Yörük obalarında başlayan mekan kurguları ve oturma düzenleri, sonraki yüzyıllarda Japonya’dan İstanbul’a kadar 3 avlu üzerine kurulmuş tapınaklar, saraylar ve külliyelerde de devam etti. Giriş hep güneyde, başköşe tam karşıda yani kuzeyde yer aldı. Yön ve mekan algılamaları, İslâmiyet’ten sonra da “kıble”nin yanında varoldu.
Yörük obası, bildiğimiz bir kavram… İçasya’da göçebe geçmişi olanların çoğu “aul” der ki, bizde insanların değil de hayvanların bulunduğu yer anlamında “ağıl” şeklini alır. Bir yörük obasını oluşturanlar birbiri ile geçinen bir gruptur; çoğu da akrabalık ilişkileri içinde yaşar. Bu açıdan obayı sulh-sükunun hakim olduğu bir yer ve obadaki çadırevleri de insanın evrendeki yerini belirleyen birimler şeklinde görmek mümkündür.
Çadırev, “bozüy, tirme” şekillerinde karşımıza çıkar. Batı dillerinde çadırevlere “yurt” denmesinin sebebi, çadırev ile yurt/toprak arasındaki ilişkinin seyyah gibi dışarıdan bakan birine açıkça görünmemesindendir. Çadırevin üstüne oturduğu toprak gibi, obanın da kurulageldiği alan insanın yurdudur. Kısacası çadırev ve toprak ne kadar elle tutulur fiziki kavramlarsa; yurt, atalar ve atalar ruhu da maneviyatla ilgilidir. Bu mekanların sembolik anlamı hakkında birçok çalışma yapılmıştır.
Çadırevin çoğu zaman “eşik” denen kapısı/girişi ve girer girmez karşımıza gelen başköşesi, en önemli merkezlerdir. Biz dışarıdan gelen kişiler olarak, çadırın içini çadırın girişine göre tanımlarız; yani bize göre sağda kadınlar, solda ise erkekler oturur. Oysa oturanlar açısından çadırın içi, başköşe (tör) konumundan tanımlanır ve sağ taraf erkeklerin, sol taraf kadınların oturma mekanıdır. Yaşça büyük olanlar başköşeye yakın, genç olanlar eşiğe/kapıya yakın oturur. Günümüz Türkiye’sinde de böyle bir yaklaşıma yabancı değiliz.
Çadırevde yaşayan halklarda yer-mevki (orun) çok önemlidir. Hatta “kalkacağın yere oturma” sözü bu çerçevede söylenmiştir. Eskiden çadırevin ortasında ocak bulunur ve çadırevin tepedeki deliğinden (tütek/tündük) çıkan duman kişiyi göğe/ruhlar âlemine bağlardı. Girişten sonra ocak önü, ocak arkası ve başköşeden (tör) oluşan bir üçlü yapı, tarih boyunca devam etmiştir. Yeni gelinler, çocuk doğurup ailenin tam bir üyesi oluncaya kadar tör önüne geçemezlerdi. Zaman içinde kimi değişiklikler oldu; örneğin Dede Korkud destanı “kadın evin direğidir” derken, direkli çadırevlerden sözetmiş olur. Bugün Türk halklarının çadırevleri direksizdir; Moğol çadıevlerinde ise direkler olmazsa olmazdır.
Türk halklarının çadırevlerinde, değişiklik daha çok yönlere göre kendini gösterir. Daha eskiden çadırevin girişi güneşin doğduğu yere, doğuya bakarken; sonraları güneşin yükseldiği zaman olan güneye doğru kaymış; uzun zaman bu iki yön birarada varolmuşsa da zamanımızda artık güney en çok rastlanılan giriş yönü olmuştur. Ancak çadırın içindeki başköşe daima kuzeyde olmuştur. Giriş güneyde, başköşe tam karşıda yani kuzeydedir. Kuzey, dağın güneş almayan tarafında olduğu için kimi zaman “kuz” kimi zaman da “kara” diye tanımlanır. Ayrıca kuzeyin önemi, Kutup Yıldızı (Demir Kazık) ile açıklanır. “Kara” bu çerçevede aynı zamanda “kutsal” anlamı da taşımıştır.
Üçlü yapının (başköşe, ocak önü ve ocak arkası) en üst köşesi yani başköşe, Türkler ve Moğollar tapınak-saray gibi yerleşik yapılara geçtikçe kuzeydeki yerini korumuş; hatta bu açıdan Uzakdoğu uygarlıklarını da etkilemiştir. Bu etkilenme özellikle Tabğaç dediğimiz Kuzey Wei sülalesi devrinde, Budizm etkisiyle yapılan tapınaklarda da kendini yekpare bir yapı olarak değil, yapı topluluğu olarak gösterir. Bu etkiler Japonya’dan İstanbul’a kadar 3 avlu üzerine kurulmuş tapınaklar, saraylar ve külliyelerde görülür. Girişin özellikle vurgulandığı bu yapılar, dış-orta-iç avlu prensibi ile karşımıza çıkar. Bunların arasında iç avlu en kuzeyde yer alır. Bugün müze olan Pekin’deki sarayların da en kuzey köşesi hanedan mensuplarının mekanı idi. Timurîler devrinde de yapı veya mezar komplekslerinin güneyde giriş ve kuzeyde kutsal mekan olarak düzenlendiğini, hem Semerkand’daki Şah-ı Zinde de hem de Türkistan şehrindeki Ahmet Yesevî türbesinde görmekteyiz. Yön ve mekan algılamaları, İslâmiyet’ten sonra da “kıble”nin yanında varolmaya devam etmiştir.
“Oldukça” sözcüğü, “olabildiğince, yetecek kadar, epey, hayli” anlamlarında kullanılması gerekirken; çoğu zaman yanlış bir biçimde “aşırı, abartılı, adamakıllı, çok” için kullanılıyor. Radyo-TV kanallarında “oldukça akıllı, oldukça lezzetli, oldukça şık” kullanımları öylesine çoğaldı ki, “oldukça akıllı” diye nitelendirilen birinin bir deha olduğu kastediliyor!
Her zaman saygıyla andığımız Kenan Onuk (öl. 2005), spor yayıncılığında örnek insan diye gösterebileceğimiz isimlerin başında gelir. Seslendirdiği spor haberlerinde ve tercüme edilen belgesel metinlerindeki dile özen göstermiştir. Ekibinde çalışan ve öğrencisi olan dostlarımızla anılarımızı tazelerken, onun Türkçe konusundaki duyarlılığını birbirimize hatırlatırız.
“Oldukça” sözcüğü, “olabildiğince, yetecek kadar, epey, hayli” anlamlarında kullanılması gerekirken; çoğu zaman yanlış bir biçimde “aşırı, abartılı, adamakıllı, çok” için kullanılıyor. Özellikle radyo ve televizyon kanallarında “oldukça akıllı, oldukça lezzetli, oldukça şık” vb. kullanımlar öylesine çoğaldı ki örneğin “oldukça akıllı” diye nitelendirilen birinin “kabul edilebilir” bir seviyede değil de, “aşırı, abartılı, çok” akıllı olduğu kastediliyor!
Yıllar önce bir meteoroloji bülteninde sunucu, “… hava yoğunluğu mükemmel” diyeceği yerde “… hava yoğunluğu oldukça mükemmel” demişti. Oysa “oldukça” belirteci, olabildiğince, yetecek kadar, epey anlamındadır. Örneğin, “Oldukça geniş olan salon, adamakıllı kalabalıktı.” Birbirine karıştırılan “fazlasıyla” sözcüğü ise olağandan, gerekenden çok, pek çok, ziyadesiyle anlamına gelir. Örneğin, “İçerisi, dışarıdan farklı olarak fazlasıyla sessizdi.” cümlesinde olduğu gibi.
“Oldukça” sözcüğü, ol-mak’tan isim-fiil ve eşitlik eklerinin kalıplaşmasıyla türemiştir. Eşitlik hâli eklerinin (-ca, -ce, -ça, -çe) asıl görevi, gibilik, benzerlik ifade etmektir. Akıllıca, insanca, çocukça, büyükçe, anca, boyunca, yolunca, bunca, ardınca vb. Bu ekler “görelik” anlamı katar: “Sence bu doğru mu?” Yine bu ekler “birliktelik, beraberlik”anlamı da katabilir: “Sınıfça müzeye gittik.” Miktarları vurgulamak için çoğul eki ile birlikte yine bu ekler kullanılır: “Annem bu kütüphanede yıllarca çalıştı.”, “Onlarca şehir gezdim.” Bu ekler sayı adlarına gelince çokluk bildirir: “Yüzlerce kilometre yol yaptım.” Sonuç olarak bu ekler, “aşırılık, abartı” gibi bir anlam taşımıyor. Ancak kitle iletişim araçlarındaki kullanım yaygınlığına baktığımızda “oldukça” sözcüğüne maalesef böyle bir anlam da yüklemek zorunda kalacakmışız gibi görünüyor!
Dilbilimci-yazar Necmiye Alpay “oldukça” sözcüğünün yanlış yerde kullanımını “Türkçede ‘çok’ anlamını karşılayan sözcüklerin yetersiz kalması” ile çeviri hatalarına bağlar. Buna örnek olarak popüler İngilizce filmlerinde geçen “quite” sözcüğünün her rastlanan yerde “oldukça” diye çevrilmesini gösterir.
Her şeye rağmen biz yine de Kenan Onuk’un dil uyarılarını unutmayıp onun zarif ruhu önünde saygıyla eğilerek “oldukça” sözcüğünün doğru kullanımına güzel bir örnek olan Cemal Süreya’nın Balzamin şiirini okuyalım: “…
Güzelsindir de oldukça, çocuksundur da
Saçlarınla beraber penceredeyken
Besbelli arandığından haberli
Gemiler eskirken, deniz eskirken limanda
Sevgili”
‘Oldukça’ değil tamamen doğru
“Onu sevmenin bir vicdan azâbı vermeyeceğini düşünerek oldukça rahatlık duydum.” Refik H. Karay
“Oldukça iyi bir arkadaş” Reşat N. Güntekin
“Ev oldukça haraptı, fakat üslûp bir asır evvelini muhâfaza ediyordu.” Ahmet H. Tanpınar
“Mâlı çok etme hazer eyle azâbından kim / Renci artar ağır oldukça yükü hammâlın” Fuzûlî
“Bu oyun oldukça geniş bir sahada taammüm etmiştir.” Ahmet Kutsi Tecer
“Oldukça geniş olan salon, adamakıllı kalabalıktı.” Sabahattin Ali
18. yüzyıldan itibaren Tatar, İskit ve Altay olarak adlandırılan dillerin 19. yüzyıl ortalarında “Turan” olarak anılmaya başlanması bir dönüm noktasıydı. Turánizmus (Turanizm) akımı, ırkçılığa dönüşen Aryanizme karşı romantik bir milliyetçilik olarak önce Macaristan’da doğdu; Ziya Gökalp’le birlikte (1923) ülkemizde Türkçülük ile eşanlamlı kullanıldı.
Karşılaştırmalı filolojinin kuruluş evresinde (18.-19. yüzyıl), dünya dilleri kabaca 3 büyük gruba ayrılıyordu: Aryan, Semitik, Turanik. Bunlardan ilki Sanskritçe kökenli bir etnonim olup Avrupa’ya Zend-Avesta çevirileriyle yayıldı. İkincisi Tekvin’den (Nuh’un oğlu) alınıp Göttingen Tarih Okulu’nda Sâmî halkları ve onların dil grubunu tanımlamak üzere kullanıldı (1781). Üçüncüsü ise Şehname’de İran’ın kuzeyindeki saldırgan göçebelere, spesifik olarak da Türkler’e ve yurtlarına refere edilen İrani kökenli etno-coğrafi bir terimdi.
