühürlü mahzarlarıyla itiraz ettilerse de sonuç değişmedi (MVL. 824/59; 822/53). Kararın hemen yerine getirilemediği, tebligatın hissedarlara 4 Temmuz 1860’da yapılmasından anlaşılıyor. Zaten bundan sonraki safhada, üst rütbeli devlet adamları ve devletle içiçe sarraflardan ibaret hissedarların mümkün olduğunca az bir zararla, hatta başabaş bir mali durumla şirketi tasfiye edebilmeleri için elden gelen tüm kolaylığın gösterildiği anlaşılıyor.
Avusturyalı ressam-seyyah Joseph Schranz’ın Le Bosphore et Constantinople Panorama adlı eserinde, Eyüp-Piyer Loti Tepesi’nden Ayvansaray Köprüsü.
Sultan Abdülmecid’in ülkenin imarına, şekillenmesine yardım edeceğine inandığı girişimlere verdiği önem, Şirket-i Hayriye’de hem kendisinin hem de hanedan mensubu kadınların hisse senedi sahibi olmasında kendini göstermiştir. Ayvansaray Şirketi’nin hissedarları arasında sultanın ve hanedan mensuplarının bulunmayışı, Sultan Abdülmecid’in bu şirkete karşı biraz mesafeli duruşu olduğunu yansıtıyor. Aynı vaziyeti, şirketin köprünün iki başına padişah tuğrasının asılması talebine olumsuz cevap vermesinde (ve açılış törenine katılmayışında) görüyoruz (İ.DH. 15132). Buna rağmen şirketin tasfiyesine dair muhasebe kayıtlarında tuğra masrafı olarak gösterilen 2.500 kuruşun itirazsız kabul edilmesinden, asılmasa da bu tuğraların hazırlandığını anlamaktayız. Oysa Sultan, Ayvansaray Köprüsü’nden 2 yıl sonra yeniden inşa edilen Hayratiye Köprüsü’nün iki başına tuğra ve tarih beyitlerinin asılmasını kabul etmiş, Cuma Selamlığı’ndan sonra düzenlenen görkemli açılış törenine katılmıştı.
Tüm bu yaşananlar, şirketin baş müteşebbisi Cezayirlioğlu Mıgırdıç’ın köprünün açılışından kısa bir süre sonra devlet nezdinde itibarını yitireceğinin; elindekini avucundakini kaybedeceğinin ve ardından sürgünlerle, mahkemelerle karşılaşacağı sürecin habercisi olmalıdır. Aslında Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’yla olan rekabetinde Cezayirlioğlu Mıgırdıç’ı hedefine koymuştu. Reşid Paşa’nın azlinden 2 ay sonra sadrazam olduğunda, Mıgırdıç’ın talihi ters döndü. Mehmed Ali Paşa’nın bizzat önayak olduğu soruşturmaların ardından Mıgırdıç malını, mülkünü, itibarını kaybetti ve köprüsünün de ortadan kalktığını görerek 1861’de yoksul bir şekilde dünyaya veda etti.
1 BELGENİN BELGESİ
Ayvansaray Köprüsü Şirketi tarafından, muhtemelen hisse senedi almak isteyenleri bilgilendirmek maksadıyla düzenlenmiş matbu beyanname. Beyanname yazısının üst tarafındaki klişede köprünün çizimi bulunur. Köprünün dubalar üzerinde inşa edilen yapısı, iki yanında hafifçe yükselen kemerli geçiş kanalları, yaya yollarını koruyan parmaklıkları ayrıntılı bir şekilde çizilmiştir. BOA.A.MKT. 2431/51 Köprüsü Şirketi tarafından, muhtemelen hisse senedi almak isteyenleri bilgilendirmek maksadıyla düzenlenmiş matbu beyanname. Beyanname yazısının üst tarafındaki klişede köprünün çizimi bulunur. Köprünün dubalar üzerinde inşa edilen yapısı, iki yanında hafifçe yükselen kemerli geçiş kanalları, yaya yollarını koruyan parmaklıkları ayrıntılı bir şekilde çizilmiştir. BOA.A.MKT. 2431/51
Caz tarihinin en önemli müzisyenlerinden trompetçi, besteci ve orkestra şefi Dizzy Gillespie, 1956’da Ankara ve İstanbul’da konserler vermiş, tanıştığı Türk müzisyenlerle de aynı sahnede çalmıştı. Gillespie’nin ziyareti, ABD’nin Sovyetler’e karşı yürüttüğü kültürel hegemonya mücadelesinin bir parçasıydı ama, evdeki hesaplar caza pek uymayacaktı!
