Etiket: Sayı: 103

  • ‘İşte hendek işte deve’ dedi Kıbrıs’ta Manço rüzgarı esti

    ‘İşte hendek işte deve’ dedi Kıbrıs’ta Manço rüzgarı esti

    Çatışmaların yeniden başladığı 1963’ten Türkiye’nin harekat düzenlediği Temmuz 1974’e kadar büyük bir kaosun yaşandığı Kıbrıs’ta hayat, özellikle Türkler için çok zordu. Binlercesi yerinden yurdundan edilmiş, birçoğu yakınlarını kaybetmişti. Barış Manço’nun böyle bir iklimdeki 1971 turnesi, Kıbrıslı Türkler için büyük moral kaynağı olacaktı.

    Kıbrıs Türk gazeteleri 6 Ekim 1971 günü birkaç gündür merakla takip edilen sürecin neticesini okurla­rına şöyle duyuruyordu: “Ara­nan deve bulundu”. “16 Ekim’de havayoluyla Kıbrıs’a gelmesi beklenen Türkiye’nin en popüler folk ses sanatçısı Barış Manço’yu şanına layık karşılayabilmek için deve bulma çalışmalarını tüm hızıyla sürdüren organizatörler” sonunda amaçlarına ulaşmışlar­dı. Develer, Kıbrıs’ın güneyindeki Larnaka kentine bağlı Sinagrasi köyündeydi. Konser organizatö­rü Türker Vehbi, sırtlarına binip taşıma kabiliyetlerini bizzat test ettikten sonra, Rum çiftçiyle üç deve kiralamak üzere el sıkış­mıştı. Şimdi sırada, hayvanları kamyona yükleyip başkent Lefkoşa’ya taşımak vardı.

    1971 öncesi hadiseler

    Barış Manço’yu (1943-1999) develerle karşılama fikri, Türker Vehbi’nin aklına Kıbrıslı Türkle- rin Bayrak Radyosu’nda müzik programları yapan arkadaşı Hüseyin Kanatlı’yla sohbet ederken gelmişti. Kanatlı’nın çok dinlenen radyo programında seçilen haftanın plağı 16 haftadır değişmiyordu: Barış Manço – Moğollar’ın son 45’liği: “İşte Hendek İşte Deve”. Organizatör Vehbi, “Barış Manço’yu deveye bindirip Lefkoşa sokaklarında dolaştırsak mı?” demişti arkadaşına.

    Aslında 1971’in o günlerinde Kıbrıs, bu tarz neşeli haberlerin 1. sayfadan verileceği kadar sakin bir yer değildi. Türkiye, Yunanis­tan ve Britanya’nın katılımıyla imzalanan anlaşmalarla 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin çok uzun ömürlü olamayacağı neredeyse herkesin ortak fikriydi. 1960’ta Kıbrıs bağımsızlığını kazanmıştı. Türklerle Rumların ortak yönetime geldiği Kıbrıs Cumhuriyeti’nde cumhurbaş­kanlığı koltuğunda Başpikopos Makarios oturuyordu. Kuruluş anlaşmalarına göre Cumhurbaş­kanlığı Muavinliği görevinde de bir Türk’ün bulunması gereki­yordu, Kıbrıs Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük de bu koltuğa seçilmişti. Cumhurbaşkanlığı görevini bir Rum üstlenecek olsa da Türk cumhurbaşkanı yardım­cısının veto hakkı vardı. Kağıt üzerinde güzel bir anlaşmaydı. İki toplum uzlaşarak, kendi ülkelerini kendileri yönetebilirdi artık. Ancak işler hiç yolunda gitmemişti ve düzeleceğine dair belirti de yoktu.

