Etiket: Sayı: 109

  • Om Mani Padme Hum: Size 3 yeni şiir sunuyorum…

    Om Mani Padme Hum: Size 3 yeni şiir sunuyorum…

    20. yüzyıl Türk şiirinde önemli bir yeri olan Asaf Halet Çelebi’nin 1939’da kendisi tarafından hazırlanmış 48 sayfalık bir yazma eseri ortaya çıktı. İçindeki 21 şiirden 3’ü daha önce yayımlanan kitaplarında bulunmuyor. Hem şiirleri hem de hayat tarzıyla sıra dışı bir portre olan Asaf Halet Çelebi’nin orijinal yazma eserinden ilk defa…

    Türkiye yayın piyasasın­da şiir kitapları en çok satan şairlerden biridir Asaf Halet Çelebi (Mehmet Ali Asaf). Özel kişiliği, renkli haya­tı, Om Mani Padme Hum gibi il­ginç isim taşıyan şiir kitapları, tasavvuf- Budizm-musiki-Eski Mısır tarihi-Osmanlı kültürü izleri taşıyan şiirleri nedeniyle hep aranan, sorulan bir edebi­yat insanıdır.

    1907’de Cihangir’de do­ğan Asaf Halet Çelebi babası, Dahiliye Nezareti Şifre Kale­mi’nde müdür Mehmet Sait Halet Bey’di; kendisinden Fransızca ve Farsça dersleri aldı. Üsküdar Mevlevihanesi Şeyhi Ahmet Remzi Dede ve Rauf Yekta Bey’den de musiki ve nota dersleri aldı. Galatasaray Lisesi, Sanayi-i Nefise Mektebi ve Adliye Meslek Mektebi’nde öğrenim gördü. Bir müddet Fransa’ya gitti.

    Sahaftan_1
    Asaf Halet Çelebi’nin kendisi tarafından çizilmiş ve imzasını taşıyan otoportresi. 1942’de basılan He isimli kitaba ek olarak konulmuş bu gravürden 4 adet bulunuyor.  

    Daha sonra Üsküdar Ad­liyesi Ceza Mahkemesi’nde zabıt katipliği yaptı. Osmanlı Bankası ve Devlet Deniz Yolları İşletmesi’nde çalıştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde kütüphane memurluğu da yapan Asaf Ha­let Çelebi, Beylerbeyi semtinde yaşadı. Küllük Kahvesi’nin de müdavim ve önemli simaların­dan olan Asaf Halet Çelebi genç yaşta, 15 Ekim 1958’de vefat etti.

    Sağlığında basılan He (1942), Lamelif (1945), Om Mani Padme Hum (1953) isimli üç kitabı olan şairin 1939’da kendisi tarafın­dan hazırlanmış, 23.5 x 15 cm. ölçüsünde, 48 sayfalık ünik bir şiir kitabı, özel bir koleksi­yondan elimize ulaştı. Basit bir karton kapak üzerine “Kitaplar” yazılı olan bu şiir kitabında 21 şiir, bir beyit var. İlk sayfasında Asaf Halet Çelebi imzasını taşıyan “Nijad Nihad Server Beyefendi’ye şairin büyük sempatisi ve hürmetlerile, 26/1/1939, İstanbul” yazılı bir ithaf bulunmaktadır. 1998’de Selahattin Özpala­bıyıklar tarafından matbu şiir kitapları ile karşılaştı­rılarak yapılan Bütün Şiir­leri (Yapı Kredi Yayınları) kitabında, şairin basılı üç kitabına girmemiş şiirleri de ilave edilerek bir külliyat oluşturulmuştur. Elimiz­deki ünik eseri bu kitapla karşılaştırdık ve Asaf Halet Çelebi şiirine katkı sağlaya­cak önemli farklar ortaya çıkmış, daha önce yayım­lanmadığını düşündüğü­müz 3 şiir tespit ettik.

    Ünik yazma eserdeki şiirler ve 1998’de yayımla­nan versiyonları ile farklar şöyledir:

    Kitaplar: Bütün Şiirleri (s. 37)

    “İbranide tayf

    Kara sargılı haham”

    mısraları yoktur. Ayrıca metnin içinde Çelebi tara­fından yapılmış birtakım simgeler de He baskısında ve dolayısıyla Yapı Kredi Yayınla­rı’nın Bütün Şiirleri kitabında yer almaz.

    Cüneyd: Bütün Şiirleri (s.9)

    Kahkaha: Bütün Şiirleri (s.13)

    Doğduğum Evin 2 Penceresi: Bütün Şiirleri’nde (s.16) “2” raka­mı ve “birinci pencere” kelime­leri yoktur.

    İkinci Pencere: Bütün Şiirle­ri’nde (s.17) “fırıl fırıl dönen bir insan”, yazmada ise “fırıl fırıl dönen ecinni” yazar. Yine “büyük bademin altında soh­bet ederler” mısraı, yazmada “Büyük bademin altında acaib ecinni şekillerile sohbet eder­ler”dir. “Giderler, gelirler”, ise yine yazmada “gelirler, giderler” diye kayıtlıdır.

    Sahaftan_2
    “Kitaplar” şiirinde, basılı nüshada olmayan dize ve işaretler bulunuyor.

    Arif Dino’ya Kaside: Bütün Şiirleri’nde (s. 69) “aselbendle”, yazmada ise “aselbende”.

    Nirvana: Bütün Şiirleri (s. 47). Yazmada “Hem uyku hem ölüm” mısraından sonra “yoklukla dolu gönlüm” mısraı vardır.

    İbrahim Nebi: Bütün Şiirleri’nde (s.12) başlık sadece “İbrahim”dir. 10. mısrada “güneşi evime sokan kim”, yazmada “evime güneşi sokan kim”dir.

    Siddharta: Yazmada “Om mani padhme hum” şeklinde 2 defa yazılı olarak tekrarlan­mıştır. He’de ve Bütün Şiirleri’nde 3 defa kaydı bulunmaktadır.

    Rüyasız Öykü: Bütün Şiirleri’nde yoktur.

    He: Bütün Şiirleri (s.10)

    Nuru-siyah: Bütün Şi­irleri’nde (s. 23) “Selimi salisin” yazar; yazmada ise “III cü Selimin”dir. Yine “lalaydı” kelimesi, yazmada “lalamdı”dır.

    Çemenlerde: Bütün Şiirleri’nde (s.54) “dökk ve Heyyy” ibareleri, yaz­mada “hey ve dök”tür.

    Sevgili: Bütün Şiirleri’n­de yoktur.

    Tahtadan Yapdığım Adam: Bütün Şiirleri’nde (s.19) “konuşmak” ve “toprağı iştiha ile yiyen”, yazmada “konuşma” ve “toprağı iştiha ile kemiren”dir.

    Nigârı-Çin: Bütün Şiirleri’nde (s. 55) “çin ü maçin”, yazmada “Çin ve Maçin”.

    Trilobit: Bütün Şiirleri’nde (s.30) “50.000.000”, yazmada “20.000.000”. Bütün Şiirleri’nde “kaybolup”, yazmada “gaybolup”.

    Sahaftan_3
    Asaf Halet Çelebi şiirleri sağlığında da tartışılıyordu. Çelebi kendisiyle yapılan bir röportajda şiirlerine yönelik eleştirilerine cevap veriyor

    Yer Olmayan Yere: Bütün Şiirle­ri’nde yoktur.

    [Mansur]: Bütün Şiirleri’nde (s.50) “girdiler” kelimesi yazma nüshada “gittiler” şeklinde­dir. Yazma nüshada şiirin adı yazılmamıştır. Şiirin son kısmı yazma nüshada epey farklı ve şöyledir:

    “Bütün sesler bir sesde boğuldu

    büyük köse vur

    mansur benim heyyyy

    mansur benim

    sesim

    mansur benim heyyyy”

    Gözler Kimi Gördüler: Bütün Şiirleri’nde (s.45). Bu şiir epey değişikliklere uğramıştır. Yaz­ma nüshadaki şiirin başında bulunan

    “bütün adlarla beraber

    unuttum adını”

    mısraları baskı kitaplarda yoktur. Yazmada “bütün şehri doldurdum” yerine “sokakları doldurdum” yazılıdır. “Görü­len” yerine “görünen” kullanıl­mıştır.

    Asaf Halet Çelebi’nin bilinmeyen dizeleri

    Sahaftan_Kutu1

    Rüyasız Öykü

    Geceleyin

    bacadan düşen umacı

    haydi düş de ye beni

    ye beni

    bir şey görmeyim

    gözümden ye beni

    bir şey duymayım

    kulağımdan ye beni

    bir şey düşünmeyim

    kafamdan ye beni

    görmeyim

    işitmeyim

    düşünmeyim.

    Sahaftan_Kutu2

    Sevgili

    seneleri unutdum

    doğmamış gibiyim

    unutmadığım sen varsın

    ki seni de yutdum

    başımı kesseler

    içimden başın çıkar

    ve gene sana gülümser

    kollarımı kesseler

    içimden kolların çıkar

    ve sana açılır

    bacaklarımı kesseler

    içimden bacakların çıkar

    ve sonsuzluğa doğru yürür.

    Sahaftan_Kutu3

    Yer olmayan yere

    neden dönüyorlar

    döne döne kimden geliyorlar

    kime gidiyorlar

    ne sağları var

    ne solları var

    ne altları var

    ne üstleri var

    nerden geliyorlar

    sarhoştan daha sarhoş

    deliden daha deli

    onlar da bilmiyorlar

    at kendini bize

    ve bilme

    biz

    bütün dönenlerle

    yer olmayan yere gidiyoruz

    yer olmayan yere

    SON SAYFADAKI BEYIT…
    Peri padişahının kızına gönül verdim
    Kendime urba yapdım masalların renginden.  

  • Osmanlı Sarayı’nda kardeş ve şehzade öldürme teknikleri

    Osmanlı Sarayı’nda kardeş ve şehzade öldürme teknikleri

    Kardeşini/kardeşlerini, bunların erkek çocuklarını büyük-küçük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde cinayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Ancak özellikle 16. yüzyılın son çeyreğinde, 3. Murad ve 3. Mehmed dönemlerinde gerçekleşen “toplu katliamlar”, sonraki dönemleri de etkileyecekti.

    İstanbul’un alınışından sonra, 1470’lerden 1850’lere kadar Osmanlı padişahları­nın saltanat sarayı “Topkapu”da yaşanan töresel/törensel olaylar çok ve çeşitlidir. Cülus, muayede (bayram alayı), kılıç alayı, Se­lamlık Resmi (Cuma alayı), kadir alayı, Mevlid alayı, Zafer alayı, Sancak-ı Şerif İhracı, sürre alayı, Galebe (ulufe) Divanı, Hırka-i Saadet ziyareti, valide alayı, elçi kabulü, cihaz alayı, düğün alayı, Hıtan (sünnet) resmi, düğün­ler, velâdet (doğum) şenlikleri… Ayrıca törenlere koşut, padişah ölümlerinde cenaze alayı, saraya yönelik kıyamlar, sarayda çıkan yangınlar, padişahı tahttan indir­me hatta öldürmeler, idamlar… Bunları anlatan kaynaklar, belge­ler, yazılmış kitaplar, minyatürler, resimler; 19. yüzyılda da fotoğraf­lar, gazete haberleri, ayrıca anılar, hazinelerde saklanabilmiş eşya ve öteberi çoktur.

    Bütün bu renkli-görkemli geleneklerin gerisinde saray entrikaları, boğdurma ve kafa kesmeler, vücudundan ayrılmış başların ibret taşlarında teşhir edilmesi, “kapuarası” denen karanlık kule zindanında, Balık­hane’de, Odunluk’ta uygulanan işkenceler, denize atmalar, sür­güne göndermeler, saraya özel “örfî” ceza ve infazlar da vardı. Bunların teşhiri veya gizlenmesi de yine Saray kararıydı.

    Osmanli_Tarihi_1
    Kardeşi Cem Sultan’ın saraydaki oğlu Oğuz’u boğdurtan 2. Beyazıt,“defnedilsin” diye buyurmuştu. İstanbul’daki ilk şehzade katli buydu. 1951’de Hürriyet’te R. Tahir Burak imzasıyla yayımlanan kare.

    Bugün dünyanın büyük müze saraylarından olan Topkapı’nın tarihinde, tahta çıkanın kar­deş- kuzen şehzadeleri “saltanat paylaşılmaz” diye boğdurması meş’um bir gelenekti ama, kökleri Osmanlı Devleti’nin kuruluş evresine dayanıyordu. Kardeşini/kardeşle­rini, bunların erkek çocuklarını büyük-kü­çük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde ci­nayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Aksi durum, taht ve saltanat hakkı güt­mek, isyan edip tahta çıkmak veya devleti paylaşmaya kalkışmak demekti. “Tahtımda gözü var” diyerek oğlunu öldür­ten padişahlar dahi vardır.

    Mehmed Zeki Pakalan’ın Maktul Şehzadeler adlı kitabın­daki anlatılardan, taht uğruna mücadeleyi göze alıp yenilin­ce boynunu kemende uzatan şehzadelere oranla, bebek-çocuk denmeden boğulan masumların daha çok olduğu sonucu çıkar. Bu bedbaht yazgının simgesi Fatih’in oğlu Cem Sultan değil, onun oğlu Oğuz olmalıdır: Kardeşi 2. Bayezid’e yenilerek önce Memlûk sultanına, sonra Rodos Şöval­yeleri’ne, Papa’ya, en son Fransa Kralı’na sığınmış, taht ve hayat savaşımı, 14 yıl süren Avrupa’da­ki tutsaklığı, -olasılıkla zehirle­nerek- ölümüyle noktalanmıştı. Bir hatırlatma: Fatih öldüğü (1481) sırada küçük oğlu Cem, Karaman Valisi; Cem’in oğlu Oğuzhan ise henüz çocuk ve İstanbul’daki Eski Saray’daydı. 2. Bâyezid, Cem’i yendikten sonra Oğuzhan’ı da boğdurtacaktı.

