Eğer aklımda yanlış kalmadıysa tarih yazımı açısından deliliğin en profesyonel örneklerinden biri de Anatoli Fomenko diye bir meczup… Dandanakan’ı, Malazgirt’i falan unutun, zira tee 1600’lere kadar tüm dünyayı dev bir Rus-Türk imparatorluğu yönetmiş; Hz. İsa, Golgota’da değil de bizim Beykoz’da Yuşâ Tepesi’nde çarmıha gerilmiş!
İşin esası, her ne kadar bir yere kadar haklı olsalar da, bana kalırsa bizim çanımıza ot tıkayan post-modernistler oldu. Yani evet, bir yerde haklıydılar: Her tarih anlatısı, anlatanın perspektifine, bakışaçısına ve en çok da tarihle değil, bizzat tarihçinin gündemiyle yakından ilgilidir.
Yüzlerce yıl önce gerçekleşen önemli vakaları inceleyen iki ayrı tarihçinin -aynı arşiv çalışmasını, aynı ikincil kaynak taramasını yapsalar da- tamamen aynı sonuçlara varması, birebir aynı şeyi anlatması mümkün olmuyor. Yani evet, tarih bölümlerinde 1. sınıfta salık verilen “Rashomon” filmi öğrencilerin bu konuda zihnini açması açısından faydalı ama Allah aşkına neticede Samuray ölüyor, bu kısmını da kimse tartışmıyor artık. Yani evet, Samuray’ın nasıl öldüğünü karısı farklı anlatıyor, tecavüzcü farklı anlatıyor, oduncu farklı anlatıyor, hatta Samuray’ın ruhu bile farklı anlatıyor ama, Samuray öldü mü? Öldü. Neticede adamın ruhu anlatıyor, bence burada bir uzlaşmazlık yok. Ha intihar mı, aşk cinayeti mi, düello sonucu ölüm mü? Neticede Samuray öldü; hem aşk cinayetine kurban gitmiş hem de intihar etmiş olamaz.
Tabii tarihî olaylar sadece “Samuray öldü” gerçeğiyle özetlenebilecek kadar sade olmadığından işler daha da karışıyor ki normaldir. Televizyonu/YouTube’u açtığımızda, eğer kibarsak “Allah Allah”, o kadar kibar değilsek “nereden çıktı bu d……” diyebileceğimiz, iki lafından üçü yalan olan figürler karşımıza çıkıveriyor. Su artık bir kere bulandı ya, kimisi düz deliliğinden kimisi de ince hesaplarla geçmiş hakkında türlü yalanı hiç çekinmeden sıralayabiliyor.
Ekran karşısına geçip, bilgisayara oturup şahsi çıkar sağlamak amacıyla yalan söyleyenlere çok tahammülüm yok. Bu işi sırf deliliklerinden yapanlar ise genellikle eğlenceli oluyor ki zaten günümüzde eğlenceli olmayan bilginin ve eserin hiçbir kıymeti olmadığından, bir “içerik” ne kadar eğlenceli, ne kadar çarpıcı olursa o kadar çok ilgi görüyor; kimse bunun ne kadar delice olduğuna kulak asmıyor. Misal, muhtemelen 20. yüzyılda da dünyanın düz olduğuna inananlar vardı ama bugünkü gibi tezahürat toplamazlardı; kahvenin delisi muamelesi görülür, çok da uzatırlarsa çaycıya bir oralet söylenip önlerine konurdu ki sussunlar.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa tarihyazımı açısından bu deliliğin en profesyonel örneklerinden biri de Anatoli Fomenko diye bir meczup. Kendisi Rus olduğu için fesli değil ama aklımda kaldığı kadarıyla kalpak da takmıyor. Zaten aslında tarihçi de değil, matematikçi; ama bildiğiniz gibi en iyi matematikçiler bile bazen gözlerinin önündeki gerçeği görmekte bir hayli kör olabiliyor.
Bu Anatoli kardeş, 70’lerden itibaren -artık Fermat’ın son teoremini ispatlamaya çalışırken mi bilmiyorum- kafayı sıyırmaya başlıyor. Önce tarihe matematiksel olarak yaklaşmayı öneren makaleler yazıyor, ama şimdi Allah’ı var (daha doğrusu yok; Sovyet Rusya orası), herifi madara ediyorlar. Sovyetler yıkıldıktan sonra bizim Anatoli bir ferahlıyor mu nedir, yaldır yaldır yayımlamaya başlıyor çalışmalarını.
Peki ne diyor bu Fomenko özetle? İddiası şu ki, bildiğimizi düşündüğümüz her şey bir yalan. Dünya tarihi hiç de öyle binlerce yıllık bir geçmişe sahip falan değil. Bizim Antik Yunan ve Roma medeniyeti diye bildiğimiz medeniyetler iki-üç bin değil sadece birkaç yüzyıl önce varolmuşlar. Bizim antikite falan diye bildiğimiz bu yalan tarih de aslında 17. yüzyılda Vatikan ve Rusya’daki Romanof Hanedanı tarafından uydurulmuş!
Tabii önce bir “hele hele” diyorsunuz, sonra da canalıcı soruyu soruyorsunuz: “E, peki niye öyle bir yalan uydurmuşlar?” Meğer 17. yüzyıldan evvel dünyaya Rus-Türk topluluğu hâkimmiş, her yere onlar hükmediyormuş da, Vatikan’la Romanoflar bunu gizlemek için dünya tarihi dediğimiz şeyleri uydurmuşlar!
Yani demem o ki, Dandanakan’ı, Malazgirt’i falan unutun, zira tee 1600’lere kadar tüm dünyayı dev bir Rus-Türk İmparatorluğu yönetmiş; İskitler, Hunlar, Gorlar, Bulgarlar, Şunlar, Bunlar hepsi aslında bu büyük Rus-Türk İmparatorluğu’nun unsurlarıymış (İskitler de nedense her milletin illa ki kendisine maletmek istediği bir halk; resmen joker gibiler; kime sorsan İskitler’in kendi milletlerinden olduğunu ileri sürüyor). Hz. İsa, Golgota’da değil de bizim Beykoz’da Yuşâ Tepesi’nde çarmıha gerilmiş; Tevrat’taki Kral Süleyman’la bizim Kanunî Sultan Süleyman aynı insanlarmış; Ayasofya, Kanunî zamanında Süleyman’ın tapınağı olarak inşa edilmiş. Roma ve Truva zaten aynı iki şehir… Haçlı Seferleri diye bildiğimiz savaşlarla Truva savaşları aynı savaşlar… Osmanlı ve Rusya aynı ve tek bir imparatorluk… Piramitleri falan zaten çok yakın tarihlerde bu Ruslar ve Türkler beraber yapmış… Meryem Ana ve İngiltere Kraliçesi Elizabeth aslında aynı kişiler… Ay aman aman. Daha fazlasını merak ediyorsanız ve yanlış hatırlamıyorsam 8 cilt olan bu şeyi okuyacak vaktiniz varsa kolay gelsin.