Türk gazeteleri, 1956 Nisan ayının son günlerinde ABD’de yaşanan “ırk tefriki” (ayrımı) hadiselerine sık yer verir olmuştu. Meselenin Türkiye’de ilgi çeken başka bir tarafı daha vardı; haberlere bakılırsa Güney Carolina eyaletindeki bazı Türk ailelerin çocukları da Beyazların gittiği okullara kabul edilmiyordu. Bu haberin yayımlandığı 27 Nisan 1956’daki gazetelerin iç sayfalarında, Amerikan caz tarihinin en önemli isimlerinden Dizzy Gillespie’nin Türkiye ziyaretiyle ilgili haber vardı: “Amerikalı zenci müzisyen Dizzy Gillespie ve 22 kişilik orkestrası dün konserler verdiği Ankara’dan uçakla İstanbul’a gelmiştir. Gillespie ve orkestrası 27 Nisan-5 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’da Saray Sineması’nda konserler verecektir.”
Ertesi günkü gazetelerde Dizzy Gillespie bu kez ilk sayfada boy gösteriyordu: “Türkiye Hafif Garp Müzikleri Sendikası, Gillespie ve orkestrası şerefine Taksim Belediye Gazinosu’nda bir kokteyl parti vermiştir. Türkiye’de ilk defa yerli ve Amerikalı caz sanatkarları ‘jam session’ yapmışlardır. ‘Jam session’ saz sanatkarlarının aynı tempoyu muhafaza ederek muhtelif sazlarla irticalen parçalar çalmaları demektir.”
Yine aynı gün, ABD’de yaşayan “Türkler”e yönelik ırkçı muamele meselesinde de müjdeli sayılabilecek bir sonuca varılmıştı: Güney Carolina’daki sözkonusu aileler ne Türk vatandaşıydılar ne de Türk asıllı. ABD’ye göç etmiş Kuzey Afrikalı atalarının bir zamanlar Osmanlı vatandaşı olması sebebiyle kendilerini Türk olarak tanımlamaktaydılar sadece. Sorun çözülmüş sayılabilirdi artık!
Dizzy Gillespie ve ‘alametifarikası’ haline gelen yamuk borulu trompeti. Bir konser sonrası yaşanan bir kaza sonucu bu hâle gelen trompetinden çıkan sesi çok beğendiği için ömrünün sonuna dek özel olarak bu model trompet yaptırmıştı.
Ancak gazetelerin gözünden kaçan ilginç bir tesadüf vardı. Günlerdir haberlerini yayımladıkları Gillespie, ırk ayrımının nasıl işlediğinin tanığı olmanın ötesinde, ABD’deki ırk ayrımı tartışmalarının odağındaki Güney Carolina’da 1917’de doğmuştu.
Kendisine bu konu hakkında ne düşündüğü sorulmadı. Gerçi Gillespie, Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, İran, Pakistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’ni kapsayan Ortadoğu-Balkanlar ve sonrasında Latin Amerika turnelerine çıkmadan önce Amerikan Dışişleri Bakanlığı tarafından ülkesindeki ırk ayrımı sorunlarıyla ilgili soru gelirse nasıl cümle kurması gerektiği hususunda uyarılmıştı. Yanıtlarına “Evet, ama…” diye başlaması, ardından “dünyanın neredeyse her yerinde benzer sorunlar görülmekte” diyerek konuyu ABD’yle sınırlı olmayan evrensel bir mesele haline getirmesi tavsiye edilmişti. Aslında Gillespie, bu uzun turneye zaten Amerikan hükümetinin talebi uyarınca ve bir çeşit gayriresmî diplomatik bir görev almayı kabul ederek çıkmıştı!
Cazın nasıl olup da bir kamu diplomasisi aracına dönüştüğünü anlamak için biraz geriye dönmemiz lazım. 2. Dünya Savaşı sonrası ABD-Sovyetler Birliği arasında başlayan Soğuk Savaş, her iki tarafın da propaganda faaliyetlerine ağırlık vermesini zorunlu kılmıştı. Kültürel hegemonya için kültür-sanat ve spor alanlarında da kıyasıya bir mücadele gerekiyordu. Mücadelenin ilk yaşandığı alanlardan biri radyo yayıncılığı olacaktı. Sovyetler işe erken koyulmuş, daha 1927’de Ekim Devrimi’nin 10. yılında geniş bir radyo ağına ulaşmıştı. ABD buna 1941’de tüm Avrupa’ya radyo yayını yapan VOA (Voice Of America-Amerika’nın Sesi) ile cevap verdi. Savaş bittiğinde radyo yayınlarının da “sivilleşmesi” gerekiyordu. Aralarında Walt Disney’in de olduğu Hollywood yapımcıları Amerikan yaşam tarzı, özgürlük, demokrasi temalı yayınlar için göreve çağrıldılar. VOA’nın yayınlarında müzik de önemli bir yer tutacaktı. Rock’n roll çağı henüz başlamamışken, caz tüm dünyada ve özellikle de Sovyet nüfuzu altındaki Doğu Avrupa’da büyük ilgi görüyordu.