    Yeni cumhuriyetin ilk 3 yılı, çekişmeler olsa da çatışmasız geçirildi. Ancak derinde ta­rihten gelen ve aşılması kolay olmayan sorunlar vardı. 1955’te sömürge yönetimine karşı EOKA örgütüyle direnişe geçen Rum toplumunun hayali “Enosis” yani “Yunanistan ile birleşme” idi. Nüfus olarak azınlıkta olan Türkler ise Enosis’in karşısına “Taksim” fikriyle çıkmışlardı. Yani, “Ada’yı ikiye bölelim, herkes kendi yoluna gitsin”. Bu sebeple, 1960’da kurulan ortak cumhuri­yet, Kıbrıslı kimliğinde birleşme­yi başaramayan iki toplumun da içine sinmemişti. İçine sinme­yenlerin başını ise “Osmanlı artığı bir azınlık” olarak gördük­leri Türklerle devletin yönetimini eşit olarak paylaşmak istemeyen Rum egemenleri çekiyordu.

    1963’te, tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen toplumlararası çatışmalar, ortak cumhuriyetin en azından bu hâliyle yürütülemeyeceğinin ilk işareti oldu. Başkent Lefkoşa’da bulunan çare, kenti Türk ve Rum bölgesi olarak ikiye bölmekti. Şehrin ortasında dikenli teller, barikatlar inşa edildi ve meşhur Yeşil Hat harita üzerinde çizildi. Olayların tüm şiddetiyle sürdüğü 1964’ten iti­baren kitlesel göç başladı, karışık yaşanan köyler ve mahalleler ayrıştı. Özellikle Kıbrıslı Türkler sadece Türklerin yaşadığı ayrı bölgelerde toplanmak zorunda kaldılar. 1967’de, ortak cumhu­riyetin yedinci yılında yerinden ayrılarak başka bölgelere yerleşmek zorunda kalan Kıbrıslı Türklerin sayısı 25 bini bulmuştu. 1964’te yaşananların ardın­dan Dr. Fazıl Küçük resmî olarak Cumhurbaşkanı Muavini olsa da, Türkler Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminden çekilerek kendi içine kapanmış, Kıbrıs Türk toplumu denetim altında tuttuğu bölgelerde Geçici Türk Yönetimi ilan etmişti. Yeşil Hat’ın çizilme­sinin ardından Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri de iki top­lumun çatışmasını engellemek için bugün halen devam eden görevlerini yerine getirmek üzere Ada’ya yerleşmişti.

    Barış Manço
    Kıbrıslı Türklerin Bayrak Radyosu’nda müzik programları hazırlayıp sunan Hüseyin Kanatlı, Barış Manço’yla söyleşi yapıyor.

    Grivas faktörü

    Organizatörlerin Barış Manço’yu karşılamak için deve aradığı o günlerde Kıbrıs’ta başka bir endişe hâkimdi. Manço’nun geleceğini müjdeleyen Türkçe gazetelerin birinci sayfasındaki bir başka haber, 1967’de Türkiye’nin diplomatik baskılarıyla Ada’yı terketmek zorunda kalan EOKA kurucularından Yeoryos Grivas’ın Kıbrıs’a geri döndüğünden bahsediyordu.

    48-52 MUZIK _revize-2
    Barış Manço Lefkoşa’daki Türk bölgesine geçiş noktası olan Ledra Palas barikatından kalacağı otele deve sırtında götürülüyor.

    1898 Kıbrıs doğumlu Grivas, 1919’da Anadolu’ya çıkan Yunan Ordusu’nda asteğmendi. Sakarya Meydan Muharebesi’ne katılmış, sonraki yıl Büyük Taarruz’a ve yenilgiye de bizzat tanık olmuştu. Fanatik bir milliyetçi ve Yunan Solculara karşı Nazilerle işbirliği yapabilecek seviyede bir anti komünistti. 1955-60 arasında EOKA’nın kuruluşunu organize etmiş, Kıbrıs’taki İngiliz sömür­ge yönetimine karşı savaşmıştı ama 1960’ta bağımsız bir cum­huriyet kurulmasını da hazmedememişti. Enosis fikrinde ortaklaşsalar da Rum Solcularla birlikte hareket eden ve Bağlan­tısızlar Hareketi’ni destekleyen Cumhurbaşkanı Makarios’un hasmıydı.