Alexander von Humboldt’un (1769- 1859) temellerini attığı, Max Müller’inse (1823-1900) popülerleştirdiği bu tasnifteki adlandırmalar, Johann Gottfried von Herder’in (1744-1803) Avrupa, bilhassa Alman entelijansiyası tarafından yüceltilen “dil ulusun ruhudur” fikrinin ürünleriydi. Bükümlü dillerin (Hint-Avrupa) yüksek uygarlığı simgelediğine, diğer halkların Aryanlar’dan “aşağı” olduğuna inanan 19. yüzyıl dilbilimcileri, eklemeli ve tek heceli dilleri, gelişmelerini tamamlama becerisinden yoksun ve bükümlü dil statüsüne erişme yetisi eksik diller olarak görüyordu. Müller, tasnifini yaparken Aryan dillerini “devlet”, Turan dillerini “nomadik” diller olarak da etiketlemişti. Sâmî ve Turan dillerinin fakir ve despotik, Aryan dillerinin liberal ve estetik olduğuna inanıldığı bu dönemde, dil yakınlıklarından ırk yakınlıklarına, dil farklılıklarından ırk farklılıklarına kolayca geçilebiliyordu. Böylece “aryan”, bir sözcüğün karşılaşabileceği belki de en büyük felakete uğrayarak, Nazizm doktrinlerinin beslendiği anahtar sözcük haline geliverdi.
Max Müller’in 1854’te yayımlanan ve Turan dillerini “göçebe” diller olarak sınıfladığı kitabı. Alexander Castrén ise Macaristan’da Aryanist ırkçılığa karşı Turánizmus (Turanizm) akımını başlatmıştı.
Aryanlar tarih boyunca bilgiyi yayan, “aşağı halklar”a hükmeden insanlığın kültürel kahramanları olarak sunulurken, Avrupa’daki farklı dil konuşurları (Fin, Macar, Eston) derin bir yalnızlık duygusuna kapılmıştı. Tam bu sırada, Armin Vámbéry’nin (1832-1913) davetiyle Oxford’dan Budapeşte’ye gelen Müller’in verdiği konferansta (1861); daha önceleri “Tatar” (Strahlenberg, 1730), “İskit” (Rask, 1834) ve “Altay” (Castrén, 1844) olarak adlandırılmış dilleri “Turan” adıyla anması ve konuşmasındaki başka içerikler Macarlar için bir dönüm noktası oldu.
Fince, Macarca, Moğolca ve Türkçenin akraba diller olduğunu savunan etnolog Matthias Alexander Castrén’in (1813-1852) teorisi ve “Altayik” adlandırması, kısa sürede dilbilimsel içeriğinden uzaklaşıp etnik kimliğe bürünecek bir mecraya ilerledi.
İşte Turánizmus (Turanizm) adını verdikleri bu akım, tahripkar bir ırkçılığa dönüşen Aryanizme karşı mezkur halkların birliğini savunan romantik bir milliyetçilik olarak Macaristan’da doğdu. 1910’da kurulan Turáni Társaság’ın (Turan Cemiyeti) faaliyetleriyle Türkiye’ye ithal edildi. Ziya Gökalp’in “Turan”ı “münhasıran Türkleri ihtiva eden camiavi bir isim” (Türkçülüğün Esasları, 1923) tanımlamasından bu yana ise, Turanizm ülkemizde Türkçülük ile eşanlamlı kullanılmaktadır.
10. yüzyılda henüz İslâmiyet’e geçmemiş Türkler monoteist bir inanca sahipti. Kültigin Yazıtları’ndaki “zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş” ifadesi, 8. yüzyılın başlarında bile Göktürkler’in ölümsüz ve evrensel bir tek Tanrı anlayışına işaret eder. Ne Osmanlı Devleti’ni ne de önceki Türk devletlerini kuranlar şaman inancına sahiplerdi.
Bugüne kadar Şaman inancı (şamanizm), ısrarla “en eski Türk dini” olarak anlatılagelmiştir. İçinde totemci ve animist ögeler bulunan şamanizm, geniş anlamda yüzlerce çeşit pratiği ile Kuzey Avrupa’dan Kamçatka’ya kadar uzanan devasa bir coğrafyanın inanç sistemidir. (Totemizm, çoğu tarihçi ve felsefeci tarafından “en ilkel din”i olarak görülür; bu inanç sisteminde, adına klan (Türkler’de boy) denilen insan kümeleri kimi kutsal yaratıklara ya da kutsal nesnelere saygı gösterir. Animizm (canlıcılık) ise, doğada insan ve diğer canlıların ruhları bulunduğuna inanan dindir).
Geniş olarak düşünüldüğünde, özellikle Kuzey Avrupa ve Batı Avrasya’da açığa çıkarılan tarihöncesi mezarların kimilerinde hayvan, özellikle geyik kemikleri saptanmıştır. Totemizm etkili bir inanca işaret eden bu gömüler, şamanizmin kökeninin Üst Paleolitik Dönem’e (MÖ 12 bin) kadar geriye gittiğine işaret eder. Geyiklerin doğal döngüleriyle bağlantılı karmaşık ritüelleri yansıtan ölü gömme gelenekleri, Mezolitik (MÖ 5 bin) ve Neolitik (MÖ 4 bin) dönemlerde de devam etmiştir. Hayvan kemikleri ile birlikte gömüldüğü anlaşılan bireylerin mezarları, tarihöncesi dönemlerde Kuzey Avrupa ve Batı Avrasya’da totemizmin şamanist bir dönüşüme uğradığını göstermektedir.
Danimarka- Rudersdal’da saptanmış Geç Mezolitik Dönem mezarlarında geyik kemikleri ile gömülmüş şamanlar (N. Mykhailova, Shaman burials in Prehistoric Europa. Gendered Images. 2019).
Kökeni 14 bin yıl önceye uzanan şamanizm, daha dar olarak düşünüldüğünde bozkır sahalarındaki ortak dinsel pratiklerdir. Totemist ve animist bulgular Proto-Türkler’deki ruhçuluk ve totemciliğin varlığına dair önemli ipuçları sunmasının yanında; şamanizmin ortaya çıktığı bölgelerden Batı Avrasya’nın bir parçası olan Hazar Denizi’nin kuzey ve kuzeybatısındaki Proto-Turan kümelerinde de inanç başlangıcına işaret eder. Gökyüzünün, şekli bakımından dikkati çeken bir kaya kütlesinin, görkemli bir tepe veya bir dağın hatta bir ağacın bile totem olarak saygı gördüğü anlaşılmaktadır. Türkler’in İslâmiyet’e kadar yaşamış oldukları Tengri inancında (Tengricilik), büyük ve görkemli her şeyi Tengri olarak adlandırmaları, totemciliğin evrilmiş bir formu gibi görünmektedir.
Erken dönem Türkologların değerlendirmesi, tarihsel ve güçlü bir “Türk şamanizmi” olduğu yönündeydi. Oysa ki “Türk şamanizmi” denilen ruhani sistemin, şaman inançlı kuzey halklarıyla Protohistorik Dönem Türk silsilesi olan Sintaşta-Andronovo-Saka-Hun-Göktürk- Oğuz/ Türkmen kümeleri arasında bozkırda gerçekleşmiş temaslarla oluştuğu gözlenmektedir. Sözkonusu temaslar Proto-Türk ve Türk kümelerini belli ölçüde de olsa etkilemiş ve kimi şamanist geleneklerin sahiplenilmesine yol açmıştır.
Bu bilimsel gerçeklerin tipik bir örneklemesi yakın geçmişte Türkiye’de yaşanmış olmasına karşın, sözkonusu hadise konunun uzmanı hiçbir biliminsanının dikkatini çekmedi. Bilecik ili, Söğüt ilçesi, Borcak Köyü’nde bulunan ve Ertuğrul Gazi’nin silah arkadaşı İsa Sofi’ye (İsa Sofu, İsa Dede) ait olduğu iddia edilen bir Erken Osmanlı Dönemi türbesi ile ilgili gelişmeler; ülkemizde şamanizm ile ilgili yapay hatta sahte seviyeyi bizlere gösterdi. 14. yüzyıl başlarında inşa edildiği düşünülen İsa Sofi Türbesi’ne 2016’da yapılan defineci saldırıları sonucunda gerçekleşen tahribatların ardından, restorasyon ve konservasyon süreci başlatılmıştı. Bu süreçteki sıva raspası sırasında açığa çıkan kalem işi benzeri bir teknikle yapılmış şematik bezemelerin Anadolu’daki türbe bezemelerinden farklılık göstermesiyle, İsa Sofi Türbesi ilgilerin odağı haline geldi. Çoğunlukla koyu kırmızı bir boya uygulanarak ve tüm iç mekanı kullanarak yapılmış kompozisyonların, şamanist inancı taşıyan insanlar tarafından “Gök Tanrı Dini”ni yansıttığı, bazı akademisyenlerce büyük bir özgüven ile dile getirildi.
Bilecik-Söğüt-Borcak Köyü’nde bulunan ve Ertuğrul Gazi’nin silah arkadaşı İsa Sofi’ye (İsa Sofu, İsa Dede) ait olduğu iddia edilen Erken Osmanlı Dönemi türbesi.
Sözkonusu akademisyenlerin ikonografi uzmanlığı (!) ile kompozisyonun evreni tasvir ettiği; yeraltı ve yerüstü olarak ikiye ayrılmış olduğu; yukarıdaki 17 katın ışık âlemi olarak göğü meydana getirdiği; aşağıdaki 7 ya da 9 katın ise yeraltı yani karanlıklar âlemi olduğu; bu iki kat arasında ise hayatın devam ettiği yeryüzünün bulunduğu, akademik bir dergide yayımlanan makalenin konusu oldu. Hatta kompozisyonda iki gemi tasviri olduğu; bunların ölenin ruhunu alıp gökyüzünün 16. katındaki Ülgen’e götürdüğü; 17 denizin birleştiği yerin Talay Kan’ın evi olduğu gibi şaşırtıcı saptamalar da yapıldı. Sonuçta da o “çok önemli” soru soruluyordu: “Osmanlılar’ı kuranlar da şaman mıydı?”
Kültür ve Turizm Bakanlığı uzmanları; 2023’te İsa Sofi Türbesi’nden tarihleme amacıyla aldıkları harç, sıva ve boya örnekleri üzerinde analizler yaparak, iç mekanı kaplayan kompozisyonların 18. veya 19. yüzyılda, yani türbenin inşaından 300-400 yıl sonra yapıldığını kanıtladı. Bu durum, doğal olarak İsa Sofi Türbesi kompoziyonlarının şamanizmle bir ilgisinin bulunmadığını; sözkonusu bezemelerin dikkatli olarak incelenmediğini de ortaya koydu.
Burada açığa çıkarılan bezemeleri oluşturan harç, sıva ve boyaların 18.-19. yüzyılda yapıldıkları, şamanizmle bir ilgisi bulunmadığı kanıtlandı.
Sonuç olarak ne Osmanlı Devleti’ni ne de daha önceki Türk devletlerini kuranlar şaman inancına sahiplerdir. Proto-Türklüğün bilinen başlangıç noktalarından olan Sakalar ile (Doğu İskit) başladığı anlaşılan ve kökeninde totemcilik bulunan tengriciliğin, bugüne kadar bilinçli olarak eklemlenmiş şamanizm ögeleri ile birlikte yapay bir inanç olarak kamuoyu ve topluma sunulmaya çalışıldığı; bununla da yetinilmediği, İslâmi dönemlerin bile bu düşünce yapısına uydurulmaya çalışıldığı gözlenmektedir. Tapınağı, heykeli ve sunağı olmayan tengricilikte, ibadet etmek için bir aracıya yani ruhbana da ihtiyaç duyulmamıştır. Kamların eski Türkler arasındaki mevcudiyetleri dinsel temelli değil, şifacı ve büyücü özellikleri ile olmuştur. Ruhlarla iletişim kuran, büyü yapan, büyü bozan, hasta iyileştiren ve fal bakan kamların Tanrısal bir yetkisi yoktu. Oysa Türkler’in her dönemde Tanrı inançları vardı.