Hayır, bu saçmalıklara dair kanıtlar da iyiden iyiye saçma sapan. Yok efendim İsa’nın çarmıha gerilişini resmeden Rönesans ressamları bu sahneyi genellikle arkada akan bir nehirle tasvir etmiş de, o arkada gözüken nehir İstanbul Boğazı değil de neresi olacakmış allasen de… Anatoli kardeş hızını alamayarak Eski Ahit’in Yeni Ahit’ten sonra yazıldığını falan da ileri sürmüş mesela.
Bildiğiniz deli değil mi? Ancak takipçileri muazzam. Rusya’da hayli popüler; bütün bu deli saçmalarını cilt cilt biraraya getirdiği kitapları yüzbinlerce satıyor; devletin bazı ileri gelenleri ve Rusya halkının bir kısmı bu komplo teorisine inanıyor. Aklımda yanlış kalmadıysa bu komplo teorisine inananlar arasında ünlü satranççı Gari Kasparov bile var. Zaten iş tarihi tahrif etmeye geldiği zaman, dünyanın her ülkesinde her eğitim grubundan, her zeka düzeyinden bir grup insan kimi zaman boş bulundukları için kimi zaman da şartlar öyle gerektirdiği için apaçık tahrifatlara bile ellerinde tuzlukla koşuyor.
Anadolu’da MÖ 1700-1200 arasındaki Hitit Çağı’nın sonunu, Karadeniz Bölgesi’nin Kaşka kabileleri getirmiştir. Kaşkalar uzun süre Hititler’in hüküm sürdüğü toprakları istila ederek, sınır şehirleri ve kült mekanları yakıp yıkmışlar; zayıflayan başkent Hattuşa’ya son darbeyi vurmuşlardı. Oluz Höyük’te ortaya çıkan buluntularda Kaşka işaretleri…
Yaklaşık 4.000 yıl önce Anadolu toplumlarının çeşitli etnik gruplardan oluştuğu ve bunların Luvi, Pala, Assur, Hatti, Hurri ve Kuşşaralı-Neşalı olarak da adlandırılan Hitit halk toplulukları olduğu yazılı belgelerle saptanmıştır. Bu belgelerin Eski Assur lehçesiyle yazılmış olmalarından, Assurlular’ın Anadolu’ya ticaret yapmak amacıyla gelmiş olduklarını ve gelirken de yazıyı beraberlerinde getirdiklerini anlıyoruz. Assurlular’ın bugünkü Kuzey Irak’tan Anadolu’ya ticaret yapmak için gelmelerinin nedeni, kendi ülkelerindeki doğal kaynaklardan yoksun olmalarıydı. Aynı zamanda yerli Anadolu halkı olan Hattiler’in madencilikte yüksek bir düzeye erişmeleri de Anadolu’nun ticari cazibesini artırıyordu.
Assurlu tüccarların Anadolu’da kalmaları, Luvi ve Palalar gibi Hint-Avrupa ırkına mensup Kuşşaralılar’ın, ilk siyasi birliği MÖ 18. yüzyılın sonlarında kurmalarına kadar devam etmiştir. Anadolu’da yaklaşık 180 yıl süren Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda görülen uluslararası ticaret, kentleri sosyo-ekonomik bakımdan geliştirip zenginleştirmiş ve sonuçta bu ekonomik değerleri koruma refleksine yolaçmıştır.
Oluz Höyük kazılarında bulunan ve Kaşka kültüründen izler taşıyan basit bir mızrak ucu ve kilden üretilmiş, ilkel şartlarda pişirilmiş boncuk.
Bu gelişmelerin, Protohistorik Dönem’de barış içinde madencilik ve tarımla uğraşan kentleri, Öntarih Dönemi’nde kendilerini koruyabilmek için askerî bakımdan da güçlenip kent devletleri hâline getirdiğini görüyoruz. Kentlerin etrafının sur duvarları ile çevrili olması da bu duruma bir kanıttır. Arkeolojik kazılarda bu kentlerin büyük yangınlarla yıkılmış oldukları gözlenmiştir. Sözkonusu yangınlara neden olarak, kent devletlerinin birbirleri ile yaptıkları savaşlar ya da bir kent devletinin diğerlerini zaptetmesi gösterilebilir. Bu çağda Anadolu’nun kent devletlerinden biri olan ve fakat bugüne kadar nerede olduğu saptanamayan Kuşşara’nın, gece baskınları düzenleyerek diğer kent devletleri üzerinde hâkimiyet kurmak için savaştıkları bilinmektedir. “Anitta Tableti” olarak bilinen belgede, kral Anitta babası Pithana’nın icraatlarını anlattıktan sonra kendisinin Ullama, Harkimaş, Zalpuvaş, Şalativara, Hattuş (Boğazköy) ve Neşa’yı (Kültepe) elegeçirdiğini ve daha sonra da kurduğu siyasi birliğin merkezini Neşa’ya (Kaneş) taşıdığını anlatır. Büyük ihtimalle bu savaşlar sonucunda Assurlu tüccarlar bir daha geri gelmemek üzere Anadolu’yu terketmiş olmalıdır. Bu nedenle de Anadolu’da Assur Ticaret Kolonileri Çağı sona ermiştir.
Anitta’nın kurduğu devlet daha sonraları Hitit Krallığı’na (MÖ 1700-1200) evrilmiş ve Anadolu’da Hitit Çağı başlamıştır. Hitit egemenliğinin Anadolu’da 500 yıl kadar sürdüğünü ve MÖ 1200 civarında Thrako-Frig göçleri başta olmak üzere çeşitli dış ve iç dinamiklerin etkileri sonucu yıkılmış olduğunu biliyoruz.
Kızılırmak Nehri’nin denize döküldüğü bölgede, farklı kültür katlarına sahip İkiztepe, Anadolu’nun bilinen en büyük Erken Tunç Çağı mezarlığını oluşturmaktadır.
