Etiket: Sayı:113

  • Yaşı olanlar başköşe-kuzeye gençler eşiğe-güneye oturur

    Yaşı olanlar başköşe-kuzeye gençler eşiğe-güneye oturur

    Yörük obalarında başlayan mekan kurguları ve oturma düzenleri, sonraki yüzyıllarda Japonya’dan İstanbul’a kadar 3 avlu üzerine kurulmuş tapınaklar, saraylar ve külliyelerde de devam etti. Giriş hep güneyde, başköşe tam karşıda yani kuzeyde yer aldı. Yön ve mekan algılamaları, İslâmiyet’ten sonra da “kıble”nin yanında varoldu.

    Yörük obası, bildiğimiz bir kavram… İçasya’da göçebe geçmişi olanların çoğu “aul” der ki, bizde insanların değil de hayvanların bulun­duğu yer anlamında “ağıl” şeklini alır. Bir yörük oba­sını oluşturanlar birbiri ile geçinen bir gruptur; çoğu da akrabalık ilişkileri içinde yaşar. Bu açıdan obayı sulh-sükunun hakim olduğu bir yer ve obadaki çadırevle­ri de insanın evrendeki yerini belirleyen birimler şeklinde görmek mümkündür.

    Çadırev, “bozüy, tirme” şekillerinde karşımıza çıkar. Batı dillerinde çadırevlere “yurt” denmesinin sebebi, çadırev ile yurt/toprak arasındaki ilişkinin seyyah gibi dışarıdan ba­kan birine açıkça görünmemesindendir. Çadırevin üstüne oturduğu toprak gibi, obanın da kurulageldiği alan insanın yurdudur. Kısacası çadırev ve toprak ne kadar elle tutulur fi­ziki kavramlarsa; yurt, atalar ve atalar ruhu da maneviyatla ilgilidir. Bu mekanların sembolik anlamı hakkında birçok çalışma yapılmıştır.

    Çadırevin çoğu zaman “eşik” denen kapısı/girişi ve girer girmez karşımıza gelen başköşesi, en önemli merkezlerdir. Biz dışarıdan gelen kişiler olarak, çadırın içini çadırın giri­şine göre tanımlarız; yani bize göre sağda kadınlar, solda ise erkekler oturur. Oysa oturanlar açısından çadırın içi, baş­köşe (tör) konumundan tanımlanır ve sağ taraf erkeklerin, sol taraf kadınların oturma mekanıdır. Yaşça büyük olanlar başköşeye yakın, genç olanlar eşiğe/kapıya yakın oturur. Gü­nümüz Türkiye’sinde de böyle bir yaklaşıma yabancı değiliz.

    Çadırevde yaşayan halklarda yer-mevki (orun) çok önem­lidir. Hatta “kalkacağın yere oturma” sözü bu çerçevede söylenmiştir. Eskiden çadırevin ortasında ocak bulunur ve ça­dırevin tepedeki deliğinden (tütek/tün­dük) çıkan duman kişiyi göğe/ruhlar âle­mine bağlardı. Girişten sonra ocak önü, ocak arkası ve başköşeden (tör) oluşan bir üçlü yapı, tarih boyunca devam etmiştir. Yeni gelinler, çocuk doğurup ailenin tam bir üyesi oluncaya kadar tör önüne ge­çemezlerdi. Zaman içinde kimi değişik­likler oldu; örneğin Dede Korkud destanı “kadın evin direğidir” derken, direkli çadırevlerden sözetmiş olur. Bugün Türk halklarının çadırevleri direksizdir; Moğol çadıevlerinde ise direkler olmazsa olmazdır.

    Türk halklarının çadırevlerinde, değişiklik daha çok yönlere göre kendini gösterir. Daha eskiden çadı­revin girişi güneşin doğduğu yere, doğuya bakarken; sonra­ları güneşin yükseldiği zaman olan güneye doğru kaymış; uzun zaman bu iki yön birarada varolmuşsa da zamanımız­da artık güney en çok rastlanılan giriş yönü olmuştur. Ancak çadırın içindeki başköşe daima kuzeyde olmuştur. Giriş gü­neyde, başköşe tam karşıda yani kuzeydedir. Kuzey, dağın güneş almayan tarafında olduğu için kimi zaman “kuz” kimi zaman da “kara” diye tanımlanır. Ayrıca kuzeyin önemi, Ku­tup Yıldızı (Demir Kazık) ile açıklanır. “Kara” bu çerçevede aynı zamanda “kutsal” anlamı da taşımıştır.

    Üçlü yapının (başköşe, ocak önü ve ocak arkası) en üst köşesi yani başköşe, Türkler ve Moğollar tapınak-saray gibi yerleşik yapılara geçtikçe kuzeydeki yerini korumuş; hatta bu açıdan Uzakdoğu uygarlıklarını da etkilemiş­tir. Bu etkilenme özellikle Tabğaç dediğimiz Kuzey Wei sülalesi devrinde, Budizm etkisiyle yapılan tapınaklarda da kendini yekpare bir yapı olarak değil, yapı topluluğu olarak gösterir. Bu etkiler Japonya’dan İstanbul’a kadar 3 avlu üzerine kurulmuş tapınaklar, saraylar ve külliyelerde görülür. Girişin özellikle vurgulandığı bu yapılar, dış-or­ta-iç avlu prensibi ile karşımıza çıkar. Bunların arasında iç avlu en kuzeyde yer alır. Bugün müze olan Pekin’deki sarayların da en kuzey köşesi hanedan mensuplarının mekanı idi. Timurîler devrinde de yapı veya mezar kompleks­lerinin güneyde giriş ve kuzeyde kut­sal mekan olarak düzenlendiğini, hem Semerkand’daki Şah-ı Zinde de hem de Türkistan şehrindeki Ahmet Yesevî türbesinde görmekteyiz. Yön ve mekan algılamaları, İslâmiyet’ten sonra da “kıble”nin yanında varolmaya devam etmiştir.

    Zamanin-Izinde
    Göçebe otağı.
  • ‘Oldukça’ sözcüğü ‘çok’ değil ‘yetecek kadar’ anlamında…

    ‘Oldukça’ sözcüğü ‘çok’ değil ‘yetecek kadar’ anlamında…

    “Oldukça” sözcüğü, “olabildiğince, yetecek kadar, epey, hayli” anlamlarında kullanılması gerekirken; çoğu zaman yanlış bir biçimde “aşırı, abartılı, adamakıllı, çok” için kullanılıyor. Radyo-TV kanallarında “oldukça akıllı, oldukça lezzetli, oldukça şık” kullanımları öylesine çoğaldı ki, “oldukça akıllı” diye nitelendirilen birinin bir deha olduğu kastediliyor!

    Her zaman saygıyla andı­ğımız Kenan Onuk (öl. 2005), spor yayıncılığın­da örnek insan diye gösterebile­ceğimiz isimlerin başında gelir. Seslendirdiği spor haberlerinde ve tercüme edilen belgesel me­tinlerindeki dile özen göstermiş­tir. Ekibinde çalışan ve öğrencisi olan dostlarımızla anılarımızı tazelerken, onun Türkçe konu­sundaki duyarlılığını birbirimize hatırlatırız.

    “Oldukça” sözcüğü, “olabildi­ğince, yetecek kadar, epey, hayli” anlamlarında kullanılması ge­rekirken; çoğu zaman yanlış bir biçimde “aşırı, abartılı, adamakıl­lı, çok” için kullanılıyor. Özellikle radyo ve televizyon kanallarında “oldukça akıllı, oldukça lezzetli, oldukça şık” vb. kullanımlar öy­lesine çoğaldı ki örneğin “oldukça akıllı” diye nitelendirilen birinin “kabul edilebilir” bir seviyede değil de, “aşırı, abartılı, çok” akıllı olduğu kastediliyor!

    Yıllar önce bir meteoroloji bül­teninde sunucu, “… hava yoğunlu­ğu mükemmel” diyeceği yerde “… hava yoğunluğu oldukça mü­kemmel” demişti. Oysa “oldukça” belirteci, olabildiğince, yetecek kadar, epey anlamındadır. Örne­ğin, “Oldukça geniş olan salon, adamakıllı kalabalıktı.” Birbirine karıştırılan “fazlasıyla” sözcüğü ise olağandan, gerekenden çok, pek çok, ziyadesiyle anlamına gelir. Örneğin, “İçerisi, dışarıdan farklı olarak fazlasıyla sessizdi.” cümlesinde olduğu gibi.

    “Oldukça” sözcüğü, ol-mak’tan isim-fiil ve eşitlik eklerinin kalıp­laşmasıyla türemiştir. Eşitlik hâli eklerinin (-ca, -ce, -ça, -çe) asıl görevi, gibilik, benzerlik ifade et­mektir. Akıllıca, insanca, çocuk­ça, büyükçe, anca, boyunca, yo­lunca, bunca, ardınca vb. Bu ekler “görelik” anlamı katar: “Sence bu doğru mu?” Yine bu ekler “birliktelik, beraberlik”anlamı da katabilir: “Sınıfça müzeye gittik.” Miktarları vurgulamak için çoğul eki ile birlikte yine bu ekler kul­lanılır: “Annem bu kütüphanede yıllarca çalıştı.”, “Onlarca şehir gezdim.” Bu ekler sayı adlarına gelince çokluk bildirir: “Yüzlerce kilometre yol yaptım.” Sonuç ola­rak bu ekler, “aşırılık, abartı” gibi bir anlam taşımıyor. Ancak kitle iletişim araçlarındaki kullanım yaygınlığına baktığımızda “ol­dukça” sözcüğüne maalesef böyle bir anlam da yüklemek zorunda kalacakmışız gibi görünüyor!

    Dilbilimci-yazar Necmiye Al­pay “oldukça” sözcüğünün yanlış yerde kullanımını “Türkçede ‘çok’ anlamını karşılayan sözcüklerin yetersiz kalması” ile çeviri hata­larına bağlar. Buna örnek olarak popüler İngilizce filmlerinde geçen “quite” sözcüğünün her rastlanan yerde “oldukça” diye çevrilmesini gösterir.

    Her şeye rağmen biz yine de Kenan Onuk’un dil uyarıları­nı unutmayıp onun zarif ruhu önünde saygıyla eğilerek “olduk­ça” sözcüğünün doğru kullanı­mına güzel bir örnek olan Cemal Süreya’nın Balzamin şiirini okuyalım: “…

    Güzelsindir de oldukça, çocuksundur da

    Saçlarınla beraber penceredeyken

    Besbelli arandığından haberli

    Gemiler eskirken, deniz eskirken limanda

    Sevgili”

    ‘Oldukça’ değil tamamen doğru

    “Onu sevmenin bir vicdan azâbı vermeyeceğini düşünerek oldukça rahatlık duydum.” Refik H. Karay

    “Oldukça iyi bir arkadaş” Reşat N. Güntekin

    “Ev oldukça haraptı, fakat üslûp bir asır evvelini muhâfaza ediyordu.” Ahmet H. Tanpınar

    “Mâlı çok etme hazer eyle azâbından kim / Renci artar ağır oldukça yükü hammâlın” Fuzûlî

    “Bu oyun oldukça geniş bir sahada taammüm etmiştir.” Ahmet Kutsi Tecer

    “Oldukça geniş olan salon, adamakıllı kalabalıktı.” Sabahattin Ali  

  • Önce Macaristan’da doğdu Ziya Gökalp’le Türkiyeli oldu

    Önce Macaristan’da doğdu Ziya Gökalp’le Türkiyeli oldu

    18. yüzyıldan itibaren Tatar, İskit ve Altay olarak adlandırılan dillerin 19. yüzyıl ortalarında “Turan” olarak anılmaya başlanması bir dönüm noktasıydı. Turánizmus (Turanizm) akımı, ırkçılığa dönüşen Aryanizme karşı romantik bir milliyetçilik olarak önce Macaristan’da doğdu; Ziya Gökalp’le birlikte (1923) ülkemizde Türkçülük ile eşanlamlı kullanıldı.

    Karşılaştırmalı filolojinin kuruluş evresinde (18.-19. yüzyıl), dünya dilleri ka­baca 3 büyük gruba ayrılıyordu: Aryan, Semitik, Turanik. Bun­lardan ilki Sanskritçe kökenli bir etnonim olup Avrupa’ya Zend-A­vesta çevirileriyle yayıldı. İkincisi Tekvin’den (Nuh’un oğlu) alınıp Göttingen Tarih Okulu’nda Sâmî halkları ve onların dil grubunu tanımlamak üzere kullanıldı (1781). Üçüncüsü ise Şehname’de İran’ın kuzeyindeki saldırgan göçebelere, spesifik olarak da Türkler’e ve yurtlarına refere edilen İrani kökenli etno-coğrafi bir terimdi.