    Osmanlı tarihinde, kurucu Osman Bey’den sonraki sultanlar arasında amcasını, kardeşini kuzenini, yeğenini saltanat paylaşımın önlemek gerekçesiyle savaşarak veya bir süre hapsedip sonra boğdurtanlar vardır. 16. yüzyılın son çeyreğinde ise, bu gerekçeyle açıklanması zor iki büyük şehzade katliamı vardır. İlkinde 5, ikin­cisinde 19 şehzadenin katledildiği hadiseler arasında 21 yıl vardır. Bu katliamlar, her iki dönemin de tanığı Selâ­nikî Mustafa Efendi’nin eseri Selânikî Tarihi’nde özetle şöyle anlatılır:

    15 Aralık 1574: 2. Selim bir kış günü 50 yaşında sarayda öldüğünde, hasekisi Nûrubânû’nun oğlu Murad, Manisa’dan ge­lesiye ölümü gizlerken; Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa da önlemleri alarak Hasan Çavuş’u Manisa’ya, Kılıç Ali Paşa’yı da bir baştarda ile Mudanya’ya gönde­rir. Haberi alan Şehzade Murad ise kestirme yoldan Mudanya’ya gelerek Kılıç Ali’yi beklemeden has adamlarıy­la Feridun Bey’in 16 oturaklı forsa kalyete kayığına binerek 20/21 Aralık geceyarısı Sarayburnu’na gelir. Eniştesi Sokollu ile saraya çıkarlar. Hasoda’da iç biat yapılır. 3. Murad’ın ilk buyruğu, sarayda bulunan ve üvey kardeşleri olan 5 şehzadeyi o gece boğdurtmak olur. Ertesi 22 Aralık sabahı taht kurularak 3. Murad’ın cülus töreni, bundan sonra da sarayın Alay Meydanı’nda 2. Selim’in ve bahtsız 5 şehzadenin cenaze namazları kılınır.

    Osmanli_Tarihi_2
    Şehzade Mustafa ile imrahoru ve alemdarın cesetlerinin teşhir edilmesini tasvir eden Seyyid Lokman minyatürü. Tahtta oturan Mustafa’nın babası Kanunî Sultan Süleyman.

    Bu hadisenin ayrıntıları Selânikî Tarihi’nde, Hammer’in Osmanlı Tarihi’nde, Mehmed Zeki Pakalın’ın Maktul Şehzâde­ler’inde ve başka kaynaklarda da okunabilir.

    Bu taht değişikliğinin Topkapı Sarayı tarihi açısından önemi, 2. Selim’in İstanbul’da ve bu sa­rayda ölen ilk padişah; 5 şehza­denin boğulmasının da yine bu saraydaki ilk hanedan cinayeti oluşudur.

    2. Selim’in oğlu/ardılı 3. Mu­rad’ın ölümü ve sonrasına gelin­ce… 1595’te Erbain ayı (21 Ara­lık-3I Ocak) soğukları Avrupa’yı, İstanbul’u, Anadolu’yu tutsak almıştı. Sadrazam Sinan Paşa orduyla Belgrad kışlağındaydı ve erzak-yem kıtlığı had safhadaydı.

    İstanbul’da ise 15 Ocak günü 3. Murad, 21 yıllık saltanattan sonra 49 yaşında hastalandı; 3 gün yattı ve 4. gün ölüverdi! Belki de tarihin yazmadığı bir suikastın kurbanı idi. Başhase­kisi Safiye Sultan’ı dul bırakmıştı ama, Topkapı Sarayı Haremi diğer hasekiler, kimileri hami­le gözdeler ve yüzlerce cariye ile dolu idi. Aynı Harem’de 3. Murad’ın 27 kızı; adları bilinen ve en büyükleri 10-12 yaşında 19 şehzadesi vardı.

    Harem’in ve Saray’ın tek hakimi Safiye Sultan, padişahın ölümünü vezirlerden bile sakla­maya çalışarak, sadrazam vekili Ferhad Paşa’yla görüştü, anlaştı. Manisa’da vali olan veliaht oğlu Mehmed’in kış koşullarında gelmesi zaman alacağından İstanbul’da ayaklanma çıkması, hatta saraydaki şehza­delerden birinin tahta oturtulması olasıydı. Devamını, o sırada Saray’da müteferri­ka rütbesiyle görevli, tarihçi Selânikî’den özetleyelim:

    “Padişah-ı zaman (3. Murad) ölmüştü ama gören-bilen yoktu. Türlü dedikodu dolaşa dursun Yeniçeri Ağası da cepheden geliverdi. Padişahın huzuruna çıkması gerekliydi. İçeriden (Harem) kendisine: ‘-soğukların şiddetinden, mesane sıkleti var, çıkamaz. Hekimlerin ilacıyla hamdolsun iyileşiyor, beklesin’ haberi ulaş­tırıldı. Oysa ‘maraz-ı mühlike hücumunda ıstırabı ziyade olmuş’ (komaya girmiş), ölmüştü. Bunu bilmez gibi davranan vezirler, günlük işler için Kubbealtı’nda toplanı­yordu. Valide (Safiye) Sultan ise Kaymakam (sadrazam vekili) Ferhad Paşa ile görüşüp an­laştı. Bostancıbaşı Ferhad Ağa, mühürlü bir manzum mektup ve şehzadenin bildiği bir gümüş maşraba (nişane) ile ivedi gel­mesi için Manisa’ya, Tersane’den de Korsan Ali Reis 2 kadırga ile Mudanya’ya gönderildi. İçeride (Harem) de 3. Murad’ın sarayda­ki şehzadeleri anneleri ile “muh­kem” kapatıldılar. Bu önlemlere karşın padişahın öldüğü, Valide Safiye’nin gönderdiği mektup, küçük-büyük herkesçe duyul­muş, ezberlenmiş, dillerde idi!

    Osmanli_Tarihi_3
    19 kardeşini katleden Mehmed’in Ayasofya’daki türbesi.

    Manisa’dan Mudanya’ya at koşturup Ali Reis’in İstanbul’a 4 gün gibi kısa bir zamanda Mu­danya’ya, oradan da Ali Reis’in kadırgası ile İstanbul’a gelen Mehmed-i salis’e devlet erkanı sarayın taht kapısı önünde bi’at ettiler. Yeni padişah, babasının cenaze namazını kılıp saraya döndü. 3. Murad’ın Harem’de 27 kızı ile; Mustafa, Osman, Baye­zid, Selim, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemşah, Yusuf, Hüse­yin, Korkud, Ali, İshak, Ömer, Alâeddin, Davud adlı 19 şehzade­si vardı. Şehzadelerin en büyüğü Mustafa 10 yaşında, ötekiler ise daha küçük, sabi idiler. Büyük­çelerini, muallimleri Şair Nev’î Efendi itina ile terbiye ediyordu. Bunlardan en çok ümit veren Mustafa idi. Pederinin ölümünü haber alınca akıbetini düşüne­rek belki çare olur diye ağabe­yine (3. Mehmed) şu mısralarla başlayan bir ağıt yazmıştı:

    ‘Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedim

    Ah-kim bu gülşen-i âlemde her giz gülmedim’

    3. Mehmed o gece kardeşle­rini annelerinin kucaklarından aldırtıp işlenecek cinayet-kat­liam saklı kalsın diye duygusuz dilsizlere boğdurttu. Masum şehzadeler o gaddar hissiz cellatların elinde can verirken bedbaht validelerinin gözyaşları ve feryatları katillerin dikkatini bile çekmemişti. Her birini 4 baltacının taşıdığı kavuk ve sor­guçlu tabutları vezirlerle saray memurları teşyi ettiler. 19 tabut Ayasofya avlusunda babaları (3. Murad) için hazırlanan türbe yerinin yanına defnedildiler”.

    19 kardeşinin katili 3. Meh­med, karışıklıklar, idamlarla geçen 8 yıllık saltanatının son aylarında, kendi yetişkin oğlu Şehzade Mahmud’u da “Tah­tımda gözü var!” suçlamasıyla boğdurmuş; diğer şehzadesi Ahmed’i de Celâlî Ayaklanma­ları nedeniyle sancağa gönder­memiş, sarayda tutmuştu. 14 yaşındaki Ahmed, babasının öldüğü 22 Aralık 1603 tarihinde sarayda cülûs etti. Bu da bir ilkti.

    Bu yazı münasebetiyle belir­telim: Şehzadelerin ve Sultane­fendi denen padişah kızlarının doğumları ve ecel ölümleri saray kaynaklı resmî-yazılı belge konuları olurken, boğu­lan şehzadeler için yazılı saray kaynaklı bir belge görülmüş değildir. Bu saray cinayetleri, dönemin ve sonraki tarihçile­rin ruznâme ve tarihlerinden öğrenilebilir.

    17.YÜZYIL

    ‘Saltanat babadan-oğula’ kuralın neden ve hangi koşullarda değişti?

    Osmanli_Tarihi_Kutu
    Osmanlılar’da şehzadelerin boğdurulma anını gösteren saray minyatürü yoktur; ancak vezirlerinkini gösterenler vardır: Kara Ahmed Paşa’nın boğdurulması. Hünernâme, Topkapı Sarayı Müzesi.

    Osmanoğulları saltanatında tahtın mutlaka babadan tek oğula geçmesi için kimi şehzade­lerin boğdurtulması 1603’e kadar aksatılmadı. Bu dönemde devleti, 1. Osman’dan 1. Ahmed’e 314 yılda babadan oğula 14 padişah temsil etti. 1603’te 14 yaşında tahta geçen, 1617’de ölen 1. Ahmed’in yerine sözde bir Divan-ı Hümâyun kararı ile oğlu 2. Osman değil, o tarihe kadar varlığı bilinmeyen, Ahmed’in kardeşi akıl yoksunu Mustafa geçirildi. 3 ay sonra deli denilerek tahttan indirildi ve 2. Osman tahta çıktı. 2. Osman ise kısa saltanatında kardeşi şehzade Mehmed’i boğdurttu. Bu evrede bir kural değişimi ile “saltanat babadan oğula geçer” dönemi kapanmış; 2. Osman bu yeni kuralı berkitmek ve daha tehlikeli-korkutucu bir vurgu olsun diye kardeşini öldürtmüştü.

    2. Osman da tahttan indirilip Yeniçe­rilerce öldürülecek, 2. Mustafa ikinci defa tahta çıkartılacak ve tekrar indirilerek hapsedilecekti. “Saltanat hukuku”nun değişmesiyle, önceki padişahlardan birinin oğlu ve yaşça ekber (büyüğü) şehzade olması ko­şuluyla, bu seçimi yapmak Divan’ın kararına ve şeyhülislâmın fetvasına bağlandı.

  • Yaşarken yazılan cehennem: Dante’nin 551 yıllık şaheseri

    Başı elinde dimdik dikilen bir gövdeden, Açlık Kulesi’nde çocuklarını yemek zorunda kalan babaya uzanan dehşet verici dizeler… Ölmüş ama ölememişlerin çektiği azaplar… Günahkarlık tipolojisinin iz bırakan tariflerini veren Dante’nin dizeleri, “Cehennem Kapısı”nın arkasına geçmeden önü güç okunur cinsten. Acılarla yoğrulmuş bir kültür tarihi.

    Rehberi Vergilius’la cehennemde yılgı verici görüntülerle karşılaşan Dante, İlâhi Komedya’nın 28. Şarkı’sında (118 →) bunlar­dan birini betimliyor:

    “Bu acıklı kalabalığın içinde,

    ötekiler gibi yürüyen başsız bir gövde

    gördüm, hâlâ da görür gibiyim gerçekten.

    Kesik başını saçlarından tutuyordu,

    bir fener gibi elinde sallıyordu:

    bize bakıyor ‘yazıklar olsun!’ diyordu.

    Kendi kendini aydınlatıyordu;

    bir bedende iki, iki bedende tekti,

    nasıl olabildiğini ancak yaradan bilirdi.

    Köprünün tam ayağına geldiğinde

    eliyle başı havaya kaldırdı

    sözleri daha iyi duyulsun diye

    dedi ki: “Sen ki ölüleri görmeye

    gelmişsin canlı canlı;

    bak bakalım benden çok acı çeken var mı”.

    Kagit_Uzerinde_1

    Başı elinde dimdik dikilen göv­denin, şanlı trubadur Bertran de Born’a ait olduğunu söyler Alieghieri, ki kaynaklarda böyle bir vakaya rastlanmıyor; tersine yaşlılığında keşiş hayatını seç­tiği belirtiliyor. Ortaçağ kültür tarihçilerinden Gérard Goiran, “Bertran de Born-Şiddetin Tru­baduru” başlıklı incelemesinde, beyimizin savaşırken gözünü kırpmadan kelle alan cinsinden bir kahraman olmasının, bu şekilde algılanmasına yolaçtığı görüşünü savunuyor.

    Kagit_Uzerinde_2
    Doré’nin 1890’da yaptığı gravür: Bertran de Born kendi kesik başını gösteriyor.

    Trubadurun hikayesi, genç Ezra Pound’un iki ayrı şiirinde kar­şımıza çıkıyor; “Na Audiart”ta ozanın bir aşk şarkısından yola çıkıyor; ama asıl rolü ona “Sesti­na: Altaforte”de veriyor. İçinden kılıç sesleri fışkıran bir şiir! Bu ilgide şaşırtıcı bir yan yok: Ezra Pound o dönemde kafayı Oksitanya dili, şiiri, kültürüyle bozmuş, trubadurların evrenine nüfuz etmişti.

    Bertran de Born, dolaylı yoldan, Paul Auster’in romanı Görün­meyen’de de dolaşır.

    Dante’nin etkisi hangi ölçüde belirgindir üzerilerinde?

    Gustave Doré’nin ürpertici gravürünü görmemiş olabilirler mi?

    Bir yamyamlık hikayesi…

    Dante’nin Cehennem’inde iyice dehşet verici bir sahne 33. Şarkı’da belirir: Kont Ugolino bir düşmanıyla “ilgi”lenmektedir:

    “Günahkâr, o iğrenç yemekten başı

    kaldırdı, ensesinden kemirdiği

    kellenin saçlarıyla sildi ağzını”.