1954’e gelindiğinde Başkan Eisenhower, “kamu diplomasisi” kapsamında müzik gruplarının dünyanın farklı bölgelerinde konserler vermesi amacıyla bütçeden 5 milyon USD ayrılması için Kongre’yi ikna etti. İşin başında senfoni orkestrası, tiyatro grupları, dans ve bale topluluklarının gönderilmesine karar verilmişti. Ancak senfoni, dans ve özellikle de bale sözkonusuysa, Sovyetler pek kolay lokma değildi. 1956’da caz müziğinin bu amaçla kullanılması teklifi, Afro-Amerikan senatör Adam Clayton Powell’dan geldi. ABD Dışişleri bu fikri olumlu buldu. Dizzy Gillespie, Duke Ellington, Louise Armstrong’un yanısıra Dave Brubeck gibi Beyaz ya da Benny Goodman gibi Yahudi şöhretlerden de faydalanmaya karar verdiler. Bu arada Kongre içinde buna karşı bir cephe de oluşmuştu. Güney eyaletlerinden gelen bazı senatörler, Siyah caz müzisyenlerinin ABD’nin küresel imajını temsil etmek için uygun olmadığını açıkça dile getirdiler. Bazı senatörlerse “ABD imajının barbarlık düzeyine indirileceğini” söyleyecek kadar ileri gittiler; ancak Başkan Eisenhower kararlıydı.
Dizzy Gillespie, İstanbul’da davulcusu Charlie Persip ile birlikte dünyaca meşhur zilllerin üretildiği Samatya’daki Zilciyan atölyesini de ziyaret etmişti.
Dışişleri Bakanlığı yine de caz müzisyenlerine, hele Siyahlara pek güvenmiyordu. Genel olarak “aşırılıklarıyla” bilinen cazcılar istenmeyen hareketler yapabilir, Siyahlar da ırk ayrımcılığı hakkında Amerikan imajını zedeleyen açıklamalarda bulunabilirlerdi. Turne öncesi müzisyenlere ne şekilde konuşacakları konusunda bilgilendirme toplantısı yapmaya kalktıklarında, Gillespie bir şekilde pasif direniş gösterip katılmamayı başarmıştı. Yıllar sonra bu konu sorulduğunda şunları anlatacaktı:
“Teklif geldiğinde açıkçası hoşuma gitti. Onurlandırılmış hissettim kendimi. Kendi param ve çabam olmadan büyük bir grupla büyük bir turneye çıkmak iyi fikirdi… ABD’yi temsil etmeyi kabul etmiştim ama bize yapılanları temize çıkarmaya da niyetim yoktu. Sorulan sorulara doğrusu neyse onu söyleyerek cevap vermeye kararlıydım. Hakikaten de pek çok soru sordular. Grupta kimi Beyazların olmasına da şaşırdılar. Onlar hep kavga, ayrımcılık, linç haberleri okuyorlardı. Bizse Siyah-Beyaz birlikte çalıyorduk. ‘Gördüğünüz gibi biz beraber çalıyoruz; atalarım köleydi, bugün başka sorunlar var; ben muhtemelen göremem ama bir gün ABD’de ırkçılık tamamen ortadan kalkacak’ diyordum.”
Gillespie, turnenin Pakistan-Karaçi konserinde dışarıda kalan “ayak takımı” kapılar açılıp içeri alınana dek sahneye çıkmayacağını söyleyerek ilk “arıza”sını çıkardı. Kapıları açtırma işini Ankara’da, diplomatlardan ve bürokratlardan oluşan davetlilerin bulunduğu Türk-Amerikan Dostluğu Derneği’ndeki konserde de tekrarlamış; kendisini dışarıdan da olsa dinlemek için toplanan gençleri içeri aldırmıştı. Üstelik önceki gün kendisini havaalanında karşılayan Süheyl Denizci (bas), Celal Bozkurt (alto saksofon), Erol Pekcan (davul), Hayri Matkap (tenor saksofon) ve Muvaffak ‘Maffy’ Falay’dan (trompet) oluşan ekibi de sahneye davet etmişti.