    Alexander von Humboldt’un (1769- 1859) temellerini attığı, Max Müller’inse (1823-1900) popüler­leştirdiği bu tasnif­teki adlandırmalar, Johann Gottfried von Herder’in (1744-1803) Avrupa, bilhassa Alman entelijansiyası tarafından yüceltilen “dil ulusun ruhudur” fikrinin ürünleriydi. Bükümlü dillerin (Hint-Avrupa) yüksek uygarlığı simgelediğine, diğer halkların Aryanlar’dan “aşağı” olduğuna inanan 19. yüzyıl dilbi­limcileri, eklemeli ve tek heceli dilleri, gelişmelerini tamamlama becerisinden yoksun ve bükümlü dil statüsüne erişme yetisi eksik diller olarak görüyordu. Müller, tasnifini yaparken Aryan dilleri­ni “devlet”, Turan dillerini “noma­dik” diller olarak da etiketlemişti. Sâmî ve Turan dillerinin fakir ve despotik, Aryan dillerinin liberal ve estetik olduğuna inanıldığı bu dönemde, dil yakınlıklarından ırk yakınlıklarına, dil farklılıkların­dan ırk farklılıklarına kolayca ge­çilebiliyordu. Böylece “aryan”, bir sözcüğün karşılaşabileceği belki de en büyük felakete uğrayarak, Nazizm doktrinlerinin beslendiği anahtar sözcük haline geliverdi.

    Turk-Dili-Tarihi-1
    Max Müller’in 1854’te yayımlanan ve Turan dillerini “göçebe” diller olarak sınıfladığı kitabı. Alexander Castrén ise Macaristan’da Aryanist ırkçılığa karşı Turánizmus (Turanizm) akımını başlatmıştı.
    Turk-Dili-Tarihi-2

    Aryanlar tarih boyunca bilgiyi yayan, “aşağı halklar”a hükmeden insanlığın kültürel kahramanları olarak sunulurken, Avrupa’daki farklı dil konuşurları (Fin, Macar, Eston) derin bir yal­nızlık duygusuna kapılmıştı. Tam bu sırada, Armin Vámbéry’nin (1832-1913) davetiyle Oxford’dan Budapeşte’ye gelen Müller’in verdiği konferansta (1861); daha önceleri “Tatar” (Strahlenberg, 1730), “İskit” (Rask, 1834) ve “Altay” (Castrén, 1844) olarak ad­landırılmış dilleri “Turan” adıyla anması ve konuşmasındaki başka içerikler Macarlar için bir dönüm noktası oldu.

    Fince, Macarca, Moğolca ve Türkçenin akraba diller oldu­ğunu savunan etnolog Matthias Alexander Castrén’in (1813-1852) teorisi ve “Altayik” adlandırması, kısa sürede dilbilimsel içeri­ğinden uzaklaşıp etnik kimliğe bürünecek bir mecraya ilerledi.

    İşte Turánizmus (Turanizm) adını verdikleri bu akım, tahrip­kar bir ırkçılığa dönüşen Arya­nizme karşı mezkur halkların birliğini savunan romantik bir milliyetçilik olarak Macaris­tan’da doğdu. 1910’da kurulan Turáni Társaság’ın (Turan Cemi­yeti) faaliyetleriyle Türkiye’ye it­hal edildi. Ziya Gökalp’in “Turan”ı “münhasıran Türkleri ihtiva eden camiavi bir isim” (Türkçülüğün Esasları, 1923) tanımlamasından bu yana ise, Turanizm ülkemizde Türkçülük ile eşanlamlı kullanıl­maktadır.

  • Şamanizmden etkilendik ama Tengri’den vazgeçmedik

    Şamanizmden etkilendik ama Tengri’den vazgeçmedik

    10. yüzyılda henüz İslâmiyet’e geçmemiş Türkler monoteist bir inanca sahipti. Kültigin Yazıtları’ndaki “zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş” ifadesi, 8. yüzyılın başlarında bile Göktürkler’in ölümsüz ve evrensel bir tek Tanrı anlayışına işaret eder. Ne Osmanlı Devleti’ni ne de önceki Türk devletlerini kuranlar şaman inancına sahiplerdi.

    Bugüne kadar Şaman inancı (şamanizm), ısrarla “en eski Türk dini” olarak anlatılagelmiştir. İçinde totemci ve animist ögeler bulunan şama­nizm, geniş anlamda yüzlerce çeşit pratiği ile Kuzey Avrupa’dan Kamçatka’ya kadar uzanan devasa bir coğrafyanın inanç sis­temidir. (Totemizm, çoğu tarihçi ve felsefeci tarafından “en ilkel din”i olarak görülür; bu inanç sisteminde, adına klan (Türk­ler’de boy) denilen insan küme­leri kimi kutsal yaratıklara ya da kutsal nesnelere saygı gösterir. Animizm (canlıcılık) ise, doğada insan ve diğer canlıların ruhları bulunduğuna inanan dindir).

    Geniş olarak düşünüldüğün­de, özellikle Kuzey Avrupa ve Batı Avrasya’da açığa çıkarılan ta­rihöncesi mezarların kimilerinde hayvan, özellikle geyik kemikleri saptanmıştır. Totemizm etkili bir inanca işaret eden bu gömü­ler, şamanizmin kökeninin Üst Paleolitik Dönem’e (MÖ 12 bin) kadar geriye gittiğine işaret eder. Geyiklerin doğal döngüleriyle bağlantılı karmaşık ritüelleri yansıtan ölü gömme gelenekleri, Mezolitik (MÖ 5 bin) ve Neolitik (MÖ 4 bin) dönemlerde de devam etmiştir. Hayvan kemikleri ile birlikte gömüldüğü anlaşılan bireylerin mezarları, tarihöncesi dönemlerde Kuzey Avrupa ve Batı Avrasya’da totemizmin şamanist bir dönüşüme uğradığını göster­mektedir.

    Arkeo-Tarih-3
    Danimarka- Rudersdal’da saptanmış Geç Mezolitik Dönem mezarlarında geyik kemikleri ile gömülmüş şamanlar (N. Mykhailova, Shaman burials in Prehistoric Europa. Gendered Images. 2019).

    Kökeni 14 bin yıl önceye uza­nan şamanizm, daha dar olarak düşünüldüğünde bozkır sahala­rındaki ortak dinsel pratiklerdir. Totemist ve animist bulgular Proto-Türkler’deki ruhçuluk ve totemciliğin varlığına dair önemli ipuçları sunmasının yanında; şamanizmin ortaya çıktığı bölgelerden Batı Avras­ya’nın bir parçası olan Hazar Denizi’nin kuzey ve kuzeybatısın­daki Proto-Turan kümelerinde de inanç başlangıcına işaret eder. Gökyüzünün, şekli bakımından dikkati çeken bir kaya kütlesinin, görkemli bir tepe veya bir dağın hatta bir ağacın bile totem olarak saygı gördüğü anlaşılmaktadır. Türkler’in İslâmiyet’e kadar ya­şamış oldukları Tengri inancında (Tengricilik), büyük ve görkemli her şeyi Tengri olarak adlandır­maları, totemciliğin evrilmiş bir formu gibi görünmektedir.

    Erken dönem Türkologların değerlendirmesi, tarihsel ve güç­lü bir “Türk şamanizmi” olduğu yönündeydi. Oysa ki “Türk şama­nizmi” denilen ruhani sistemin, şaman inançlı kuzey halklarıy­la Protohistorik Dönem Türk silsilesi olan Sintaşta-Androno­vo-Saka-Hun-Göktürk- Oğuz/ Türkmen kümeleri arasında bozkırda gerçekleşmiş temas­larla oluştuğu gözlenmektedir. Sözkonusu temaslar Proto-Türk ve Türk kümelerini belli ölçüde de olsa etkilemiş ve kimi şama­nist geleneklerin sahiplenilmesi­ne yol açmıştır.

    Bu bilimsel gerçeklerin tipik bir örneklemesi yakın geçmişte Türkiye’de yaşanmış olmasına karşın, sözkonusu hadise konu­nun uzmanı hiçbir biliminsanı­nın dikkatini çekmedi. Bilecik ili, Söğüt ilçesi, Borcak Köyü’nde bu­lunan ve Ertuğrul Gazi’nin silah arkadaşı İsa Sofi’ye (İsa Sofu, İsa Dede) ait olduğu iddia edilen bir Erken Osmanlı Dönemi türbesi ile ilgili gelişmeler; ülkemizde şamanizm ile ilgili yapay hatta sahte seviyeyi bizlere gösterdi. 14. yüzyıl başlarında inşa edildiği düşünülen İsa Sofi Türbesi’ne 2016’da yapılan defineci saldı­rıları sonucunda gerçekleşen tahribatların ardından, resto­rasyon ve konservasyon süreci başlatılmıştı. Bu süreçteki sıva raspası sırasında açığa çıkan kalem işi benzeri bir teknikle yapılmış şematik bezemelerin Anadolu’daki türbe bezemelerin­den farklılık göstermesiyle, İsa Sofi Türbesi ilgilerin odağı haline geldi. Çoğunlukla koyu kırmızı bir boya uygulanarak ve tüm iç mekanı kullanarak yapılmış kompozisyonların, şamanist inancı taşıyan insanlar tarafın­dan “Gök Tanrı Dini”ni yansıttığı, bazı akademisyenlerce büyük bir özgüven ile dile getirildi.

    Arkeo-Tarih-1
    Bilecik-Söğüt-Borcak Köyü’nde bulunan ve Ertuğrul Gazi’nin silah arkadaşı İsa Sofi’ye (İsa Sofu, İsa Dede) ait olduğu iddia edilen Erken Osmanlı Dönemi türbesi.

    Sözkonusu akademisyenlerin ikonografi uzmanlığı (!) ile kom­pozisyonun evreni tasvir ettiği; yeraltı ve yerüstü olarak ikiye ay­rılmış olduğu; yukarıdaki 17 katın ışık âlemi olarak göğü meydana getirdiği; aşağıdaki 7 ya da 9 katın ise yeraltı yani karanlıklar âlemi olduğu; bu iki kat arasında ise hayatın devam ettiği yeryüzünün bulunduğu, akademik bir dergide yayımlanan makalenin konusu oldu. Hatta kompozisyonda iki gemi tasviri olduğu; bunların ölenin ruhunu alıp gökyüzünün 16. katındaki Ülgen’e götürdüğü; 17 denizin birleştiği yerin Talay Kan’ın evi olduğu gibi şaşırtıcı saptamalar da yapıldı. Sonuçta da o “çok önemli” soru soruluyordu: “Osmanlılar’ı kuranlar da şaman mıydı?”

    Kültür ve Turizm Bakanlı­ğı uzmanları; 2023’te İsa Sofi Türbesi’nden tarihleme amacıyla aldıkları harç, sıva ve boya örnek­leri üzerinde analizler yaparak, iç mekanı kaplayan kompozisyon­ların 18. veya 19. yüzyılda, yani türbenin inşaından 300-400 yıl sonra yapıldığını kanıtladı. Bu durum, doğal olarak İsa Sofi Türbesi kompoziyonlarının şa­manizmle bir ilgisinin bulunma­dığını; sözkonusu bezemelerin dikkatli olarak incelenmediğini de ortaya koydu.

    Arkeo-Tarih-2
    Burada açığa çıkarılan bezemeleri oluşturan harç, sıva ve boyaların 18.-19. yüzyılda yapıldıkları, şamanizmle bir ilgisi bulunmadığı kanıtlandı.

    Sonuç olarak ne Osmanlı Devleti’ni ne de daha önceki Türk devletlerini kuranlar şaman inancına sahiplerdir. Pro­to-Türklüğün bilinen başlangıç noktalarından olan Sakalar ile (Doğu İskit) başladığı anlaşılan ve kökeninde totemcilik bulu­nan tengriciliğin, bugüne kadar bilinçli olarak eklemlenmiş şamanizm ögeleri ile birlikte yapay bir inanç olarak kamuoyu ve topluma sunulmaya çalışıldığı; bununla da yetinilmediği, İslâmi dönemlerin bile bu düşünce yapısına uydurulmaya çalışıldığı gözlenmektedir. Tapınağı, heyke­li ve sunağı olmayan tengricilik­te, ibadet etmek için bir aracıya yani ruhbana da ihtiyaç duyul­mamıştır. Kamların eski Türkler arasındaki mevcudiyetleri dinsel temelli değil, şifacı ve büyücü özellikleri ile olmuştur. Ruhlar­la iletişim kuran, büyü yapan, büyü bozan, hasta iyileştiren ve fal bakan kamların Tanrısal bir yetkisi yoktu. Oysa Türkler’in her dönemde Tanrı inançları vardı.