500 yıllık tarihleri boyunca Hititler pek çok zorlu düşmanla savaşmış; ancak hiçbiri Karadeniz Bölgesi’nin Kaşka kabileleri kadar krallığı zorlamamıştır. Hitit Ordusu’nun Kaşkalar’ı kendilerinden uzak tutmak ve krallıklarının kuzey sınırlarını etkili bir şekilde korumak için harcadığı tüm çabalar başarısız olmuş; Kaşkalar uzun süre boyunca Hititler’in hüküm sürdüğü toprakları istila ederek, sınır şehirleri ve kült mekanları yakıp yıkmışlardır. Zayıflayan Hitit başkenti Hattuşa’ya nihayetinde son darbeyi vuran da Kaşkalar olmuştur.
Assur kralı 3. Tiglat-Pileser’in (MÖ 745-727) Orta Anadolu’daki Tabal kent devletlerine MÖ 743’de yaptığı seferde andığı Kaşkulu Dadilu’nun varlığı, Hitit kaynaklarındaki Kaška halkına bir atıf olarak değerlendirilmelidir. Bu önemli tarihsel bilgi, Kaşku isimli bir ülkeden/kentten olduğu anlaşılan Dadilu’nun Assur’a karşı Tabal kralları ile ittifakını gösterir; aynı zamanda Hititlerin siyasi olarak MÖ 1200’lerden itibaren boşalttığı Hatti Ülkesi’nin kuzeyden gelen Kaška halkı tarafından iskan edilmiş olabileceğine işaret eder. Hitit kaynaklarından iyi bildiğimiz, ancak daha çok soyut anlamda tanıdığımız Kaşka halkının arkeolojik kimliklendirilmesi bugüne kadar gerçekleşmemiştir. Hititlerin düşman gördükleri bu toplumun kabileler hâlinde yaşadıkları; sosyo-ekonomik sistemlerinin küçükbaş hayvancılığa dayandığı; domuz besledikleri ve kısmen de tarım yaptıkları anlaşılmaktadır. Hitit kaynaklarından öğrendiğimize göre, yarı göçebe/yarı yerleşik bir yaşam sürdüren Kaşka kabileleri Hitit kontrolündeki sınır bölgelerinde hasat edilen ekinleri ve çiftlik hayvanlarını yağmalamışlar, sınır yerleşmelerini talan etmişlerdir.
Küçükbaş hayvan yetiştiriciliği basit anlamda Kaşka kabilelerinin yaylacılıkla uğraşan kırsal topluluklar olduğuna, domuz besiciliği ise Kaşka nüfusunun geçici yerleşik düzenine işaret eden bulgulardır (Zira evcil domuzlar koyun, keçi gibi araziye kolayca çıkıp geri dönebilen hayvanlar değildir ve belli oranda sahiplerinin yerleşikliğine işaret eder). Hitit ordu birliklerinin saldırılarına karşı kendilerini savunmak için Kaşka halkının Amasya Ovası ve benzeri düzlüklerdeki açık ve savunmasız kalıcı köylerde yaşaması, Hitit birlikleri tarafından yakalanma ve öldürülme riskini artırıyor olmalıydı. Bu nedenle Kaşkalar’ın Hitit Ordusu’nun akınlarına karşı kendilerini savunmak için çoğunlukla küçük ve dağınık mezralarda yaşamış oldukları da düşünülebilir.
Kaşka halkı ile ilgili bugüne kadar üzerinde durulmayan en önemli husus, bu insanların kökenidir. Eski Hitit yazılı kaynakları ile birlikte karşımıza çıkan Kaşkalar, araştırmacılar tarafından yalnızca Eski Hitit Dönemi’nin (MÖ 1600-1500) Kuzey-Orta Anadolu sakinleri olarak görülmüş ve değerlendirilmiştir. Kaşka halkının Kuzey-Orta Anadolu’daki varlığı için yalnızca Eski Hitit yazılı belgelerinin incelenmesi yeterli değildir. Bu halk için en azından bölgenin Erken Tunç Çağı’na (MÖ 3500-2000) kadar geriye gidilmesi ve arkeolojik bulguların değerlendirilmesi gerekir.
Bafra yakınlarında, İkiztepe’deki arkeolojik kanıtlar, silah marifetiyle oluşturulmuş ve çok sert savaşlar yaşandığını gösteren bulgular sunmaktadır
Bafra yakınlarındaki İkiztepe’de, merhum U. Bahadır Alkım ile Önder Bilgi’nin geliştirdiği arkeolojik kazılar sırasında açığa çıkan mezarlar, Anadolu’nun bilinen en büyük Erken Tunç Çağı mezarlığını oluşturur. İkiztepe Mezarlığı’nda açığa çıkarılmış çok sayıda iskelet üzerinde gerçekleştirilen antropolojik incelemeler, silah marifetiyle oluşturulmuş ve pek çoğu ölüme sebebiyet vermiş çok ciddi yaralanmalar gerçekleştiğini göstermiştir. Bu durum, İkiztepe Erken Tunç Çağı halkının kendileri ile benzer silahlara sahip insanlarla mücadele etmiş ve ciddi savaşlar yapmış olduğuna işaret eder. Gerek nüfus yoğunluğu gerekse kazılarda ele geçen yüzlerce tunç silah, İkiztepe’nin Samsun kıyı kesimi ile Bafra bölgesinin en büyük yerleşimi olduğunu, küçük de olsa bir ordusu bulunduğunu kanıtlamıştır. Askerî açıdan önemi tartışılmayacak olan İkiztepe halkının kendinden daha küçük ve güçsüz komşu yerleşmelerle değil de, savaş potansiyeli daha yüksek rakiplerle savaşmış oldukları düşünülebilir. İkiztepe sakinlerine tehdit oluşturanların, bu yerleşme tarafından kolayca kontrol edilebilir ovalık kesimde değil, dağlık alanda yaşayan göçebe ya da yarı göçebe topluluklar olabileceği, ihtimaller içinde öne çıkmaktadır. İkiztepe yerleşmesiyle savaşan sözkonusu toplulukların, Kaşka halkının Erken Tunç Çağı’ndaki ataları ya da bizzat kendileri olabileceği ihtimal dahilindedir. Bu durumda Kaşka halkının Kuzey-Orta Anadolu’ya dışarıdan gelmediği, bölgenin dağlık kesiminde yaşayan arkaik ve otokton insanlardan oluştuğu düşünülebilir.