Kültigin Yazıtları’nda geçen “zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş” ifadesi, 8. yüzyılın başlarında Göktürkler’in ölümsüz ve evrensel bir Tanrı anlayışına sahip olduğuna işaret eder. Türkler’in, tengri inancına şahit olan İbn Fadlan, Oğuzlar’dan birinin başına hoş olmayan bir iş geldiğinde, başını göğe doğru kaldırıp “Bir Tengri” dediğini aktarır. Bu aktarımın ışığında, 10. yüzyılda henüz İslâmiyet’e geçmemiş Türkler’in monoteist bir inanca sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ayrıca İbn Fadlan’ın herhangi bir mabet veya din adamından bahsetmemiş olması, şamanların bulunmadığı bir Gök Tanrı dininin varlığı için dolaylı bir doğrulamadır.
3 bölümlük dramatik belgesel dizi “Ahit: Hz Musa’nın Hikayesi”, Tevrat, İncil ve Kur’an’da yer alan insanlığın en eski anlatılarından birini Netflix ekranına taşıyor. İyi bildiğimizi sandığımız ama ayrıntılarıyla, karakterleriyle, mecazi anlamıyla bugün de etkisini kaybetmeyen hikaye, uzmanların görüşleriyle birlikte çarpıcı biçimde işlenmiş.
İsrailoğullarının Musa Peygamber’in önderliğinde verdiği özgürlük savaşının, ardından bu kavmin kurmaya çalıştığı yeni düzenin çetin aşamaları Tevrat’ta anlatılır. Kur’an’da da bu mücadeleye çok geniş yer ayrılmıştır. Müslümanlar’ın kutsal kitabında, 14 sûrede 136 yerde Hz. Musa’dan söz edilir; hadislerde de adı çok geçer. Tevrat’taki öyküyle Kur’an’da anlatılanlar, bazı ayrıntılar dışında paraleldir.
Netflix’in dramatik belgesel dizisi (Ahit: Musa’nın Hikayesi), Tevrat’ın “Yaradılış”, “Çıkış” ve “Sayılar” kitaplarında aktarılan hadiselere dayanıyor: İsrailoğullarının bir göçmen kabile olarak geldiği Antik Mısır’da köleleştirilmesi; bu kabilenin bir çocuğu olarak dünyaya gelen Musa’nın bir sepetle Nil Nehri’ne atılması; firavunun kızı tarafından kurtarılıp bir Mısır prensi olarak büyütülmesi; sonra köklerine geri dönüşü ve iktidara başkaldırarak kavmini zulümden kurtarması ve yeni bir düzenin temellerini atması…
Tüm bu süreç, dinî inancı kutsayan çok güçlü bir hikaye olduğu gibi, sinema ve televizyon ekranına yansıtıldığında etkileyici bir görsel şölene dönüşüyor. Senaryonun ortasında ise zalimle mazlum arasındaki kıyasıya kapışma yer alıyor. Her klasik hikayede olduğu gibi karşı karşıya gelen iki ana karakter var: Firavun ve Peygamber.
Tevrat’ta anlatılan hadiselerin ekrana yansıtıldığı senaryoda, zalimle mazlum arasındaki kıyasıya kapışma var.
Firavun, bilindiği gibi sadece Mısır’ın değil kendi döneminde dünyanın en güçlü hükümdarı, bir yarı-Tanrıdır. Kur’an’da “firavun” unvanı, sadece Hz. Musa dönemindeki Mısır hükümdarı için kullanılır; diğer hükümdarlardan “Mısır meliki” diye sözedilir. Firavun, kötülüğün ta kendisidir. Sürekli böbürlenen, ilahlık iddiasında bulunan, kendi egosu ve iktidarı uğruna halkını hiçe sayan, kurban eden, üstelik son ana kadar gerçeklere sırt çeviren bir zorbadır. Ömer Faruk Harman, Mısırlı âlim Muhammed Fuad Abddülbâki’ye (öl. 1968) dayanarak bu kişiliğin bir başka yönüne dikkati çeker: “(Kur’an’da) çeşitli ayetlerin firavunu fert olarak ele almaktan çok onu erkanıyla birlikte zikretmesi dikkati çekicidir. Birçok ayette firavunun ailesi, avenesi, kavmi ve askerleriyle birlikte anılması, onun tek bir kişi olmaktan ziyade bir sembol olarak takdim edildiğini göstermektedir.”
İşte bu zorbanın karşısına dikilen kişi ise, Allah’ın elçisi olarak seçtiği Hz. Musa’dır. Ölüme mahkum olarak doğan; bir prens olarak yetiştirilen; kölelere yapılan zulme karşı neredeyse içgüdüsel şekilde itiraz eden; daha da önemlisi firavunun tam tersine kendini beğenmişliğin semtine bile uğramadığı bir kişiliktir. O kadar ki, Allah ona görevini ilettiğinde bunu yapabileceğinden kuşku duyar, dili ağırlaşarak kilitlenir. Kusurları, korkusu, öfkesi, kendisine duyduğu kuşku, onu gittikçe olgunlaştırarak orantısız bir mücadelede yenilmez bir lider haline dönüştürür. Hz. Musa, firavun gibi kendini ilah sayan bir narsisist değildir.
BELGESEL DİZİ (Netflix) AHIT: MUSA’NIN HIKAYESI (TESTAMENT: THE STORY OF MOSES) YÖNETMEN: Benjamin Ross YAPIMCI: Karga7 Productions OYUNCULAR: Charles Dance (anlatıcı), Clarke Peters, Avi Azulay, Dominique Tipper, Mehmet Kurtuluş, Tülay Günal, Ishai Golan, Raymonde Amsellem.
Belgeselin dramatik bölümlerinde bu ikilinin etrafındaki diğer ilginç karakterlere de önemli bir yer ayrılıyor. Bunların çoğunun kadın olması dikkate değer: Çocuğunu doğar doğmaz kaybettiği halde, kısa süre sonra süt annesi olarak ona kendisinden bir parça vermeyi başaran Hz. Musa’nın gerçek annesi; küçük bebeği bir sepette bularak kendi çocuğu gibi benimseyen, sonra ona inanarak saf değiştirmeyi göze alan firavunun kızkardeşi Batyah (Kur’an’da ondan firavunun karısı Asiye olarak söz edilir; Musa’yı oğlu gibi büyütür ve sonra onun dinini kabul eder); Hz. Musa’nın eşi, Şuayb Peygamber’in kızı Safura.
Ancak dramatik sahnelerin en etkileyicileri, hiç kuşkusuz Tanrı’nın Hz. Musa’nın asası aracılığıyla Mısır’a yolladığı 10 (Müslümanlığa göre 9) bela konusunda. Firavun İsrailoğullarına özgürlüklerini vermeyince Hz. Musa’nın asası yılana dönüşüyor; Mısır çekirgelerin, haşerelerin, bitlerin, sineklerin, çıbanlı hastalıkların hışmına uğruyor; sular kana dönüşüyor; durmaksızın dolu yağıyor; hayvanlar telef oluyor; güneş yüzünü göstermeyince heryer karanlığa boğuluyor; ailelerin ilk doğan çocukları aynı anda ölüyor…
Belgeselde olayların dramatik anlatımı arada kesilerek, Yahudi, Hıristiyan, Müslüman din bilginlerinin, mısırbilimcilerin, tarihçilerin yorumlarına yer veriliyor. Dizinin bu kısımlarına tek bir itiraz olabilir: Yorumculardan kimileri, olayları bilimle, tarihle de açıklamaya çalışıyor. Ancak Kızıldeniz’in bir deprem sonucu ikiye ayrıldığını veya bahsi geçen firavunun 2. Ramses (öl. MÖ 1212) olup olmadığını tartışmak yersiz; aksine bunlar hikayenin gücünü azaltıyor; zira inanç sahipleri için insanlığın en eski anlatılarından biri olan bu hikayenin böyle açıklamalara ihtiyacı yok. Hikayenin bir mecaz olduğunu düşünen diğerleri için ise firavun ile Hz. Musa’nın mücadelesi hisse çıkarılacak bir kıssa.
SERGİ: FOTOĞRAFÇININ TANIKLIĞI
Ozan Sağdıç: Işığın peşinde 70 yıl
Türkiye’nin görsel belleğine ve yakın tarihine ciddi katkılarda bulunan duayen foto muhabiri Ozan Sağdıç’ın kareleri, İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde.
Türkiye’nin duayen foto muhabiri 90 yaşındaki Ozan Sağdıç’ın fotoğrafları İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde sergileniyor. Türkiye’nin görsel belleğine çok önemli katkıda bulunan Sağdıç’ın fotoğrafları 20 Ekim’e kadar görülebilir. Sergide siyasetçilerin, sanat ve edebiyat dünyasının önemli isimlerinin portrelerinin yanısıra, “sıradan” insanların, sokağın, eğlencenin, çalışanların da bulunduğu siyah-beyaz ve renkli 127 fotoğraf yer alıyor. Ozan Sağdıç’ın 70 yıllık fotoğrafçılık kariyerinde çektiği binlerce kare, aslında Türkiye’nin hem gündelik hayatına ışık tutuyor hem de müstesna bir gözün bu ışığı bize nasıl gösterdiğini kanıtlıyor. Serginin küratörleri Demet Yıldız Dinçer ile Merih Akoğul; danışman ise Dr. Ruhi Oğuz Sağdıç.
60 yıldır Belçika’da yerleşik Türk toplumu, sosyal dokuda önemli bir yer tutuyor. Birçok birey bu ülkenin gündelik hayatına aktif şekilde katılım göstermiş; çeşitli alanlarda ticari ve kültürel başarılara imza atmış durumda. Büyükelçi Bekir Uysal, çokkültürlü bir ülkede en büyük ikinci grubu oluşturan Türkler’in faaliyetlerini ve Türkiye’nin yaklaşımını anlattı.
Sayın Büyükelçi, Brüksel’e atanmanızdan önceki görevlerinizden bahseder misiniz?
Dışişleri Bakanlığı’na katıldığım 1989’dan bu yana, hem merkez hem dış teşkilatımızda değişik birimlerde ve farklı kademelerde görev aldım. Urumiye ve Strasbourg’da başkonsolos, BM Viyana Daimi Temsilciliği’nde temsilci yardımcısı, Lefkoşa Büyükelçiliği’nde birinci müsteşar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kongo Cumhuriyeti ve Orta Afrika Cumhuriyeti nezdinde büyükelçi olarak görev yaptım. Brüksel’e atanmadan önce ise Dışişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı görevini yürüttüm.
Öncelikle, büyükelçilik binamızın tarihçesi hakkında bilgi rica edebilir miyim?
1985’te satın alınarak devlet malı olan büyükelçiliğimizin kançılarya binası, Brüksel’in en işlek ve diğer öndegelen ülkelerin dış temsilciliklerinin bulunduğu Belçika Kraliyet Sarayı’nın ve kamu kurumlarının yerleşik olduğu bir muhitte yer alıyor. Aynı binada Brüksel Başkonsolosluğumuz da vatandaşlarımıza hizmet sunuyor.
2. Dünya Savaşı’ndan 1985’e kadar büyükelçilik kançılaryası da esasen bugün resmî konut olarak kullandığımız tarihî binada bulunmaktaydı. Kültürel miras kimliğiyle öne çıkan resmî konut, devletimizin yurtdışında sahip olduğu nadide taşınmazlar arasındadır. 1945’te kiralanan konutumuzun, Rıfkı Rüştü Zorlu’nun Brüksel’de büyükelçi olarak görev yaptığı sırada, Kont Raoul de Liedekerke’den 1958’de satın alındığı kayıtlarda görülmektedir. 3 cepheli olan ve “beaux-arts” stiliyle inşa edilen bina, ünlü Fransız mimar René Sergent tarafından tasarlanmış. Devletimizin envanterine girdikten sonra gerçekleştirilen çeşitli renovasyon tasarımları ise İlhan Türegün tarafından gerçekleştirilmiş (konutumuzun tarihçesi ile gözkamaştırıcı güzelliği, Zeynep Ersavcı tarafından kitaplaştırılarak The Residence of the Ambassador of the Republic of Turkey in Brussels adıyla literatüre önemli bir katkı sağlamıştır).