    Kültigin Yazıtları’nda geçen “zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş” ifadesi, 8. yüzyılın başlarında Göktürk­ler’in ölümsüz ve evrensel bir Tanrı anlayışına sahip olduğuna işaret eder. Türkler’in, tengri inancına şahit olan İbn Fadlan, Oğuzlar’dan birinin başına hoş olmayan bir iş geldiğinde, başını göğe doğru kaldırıp “Bir Tengri” dediğini aktarır. Bu aktarımın ışığında, 10. yüzyılda henüz İslâ­miyet’e geçmemiş Türkler’in mo­noteist bir inanca sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ayrıca İbn Fad­lan’ın herhangi bir mabet veya din adamından bahsetmemiş olması, şamanların bulunmadığı bir Gök Tanrı dininin varlığı için dolaylı bir doğrulamadır.

  • Firavunun zulmüne karşı mazlumların mücadelesi…

    Firavunun zulmüne karşı mazlumların mücadelesi…

    3 bölümlük dramatik belgesel dizi “Ahit: Hz Musa’nın Hikayesi”, Tevrat, İncil ve Kur’an’da yer alan insanlığın en eski anlatılarından birini Netflix ekranına taşıyor. İyi bildiğimizi sandığımız ama ayrıntılarıyla, karakterleriyle, mecazi anlamıyla bugün de etkisini kaybetmeyen hikaye, uzmanların görüşleriyle birlikte çarpıcı biçimde işlenmiş.

    İsrailoğullarının Musa Peygamber’in önderliğinde verdiği özgürlük savaşının, ardından bu kavmin kurma­ya çalıştığı yeni düzenin çetin aşamaları Tevrat’ta anlatılır. Kur’an’da da bu mücadeleye çok geniş yer ayrılmıştır. Müslüman­lar’ın kutsal kitabında, 14 sûre­de 136 yerde Hz. Musa’dan söz edilir; hadislerde de adı çok geçer. Tevrat’taki öyküyle Kur’an’da an­latılanlar, bazı ayrıntılar dışında paraleldir.

    Netflix’in dramatik belgesel dizisi (Ahit: Musa’nın Hikayesi), Tevrat’ın “Yaradılış”, “Çıkış” ve “Sayılar” kitaplarında aktarılan hadiselere dayanıyor: İsrailoğul­larının bir göçmen kabile olarak geldiği Antik Mısır’da köleleşti­rilmesi; bu kabilenin bir çocuğu olarak dünyaya gelen Musa’nın bir sepetle Nil Nehri’ne atılması; firavunun kızı tarafından kurta­rılıp bir Mısır prensi olarak bü­yütülmesi; sonra köklerine geri dönüşü ve iktidara başkaldırarak kavmini zulümden kurtarması ve yeni bir düzenin temellerini atması…

    Tüm bu süreç, dinî inancı kut­sayan çok güçlü bir hikaye olduğu gibi, sinema ve televizyon ekra­nına yansıtıldığında etkileyici bir görsel şölene dönüşüyor. Senar­yonun ortasında ise zalimle maz­lum arasındaki kıyasıya kapışma yer alıyor. Her klasik hikayede olduğu gibi karşı karşıya gelen iki ana karakter var: Firavun ve Peygamber.

    Ajanda-1
    Tevrat’ta anlatılan hadiselerin ekrana yansıtıldığı senaryoda, zalimle mazlum arasındaki kıyasıya kapışma var.

    Firavun, bilindiği gibi sadece Mısır’ın değil kendi döneminde dünyanın en güçlü hükümdarı, bir yarı-Tanrıdır. Kur’an’da “fi­ravun” unvanı, sadece Hz. Musa dönemindeki Mısır hükümdarı için kullanılır; diğer hüküm­darlardan “Mısır meliki” diye sözedilir. Firavun, kötülüğün ta kendisidir. Sürekli böbürlenen, ilahlık iddiasında bulunan, kendi egosu ve iktidarı uğruna halkını hiçe sayan, kurban eden, üstelik son ana kadar gerçeklere sırt çeviren bir zorbadır. Ömer Faruk Harman, Mısırlı âlim Muham­med Fuad Abddülbâki’ye (öl. 1968) dayanarak bu kişiliğin bir başka yönüne dikkati çeker: “(Kur’an’da) çeşitli ayetlerin firavunu fert olarak ele almaktan çok onu erkanıyla birlikte zikretmesi dikkati çekicidir. Birçok ayette firavunun ailesi, avenesi, kavmi ve askerleriyle birlikte anılması, onun tek bir kişi olmaktan ziyade bir sembol olarak takdim edildi­ğini göstermektedir.”

    İşte bu zorbanın karşısına dikilen kişi ise, Allah’ın elçisi ola­rak seçtiği Hz. Musa’dır. Ölüme mahkum olarak doğan; bir prens olarak yetiştirilen; kölelere yapı­lan zulme karşı neredeyse içgü­düsel şekilde itiraz eden; daha da önemlisi firavunun tam tersine kendini beğenmişliğin semtine bile uğramadığı bir kişiliktir. O kadar ki, Allah ona görevini ilet­tiğinde bunu yapabileceğinden kuşku duyar, dili ağırlaşarak ki­litlenir. Kusurları, korkusu, öfke­si, kendisine duyduğu kuşku, onu gittikçe olgunlaştırarak orantısız bir mücadelede yenilmez bir lider haline dönüştürür. Hz. Musa, firavun gibi kendini ilah sayan bir narsisist değildir.

    Ajanda-2
    BELGESEL DİZİ (Netflix)
    AHIT: MUSA’NIN HIKAYESI (TESTAMENT: THE STORY OF MOSES)
    YÖNETMEN: Benjamin Ross
    YAPIMCI: Karga7 Productions
    OYUNCULAR: Charles Dance (anlatıcı), Clarke Peters, Avi Azulay, Dominique Tipper, Mehmet Kurtuluş, Tülay Günal, Ishai Golan, Raymonde Amsellem.

    Belgeselin dramatik bölümle­rinde bu ikilinin etrafındaki diğer ilginç karakterlere de önemli bir yer ayrılıyor. Bunların çoğunun kadın olması dikkate değer: Ço­cuğunu doğar doğmaz kaybettiği halde, kısa süre sonra süt annesi olarak ona kendisinden bir parça vermeyi başaran Hz. Musa’nın gerçek annesi; küçük bebeği bir sepette bularak kendi çocuğu gibi benimseyen, sonra ona inanarak saf değiştirmeyi göze alan firavu­nun kızkardeşi Batyah (Kur’an’da ondan firavunun karısı Asiye olarak söz edilir; Musa’yı oğlu gibi büyütür ve sonra onun dini­ni kabul eder); Hz. Musa’nın eşi, Şuayb Peygamber’in kızı Safura.

    Ancak dramatik sahne­lerin en etkileyicileri, hiç kuşkusuz Tanrı’nın Hz. Mu­sa’nın asası aracılığıyla Mı­sır’a yolladığı 10 (Müslüman­lığa göre 9) bela konusunda. Firavun İsrailoğullarına özgürlüklerini vermeyince Hz. Musa’nın asası yılana dönüşüyor; Mısır çekirgelerin, haşerelerin, bitlerin, sineklerin, çıbanlı hastalıkların hışmına uğruyor; sular kana dönüşü­yor; durmaksızın dolu yağıyor; hayvanlar telef oluyor; güneş yüzünü göstermeyince heryer karanlığa boğuluyor; ailelerin ilk doğan çocukları aynı anda ölüyor…

    Belgeselde olayların drama­tik anlatımı arada kesilerek, Yahudi, Hıristiyan, Müslü­man din bilginlerinin, mı­sırbilimcilerin, tarihçilerin yorumlarına yer veriliyor. Dizinin bu kısımlarına tek bir itiraz olabilir: Yorum­culardan kimileri, olayları bilimle, tarihle de açıklama­ya çalışıyor. Ancak Kızılde­niz’in bir deprem sonucu ikiye ayrıldığını veya bahsi geçen firavunun 2. Ramses (öl. MÖ 1212) olup olmadığını tartışmak yersiz; aksine bunlar hikayenin gücünü azaltıyor; zira inanç sahipleri için insanlığın en eski anlatılarından biri olan bu hikayenin böyle açıklamalara ihtiyacı yok. Hikayenin bir mecaz olduğunu düşünen diğerleri için ise firavun ile Hz. Musa’nın mücadelesi hisse çıkarılacak bir kıssa.

    SERGİ: FOTOĞRAFÇININ TANIKLIĞI

    Ozan Sağdıç: Işığın peşinde 70 yıl

    Ajanda-Kutu-2

    Türkiye’nin görsel belleğine ve yakın tarihine ciddi katkılarda bulunan duayen foto muhabiri Ozan Sağdıç’ın kareleri, İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde.

    Türkiye’nin duayen foto muha­biri 90 yaşındaki Ozan Sağ­dıç’ın fotoğrafları İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde sergileniyor. Türkiye’nin görsel belleğine çok önemli katkıda bulunan Sağdıç’ın fotoğrafları 20 Ekim’e kadar görülebilir. Sergide siyasetçile­rin, sanat ve edebiyat dünyasının önemli isimlerinin portrelerinin yanısıra, “sıradan” insanların, so­kağın, eğlencenin, çalışanların da bulunduğu siyah-beyaz ve renkli 127 fotoğraf yer alıyor. Ozan Sağdıç’ın 70 yıllık fo­toğrafçılık kariyerinde çektiği binlerce kare, aslında Türkiye’nin hem gündelik hayatına ışık tutu­yor hem de müstesna bir gözün bu ışığı bize nasıl gösterdiğini kanıtlıyor. Serginin küratörleri Demet Yıldız Dinçer ile Merih Akoğul; danışman ise Dr. Ruhi Oğuz Sağdıç.

    Ajanda-Kutu-1
  • Avrupa’nın başkentinde hassas ve çok yönlü bir görev

    Avrupa’nın başkentinde hassas ve çok yönlü bir görev

    60 yıldır Belçika’da yerleşik Türk toplumu, sosyal dokuda önemli bir yer tutuyor. Birçok birey bu ülkenin gündelik hayatına aktif şekilde katılım göstermiş; çeşitli alanlarda ticari ve kültürel başarılara imza atmış durumda. Büyükelçi Bekir Uysal, çokkültürlü bir ülkede en büyük ikinci grubu oluşturan Türkler’in faaliyetlerini ve Türkiye’nin yaklaşımını anlattı.

    Sayın Büyükelçi, Brüksel’e atanmanızdan önceki görevlerinizden bahseder misiniz?

    Dışişleri Bakanlığı’na katıldığım 1989’dan bu yana, hem merkez hem dış teşkilatımızda değişik birimlerde ve farklı kademelerde görev aldım. Urumiye ve Stras­bourg’da başkonsolos, BM Viyana Daimi Temsilciliği’nde temsilci yardımcısı, Lefkoşa Büyükelçi­liği’nde birinci müsteşar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kon­go Cumhuriyeti ve Orta Afrika Cumhuriyeti nezdinde büyükel­çi olarak görev yaptım. Brüksel’e atanmadan önce ise Dışişleri Ba­kanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı görevini yürüttüm.

    Öncelikle, büyükelçilik binamızın tarihçesi hakkında bilgi rica edebilir miyim?

    1985’te satın alınarak devlet malı olan büyükelçiliğimizin kançı­larya binası, Brüksel’in en işlek ve diğer öndegelen ülkelerin dış temsilciliklerinin bulunduğu Bel­çika Kraliyet Sarayı’nın ve kamu kurumlarının yerleşik olduğu bir muhitte yer alıyor. Aynı binada Brüksel Başkonsolosluğumuz da vatandaşlarımıza hizmet sunuyor.

    2. Dünya Savaşı’ndan 1985’e kadar büyükelçilik kançılaryası da esasen bugün resmî konut ola­rak kullandığımız tarihî binada bulunmaktaydı. Kültürel miras kimliğiyle öne çıkan resmî konut, devletimizin yurtdışında sahip olduğu nadide taşınmazlar ara­sındadır. 1945’te kiralanan konu­tumuzun, Rıfkı Rüştü Zorlu’nun Brüksel’de büyükelçi olarak görev yaptığı sırada, Kont Raoul de Lie­dekerke’den 1958’de satın alındığı kayıtlarda görülmektedir. 3 cep­heli olan ve “beaux-arts” stiliy­le inşa edilen bina, ünlü Fransız mimar René Sergent tarafından tasarlanmış. Devletimizin en­vanterine girdikten sonra ger­çekleştirilen çeşitli renovasyon tasarımları ise İlhan Türegün tarafından gerçekleştirilmiş (ko­nutumuzun tarihçesi ile gözka­maştırıcı güzelliği, Zeynep Ersav­cı tarafından kitaplaştırılarak The Residence of the Ambassador of the Republic of Turkey in Brussels adıyla literatüre önemli bir katkı sağlamıştır).