    İngiliz gazeteleri başta olmak üzere Avrupa basını Grivas’ın yeniden faaliyete geçerek Kıbrıs’ı bir içsavaşa sürükleyebileceğini yazıyordu. ABD basınındaysa Kıbrıs’ta yükselen komünizm tehdidinden, Akdeniz’de yeni bir “Küba belası”nın ortaya çıkabileceği endişesinden söz ediliyordu. O sırada “anavatanlar” Yunanistan ve Türkiye de siyasi açıdan çalkantı içerisindeydi. Atina’da Albaylar Cuntası işbaşındaydı; Türkiye’deyse 12 Mart 1971’de verilen askerî muhtıra sonucu Başbakan Süleyman Demirel istifa etmişti. Sıkıyönetim koşullarının hâkim olduğu her iki ülkede de büyük bir “Solcu avı” sürüyordu.

    Moğollar ve turne

    Barış Manço 1971’e hızlı bir giriş yapmıştı. O yıl Fransa’da büyük başarı elde ederek plak anlaşmaları imzalayan Moğollar ile bir araya geldiklerini açıkladılar. Moğollar’ın soliste, Manço’nun da gruba ihtiyacı vardı. Fransa’daki plak anlaşmalarını birlikte değerlendirebilirlerdi. Ancak önce bir Anadolu turnesi yapıp biraz para kazanmaya karar verdiler. Turne, 12 Mart iklimindeki saldırılar ve baskılar sebebiyle istenildiği gibi gitmedi. Ayrıca aralarında çeşitli anlaşmazlıklar da yaşanıyordu. Ayrıca hem Moğollar’ın hem de Manço’nun daha önemli bir başka sorunu vardı: Askerlik yapmamışlardı ve sık sık polis tarafından alıkonuluyorlardı. Sonunda Moğollar, çareyi tekrar Fransa’ya dönmekte buldu. O sırada birlikte yaptıkları iki 45’lik “Binboğanın Kızı” ve “İşte Hendek İşte Deve” listelerde fırtına gibi esiyordu ve Manço hemen kurduğu 10 kişilik kalabalık yeni grubuyla Kıbrıs’tan gelen turne teklifine “evet” dedi.

    48-52 MUZIK _revize-3
    Uluslararası kamuoyu Manço’nun turnesi sırasında Kıbrıs’a döndüğü söylenen faşist Rum örgütü EOKA-B’nin lideri Grivas’ın darbe yapıp içsavaş çıkarmasından endişe duyuyordu. Endişelerin haklı olduğu kısa süre sonra ortaya çıkacaktı.

    19 Ekim 1971’e gelindiğinde, Lefkoşa’nın Türk ve Rum kesimleri arasında geçişlerin sağlandığı kontrol noktalarından biri olan Ledra Palas barikatının hemen dibindeki Taksim Sahası’nda, yere çökmüş bekleyen üç deve ve etrafında meraklı bir kalabalık vardı. Taksim Sahası aslında bir futbol alanıydı. Rumların Enosis mücadelesine “Taksim” fikriyle karşılık veren Türkler bu sloganı o kadar sahiplenmişti ki sinema salonlarına, futbol statlarına, hatta bazen çocuklarına bile bu adı verir olmuşlardı. Kıbrıslı Türk futbol takımlarından Çetinkaya, maçlarını bu sahada oynarken, 1964’te çizilen Yeşil Hat sahanın üzerinden geçmiş; bu spor alanı futbol ve çatışmanın içiçe geçtiği sembolik bir mekana dönüşüvermişti.

    Kalabalık ve şaşkınlık

    O gün Lefkoşa’da kimsenin beklemediği sahneler yaşanıyordu. Barış Manço’nun Kıbrıs’a geleceğini haber alan Kıbrıslı Türkler, Ada’nın dört bir yanından başkente akmaya başlamıştı. Gerginliğin had safhada olduğu; çatışmaların yeniden başlayacağı; Grivas’ın Kıbrıs’a döndüğü haberlerinin gündemi belirlediği; şehirlerarası yolculuk yapmanın epey zor ve tehlikeli olduğu bir devirde Lefkoşa’da 15 binin üzerinde insan toplanmıştı.