Büyükelçi Uysal, Belçika ile Türkiye’nin kökleri Osmanlı Devleti’ne dayanan 185 yıllık ikili ilişkilerini her yönüyle ele almak ve geliştirmek için çalıştıklarını söylüyor.
Büyükelçilik ve başkonsolosluğun hizmet alanına dahil bölgeler hangileridir?
Büyükelçiliğimizin görev bölgesi Belçika’nın tamamını kapsıyor. Ayrıca Anvers ve Brüksel Başkonsolosluklarımız da faaliyet göstermekte. Anvers Başkonsolosluğu’nun görev bölgesi, Belçika’nın Flaman bölgesini kapsıyor. Başkent Brüksel ve Belçika’nın Valon Bölgesi ise Brüksel Başkonsolosluğumuzun görev bölgesi dahilinde.
Ülkemizin Belçika’yla olan ve esasen kökleri Osmanlı Devleti’nin Belçika Krallığı ile tesis ettiği dostluk anlaşmasına dayanan 185 yıllık ikili ilişkilerini her yönüyle ele almak ve geliştirmek için ekip arkadaşlarımla çaba sarfediyoruz. Brüksel ayrıca bildiğiniz gibi Avrupa Birliği ile NATO’nun da merkezi. Bu iki önemli kurum nezdinde Brüksel’de yerleşik daimi temsilciliklerimizle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin Belçika’da toplam 5 farklı dış misyonu bulunuyor.
AB, Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Parlamentosu, NATO… Bu durum Brüksel’in önemini daha da artırıyor. Bu kilit şehirde büyükelçi olarak görev yapmak ne tür sorumluluklar yüklüyor?
Şüphesiz Brüksel gibi önemli bir merkezde görev yapmak birçok açıdan önemli. Brüksel ayrıcalıklı bir stratejik konuma sahip. Bu durum, ilave sorumlulukları da beraberinde getirir şüphesiz. Bu sorumlulukları burada AB ve NATO nezdinde ülkemizi temsil eden büyükelçilerimizle birlikte ahenk içerisinde göğüslediğimizi söyleyebilirim. Gerek Belçika resmî makamları, gerek diğer büyükelçiliklerle etkileşimde bulunarak ülkemizin çıkarlarını savunmak ve güçlendirmek için çaba gösteriyoruz. Bu kilit şehirde, stratejik düşünme yeteneği ve hızlı karar alma kapasitesi büyük önem taşıyor şüphesiz.
1985’te satın alınarak devlet malı olan “beaux-arts” stili binanın Paris’in ünlü mimarları tarafından çizilen orijinal planı (üstte) ve günümüzdeki hâli (sağda altta).
Belçika’da yerleşik Türk toplumunun zaman içinde yaşadığı gelişimle ilgili görüşleriniz nelerdir?
1964’te imzalanan Türkiye-Belçika İkili İşgücü Anlaşması, vatandaşlarımızın Belçika’ya gelişlerinin yasal çerçevesini teşkil etmiştir. Bu 60 yıllık süre zarfında Belçika’da yerleşik Türk toplumu, toplumsal dokuda önemli bir yer edindi. Bu gelişim, kültürel, ekonomik ve sosyal alanlarda çeşitli boyutlarda izler bıraktı. Belçika’daki Türk toplumu, güçlü bir entegrasyon süreci geçirdi. Birçok birey, yerel topluma aktif bir şekilde katılım gösterdi; eğitim, iş alanlarında ve kültürel alanda başarılar elde etti. Ekonomik olarak, Türk kökenli girişimcilerin sayısındaki artış, iş dünyasında etkili bir varlığa işaret ediyor. Bu girişimciler hem kendi topluluklarına hem de Belçika ekonomisine katkı sağlıyor. Bizler de Belçika Türk toplumuna mensup 7’den 70’e her vatandaşımızla temas halinde kalmaya gayret ediyor, yaşadıkları sorunların çözümünü ve ilişkilerin her anlamda geliştirilmesini amaçlıyoruz.
İki ülke arasında turizm alanındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Belçikalılar için AB dışında yer alan belli başlı tatil ülkelerinden biri Türkiye ve en çok tercih edilen güzergahlardan biri de “Türk rivierası” olarak da bilinen eşsiz sahillerimiz. Genellikle deniz, kum ve güneş turizmi kapsamında ülkemizi ziyaret eden Belçikalılar’ın, son yıllarda ülkemizce gerçekleştirilen tanıtım faaliyetleri sayesinde diğer bölgelerimizi de ziyaret ettikleri görülüyor. Türkiye’yi ziyaret eden Belçikalılar’ın sayısında da 2016’dan itibaren -salgın hastalık dönemi hariç- artış var. 2019’da 557 bin olan Belçikalı turist sayısı 2022’de 596 bin ve 2023’te yine 596 bin oldu. Pekçok ülkenin salgın sonrasında 2019 ziyaret sayılarına ulaşamadığı gözönüne alındığında, Türkiye’nin bir tatil hedefi olarak Belçikalılar için önemi bir defa daha ortaya çıkmaktadır. Ülkemiz, sahip olduğu eşsiz doğal mirası, kültürel varlıkları, zengin mutfağı, nitelikli işgücü ve hizmet kalitesi ile fiyat/kalite dengesi açısından rakipsiz durumdadır. Belçika’ya İstanbul’un 3 saat, diğer önemli güzergahlarımızın ise 4-4.5 saatlik mesafede yer alması nedeniyle, ülkemiz Belçikalılar için uzun tatillerin yanısıra, kısa kent gezileri için de cazip bir konumdadır.
Belçika toplumunun Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı konusundaki eğilimleri için görüşünüz nedir?
Belçika, kurucu üyelerden biri olarak AB değerlerine ve prensiplerine büyük önem veriyor. Ancak Türkiye’nin AB üyeliği konusu, Belçika toplumu içinde farklı görüşlere konu oluyor. Belçika’da yaşayan Türk kökenli vatandaşlar, çoğunlukla Türkiye’nin AB’ye katılımını desteklemekte. Bu kişiler, Türkiye’nin AB üyeliği ile ekonomik, kültürel ve siyasi açıdan daha güçlü bir bütünleşmenin sağlanacağını ve bunun Belçika’daki Türk toplumunu da olumlu bir şekilde etkileyeceğini düşünüyorlar. Öte yandan, kimi Belçika vatandaşları veya diğer topluluklar, Türkiye’nin AB üyeliği konusunda daha temkinli veya karşıt bir tutum sergilemekte. Büyükelçiliğimiz bu farklılıkları anlamayı ve diyalogları güçlendirmeyi; haklı tezlerimizin Belçika ve toplumu tarafından daha iyi kavranmasını sağlamayı amaçlıyor.
Yemek odası olarak tasarlanan bu oda kançılarya binasının resepsiyonu olarak kullanılmakta. Brèche violette mermerinden yapılan şöminenin üzerinde 16. Louis dönemine ait bronz detaylı nadir bir saat bulunmakta.
Belçika’da Türk kültürünün tanıtımı için ne tür aktiviteler düzenleniyor?
Türk kültürünün Belçika’da tanıtımı için düzenli olarak etkinlikler düzenleniyor. Cumhuriyetimizin 100. yıldönümünde, bilhassa büyükelçiliğimiz eşgüdümünde önemli kültürel faaliyetler gerçekleştirildi. Devlet Sanatçısı Şefika Kutluer, Brüksel’de bir flüt resitali verdi. Türk Tarih Kurumu ile işbirliği içinde, Atatürk fotoğrafları sergisi düzenlendi. TRT ve CSO sanatçılarından oluşan Arpanatolia grubu, “Binlerce Yıllık Anadolu Kültüründen Ezgiler” temalı konseri Belçika Kraliyet Konservatuvarı salonunda gerçekleştirdi. Prof. Dr. İlber Ortaylı ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun katılımlarıyla, Belçika’nın en prestijli düşünce kuruluşu Egmont Kraliyet Enstitüsü’nde konferanslar düzenlendi. Bu organizasyonlarda, Belçika’da yerleşik Türk vatandaşları da kendi kişisel deneyimlerini aktardılar. Cumhuriyet Bayramı’nda, Brüksel’deki en prestijli konser salonu Bozar’da bir resepsiyon gerçekleştirdik; CSO’dan 5 sanatçı, repertuvarında bilhassa Türk ezgilerinin Batılı usullerle çalındığı bir konser verdi. Tüm bu etkinlikler sivil toplum temsilcilerinden de büyük ilgi gördü.
Belçika mutfak zenginliğinde Türk mutfağının yerini nasıl görüyorsunuz?
1964’ten bu yana, Belçika’ya çalışmak amacıyla gelen Türk işçileri ve sonrasında gelen aileleri sayesinde Türk nüfusu Belçika’da en büyük ikinci grubu oluşturuyor. Zaman içinde farklı sektörlerde de yer almaya başlayan Türk girişimciler, açmış oldukları restoranlar ile Türk lezzetlerini Belçikalılar’a da sundular. Çokkültürlü bir yapısı olan Belçika’da farklı ülkelere ve kültürlere ait çok sayıda restoran bulunmakta. Türk restoranları ise sundukları hizmet ve çeşitlilik ile öne çıkıyor.
Büyükelçilik binasında 15. Louis stili dolapların, masanın ve sandalyelerin yanısıra Uşak halısı ile Türk kültürü dokunuşu yapılan salonu.
İki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler daha çok hangi sektörlerde etkin? Belçika çikolatası ülkemizde de çok seviliyor. Bunun ekonomideki payı nedir?
Dünyanın en büyük 26. ekonomisi olan Belçika, coğrafi konumu ve çokkültürlü yapısı dolayısıyla stratejik bir avantaja sahip. Avrupa’daki diğer ülkelere ulaşım ve iletişim açısından gelişmiş bir altyapıya sahip olan Belçika, ulaşım ve lojistikte liman, karayolu, havayolu ve demiryolu ağı ile çevre ülkelerin sanayileriyle bütünleşmiş durumda. Belçika Dış Ticaret Ajansı verilerine göre, Türkiye ile dış ticaret hacmi 2022’de %15.1 oranında artış kaydederek şimdiye kadarki en yüksek seviyesine, 13.3 milyar Euro’ya yükseldi. Bu dönem içerisinde Belçika’nın Türkiye’ye ihracatı %18 oranında artarak 7.2 milyar Euro; Türkiye’den ithalatı ise %12 oranında artışla 6.1 milyar Euro seviyesinde gerçekleşti.
2023 Ocak-Ekim dönemi içerisinde, Belçika’nın ülkemizden ithalatında ilk sırada motorlu taşıt ve ekipmanları yer almıştır. Mineral ürünler ve ana metaller ihracatımız da sözkonusudur. Aynı dönem içerisinde Belçika’nın Türkiye’ye ihracatında en önemli kalem yine motorlu taşıt ve parçaları olmuş; kimyasal ürünlerin ihracatı ise sıralamadaki önemli yerini muhafaza etmiştir.
Öte yandan, sizin de belirttiğiniz gibi çikolata sektörü Belçika ekonomisinde önemli bir yer tutuyor. Bu sektör, ülkenin ekonomik performansına, istihdam yaratılmasına ve küresel itibarına da katkıda bulunuyor. Belçika, dünyanın en büyük ikinci çikolata ürünleri ihracatçısı ve Avrupa’nın en büyük ikinci doğrudan kakao çekirdeği ithalatçısı. Ülke, bu sektörde faaliyet gösteren 260’tan fazla şirketle büyük bir çikolata imalat endüstrisine evsahipliği yapmakta. Bu sektör, gıda endüstrisindeki Belçika işgücünün %8.7’sine istihdam sağlıyor. Belçika, 2022 sonunda yaklaşık 3 milyar USD’lik bir çikolata ihracatına ulaştı.