Kaşka toprakları ile Hitit Krallığı arasındaki Amasya’da yer alan Oluz Höyük 7A Mimari Tabakası’nda (MÖ 12. yüzyıl) bulunmuş yeni bir tür boya bezekli çanak-çömlekler ile kültürel dolgu içinde bulunan iki buluntu oldukça ilgi çekicidir. Kurşundan dökülmüş olduğu gözlenen ilk bulgu bir silaha benzemektedir. Basit bir mızrak ucu görünümündeki nesne, ergimesi oldukça kolay kurşun madeninin oldukça ilkel şartlarda şekillendirildiğine işaret eder. Diğer bir bulgu ise kilden üretilmiş bir boncuktur. Küre biçimli boncuk, koyu gri yüzeyi ile yine ilkel şartlarda pişirilmiş bir görünüm vermektedir. Mimarisi, çanak-çömleği, mühürleri ve metal eserleri ile önemli bir Hitit yerleşmesi olduğu anlaşılan Oluz Höyük’te, MÖ 12-11. yüzyıllara tarihlenebilecek kültür dolgusundaki bu buluntular, daha “geri” bir kültürün ürünleri olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda Hitit siyasi otoritesinin yıkıldığı süreçte işgale uğrayan Kuzey-Orta Anadolu’da ortaya çıkan “yabancı” buluntuların, Kaşka kültürü ile ilişkilendirilmesi yanlış olmayacaktır.
Ekim ayında 86 yaşındayken ölen Bobby Charlton, yalnızca Manchester United’ın değil futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından biriydi. 1958’de 8 takım arkadaşının öldüğü korkunç uçak kazasından önce koltuğunu değiştirmese hayatta kalamayacak ve belki de Manchester United tarihten silinecekti. Bir büyük ustanın kariyeri.
Yeşil sahaların gördüğü en büyük yeteneklerdendi. Sağ, sol fark etmez, kaleyi gördüğünde füzeyi gönderirdi. Hep zindeydi; dayanıklılığı o tarihler için eşsizdi. Orta sahada da döktürdü; forvette de. Manchester United’ın mabedi Old Trafford’u “Düşler Tiyatrosu”na çeviren oydu; dünyanın en büyük takımlarından birinin ruhuydu.
21 Ekim’de Ada’dan gelen bir haber, sadece İngiltere’de değil, tüm dünyada futbolseverleri üzdü. Bu oyuna gönül veren milyonların, adını duyduğunda önünü iliklediği Bobby Charlton 86 yaşında vefat etti. Bir Ekim gününde 1937’de başlayan öyküsü, başka bir Ekim gününde bitti.
Aslında her şey, zamanın ruhu yüzünden meşin yuvarlağın peşine düşemeyen futbola âşık bir kadının anne olmasıyla başlamıştı. 4 kardeşi de futbolcu olan Elizabeth “Cissie” Charlton, bu oyuna hiç ilgi duymayan bir madenciyle evlenmişti. Uzun boylu o adamın lakabı “Boksör Bob”du; sahayı değil ringleri seviyordu.
Yeteneği daha okul takımındayken fark edilen Bobby Charlton, Manchester United’da oynamak üzere imza attığında 15 yaşındaydı.
Cissie, kardeşleriyle futbol oynamak istiyordu. Topa onlar gibi vurabiliyor, onlar kadar hızlı koşabiliyordu; fakat ona biçilen rol belliydi: kardeş, eş ve anne olmak. Buna rağmen tüm ömrünü futbol sahasında geçirmişti. Wembley’de de aynı tadı almıştı, madencilerin kapışmasında da. Küçük çocukların top koşturmasını izlerken de mutluydu, ailesine destek verirken de… Cissie’nin evi adeta bir futbol kreşiydi. Oğullarının da başka şansı olmamıştı. O meşin yuvarlak, alınlarının yazısıydı, ailenin yazgısıydı. Cissie başta büyük oğlu Jack’e düşkünken, küçük Bobby’nin topla yaptıkları annesinin gönlünü çelmişti. O kadar yetenekliydi ki…
Abisi Jack dayılarının peşinden Leeds United’a giderken, Bobby’nin yeteneği daha okul takımındayken farkediliyordu. Manchester United’a imza attığında 15’indeydi. Bir taraftan askerlik yapıyor, haftasonlarıysa kırmızı-beyazlılar için top oynuyordu. Shrewsbury’deki askerlik arkadaşlarından Duncan Edwards da takım arkadaşıydı. Oldukça genç bir kadroyla Ada futbolunda devrime hazırlanan Matt Busby’nin öğrencilerine “Busby’nin Bebekleri” deniyordu.
İskoç hocanın elinde pişen bu iki askerlik arkadaşı, bugün “Kırmızı Şeytanlar”ın tarihini anlatıyor. Biri kulübün her şeyi olurken, diğerinin mezartaşında 1958 yazıyor.
Hem orta sahada hem forvette harikalar yaratan Charlton’ın fiziksel dayanıklılığı o tarihler için eşsizdi
Futbol tarihinin en kara günlerinden biridir 6 Şubat 1958. Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Charlton’ın iki golüyle Kızılyıldız’ı eleyen Manchester United, yarı finale kalmıştı. Dönüş yolunda Münih’te yakıt ikmali yapan uçak nazlanıyordu; sanki o demir kuş bir türlü uçmak istemiyordu. Yolcuların sinirleri bozulmaya başlamıştı. Uçakta bulunan futbolcular da endişeliydi. Takımın gol makinesi Tommy Taylor’la delifişeği David Pegg, kaleci Dennis Viollet ve Bobby’nin yanına giderek yer değiştirmek istediğinde kader ağlarını örüyordu. Arkadaşlarını rahatlatmak için koltuklarını verenler hayatta kalacak, yerlerini değiştirenler tabuta konacaktı… Pilotun üçüncü denemesinde yeterince yükselemeyen uçak pistten çıkmış, bir eve çarpmıştı. Uçaktaki mürettebat dahil 44 kişiden 21’i ölmüştü. Ölenler arasında “Busby’nin Bebekleri” de vardı.
Charlton, jübilesinden yıllar sonra Manchester United müzesini dolaşırken takım arkadaşlarını bir bir anlatıyor, gözleri doluyor, ancak Edwards’tan bahsederken ağlıyordu. Edwards için “o kaza olmasa, dünya Pele’yi değil onu konuşacaktı” diyor, kendisinin onun tırnağı bile olmadığını vurguluyordu.