    Hem Rum Millî Muhafız Ordusu hem de BM Barış Gücü, olan biteni şaşkınlık ve tedirginlikle izliyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Akşam saatleri gelip gün batarken kalabalığın sabrı tükenmiş “Barış, Barış” diye tempo tutulmaya başlanmıştı. BM Barış Gücü yetkilileri “barış”ın manasını öğrenince işi hayra yormadılar. Bunun Türkiye’den gelecek bir müzisyenin ismi olduğuna inanmakta güçlük çektiler. Hava kararırken tedbir olarak bir ara elektriği keserek Türk bölgesini karanlığa gömmeyi bile denediler.

    Sonunda Barış Manço’yu taşıyan uçak Rumların denetimindeki Lefkoşa Uluslararası Havalimanı’na indi. Rum polisi havalimanında bekleyen kalabalığı zaptetmekte çok zorlanıyordu. Hızla pasaport işlemleri görüldü ve Barış Manço ile ekibi araçlarla Türk tarafına geçecekleri Ledra Palas barikatına ulaştılar. O andan itibaren işler iyice çığırından çıkacaktı. Devasa kalabalık Barış Manço’nun etrafını sarınca organizasyon ekibi bir ara insanların arasında Manço’yu kaybetti. Sonunda tekrar kendisine ulaşıp birlikte develerin yanına gittiklerinde yeni bir sorun çıktı. Barış Manço “Ben hayatımda deveye binmedim, istemem” diyordu. Önce bu develeri bulmak için harcanan çaba anlatılarak ikna edilmeye çalışıldı. Sonrasında ikna çabasından vazgeçildi ve kalabalık Manço’yu kucaklayarak zorla devenin üzerine oturtuverdi. Ancak sorunlar bitmedi. Şimdi de develer yattıkları yerden kalkmamakta direniyordu. Bakıcıları ellerindeki sopayla vurarak epey bir canlarını yakınca inatlarından vazgeçtiler. Ve böylece ekibin kalacağı Saray Otel’e doğru yürüyüş başladı.

    48-52 MUZIK _revize-4
    Kıbrıs turnesi için Barış Manço’yla 11 konser için anlaşma yapılmıştı ama yoğun ilgi nedeniyle sürekli yeni konser ilave ediliyordu. Turne bittiğinde konser sayısı 18’e ulaşmıştı.

    Diplomatik kriz

    Normal şartlarda hafif tempolu bir yürüyüşle bile 15 dakikayı aşmayacak yol, 1 saatte katedi-lebildi. Otele varıldığında yeni bir problem çıktı; develer şimdi de çökmemekte direniyordu. Üstelik sahiplerinin indirdiği tüm sopa darbelerine karşın bu defa çok kararlıydılar. Sonunda iş kestirmeden çözüldü. Birkaç kişi uzanıp Manço’yu aşağıya çekti. Şaşkınlık içindeki sanatçıyı omuzlarda otel lobisine taşıyan kalabalık otelin kapısına öyle bir yüklenmişti ki giriş katındaki bütün camlar tuzla buz oldu.

    48-52 MUZIK _revize-5
    Kıbrıs Türk gazetelerinden Bozkurt’ta 9 Ekim 1971’de yayımlanan ilan.

    Manço’nun deveyle karşılanıp oteline götürülmesi Kıbrıs Türk toplumu lideri, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Muavini Dr. Fazıl Küçük’ü çileden çıkarmıştı. Zira aynı saatlerde Küçük’ün Danimarkalı diplomatlarla önemli bir yemeği vardı. Konutunda bi raraya geldikleri sırada, BM yetkilerinden gelen telefonlar, kesilen elektrikler ve ardından yaşanan büyük gürültü, görüşmenin başlayamadan bitmesiyle sonuçlanmış; Danimarkalı yetkililer toplantıyı bırakıp Küçük’ün konutundan dışarıda olan biteni seyretmeyi tercih etmişlerdi. Dr. Küçük organizatörlere “Başımıza bir de bu Barış Manço işini çıkardınız; sizinle sonra konuşacağız” diye bir sitem notu göndermişti. İlk gün böylece sona erdi.