    Diplomasi-1
    Büyükelçi Uysal, Belçika ile Türkiye’nin kökleri Osmanlı Devleti’ne dayanan 185 yıllık ikili ilişkilerini her yönüyle ele almak ve geliştirmek için çalıştıklarını söylüyor.

    Büyükelçilik ve başkonsolosluğun hizmet alanına dahil bölgeler hangileridir?

    Büyükelçiliğimizin görev bölge­si Belçika’nın tamamını kapsıyor. Ayrıca Anvers ve Brüksel Baş­konsolosluklarımız da faaliyet göstermekte. Anvers Başkonso­losluğu’nun görev bölgesi, Belçi­ka’nın Flaman bölgesini kapsıyor. Başkent Brüksel ve Belçika’nın Valon Bölgesi ise Brüksel Başkon­solosluğumuzun görev bölgesi dahilinde.

    Ülkemizin Belçika’yla olan ve esasen kökleri Osmanlı Dev­leti’nin Belçika Krallığı ile tesis ettiği dostluk anlaşmasına daya­nan 185 yıllık ikili ilişkilerini her yönüyle ele almak ve geliştirmek için ekip arkadaşlarımla çaba sarfediyoruz. Brüksel ayrıca bil­diğiniz gibi Avrupa Birliği ile NA­TO’nun da merkezi. Bu iki önemli kurum nezdinde Brüksel’de yer­leşik daimi temsilciliklerimizle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin Belçika’da toplam 5 farklı dış misyonu bulunuyor.

    Avrupa’nın başkentinde hassas ve çok yönlü bir görev

    AB, Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Parlamentosu, NATO… Bu durum Brüksel’in önemini daha da artırıyor. Bu kilit şehirde büyükelçi olarak görev yapmak ne tür sorumluluklar yüklüyor?

    Şüphesiz Brüksel gibi önemli bir merkezde görev yapmak birçok açıdan önemli. Brüksel ayrıca­lıklı bir stratejik konuma sahip. Bu durum, ilave sorumlulukları da beraberinde getirir şüphesiz. Bu sorumlulukları burada AB ve NATO nezdinde ülkemizi temsil eden büyükelçilerimizle birlikte ahenk içerisinde göğüslediğimi­zi söyleyebilirim. Gerek Belçika resmî makamları, gerek diğer büyükelçiliklerle etkileşimde bulunarak ülkemizin çıkarlarını savunmak ve güçlendirmek için çaba gösteriyoruz. Bu kilit şehir­de, stratejik düşünme yeteneği ve hızlı karar alma kapasitesi büyük önem taşıyor şüphesiz.

    Diplomasi-2
    1985’te satın alınarak devlet malı olan “beaux-arts” stili binanın Paris’in ünlü mimarları tarafından çizilen orijinal planı (üstte) ve günümüzdeki hâli (sağda altta).
    Diplomasi-3

    Belçika’da yerleşik Türk toplumunun zaman içinde yaşadığı gelişimle ilgili görüşleriniz nelerdir?

    1964’te imzalanan Türkiye-Bel­çika İkili İşgücü Anlaşması, va­tandaşlarımızın Belçika’ya ge­lişlerinin yasal çerçevesini teşkil etmiştir. Bu 60 yıllık süre zarfın­da Belçika’da yerleşik Türk toplu­mu, toplumsal dokuda önemli bir yer edindi. Bu gelişim, kültürel, ekonomik ve sosyal alanlarda çe­şitli boyutlarda izler bıraktı. Bel­çika’daki Türk toplumu, güçlü bir entegrasyon süreci geçirdi. Bir­çok birey, yerel topluma aktif bir şekilde katılım gösterdi; eğitim, iş alanlarında ve kültürel alanda başarılar elde etti. Ekonomik ola­rak, Türk kökenli girişimcilerin sayısındaki artış, iş dünyasında etkili bir varlığa işaret ediyor. Bu girişimciler hem kendi top­luluklarına hem de Belçika ekonomisine katkı sağlıyor. Biz­ler de Belçika Türk toplumuna mensup 7’den 70’e her vatanda­şımızla temas halinde kalmaya gayret ediyor, yaşadıkları sorun­ların çözümünü ve ilişkilerin her anlamda geliştirilmesini amaç­lıyoruz.

    İki ülke arasında turizm alanındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Belçikalılar için AB dışında yer alan belli başlı tatil ülkelerinden biri Türkiye ve en çok tercih edi­len güzergahlardan biri de “Türk rivierası” olarak da bilinen eşsiz sahillerimiz. Genellikle deniz, kum ve güneş turizmi kapsamın­da ülkemizi ziyaret eden Belçi­kalılar’ın, son yıllarda ülkemizce gerçekleştirilen tanıtım faaliyet­leri sayesinde diğer bölgelerimi­zi de ziyaret ettikleri görülüyor. Türkiye’yi ziyaret eden Belçikalı­lar’ın sayısında da 2016’dan itiba­ren -salgın hastalık dönemi ha­riç- artış var. 2019’da 557 bin olan Belçikalı turist sayısı 2022’de 596 bin ve 2023’te yine 596 bin oldu. Pekçok ülkenin salgın sonrasın­da 2019 ziyaret sayılarına ula­şamadığı gözönüne alındığında, Türkiye’nin bir tatil hedefi olarak Belçikalılar için önemi bir defa daha ortaya çıkmaktadır. Ül­kemiz, sahip olduğu eşsiz doğal mirası, kültürel varlıkları, zengin mutfağı, nitelikli işgücü ve hiz­met kalitesi ile fiyat/kalite denge­si açısından rakipsiz durumda­dır. Belçika’ya İstanbul’un 3 saat, diğer önemli güzergahlarımızın ise 4-4.5 saatlik mesafede yer al­ması nedeniyle, ülkemiz Belçika­lılar için uzun tatillerin yanısıra, kısa kent gezileri için de cazip bir konumdadır.

    Belçika toplumunun Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı konusundaki eğilimleri için görüşünüz nedir?

    Belçika, kurucu üyelerden biri olarak AB değerlerine ve prensip­lerine büyük önem veriyor. An­cak Türkiye’nin AB üyeliği konu­su, Belçika toplumu içinde farklı görüşlere konu oluyor. Belçika’da yaşayan Türk kö­kenli vatandaşlar, çoğunluk­la Türkiye’nin AB’ye katılımını desteklemekte. Bu kişiler, Tür­kiye’nin AB üyeliği ile ekonomik, kültürel ve siyasi açıdan daha güçlü bir bütünleşmenin sağla­nacağını ve bunun Belçika’daki Türk toplumunu da olumlu bir şe­kilde etkileyeceğini düşünüyor­lar. Öte yandan, kimi Belçika va­tandaşları veya diğer topluluklar, Türkiye’nin AB üyeliği konusun­da daha temkinli veya karşıt bir tutum sergilemekte. Büyükelçili­ğimiz bu farklılıkları anlamayı ve diyalogları güçlendirmeyi; haklı tezlerimizin Belçika ve toplumu tarafından daha iyi kavranması­nı sağlamayı amaçlıyor.

    Diplomasi-4
    Yemek odası olarak tasarlanan bu oda kançılarya binasının resepsiyonu olarak kullanılmakta. Brèche violette mermerinden yapılan şöminenin üzerinde 16. Louis dönemine ait bronz detaylı nadir bir saat bulunmakta.  

    Belçika’da Türk kültürünün tanıtımı için ne tür aktiviteler düzenleniyor?

    Türk kültürünün Belçika’da ta­nıtımı için düzenli olarak etkin­likler düzenleniyor. Cumhuri­yetimizin 100. yıldönümünde, bilhassa büyükelçiliğimiz eşgü­dümünde önemli kültürel faa­liyetler gerçekleştirildi. Devlet Sanatçısı Şefika Kutluer, Brük­sel’de bir flüt resitali verdi. Türk Tarih Kurumu ile işbirliği içinde, Atatürk fotoğrafları sergisi dü­zenlendi. TRT ve CSO sanatçıla­rından oluşan Arpanatolia grubu, “Binlerce Yıllık Anadolu Kültü­ründen Ezgiler” temalı konse­ri Belçika Kraliyet Konservatuva­rı salonunda gerçekleştirdi. Prof. Dr. İlber Ortaylı ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun katılımlarıyla, Belçika’nın en prestijli düşünce kuruluşu Egmont Kraliyet Ensti­tüsü’nde konferanslar düzenlen­di. Bu organizasyonlarda, Belçi­ka’da yerleşik Türk vatandaşları da kendi kişisel deneyimlerini aktardılar. Cumhuriyet Bayra­mı’nda, Brüksel’deki en prestijli konser salonu Bozar’da bir resep­siyon gerçekleştirdik; CSO’dan 5 sanatçı, repertuvarında bilhassa Türk ezgilerinin Batılı usullerle çalındığı bir konser verdi. Tüm bu etkinlikler sivil toplum temsilci­lerinden de büyük ilgi gördü.

    Belçika mutfak zenginliğinde Türk mutfağının yerini nasıl görüyorsunuz?

    1964’ten bu yana, Belçika’ya ça­lışmak amacıyla gelen Türk işçi­leri ve sonrasında gelen aileleri sayesinde Türk nüfusu Belçika’da en büyük ikinci grubu oluştu­ruyor. Zaman içinde farklı sek­törlerde de yer almaya başlayan Türk girişimciler, açmış oldukları restoranlar ile Türk lezzetlerini Belçikalılar’a da sundular. Çok­kültürlü bir yapısı olan Belçika’da farklı ülkelere ve kültürlere ait çok sayıda restoran bulunmakta. Türk restoranları ise sundukları hizmet ve çeşitlilik ile öne çıkıyor.

    Diplomasi-5
    Büyükelçilik binasında 15. Louis stili dolapların, masanın ve sandalyelerin yanısıra Uşak halısı ile Türk kültürü dokunuşu yapılan salonu.

    İki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler daha çok hangi sektörlerde etkin? Belçika çikolatası ülkemizde de çok seviliyor. Bunun ekonomideki payı nedir?

    Dünyanın en büyük 26. ekono­misi olan Belçika, coğrafi konu­mu ve çokkültürlü yapısı dolayı­sıyla stratejik bir avantaja sahip. Avrupa’daki diğer ülkelere ula­şım ve iletişim açısından geliş­miş bir altyapıya sahip olan Bel­çika, ulaşım ve lojistikte liman, karayolu, havayolu ve demiryolu ağı ile çevre ülkelerin sanayile­riyle bütünleşmiş durumda. Bel­çika Dış Ticaret Ajansı verilerine göre, Türkiye ile dış ticaret hac­mi 2022’de %15.1 oranında artış kaydederek şimdiye kadarki en yüksek seviyesine, 13.3 milyar Euro’ya yükseldi. Bu dönem içe­risinde Belçika’nın Türkiye’ye ihracatı %18 oranında artarak 7.2 milyar Euro; Türkiye’den it­halatı ise %12 oranında artışla 6.1 milyar Euro seviyesinde ger­çekleşti.

    2023 Ocak-Ekim dönemi içe­risinde, Belçika’nın ülkemizden ithalatında ilk sırada motorlu taşıt ve ekipmanları yer almıştır. Mineral ürünler ve ana metaller ihracatımız da sözkonusudur. Aynı dönem içerisinde Belçi­ka’nın Türkiye’ye ihracatında en önemli kalem yine motorlu taşıt ve parçaları olmuş; kimya­sal ürünlerin ihracatı ise sırala­madaki önemli yerini muhafaza etmiştir.

    Öte yandan, sizin de belirtti­ğiniz gibi çikolata sektörü Bel­çika ekonomisinde önemli bir yer tutuyor. Bu sektör, ülkenin ekonomik performansına, is­tihdam yaratılmasına ve kü­resel itibarına da katkıda bu­lunuyor. Belçika, dünyanın en büyük ikinci çikolata ürünleri ihracatçısı ve Avrupa’nın en bü­yük ikinci doğrudan kakao çe­kirdeği ithalatçısı. Ülke, bu sek­törde faaliyet gösteren 260’tan fazla şirketle büyük bir çikolata imalat endüstrisine evsahipliği yapmakta. Bu sektör, gıda en­düstrisindeki Belçika işgücünün %8.7’sine istihdam sağlıyor. Bel­çika, 2022 sonunda yaklaşık 3 milyar USD’lik bir çikolata ihra­catına ulaştı.