Kazanın şokuyla futbol topuna daha bir sıkı sarılan Charlton, durmadan çalışıyordu. Takımın can çekiştiği günlerde yardımcı antrenör Jimmy Murphy idareyi eline almıştı. 2 ay hastanede kaldıktan sonra sağlığına kavuşan Busby’nin yönetimindeki Manchester United ise ancak yıllar sonra şaha kalkacaktı. Kazadan sonra sezonun devamı tabii ki hüsrandı. Yarısı yokolan kırmızı-beyazlılar Şampiyon Kulüpler Kupası yarı finalinde Milan’a elenmiş, ligde de yola devam ettikleri toplama takımla şampiyonluk yarışından uzaklaşmıştı. Wembley’deki Federasyon Kupası finali belki yaralara sürülecek bir merhem olacaktı ancak o da olmadı; maçı Bolton Wanderers kazanmıştı.
Manchester United takımını taşıyan uçak Münih’te düştüğünde takvimler 6 Şubat 1958’i gösteriyordu. Bobby Charlton, 8 takım arkadaşını kaybettiği kazadan şans eseri yaralı kurtulmuştu.
Buna rağmen İskoç hocanın önderliğinde küllerinden tekrar doğan camia, Charlton’ın önderliğinde yükselişe geçiyordu. Kuzey İrlanda’dan getirilen George Best ve İtalya’da tutunamayan İskoç Denis Law’un takıma katılmasıyla “Kırmızı Şeytanlar” kanatlanıyordu.
Tüm bunlar yaşanırken, takımın yıldızı Charlton ailesiyle konuşmuyordu. Bir gün kuru temizlemecide tanıştığı kadına âşık olması üzerine ipler tamamen kopmuştu. Norma’yla annesi anlaşamıyordu. Gol makinesinin bir tercih yapması gerekiyordu. Ya sevdiği kadını seçecekti ya da ona tapan kadını. 1961’de Norma’yla evlenmesi bardağı taşıran son damla oldu. Annesinin biricik meleği, ailenin en yeteneklisi uçup gitmişti. Kardeşi de yıllarca onunla konuşmayacak, ancak annelerinin ölümünden sonra yakınlaşacaktı.
1958’de millî takımda da oynamaya başlayan Charlton, ülkesini 4 yıl sonra da Dünya Kupası’nda temsil etmişti. Arjantin filelerini havalandırsa da Brezilya’ya çare bulamamıştı. 1962’de Sambacılar turnuvayı kazanırken, İngiltere’nin gülmesine sadece 4 sene vardı.
Manchester United ise o korkunç kazadan sonra bir kupa kaldırabilmek için tam 5 sene bekleyecekti. 1963’teki Federasyon Kupası’nı, 1965’te gelen lig şampiyonluğu takip etti. Son derece çekişmeli geçen bir sezonun ardından Leeds United’ı averajla geride bırakan kırmızı-beyazlılar zafere ulaşmıştı. Düşman kardeşlerden Bobby gülerken, Leeds United savunmasının belkemiği olan abisi Jack ağlamıştı.
Ertesi yıl Dünya Kupası İngiltere’deydi. Alf Ramsey, Charlton biraderleri de kadroya almıştı. Uruguay, Meksika ve Fransa’nın olduğu grubu lider bitiren İngiltere yoluna devam ediyordu. Meksika ağlarını sarsan Bobby, Arjantin’le oynanan çeyrek finalde susmuş, Geoff Hurst’ün golü İngiltere’yi son dörde taşımıştı. Portekiz’e karşı yarı finalin yıldızı şüphesiz Bobby’ydi. Onun 2 golüyle kazanan İngiltere, finale yükselmişti.
Wembley’de rakip Federal Almanya’ydı. Normal süresi 2-2 biten maçın uzatmalarında yaşanan bir pozisyon, aradan geçen bir ömre rağmen hâlâ tartışılıyor. Hurst’ün kaleciyi geçen şutu üst direğe vurup çizgiyle raks ediyor, Azerî yan hakem Tevfik Bahramov gol deyince, evsahibi öne geçiyordu. Son anlarda yine sahne alan Hurst hat-trick yapıyor, 4-2’lik skorla İngiltere şampiyon oluyordu. Seremonide Kraliçe 2. Elizabeth’in kaptan Bobby Moore’a Dünya Kupası’nı takdim ettiği kare, spor tarihinin unutulmazları arasına giriyordu.
Bobby Charlton, 1968 Şampiyon Kulüpler Kupası finalinin 53. dakikasında Benfica ağlarına ilk golü gönderiyor. Normal süresi 1-1 biten maçı uzatmalarda 4-1 Manchester United kazanacak, bir gol daha atan Charlton sahanın yıldızı olacaktı.
Charlton’ların küçüğü için hasat mevsimi ertesi yıl da sürüyordu. 1967’de şampiyon olan Manchester United, aynı başarıyı tekrarlamak için tam 26 yıl bekleyecek; Busby’den sonra bir başka İskoç, Alex Ferguson’ın yönetiminde hanedana dönüşecekti.
1968 Şampiyon Kulüpler Kupası finali, Wembley’deydi. Rakip, Portekiz’in devi Benfica’ydı. 10 yıl önceki uçak kazasından kurtulanlardan iki futbolcu sahadaydı: Bill Foulkes ve kaptan Charlton. Normal süresi 1-1 biten karşılaşmanın uzatmalarında coşan Manchester United, 4-1’lik skorla zafere ulaşmıştı. İki gol atan Charlton dışında Best ve Brian Kidd de ağları sarsmıştı. O gün mavi formayla oynayan “Kırmızı Şeytanlar” böylece Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanan ilk İngiliz takımı olmuştu. Birkaç hafta sonra düzenlenen Avrupa Şampiyonası’nda Sovyetler Birliği’ni yenen İngiltere üçüncü olurken, açılış golü yine Charlton’dandı.