    Şarkı, bu şamar etkisi doğuran parçayla açılır; kontun ve çocuklarının kapatıldıkları Açlık Kulesi’nde aç bırakılmalarının öyküsüyle devam eder: Sonunda, çocukları babalarına kendilerini yiyerek hayatta kalmasını istemeye vardırırlar işi; kont çocuklarını yemek için ölmelerini bekleyecektir!

    “Baba bizi yersen, acımız azalır,

    bu bedeni sen vermiştin bize,

    geri al şimdi” dediler.

    (…)

    tanık oldum üçünün de peşpeşe ölümüne,

    beşinci günle altıncı gün içinde;

    körelmişti gözlerim, her birini elledim,

    ölümlerinin ardından iki gün onlara seslendim.

    Acının yapamadığını açlık başardı sonunda”

    diyen Ugolino Kontu kelleyi kemirmeyi sürdürür -mitolog­yanın Satürn’üne komşu bir gotik yazgıyı taşımıştır Dante İlâhi Komedya’sına.

    … ve bir kaşıntı hikayesi

    Okuma ediminin en dramatik özelliği, okuduklarımızın bir bölüğünü aradan zaman geçin­ce unutuyor olmamızdır. Bel­leğimiz kendi kendine siliyor mu içinde birikenleri? Onları erişilmesi güç derin tabaka­larına doğru mu itiyor? Kadim çağlarda işi bitti (?!) diye bakıla­rak papirüsten silinerek yerine yeni metin yazılan (palimpsest) elyazmalarının tekniğini mi benimsiyor zihnimiz?

    Kagit_Uzerinde_3
    Çocuklarıyla birlikte kapatıldığı Açlık Kulesi’nde ölümü bekleyen baba. Gustave Doré.

    Ugolino Kontu’yla ilgili bölüme “Açlık” temalı bir yazı yazma amacıyla dönmüştüm Commedia’da; ancak birkaç yıl önce kağıda düştüğüm “Kaşıntı” başlıklı denememde Dante’nin üzerinde durduğu cehennemî bir ayrıntıdan, varlığını anım­sayamadığım (sildiğim?) için sözetmediğimi şaşkınlık, üzün­tü ve -kendime yönelik- kızgın­lıkla farkettim:

    “Oturan iki kişi gördüm, ısınsın diye yanyana

    konan iki kap gibi birbirlerine yaslanmışlardı,

    tepeden tırnağa kabuk bağlamışlardı;

    efendi bekleyen hiçbir uşak,

    ya da uykusu kaçan hiç kimse kaşağıyı,

    büyük bir öfkeyle kendilerini kaşıyan

    ama kaşıntılarını yatıştıramayan

    bu iki ruhtan

    daha hızlı kollamazdı;

    sazanın yada daha büyük bir balığın pullarını

    nasıl kazırsa bıçak, onlar da yaraların kabuklarını

    tırnaklarıyla öyle kopartıyorlardı”.

    Commedia’nın “Cehennem” kitabının 29. Şarkı’sından yaptığım bu alıntı (73-84), Dan­te’nin hayalgücünün acımasız cephesine ışık tutuyor. “Günah­kar” tipolojisinin uç örnekleri arasında yeralıyor “kaşıntının yatıştırılamaması”.

    Kaşı(n)mak fiil(ler)i üzerinde düşünürken, yalnızca zevk/ keyif tarafına yoğunlaşmak güdük yaklaşım. Kaşıntı, kimi deri hastalıklarında, zıt kutupta bir acı kaynağı olur. Zambaco Paşa İstanbul cüzzamlıları ara­sında kaşınma dinmediği için elleri bağlananlardan sözeder, Voyage chez Les Lépreux başlıklı kitabında. Gerçekten de cehen­nem azabıdır ölesiye kaşınmak.

    Bütün bir yılı Dante okuyarak geçirmiş Rodin. “Cehennem Ka­pısı”nın arkasına geçmeden önü güç okunur.

    Kagit_Uzerinde_4
    Acı içinde tırnaklarıyla kendilerini kaşıyıp yaralarının kabuklarını koparan ruhlar, Gustave Doré gravürü.

  • Köy Enstitüleri’nde yemek ve birlikte öğrenme kültürü

    1940-46 arasında faaliyet gösteren Köy Enstitüleri, sadece 2. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye nüfusunun ekonomik anlamda ayakta kalmasını sağlamamış; sonrasında da yetiştirdiği insanlarla önemli bir gelenek oluşturmuştu. Geleneksel ürün ve üretim bilgileri kayda geçirilmiş, modern yöntemlerle birleştirilerek önemli bir devamlılık sağlanmıştı.

    Köy Enstitüleri büyük oranda, dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un eseridir. Bu topraklarda yoksul­luk ve yerel baskılar nedeniyle yaşam arzusunu, canlılığını yitirmiş köylerin tekrar üreti­me yönlendirilmesi, buralarda oturan çocukların köy öğret­meni olarak eğitilmesi amacıyla yola çıkılmıştı. Pestalozzi, Dewey ve Kerschensteiner gibi zama­nın önemli eğitimbilimcilerin görüşleri derinlemesine ince­lenmişti. Kanun 17 Nisan 1940 tarihinde, 278 oyla ve oybirliğiyle kabul edildi. O gün oylamaya 148 milletvekili katılmadı; arala­rından üçü, Celal Bayar, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü 6 yıl sonra Demokrat Parti’yi kura­caklardı.

    Köy Enstitüleri’ndeki işlerin çoğunun ortak noktası yiyecek yetiştirmek olduğu hâlde, yapı­lan araştırmalarda bunların hep beraberce üretimi ve tüketim ortamları konusuna pek yer verilmemiştir. İsmail Hakkı Ton­guç, daha 1933’te yayımladığı İş ve Meslek Terbiyesi adlı kitapta “Enstitü öğrencisi iş yaşamı için­de, iş aracılığıyla, iş için eğitilir” diyordu. Sabahlar, enstitü bah­çesinde halk dansları ile başlar; kahvaltı sonrası teorik dersleri sahada uygulamalı dersler takip ederdi. Köy Enstitüleri’nde uyku dışında her şey bir işbölümü çerçevesinde, beraberce yapılır­dı. Yemekler de bir çatı altında yemekhanede, sahada çalışıl­dığı zaman da dışarıda birlikte yeniyordu. İlk yıllarda okullar öğrencilerle birlikte inşa edilir­ken, kar suyu içip kıl çadırlarda soğuktan taşlaşmış bir ekmeği 4 kişinin bölüştüğü zor zamanlar, birçok öğrenci ve öğretmenin sabır sınavıydı.

    Gastro_1
    1940-1946 arasında Köy Enstitüleri’nde 15 bin dönüm tarla tarıma elverişli hâle getirildi, 750 bin yeni fidan dikildi.

    Enstitülerde yemekhane ve sofraların en önemli eğitsel işlevi, modern yaşam pratikle­rinin öğretmenler tarafından çocuklarla birlikte sofraya oturarak öğretildiği bir alan olmasıdır. Çocukların geldiği köylerde evde yemek hazırlanır­ken, sofra kurulup kaldırılırken, ekmek karılırken, süt sağılırken “temizlik” kavramının pek ol­madığını kendi aktarımlarından anlıyoruz. Çocuklara yemekten önce ve sonra ellerini, ağızlarını yıkamaları; sofra muşambasını yemek öncesi ve sonrası sabun­lu bezlerle silmeleri; yerlerin süpürülmesi ve bir sonraki sofraya dek tertipli bırakılması anlatılıyordu. Sofra kurulum düzeni, çatal-bıçak kullanma, sofra alışkanlıkları uygulamalı şekilde öğreniliyordu. Yeni gelen öğrencinin dahil olduğu sofra grubu, aile/kardeşlik bağları gibi bir dayanışma ortamı oluşturu­yordu. Ayrıca yemek sofrasında açılan konular, yapılan espriler, başka enstitülere yapılan ziya­retlerde paylaşılanlarla, sosyal beceriler de gelişiyordu.

    Enstitüye ilk geldiklerinde ayakkabılarını orada-burada bırakıp yalınayak gezmeyi tercih eden; “sonra bulamam” diye sofradan ekmek alıp saklayan köy çocuklarının zaman içinde düzene alışmaları; sofra adabı ve yemek için konulmuş kuralları yakından gözetir duruma gelme­leri önemlidir. Cumartesi günleri tüm okulun katılımı ile gerçek­leştirilen “eleştiri saati”nde yapılan hataların konu edilebil­mesi, öğrencilere aşılanan sosyal cesaret anlamında önemlidir. Eleştiriye yanıt verme, haklı eleş­tiriden ders çıkarma, gerekli ise özür dileme, eleştiriye teşekkür etme kültürünün küçük yaştan itibaren kazandırılması, bugün için bile çok nadir bir kültürel beceridir.

    Gastro_2
    Köy Enstitüleri’nde arıcılık çalışmaları da oldukça yaygındı.

    Öğrencilerin geldikleri ev koşullarına göre, kalori açısından planlanmış çok daha zengin bir mönü çerçevesinde beslendikleri görülür; üstelik savaş nedeniyle çok sıkıntılı bir dönem olmasına rağmen. Örneğin Malatya Akça­dağ Köy Enstitüsü’nde fırınlar inşa edilmiş, buğday ve arpa ekilmişti. Ekmeği dışarıdan 22 kuruş maliyetle almak yerine 11 kuruşa, hem de katkısız, temiz ve pişkin olarak her sabah taze taze üretmeyi başarmışlardı. Ayrıca öğrenciler çok sık et de yiyebili­yordu.

    Düzenli, tekrarlı iş yapmak ve işbölümünü öğrenmek, çocuk ruhu için sıkıcı olmasına rağmen hayatidir. Her hafta, nöbetçi olan 60-70 kişilik sınıfın yemekha­nede sofraları sabunlu bezle silip kurup kaldırmaları; ekmekleri koyma; yemek ertesi yerleri süpürme; bulaşıkları yıkan­maya götürüp temizleri raflara yerleştirme; her gün yapılan işlerdi. Ayrıca mutfakta çıkacak yemeğin planlanması ve iaşesi için personele yardımcı olun­ması da sorumlulukları arasında idi. Sahada çalışan ekiplerin ise mutfakta pişecek, sofrada tü­ketilecek ürünlerin sağlanması ile ilgili işleri vardı. Hayvanların sağılması; mevsiminde yaylada sürüye eşlik eden öğrencilerin yaptığı peynir ve yoğurdun okula indirilmesi, meyve sebzelerin sökülmesi, dikilmesi, toplanması; ağaçların budanması ve ürünle­rin işlenmesi hep belirli bir düzen içinde seyreden uygulamalı ders­lerin konusu idi. Genç çocukların büyüme çağında oldukları için dengeli ve yeterli beslenmeleri­nin sağlanması da önemliydi: Bir sözlü tanıklıkta; yemek haricinde atıştırmalık çerez, meyve kurusu ve ekmeğin gün boyu çalışan çocukların cebinde olduğunu öğreniyoruz.

    Öğrencilerin yeni lezzetleri zorlamadan deneyimleme imka­nı bulmaları, kendiliğinden eği­timin bir parçasıydı. İlk başlarda zeytinyağlı sebze yemeği varsa sofradan ekmek-peynir alıp kalk­maları; sebze yemeği çıktığında üzülmeleri öğretmenlerin kayda geçirdikleri olgulardır. Zamanla az sayıda yiyecekle şekillenmiş damak tatlarının nasıl geliştiğine tanık olmak da ilginçtir. Önceleri pirinç pilavını hoşafın içine boca ederek yerken, zamanla ayrı ayrı yeme alışkanlığı yerleşmiş.

    Gastro_3
    Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde öğrenciler sabah jimnastiğinde zeybek oynuyor. Buca – İzmir, 1940’lar.

    Büyük öğrenciler yeni gelen küçükleri kadayıfın talaştan yapıldığına inandırınca, müdü­rün çocukları mutfağa götürüp aşçıdan kadayıfı nasıl yaptığını göstermesini istemesi ilginç bir örnektir. Kuru fasulye helmele­nince görünür olan embriyonu­nun kurtçuk sanılması, bunun neden ortaya çıktığının anla­tılmasıyla halledilmiştir. Gele­neksel içeceğimiz saydığımız çay o dönemde o kadar yenidir ki, kazanlarda demlenip yemek­hanede verilmiştir. İlk yaş çay yaprağı hasadı ve kuru çay üreti­mi 1938’de gerçekleştirilmiştir. 1940’ta çıkarılan 3788 Sayılı Çay Kanunu ile ülkemiz çaycılığı güvence altına alınmış ve çay bahçesi kuracaklara ruhsatname alma zorunluluğu getirilmişti. 1941’de Hasanoğlan Köy Ensti­tüsü’nün inşaına yardıma giden diğer enstitülülerin, bir molada ince belli bardaklarla çay içtiğini görürüz.

    Çok çalışmanın yanısıra, kut­lama ve eğlence fırsatlarının hiç kaçırılmadığı yapılardı Köy Ens­titüleri. Birlikte eğlenme kültürü, müzik, halk oyunları, türküler, halaylar ile her fırsatta değer­lendirilirdi. Ulusal bayramlarda ve 17 Nisan’larda (Köy Enstitüle­ri’nin kuruluş günü), çevredeki köylerin de enstitülerin eğlence ve gösterilerine katıldığı belge­lenmiştir.

    Gastro_4
    Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde sahada çalışılırken karavana ile yemek dağıtımı.

    Enstitülerde kadrolu aşçı, bulaşıkçı, çamaşırcı bulunuyor­du. Örneğin Akçadağ’da fırında 1 usta, mutfakta 2 aşçı ve bula­şık-çamaşır işlerinde çalışanlar, yemekhane dahilinde kendile­rine ayrılan bölümde yaşıyordu. Bunun ötesinde Enstitü’nün tüm işi öğrenciler tarafından halle­diliyordu. Her hafta nöbet sırası gelen sınıf ders görmez; ama hem sözkonusu fırın ve mutfak işlerinde ustaya yardımcı olur hem de okulun tüm temizlik işini yapardı. Sayıları 1000’e yaklaşan okul sakinlerine ve hiç eksik olmayan ziyaretçilere günde 3 öğün yemek çıkarılıyordu. Kız ve erkek öğrenciler bu işe de destek veriyor; bazı akşamlar etüt saatinde topluca sebze, bakliyat ayıklayıp ön hazırlıklara yardım­cı oluyorlardı.