  • Bilimsel sporcu diyetinden ‘aşırı gelişmiş’ dev vücutlara

    Bilimsel sporcu diyetinden ‘aşırı gelişmiş’ dev vücutlara

    Şeker, karbonhidrat ve et. Antik dönemde aslanın yüreğini yemek cesareti, geyik eti yemek sürati arttırır diye düşünülürdü. Bugün bile et, besin değeri skalasında en tepede. Sporcu beslenmesinin bilimsel bir alan hâline gelmesi ise 1950’ler; vücut geliştirmenin bir spor olarak ortaya çıkmasıyla, 1990’larda “mass monster” (kütle canavarları) devri başladı.

    Paris tam 100 yıl sonra olimpiyatlara üçüncü defa evsahipliği yapacak. 2024 Oyunları için Uluslararası Olimpiyat Komitesi beslenme ile ilgili 3 ana hedef koymuş. Fransa bu yönergelere göre yerel olarak üretilmiş, yiyecek atığını en aza indirecek mönüler geliştirecek ve bitkisel protein içeren çeşitleri öne çıkartacak bir beslenme düzeni sunacak. Fransa önün­deki hedeflere geri dönüşümü de eklemiş. Olimpiyat boyunca kullanılan mutfak malzemeleri, oyunlar bitince yeniden kullanı­ma sokulacak.

    Ülkeler bu gibi büyük organi­zasyonları kendi mutfaklarının tanıtımı için mükemmel bir fırsat olarak kullanıyor. Örneğin Seul Olimpiyatları’ndan (1988) sonra Kore turşusu “kimchi” dünya ça­pında tanınıp sevilmeye başlandı. Organizasyon komitesinin, ünü dünyayı tutmuş Fransız mutfa­ğını bu yönerge ile nasıl yeniden yorumlayacağı merak konusu oldu. Sporcu mönülerinin ve se­yircilere satılacak sandviçlerin gurme bir anlayış ile hazırlan­ması hedeflenmiş. Ünlü şefler­den ve atletlerden danışmanlık alınarak oluşturulan mönüler bakalım sporcu ve seyircileri tatmin edecek mi? Fransa 15 gün boyunca, günde 60 bin porsiyon, toplam 13 milyon adet yemek ile büyük bir operasyonu aksatma­dan, kesintisiz sürdürmek zorun­da. Sahalardakinden çok daha farklı bir mücadele de mutfaklar­da yaşanacak. Bu vesile ile tarih boyunca bedenlerinin sınırlarını zorlayan atletler ne yer ne içerler­di, bir göz atalım.

    1150002274
    Antik çağlardan yüzyılın sonlarına dek sporcuların protein ağırlıklı beslenmeleri gerektiğine inanıldı.

    Antik Yunan’ın olimpik oyun­ları ve Roma’nın arenaları-glad­yatörleri, dönemin sporcularını düşündüğümüzde ilk aklımıza gelenler. Sporcuya özel bir diyetin en eski kayıtlarından biri, 200 metre yarışının galibi Sparta­lı Charmis’in diyeti. MÖ 668’de şampiyon olan Charmis, çok sa­yıda kuru incir yermiş. İncirin şeker oranı düşünüldüğünde, günümüz atletlerinin uyguladı­ğı yüksek karbonhidrat rejimine uygun görünüyor. Antik olimpiyatların güreş şampiyonu Crotonlu Milo, MÖ 540’ta çok daha uç noktada bir beslenme düzeni benimsemiş. Söylenceye göre Milo günlük 10 kilo ekmek, 10 kilo et ve 10 litre kadar da şarap tüketirmiş (Antik Yunan şaraplarının sulandırıla­rak içildiğini gözardı etmeyelim tabii). Milo ayyaşın teki değil, çok başarılı bir atletmiş. İri ve güçlü bir adam olduğunu, kimsenin değil bileğini serçe parmağını bile bükemediğini anlatılardan öğreniyoruz.

    Bir başka örnek de uzun me­safe koşucusu Dromeus’un di­yeti. O da performansını arttır­mak için sadece et yermiş. Bir hayvanı yediğinde onun gücüne sahip olunacağı inancı, çok çok eski bir inanış. Antik dönemde de aslanın yüreğini yemek cesare­ti, geyik eti yemek sürati arttırır diye düşünülürmüş. Bugün bile et, besin değeri skalasında en te­pede yer almıyor mu? Antik çağ­lardan 20. yüzyılın sonlarına dek atletlerin yüksek protein tüke­terek beslenmeleri gerektiğine sorgusuz-sualsiz inanıldı. Eski profesyonel bisikletçilerden Eric De Clerq 90’larda önemli yarış­lardan önce kahvaltıda kocaman bir biftek yediğini anlatıyor.

    Gastro-2
    Vücut geliştirme sporunun 1900-1930 arasını kapsayan dönemdeki kadın vücudunun en çarpıcı örneklerinden Charmion, 1905.

    Gelelim Roma’da arenalarda dövüşen gladyatörlere… Glad­yatör eğitimi iyi para getiren bir işkolu olduğundan, Roma İmpa­ratorluğu sınırları içinde 100’den fazla ludus (gladyatör okulu), Viyana’dan Efes’e kadar eğitim veriyor ve dövüşler düzenliyordu. Coliseum yakınlarındaki Ludus Magnus içlerindeki en büyük okuldu. Yakın zamanda Efes’te bulunan antik bir mezarlıktaki kemikler üzerinde yapılan ince­lemeler, gladyatörlerin yaşamları ve beslenme düzenleri hakkında epey bilgi verdi. Dövüşçülerin çok az et yedikleri; daha çok buğday, arpa ve baklagillerle beslendik­leri kesinleşti. Çoğunlukla bakla ve arpa lapasına benzeyen ve sebzelerle zenginleştirilen bu la­paya puls adı veriliyordu. Romalı Pliny, Doğa Tarihi isimli eserinde gladyatörlere “arpa yiyenler” de­miş zaten. Zamanın ünlü doktoru olan ve herhalde epey bir yara dikmiş olan Galen, gladyatörlerin yediği lapanın bedenlerini irileş­tirdiğini ama etlerinin diri kaslar yerine yağlı ve gevşek olduğunu yazmış; bir de pulsun müthiş gaz yaptığını eklemiş.

    Gladyatörlerin karbonhidrat diyeti, karın ve göğüs bölgesi­nin hafif toplu ve yağlı olmasını sağlıyordu; böylelikle iri-ya­rı, yapılı görünüyorlardı. Diğer yandan derialtı yağ tabakasının kalın olması, aldıkları yüzey­sel yaraların derine işlemesini engelliyor; yaralar çok kanıyor ama kesik sinire kadar inme­diğinden veya hayati organlara erişmediğinden kan-revan içinde kalsalar da dövüşe devam edebiliyorlardı. Ortalığın kana bulanması da seyirlik dövüşler­de halkı coşturuyordu.

    Gladyatörlere yapılan hatırı­sayılır yatırımın boşa gitmemesi için, bu kişilerin yaşam alanları iyi düzenlenmiş ve temel konfor­ları sağlanmıştı. Halkın ve glad­yatörlerin kemiklerindeki kayna­mış kırıklar karşılaştırıldığında, dövüşçülerinkinin çok daha te­miz ve hatasız iyileşmiş oldukları görülmüş. Kemik analizlerinden, odun veya kemik külü ile hazırla­nan bir içecek sayesinde düzen­li kalsiyum desteği aldıkları ve bundan büyük yarar gördükleri anlaşılmış.

    Gastro-3
    Kuru incir yüzyıllarca sporcu diyetinin önemli bir besini oldu.

    Günümüz olimpik atletle­ri de artık gladyatörlere benzer şekilde, karbonhidrat ağırlıklı besleniyor. Karbonhidratın atle­tik performans üzerindeki etki­lerini inceleyen biliminsanları, 1920’lerde Boston Maratonu’n­da yarışan atletlerden ölçümler almaya başlamış; kan şekeri çok düşük olan sporcuların yarış sonunda kötü durumda oldukları farkedilmiş. Böylece zorlu yarış­larda karbonhidrat almanın hi­poglisemiyi önleyip, yorgunluğu gidereceği sonucuna varılmış.

    Ancak sporcu beslenmesinin bilimsel bir çalışma alanı hâline gelmesi 1950’ler. Kanadalı dok­tor E. H. Bensley 1951’de Atletleri Beslemek isimli araştırma kitap­çığında kas kramplarını engelle­mede tuzun, uzun süreli egzer­sizlerde şekerin gerekliliğini ortaya koydu. Buna rağmen bir­çok sporcunun bu bilgileri kabul­lenmesi zaman aldı. Louis Malle 1962’de çektiği “Çok Yaşa Tour” isimli belgeselde, Fransa Bisiklet Turu’na katılan sporcuların kafe ve dükkanlara saldırıp pasta­lar-çörekler yiyerek, hatta şarap içerek güç toplamaya çalıştıkla­rını göstermişti. Araştırmalar so­nucunda dayanıklılık gerektiren dallarda atletlerin karbonhidrat, sıvı ve sodyum almaları gerek­tiği ortaya konulunca, 1965’te ilk “spor içeceği” piyasaya çıktı. Bu­gün de bu içecekler sporcu bes­lenmesinin önemli bir bileşeni olmaya devam ediyor. Hatta spor dalının zorluk düzeyine ve atletin bedensel gereksinimlerine uy­gun kişisel terkiplerde içecek ha­zırlayan firmalar bile var artık.

    Gastro-4
    Gladyatörlerin arena mücadelesini betimleyen zemin mozaiğinde kaslı vücutlar dikkati çekiyor. İtalya’da Via Casilina kazılarında ortaya çıkan mozaik, 3.-4. yüzyıllara tarihleniyor.

    Yine aynı dönemde bilimin­sanları, İsveç’te atletlerden doku kesileri alarak incelemeler yap­tılar. Bunlar sonucunda, kaslarda karbonhidratın bir depolanma şekli olan glikojenin performan­sa etkisi üzerine önemli sonuçla­ra vardılar; hareket öncesi kasları karbonhidratla yedekleyerek, zorlu bir eforun çok daha uzun sürdürülebileceği sonucuna vardılar. Böylece sporda “kar­b-yükleme” uygulaması atletler üzerinde denenmeye başladı. Ünlü İngiliz maratoncu Ron Hill bu teoriyi ilk deneyen kişi ola­rak hatırlanır. Yarış öncesi sıkı bir karbonhidrat yoksunluğu­nun ardından, yarışa günler kala karbonhidrat yüklemesi yapmış ve 1969 Avrupa Atletizm Şam­piyonası’da zirveye ulaşmıştı. O zamandan bu yana “önce yok­sunluk sonra yükleme” pratiği­nin optimal glikojen depolaması için çok gerekli olmadığı ortaya çıktı. Ancak atletlerin yarışlara az zaman kala pilav, makarna ve patates yiyerek hazırlanmaları beslenmede hâlâ geçerli pratik olarak devam ediyor. O kadar araştır, dön-dolaş, sen gel gladya­törlerin bildiğini doğrula! Gerçi bu bilgiye sporcunun bedeninde depolanmış yağın daha verimli kullanmasını sağlamak için ara­lıklı oruç ve “düşük karbonhidrat, yüksek oranda yağ” ile beslenme (LCHF) yöntemini ekleyebilmişiz bilgi olarak. Araştırmalar sürü­yor elbet. Açıklama bekleyen çok konu var daha.

    Gastro-5
    20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan enerji içecekleri, bugün sporcu beslenmesinin önemli bileşeni.

    Her biri 200-225 kilo çeken yağlı-göbekli Sumo güreşçileri­nin günde 7-10 bin kalori ile bes­lenmelerine rağmen muazzam cüsseleri ile nasıl sağlıklı kala­bildikleri de ilginç bir araştırma konusu. Bu sporcular kahvaltı­yı atlayarak 2-3 saat antrenman yapıp saat 11.00’de büyük bir öğle yemeği yiyor; bunun metabo­lizmayı yavaşlatıp yağ depola­masına neden olduğu biliniyor. Yemekleri “Sumo güveci” diyebi­leceğimiz “Chanko-Nabe”: Tavuk veya etsuyu içinde pişmiş envai çeşit sebze ve protein (çoğunlukla balık, tavuk, köfte ve tofu) içeren koca bir tencere güveç. Bunu öğ­leye doğru yiyerek uzun bir uyku­ya yatıyorlar. Akşam yemeğinde de kızarmış balık veya tavuk, pi­lav-erişte yiyip, bira içerek günü tamamlıyorlar. 30’lu yaşların başında emekli olan çoğu Sumo güreşçisi, ilk yıl içinde 75-100 kilo verebiliyor. Gözümüze çok şişman ve sağlıksız görünseler de, haftada 7 gün, günde 6 saat antrenman yapan bu sporcuların bedeninde görünen yağlar deri­nin hemen altında depolandığı için hayati tehlike oluşturmuyor ve kan sayımları son derece sağ­lıklı olduklarını gösteriyor.