1970 Meksika Dünya Kupası’nda unvanını koruma peşindeki İngiltere gruptan rahat çıkmıştı. Tecrübeli teknik direktör Alf Ramsey, Charlton’ı dinlendirerek ondan verim almaya çalışıyordu. Çeyrek finalde rakip yine Almanya’ydı. O kavurucu sıcakta futbolun beşiği 2-1 öndeyken, istikrar abidesini oyundan çıkaran Ramsey belki de hayatının hatasını yapmıştı. Uzatmalarda Panzerler kazanıyor, İngiltere evine dönüyordu. Dönüş yolunda hocasına millî takım kariyerini noktaladığını açıkladığında, daha 32’sindeydi. O gün itibarıyla İngiltere için en çok oynayan oydu, en çok gol atan yine oydu (Önce 1973’te Bobby Moore onun 106 maçlık rekorunu tarihe gömecek; ardından 2015’te de 49 gollük rekoru Wayne Rooney tarafından kırılacaktı).
Manchester United’ın sahası Old Trafford’un önündeki takımın efsanevi üçlüsü Bobby Charlton (top elinde olan), Denis Law ve George Best heykeli. Üçlünün selamladığı yerde ise takımın efsanevi hocası Sir Matt Busby’nin heykeli var.
Manchester United 1970’lerde düşüşe geçmeye başlamıştı. 35’i devirmiş kaptan artık yıllara meydan okuyamıyordu. Futbola resmen nokta koymadan jübilesini Celtic karşısında yapan Charlton, o gün George Best’e sarılamamıştı. Yıllarca yanyana oynamış ancak hiç geçinememiş şişkin egolu adamlardan Kuzey İrlandalı, kaptanının jübilesine gelmemişti.
28 Nisan 1973’te Bobby Manchester United, Jack ise Leeds United formasıyla son maçına çıkmıştı. Kırmızı Şeytanlar’ın formasını 758 defa terleten kaptanın rekorunu sonradan Ryan Giggs kıracaktı.
Bobby Charlton daha sonra Preston North End’de oyuncu-menajer olarak mutfağın diğer tarafına geçti. Yeşil sahalardaki serüvenini sonlandıran istikrar abidesi, BBC’de yorumcu oluyordu. Sonradan mücevher ticareti ve seyahat işlerine de giren Charlton, Çin, Amerika, Kanada, Avustralya ve İngiltere’de futbol okulları açtı. Kanser araştırmaları yapan hastanelerden kara mayını mağdurları için çalışan organizasyonlara, birçok yardım faaliyetine katkıda bulundu Charlton. 1984’te Busby’den boşalan koltuğa oturarak her şeyini borçlu olduğu kulübün yönetim kuruluna girdi; 2008’e kadar bu görevde kaldı. 1994’te adının başına Sir unvanı eklenen futbolcu, ne zaman maç izlemeye gitse kameraların ilk çektiği kişi olmaya devam ediyordu.
İngiltere’nin talip olduğu her spor olayına destek veren, Manchester United’ın her kupa sevincinde bir anda ekranda beliren Sir’ü kibri yüzünden sevmeyen de çoktu. Son yıllarında demansla boğuşan Charlton, kuvvetle muhtemel attığı golleri bile hatırlamadan son nefesini verdi. 1958’de arkadaşına uçaktaki yerini vermese, belki Manchester United tarihten silinecek, belki de İngiltere hiçbir zaman Dünya Kupası’nı kaldıramayacaktı.
İngiltere’nin futbol kralı, Manchester’ın ilahı artık kitaplarda, belgesellerde, filmlerde yaşayacak. Old Trafford’u bir futbol mabedine dönüştüren, bu oyunun gördüğü en büyük aktörlerden biri asla unutulmayacak.
Bobby Charlton, Old Trafford’da kendi adını taşıyan tribünün önünde.
Aile değil futbol klanı
Bobby Charlton’ın ağabeyi Jack, savunma oyuncusuydu. Tüm kariyerini Leeds United’da geçiren stoper, bu takımın formasını 629’u ligde olmak üzere 762 defa terletmişti. Toplam 95 gole imzasını Jack Charlton, İngiltere adına 35 defa sahne almış; bu karşılaşmalarda da 6 defa ağları sarsmıştı. 1967’de yılın futbolcusu seçilen Jack Charlton, bir lig, bir Federasyon Kupası, bir Lig Kupası, iki Fuar Şehirleri Kupası kazanmıştı. Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlüğe başladı ve İrlanda’yı iki defa Dünya Kupası’na götürdü; o takımla 1990’da yaşadığı çeyrek final, hocalık kariyerinin zirvesiydi.
Futbola aşık bir kadın olan Elizabeth ”Cissie” Charlton, İngiliz Milli Takımı’nda oynayan iki oğlu Bobby ve Jack’in fotoğrafı önünde gururla poz veriyor.
Newcastle United efsanesi Jackie Milburn, Bobby Charlton’un dayısıydı.
Dayılardan Jack Milburn ise 1908’de doğmuştu. Futbolcu ailenin en büyüğü oydu. Zamanın iyi sol beklerindendi. Uzun süre Leeds United’da oynamış, Bradford’da emekliye ayrılmıştı. 1910’da dünyaya merhaba diyen George ise kariyerini Leeds United ve Chesterfield’da geçirmişti. Meşin yuvarlağın peşine düşen üçüncü dayı Jim’di. 1919’da doğan Jim, Leeds United formasıyla 220 maça çıkmış, 17 gol atmıştı. O da sol bekti. Kardeşlerin en küçüğü olan Stanley de 1926’da doğmuş, Chesterfield ve Leicester’da uzun yıllar görev yapmıştı.
Bu futbol klanının en yeteneklisi ise Jackie Milburn’dü. Newcastle United’a üç Federasyon Kupası kazandıran santrfor, uzun süre kulüp tarihinin en golcü ismi oldu. 1988’de Alan Shearer’ın rekorunu kırdığını görmeden 64 yaşında ölen yıldızın cenaze töreni için toplanan onbinler, ona duyulan sevginin özetiydi. Külleri, sayısız gole imzasını attığı, Newcastle’ın yuvası St James’ Park’a serpiştirildi. Efsanenin adı bugün yine aynı stadyumda yaşıyor; kentin değişik yerlerinde onun için dikilen heykeller bizi selamlıyor.
İtalya’nın Türkiye’deki diplomasisini 2 yıldır yöneten Büyükelçi Giorgio Marrapodi, iktisadi, hukuki ve kültürel alanlarda okullu bir uzman. İki ülke arasında ekonomiden eğitime, turizmden arkeolojiye yıllardır devam eden ilişkileri daha da geliştiren Marrapodi, ortak mirasın ancak yeni yöntemlerle korunabileceğini belirtiyor.