    Ertesi gün organizatörler, Barış Manço ve ekipten 3 kişiyle birlikte Dr. Küçük’ e bir nezaket ziyareti yaparak gönlünü aldılar. Sonrasında, 10 gün boyunca fırtına gibi geçecek konserler dizisi başladı. Kıbrıslı Türklerin Bayrak Radyosu tüm bu süreyi neredeyse tamamen Barış Manço’ya ayırarak, deyim yerindeyse Barış Manço Özel Yayını’na geçmişti. Önceden toplam 11 konser için anlaşma yapılmıştı; ancak ilgi öylesine büyüktü ki sürekli yeni konser ilave ediliyordu. Turne bittiğinde konser sayısı 18’e ulaşmıştı.

    Rum kesiminde karışıklık

    Kıbrıs’ta Barış Manço rüzgarı eserken Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimi arasında diplomatik gerginlik gitgide yükseliyordu. Rum basını Grivas’ın Kıbrıs’ta olup olmadığını tartışıyordu. Avrupa gazetelerine bakılırsa haber doğruydu ve Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı Grivas’ın öncülüğünde örgütlenen EOKA-B’nin bir darbe girişiminde bulunması, Rumların önce kendi içlerinde, ardından Türklerle kavgaya tutuşması an meselesiydi. Kıbrıs Türk basınında tüm bu haberler, bazen Barış Manço’nun turnesiyle ilgili haberlerle eşit büyüklükte yanyana yer alıyordu. Rum basınında ise çok daha gergin bir hava vardı. Aynı zamanda dinî lider olan Cumhurbaşkanı Makarios, bir ayini yönetmek için bir kiliseye girdiği anda aniden semtteki tüm elektrikler kesilmiş, silahlı muhafızlar bir suikast olabileceği korkusuyla Makarios’un etrafını sararak elektrikler tekrar gelene dek yarım saat boyunca elleri tetikte beklemişti. Rum toplumu içten içe kaynıyordu. 27 Ekim’e gelindiğinde Barış Manço’nun “büyük arzu üzerine” eklenen son iki konserini vereceği duyurulurken, manşetlerde gene Grivas vardı. Kıbrıs’ta olduğu artık kesinleşmişti, çünkü kendi imzasını taşıyan bir bildiriyle Ada’da olduğunu bizzat açıklıyor ve Rum halkını “EOKA-B saflarında Enosis mücadelesi”ne davet ediyordu. 29 Ekim tarihli gazetelerse Barış Manço’nun Ada’dan ayrıldığını ve son olarak Kıbrıslı Türk bir çiftin nikah törenine davetli olarak katılıp bir de şarkı söylediğini yazıyordu. Türkiye basınında yer alan Lefkoşa mahreçli haberler ise turnenin başarısından söz ederken, Manço’nun Ada’dan ayrılmadan önce Kıbrıs ile ilgili bir plak yapma sözü verdiğinden bahsediyordu.

    48-52 MUZIK _revize-6
    Rum saldırıları nedeniyle bir okula sığınan Kıbrıslı Türk kadın, çocuk ve yaşlılar.
    (TUNCA ÖRSES ARŞİVİ)

    15 Temmuz 1974 darbesi

    Kıbrıs’ta, uluslararası kamuoyunun öngördüğü darbe, bu hadiselerden 3 yıl kadar sonra, 15 Temmuz 1974 günü yaşandı. Cumhurbaşkanı Makarios İngiliz üssüne sığınıp oradan Malta’ya kaçarken, Rumlar Makarios yanlıları ve Solcular ile EOKA’cı darbeciler olarak iki safa ayrılıp çatışmaya tutuştular. 5 gün sonra Türkiye, 20 Temmuz sabahı Kıbrıs’a asker çıkararak duruma müdahale etti. Grivas bütün bunları göremedi; çünkü 27 Ocak 1974’te saklandığı evde kalp krizi geçirerek 76 yaşında hayata veda etmişti. Barış Manço’ysa Kıbrıs’la ilgili plak yapma sözünü dolaylı olarak 1979’da yerine getirdi. 1971’deki unutulmaz turnede dinleyip öğrendiği, 1900’lerin başında ölen Kıbrıslı yarı efsane bir karakterden yola çıkarak “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” şarkısını yaptı. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, herkesin ister bakkala ister meyhaneye olan borcunu kendisi adına veresiye defterine yazdırmasını dert etmeyip hepsini ödediği için fakir öldüğü anlatılan bir halk hikayesi kahramanıydı. 1982’de Türkiye’deki ve Kıbrıs’taki gazeteler, Barış Manço’nun Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’ya ait olduğu rivayet edilen mezarı tekrar yaptırdığı haberini de verecekti.