    İnsan bedeninin sınırlarının çok zorlu sınavlara tabi tutuldu­ğu birçok spor dalı var: Bisiklet, dekatlon, kayak, triatlon, uzun mesafe yüzücülüğü, serbest da­lış… Ancak bir spor dalı var ki sporcular bedenin fiziksel görü­nümünü değiştirme konusunda rekabet ediyor: Vücut geliştirme. Bir spor olarak ele alınması 19. yüzyılın sonlarına denk geliyor. Hedeflenen beden görünümle­ri açısından bu sporun tarihsel olarak 4 ayrı dönemi var. Bronz dönem, 1900’lerden 1930’lara ka­dar sporun elyordamı ile başladı­ğı, görünümlerin en doğal olduğu dönem. Bu dönemin sporcuları beslenmelerine dikkat etmek­le birlikte iyi ve doğal gıdalarla beslenmeyi yeterli bulmuşlar. Aşırı antrenmanlar yapmamış, bedenin normal sınırları içeri­sinde kas geliştirmek için çalış­mışlar. Bu sporun babası sayılan Eugene Sandow, protein ağır­lıklı ve doğal gıdalarla dengeli beslenir, arada kek ve dondurma atıştırır, bira-şarap içermiş. Her gıda grubundan yemek yemeye, doyunca durmaya ve sindirime yardımcı olmak için yiyecekleri çok çiğnemek gerektiğine ina­nırmış. Gümüş ve Altın dönem üçgen vücutların, yani göğüs ve pazuların, sırt kaslarının çok ge­liştirilmeye başlandığı dönem. 1950’lerden itibaren sporcula­rın yeni keşfedilen steroid’lere erişimi artınca bedenler artık insan fizyolojisinin de ötesinde geliştirilmeye başlanmış. Altın dönemin en tanınan ve sevilen sporcusu Arnold Schwarzenne­ger film yıldızı olunca, küçük bir meraklı gruba hitap eden bu spor çok daha geniş kitlelerin ilgisini çekmeye başlamış.

    Gastro-6
    Günde 7-10 bin kalori ile beslenen Sumo güreşçilerinin, kahvaltı öğününü atlayarak saat 11’de yediği “Chanko-Nabe” (solda altta).
    Gastro-7

    Altın dönemin sonuna kadar sporcular üçgen vücutlarına rağ­men yine de orantısal olarak göze hoş görünüyorlardı. 1990 ile 2010 arası ise “mass monster” (kütle canavarları) diye tanımlanan ve insan ötesi bir görüntü için çalı­şan vücutçuların ortaya çıktığı dönem oldu. Bu dönemin “babası” denilen ilk “canavar” Dorian Ya­tes, önceleri normal bir vücutçu iken gözlerden ırak geçirdiği bir senenin sonunda 15 kilo alarak 135 kilo ağırlıkla podyumlara döndü. Sene 1992 idi. İnsülin ve büyüme hormonu kullandığı ri­vayet edildi. Seyirciler Dorian’ın aşırı şişmiş her bir kasının her bir lifini ayrı ayrı görebilmekten mest olmuşlardı.

    Bir “mass monster” ne yer içer de bu hâle gelir? Bu sporcuların “çok ye ki çok büyüyesin” diye özetleyebileceğimiz beslenme düzeni, gırtlağına kadar doyma ile açlıktan ölme arasında seyre­den bir sürekli yeme hali. Günde 7-8 defa, protein-karbonhid­rat-yağ dengesinden hiç sapma­dan, antrenman öncesi ve sonrası öğünlerini gram gram hesap­layarak kendileri hazırlıyorlar. Kahvaltı günün en önemli öğünü deriz ya; bir “mass monster” öğü­nüne örnek verelim: 15 yumur­tanın beyazı, 3 tam yumurta, kızarmış ekmek, 1 kâse yulaf, multivitamin tabletleri ve bir bar­dak portakal suyu.

    İyisi mi onlara çalışmaların­da başarılar dileyerek kendi sof­ralarımıza bakalım biz. Arada­bir kaymaklı ekmek kadayıfı da yenmesin mi? Yumurta, tavuk ve şiş kebapla ömür geçer mi? Gerçi yanında pilav, patates de oluyor ama… Yok yok; kaymaklı ekmek kadayıfı şart!

  • 100 yıllık hasretten sonra olimpiyatlar yine Paris’te…

    100 yıllık hasretten sonra olimpiyatlar yine Paris’te…

    Yaz Oyunları, 100 yıl aradan sonra tekrar Paris’e dönüyor. Daha önce 1900 ve 1924’te olimpiyatların düzenlendiği Paris; sporun şahikasına 3 defa evsahipliği yapan Londra’dan sonra bu onurun bahşedildiği ikinci şehir olacak. Paris 2024 Olimpiyatları, tarihte cinsiyet eşitliğinin sağlandığı ilk olimpiyat organizasyonu olma özelliği taşıyor.

    Bu sene 26 Temmuz’da başlayacak Paris 2024, tarihte cinsiyet eşitli­ğinin sağlandığı ilk Olimpiyat Oyunları olarak anılacak. 1896’da düzenlenen ilk mo­dern olimpiyatta kadınlara izin verilmediği, katılmak isteyen­lerin önüne engeller dikildiği düşünülürse; hem katedilen yola sevinmemiz hem de bunun bu kadar uzun sürmesi üzerine düşünmemiz gerekir.

    1896’da Atina’da maraton koşmak isteyen kadın spor­cu Stamata Revithi olimpiyat köyüne geldiğinde, yetkililerin eli-ayağı birbirine karışmıştı. 30 yaşındaki kadına izin çık­mamış, o da yarışmanın ertesi günü parkuru kendi kendine tamamlamıştı. Oyunlar tari­hinin ilk sivil itaatsizlik eylemi sayesinde 1900’de düzenlenen ikinci olimpiyatta kadınların önü açılmıştı. Paris’teki orga­nizasyonda bütün branşlarda sadece 22 kadın boy göstermiş­ti. Zira başlangıçta kadınlar için “uygun görülen” sadece 4 dal vardı.

    Spor-AliMurat-1
    Paris, üçüncü defa düzenleyeceği Olimpiyat Oyunları’nı bekliyor.

    Paris 1900

    Atina’dan sonra 2. olimpiyat Paris’teydi. Aslında modern oyunların babası Baron Pierre de Coubertin’in dileği gerçek­leşse, Fransa tarihin ilk olimpi­yatını 1896’da düzenleyecekti. 23 Haziran 1894’te Sorbonne Üniversitesi’nde Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni kuran Coubertin, başkanlığı Yunan Demetrius Vikelas’a bırakmıştı. Delegeler, ilk organizasyonu düzenleme onurunu, oyun­ların anavatanı Yunanistan’a bahşetti.

    Vikelas, 1896 Atina Olim­piyatları’ndan sonra koltuğu­nu Coubertin’e devretmişti. Fransız aristokratın doğduğu şehirde düzenlenen 1900’deki ikinci olimpiyat biraz sahip­siz kalmıştı. Bir organizasyon komitesi yoktu. Hangi yarış­maların resmî, hangilerinin gösteri amaçlı yapıldığı da biraz muammaydı; bu konu sonradan da karara bağlanamayacaktı. “Güvercin vurma”, balıkçılık, atla yüksek ve uzun atlama, balonculuk, kriket, kroket, otomobil ve motosiklet yarışla­rı, sadece 1900 Paris’te rast­lanan etkinliklerdi. Oyunlar, 1900 Dünya Ticaret Fuarı’nın bir parçası olarak görülmüş, organizasyonun geleceğinden endişe duyulmuştu. Couber­tin yıllar sonra olimpiyatların yaşamasının mucize olduğunu söyleyecekti. Katılımcı sayısı da tartışmalıydı. Başta kabul edi­len görüşe göre 997 sporcunun boy gösterdiği organizasyonda 720 kişi Fransızdı ve 85 spor etkinliği bulunuyordu. 2021’de Uluslararası Olimpiyat Komi­tesi (IOC) verilerini güncelliyor, Paris 1900’te 95 müsabakada 1.226 kişinin sahne aldığını kabul ediyordu.

    Spor-AliMurat-2
    23 Haziran 1894’te kurulan Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin ilk başkanı Yunan Demetrius Vikelas (ortada oturan) olmuştu. Solundaki Baron Pierre de Coubertin ise genel sekreterdi.
    Spor-AliMurat-3
    1900’de teniste altın madalya kazanan Charlotte Cooper ferdî bir yarışmada olimpiyat şampiyonu olan ilk kadındı.

    Eyfel’in gölgesi altında 14 Mayıs’ta başlayan heyecan 28 Ekim’e kadar sürdü. Pazar günleri yapılacak yarışmalara izin çıkması, bir anda ortalığın karışmasına neden oluyor; kararı özellikle Amerikalılar protesto ediyordu. Katoliklerin ibadet gününde nasıl başka bir şey yapılabilirdi?

    Osmanlı Devleti’nin katılma­dığı organizasyonun en başarılı ülkesi Fransa’ydı. Madalya ye­rine birçoklarına kupa verilir­ken, profesyonellerin katıldığı eskrim müsabakalarında kaza­nan Albert Robert Ayat, birin­cilik ikramiyesi olarak ayrıca 3 bin Frank kazanmıştı.

    Alvin Christian Kraenzlein, 60 metre, 110 metre engelli, 200 metre engelli ve uzun atlamada 1. olarak, tek olimpiyatta 4 zafer kazanan ilk sporcu olmuş­tu. Uzun atlamayı 1 santimle kazanan Kraenzlein, Ame­rikalı takım arkadaşı Meyer Prinstein’ı kandırarak başarı yolundaki her yolun mübah olduğunu dünyaya hatırlattı. 2 atlet seçmelere katıldıktan sonra Pazar günü yarışmama konusunda anlaşmışlardı. Ya­hudi olan Prinstein anlaşmaya uyarken, Hıristiyan Kraenzlein piste çıkıp rakibinin derecesini 1 santimle geçti. Müsabakadan sonra çıkan münakaşada, teva­türe göre Prinstein’ın yumruğu muzaffer rakibinin suratında patlamıştı.

    Spor-AliMurat-4
    Amerikalı yüzücü Johnny Weissmuller, 1924 Paris Yaz Olimpiyatları’nda 3 altın madalya kazandıktan sonra Hollywood’a transfer olmuş ve Tarzan filmleriyle ölümsüzleşmişti. Fotoğraf, 1941 yapımı “Tarzan’ın Gizli Hazinesi” filminden.
    Spor-AliMurat-5
    Paris 1924 için hazırlanan bir poster.

    Oyunların sembolü olan ma­ratonu, evsahibi ülkeyi temsil eden Michel Théato kazanırken, tartışmalar yıllarca sürecekti. Amerikalı atletler geçilmedik­lerini ve Fransızlar’ın kestirme yolları kullanarak birinci gel­diklerini söylemişlerdi. Ameri­kalılar çamurlu bir şekilde fini­şe gelirken, Fransızlar’ın yarışı tertemiz bitirmesi hakikaten dikkati çekmişti. Yıllar sonra yarışın galibi Théato’nun Fran­sız değil Lüksemburglu olduğu ortaya çıkacaktı. Lüksemburglu çocuk, Paris’te bir fırıncının çıraklığını yaparken, yaşadığı ülke adına yarışıp maratonu kazanmıştı. Fransızların millî marşı Marseillaise, aslında bir Lüksemburglu için çalınmıştı.

    Eşi Hermann ve yeğeni Ber­nard’la yelkende 1. olan Hélène de Pourtalès, olimpiyatlarda boy gösteren ilk kadın oldu. ABD’de doğan İsviçreli kontes, zafere ulaşan takımın bir parçasıydı. İngiliz tenisçi Charlotte Cooper ise tek kadınlarda mutlu sona ulaşarak ferdî olimpiyat madal­yası alan ilk kadın olarak tarihe geçti. Cooper ayrıca karışık çift­leri de partneri Reginald Doherty ile birlikte kazanmıştı.

    Paris 1924

    1924’te dünya sporunun zirvesi yine Paris’ti. Olimpiyatlar 24 yıl sonra bir defa daha Baron Coubertin’in şehrine geliyordu. 4 Mayıs’ta başlayan organizasyon 27 Temmuz’da noktalandı. Resmî açılış töreni 5 Temmuz’da yapı­lan organizasyon beklenen gişe başarısını sağlayamamıştı. Yak­laşık 10 milyon Frank harcanan olimpiyatları izleyen 60 bin kişi yüreklere biraz su serpse de, 4.5 milyon Frank kadar zarar vardı.