Şeker, karbonhidrat ve et. Antik dönemde aslanın yüreğini yemek cesareti, geyik eti yemek sürati arttırır diye düşünülürdü. Bugün bile et, besin değeri skalasında en tepede. Sporcu beslenmesinin bilimsel bir alan hâline gelmesi ise 1950’ler; vücut geliştirmenin bir spor olarak ortaya çıkmasıyla, 1990’larda “mass monster” (kütle canavarları) devri başladı.
Paris tam 100 yıl sonra olimpiyatlara üçüncü defa evsahipliği yapacak. 2024 Oyunları için Uluslararası Olimpiyat Komitesi beslenme ile ilgili 3 ana hedef koymuş. Fransa bu yönergelere göre yerel olarak üretilmiş, yiyecek atığını en aza indirecek mönüler geliştirecek ve bitkisel protein içeren çeşitleri öne çıkartacak bir beslenme düzeni sunacak. Fransa önündeki hedeflere geri dönüşümü de eklemiş. Olimpiyat boyunca kullanılan mutfak malzemeleri, oyunlar bitince yeniden kullanıma sokulacak.
Ülkeler bu gibi büyük organizasyonları kendi mutfaklarının tanıtımı için mükemmel bir fırsat olarak kullanıyor. Örneğin Seul Olimpiyatları’ndan (1988) sonra Kore turşusu “kimchi” dünya çapında tanınıp sevilmeye başlandı. Organizasyon komitesinin, ünü dünyayı tutmuş Fransız mutfağını bu yönerge ile nasıl yeniden yorumlayacağı merak konusu oldu. Sporcu mönülerinin ve seyircilere satılacak sandviçlerin gurme bir anlayış ile hazırlanması hedeflenmiş. Ünlü şeflerden ve atletlerden danışmanlık alınarak oluşturulan mönüler bakalım sporcu ve seyircileri tatmin edecek mi? Fransa 15 gün boyunca, günde 60 bin porsiyon, toplam 13 milyon adet yemek ile büyük bir operasyonu aksatmadan, kesintisiz sürdürmek zorunda. Sahalardakinden çok daha farklı bir mücadele de mutfaklarda yaşanacak. Bu vesile ile tarih boyunca bedenlerinin sınırlarını zorlayan atletler ne yer ne içerlerdi, bir göz atalım.
Antik çağlardan yüzyılın sonlarına dek sporcuların protein ağırlıklı beslenmeleri gerektiğine inanıldı.
Antik Yunan’ın olimpik oyunları ve Roma’nın arenaları-gladyatörleri, dönemin sporcularını düşündüğümüzde ilk aklımıza gelenler. Sporcuya özel bir diyetin en eski kayıtlarından biri, 200 metre yarışının galibi Spartalı Charmis’in diyeti. MÖ 668’de şampiyon olan Charmis, çok sayıda kuru incir yermiş. İncirin şeker oranı düşünüldüğünde, günümüz atletlerinin uyguladığı yüksek karbonhidrat rejimine uygun görünüyor. Antik olimpiyatların güreş şampiyonu Crotonlu Milo, MÖ 540’ta çok daha uç noktada bir beslenme düzeni benimsemiş. Söylenceye göre Milo günlük 10 kilo ekmek, 10 kilo et ve 10 litre kadar da şarap tüketirmiş (Antik Yunan şaraplarının sulandırılarak içildiğini gözardı etmeyelim tabii). Milo ayyaşın teki değil, çok başarılı bir atletmiş. İri ve güçlü bir adam olduğunu, kimsenin değil bileğini serçe parmağını bile bükemediğini anlatılardan öğreniyoruz.
Bir başka örnek de uzun mesafe koşucusu Dromeus’un diyeti. O da performansını arttırmak için sadece et yermiş. Bir hayvanı yediğinde onun gücüne sahip olunacağı inancı, çok çok eski bir inanış. Antik dönemde de aslanın yüreğini yemek cesareti, geyik eti yemek sürati arttırır diye düşünülürmüş. Bugün bile et, besin değeri skalasında en tepede yer almıyor mu? Antik çağlardan 20. yüzyılın sonlarına dek atletlerin yüksek protein tüketerek beslenmeleri gerektiğine sorgusuz-sualsiz inanıldı. Eski profesyonel bisikletçilerden Eric De Clerq 90’larda önemli yarışlardan önce kahvaltıda kocaman bir biftek yediğini anlatıyor.
Vücut geliştirme sporunun 1900-1930 arasını kapsayan dönemdeki kadın vücudunun en çarpıcı örneklerinden Charmion, 1905.
Gelelim Roma’da arenalarda dövüşen gladyatörlere… Gladyatör eğitimi iyi para getiren bir işkolu olduğundan, Roma İmparatorluğu sınırları içinde 100’den fazla ludus (gladyatör okulu), Viyana’dan Efes’e kadar eğitim veriyor ve dövüşler düzenliyordu. Coliseum yakınlarındaki Ludus Magnus içlerindeki en büyük okuldu. Yakın zamanda Efes’te bulunan antik bir mezarlıktaki kemikler üzerinde yapılan incelemeler, gladyatörlerin yaşamları ve beslenme düzenleri hakkında epey bilgi verdi. Dövüşçülerin çok az et yedikleri; daha çok buğday, arpa ve baklagillerle beslendikleri kesinleşti. Çoğunlukla bakla ve arpa lapasına benzeyen ve sebzelerle zenginleştirilen bu lapaya puls adı veriliyordu. Romalı Pliny, Doğa Tarihi isimli eserinde gladyatörlere “arpa yiyenler” demiş zaten. Zamanın ünlü doktoru olan ve herhalde epey bir yara dikmiş olan Galen, gladyatörlerin yediği lapanın bedenlerini irileştirdiğini ama etlerinin diri kaslar yerine yağlı ve gevşek olduğunu yazmış; bir de pulsun müthiş gaz yaptığını eklemiş.
Gladyatörlerin karbonhidrat diyeti, karın ve göğüs bölgesinin hafif toplu ve yağlı olmasını sağlıyordu; böylelikle iri-yarı, yapılı görünüyorlardı. Diğer yandan derialtı yağ tabakasının kalın olması, aldıkları yüzeysel yaraların derine işlemesini engelliyor; yaralar çok kanıyor ama kesik sinire kadar inmediğinden veya hayati organlara erişmediğinden kan-revan içinde kalsalar da dövüşe devam edebiliyorlardı. Ortalığın kana bulanması da seyirlik dövüşlerde halkı coşturuyordu.
Gladyatörlere yapılan hatırısayılır yatırımın boşa gitmemesi için, bu kişilerin yaşam alanları iyi düzenlenmiş ve temel konforları sağlanmıştı. Halkın ve gladyatörlerin kemiklerindeki kaynamış kırıklar karşılaştırıldığında, dövüşçülerinkinin çok daha temiz ve hatasız iyileşmiş oldukları görülmüş. Kemik analizlerinden, odun veya kemik külü ile hazırlanan bir içecek sayesinde düzenli kalsiyum desteği aldıkları ve bundan büyük yarar gördükleri anlaşılmış.
Kuru incir yüzyıllarca sporcu diyetinin önemli bir besini oldu.
Günümüz olimpik atletleri de artık gladyatörlere benzer şekilde, karbonhidrat ağırlıklı besleniyor. Karbonhidratın atletik performans üzerindeki etkilerini inceleyen biliminsanları, 1920’lerde Boston Maratonu’nda yarışan atletlerden ölçümler almaya başlamış; kan şekeri çok düşük olan sporcuların yarış sonunda kötü durumda oldukları farkedilmiş. Böylece zorlu yarışlarda karbonhidrat almanın hipoglisemiyi önleyip, yorgunluğu gidereceği sonucuna varılmış.
Ancak sporcu beslenmesinin bilimsel bir çalışma alanı hâline gelmesi 1950’ler. Kanadalı doktor E. H. Bensley 1951’de Atletleri Beslemek isimli araştırma kitapçığında kas kramplarını engellemede tuzun, uzun süreli egzersizlerde şekerin gerekliliğini ortaya koydu. Buna rağmen birçok sporcunun bu bilgileri kabullenmesi zaman aldı. Louis Malle 1962’de çektiği “Çok Yaşa Tour” isimli belgeselde, Fransa Bisiklet Turu’na katılan sporcuların kafe ve dükkanlara saldırıp pastalar-çörekler yiyerek, hatta şarap içerek güç toplamaya çalıştıklarını göstermişti. Araştırmalar sonucunda dayanıklılık gerektiren dallarda atletlerin karbonhidrat, sıvı ve sodyum almaları gerektiği ortaya konulunca, 1965’te ilk “spor içeceği” piyasaya çıktı. Bugün de bu içecekler sporcu beslenmesinin önemli bir bileşeni olmaya devam ediyor. Hatta spor dalının zorluk düzeyine ve atletin bedensel gereksinimlerine uygun kişisel terkiplerde içecek hazırlayan firmalar bile var artık.
Gladyatörlerin arena mücadelesini betimleyen zemin mozaiğinde kaslı vücutlar dikkati çekiyor. İtalya’da Via Casilina kazılarında ortaya çıkan mozaik, 3.-4. yüzyıllara tarihleniyor.
Yine aynı dönemde biliminsanları, İsveç’te atletlerden doku kesileri alarak incelemeler yaptılar. Bunlar sonucunda, kaslarda karbonhidratın bir depolanma şekli olan glikojenin performansa etkisi üzerine önemli sonuçlara vardılar; hareket öncesi kasları karbonhidratla yedekleyerek, zorlu bir eforun çok daha uzun sürdürülebileceği sonucuna vardılar. Böylece sporda “karb-yükleme” uygulaması atletler üzerinde denenmeye başladı. Ünlü İngiliz maratoncu Ron Hill bu teoriyi ilk deneyen kişi olarak hatırlanır. Yarış öncesi sıkı bir karbonhidrat yoksunluğunun ardından, yarışa günler kala karbonhidrat yüklemesi yapmış ve 1969 Avrupa Atletizm Şampiyonası’da zirveye ulaşmıştı. O zamandan bu yana “önce yoksunluk sonra yükleme” pratiğinin optimal glikojen depolaması için çok gerekli olmadığı ortaya çıktı. Ancak atletlerin yarışlara az zaman kala pilav, makarna ve patates yiyerek hazırlanmaları beslenmede hâlâ geçerli pratik olarak devam ediyor. O kadar araştır, dön-dolaş, sen gel gladyatörlerin bildiğini doğrula! Gerçi bu bilgiye sporcunun bedeninde depolanmış yağın daha verimli kullanmasını sağlamak için aralıklı oruç ve “düşük karbonhidrat, yüksek oranda yağ” ile beslenme (LCHF) yöntemini ekleyebilmişiz bilgi olarak. Araştırmalar sürüyor elbet. Açıklama bekleyen çok konu var daha.
20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan enerji içecekleri, bugün sporcu beslenmesinin önemli bileşeni.
Her biri 200-225 kilo çeken yağlı-göbekli Sumo güreşçilerinin günde 7-10 bin kalori ile beslenmelerine rağmen muazzam cüsseleri ile nasıl sağlıklı kalabildikleri de ilginç bir araştırma konusu. Bu sporcular kahvaltıyı atlayarak 2-3 saat antrenman yapıp saat 11.00’de büyük bir öğle yemeği yiyor; bunun metabolizmayı yavaşlatıp yağ depolamasına neden olduğu biliniyor. Yemekleri “Sumo güveci” diyebileceğimiz “Chanko-Nabe”: Tavuk veya etsuyu içinde pişmiş envai çeşit sebze ve protein (çoğunlukla balık, tavuk, köfte ve tofu) içeren koca bir tencere güveç. Bunu öğleye doğru yiyerek uzun bir uykuya yatıyorlar. Akşam yemeğinde de kızarmış balık veya tavuk, pilav-erişte yiyip, bira içerek günü tamamlıyorlar. 30’lu yaşların başında emekli olan çoğu Sumo güreşçisi, ilk yıl içinde 75-100 kilo verebiliyor. Gözümüze çok şişman ve sağlıksız görünseler de, haftada 7 gün, günde 6 saat antrenman yapan bu sporcuların bedeninde görünen yağlar derinin hemen altında depolandığı için hayati tehlike oluşturmuyor ve kan sayımları son derece sağlıklı olduklarını gösteriyor.