    Barış Manço 80’lerin başında Kıbrıs’ı yeniden ziyaret ettiğinde artık ne bir zamanlar uçaktan indiği Lefkoşa Uluslararası Havalimanı vardı ne geçmesi gereken bir barikat ne de binmek zorunda bırakıldığı develer. Havalimanı 20 Temmuz 1974 sabahı Türk jetleri tarafından bombalanınca kullanılamaz hâle gelmişti. Ledra Barikatı, 1974’ten 2003’e kadar çok özel durumlar dışında geçişe kapalı kaldı. 2003’te Türk tarafının aldığı ani bir kararla açılınca, sınırın iki yanında diğer tarafı görmek isteyenler saatlerce bekleyecekleri uzun kuyruklar oluşturdular. Bir zamanlar 3 devenin gün boyunca Manço’yu beklediği, ikiye bölünmüş Taksim Saha-sı’nın statüsüyse halen zaman zaman alevlenen bir tartışma konusu. 20 Temmuz 1974’ün 49. yılında ise Kıbrıs Sorunu’ nun akıbeti henüz belirsiz.

    48-52 MUZIK _revize-7
    Rum faşistlerinin 15 Temmuz 1974’te yaptığı darbeden beş gün sonra Türkiye Kıbrıs’a asker çıkararak duruma müdahale etti. 14 Ağustos’taki ikinci harekatın ardından Ada’nın yüzde 37’si Türk kontrolüne geçecekti.
  • Kleopatra: Siyahla beyaz melekle şeytan arasında

    Kleopatra’nın siyah bir oyuncu tarafından canlandırılmasıyla gündeme gelen Netflix belgesel draması “Afrika Kraliçeleri: Kleopatra”, özellikle Mısır’da daha büyük bir tartışmanın kapısını açtı. Belgesel, kraliçenin baştan çıkaran tehlikeli bir kadın ya da aşktan gözü kararmış bir kurban olarak çizilen portresini de yeniden yorumluyor.

    Dört bölümden oluşan Netflix belgesel drama­sı “Afrika Kraliçeleri: Kleopatra”, daha fragmanının yüklenmesiyle Mısır’da kıya­meti koparttı. Başrolünü İngiliz oyuncu Adele James’in üstlen­diği mini dizide kraliçenin bir siyah tarafından canlandırıl­ması büyük tepki uyandırdı. Mı­sırlı bir avukat, bir başsavcıyla birlikte platformun kapatılması talebiyle dava açarken; 2011’de 3 ay boyunca Kültür İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı olarak da görev yapan Mısır arkeolojisi uzmanı Zavi Havas, belgeseli “Kleopatra Yunandı, açık ten­liydi, siyah değildi” sözleriyle yalanladı.

    Dizinin yönetmeni Tina Gha­ravi ise Variety’de yayımlanan yazısında “Neden bazı insanlar Kleopatra’nın beyaz olmasını istiyor? Belki de sorun yalnızca Kleopatra’nın dizide siyah bir oyuncu tarafından canlandı­rılmasında değil, Mısırlılara kendilerini Afrikalı olarak görüp görmediklerini sormamda. Bu yüzden bana öfkeliler” sözleriyle oyuncu seçimini savundu. Diğer yandan Netflix’in tarihi çarpıt­tığını ileri süren Mısırlılar buna cevap olarak kendi Kleopatra belgesellerini çekeceklerini duyurdular. Devlete bağlı United Media Services’in kanalı Al Wathaeqya “azami seviyede” araştırmaya dayanan yeni bir belgeselin yapımına başladığını açıkladı.