Ankara Esenboğa Havaalanı’ndaki karşılama töreninde trompetiyle yer alan Muvaffak Falay ve Gillespie arasındaki dostluk yıllar boyu sürdü.
Gillespie, o sırada Türkiye dışına adım atmamış, caz kariyerinin henüz başında olan Muvaffak Falay’dan o kadar etkilenecekti ki; turne dönüşü Amerikalı gazetecilere “Türkiye’de inanılmaz bir trompetçiyle tanıştım, Miles Davis ayarında” diyecekti. İlk karşılaşmaları da çok ilginçti. Falay, Esenboğa Havaalanı’nda apronda trompetiyle solosunu atarken Gillespie yanına gelmiş, parça bitince önce sarılmış, sonra da “adınız ne?” diye sormuştu. O sırada 24 yaşında olan ve 2022’de 92 yaşındayken dünya cazında saygın bir isme sahip bir şekilde bu dünyadan ayrılan Falay’ın hayatının sonuna dek her söyleşisinde aynı neşeyle anlattığı hikayenin devamı çok eğlenceliydi: Adının Muvaffak olduğunu söylemek yerine arkadaşlarının ona seslendiği gibi “Mafak” demeyi tercih edince Gillespie kahkaha atmış ve “fantastik bir ismin var; Amerika’ya gelirsen çok meşhur olursun” demişti. O sırada İngilizcesi epey zayıf olan Falay, merasim bittikten sonra aralarındaki bu diyalogu bir arkadaşına aktarıp “Neden öyle dedi?” diye sorduğunda kendi deyimiyle dünyası başına yıkılmıştı: “Mafak, Siyah argosunda ‘motherf…er’ın kısaltmasıymış meğer. O günden itibaren yurtdışında adımı Maffy yapmaya karar verdim.”
Gillespie, resmî konserlerin dışında Ankara’da geçirdiği günlerde aynı ekiple gece kulüplerinde “jam session” yapmayı da ihmal etmemişti. İstanbul’daki 1 haftayı da konserler, “jam session”lar ve Boğaz gezintileriyle geçirmiş; arada kimsesiz çocuklar yararına bir davete katılmış, bu davette piyano çalan ve ileride Devlet Sanatçısı unvanı alacak olan 11 yaşındaki piyanist Verda Erman’ı dinlemişti. Performans sonrası küçük kızın elini bir yetişkinmişçesine dudaklarına götürüp “çok yetenekli bir müzisyensiniz küçük hanım” demişti. Arta kalan zamanda Samatya’ya uğramış, dünya çapında isim yapmış rakipsiz zil üreticisi Zilciyan ailesinin atölyesini de ziyaret etmişti.
Turnenin Pakistan ayağında Gillespie Amerikan Elçiliği’nin tüm itirazlarına karşın sokaklarda halkın arasına karışmış, Karaçi’de trompetiyle yılan oynatmayı bile denemişti.
Gillespie, uluslararası kariyere sahip piyanist Verda Erman’ı (1944- 2014) henüz 11 yaşındayken canlı dinlemiş ve performansından çok etkilenmişti.
Türkiye’nin ardından geçilen Yunanistan’da, “caz diplomasisi”nin tüm turne boyunca belki de en çok işe yaradığı konseri verecekti Gillespie. Ekipte yer alan Quincy Jones’un yıllar sonra anlattığına göre Atina konseri en gergin konserdi. 1 gün öncesinde Yunan öğrencilerle Atina’da okuyan Kıbrıslı Rum öğrenciler ABD büyükelçilik binasını kuşatmış, taş yağmuruna tutmuştu. Öğrenciler, EOKA’nın Britanya sömürge yönetimine karşı başlattığı savaş sebebiyle gergin günler yaşayan Kıbrıs’ta sömürgecilerin tasfiyesini desteklemeyen ABD’yi protesto ediyordu. Üniversite öğrencileriyle dolu konser bu nedenle gergin başlasa da, bittiğinde seyirciler kendinden geçmiş, Gillespie’yi sırtlarına alarak Atina sokaklarında dolaştırmışlardı.