İnsan bedeninin sınırlarının çok zorlu sınavlara tabi tutulduğu birçok spor dalı var: Bisiklet, dekatlon, kayak, triatlon, uzun mesafe yüzücülüğü, serbest dalış… Ancak bir spor dalı var ki sporcular bedenin fiziksel görünümünü değiştirme konusunda rekabet ediyor: Vücut geliştirme. Bir spor olarak ele alınması 19. yüzyılın sonlarına denk geliyor. Hedeflenen beden görünümleri açısından bu sporun tarihsel olarak 4 ayrı dönemi var. Bronz dönem, 1900’lerden 1930’lara kadar sporun elyordamı ile başladığı, görünümlerin en doğal olduğu dönem. Bu dönemin sporcuları beslenmelerine dikkat etmekle birlikte iyi ve doğal gıdalarla beslenmeyi yeterli bulmuşlar. Aşırı antrenmanlar yapmamış, bedenin normal sınırları içerisinde kas geliştirmek için çalışmışlar. Bu sporun babası sayılan Eugene Sandow, protein ağırlıklı ve doğal gıdalarla dengeli beslenir, arada kek ve dondurma atıştırır, bira-şarap içermiş. Her gıda grubundan yemek yemeye, doyunca durmaya ve sindirime yardımcı olmak için yiyecekleri çok çiğnemek gerektiğine inanırmış. Gümüş ve Altın dönem üçgen vücutların, yani göğüs ve pazuların, sırt kaslarının çok geliştirilmeye başlandığı dönem. 1950’lerden itibaren sporcuların yeni keşfedilen steroid’lere erişimi artınca bedenler artık insan fizyolojisinin de ötesinde geliştirilmeye başlanmış. Altın dönemin en tanınan ve sevilen sporcusu Arnold Schwarzenneger film yıldızı olunca, küçük bir meraklı gruba hitap eden bu spor çok daha geniş kitlelerin ilgisini çekmeye başlamış.
Günde 7-10 bin kalori ile beslenen Sumo güreşçilerinin, kahvaltı öğününü atlayarak saat 11’de yediği “Chanko-Nabe” (solda altta).
Altın dönemin sonuna kadar sporcular üçgen vücutlarına rağmen yine de orantısal olarak göze hoş görünüyorlardı. 1990 ile 2010 arası ise “mass monster” (kütle canavarları) diye tanımlanan ve insan ötesi bir görüntü için çalışan vücutçuların ortaya çıktığı dönem oldu. Bu dönemin “babası” denilen ilk “canavar” Dorian Yates, önceleri normal bir vücutçu iken gözlerden ırak geçirdiği bir senenin sonunda 15 kilo alarak 135 kilo ağırlıkla podyumlara döndü. Sene 1992 idi. İnsülin ve büyüme hormonu kullandığı rivayet edildi. Seyirciler Dorian’ın aşırı şişmiş her bir kasının her bir lifini ayrı ayrı görebilmekten mest olmuşlardı.
Bir “mass monster” ne yer içer de bu hâle gelir? Bu sporcuların “çok ye ki çok büyüyesin” diye özetleyebileceğimiz beslenme düzeni, gırtlağına kadar doyma ile açlıktan ölme arasında seyreden bir sürekli yeme hali. Günde 7-8 defa, protein-karbonhidrat-yağ dengesinden hiç sapmadan, antrenman öncesi ve sonrası öğünlerini gram gram hesaplayarak kendileri hazırlıyorlar. Kahvaltı günün en önemli öğünü deriz ya; bir “mass monster” öğününe örnek verelim: 15 yumurtanın beyazı, 3 tam yumurta, kızarmış ekmek, 1 kâse yulaf, multivitamin tabletleri ve bir bardak portakal suyu.
İyisi mi onlara çalışmalarında başarılar dileyerek kendi sofralarımıza bakalım biz. Aradabir kaymaklı ekmek kadayıfı da yenmesin mi? Yumurta, tavuk ve şiş kebapla ömür geçer mi? Gerçi yanında pilav, patates de oluyor ama… Yok yok; kaymaklı ekmek kadayıfı şart!
Yaz Oyunları, 100 yıl aradan sonra tekrar Paris’e dönüyor. Daha önce 1900 ve 1924’te olimpiyatların düzenlendiği Paris; sporun şahikasına 3 defa evsahipliği yapan Londra’dan sonra bu onurun bahşedildiği ikinci şehir olacak. Paris 2024 Olimpiyatları, tarihte cinsiyet eşitliğinin sağlandığı ilk olimpiyat organizasyonu olma özelliği taşıyor.
Bu sene 26 Temmuz’da başlayacak Paris 2024, tarihte cinsiyet eşitliğinin sağlandığı ilk Olimpiyat Oyunları olarak anılacak. 1896’da düzenlenen ilk modern olimpiyatta kadınlara izin verilmediği, katılmak isteyenlerin önüne engeller dikildiği düşünülürse; hem katedilen yola sevinmemiz hem de bunun bu kadar uzun sürmesi üzerine düşünmemiz gerekir.
1896’da Atina’da maraton koşmak isteyen kadın sporcu Stamata Revithi olimpiyat köyüne geldiğinde, yetkililerin eli-ayağı birbirine karışmıştı. 30 yaşındaki kadına izin çıkmamış, o da yarışmanın ertesi günü parkuru kendi kendine tamamlamıştı. Oyunlar tarihinin ilk sivil itaatsizlik eylemi sayesinde 1900’de düzenlenen ikinci olimpiyatta kadınların önü açılmıştı. Paris’teki organizasyonda bütün branşlarda sadece 22 kadın boy göstermişti. Zira başlangıçta kadınlar için “uygun görülen” sadece 4 dal vardı.
Paris, üçüncü defa düzenleyeceği Olimpiyat Oyunları’nı bekliyor.
Paris 1900
Atina’dan sonra 2. olimpiyat Paris’teydi. Aslında modern oyunların babası Baron Pierre de Coubertin’in dileği gerçekleşse, Fransa tarihin ilk olimpiyatını 1896’da düzenleyecekti. 23 Haziran 1894’te Sorbonne Üniversitesi’nde Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni kuran Coubertin, başkanlığı Yunan Demetrius Vikelas’a bırakmıştı. Delegeler, ilk organizasyonu düzenleme onurunu, oyunların anavatanı Yunanistan’a bahşetti.
Vikelas, 1896 Atina Olimpiyatları’ndan sonra koltuğunu Coubertin’e devretmişti. Fransız aristokratın doğduğu şehirde düzenlenen 1900’deki ikinci olimpiyat biraz sahipsiz kalmıştı. Bir organizasyon komitesi yoktu. Hangi yarışmaların resmî, hangilerinin gösteri amaçlı yapıldığı da biraz muammaydı; bu konu sonradan da karara bağlanamayacaktı. “Güvercin vurma”, balıkçılık, atla yüksek ve uzun atlama, balonculuk, kriket, kroket, otomobil ve motosiklet yarışları, sadece 1900 Paris’te rastlanan etkinliklerdi. Oyunlar, 1900 Dünya Ticaret Fuarı’nın bir parçası olarak görülmüş, organizasyonun geleceğinden endişe duyulmuştu. Coubertin yıllar sonra olimpiyatların yaşamasının mucize olduğunu söyleyecekti. Katılımcı sayısı da tartışmalıydı. Başta kabul edilen görüşe göre 997 sporcunun boy gösterdiği organizasyonda 720 kişi Fransızdı ve 85 spor etkinliği bulunuyordu. 2021’de Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) verilerini güncelliyor, Paris 1900’te 95 müsabakada 1.226 kişinin sahne aldığını kabul ediyordu.
23 Haziran 1894’te kurulan Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin ilk başkanı Yunan Demetrius Vikelas (ortada oturan) olmuştu. Solundaki Baron Pierre de Coubertin ise genel sekreterdi.
1900’de teniste altın madalya kazanan Charlotte Cooper ferdî bir yarışmada olimpiyat şampiyonu olan ilk kadındı.
Eyfel’in gölgesi altında 14 Mayıs’ta başlayan heyecan 28 Ekim’e kadar sürdü. Pazar günleri yapılacak yarışmalara izin çıkması, bir anda ortalığın karışmasına neden oluyor; kararı özellikle Amerikalılar protesto ediyordu. Katoliklerin ibadet gününde nasıl başka bir şey yapılabilirdi?
Osmanlı Devleti’nin katılmadığı organizasyonun en başarılı ülkesi Fransa’ydı. Madalya yerine birçoklarına kupa verilirken, profesyonellerin katıldığı eskrim müsabakalarında kazanan Albert Robert Ayat, birincilik ikramiyesi olarak ayrıca 3 bin Frank kazanmıştı.
Alvin Christian Kraenzlein, 60 metre, 110 metre engelli, 200 metre engelli ve uzun atlamada 1. olarak, tek olimpiyatta 4 zafer kazanan ilk sporcu olmuştu. Uzun atlamayı 1 santimle kazanan Kraenzlein, Amerikalı takım arkadaşı Meyer Prinstein’ı kandırarak başarı yolundaki her yolun mübah olduğunu dünyaya hatırlattı. 2 atlet seçmelere katıldıktan sonra Pazar günü yarışmama konusunda anlaşmışlardı. Yahudi olan Prinstein anlaşmaya uyarken, Hıristiyan Kraenzlein piste çıkıp rakibinin derecesini 1 santimle geçti. Müsabakadan sonra çıkan münakaşada, tevatüre göre Prinstein’ın yumruğu muzaffer rakibinin suratında patlamıştı.
Amerikalı yüzücü Johnny Weissmuller, 1924 Paris Yaz Olimpiyatları’nda 3 altın madalya kazandıktan sonra Hollywood’a transfer olmuş ve Tarzan filmleriyle ölümsüzleşmişti. Fotoğraf, 1941 yapımı “Tarzan’ın Gizli Hazinesi” filminden.
Paris 1924 için hazırlanan bir poster.
Oyunların sembolü olan maratonu, evsahibi ülkeyi temsil eden Michel Théato kazanırken, tartışmalar yıllarca sürecekti. Amerikalı atletler geçilmediklerini ve Fransızlar’ın kestirme yolları kullanarak birinci geldiklerini söylemişlerdi. Amerikalılar çamurlu bir şekilde finişe gelirken, Fransızlar’ın yarışı tertemiz bitirmesi hakikaten dikkati çekmişti. Yıllar sonra yarışın galibi Théato’nun Fransız değil Lüksemburglu olduğu ortaya çıkacaktı. Lüksemburglu çocuk, Paris’te bir fırıncının çıraklığını yaparken, yaşadığı ülke adına yarışıp maratonu kazanmıştı. Fransızların millî marşı Marseillaise, aslında bir Lüksemburglu için çalınmıştı.
Eşi Hermann ve yeğeni Bernard’la yelkende 1. olan Hélène de Pourtalès, olimpiyatlarda boy gösteren ilk kadın oldu. ABD’de doğan İsviçreli kontes, zafere ulaşan takımın bir parçasıydı. İngiliz tenisçi Charlotte Cooper ise tek kadınlarda mutlu sona ulaşarak ferdî olimpiyat madalyası alan ilk kadın olarak tarihe geçti. Cooper ayrıca karışık çiftleri de partneri Reginald Doherty ile birlikte kazanmıştı.
Paris 1924
1924’te dünya sporunun zirvesi yine Paris’ti. Olimpiyatlar 24 yıl sonra bir defa daha Baron Coubertin’in şehrine geliyordu. 4 Mayıs’ta başlayan organizasyon 27 Temmuz’da noktalandı. Resmî açılış töreni 5 Temmuz’da yapılan organizasyon beklenen gişe başarısını sağlayamamıştı. Yaklaşık 10 milyon Frank harcanan olimpiyatları izleyen 60 bin kişi yüreklere biraz su serpse de, 4.5 milyon Frank kadar zarar vardı.