    1.000’e yakın gazetecinin iz­lediği spor bayramında 44 ülke buluşmuştu. Olimpiyat mot­tosu citius, altius, fortius (daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü) ilk defa o zaman kullanılmaya başlandı. Amerikalı Johnny We­issmuller, yüzmede 3 altın alıp Hollywood’a transfer olacaktı. Tarzan filmlerinin unutulma­zı ününü Paris’e borçluydu. Yüzmede üçüncü olan Gert­rude Ederle ise 2 sene sonra Manş’ı aşan ilk kadın olarak tarihe geçecekti; üstelik kanalı geçen en hızlı erkekten 2 saat daha hızlıydı! (çocukluğunda geçirdiği kızamıktan işitme güçlükleri yaşayan Ederle 1940’larda tamamen sağır ola­cak ve hayatını sağır çocuklara yüzme öğretmeye adayacaktı). Sporcular ilk defa olimpiyat köyünde kaldılar. 100 metrede altın madalya kazanan İngiliz Harold Abrahams ile 400 met­rede 1. olan İskoç misyoner Eric Liddell tarihte yerlerini alacak; ikisinin yıllar sonra (1981) “Ateş Arabaları-Chariots of Fire” adıyla beyazperdeye aktarılan öyküsü gözleri dolduracaktı. ABD’nin tüm altınları topladığı tenis ise 1988’e kadar oyunların mönüsünde yer almayacaktı. Fransa 1924’ün asıl kahraman­ları ise Finlandiyalı atletlerdi. Paavo Nurmi 5, takım arkadaşı Ville Ritola 4 altın madalya kazanmıştı.

    PARİS 1924

    Spor-AliMurat-Kutu-2

    Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk olimpiyat macerası…

    Paris 1924, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 41 sporcuyla temsil edildiği organizasyondu. Kafilemiz 19 futbolcu, 11 atlet, 5 güreşçi, 3 bisikletçi, 2 halterci ve 1 eskrimciden oluşuyordu. Kafile başkanı Galatasaray’ın kurucu­larından Ali Sami Yen’di. Kurtuluş Savaşı sonrasında tanınma mü­cadelesi veren ülkeyi yönetenler, bu organizasyonu önemli bir fırsat olarak görüyordu. “Olimpiyatlara katılmaya ne gerek var?” diyen çatlak seslere kulak verilmiyor, kıt kaynaklar seferber ediliyordu. Paris 1924’e katılım için resmî davet 20 Şubat 1923’te gelmiş, cumhuriye­tin ilan edilmesinden hemen sonra 2 Kasım 1923’te de Türkiye Millî Olimpiyat Cemiyeti ilk toplantısını yapmıştı. Ancak futbol, güreş, at­letizm, eskrim ve bisiklet dallarında boy gösteren Türkiye, madalya alamayacaktı.

    Aslında bu toprakların olimpi­yat serüveni 1908’de başlamıştı. Londra’daki organizasyona özel izinle katılan Aleko Mulos, adını kitaplara yazdırmıştı. İstanbul’a gelen Coubertin, Selim Sırrı’dan (Tarcan) bir olimpiyat komitesi kurmasını rica etmişti; bu, ancak 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra kurulabilecekti.

    1912 Stockholm Olimpiyat Oyunları öncesinde gazetelere ilan veren Selim Sırrı Bey, sporculara bu organizasyona katılma çağrısında bulunuyordu; ancak bir sorun vardı: Hazine’den ödenek verilmesi im­kansızdı; katılmak isteyenlerin kendi imkanlarıyla gitmeleri gerekiyordu. Robert Kolej’li Vahram Papazyan ve Mıgırdiç Mıgıryan, Selim Sırrı’nın desteğiyle İsveç’in başkentinde yerini alacaktı. Mıgıryan varlıklı bir aileden gelirken, Papazyan’ın parasını denkleştirmek için Arna­vutköy’deki Rum Tiyatrosu’nda bir piyes sahnelenmişti. Stockholm’de, olimpiyata katılan her ülkenin bay­rağı vardı; Osmanlı bayrağı dışında! Buna tepki gösteren atletlerden Papazyan, soluğu elçi Ahmet Bey’in yanında almıştı. Sefir, muhtemelen bir Ermeni’nin vatanını bu kadar sevmesine inanamıyordu. Atletiz­min 5 disiplininde sahne alan Mıgır­yan, sağ ve sol elle gülle atmada 7., bildiğimiz gülle atmada 19. olmuştu (sadece Stockholm’de düzenlenen etkinlikte sporcular 3 defa sağ, 3 defa sol elleriyle gülle atmışlar, iki elleriyle yaptıkları en iyi derecenin toplanmasıyla sıralanmışlardı). 800 ve 1.500 metrede yarışan Papaz­yan ise dereceye girememişti.

    Olimpiyattan sonra bir tartışma da yaşandı. Selim Sırrı’nın “26 ülke­nin en seçkin çocukları oradaydı, bir tek bizden kimse yoktu” yazması üstüne tepki gösteren arkadaşı Şavarş Krisyan, kendisine Marm­namarz (Beden Eğitimi) dergisinde cevap veriyor; bu atletlerin Osman­lıları temsil ettiklerini, üzerlerinde Osmanlı hilali olduğunu, Osmanlı sporcuları olarak alkış topladıklarını vurguluyordu.

    Spor-AliMurat-Kutu-1
    1924 Paris Olimpiyat Oyunları’na katılan Türkiye kafilesi.
  • Tarihin akışına ve insana dair ‘ileri-geri’ konuşma hâlleri…

    Tarihin akışına ve insana dair ‘ileri-geri’ konuşma hâlleri…

    Tarih, çizgisel bir akışla hepten iyiye ya da kötüye doğru gitmez, zikzaklar çizer. “Yükseliş”ten sonra Osmanlılar’ın pek çok parlak devletin ömründen uzun sürecek bir “duraklama-gerileme” devrine girdiği bilgisi, ders kitaplarımızdaki çizgisel anlayışın ürünü. Lale Devri’nde çiçek aşısının bulunması bile, dönemin sadece eğlenceyle geçmediğini kanıtlar.

    Ekonomik gerileme, temel ihtiyaçları karşılamayı güçleştiriyor. Sosyalleş­mek, eğlenmek, tatil yapmak her geçen gün daha fazla lüks görülüyor. Yoksunluk umutsuz­luğu ve güvensizliği körüklü­yor, toplumun fertleri şiddete meylediyor. Alıştığımız çizgisel tarih duygusu, bu yokuş aşağı gidişin pek hayırlı olmadığını sezdiriyor. 16.-17. yüzyıllarda­ki Celâli isyanları, sert iklim değişikliği ve enflasyon ile sey­reden o boğucu yokuşlar bile, bir biçimde düzlüğe çıkmış; tarihin yollarına dönüp bak­tığımızda dik rampalar değil, deve hörgüçleri, zikzaklar ve menderesler görüyoruz.

    Dinlerin insan hayatına da­hil ettiği “ereklilik” (bir ideale doğru yaşamak) olgusu, tarihi de dümdüz uzanan raylar üze­rinde ülküsel bir düzene doğru yola çıkmış bir trene benzet­miştir. Bu tren çeşitli mer­halelerden geçecek, sonunda kemâl istasyonuna ulaşacaktır: Hegel’e göre bu durak, intizam­lı Prusya’nın Alman toplumuy­du; Marx’a göre ise kapitalizmi geçtikten sonra karar edilen eşitlikçi sosyalizm. Gelgelelim insanlığın geldiği noktada gö­rüldü ki, türün en zeki fertleri bir ötekini ve dünyayı tümüyle yokedecek kadar tahripkar kitle imha silahları üretmek ve patlatmakla meşguldür ve tre­nin kemâle gittiği bir sanrıdır.

    Laklakiyat-Minyatur-1
    — 2. Ahmed: Ben mi “gerileme” padişahıymışım?
    Vallahi lalama sorun, musikide epey ilerledim!

    1513’te küçük kardeşi Yavuz Sultan Selim tarafından, aralarındaki ahde rağmen boğularak öldürülen Şehzade Korkud; yazdığı Dâvetü’n-nefs adlı eserinde daha 2. Bayezid döneminde bozulmanın başla­dığından sözediyordu. Ancak Osmanlılar’ı asıl 15. yüzyılda yaşamış Tunuslu tarihçi İbn Haldun’un, devletlerin de in­sanlar gibi kaçınılmaz biçimde ölümlü olduğu savı etkilemişti. Kanunî dönemini ideal örnek olarak gösteren Kâtip Çelebi gibi 17. yüzyılın Osmanlı nasi­hatname yazarları, bu organiz­manın yaşlılık çağında ve bir ayağının çukurda olduğunu kabul ediyordu: Takdir-i ilahi kaçınılmazdı ve yapılabilecek olan ancak yaşlılığı uzatmaktı. Hammer, D’ohsson, Ranke gibi tarihçiler, biraz da çizgisel bak­tıklarında bunu Batı’ya karşıt olarak doğrusal bir “gerile­me” olarak nitelendirdiler. Bu niteleme o kadar sahiplenildi ki Türk tarih ders kitaplarında Osmanlı tarihi dönemlendi­rilirken kullanıldı; kuruluş ve yükselişten sonra impa­ratorluğun toplam ömrünün hemen yarısını kapsayacak bir “duraklama-gerileme” dönemi geliyordu. Tarihteki pek çok parlak devlet, mesela Timur’un devleti ya da Prusya Krallığı bile, Osmanlılar’ın “durakla­ma-gerileme”si kadar uzun sürmemişti.

    Elbette bu paradigma, son çeyrek asırdaki araştırmalarla gözden geçirildi. Tarihçi Cemal Kafadar, “Neyin gerilemesi, kimin gerilemesi, hangi an­lamda, nerede, ne kadar süren ve neye nispetle?” diye sorarak konuyu biraz detaylandırmak gerektiğine işaret eder. Edward H. Carr “tarihsel olayların ve toplumların doğa yasaları gibi tepki vermediğini; öngörüle­mez ve rastlantısal olduklarını” hatırlatır bize. İleri ya da geri giden bir trende değil de coş­kun bir nehre kapılmış iri bir tomruğun üzerinde, akıntıda yalpalıyoruz sanki.

    Laklakiyat-Minyatur-2
    — 3. Ahmed: Biz ne zaman düzelicez be Koçi Bey?
    — Düzelicez inşallah padişahım.
    — Ne zaman çelebim, kabre duhûl edince mi?
    — Yok, şu olaylar bi bitsin.

    Evet, 16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyılda Osmanlılar, Yeni Dünya ve Hint yolu keşfini tamamlayıp altına-gümüşe doyan Avrupalılar karşısında askerî, ekonomik ve sosyal anlamda geride görünüyordu. Ayrıca Rönesans ve Reform, Ba­tı’ya düşünsel anlamda da çağ atlatmıştı. Tabii bu değişmeler birdenbire olmadı; Osmanlılar bu devirde paraları pula dönse de caydırıcı askerî güçlerini korudular. Öte yandan 1633’te Roma’da Enkizisyon Mahkemesi’ne çıkarılan Galileo, hâlâ dünyanın güneş etrafında döndüğü tezini inkara zorlanı­yordu.

    Laklakiyat-Minyatur-3
    — Neyiniz var efendim?
    — Bilmiyorum, böyle gerileme dönemindeymişiz gibi bi his var içimde. Sürekli kanun-ı kadim eksikmiş gibi geliyo bana. Sarayda bi yerlerde kadınlar etkin… Padişahlar küçük yaşta tahta çıkıyomuş gibi…Yeniçeriler, Celâliler, tımar sistemi… Onu özlüyorum
    galiba ben ya, Süleyman’ı…

    16. yüzyıl sonlarında, Anado­lu’da bugün olduğu gibi kontro­lü güç bir enflasyon yaşanıyor, her şey kötüye gider gibi görü­nüyordu. 17. yüzyıl ortalarına kadar durum böyle devam etti ama fiyat artışları duraksadı. 18. yüzyılda hâlâ el atölyele­rinde değerli ihracat malları üretiliyordu. Kanunî’nin to­runu, saraydan dışarı adımını atmayan gerilemenin timsali 3. Murad, günümüzde Osmanlı kültür dünyasını kavramamızı sağlayacak Surnâme, Hünernâ­me, Şehinşahnâme gibi minya­türlü elyazmalarını ürettirmiş ve Osmanlı toplumu kitap-re­sim sanatlarında altın bir çağ yaşamıştı. “Sefahat devri” diye adı çıkan Lale Devri, tıp tari­hinde hiç de fena sayılmayacak bir gelişmeyi, çiçek aşısını müjdeliyor; bu gelişme İngiliz misafir Lady Montagu tarafın­dan gıptayla kaydediliyordu.