ABD’nin “caz diplomasisi” sonraki yıllarda Dave Brubeck, Duke Ellington, Louis Armstrong, Benny Goodman, Herbie Mann gibi isimlerle ‘60’lı yılların sonuna dek Afrika, Ortadoğu, Doğu Avrupa, Asya ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan turnelerle devam edecekti. Siyah müzisyenler ve Dave Brubeck gibi Beyazlar, ABD Dışişleri’nin taleplerini hiç gözetmeyerek dik duruşlarıyla dikkati çektiler. İşin ilginç yanı “kültür ihracı”nın yanısıra bütün bu turneler bir “kültür ithali”ne de yol açacaktı. Özellikle Dave Brubeck, Türkiye’de geçirdiği günlerde İsmet Siral, Erdem Buri gibi müzisyenlerle yaptığı sohbetlerden, onların önerilerinden etkilenerek 9/8 ritmli “Blue Rondo à la Turc” ya da 5/4’lük ritme sahip dünyanın bugün en bilinen caz parçalarından biri olan “Take Five” gibi Amerikan cazında o güne dek görülmemiş eserlere imza atacaktı.
Gillespie’ye gelince… Soğuk Savaş’ın resmen sona ermesine az bir zaman kala, 17 Temmuz 1988’de bir defa daha İstanbul’u ziyaret etti. 16. İstanbul Müzik Festivali kapsamında, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda sahnedeydi. 5 yıl sonra, 6 Ocak 1993’te, 76 yaşında hayatını kaybetti.
ZILDJIAN / ZİLCİYAN ZİLLERİ
Elle yapılan müzik aleti: Formülü 400 yıldır gizli
Dizzy Gillespie’nin İstanbul’daki yoğun programı içinde Samatya’ya gidip Zilciyan ailesine ait zil üretim atölyesini ziyaret etmesi boşuna değildi. Bugün dahi caz ve rock müzisyenleri İstanbul’u vurmalı müzik aletlerinden zilin anavatanı olarak kabul ediyor. Zilciyanlar da bu alanda açık ara birinciydi ve 17. yüzyıldan beri alaşımında kullandıkları formülü sır gibi saklayarak ürettikleri ziller, kimse tarafından taklit edilemiyordu.
1623’te Trabzon’dan İstanbul’a göç eden Kerope Zilciyan, önce Kayserili Ermeni bir ustadan kilise çanı yapımını öğrenmiş, sonra kendi formülünü geliştirerek zil üretimine başlamıştı. Samatya’yı mesken tutan ailenin ürettiği ziller bir süre sonra mehter takımında da kullanılınca Zilciyanlar Osmanlı Sarayı’nın da takdir ettiği ustalar olmuşlardı.
Zilciyan ailesinin bir bölümü 1915 sonrası ABD’ye göç ederek 20’li yıllardan itibaren caz müzisyenlerinin gözdesi olacak zilleri Zildjian markası altında üretmeye devam etti. İlerleyen dönemde geleneksel üretim tarzından uzaklaşıp seri üretime geçseler de Zildjian markasıyla bugün de müzik piyasasında rakipsizler.
Ailenin Türkiye’de kalmayı seçen üyelerinden Mikael Zilciyan ise yaşlanıp ABD’deki akrabalarının yanına gideceği 1978’e dek geleneksel üretimi sürdürdü. Çocuk yaşta Mikael Usta’nın yanına girerek bu sanatı öğrenen iki çırak; Agop Tomurcuk ve Mehmet Tandeğer, ustalarını gizlice izleyerek öğrendiklerini söyledikleri alaşım sırrını 1978’den sonra kullanmaya karar verdiler ve kendi markaları İstanbul Zilleri’ni yarattılar.
Zildjian bugün dünyaca ünlü davulculara, festivallere sponsorluk yapan büyük bir firma olarak varlığını sürdürüyor. Agop Tomurcuk ve Mehmet Tandeğer’in çocuklarıysa “İstanbul Agop” ve “İstanbul Mehmet” adında farklı markalarla üretime devam ediyor. Her iki markanın zilleri de hâlen geleneksel üretim biçimini koruması, son formunun çekiç darbeleriyle elle verilmesi, bu sebeple her bir zilin diğerinden farklı tınıya sahip olması sebebiyle dünya çapında ilgi görmeye devam ediyor. İstanbul’a konsere gelen birçok ünlü müzisyen, günümüzde de tıpkı Dizzy Gillespie gibi bu iki İstanbullu zil üreticisini ziyaret etmeyi ihmal etmiyor.
Gillespie ve davulcusu Charlie Persip, cazcılar için vazgeçilmez olan Zilciyan zilleri hakkında Mikael Zilciyan’dan bilgi alıyorlar.