    Akçadağ Köy Enstitüsü eğitim başı Reyzi Pamir’in anlattıkları­na kulak verelim: “Harcadıkları enerjiyi beslenerek telafi eder­ken, yemekhane yalnız karın­ların doyduğu yer değil içlerine sinme bakımından gönüllerin de doyduğu bir yerdir. Öğrencilerin seviyesine ve binaların imkan nisbetine göre, yemekhane bazı sınıflarda radyoludur. Masa­lar, duvarlarda iştihayı çekici resimleriyle (mevsime göre), çiçekleriyle bir aile sofrasından ileridir. Kümelerin öğretmenleri, öğrenciler ile beraber günlük iç ve dış konuları burada münakaşa eder, burada müzik dinler ve özel konuları iki arkadaş yakınlığı ile burada konuşurlar. Yemek­ten sonra nöbetçiler tarafından bulaşık kapları yıkanmak üzere bulaşıkhaneye taşınır; masalar sabunlu sularla silinir; örtüleri yayılır; tabureler dizilir; yıkanan karavana, tabak, kepçe, kaşık, çatal, sürahi, bardak kurulanır, dolabına yerleştirilir. Yemekhane tabanı süprülür, silinir. Yemekten önce yemek takımları dizilir, ek­mekler getirilir-dilinir, sürahiler doldurulur, yemekler taşınır. Soğuk yenecekler paylaştırılır. Öğretmenin öğrencilere “Yara­sın arkadaşlar” hitabı ilk neşe ve kahkahaya yol açar. Yemekhane nöbetçilerinin arkadaşlarının sağlıklarına, zevklerine ilgi ve saygıları, dolayısiyle hayati de­ğerler bakımından üstün ödev­leri vardır. Yemek takımlarının tamiri-kalaylanması, kümece düşünülen ve yapılan işlerdir.”

    Gastro_5
    Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde yıl sonlarında çıkarılan Kepirden Köylere isimli dergi, öğrencilerin 1 yıllık çalışmaları ve kültürel birikimleri özetleniyordu .

    Öğrenciler Köy Enstitüleri’nin yemekhanesinde, hep bera­ber ürettikleri malzemeler ile yapılmış yemekleri yiyorlardı. Sütünden yoğurduna, peynirine; yumurtadan balına, pekmezine; un ve ekmekten balığına, seb­ze-meyvesine kadar her enstitü­nün tamamen kendine yeterli bir hâle gelmesi çok zaman alma­mıştı. Ayrıca, bir şeyi iş üzerinde, uygulayarak öğrenme felsefesi­nin gereği olarak; eğitmenler ve öğrenciler aracılığı ile geleneksel üretim bilgilerinin köylüden öğrenilerek kayda geçirilmesi amaçlanmış idi. Çevreden fidan, tohum, ot örnekleri toplanıyordu. Her enstitüde bir “tohum ban­kası” kurulması düşüncesi vardı (ama proje kısa kesildiği için bu gerçekleşememişti). Örneğin Malatya’da devletin bir Kayısı Yetiştirme İstasyonu vardı ama; köylerden toplanan değişik kayısı örnekleri Akçadağ Enstitüsü’nde yetiştirilerek köylere dağıtılıyor ve Malatya’da kayısı yetiştirici­liği yeniden canlandırılıyordu. Ayrıca Elâzığ, İsmet Paşa ve Bes­ni’den getirilen çubuklarla kıraç topraklarda şaraplık, sofralık ve hoşaflık olmak üzere çeşitli bağlar kurulmuştu. Buna benzer örnekler enstitülerin hemen hepsinde yaşanıyor ve yokluk içindeki savaş yıllarına rağmen çevreye, yerel üretime önemli katkılar sunuluyordu.

    Gastro_6
    Kepirtepe Köy Enstitüsü öğrencileri, okullarını kendileri inşa ederken dinlenme arasında çay içiyor. Lüleburgaz – Kırklareli, 1940.

    Üretimin neredeyse her aşa­masından sorumlu olan öğren­ciler, sonuçta kendi ürettiklerini sofraya koyuyor; kışlık bulgur, erişte, tarhana, meyve ve sebze kurularını hazırlıyor; sebze-balık konserveleri, peynir, tereyağ, sirke ve turşu yapıyor, bal sağı­yorlardı. Ayrıca, bugün “sıfır atık” denilen bakışaçısı ile ürünün her şeyinden yararlanılıyordu. Dut ağaçlarından pekmez, pestil, dut kurusu yapılıyordu. Artıklar hay­van yemi olarak kullanılıyordu.

    Her öğrencinin kendi eğilimle­rinin, becerilerinin dikkate alına­rak görevlendirilmesi de eğitimin başarılı olmasında önemli bir etken idi. Örneğin bir gün teftişe gelen Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve misafirlere, “Arılarım kolonya kokunuzdan rahatsız olup dağılır. Buraya gelmeyin” diye uzaktan seslenen minik arıcının protokole aldırmaması güzel bir örnektir. Kimsenin dö­nüp de ona bu konuda kızmaması, aksine arıcılıkla ilgili defterlerini, şiirlerini görünce diğerlerine örnek gösterilmesi de eğitimin tepeden aşağı, yaşamın içinde ve sevgiyle ele alındığını gösterir. Bugünden bakınca Köy Enstitü­leri’nin ortaya koyduğu coşku ve canlanmanın boşa gitmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Emeği geçmiş olan herkese büyük min­netle teşekkür borçlu olduğumu­zu düşünüyorum (Paylaştığım bilgileri cömertçe kendi çalışma arşivinden çıkarıp veren Akça­dağ Köy Enstitüsü’nün efsane müdürü Şerif Tekben’e, eşi Binnaz Tekben’e ve torunu Çağla Orman­lar Ok’a teşekkür ediyorum).

    Gastro_7
    Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde balıkçılık dersi.
  • İkona ve minyatürlere karşı çok ‘kırıcı’ davranan insan…

    Hıristiyanlıkta ikona kırıcılık (8. yüzyıl), İslâmiyet’te tasvirin yasaklanması (9. yüzyıl)… Minyatür/tasvir sanatı bu tarihten itibaren gitgide hayatın içinden konuları kapsamaya başladı. Gelgelelim bir uzlaşım yoktu: Fatih Sultan Mehmed kendi portresini çizdirecek kadar resme düşkün, oğlu 2. Bayezid babasının tasvirlerini kaldırtacak kadar tutucuydu.

    Resmin Tevrat’tan başla­yan yasaklanma öyküsü garip maceradır. Hıris­tiyanlıkta 8. yüzyılda bir süre yasaklanıp ikonalar kırıldık­tan sonra yine dini anlatmak amacıyla serbest bırakılır. Böyle bir yasak, 9. yüzyılda âlimler üzerinde uzlaşana kadar İslâ­miyet’te kesinlik kazanmadı. Kesinleştiği andaysa muta­savvıf ressamlar “bu dünya bir görüntü dünyasıdır; duyularla algılanan nesneler birer göl­geden ibarettir ve bu gölgeler idea’ların yansımalarıdır” diyen Platon’a kulak verdiler; Tanrı’nın yaratma yetkisinin nişanesi olan duyusal dünyayı taklide girişmeksizin, soyut/ kavramsal bir ressamlığa yönel­diler. Böylece iki boyutlu, gölge ve perspektif içermeyen bir minyatür/tasvir sanatı doğdu ve gitgide hayatın içinden konuları kapsamaya başladı. Gelgelelim tam bir uzlaşım da yoktu: Fatih Sultan Mehmed kendi port­resini çizdirecek kadar resme düşkünken, oğlu 2. Bayezid babasının tasvirlerini kaldırtacak kadar tutucuydu.

    3. Murad ve 3. Ahmed gibi oturak ve kitap meraklısı padişahlar bir dolu resimli kitap hazırlattılar; oğullarının sünnet düğünlerini “düğün fotoğrafçısı” gibi görevlendir­dikleri nakkaşlara resimlettiler; meşhur Osman ve Levnî böyle sivrildi. Görünüşe göre reaya da bu resimli kitapları seviyordu. Evliya Çelebi Seyahatnâme’sin­de, Bitlis’te bir şehnâmenin resimlerini karalayan Kadızâ­deli yobazın tartaklanıp paşa eliyle para cezasına çarptırıldığı ballandırılarak anlatılır. Ağus­tos 2022’de Eyüp Sultan türbe­sinde bir çinideki Rumi motifte “şeytan tasviri” gördüğünü iddia eden birkaç zevat da böyle bir ikonakırıcılık yapıp asırlık çinilere çekiçle saldırmıştı; Ka­dızâdeli kadar ceza görmediler! Yine aynı yıl Da Vinci’nin şöh­retli Mona Lisa’sı birkaç “iklim aktivisti”nin boyalı saldırısına uğradı (güya ki niyetleri tasviri kırmak değil imiş…). Demem o ki hâlen 21. asırda birçok resim ve tasvir varoluş mücadelesini sürdürüyor.

    identifier W.593.000213|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
     — Oyna oğlum oyna, heh şöyle ellerini de aç… Ceyb-i fakiranemize üç benek mangır girsin! Hem gariplerin aklıyla oyna hem de yarının tek Tanrılı dünyasında yaşayacak heykeltıraşların ekmeğiyle…
    Laklakiyat_2
    — Efendim gölgesi olmayan tasvirleri de kıracak mıydık, arkadaşlar bir tane kırmış da?
    — ?
    identifier W.593.000251|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
    — Roma medeniyetinin eyü yanlarını alacan böyle, bi makascuk.
    — Ehehe… Günah değil mi ağam öyle?
    — Tapmadığın sürece sorun yok. Bencesi…

    Laklakiyat_4
    — Yok beğim abdest veren otomat ben değilim, kendisi sarayın hamamında bulunur. Şarapdar otomatım ben, ak cinnü var kızıl cinnü var, ne arzu buyurulur?.. Haram mı? Hangisi, şarap mı, heykel misal gölge sahibi bir otomat olmam mı, yoksa Cezerî Efendi’mizin bir de kalkıp tasvirimi kağıda işlemiş olması mı? O işi ulema bilür. Ak cinnü mi, kızıl cinnü mi?
    Laklakiyat_5
    — “Dünyaya iki İbrahim geldi, biri put yıktı biri put dikti” derler merhum Süleyman Han veziri-yiçün. Ben dahi put diktüm amma İbrahim Paşa misali değül, iğne ilen, ehe ehe. Pabuccu esnafınun maharetlerüni arz etmek gâyemiz beğim, gelme üstüme. Maharet sahnesünde yasak yok, ibadet secdesünde var. “Devr-i Lale ensâliyüz biiiz, zamânumuz geçmiiiş…”
    Laklakiyat_6
    — Heykel: Vıağğğr! Hem el ayağum oynar hem kükrer idim, puttan daha put, şirkten daha şirk olsam gerek idi. Amma şenlik nizamı, Hünkâr Murad huzurunda arz-ı endâm etdim… Yine de o tasvirimi karalayanı bulur isem aha bu topuz ilen… Sana ne etdiler yılan?
    — En sağdaki yılan başı: Benim dahi alt çenemi kırdı Sultan Mehmed spor içün. Keşke tasvir diye kırsa-yidi hiç olmaz ise manidar olur idi.

    Şaka bir yana… 1: Üç adam elle oynatılan Multan putuna tapınır. Acâibü’l-mahlûkât, derleyen Muhammed el-Tûsî, res. ?, Farsça, 16. yy. Walters Sanat Müzesi, W.593, 103a. – 2: Hz. Süleyman, önünde secde edilen Rum Kralı’nın portresini kırdırır. Tuhfetü’l-acâib, derleyen el-Tûsî, res. ?, 1388, Farsça. Fransa Ulusal Ktp., Supplément Persan 332, 165a. – 3: İki adam çıplak heykele dokunur. Acâibü’l-mahlûkât, Walters, W.593, 122a. – 4: Saki otomat. Yazan ve çizen Cezerî, Kitâb fî marifeti’l-hiyel. TSMK, A. 3472 – 5: Bir ayakkabı esnafı 1720 sünnet şenliğinde omzunda dikim maharetlerini gösteren bir kız kuklasıyla geçiş yapar. Vehbî, Surnâme, res. İbrahim, 1720-28. TSMK A. 3594, 154a. – 6: 1582 Atmeydanı sünnet şenliklerinde geçiş yapan hareketli ve sesli korkunç otomatlar. İntizâmî, Surnâme-yi Hümâyun, 1582-95, res. Osman. TSMK H. 1344.

  • Medler, Oluz Höyük’e geldi heykel-sunak gitti, ateş geldi

    MÖ 590’a kadar, Anadolu’da kesintisiz bir biçimde farklı inanç sistemleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştı. Medler’le birlikte ise, Erken Zerdüşt dini özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğrafyada etkili olmaya başladı. Görsel ifadelerin yerini ateş aldı; küller depolandı; ateş, bir tür “kıble” olarak kullanıldı.

    Göçebe Persler, MÖ 1. binyılın başlarında Horasan’dan yani Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklardan Proto-Türk (Tu­ranî) Sakaların (Doğu İskitler) baskısıyla İran’ın bugünkü Fars Bölgesi’ne geldiler ve yerleşti­ler. İlk Pers ülkesinin adı olan “Parsua”, Yeni Assur, Yeni Babil, Yeni Elam, Urartu ve Eski Pers kaynaklarında geçmektedir. MÖ 716-715 yıllarında bölgeye büyük bir sefer gerçekleştiren Assur Kralı 2. Sargon, sarp bir tepe üzerinde yer alan ve güçlü kulelerle korunan Med kenti Ganghutu’ya saldırmış ve kenti zaptetmiştir. Bu bağlamda Assur döneminde Persler ile Medler’in Batı İran’da birlikte yaşadığı anlaşılmaktadır.