    Savaşmadığı için “pasif” diye nitelenen şehzade ve sultanlar gerçekten daha az becerikli olsalar da daha az içsavaşa, kan ve harcamaya sebep olmuş; idarenin bürokrasi organları üzerinde dağılması daha ku­rumsal bir devlet düşüncesinin doğmasına yardım etmişti. Kısacası tarih, çizgisel biçimde iyiye ya da kötüye gitmiyor, zikzaklar çiziyor; belki doğa olayları ve mevsimler gibi daireler hâlinde kendi döngü ve devinimine devam ediyor.

    Şaka bir yana… [1] 2. Ahmed. Levnî, Kebir Musavver Silsilenâme, Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3109, s. 20b. [2] Sahnede Koçi Bey’in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra doğan 3. Ahmed’i görüyoruz; 1720 Okmeydanı sünnet şenliğinde devlet erkanıyla sohbet ediyor. Surnâme-yi Vehbî, res. İbrahim, 1720-28. Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3594, s. 106b. [3] 15. yüzyıl âlimi Gümüşlüoğlu Şeyh Abdurrahman çile kemeri kuşanmış hâlde irşad postunda. Taşköprizâde Ahmed, Şekâiku’n-numâniyye, çev. Mehmed Hâkî (Hadâiku’r-reyhân), res. Nakşî, TSMK, H. 1263.

  • Soğuk Savaş döneminin en meşhur casusluk hadisesi

    Soğuk Savaş döneminin en meşhur casusluk hadisesi

    20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran Soğuk Savaş, esas olarak istihbarat ve casusluk faaliyetlerine sahne oldu. Doğu Alman ajanı Günter Guillaume’un, dönemin Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın en yakınına kadar yükselmesi ve Brandt’ın istifasına neden olan hadiselerin öncesi, günümüze kadar uzanan etkileri…

    Soğuk Savaş döneminin (1947-1991) en ilginç casusluk hadiselerinden biri, Doğu Alman istihbarat servisinden bir ajanın Fede­ral Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın (1913-1992) yakın çevresine girmesi; deşifre olması üzerine Brandt’ın istifa etmesiydi.

    Willy Brandt sadece Alman­ya’da değil, dönemin dünya siyasetinde kolay rastlanma­yacak bir simaydı. 1929’da sosyal-demokrat partinin gençlik örgütüne, iki yıl sonra da daha radikal Sosyalist İşçi Partisi’ne katılmıştı. Hitler’in iktidara geldiği Ocak 1933’ten sonra illegal hayata geçtiğin­de, ilerde resmen kullanacağı Willy Brandt takma ismini aldı (gerçek adı Herbert Ernst Karl Frahm’dı). Birkaç ay sonra Danimarka üzerinden Norveç’e geçti. 1934’te merkezi Londra’da olan Devrimci Sosyalist Birlik İçin Uluslararası Büro’ya bağlı gençlik örgütünün kuruluşu­na katıldı. Gizlice Almanya’ya girdi; 1937’de gazeteci olarak İspanya İçsavaşı’nı izledi. 1940’ta Norveç vatandaşlı­ğına geçti. Aynı yıl Norveç’i işgal eden Naziler’den kaçarak tarafsız ülke İsveç’e geçti. Savaş sonuna kadar orada kaldı; sa­vaştan sonra Berlin’e döndü ve sosyal-demokratların safında siyasete girdi.

    Siyasi-Tarih-2
    Willy Brandt, üniversite yıllarında Naziler’e karşı çıkmış ve Almanya’dan kaçmak zorunda kalmıştı.

    Willy Brandt’ın dünya siya­setinde yankılanması, parça­lanmış olan Berlin’de 1957’de belediye başkanı seçilmesiyle başladı. Doğu’ya karşı başından itibaren geleneksel politika­dan farklı bir pozisyonu, yakın ilişkileri savunuyordu. 1964’te, 1987’ye kadar sürdüreceği SPD (Sosyal-Demokrat Parti) başkanlığına seçildi. Birkaç defa kaybettiği seçimlerden sonra, 1966’da Sosyal-Demokratlar’la Hıristiyan-Demokratlar’ın koalisyon hükümetinde dışiş­leri bakanı ve başbakan yar­dımcılığı görevlerini üstlendi. 1969 seçimlerinden sonra ise Almanya’nın savaş sonrası 4. şansölyesi, savaş sonrasının ilk sosyal-demokrat başbakanı oldu. Willy Brandt başbakanlığa geldikten sonra Almanya’nın Avrupa’daki geleneksel politi­kasını değiştirdi. “Ostpolitik”in Doğu’ya açılım) temellerini attı. Doğu Almanya resmen devlet olarak tanındığı gibi, Doğu Bloku’ndan Çekoslovakya ve Polonya’yla da ilişkiye geçildi.

    Siyasi-Tarih-1
    Willy Brandt ve Günter Guillaume bir parti kongresinde.

    Brandt, Kasım 1972’deki seçimlerde Sağ blok partileri ilk defa mağlup etti ve bu zaferi, “ostpolitik”in gerçek onayı olarak kabul edildi. Brandt, şansölye olduğu yıllarda Avrupa entegras­yonu politikasını desteklemeye devam etti. Özellikle Büyük Bri­tanya, İrlanda ve Danimarka’nın AET’ye (Avrupa Ekonomik Top­luluğu) girişini destekledi (1973) ve hem parasal entegrasyon hem de siyasi işbirliği için baskı yaptı. Willy Brandt, 1971’de Doğu Avru­pa ve Doğu Almanya ile yakın­laşma politikası nedeniyle Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.

    Gelelim Günter Guillaume’a… Willy Brandt 1969’da şansölye olduğunda, Günter Guillaume hükümetin işçi sendikalarıyla ilgili sorumlularından biriydi. Ekim 1972’de SPD faaliyetleri konusunda Brandt’ın kişisel da­nışmanı oldu. Günter Guillaume, Willy Brandt’ın yakın çevresinde olduğu için yazışmaları da elden geçiriyordu; hatta onun kişisel gezilerinde de yer alıyordu.

    Siyasi-Tarih-3
    Gunter Guillaume ve eşi Christel, 1975’te Düsseldorf’taki yargılama sırasında.

    Guillaume’la ilgili ilk şüphe­ler aslında o yıl 1969’da ortaya çıkmıştı. Batı Almanya güven­lik servisi, onun bir komünist ajan olabileceğini düşündüren bilgiler buldu; ancak 1973’e kadar bunların peşine düşül­medi. Mayıs 1973’te Federal Anayasayı Koruma Dairesi Başkanı Günther Nollau, Guilla­ume hakkındaki şüphelerini ilk defa eski İçişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher’e, o da bu durumu Willy Brandt aktardı. Nollau, önce onu göz­lemlemek ve ihanet eyleminin ciddiyeti hakkında net bir fikir edinmek için Guillaume’un görevinde kalmasını, bu zama­nın daha fazla kanıt toplamak için kullanılmasını tavsiye etti. Willy Brandt da bunu kabul etti ve sadece Genelkurmay Başkanı Reinhard Wilke ve yardımcısı Horst Grabert’e bilgi verdi. Bu süre zarfında Guilaume göre­vini sürdürdü; hatta Temmuz 1973’te Norveç’teki tatili sıra­sında bile Brandt’a eşlik etti.

    Federal Alman mercileri ni­hayet Nisan 1974’te Guillaume’u ve eşini tutukladı. Brandt ise bu ihmalin sorumluluğunu üstle­nerek 1 ay sonra istifa edecekti. Guillaume sorgu sırasında Doğu Almanya’ya bağlılığını ve ca­susluk yaptığını kabul edecek; kendisi 13 yıl, eşi ise 8 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı.

    BPK 30.008.359
    Willy Brandt’ın Varşova’da katledilen 500 bin Yahudi’nin anısı önünde diz çökmesi, siyaset tarihinin en önemli hadiselerinden biriydi.

    Guillaume’un ne tür bilgiler aktardığına dair kesin veriler olmasa da, daha sonra araların­da ABD Başkanı Nixon’un nük­leer stratejiler hakkında Bandt’a yazdığı mektupların da bulun­duğu gizli belgeleri İsveç’teki bir Doğu Alman bağlantısına vermeyi başardığını söyleye­cekti. Soğuk Savaş’ın krtik bir döneminde, Hauptverwaltung Aufklärung (HVA) veya Stasi’nin emriyle eşi Christel ile birlikte özel görevli subay olarak, kendi gerçek isimleriyle Batı’ya geçmişler; verilen talimata göre Frankfut’ta Sosyal-Demokrat Parti’ye katılarak yavaş yavaş yükselmişlerdi.

    Stasi ilk defa 1950’lerin ba­şında Guillaume’u birkaç defa görev için Batı Berlin’e gönder­mişti. Kendisi bunun ardından siyasi mülteci kılığında kalıcı olarak Batı’ya yerleştirildi. 1956’da Frankfurt am Main’de reklam fotoğrafçısı, alkol ve tütün satıcısı olarak işe başladı; ardından Frankfurt Sosyal-De­mokrat Partisi’nde kariyer yaptı ve 1970’te Willy Brandt’ın parti ile ilişkilerden sorumlu danış­manı oldu.

    Siyasi-Tarih-5
    Uzun yıllar Sosyalist Enternasyonal’in başkanlığını da yürüten Brandt, Bülent Ecevit döneminde CHP’nin de bu organizasyona alınmasını sağlayan isimlerdendi.
    Siyasi-Tarih-6
    “Ostpolitik” olarak bilinen politikayı oluşturan ve Doğu Bloku’yla ilişkileri geliştiren Brandt, Yugoslavya’nın efsanevi lideri Tito ile…

    Nisan 1974’te Günter Guilla­ume skandalı patlak verdiğinde, Sosyal-Demokratlar (SPD) ser­best düşüşteydi. Artan işsizlik ve %7’lik enflasyon da, Brandt’ın istifa kararında etkili oldu. Petrol krizi, hava trafik kont­rolörlerinin grevi, ulaştırma sendikalarının ücret taleple­riyle ilgili şiddetli tartışmalar Brandt’ı yormuştu. Hoşnutsuz­luğun temel nedeni, ekonomik olmaktan ziyade vaadedilen reformların gerçekleşmeme­siydi. Özellikle Jusos (Sosyalist Gençlik) saflarında hayalkırık­lığı derindi. Millî gelir dağı­lımında, vergilendirmede ve eğitimde yapılması planlanan projeler ertelenmişti. Brandt’ın 1974 başında desteği %33’lere gerilemişti.

    Bu koşullar altında bile Brandt istifası beklenmiyordu; aslında Doğu Almanya ve Stasi de böyle bir istifayı hedefleme­mişti. Doğu Almanya istihbarat teşkilatı eski başkanı Markus Wolf, daha sonra Willy Bran­dt’ın istifasını hiçbir zaman istemediklerini ve Stasi’nin stratejik bir hata yaptığını söyleyecek; Willy Brandt ise “as­lında o dönemde yaşananlarla hiçbir ilgisi olmayan neden­lerden dolayı çok yorgundum” diyecekti.

    Siyasi-Tarih-7
    Ekim 2003’te gösterime giren ve Oliver Storz’un yönettiği “Im Schatten der Macht“ filmi Brandt‘ın istifası öncesindeki 2 haftayı ele alıyordu. Filmin bir özelliği de Willy Brandt’ın oğlu Matthias Brandt’ın ajan rolünde olmasıydı.

    Günter Guillaume, 1981’de Batılı ajanlarla takas edilme­den önce 7.5 yıl Batı Almanya hapishanelerinde kaldı. Serbest bırakılıp Doğu’ya geçtiğinde devlet başkanı Erich Honecker ona ülkenin en değerli nişanı olan Karl Marx nişanını ver­di. Marx yerli yerindeydi ama nişanın da bir kıymeti harbiyesi kalmamıştı. Honecker’i de kim­se hayırla yad etmiyordu.

    Guillaume 1988’de ya­yımlanan bir söyleşide hayat hikayesini anlattı. Rusya’daki savaş sırasında esir düşmüştü. 1952’de Doğu Almanya Komü­nist Partisi’ne bir “barış partiza­nı” olarak katıldığını ve kendini “iki Almanya arasındaki Soğuk Savaş’ın bir sıcak savaşa dönüş­memesi”ne adadığını söyledi.

    Kendisiyle birlikte tutukla­nan ve 8 yıla mahkum olan eşi daha sonra onu terketti; oğlu Pierre, Berlin Duvarı yıkılma­dan 1987’de Batı’ya taşınmış­tı; babasının adını duymak istemediği gibi yeni bir isim ile hayatını sürdürdü. Günter Guil­laume ise 1995’te öldü.