Sayın Büyükelçi Marrapodi, Ocak 2022’de İtalya’nın Ankara Büyükelçisi olarak atanmadan önceki görevlerinizden bahseder misiniz?
Türkiye’ye gelmeden önce Roma’da Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanlığı’nda Kalkınma İşbirliği Genel Müdürü olarak görev yaptım. Daha önce Hukuk İşleri Genel Müdürü olarak da görev yapmıştım. 2013-2017 arasında İtalya’nın Avusturya Büyükelçisi ve Madrid’de Misyon Başkan Yardımcısı olarak görev yaptım. Kariyerime Romanya’nın Bükreş kentinde asistan diplomat olarak başladım; ardından New York’a, Birleşmiş Milletler İtalyan Misyonu’na ve ardından AB İtalya Daimi Temsilciliği’nin sözcüsü olarak Brüksel’e taşındım. İlk günden bu yana beni ve ailemi sıcak bir şekilde karşılayan Türkiye’de olmaktan son derece mutluyum.
İstanbul’daki muhteşem Venedik Sarayı’nın ve Ankara’daki İtalyan Büyükelçiliği’nin tarihçesini bize özetleyebilir misiniz?
İlk defa “Serenissima”nın (Venedik Cumhuriyeti) Kostantiniyye’deki temsilcisini ağırlamak için inşa edilen İstanbul’daki İtalyan Büyükelçiliği rezidansı, Beyoğlu ilçesinin tam kalbinde, tüm İtalyan diplomatik ağının en prestijli mekanlarından biridir. Salonlardaki olağanüstü mimari tasarımı ve kültürel mirası sayesinde, İstanbul’un kalbinde İtalyan tarzını mükemmel bir şekilde temsil ediyor. Yıl boyunca Türk ve İtalyan topluluklarına yönelik birçok başarılı etkinlik ve girişime kapılarını açmaktan da gurur duyuyor.
Ankara’daki büyükelçiliğimizin geçmişi ise 1930’ların sonlarına uzanıyor. Başmimar Paolo Caccia Dominioni tarafından, zamanında yapılan renovasyonlarla günümüze kadar bozulmadan korundu. “Functionalist” bir üslupla, ilgi çeken bir İtalyan köyüne benzeyecek şekilde tasarlanmış.
Giorgio Marrapodi, İstanbul’daki Venedik Sarayı’nda.
Türkiye ile İtalya arasındaki ekonomik ilişkiler hangi sektörlerde daha etkin?
İtalya ile Türkiye arasındaki ekonomik ortaklık her iki ülke için de hayati önem taşıyor. 2022’de ülkelerimiz arasındaki ticaret hacmi 25 milyar Euro’yu aşarak rekor kırdı ve önümüzdeki yıllarda daha da büyüyeceği öngörülüyor. Türkiye, özellikle makine, otomotiv, tarım-gıda, ilaç, kimya ve finansal hizmetler gibi ileri sektörlerde faaliyet gösteren İtalyan şirketlerinin güçlü varlığına evsahipliği yapıyor. Aynı zamanda İtalya’da da Türk şirketlerinin dinamik ve önemli bir varlığı mevcut. Bu temellere dayanarak, özellikle ileri teknoloji endüstrilerinde ve diğer “frontier” sektörlerde yeni sinerji potansiyelinin çok yüksek olduğunu söyleyebilirim..
İtalya’nın turizm geliri oldukça yüksek. Nasıl bir turizm politikası izleniyor? Bu başarı nasıl sürdürülüyor?
İtalya ve Türkiye turizmle gelişiyor. Çok fazla sayıda UNESCO alanına evsahipliği yapıyoruz ve dünyanın her yerinden gelen gezginler arasında popüler olan zengin bir sanatsal, kültürel ve arkeolojik mirasa sahibiz. İtalya’da Turizm Bakanlığı ve tüm birimler, çekiciliği arttırmak için sürekli çalışıyor. Öncelikle altyapıyı modernize ederek, turistlere yüksek kalite hizmetler vermek; aynı zamanda daha gelişmiş seçenekler sunarak, son derece farklı özelliklere sahip insanların ihtiyaçlarını hesaba katmak önemli.
İtalya turizm endüstrisini, dağlar, plajlar ve sanat mekanları sunan basit bir modellemenin çok ötesine taşıdı. Amacımız İtalya’nın güzelliğini yalnızca en ünlü sanat şehirlerinde değil, dünyanın her yerinde gösteren daha ayrıntılı bir keyif deneyimi sunumuna dönüştürmek. İnsanların alışılmışın dışında yeni yerler keşfetmesini sağlamaya yönelik çalışmaları önemsiyoruz.
İtalya’nın ülke dışında 250’ye yakın arkeolojik misyonu var. Türkiye’deki arkeolojik misyon hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Arkeoloji, kültürel diplomasinin vazgeçilmez bir aracıdır ve ikili kültürel işbirliğimizin önemli bir aracıdır. Şu anda Türkiye’de toplam 16 İtalyan arkeoloji misyonu çalışıyor ve bu durum, yerel yönetimler ve üniversiteler de dahil olmak üzere Türk yetkililer ve sahadaki meslektaşları ile işbirliğinin mükemmel bir örneğini sunuyor. Kapadokya’dan Karadeniz’e, Malatya’dan Konya’ya kadar Türkiye’nin tamamında kazı ve restorasyon çalışmalarına her yıl İtalya’nın çeşitli üniversitelerinden onlarca araştırmacı, öğrenci ve teknisyen görev alıyor.
Büyükelçi Marrapodi, Türkiye-İtalya arasındaki işbirliğinin nasıl daha da ileri götürülebileceğini anlattı.
İtalyan mutfağı çok zengin bir mutfak. Peki Türk mutfağında favoriniz nedir?
Aslında size tek bir favori Türk yemeği söyleyemem. Çok var! Bulunduğunuz şehre göre farklı şekilde pişirilmeleri hoşuma gittiği için pek çok kebap türü sayabilirim ama, benden bir tane seçmem istenirse bunu gerçekten yapamam! İtalya ve Türkiye, coğrafyalarına bağlı olarak çok çeşitli ürünler sunuyor. Ayrıca yerel ekonomilerin ihracat gelirleri için bu ürünler hayati önem taşır. Birkaç ay önce NTV’deki “Mutfağın Elçileri” programında, İtalyan Ankaralı Şef Andrea Scarpa ile birlikte aynı ürün olan enginarı kullanarak Türk ve İtalyan olmak üzere iki tarifle yemekler yaptık.