    Perslerin komşuları olan Medler, uzun yıllar süren mü­cadeleler sonucunda MÖ 625 civarında Sakaları İran toprak­larından çıkarmayı başardılar. Buradaki Proto-Türk göçebeler­den kurtulan Med Kralı Kyaksa­res (MÖ 625-585) İran coğrafya­sında genişleme arzusundaydı. Bu siyasetin bir sonraki aşa­masında Medler, Persleri de egemenlikleri altına aldılar. Böylelikle Persler, Med Krallı­ğı’na bağlı bir beylik konumuna düştüler. Kyaksares’ten sonra Med Krallığı tahtına Astyages (MÖ 585-550) çıktı. Akhaime­nid soyundan gelen Pers Kralı 1. Kambys ise, Kral Astyages’in kızı Mandana ile evlendi. Bu evlilikten, MÖ 590’da İran’da Önasya’nın en büyük impara­torluklarından birini kuracak olan Büyük Kyros doğacaktı.

    Arkeo_Tarih_1
    Kubaba Sunağı ve yakın çevresinde, çok sayıda dinsel bulgu ortaya çıkarıldı.

    Önce Urartu Krallığı sonra­sında ise Assur İmparatorluğu yıkılmıştı. İran’daki siyasal ve askerî yapılanmasını tamam­layan Medler ise Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumu­na geldiler; Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısında­ki Anadolu topraklarını tehdit etmeye başladılar.

    Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinde, Antik Batı’nın “Kap­padokia” dediği, Assurlular’ın ise “Tabal” olarak andığı top­raklarda Frigleşmiş Kızılırmak Havzası toplulukları yaşıyordu. Medler’in batıya doğru hare­ketlenmeleri, bu coğrafyanın yakın geleceğini belirleyen

    politik ve askerî olayların başında gelmektedir. Medler’in Anadolu’nun doğu yarısını ele geçirmeleri ile Batı İran, Me­zopotamya ve Anadolu toprak­larında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başladı. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medler’e karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başla­dıkları anlaşılmaktadır. Kül­türel birliğin sağlanmasında, Medler’in Anadolu’ya taşıdıkla­rı Zerdüşt dininin etkisi önemli olmuştur. Bu duruma MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Kızılırmak Havzası ve doğu­sunda Zerdüşt dininin saygı görmüş ve yaygınlaşmış olması tanıklık etmektedir.

    Arkeo_Tarih_2
    Kazı başkanı Prof. Dr. Şevket Dönmez ve ekibi, Med sunağında çalışırken.

    MÖ 590’da başlayan Kızılır­mak (Halys) Savaşı, MÖ 585’de sona ermişti. Bu tarihten itiba­ren Lidya Krallığı, Med sınırını oluşturan Kızılırmak’ın yakın çevresinde ve batısında oturan Frig halkı ile Frigleşmiş toplu­luklara baskı yapmaya başladı. MÖ 585’teki barış antlaşması ile sağlanan huzur ortamı, MÖ 546’da Akhaimenid kralı Büyük Kyros’un Lidya Kralı Kroisos’u yenmesi ve Anadolu’yu zaptet­mesiyle son buldu.

    Önemli bir Kuzey Kappa­dokia kenti olan Oluz Höyük’e, yaklaşık MÖ 585 civarında Med boylarından biri olan Magiler’in (Mog, Magus) yerleşmiş olduğu, dinsel mimarideki bazı eklenti unsurları ile taşınabilir maddi bulgulardan anlaşılmaktadır. Bu durum, Anadolu’nun doğu yarısını MÖ 585’ten MÖ 559’a değin 26 yıl boyunca yöneten Medler’in, Amasya coğrafya­sının da dahil olduğu Kappa­dokia’ya büyük önem vermiş olduklarına işaret eder. Bu süre içinde Magiler’in, Erken Zerdüşt dininin temel kültünü oluştu­racak olan Ateş Kültü inancını hem de Zerdüşt’ün hayatta ol­duğu bir dönemde Oluz Höyük’e taşımış oldukları gözlenmekte­dir. Misyonları Zerdüşt dininin yaşatılması olan Magiler’in, Medler’le birlikte Anadolu’ya ilk defa MÖ 590’larda misyoner olarak girdikleri ve sonrasında belki de hiç geri dönmedikleri anlaşılmaktadır.

    Arkeo_Tarih_3
    Med Krallığı’nın Anadolu’daki yayılım alanı.

    Medler’in işgale başladığı MÖ 590’a kadar, Anadolu’da kesinti­siz bir biçimde farklı inanç sis­temleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştır. Med­ler’le birlikte ise, merkezinde “arkaik monoteizm” (tevhid) ile “anikonizm” olan Erken Zerdüşt dininin özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğ­rafyada etkili olmaya başladığı anlaşılmaktadır. Oluz Höyük’te açığa çıkmaya başlayan arkeo­lojik bulgular, büyük olasılıkla Medler’in hareket güzergah­larına ve yerleşmelere de işaret etmektedir. Oluz Höyük kazıları, Anadolu’ya yeni olan bu dinde heykelin ve sunağın olmadığına, görsel ifadelerin yüceltilmesi ya da bunlara saygı duyulması noktasında muhalif bir düşünce ve eylem bulundu­ğuna işaret etmektedir. Görsel ifadelerin yerini ateşin aldığı, belki ateşin bir “kıble” ola­rak kullanıldığı bu yeni dinin bulguları Oluz Höyük’te açığa çıkmaya devam etmektedir.

    Hitit çöküşünden yaklaşık 600 yıl sonra Oluz Höyük’ün Frig Krallığı döneminde önemli bir dinsel merkez olmaya başladığına işaret eden en önemli yapı Kubaba Sunağı’dır (kurbangah). MÖ 600’lerde inşa edildiği anlaşılan sunak, yerleşmenin o dönemdeki en yüksek noktasında bulunur. Kubaba Sunağı, ana plan şema­sı olarak kareye yakın dikdört­gen biçiminde masif bir yapıdır. Sunak ve yakın çevresinde 2010 döneminden itibaren geliştirilen kazılarda, yapıyı işlevlendirmesine yardımcı olan taştan şekillendirilmiş Ku­baba heykelciği parçası dışında, çok sayıda dinsel bulgu ortaya çıkarılmıştır. Bunlar içinde kamçılı kırbaçlara ait olduğunu düşündüğümüz delinmiş ko­yun parmak (phalanx) ve omur (astragalos) kemikleri dikkati çekmektedir.

    Arkeo_Tarih_4
    Oluz Höyük’te çıkarılan tunç bir levha, bölgedeki Med varlığının önemli arkeolojik kanıtlarından.

    Oluz Höyük 2023 dönemi çalışmaları sırasında Kubaba Sunağı’nın doğusunda yapı­lan genişleme ve derinleşme çalışmaları sırasında kare biçimli yeni bir masif yapı ortaya çıkarıldı. Kubaba Sunağı ile aynı doğrultuda ve hizada inşa edilmiş olan kare yapının hemen kuzey bitişiğinde ise yu­varlak planlı bir ocak bulundu. Batı ve doğusundaki alanlarda yoğun bir biçimde kül depolama yerleri saptanan ocağın tabanı ve kenarlarının özenli biçimde kil ile sıvanmış olduğu gözlendi (Bunlara ek olarak, kare biçimli yapının güneydoğu köşesine, yapıyla organik bağı olduğu an­laşılan dikdörtgen plan şema­sına sahip bir taş platform inşa edilmiş olduğu anlaşıldı).

    2023 dönemi çalışmalarında saptanan kare biçimli yapının inşa tekniği, taş cinsleri, taş ve çamurdan oluşan yapı malze­meleri ile plan şeması Kubaba Sunağı ile büyük benzerlik­ler göstermektedir. Kubaba Sunağı’nı pozisyonlayarak aynı hizada inşa edilmiş olması da gözönüne alındığında, bu yapının da bir sunak olduğu düşünülebilir. Her iki sunak arasındaki yakın benzerlikler, bunların aynı dönemde, yani MÖ 600 civarlarında birlikte inşa edilmiş olduklarına işaret etmektedir.

    Arkeo_Tarih_5
    Kutsal Ateş Ocağı’nda onlarca yıl yanan ateşin kutsal külleri, yapının etrafında depolanmış.

    Geç Frig kültürünün inanç sistemindeki Kubaba için yapılmış olduğu gözlenen bu iki sunağın ve kutsal alanın, MÖ 585’ten itibaren Anadolu’ya yayılmaya başlayan Magiler’le birlikte değişime uğramaya başladığı anlaşılmaktadır. Özellikle doğuda yer alan suna­ğın kuzeyine eklenen “Kutsal Ateş Ocağı” ile güneydoğusuna inşa edilen taş platform bu de­ğişimin arkeolojik kanıtlarıdır. Bu müdahalelerle Kubaba için inşa edilmiş kare biçimli kutsal bir yapıya “Ateş Kültü” ile ilgili işlevler yüklenmiş olduğu göz­lenmektedir.

    Güneydoğudaki platform ise çok büyük olasılıkla üzerinde ateş yanan bir yapı olarak ta­sarlanmıştı. Orijinal yüksekliği çok büyük olasılıkla 3 metreyi bulmuş olan platformun üze­rinde yanan ateş, yerleşmede bir ateşgede olduğunu işaret etmek için kullanılıyordu. Mimari kalıntıların yanısıra saptanan tunç bir levha ile çanak-çömlek parçaları, Oluz Höyük’teki Med varlığının diğer arkeolojik kanıtlarını oluşturmaktadır.

  • Osmanlı’da ‘gâvur’a dayatılan ayrımcı bir uygulama: Cizye

    Osmanlı’da ‘gâvur’a dayatılan ayrımcı bir uygulama: Cizye

    Osmanlılar’da gayrimüslimlerden alınan cizye vergisi, 1855’te kaldırılıncaya kadar devletin en önemli gelir kalemlerinden biri oldu. Asırlarca İslâmiyet’e göre “nas” olarak kabul edilen ve değiştirilmesi, ilgası akla bile getirilmeyen cizyenin kaldırılması, Kırım Savaşı’ndan itibaren Batı’nın dayattığı şartlar sonucu gerçekleşmişti. Kaybolan belgelerin izinde…

    Osmanlı Devleti’nin Kur’an’a dayanan şer’i kaynaklı vergilerinden olan “Cizye Vergisi”, buluğ çağına ermiş gayrimüslim erkeklerden; bunların sağlıklı, görünür bir sa­katlığı bulunmayan, iş-güç sahibi olanlarından alınırdı. İstisnai şekilde askerliğe alınmayan Müslüman Çingeneler de cizye mükellefi sayılmışlar ve bölge­lerindeki gayrimüslim Çingene­ler’den daha düşük bir miktarda “Kıptiyan Cizyesi” ödemekle yükümlü olmuşlardır.

    Devletin ilk zamanlarından itibaren uzun bir süre rahip, papaz, manastırda inzivada yaşayan keşişler gibi din adam­larından alınmasa da, 18. yüzyıl­dan itibaren onlar da mükellef sırasına konmuştur. Yaşlılar, kadınlar ve çocukların tamamen muaf tutulduğu bu vergi uzun asırlar boyunca farklılıklarla uygulanmış, ancak İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren ana hatlarıyla aynı kalmıştır; zaman­la Osmanlı Devleti’nin en önemli gelir kaynakları arasına girmiş­tir. Dönemlere göre değişiklikler olsa da, bütçe gelirlerinin % 10 ilâ % 20’sinin sağlandığı önemli bir kalem oluşturmuştur.

    1_Belge_1
     “Kağıd-ı cizye-i gebran” başlıklı bu evrak mükellefin adı ve bölgesinin yazılı olmaması nedeniyle tahsildara teslim edilmemiş bir örnek. 1107 olan tarihindeki 7 rakamı karalanmış.

    Mükellefler maddi güçleri­ne göre “âlâ-evsat-edna” yani “zengin-orta hâlli-yoksul” diye üç sınıfa ayrılmıştır. Ödedikleri vergi -teorik olarak Hz. Mu­hammed döneminde uygulan­dığı söylenen- zenginden 48, orta hâlliden 24, yoksuldan 12 dirhem (1 dirhem = 3.207 gram) saf gümüş karşılığı alınmaya çalışılmışsa da; her dönem ve Osmanlılar’ın her bölgesi için aynı miktarda olmamış, enflasyonist baskının hisse­dildiği yıllar içinde de değer kaymaları yaşanmıştır. Bazı yıllar seyyanen herkese aynı vergi salınmış ve ortalama de­ğer olarak “1 altın” üzerinden alınmıştır.

    Osmanlı tebaası Müs­lümanlar’la gayrimüslimler, Gülhane Hatt-ı Hümayunu’na (1839) kadar eşit sayılmadılar. Müslümanlar’a karşı şahitliği kabul edilmeyen, onların evle­rinden daha yüksek ve gösterişli ev yapmalarına, ata binmelerine, sarı mest/pabuç giymelerine izin verilmeyen gayrimüslimler, bir de cizye vergisi ödemekle yükümlü kılınmışlardı.

    Gayrimüslimler, Kur’an’ın Tevbe Suresi’nin 19. Ayeti’nde (farklı yorumlar olsa da) “küçük düşürülüp kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşılması” istenilen kişilerdir. Bu durum, şüphesiz onların toplumsal psikolojileri üzerinde de sarsıcı etkiler yapmıştır. Diğer taraftan, Müslümanlar’ın askerlik yüküm­lülüğü varken askerlik yapmayan ve buna karşılık korunmaya alı­nan (ehl-i zimmet) gayrimüslim­ler, devletin çöküş dönemlerinde savaşlarda kırılan, ticaret ve sanat erbabı olmaktan uzaklaşan Müslümanlara göre nüfusları­nı korumuş; daha avantajlı bir durum elde etmişlerdi. Yine de cizye ödememek için isyanlara kalkışmışlardır.