1.000’e yakın gazetecinin izlediği spor bayramında 44 ülke buluşmuştu. Olimpiyat mottosu citius, altius, fortius (daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü) ilk defa o zaman kullanılmaya başlandı. Amerikalı Johnny Weissmuller, yüzmede 3 altın alıp Hollywood’a transfer olacaktı. Tarzan filmlerinin unutulmazı ününü Paris’e borçluydu. Yüzmede üçüncü olan Gertrude Ederle ise 2 sene sonra Manş’ı aşan ilk kadın olarak tarihe geçecekti; üstelik kanalı geçen en hızlı erkekten 2 saat daha hızlıydı! (çocukluğunda geçirdiği kızamıktan işitme güçlükleri yaşayan Ederle 1940’larda tamamen sağır olacak ve hayatını sağır çocuklara yüzme öğretmeye adayacaktı). Sporcular ilk defa olimpiyat köyünde kaldılar. 100 metrede altın madalya kazanan İngiliz Harold Abrahams ile 400 metrede 1. olan İskoç misyoner Eric Liddell tarihte yerlerini alacak; ikisinin yıllar sonra (1981) “Ateş Arabaları-Chariots of Fire” adıyla beyazperdeye aktarılan öyküsü gözleri dolduracaktı. ABD’nin tüm altınları topladığı tenis ise 1988’e kadar oyunların mönüsünde yer almayacaktı. Fransa 1924’ün asıl kahramanları ise Finlandiyalı atletlerdi. Paavo Nurmi 5, takım arkadaşı Ville Ritola 4 altın madalya kazanmıştı.
PARİS 1924
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk olimpiyat macerası…
Paris 1924, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 41 sporcuyla temsil edildiği organizasyondu. Kafilemiz 19 futbolcu, 11 atlet, 5 güreşçi, 3 bisikletçi, 2 halterci ve 1 eskrimciden oluşuyordu. Kafile başkanı Galatasaray’ın kurucularından Ali Sami Yen’di. Kurtuluş Savaşı sonrasında tanınma mücadelesi veren ülkeyi yönetenler, bu organizasyonu önemli bir fırsat olarak görüyordu. “Olimpiyatlara katılmaya ne gerek var?” diyen çatlak seslere kulak verilmiyor, kıt kaynaklar seferber ediliyordu. Paris 1924’e katılım için resmî davet 20 Şubat 1923’te gelmiş, cumhuriyetin ilan edilmesinden hemen sonra 2 Kasım 1923’te de Türkiye Millî Olimpiyat Cemiyeti ilk toplantısını yapmıştı. Ancak futbol, güreş, atletizm, eskrim ve bisiklet dallarında boy gösteren Türkiye, madalya alamayacaktı.
Aslında bu toprakların olimpiyat serüveni 1908’de başlamıştı. Londra’daki organizasyona özel izinle katılan Aleko Mulos, adını kitaplara yazdırmıştı. İstanbul’a gelen Coubertin, Selim Sırrı’dan (Tarcan) bir olimpiyat komitesi kurmasını rica etmişti; bu, ancak 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra kurulabilecekti.
1912 Stockholm Olimpiyat Oyunları öncesinde gazetelere ilan veren Selim Sırrı Bey, sporculara bu organizasyona katılma çağrısında bulunuyordu; ancak bir sorun vardı: Hazine’den ödenek verilmesi imkansızdı; katılmak isteyenlerin kendi imkanlarıyla gitmeleri gerekiyordu. Robert Kolej’li Vahram Papazyan ve Mıgırdiç Mıgıryan, Selim Sırrı’nın desteğiyle İsveç’in başkentinde yerini alacaktı. Mıgıryan varlıklı bir aileden gelirken, Papazyan’ın parasını denkleştirmek için Arnavutköy’deki Rum Tiyatrosu’nda bir piyes sahnelenmişti. Stockholm’de, olimpiyata katılan her ülkenin bayrağı vardı; Osmanlı bayrağı dışında! Buna tepki gösteren atletlerden Papazyan, soluğu elçi Ahmet Bey’in yanında almıştı. Sefir, muhtemelen bir Ermeni’nin vatanını bu kadar sevmesine inanamıyordu. Atletizmin 5 disiplininde sahne alan Mıgıryan, sağ ve sol elle gülle atmada 7., bildiğimiz gülle atmada 19. olmuştu (sadece Stockholm’de düzenlenen etkinlikte sporcular 3 defa sağ, 3 defa sol elleriyle gülle atmışlar, iki elleriyle yaptıkları en iyi derecenin toplanmasıyla sıralanmışlardı). 800 ve 1.500 metrede yarışan Papazyan ise dereceye girememişti.
Olimpiyattan sonra bir tartışma da yaşandı. Selim Sırrı’nın “26 ülkenin en seçkin çocukları oradaydı, bir tek bizden kimse yoktu” yazması üstüne tepki gösteren arkadaşı Şavarş Krisyan, kendisine Marmnamarz (Beden Eğitimi) dergisinde cevap veriyor; bu atletlerin Osmanlıları temsil ettiklerini, üzerlerinde Osmanlı hilali olduğunu, Osmanlı sporcuları olarak alkış topladıklarını vurguluyordu.
1924 Paris Olimpiyat Oyunları’na katılan Türkiye kafilesi.
Tarih, çizgisel bir akışla hepten iyiye ya da kötüye doğru gitmez, zikzaklar çizer. “Yükseliş”ten sonra Osmanlılar’ın pek çok parlak devletin ömründen uzun sürecek bir “duraklama-gerileme” devrine girdiği bilgisi, ders kitaplarımızdaki çizgisel anlayışın ürünü. Lale Devri’nde çiçek aşısının bulunması bile, dönemin sadece eğlenceyle geçmediğini kanıtlar.
Ekonomik gerileme, temel ihtiyaçları karşılamayı güçleştiriyor. Sosyalleşmek, eğlenmek, tatil yapmak her geçen gün daha fazla lüks görülüyor. Yoksunluk umutsuzluğu ve güvensizliği körüklüyor, toplumun fertleri şiddete meylediyor. Alıştığımız çizgisel tarih duygusu, bu yokuş aşağı gidişin pek hayırlı olmadığını sezdiriyor. 16.-17. yüzyıllardaki Celâli isyanları, sert iklim değişikliği ve enflasyon ile seyreden o boğucu yokuşlar bile, bir biçimde düzlüğe çıkmış; tarihin yollarına dönüp baktığımızda dik rampalar değil, deve hörgüçleri, zikzaklar ve menderesler görüyoruz.
Dinlerin insan hayatına dahil ettiği “ereklilik” (bir ideale doğru yaşamak) olgusu, tarihi de dümdüz uzanan raylar üzerinde ülküsel bir düzene doğru yola çıkmış bir trene benzetmiştir. Bu tren çeşitli merhalelerden geçecek, sonunda kemâl istasyonuna ulaşacaktır: Hegel’e göre bu durak, intizamlı Prusya’nın Alman toplumuydu; Marx’a göre ise kapitalizmi geçtikten sonra karar edilen eşitlikçi sosyalizm. Gelgelelim insanlığın geldiği noktada görüldü ki, türün en zeki fertleri bir ötekini ve dünyayı tümüyle yokedecek kadar tahripkar kitle imha silahları üretmek ve patlatmakla meşguldür ve trenin kemâle gittiği bir sanrıdır.
— 2. Ahmed: Ben mi “gerileme” padişahıymışım? Vallahi lalama sorun, musikide epey ilerledim!
1513’te küçük kardeşi Yavuz Sultan Selim tarafından, aralarındaki ahde rağmen boğularak öldürülen Şehzade Korkud; yazdığı Dâvetü’n-nefs adlı eserinde daha 2. Bayezid döneminde bozulmanın başladığından sözediyordu. Ancak Osmanlılar’ı asıl 15. yüzyılda yaşamış Tunuslu tarihçi İbn Haldun’un, devletlerin de insanlar gibi kaçınılmaz biçimde ölümlü olduğu savı etkilemişti. Kanunî dönemini ideal örnek olarak gösteren Kâtip Çelebi gibi 17. yüzyılın Osmanlı nasihatname yazarları, bu organizmanın yaşlılık çağında ve bir ayağının çukurda olduğunu kabul ediyordu: Takdir-i ilahi kaçınılmazdı ve yapılabilecek olan ancak yaşlılığı uzatmaktı. Hammer, D’ohsson, Ranke gibi tarihçiler, biraz da çizgisel baktıklarında bunu Batı’ya karşıt olarak doğrusal bir “gerileme” olarak nitelendirdiler. Bu niteleme o kadar sahiplenildi ki Türk tarih ders kitaplarında Osmanlı tarihi dönemlendirilirken kullanıldı; kuruluş ve yükselişten sonra imparatorluğun toplam ömrünün hemen yarısını kapsayacak bir “duraklama-gerileme” dönemi geliyordu. Tarihteki pek çok parlak devlet, mesela Timur’un devleti ya da Prusya Krallığı bile, Osmanlılar’ın “duraklama-gerileme”si kadar uzun sürmemişti.
Elbette bu paradigma, son çeyrek asırdaki araştırmalarla gözden geçirildi. Tarihçi Cemal Kafadar, “Neyin gerilemesi, kimin gerilemesi, hangi anlamda, nerede, ne kadar süren ve neye nispetle?” diye sorarak konuyu biraz detaylandırmak gerektiğine işaret eder. Edward H. Carr “tarihsel olayların ve toplumların doğa yasaları gibi tepki vermediğini; öngörülemez ve rastlantısal olduklarını” hatırlatır bize. İleri ya da geri giden bir trende değil de coşkun bir nehre kapılmış iri bir tomruğun üzerinde, akıntıda yalpalıyoruz sanki.
— 3. Ahmed: Biz ne zaman düzelicez be Koçi Bey? — Düzelicez inşallah padişahım. — Ne zaman çelebim, kabre duhûl edince mi? — Yok, şu olaylar bi bitsin.
Evet, 16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyılda Osmanlılar, Yeni Dünya ve Hint yolu keşfini tamamlayıp altına-gümüşe doyan Avrupalılar karşısında askerî, ekonomik ve sosyal anlamda geride görünüyordu. Ayrıca Rönesans ve Reform, Batı’ya düşünsel anlamda da çağ atlatmıştı. Tabii bu değişmeler birdenbire olmadı; Osmanlılar bu devirde paraları pula dönse de caydırıcı askerî güçlerini korudular. Öte yandan 1633’te Roma’da Enkizisyon Mahkemesi’ne çıkarılan Galileo, hâlâ dünyanın güneş etrafında döndüğü tezini inkara zorlanıyordu.
— Neyiniz var efendim? — Bilmiyorum, böyle gerileme dönemindeymişiz gibi bi his var içimde. Sürekli kanun-ı kadim eksikmiş gibi geliyo bana. Sarayda bi yerlerde kadınlar etkin… Padişahlar küçük yaşta tahta çıkıyomuş gibi…Yeniçeriler, Celâliler, tımar sistemi… Onu özlüyorum galiba ben ya, Süleyman’ı…
16. yüzyıl sonlarında, Anadolu’da bugün olduğu gibi kontrolü güç bir enflasyon yaşanıyor, her şey kötüye gider gibi görünüyordu. 17. yüzyıl ortalarına kadar durum böyle devam etti ama fiyat artışları duraksadı. 18. yüzyılda hâlâ el atölyelerinde değerli ihracat malları üretiliyordu. Kanunî’nin torunu, saraydan dışarı adımını atmayan gerilemenin timsali 3. Murad, günümüzde Osmanlı kültür dünyasını kavramamızı sağlayacak Surnâme, Hünernâme, Şehinşahnâme gibi minyatürlü elyazmalarını ürettirmiş ve Osmanlı toplumu kitap-resim sanatlarında altın bir çağ yaşamıştı. “Sefahat devri” diye adı çıkan Lale Devri, tıp tarihinde hiç de fena sayılmayacak bir gelişmeyi, çiçek aşısını müjdeliyor; bu gelişme İngiliz misafir Lady Montagu tarafından gıptayla kaydediliyordu.