    Kleopatra’nın kahverengi teni ve kıvırcık saçlarının yarattığı tartışma dışında dizi, MÖ 51-30 arasında hüküm sürmüş 7. Kle­opatra’nın yaşamını, stratejik zekasını ve mirasını konu alıyor. “African Queens” (Afrikalı Krali­çeler) serisinin ikinci sezonunda yayımlanan dizinin yapımcısı ve anlatıcısı Jada Pinkett Smith. Dizinin yine Netflix’te izlene­bilen birinci sezonu Ndongo ve Matamba kraliçesi Njinga’yı konu alıyor.

    resim_2024-09-01_154637159
    MÖ 30’da ölen Kleopatra, Mısır’ın son firavunuydu. Ölümünün ardından Mısır, Roma İmparatorluğu’nun bir parçası hâline geldi. Kraliçenin mezarının nerede olduğu bilinmiyor.

    Tarihî olayların Adele James, Craig Russell, John Partridge ve Andira Crichlow tarafından canlandırıldığı “Queen Cleopat­ra”da Prof. Shelly P. Haley, Nübye Arkeolojisi ve Eski Mısır uzmanı Debora Heard, yazar Islam Issa ve Sally Ann Ashton, Eski Mısır Bilimcisi Colleen Parnell ve Antik Akdeniz arkeoloji uzma­nı Jacquelyn Williamson, ünlü hükümdarın hayatı hakkında bilgileri paylaşıyorlar.

    Dizi, Kleopatra’nın babası 12. Batlamyus’un ölümüyle başlıyor. “Isis ve Osiris’in yeniden vücut bulmuş hâli” olan Kleopatra’nın, erkek kardeşi 13. Batlamyus ile evlenerek tahta çıkmasıy­la devam ediyor. Mısır çifte hükümdar ile yönetiliyor; bir tür eş başkanlık… Kardeşlerin evlenmesi ise normal kabul edi­liyor; iktidara tehdit oluşturan kardeşlerin icabına bakmak da öyle. Mısır’ın son firavununun hayatındaki tüm önemli hadise­ler; Jül Sezar (John Partridge) ile geçirdiği yıllar; Marcus Anto­nius (Craig Russell) ile ilişkisi; Aktium Muharebesi; Octavian’ın Roma İmparatoru olması da dizide işleniyor.

    Kleopatra hem Tanrı hem de hükümdar konumunda. Çok iyi eğitimli bir diplomat ve strate­jist. Halıya sarılarak gizlice Se­zar’ın sarayına girmesini dizide de görüyoruz ama, bu Elizabeth Taylor’ınki gibi bir sahne değil. Kleopatra’nın gönül ilişkileri Roma’yla kurduğu politik ve stratejik ittifakların bir uzantısı aslında. Doğurduğu çocuklar da (Sezar’dan Ceaserian ve Marcus Antonius’tan üç çocuk) geleceğini garanti altına almak istemesinin sonuçları.

    Mısır çifte liderle yönetilen bir ülkeyken Roma erkekler tarafından yönetilen bir cum­huriyet. Kleopatra hem yabancı hem de kadın bir hükümdar sıfatıyla Romalıların alışık ol­duğundan çok farklı bir portre çiziyor. Sezar’ın da danışmak­tan, konuşmaktan hoşlandığı bir insan. Roma’nın ilk kütüp­hanesini yaptırmaya ve Jülyen Takvimi’ni kullanmaya karar vermesi hep bu karşılıklı fikir alışverişlerinden kaynakla­nıyor. Ancak Kleopatra, başta Cicero olmak üzere bol miktar­da düşman da ediniyor.

    resim_2024-09-01_154641385
    Belgeselden daha çok drama kategorisinde değerlendirilen dizi, seyircilerden yüksek puan alamadı.