    Ağırlıkla İslâmî fıkıh kural­larına göre yönetilen devlette, cizyenin tahsilatı her yıl hicrî yılbaşı olan 1 Muharrem’den başlatılırdı. Bu maksatla yur­dun dörtbir yanına gönderilen fermanlarda, Kur’an’dan, hadis ve fıkıh kaynaklarından ilgili deliller zikredilerek cizyenin meşruiyeti vurgulanırdı. Cizye tahsildarlarına reayaya zulme­dilmemesi, hile ve yolsuzluktan uzak durulması mutlaka tembih edilirdi. Buna rağmen insan faktörünün devreye girdiği akçeli işlerde yolsuzluklar kaçınılmaz oluyordu. Reayaya yapılan hak­sızlık ve zulüm sadece tahsildar­lar, kadılar, idareciler tarafından değildi; kimi yıllarda vergi tahsi­latı maktu olarak kilise adamları tarafından yapılıyor ve onlar da kendi dindaşlarını zulüm ve hak­sızlığa maruz bırakabiliyordu.

    Osmanlı Devleti’nin samimi olarak bu yolsuzlukları önlemeye çalıştığı bir gerçektir. Padişahlar, valide sultanlar, padişah kızları, özellikle kendi haslarında, mu­kataalarında yaşayan gayrimüs­limlerin haklarını korumaya, onları ezdirmemeye dikkat etmişlerdir. Cizye tahsildarla­rı, âmilleri, câbileri arasında yolsuzluğa ve gayrimüslimlere eziyete kalkışanların cezalandı­rılmalarına, haksız yere alınan vergilerin mükelleflere iadesine dair çok sayıda ferman ve belge vardır. Bunlardan görebildik­lerim içinde, 2. Mahmud’un (1785-1839) hatt-ı hümayunu en etkileyici olanıdır. Kara Yorgi’nin Sırp İsyanı sırasında tedip edilen ve Osmanlı tabiiyetini yeniden kabul eden 100 bin kişiye eski cizyelerinden daha yüksek mik­tarda vergi tarh edilmesi için izin isteyen Sadrazam Hurşid Ahmed Paşa’ya; “Ziyade evrak sürüp [cizye evrakı] hizmet göstermek için reayayı tazyik etmesin. Mül­ke akçeden ziyade reaya lazım­dır. Aslından buna dikkat olun­mayıp hemen bugünkü faideye bakılarak ekser umur yolundan çıkmağa sebep olmuştur” cüm­lelerini bizzat kalemiyle yazan 2 Mahmud buna izin vermemiştir (TSMAe, 711/20).

    1_Belge_2
    İslâm’a geçen bir Hıristiyan için yapılan tören. Jean Du Mont gravürü, 1694.

    Devletin bilhassa askerî hu­suslarda istihdam ettiği marto­los, voynuk, madenci, tersane iş­çisi gibi görevliler ile tulumbacı, hekim ve benzeri sivil görevler­deki iş-güç sahibi gayrimüslim­ler, talepleri halinde genellikle cizyeden muaf tutulurlardı. Ecnebi sefaretlerinde hizmet­karlık eden Osmanlı tebaasından gayrimüslimler başlangıçta az sayıda olduklarından cizyeden muaf sayılmışlardır. Ancak zamanla sefirlerin, konsolos ve ahidnameli tüccarların bu imti­yazı istismar ederek çok sayıda gayrimüslime muafiyet almaları devleti fazlasıyla rahatsız etmiş ve bu durumun izalesi için yoğun mesai sarfedilmiştir.

    Tanzimat Devri, cizye vergisi gibi “nas” olarak kabul edilen bazı İslâmî kuralların temelli kaldırıldığı veya yumuşatıldığı bir dönemdir. Kanunî dönemin­de “faizin haramlığı” varken, para vakıfları yoluyla paranın ve “muamele-i şer’iye” adı verilen dolambaçlı yollarla faiz geliri elde edil­mesine nasıl izin verilmişse; 19. yüzyılda da köle ticareti­nin yasaklanması, mürtedin (İslâm’dan çıkan) öldürülmesi, müslim-gayrimüslim eşitsiz­liğinin giderilmesi, cizyenin kaldırılması gibi, geçen Osman­lı asırlarında “dokunulamaz ve değiştirilemez” diye bilinen ko­nularda, Batı dünyasının istekleri doğrultusunda hareket edilmiş­tir. Mürted ve şahitlik mesele­sinde dinî hükümlerin ortadan kaldırılmasına cesaret edileme­yerek, ecnebilerin davaları şer’i mahkemelerden adliye mahke­melerine alınmış; İslâmiyet’ten çıktığı için katledilmesi gereken­ler hakkında hüküm verilmesi geriye bırakılmış veya hükümler infaz edilmemiştir.

    Asırlarca nas olarak kabul edi­len ve değiştirilmesi, ilgası akla bile getirilmeyen cizye vergisinin kaldırılması, 19. yüzyılda düvel-i muazzama tarafından Osmanlı Devleti üzerinde kurulan baskı sonucu gündeme gelmiştir. 1848 devrimlerinin Avrupa’da yarattığı kargaşa ortamından ve ulusların bağımsızlık mücadele­sinin Osmanlı gayrimüslimlerine yansımasından ürken Osmanlı yönetimi; İngiltere Büyükelçi­si Canning’in eşitlik, mürted, şahitlik, gayrimüslimlere rütbe verilmesi ve cizye gibi konular­daki taleplerini ilk defa 1850’de uzlaşmacı bir niyetle ele almışsa da hafif makyajdan başka bir dü­zenleme yapmamıştır (BOA.İ.DH. 213/12447).

    Aynı taleplerin yerine getiril­mesi, 1853-56 Kırım Savaşı’nda Rusya’ya karşı Fransa ve İngiltere ile kurulan ittifakın ardından Osmanlılar’ın Paris Konferan­sı’na katılabilmeleri için şart koşulmuştur. Babıâli bürokrasisi bu dayatma karşısında, şeyhülis­lamlık ile yürüttüğü müzakere­lerde İslâm tarihinden “duruma uygun” bir delil aramış ve Hz. Ömer’in Hıristiyan Arap kabi­lesi Beni Tağlib’in talebi üzerine onlardan cizye alınmamasına yönelik kararına/içtihadına dayanarak tüm Osmanlı ülke­sindeki gayrimüslimlerden cizye vergisini kaldırmıştır (1855).

    1_Belge_3
    1604’e ait, Cizye-i Edirne başlıklı bu kağıt, orta boylu, ak sakallı, sol eli çolak Dimitri veled-i Teno’ya verilen bir cizye evrakı.

    Cizye kalkınca gayrimüslim­lerin askere alınmaları gündeme gelmiştir. O sırada kimi devlet adamları tarafından Hıristiyan­ların askere alınmaları uygun görülmediğinden ve gayrimüs­limler de zaten askerlik yapmak istemediklerinden, cizye yerine bedelli askerlik getirilmiştir. 1909’da gayrimüslimlerin de zorunlu askerlik ile yükümlü kılınmasına kadar, bu bedel uygulaması yürürlükte kalmıştır. Bu tarihten sonra Osmanlı Dev­leti’nde cizye tamamen kalkmış ve toplumsal hafızadan da büyük oranda silinmiştir.

    1_Belge_4
    1691’e ait Cizye-i Kaza-i Tırnova başlıklı kağıt, uzun boylu, açık kaşlı, ela gözlü, sarı traş bıyıklı Miho veled-i Yovan’a verilen cizye evrakı.

    Cizye kağıtları, Osmanlı diplomatikası açısından “tezkire” başlığı altında sınıflandırılan belgelerdendir. Devlet ile vatan­daş arasındaki akçeli ilişkilerin kısa-öz cümlelerle, stilize yazı ve işaretlerle oluşturulduğu bu tür tezkirelerin çoğu maliye kalem­lerine aittir. Tanzimat öncesi dönemde defterdarların idare­sinde olup “bab-ı defterî” olarak adlandırılan maliye büroların­dan Cizye Muhasebesi Kalemi, konuyla ilgili her türlü belge ve defterin hazırlanıp tutulduğu bürodur. Bu büro, Tanzimat’ın ilanından kısa bir süre önce “bab-ı defterî” yerine oluşturu­lan Maliye Nezareti bünyesinde, cizye vergisi kaldırılıncaya kadar varlığını sürdürmüştür.

    İstanbul’un fethi öncesi yıllara ait evrak ve defter nadir olduğundan bunların kayıtları­na vakıf olmasak da, kuruluştan itibaren gayrimüslimlerden cizye vergisi alınmıştır. Cizye Muhasebesi Kalemi’nde hazır­lanan cizye tezkireleri vergiyi ödeyen reayaya teslim edilip yanlarında kaldığından, arşivle­rimizde bunların çok az sayıda örneği mevcuttur. Arşivlerde bulunanlar da mükelleflerin ölü­müyle gayrimüslim kocabaşıları tarafından kayıttan düşülmesi için teslim edilenlerden, gerek­li boşlukları doldurulmamış örneklerden veya konu olduğu davanın belge eki olarak işi bi­tince arşivlere kaldırılanlardan ibarettir.

    Cizye tezkireleri, bugünün A4 ebadındaki bir tabaka kağıdın her çeyrek kısmına 1 adet tezkire isabet edecek tarzda kesilmiş­tir. Bazı yıllara ait tezkirelerin kenarları, ıstampa ile basılmış motiflerle çerçeve içine alınmış­tır. Yalova’da 1744’de İbrahim Müteferrika tarafından kuru­lan kağıt fabrikasında, 1760’a kadar cizye kağıdı üretilmiştir. Fabrikada çalışan zimmîler, her yıl belirli miktarda cizye kağıdı üretip Cizye Muhasebesi’ne teslim etmeleri karşılığında bu vergiden muaf tutulmuşlardı. 1. Abdülhamid devrinde, 1784’te, cizye kağıtlarının matbaada basıldığının kayıtlarına rastla­nılmıştır (BOA.HAT. 807). Matbu veya gayrimatbu kağıtların mü­hürleme işlemleri Cizye Muha­sebesi’nde yapılır; her bölgenin cizye defterlerindeki mükellef sayıları ve sınıflarına göre ev­rakı hazırlanır; bunlar torbalara doldurulduktan sonra mü­hürlenir ve defterleri koruyan birlikte tahsildarlarla birlikte bölgelerine gönderilirdi.

    Kağıdın en üstünde yer alan iki mühürden biri, cizyenin “âlâ-evsat-edna” sınıflarından hangisine ait olduğunu, diğeri ise cizye tahsilatının hicrî yılını göste­rir. Alttaki iki mühürden biri başdefterdara, diğeri cizye muhasebecisi efendiye aittir. Bazı evrakta 5. mühür olarak cizye mülteziminin adı bu­lunur. Kaza adı yazıyla değil mühürle vurulmuşsa, mü­hür adedi 6’ya çıkar. Üstteki ilk satırda cizyenin hangi gayrimüslim tabakaya ait olduğu “Cizye-i Gebrân/Ya­hudiyân/Kıbtiyân” ibare­siyle yazılır; ait olduğu kaza neresiyse oranın adı da alt satırda belirtilir. Onun altında, ortaya gelecek şekilde mükel­lefin baba adıyla birlikte adı ve eşkalinden ayırt edici özellik­leri (uzun boylu, ela gözlü, açık kaşlı, sarı bıyıklı, matruş, bir eli çolak vs.) kaydedilmiştir. Cizye muhasebesi usullerinde, evrak üzerinde “Hıristiyan” tabiri kullanılmaz, Sâsâni devrinden itibaren Mecusî, Ateşperest an­lamına gelen “gebr” kelimesinin çoğulu olan “gebran” tabiriyle Hıristiyanlar kastedilir. Türkçe­de kullanılan “gavur” kelimesi de bazı yorumlara göre kafir kelimesinin değişime uğramış şekli olmayıp “gebr” sözcüğün­den gelmiştir.

    1_Belge_5
    Istampa baskısı, motifli çerçevesiyle bir Kıbtiyân-ı Müslim’e (Müslüman Çingene) ait cizye kağıdı. Mühürde 1106 [1694] tarihi yer almasına rağmen klişedeki 1107 tarihi hatalı basılmış olmalı ki 7 rakamı kazınmış.

    Kaynaklarımız genel ola­rak cizye kağıtlarının ilk defa 1691’de Köprülüzade Fazıl Mus­tafa Paşa’nın cizye reformuyla, cizyesini ödeyen gayrimüslim mükelleflere teslim edilmek üzere ihdas edildiğinden sö­zetseler de; 1604 (1013) yılından örnekler (BOA.D.CMH.1/23) ile, Haremeyn Evkafı reayalarının bağlı bulundukları vakfa cizye­lerini ödediklerinde verilen 1624 (1034) yılından tezkireler vardır (TSMAe. 1412/46). Bunların şe­killeri de 1691 reformunda ihdas edildiği söylenen tezkirelerden farklı değildir. Aslında, mükel­leflerin ödedikleri cizye kar­şılığında aldıkları bir makbuz mahiyetinde olan bu tezkireler, Osmanlı devrinde icat edilmiş değildir. Hz. Ali ve Hz. Ömer’in halifelikleri sırasında cizyeleri­ni ödeyenlere tahsildarların deri parçasından mamul mühürlü makbuzlar verdikleri, bazen de o makbuzları boyunlarına astırdıkları kayıtlıdır. Osmanlı devrinde de cizye kağıdını alan mükellefler bunları mutlaka yanlarında taşımakla ve kırda, şehirde, yolda karşılarına çıkan cizye kolcuları istedikleri tak­dirde ibraz etmekle yükümlüy­düler. Arşivimizde mevcut cizye tezkirelerinin, sahipleri tara­fından 5-6 kez katlanıp küçük bir muska boyutuna indirildiği anlaşılmaktadır. Muhtemelen bir muskanın içinde taşındığını gösteren kat yerleri hâlen görül­mektedir.