Savaşmadığı için “pasif” diye nitelenen şehzade ve sultanlar gerçekten daha az becerikli olsalar da daha az içsavaşa, kan ve harcamaya sebep olmuş; idarenin bürokrasi organları üzerinde dağılması daha kurumsal bir devlet düşüncesinin doğmasına yardım etmişti. Kısacası tarih, çizgisel biçimde iyiye ya da kötüye gitmiyor, zikzaklar çiziyor; belki doğa olayları ve mevsimler gibi daireler hâlinde kendi döngü ve devinimine devam ediyor.
Şaka bir yana… [1] 2. Ahmed. Levnî, Kebir Musavver Silsilenâme, Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3109, s. 20b. [2] Sahnede Koçi Bey’in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra doğan 3. Ahmed’i görüyoruz; 1720 Okmeydanı sünnet şenliğinde devlet erkanıyla sohbet ediyor. Surnâme-yi Vehbî, res. İbrahim, 1720-28. Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3594, s. 106b. [3] 15. yüzyıl âlimi Gümüşlüoğlu Şeyh Abdurrahman çile kemeri kuşanmış hâlde irşad postunda. Taşköprizâde Ahmed, Şekâiku’n-numâniyye, çev. Mehmed Hâkî (Hadâiku’r-reyhân), res. Nakşî, TSMK, H. 1263.
20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran Soğuk Savaş, esas olarak istihbarat ve casusluk faaliyetlerine sahne oldu. Doğu Alman ajanı Günter Guillaume’un, dönemin Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın en yakınına kadar yükselmesi ve Brandt’ın istifasına neden olan hadiselerin öncesi, günümüze kadar uzanan etkileri…
Soğuk Savaş döneminin (1947-1991) en ilginç casusluk hadiselerinden biri, Doğu Alman istihbarat servisinden bir ajanın Federal Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın (1913-1992) yakın çevresine girmesi; deşifre olması üzerine Brandt’ın istifa etmesiydi.
Willy Brandt sadece Almanya’da değil, dönemin dünya siyasetinde kolay rastlanmayacak bir simaydı. 1929’da sosyal-demokrat partinin gençlik örgütüne, iki yıl sonra da daha radikal Sosyalist İşçi Partisi’ne katılmıştı. Hitler’in iktidara geldiği Ocak 1933’ten sonra illegal hayata geçtiğinde, ilerde resmen kullanacağı Willy Brandt takma ismini aldı (gerçek adı Herbert Ernst Karl Frahm’dı). Birkaç ay sonra Danimarka üzerinden Norveç’e geçti. 1934’te merkezi Londra’da olan Devrimci Sosyalist Birlik İçin Uluslararası Büro’ya bağlı gençlik örgütünün kuruluşuna katıldı. Gizlice Almanya’ya girdi; 1937’de gazeteci olarak İspanya İçsavaşı’nı izledi. 1940’ta Norveç vatandaşlığına geçti. Aynı yıl Norveç’i işgal eden Naziler’den kaçarak tarafsız ülke İsveç’e geçti. Savaş sonuna kadar orada kaldı; savaştan sonra Berlin’e döndü ve sosyal-demokratların safında siyasete girdi.
Willy Brandt, üniversite yıllarında Naziler’e karşı çıkmış ve Almanya’dan kaçmak zorunda kalmıştı.
Willy Brandt’ın dünya siyasetinde yankılanması, parçalanmış olan Berlin’de 1957’de belediye başkanı seçilmesiyle başladı. Doğu’ya karşı başından itibaren geleneksel politikadan farklı bir pozisyonu, yakın ilişkileri savunuyordu. 1964’te, 1987’ye kadar sürdüreceği SPD (Sosyal-Demokrat Parti) başkanlığına seçildi. Birkaç defa kaybettiği seçimlerden sonra, 1966’da Sosyal-Demokratlar’la Hıristiyan-Demokratlar’ın koalisyon hükümetinde dışişleri bakanı ve başbakan yardımcılığı görevlerini üstlendi. 1969 seçimlerinden sonra ise Almanya’nın savaş sonrası 4. şansölyesi, savaş sonrasının ilk sosyal-demokrat başbakanı oldu. Willy Brandt başbakanlığa geldikten sonra Almanya’nın Avrupa’daki geleneksel politikasını değiştirdi. “Ostpolitik”in Doğu’ya açılım) temellerini attı. Doğu Almanya resmen devlet olarak tanındığı gibi, Doğu Bloku’ndan Çekoslovakya ve Polonya’yla da ilişkiye geçildi.
Willy Brandt ve Günter Guillaume bir parti kongresinde.
Brandt, Kasım 1972’deki seçimlerde Sağ blok partileri ilk defa mağlup etti ve bu zaferi, “ostpolitik”in gerçek onayı olarak kabul edildi. Brandt, şansölye olduğu yıllarda Avrupa entegrasyonu politikasını desteklemeye devam etti. Özellikle Büyük Britanya, İrlanda ve Danimarka’nın AET’ye (Avrupa Ekonomik Topluluğu) girişini destekledi (1973) ve hem parasal entegrasyon hem de siyasi işbirliği için baskı yaptı. Willy Brandt, 1971’de Doğu Avrupa ve Doğu Almanya ile yakınlaşma politikası nedeniyle Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.
Gelelim Günter Guillaume’a… Willy Brandt 1969’da şansölye olduğunda, Günter Guillaume hükümetin işçi sendikalarıyla ilgili sorumlularından biriydi. Ekim 1972’de SPD faaliyetleri konusunda Brandt’ın kişisel danışmanı oldu. Günter Guillaume, Willy Brandt’ın yakın çevresinde olduğu için yazışmaları da elden geçiriyordu; hatta onun kişisel gezilerinde de yer alıyordu.
Gunter Guillaume ve eşi Christel, 1975’te Düsseldorf’taki yargılama sırasında.
Guillaume’la ilgili ilk şüpheler aslında o yıl 1969’da ortaya çıkmıştı. Batı Almanya güvenlik servisi, onun bir komünist ajan olabileceğini düşündüren bilgiler buldu; ancak 1973’e kadar bunların peşine düşülmedi. Mayıs 1973’te Federal Anayasayı Koruma Dairesi Başkanı Günther Nollau, Guillaume hakkındaki şüphelerini ilk defa eski İçişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher’e, o da bu durumu Willy Brandt aktardı. Nollau, önce onu gözlemlemek ve ihanet eyleminin ciddiyeti hakkında net bir fikir edinmek için Guillaume’un görevinde kalmasını, bu zamanın daha fazla kanıt toplamak için kullanılmasını tavsiye etti. Willy Brandt da bunu kabul etti ve sadece Genelkurmay Başkanı Reinhard Wilke ve yardımcısı Horst Grabert’e bilgi verdi. Bu süre zarfında Guilaume görevini sürdürdü; hatta Temmuz 1973’te Norveç’teki tatili sırasında bile Brandt’a eşlik etti.
Federal Alman mercileri nihayet Nisan 1974’te Guillaume’u ve eşini tutukladı. Brandt ise bu ihmalin sorumluluğunu üstlenerek 1 ay sonra istifa edecekti. Guillaume sorgu sırasında Doğu Almanya’ya bağlılığını ve casusluk yaptığını kabul edecek; kendisi 13 yıl, eşi ise 8 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı.
Willy Brandt’ın Varşova’da katledilen 500 bin Yahudi’nin anısı önünde diz çökmesi, siyaset tarihinin en önemli hadiselerinden biriydi.
Guillaume’un ne tür bilgiler aktardığına dair kesin veriler olmasa da, daha sonra aralarında ABD Başkanı Nixon’un nükleer stratejiler hakkında Bandt’a yazdığı mektupların da bulunduğu gizli belgeleri İsveç’teki bir Doğu Alman bağlantısına vermeyi başardığını söyleyecekti. Soğuk Savaş’ın krtik bir döneminde, Hauptverwaltung Aufklärung (HVA) veya Stasi’nin emriyle eşi Christel ile birlikte özel görevli subay olarak, kendi gerçek isimleriyle Batı’ya geçmişler; verilen talimata göre Frankfut’ta Sosyal-Demokrat Parti’ye katılarak yavaş yavaş yükselmişlerdi.
Stasi ilk defa 1950’lerin başında Guillaume’u birkaç defa görev için Batı Berlin’e göndermişti. Kendisi bunun ardından siyasi mülteci kılığında kalıcı olarak Batı’ya yerleştirildi. 1956’da Frankfurt am Main’de reklam fotoğrafçısı, alkol ve tütün satıcısı olarak işe başladı; ardından Frankfurt Sosyal-Demokrat Partisi’nde kariyer yaptı ve 1970’te Willy Brandt’ın parti ile ilişkilerden sorumlu danışmanı oldu.
Uzun yıllar Sosyalist Enternasyonal’in başkanlığını da yürüten Brandt, Bülent Ecevit döneminde CHP’nin de bu organizasyona alınmasını sağlayan isimlerdendi.
“Ostpolitik” olarak bilinen politikayı oluşturan ve Doğu Bloku’yla ilişkileri geliştiren Brandt, Yugoslavya’nın efsanevi lideri Tito ile…
Nisan 1974’te Günter Guillaume skandalı patlak verdiğinde, Sosyal-Demokratlar (SPD) serbest düşüşteydi. Artan işsizlik ve %7’lik enflasyon da, Brandt’ın istifa kararında etkili oldu. Petrol krizi, hava trafik kontrolörlerinin grevi, ulaştırma sendikalarının ücret talepleriyle ilgili şiddetli tartışmalar Brandt’ı yormuştu. Hoşnutsuzluğun temel nedeni, ekonomik olmaktan ziyade vaadedilen reformların gerçekleşmemesiydi. Özellikle Jusos (Sosyalist Gençlik) saflarında hayalkırıklığı derindi. Millî gelir dağılımında, vergilendirmede ve eğitimde yapılması planlanan projeler ertelenmişti. Brandt’ın 1974 başında desteği %33’lere gerilemişti.
Bu koşullar altında bile Brandt istifası beklenmiyordu; aslında Doğu Almanya ve Stasi de böyle bir istifayı hedeflememişti. Doğu Almanya istihbarat teşkilatı eski başkanı Markus Wolf, daha sonra Willy Brandt’ın istifasını hiçbir zaman istemediklerini ve Stasi’nin stratejik bir hata yaptığını söyleyecek; Willy Brandt ise “aslında o dönemde yaşananlarla hiçbir ilgisi olmayan nedenlerden dolayı çok yorgundum” diyecekti.
Ekim 2003’te gösterime giren ve Oliver Storz’un yönettiği “Im Schatten der Macht“ filmi Brandt‘ın istifası öncesindeki 2 haftayı ele alıyordu. Filmin bir özelliği de Willy Brandt’ın oğlu Matthias Brandt’ın ajan rolünde olmasıydı.
Günter Guillaume, 1981’de Batılı ajanlarla takas edilmeden önce 7.5 yıl Batı Almanya hapishanelerinde kaldı. Serbest bırakılıp Doğu’ya geçtiğinde devlet başkanı Erich Honecker ona ülkenin en değerli nişanı olan Karl Marx nişanını verdi. Marx yerli yerindeydi ama nişanın da bir kıymeti harbiyesi kalmamıştı. Honecker’i de kimse hayırla yad etmiyordu.
Guillaume 1988’de yayımlanan bir söyleşide hayat hikayesini anlattı. Rusya’daki savaş sırasında esir düşmüştü. 1952’de Doğu Almanya Komünist Partisi’ne bir “barış partizanı” olarak katıldığını ve kendini “iki Almanya arasındaki Soğuk Savaş’ın bir sıcak savaşa dönüşmemesi”ne adadığını söyledi.
Kendisiyle birlikte tutuklanan ve 8 yıla mahkum olan eşi daha sonra onu terketti; oğlu Pierre, Berlin Duvarı yıkılmadan 1987’de Batı’ya taşınmıştı; babasının adını duymak istemediği gibi yeni bir isim ile hayatını sürdürdü. Günter Guillaume ise 1995’te öldü.