Öğrenci değişimi programı hakkında da bilgi verir misiniz?
2023/2024 akademik yılında İtalyan üniversitelerinde Türk öğrenci rekoru kırıldı. Biz de öğrencilerin kaldıkları süre boyunca en iyi deneyimi yaşamaları ve daha sonra iki kültür arasında köprü olmalarını sağlamak için çalışıyoruz. İtalya Büyükelçiliği olarak akademiler ve üniversiteler arasında sürekli iletişim kuruyoruz ve burs olanaklarını tanıtıyoruz. Birkaç gün önce Ankara Üniversitesi rektörüyle birlikte “İtalyanca Dili Haftası”nı başlattık. Akademik çalışmalarda birçok öğrencinin İtalyancayı seçtiğini görmek beni gururlandırdı doğrusu.
6 Şubat depreminden sonra San Marco ve Dipartimento Protezione Civile’i Hatay’a hastane yapmak üzere gönderdiğiniz için teşekkür ederiz. Bu misyonu biraz anlatır mısınız?
Yıkıcı depremin hemen ardından İtalyan hükümeti, kayıp kişiler için arama-kurtarma çalışmalarında yerel makamlara destek olmak üzere Sivil Koruma Servisi ekibini Türkiye’ye gönderdi. Felaketin yaşandığı gün Roma’dan gönderilen ilk ekibimizle oradaydık. Brindisi Limanı’ndan yola çıkan ve tıbbi malzeme, çarşaf, battaniye ve en önemlisi EMT2 sahra hastanesi (Piedmont bölgesi tarafından ayni bağış) taşıyan San Marco gemisini İskenderun’da bizzat karşıladım. Ekiplerimiz AFAD ve diğer tüm Türk kurumlarıyla çok iyi çalıştı. Böyle durumlarda dostların birbirine yardım etmesi gerekiyor ve İtalya da benzer durumda Türkiye’nin İtalya’ya yapacağını yaptı.
Çanakkale Muharebeleri sırasında şehit düşen askerlerimizin anısına yaptırılan Türk anıtı, geçen aylarda Kanada’nın Newfoundland ve Labrador eyaletlerinin başkenti St. John’s’ta açıldı. Aynı tarihlerde, muharebeler sırasında hayatını kaybeden Kanadalı askerlerin anısını yaşatan Caribu anıtı, Tarihî Alan’daki Softa Tepe’ye (Hill 10) kondu.
Gelibolu Yarımadası’nda Softa Tepe’de yer alan ve muharebelerde hayatını kaybeden Kanadalı askerler anısına dikilen Karibu heykeli.
Türk zaferi ile sonuçlanarak 1. Dünya Savaşı’nın uzamasına ve Mustafa Kemal’in tarihe geçmesine yol açan Çanakkale muharebeleri, günümüzde tüm taraf ülkelerin millî hafızalarında ve benliklerinde önemli bir yer kaplar. Çanakkale’den zaferle çıkan Türk milleti de, işgalci emellerle Gelibolu Yarımadası’na taşınan farklı milletler de bu anı ve izleri gururla taşır. Tarihî yarımada, birçok milletin savaşta yitirdiklerinin anısını taşıyan anıtlara evsahipliği yapar. 109 yıl önce kanla yoğrulmuş bu topraklar, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” şiarıyla, barışın simgesi hâline gelmiştir.
Kanada da, Gelibolu Yarımadası’nda savaşan ülkeler arasındadır. Newfoundland ve Labrador Eyaleti bölgesinden gelen 34 subay ve 1.042 erden müteşekkil Newfoundland Alayı, 1915’in Eylül ayında Gelibolu’da savaşa katıldı, özellikle cephenin tahliyesi esnasında önemli görevler aldı. Alay, Çanakkale’den sonra Batı Cephesi’nde de farklı muharebelere katıldı ve gösterdiği başarılar dolayısıyla Büyük Britanya Kralı 5. George tarafından isimlerinin önüne Kraliyet unvanı verilerek ödüllendirildi (Newfoundland Kraliyet Alayı-Newfoundland Royal Regiment).
Kanada’nın Newfoundland ve Labrador eyaletinin 1. Dünya Savaşı sırasında ölen askerleri için Çanakkale’de anıt dikme talebi Türkiye tarafından uygun bulunmuş; bu alayın sembolü olan bir Karibu heykeli dikilmesine karşılık, eyalet başkenti St. John’s’ta da Çanakkale şehitlerini yaşatan bir abidenin konması kararlaştırılmıştı.
Kanada’da, Newfoundland ve Labrador eyaletlerinin başkenti St. John’s’ta dikilen ve 1915’teki muharebeler sırasında Çanakkale’de şehit düşen askerlerin anısını yaşatan Türk abidesi.
Caribu Heykeli, Çanakkale Tarihî Alanı’nda Softa Tepe’de (Hill 10) 23 Eylül 2022 tarihinde Newfoundland ve Labrador Eyaleti Başbakanı Andrew Furey ile Kanada Gazi İşleri Bakanı Lawrence Archibald MacAulay’in; ülkemizden de Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Çanakkale Valisi İlhami Aktaş, Gelibolu 2. Kolordu Komutanı Tümgeneral Rasim Yaldız, Çanakkale Boğaz ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Mustafa Turhan Ecevit, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihî Alan Başkanı İsmail Kaşdemir ‘in katıldıkları bir törenle açıldı.
Türk askerini onurlandıran ve Çanakkale Muharebeleri’ni sembolize eden Türk anıtı ise St. John’s şehrinde, alayın da eğitim yaptığı tarihî meydanda 28 Eylül 2023 tarihinde açıldı. Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nce tasarlanan ve Karabük’te dökümü yapılan anıt, üzerinde Çanakkale Şehitler Abidesi ve Türk bayrağı formlarını taşıyor.
3.30 metre uzunluğundaki Çanakkale Ruhu Anıtı’nın açılışında Dışişleri Bakan Yardımcısı Ahmet Yıldız, Newfoundland ve Labrador Eyalet Valisi Judy Foote, Çanakkale Valisi İlhami Aktaş, Tarihî Alan Başkanı İsmail Kaşdemir’in yanısıra; eyaletlerin başbakanı Dr. Andrew Furey, Türkiye Cumhuriyeti Kanada Büyükelçisi Esra Demir ve çok sayıda davetli yer aldı.