    Yürürlükten kaldırılan matbu veya gayrimatbu cizye belge­lerinin toplu hâlde bulunduğu Topkapı Sarayı Kubbealtı’nda, bunların lüzumsuz sayılarak saray mutfaklarında yakılması için 1881’de çeşitli girişimlerde bulunulmuştur (TSMAe. 626/45; 630/90). 1883’te, Kubbealtı’nın tamir edilmesiyle ilgili bir belgede (TSMAe. 607/1) ise hâlen orada durduklarına bakılırsa, bu ilk girişime izin alınamamış demektir. Topluca günümüze intikal eden cizye belgeleri ol­madığına göre; bunlar ya tespit edemediğimiz bir tarihte imha edilmişlerdir ya da Abdurrah­man Şeref Bey’in 2. Meşruti­yet’in ilanından sonra kurulan Tarih-i Osmanî Encümeni adına Kubbealtı’ndaki evrakı Hazine-i Evrak’a naklettirdiği sırada çürüdüğü tespit edilen belgeler arasındadır.

  • Eski yollarda yürümeyelim gelecek yılları yitirmeyelim

    Eski yollarda yürümeyelim gelecek yılları yitirmeyelim

    Hayatta kendi başına, kendi çabasıyla pek bir şey üretememiş insanlar, belli bir yaşa gelince varoluşlarını “sosyal” kılmak ister. Say­gınlık yani itibar denen durum, onlar için esas olarak “etraf”tan gelen bir olumlama, bir sosyal statü bileşenidir. Ülkemizde bu kombinasyon için, bilindiği gibi 3 temel alan bulunur: Devlet, din, para. Tabii en iyisi, bunların hepsini birarada “idare eden” bir varoluş biçimidir ki, bu duruma şimdilerde “Yeni Türkiye” diyoruz.

    Tabii herkes bu varoluş vaziyeti için yeterince şanslı doğmu­yor. Yersiz-yurtsuz-parasız olmak; önceden gelene bir -ek ya­pamamak; devamsızlık, sıradanlık ve bir tür çaresizlik içerisin­de bir “kapı” arama mecburiyeti… Tüm bunlar din olgusunu bir motif değil de kumaşın kendisi olarak dayatınca; bir tür saygı, özsaygı ve giderek bir hakimiyet alanı yani bir iktidar keyfiye­ti-kıyafeti de ortaya konmuş oluyor.

    Tarikatler ve cemaatler, biz Türkler için İslâmiyet içindeki heterodoks istikametler olmuş. Bu iki kavramın kökeninde de “yol” ve “birlik” var. Ancak sadece bugün değil, tarihimizin her döneminde siyaset dediğimiz çukur, bu yolları ve birlik-bera­berliği bozmuş, hâlletmiş. Özellikle İstanbul’un fethiyle deği­şen devran, din alanında da yeni formatları, yeni çatışmaları ve tarikat-cemaatlerin farklı inisiyatiflerini harekete geçirmiş. Fatih dönemindeki revizyonlardan Mustafa Kemal Atatürk’e yaklaşık 4.5 asırlık dönem, devlet organizasyonu içindeki ve dışındaki “paralel” veya “dikine” örgütlenmelerle doludur. Sadece bu iki müstesna lider, dini devlet işlerinden ayırma ira­desi göstermiş; daha doğru bir ifadeyle, bu inisiyatiflere devlet kontrolü getirmeye çabalamıştır. Günümüzdeki Diyanet yapısı da, aslında bu “laiklik” anlayışının bir sonucudur. Dolayısıyla bugün “tarikat ve cemaatlere destek olacağız” diyen anlayışın aslında Diyanet yapısını da ortadan kaldırması gerekir ki, bu “sivil” yapılar sadece pratikte değil, kağıt üzerinde de istedikleri gibi örgütlenip çalışabilsin; genç insanları kendi “yollarına” çekebilsin! Yakın tarihimiz Fethullah örgütü gibi “devlet içinde illet”lerle doludur ama, nedense siyasi iktidarların “karga besleme” arzusu, bunları diğer “düşmanlara” karşı kullanma opsiyonu bir türlü sona ermez. İnsanlar öldürülür, şehit edilir; ders almayız.

    Bu satırlar yazılırken Güneydoğu’dan gelen şehit haber­leriyle sarsılıyoruz. Teröristlere karşı mücadelede yitirilen askerlerimiz… Böyle bir durumda, hayatın diğer alanlarına dair birşeyler söylemek neredeyse imkansız, anlamsız. Mesele, sosyal medya üzerinden intikam çığlıkları atmakta değil; bir ve beraber olmakta. Türk milletinin yeni yılda önce kendisiy­le barışmaya; “öteki” dediği, “bizim mahalleden değil” dediği insanlarla kucaklaşmaya; bu meseleyi siyasetüstü bir hâle getirmeye ihtiyacı var. Hiç değilse çocuklarımız için.

  • Kadim futbol geleneğimiz: Sahaya inip hakem dövmek

    Geçen ayın en çok konuşulan konularından biri, Ankaragücü-Rize maçından sonra Ankaragücü Başkanı Faruk Koca’nın hakem Halil Umut Meler’i yumruklaması ve tekmelemesiydi. Türkiye’nin en üst seviye futbol liginde bir kulüp başkanının sahaya inip hakem dövmesi bir ilkti ama, hakemlerin saldırıya uğradığı ilk hadise bu değildi.

    Günümüzün futbol ha­kemlerinin eski hakem­lere göre daha az baskı altında olduğu futbol dünyasında kabul görmüş bir gerçektir. Her­şeyden önce, bugünkü hakemle­rin “takdir yetkisi”ni eski mes­lektaşları kadar kullanmalarına ihtiyaç yoktur; çünkü ofsayttan faule kadar futbolun birçok temel kuralı aradan geçen zaman için­de ayrıntılandırılmış, birçok ola­sılık gözönünde bulundurularak hakemin hangi durumda nasıl karar vermesi gerektiği daha net bir şekilde tespit edilmiştir.

    Bir dönem hakemlerin en büyük korkusu, maçın sonucuna etki edecek hatalı bir karar ver­mek ve bariz bir hadiseyi gözden kaçırmaktı. Bugün ise “Video Yardımcı Hakem” uygulaması sayesinde maçı ekran başında iz­leyen yardımcı hakem, orta hake­min maçın gidişatını etkileyecek bir hatasını görürse düzeltmesi için hemen uyarı yapıyor.

    Futbol kurallarının yakın takibi ve bu tür takviyeler birçok ülkede hakemlerle ilgili tartış­maları azalttı ama Türkiye bu ül­kelerden biri olamadı. Hakemle­rin hedef tahtasına konulması ve zaman zaman saldırıya uğraması ne yazık ki bizde eski bir “gele­nek”. Bunun son örneği, 11 Aralık 2023’te, Süper Lig’in 15. haftasın­da MKE Ankaragücü ile Çaykur Rizespor arasındaki maçtan sonra hakem Halil Umut Meler’in uğradığı saldırıda yaşandı. Anka­ragücü Başkanı Faruk Koca’nın bizzat başlattığı saldırıyı birçok medya kuruluşu “utanç verici” olarak tanımlarken, kimileri bunun bir ilk olduğunu yazı­yordu. Türkiye’nin en üst seviye futbol liginde bir kulüp başkanı­nın sahaya inip hakem dövmesi bir ilkti gerçi ama, hakemlerin saldırıya uğradığı ilk hadise tabii bu değildi.

    Gundem_Hakem_1
    11 Aralık’ta Ankara’daki Ankaragücü-Rize maçından sonra Ankaragücü Başkanı Faruk Koca ve yanındaki iki kişi hakem Halil Umut Meler’e saldırarak Türk futbol tarihinin utanç sayfalarında yerlerini aldılar.

    Hakemlere yönelik saldırıla­ra geçmeden, kısaca biraz daha öncesinden sözetmek gerekir. Türk futbolunun ilk dönemlerin­de maçları yöneten hakemlerin çoğu kendi kulüpleriyle özdeş­leşmiş isimlerdi. Örneğin 1912’de oynanan Fenerbahçe-Galata­saray maçında sarı-kırmızılı formayı giyen Aydınoğlu Raşit Bey, ertesi yıl oynanan Fenerbah­çe-Galatasaray maçının hake­mi olabilmişti. 1910’lu ve ‘20’li yılların meşhur hakemlerinden Galatasaraylı Yusuf Ziya Bey (Öniş), Fenerbahçeli Hikmet Bey (Barlan) ve Beşiktaşlı Şeref Bey’in maç yönetmesine kimse itiraz etmiyordu. Zaten futbol bilgisi­nin çok kısıtlı olduğu o yıllarda, hakemlik yapacak fazla kimse yoktu; sahaya çıkıp maç yönet­mek bir nevi hatır-gönül işiydi.

    Futbolun İstanbul’da giderek daha çok ilgi görüp yaygınlaş­ması hakemliğin standartlarını ihtiyacını doğu­runca, 1932’den itibaren hakem kursları açılmaya başlandı. Kursun me­zunlarından Adnan Akın, Tarık Özerengin, Samih Duransoy, Şazi Tezcan ve Sulhi Garan uzun yıllar bo­yunca Türk futbolunun en tanınmış hakemleri oldular.

    Gundem_Hakem_5
    31 Ocak 1960’ta İnönü Stadı’nda oynanan Fenerbahçe-Feriköy maçının bitiminde “Apartman Mustafa” olarak tanınan Feriköy yöneticisi Mustafa Pekgözlü, hakem Baha Kırçıl’ı iki yumruk atarak yere düşürmüştü. Pekgözlü, Başbakan Menderes’e yakın bir müteahhitti.

    1930’lu ve ‘40’lı yılların gazetelerinde hakemlerin kararlarıyla ilgili tartışma­lara pek rastlanmaz. Buna karşın, İstanbul Ligi’ndeki ve 1938’de düzenlenmeye başlanan Millî Küme’deki ‘üst seviye’ maçlardan küçük semt takımları arasındaki 3. Küme maçlarına kadar birçok karşılaşmada hakemlere fizikî saldırılar olduğuna dair haberler görmek mümkündür.

    Türkiye’de bir futbolcunun hakem dövdüğü ilk maç, 23 Tem­muz 1939’da Fenerbahçe Stadı’n­da oynanan Galatasaray-Ankara Demirspor maçıdır. 80. dakikada oyundan atılan Demirspor kale­cisi Necdet Erdem karara tepki gösterip hakem Tarık Özerengin’i yumruklamıştır.

    Gundem_Hakem_2
    Gundem_Hakem_3
    23 Temmuz 1939’da Fenerbahçe Stadı’nda oynanan Galatasaray-Ankara Demirspor maçında oyundan atılan Demirspor kalecisi Necdet Erdem karara tepki gösterip ligin en genç hakemlerinden Tarık Özerengin’i (üstte) yumruklamıştı.

    7 yıl boyunca Fenerbahçe’nin ve Millî Takım’ın kalesini koru­yan Necdet, o dönemin en ba­şarılı kalecisidir. Ankara Hukuk Fakültesi’ne girince Demirspor’a transfer olmuştur. Olaylı maçtan 3 hafta önce tıp fakültesini bitirip doktor olan Tarık Özerengin ise ligin en genç hakemlerinden biridir. Tutuklanıp cezaevine gönderilen Necdet’e ömür boyu futboldan men cezası da verilir. 5 hafta tutuklu kalıp kefaletle serbest bırakılan Necdet Erdem, hadiseden 3 ay sonra hakim karşısına çıkacaktır. Bu arada spor camiasından birçok kişi hakem Özerengin’i şikayetini geri çekmesi için ikna etmeye çalışır. Necdet’e verilecek ceza en az 1 yıldır; futbol hayatı zaten bitmiştir, ceza alırsa sabıkası ola­cağı için avukat olma hayalleri de sona erecektir. Karar duruşma­sına günler kala, aracılar hakem Özerengin’i ikna etmeyi başarır ve genç hakem millî kalecinin özür dilemesi şartıyla şikayetini geri çekmeyi kabul eder.

    Davanın ardından okulu bitirip avukat olan ve ömür boyu men cezası 7 yıl sonra kaldırılan Necdet Erdem, 1946’da sahalara dönerek iki sezon Galatasaray’ın kalesini koruyacaktır. Tarık Öze­rengin ise 1954’e kadar hakemlik yapmayı sürdürür.

    7 Kasım 1948’deki hakeme saldırı ise felaketle sonuçla­nır. Vefa Stadı’nda oynanan 2. Küme’deki Elektrik-Defterdar maçının hakemi Fikret Kayral, Defterdar takımından Adnan’ın saldırısına uğramış ve burnu kırılmıştır. İlk teda­visi sırasında tetanos serumu verilmediği için 10 gün sonra fenalaşıp yeniden hastaneye kaldırılan Kayral, 24 Kasım 1948’de hayatını kaybeder. Hakemin burnunu kıran fut­bolcu Adnan tutuklanır, 4 ay sonra serbest kalır.

    Profesyonel dönem

    1951’de Türk futbolunda profesyonelliğe geçiş kararı, futbolun gelişiminde önem­li bir aşamaydı. Artık rekabet daha sert, maçlar daha gergin­di. Hakemler üzerindeki baskı da artmıştı. 1952’de İstanbul Ligi, 1955’te ise Ankara ve İzmir Ligleri profesyonel oldu. Profes­yonel liglerde görev yapabilecek kapasitede yeterince hakem olmadığı da kısa sürede ortaya çıkmıştı. Futbol Federasyonu bunun çözümünü Türkiye’ye yabancı hakem getirmekte buldu. 1950’lerin ikinci yarısında önemli maçların çoğunu da İtalyan Ma­urelli, İngiliz Dellow, Avusturyalı Grill, Bulgar Sotiro gibi hakemler yönettiler. 1960’ların sonunda yabancı hakemlere maç veril­mekten vazgeçildi.

    Gundem_Hakem_4
    25 Kasım 1948 tarihli Hürriyet gazetesi, 3 hafta önce Vefa Stadı’nda oynanan Elektrik-Defterdar maçında Defterdarlı futbolcu Adnan’ın burnunu kırdığı hakem Fikret Kayral’ın hayatını kaybettiğini yazıyor.

    Sonradan sırasıyla 1. Lig ve Süper Lig adlarını alacak Millî Lig’in 1959’da başlamasından sonraki ilk hakeme saldırı vakası ise 31 Ocak 1960’ta İnönü Stadı’n­da, Fenerbahçe-Feriköy ma­çında yaşandı. Fenerbahçe’nin 3-2 kazandığı maçın bitiminde “Apartman Mustafa” olarak tanı­nan Feriköy yöneticisi Mustafa Pekgözlü, hakem Baha Kırçıl’ı iki yumruk atarak yere düşürmüştü. Naklen radyo yayını, dinleyicile­re veda etmeye hazırlanan spiker Muvakkar Ekrem Talu’nun heye­can içinde söylediği “Apartman Mustafa hakemi dövüyor, işte hakem yere düştü” sözlerinden sonra bir anda kesiliyordu.

    Apartman Mustafa’nın arkası epey sağlamdı. Futbolun gücünü çok erken farkeden ve 1950’de iktidara gelir gelmez bu alana da hakim olmak için büyük çaba gösteren Demokrat Parti, tüm kulüplerde kendi partilile­rini başkan ve yönetici yapma hedefini büyük oranda başar­mıştı. 1960’a girilirken 3 büyük kulübün başkanı da Demokrat Parti milletvekiliydi! Apartman Mustafa da iktidara yakın kulüp yöneticilerinden biriydi. Kendi­sinin sıradan bir partili olmadı­ğını da gazeteci Yalçın Doğan’ın Fenerbahçe Cumhuriyeti adlı kitabından öğreniyoruz: “1950’li yıllar İstanbul’da bir anlamda ‘imar yılları’ olarak tarihe geçti. Bir yandan Vatan Caddesi öte yandan Sahil Yolu, Demokrat Parti döneminde hizmete açıldı. Yeni yollar yapılırken, çok sayıda bina yıkılırken Menderes’in sağ kolu Apartman Mustafa idi. İstanbul’un imar hareketinde Apartman Mustafa’nın kamyon­ları binlerce ton toprak, çakıl, kum, çimento taşıdı. Apartman Mustafa, o dönemde ünlü bir deyim olarak kullanılan ‘her ma­hallede bir milyoner yaratma’nın en önde gelen örneklerinden biri­ni oluşturdu”.

    Gundem_Hakem_6

    Apartman Mustafa o ka­dar güçlüydü ki, stattan çıkar çıkmaz karakola gidip şikayetçi olan hakem Kırçıl, olayı gören kimseyi tanıklık yapmaya ikna edemeyince şikayetçi olmaktan vazgeçmişti!

    Birkaç gün sonra Apartman Mustafa’nın yöneticilikten değil ama sahalardan ömür boyu men edildiği haberi geldi. Bu ceza­yı alan kişi sahaya giremiyor, maçları tribünde yöneticilere ayrılmış bölümden de izleye­miyor, ama yöneticilik görevine devam edebiliyordu. Feriköyspor yönetimi Apartman Mustafa’yı 6 ay sonra, 24 Haziran 1960’ta, “takımın Avrupa kampındaki yakışıksız hareketleri” nedeniyle görevden uzaklaştırdı. Ancak bu göstermelik bir gerekçeydi. 27 Mayıs 1960’ta askerî darbe olmuş, devran dönmüş ve Demokrat Parti’nin tüm ileri gelenleri gibi Apartman Mustafa da gözden düşmüştü. Ortalık hafiften durulmaya başladıktan sonra, 1962’de Feriköyspor yönetimine geri döndü Apartman Mustafa. Ömrünün son zamanlarına ka­dar da görevini sürdürdü.

    Gundem_Hakem_7
    İzmir Atatürk Stadı’nda 19 Şubat 1973’te oynanan Altay-Fenerbahçe maçından sonra havaalanında Altay Divan Kurulu Üyesi Cevdet Sırtı’nın saldırısına uğrayan hakem Sabahattin Ladikli “Evde karısına, işte amirine kızan hırsını bizden alıyor” diyordu.

    Türk futbolunun karanlık yılları diyebileceğimiz 1970’lere gelindiğinde, hakemlere saldırı vakaları artık sıradanlaşmıştı. 19 Şubat 1973’te Atatürk Stadı’n­da oynanan Altay-Fenerbahçe maçını deplasman takımı 1-0 ka­zanmış, Altaylı taraftarlar maçın orta hakemi Sabahattin Ladik­li’nin stattan ayrılmasını uzun süre engellemişti. Polis koruması eşliğinde havaalanına gidebilen Ladikli, stattan beri kendisini takip eden Altay Divan Kurulu Üyesi Cevdet Sırtı’nın saldırısına uğradı.

    Gundem_Hakem_8
    Günaydın gazetesi, 4 Nisan 1976’da İnönü Stadı’nda oynanan Galatasaray-Beşiktaş maçından sonra bir Galatasaray taraftarının hakem Doğan Babacan’a saldırmasını “Öfkeli seyirci bir kafa vuruşu ile hakemi nakavt etti” diye duyurmuş.

    Ancak sürekli töhmet altında kalıp dayak yiyen hakemlerin makus talihinin döndüğü istis­nalar da yok değildi. 1966-1993 arasında hakemlik yapan İhsan Türe, 19 Ekim 1980’de Mersin’de oynanan ve deplasman takımı­nın 1-0 kazandığı Mersin İdman Yurdu-Galatasaray maçı sonrası kendisine saldırmaya çalışan birini uçan tekme atarak yere sermiş, polisler saldırganı hakem Türe’nin elinden zor almıştı. Saldırganın talihsizliği, İhsan Türe’yi tanımıyor olmasıydı. Türe’nin dövüş sporları uzmanı bir astsubay olduğunu, senelerdir askerî okullarda ve komando bir­liklerinde yakın dövüş ve hayatta kalma eğitimi verdiğini bilseydi muhtemelen saldırmadan önce bir defa daha düşünürdü!

    Polisin kurtardığı Mersinli saldırgan kadar şanslı olma­yanlar da vardı. 2 Aralık 1984’te oynanan Kocaelispor-Beşiktaş maçının hakemi de İhsan Tü­re’ydi. Evsahibi maçı kazanırsa liderlik koltuğuna oturuyordu; ancak son dakikada gelen Be­şiktaş golü buna engel olmuştu. Kocaelisporlu futbolcular gole ofsayt gerekçesiyle itiraz etseler de Türe golü verdi ve ortalık karıştı. Takviye polis ve jandar­ma birliklerine rağmen olaylar bastırılamıyordu. Hakemler 2 saat statta mahsur kaldı ve ancak polis araçları eşliğinde ayrılabil­diler.

    Polislerin il sınırına ka­dar geçirdiği hakemler kendi araçlarıyla yola devam ederken, kendilerini otomobille gizlice takip eden 5 fanatik Kocaelispor taraftarı önlerini kesecek ve İhsan Türe’nin Tanrının Küçük Oğlu (2002) adlı anı kitabındaki anlatımıyla olaylar şöyle gelişe­cekti: “Ellerinde sopalarla ve galiz küfürlerle bizim arabaya hamle ettiklerinde beylik silahımı çekip havaya iki el ateş ettim ama adamlar bana mısın demiyor. Biri gömleğinin önünü yırtarak açtı, ‘vur ulan vur’ diye üstümüze geliyor. Ayaklarına doğru ateş edince bir an bocalar gibi oldular. (…) ‘Hepinize rest çekiyorum ama teke tek’ dedim, ‘en delikanlınız gelsin’. Yakın dövüş ve öldürme sanatını bilen bir hocaysanız, rakibin gücünden istifade ederek onu kolayca altedebilirsiniz. Ben o ana kadar yediğim küfürlerden ve çok stresli bir müsabakadan sonra kontrolümü tamamen kaybetmiştim. Ne olduğunu an­layamadan diz kapağına attığım tekmeyle rakibimi önce şoka sokmuş, sonra da çok rahat kırı­lan sağ omuz kemiğini kırmış­tım. Sonrası artık kolaydı. Kırılan burnu, dağılan çenesiyle, zanne­diyorum öldü diyerek onu hırıltı­ları ve kırılan kemikleriyle yerde bıraktım. Rakibime vurmaktan benim de iki el parmağım kırıl­mıştı (…) Dayak yiyen rakibim 1 yıl sonra elinde çikolata paketi ve çiçekle evime geldi. Yediği sopayı unutamamış”.

    Gundem_Hakem_9
    1966-1993 arasında hakemlik yapan İhsan Türe (ortada) kendisine yönelik iki saldırı girişimini sert bir şekilde bertaraf etmişti. Saldırganların talihsizliği, ünlü hakemin aynı zamanda dövüş sporları uzmanı bir astsubay olduğunu bilmemeleriydi.
  • ‘Cemiyet’ olamayan toplum cemaatlere mahkum kalır…

    Millî Eğitim Bakanı’nın geçen ay Meclis’te cemaat-tarikatları “sivil toplum örgütü” olarak tanımlaması ve bunlara yapılan devlet yardımlarını savunması, siyasette önemli bir tartışmayı tekrar gündeme taşıdı. Ancak aynı akşam başlayan “Kızıl Goncalar” adlı TV dizisindeki sahneler, konunun toplumsal düzlemdeki algı ve hassasiyetini çok daha gerçekçi bir biçimde yansıtacaktı.

    Geçen ay yayımlanmaya baş­layan “Kızıl Goncalar” adlı televizyon dizisi, Türk top­lumundaki hassas bir konuyu tekrar gündeme taşıdı: Tarikatlar ve cemaat­ler. Aslında aynı konuda kamuoyunda tartışma yaratan ilk televizyon dizisi “Kızılcık Şerbeti” olmuştu. İzlenme rekorları kıran bu dizi, özetle muha­fazakar ve seküler ailelerin yollarının evlilik yoluyla kesişmesini eksene alıyordu. RTÜK diziye 5 haftalık yayın durdurma cezası verdi, bu ceza mah­keme kararıyla kaldırılabildi.

    Bunun ardından gösterime giren “Ömer” ve sonrasında “Kızıl Goncalar”­da da aynı tema işlendi. Dizinin iki baş karakterinden biri zikir ayinleri yapan bir tarikatın müridi, diğeri ise Kema­list bir psikiyatr idi. Daha ilk bölümde, hekimi canlandıran Özcan Deniz’in Mustafa Kemal’i övdüğü bölüm büyük yankı uyandırdı. Dizi bir tarafta büyük övgüyle karşılanırken, diğer tarafta “tüm dindarlar tarikatçı ve cemaatçi sayılıyor”, “dindarlar cahil ve sahtekar gösteriliyor”, “dindarlara yönelik bü­yük bir cehalet” itirazlarıyla karşılaştı.

    Kapak_Dosyasi_1
    Rufâî tarikatına bağlı olanlar, Kadızadeliler tarafından bi’dat kabul edilen zikir törenleri sırasında.

    Sosyal antropoloji, sosyoloji çalış­malarının yanısıra dindar-muhafaza­kar hayat ve popüler kültür alanındaki değerli araştırmaları ve analizleriyle de bilinen Prof. Dr. Tayfun Atay; yeni çıkan kitabında (Hayallerimizin Seyir Defteri – Kimlikler, İmgeler, Temsiller / Oğlak Yayınları),Türk TV kanalların­da gösterime girmiş yerli dizilerdeki tarikat temasını da ele alıyor. Atay’a göre bu yapımlar, toplumda varolan bir dinamiğe yaslanıyor. Bu dosyayı hazır­larken konuştuğumuz Atay şöyle diyor: “Özellikle son 20 yıldır dindar-seküler kutuplaşması üzerinden, hatta yer yer bu kutuplaşmanın kışkırtılması üzerinden bir siyaset yapılıyor. Bu di­ziler ise aslında bize muhafazakarlarla sekülerlerin birbirine yaklaştığını gös­teriyor. Dizilerin bu kadar ilgi görme­sinin bir nedeni de bu. Dindar kesimde son yıllarda bir “sekülerleşme” eğilimi kendini gösterdi; bu kavramı “dünyevi­ toplumdaki dinamiği yakaladık­ları için, bunu daha yalın ama etkili bir anlatımla önümüze getiriyor. Kategorik olarak hiçbir tarafı reddetmiyor; ‘her iki taraf­ta da ‘iyiler’ ve ‘kötüler’ var’ diyor. Her iki taraftan da ‘iyi’ taraflar buluşturuluyor.”

    Yakın geçmişte devlet bü­rokrasisi içinde geniş bir nüfuz alanı elde eden Gülen cemaatinin neden olduğu bir darbe girişi­mi yaşandı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ise büyük bir tasfiye operasyonu başladı. Özellikle asker, emniyet ve yargı bürokrasisindeki bu tasfiyeyle doğan boşluğu başka cemaatle­rin doldurduğu da iddia edildi. Prof. Atay, sık sık 15 Temmuz göndermelerinin yapıldığı tar­tışmalara itiraz ediyor. Bugünkü durumla FETÖ arasında önemli fark olduğunu söyleyen Atay’a göre, şu anda cemaat ve tarikat­lar kontrol altında. Buna rağmen merkezkaç girişimler olabilir ama onlar da bu kontrolün içine alınır. Ayrıca bu tarikat ve cema­atler ekonomik güçlerini kaybet­mekten korkuyorlar; çünkü hepsi holdingleşmiş vaziyetteler.

    Atay, Alman sosyolog Ferdi­nand Tönnies’in toplum-cemaat (gesellschaft-gemeinschaft) ayrımını hatırlatıyor ve Eski Türkçe cemiyet-cemaat kav­ramlarının durumu daha iyi anlattığını söylüyor. Cemaat sa­dece dinsel değil, bir tür kır-köy örgütlenmesi, herkesin birbiri­ne benzediği, lidere tabii olduğu bir toplumsal-geleneksel yapı. Toplum ise güçlü bir sivil top­lum örgütlenmesi gerektiriyor ki, bu maalesef Türkiye’de pek geçerli değil; zira sivil toplumun güçlü olduğu yerlerde cema­at-tarikatların varolup gelişme­si çok zor. Prof. Atay, “Batı’nın 100 yılda yaptığını, cumhuriyet birkaç on yılda ancak bu kadar yapabildi” diyor.

    Kapak_Dosyasi_2
    “Kızıl Goncalar” dizisinde Levent karakterin canlandıran Özcan Deniz’in Atatürk’ün bir anısını anlattığı sahne gündem oldu.