    General Antonius ile arasın­da gelişen ve “büyük aşk” olarak anlatılan hikayeye gelince… Aslında ortada o denli romantik bir ilişki yok. Daha çok askerî ve ekonomik bir ortaklık sözkonu­su. Ancak koşullar denk gelince biraraya geliyorlar. Hatta Anto­nius, Kleopatra’nın ikizlerinin doğumu ardından Octavian’ın kızkardeşi ile evleniyor ve 3 yıl ortalarda görünmüyor! Bunun üzerine Kleopatra ne yapıyor? Diplomatik evliliklerin ne demek olduğunu bildiğinden, oturup Marcus’un arkasından ağlamıyor tabii. İhracatı, eko­nomiyi güçlendiriyor; ülkesini zenginleştiriyor. Marcus ise ne zaman onun servetine ihtiya­cı olduğunu anlıyor, o zaman kraliçeyle tekrar görüşmek için elinden geleni yapıyor; bunun sonucunda yeniden Antakya’da buluşuyorlar. Yaklaşık 1 yıl bu­rada kalan ikili, sadece birlikte çok iyi vakit geçirmiyor aynı zamanda sıkı bir pazarlık da yapıyor. Kleopatra için çocuk­larının resmen kabul edilmesi, komutanlarına bazı bölgelerin verilmesi, böylece Mısır toprak­larının gelişmesi elzem. Ve işte tüm bunlar hep müzakereyle yürüyor.

    resim_2024-09-01_154645430
    Tartışmaların göbeğinde dizinin başrolünü üstlenen Adele James var.

    “Queen Cleopatra” bir otu­ruşta izleniyor. Ayrıca bugüne kadar pek üzerinde konuşulma­yan konulara da değiniyor. Kra­liçenin kız kardeşi ve düşmanı Arsinoe (Andira Crichlow) ile ilişkisi veya Kleopatra’nın kızı 2. Selene’nin annesinin anısını yaşatmaya çalışarak Numidya (bugünkü Cezayir), Moritanya ve Sirenayka kraliçesi olması gibi…

    Büyük tartışma yaratan ten rengi meselesine gelince… Batlamyus Hanedanı’nın men­subu, Makedon-Yunan kökenli kraliçenin annesinin kim oldu­ğu bilinmeden, onun mutlaka beyaz olması gerektiğinde ısrar etmek biraz tuhaf.

  • Komşun açken tok yatma israfı önle, gıdayı çöpe atma

    Sümerlerin balātu’larından manastırların aş ocaklarına, Yahudiliğin tzedakah’sından İslâm’ın sadakasına aşevlerinin ve yoksullarla yiyecek paylaşmanın köklü bir geleneği var. 90’larla birlikte bu gelenek değişiyor; daha eşitlikçi ve çevreci bir yapıya doğru evriliyor. Günümüzdeyse açlığı “yama çözümler”le değil, temelden çözecek teknolojiye sahibiz.

    Tarih boyunca devlet ve dinî kurumlar, “Komşun açken sen tok yatamaz­sın” kaidesini o denli vurgula­mışlar ki, dünyanın neresinde, hangi dönemde yaşarsa yaşasın bu vicdani zorunluluk hemen herkesin içine işlemiş. Hayırse­verliğin, aşevlerinin ve yoksul­larla yiyecek paylaşmanın uzun bir geçmişi var.

    MÖ 2400’lerde Sümer dev­letinin kalabalık şehirlerinde “balātu” denilen mutfaklarda pişirilen “ash-paz” adlı besleyici bir arpa çorbasıyla yoksullar doyurulurmuş. Hatta Kral Urukagina zaman zaman birlik duygusunu kuvvetlendirmek için tebaasıyla aynı çorbaya kaşık sallarmış.

    Antik Yunan’da xenia yani “tanrı misafiri” anlayışı sosyal dokunun içine işlemiş. İhtiyacı olanlara destek sağlamak bir insanlık vazifesi sayılırmış. Yoksul biri herhangi bir kapıyı çalıp, yiyecek, barınma ya da giyecek yardımı isteyebilir, karşılığında da belirli bir süre konuk edilir, kendisine saygıyla davranılırmış. Bazı şehirlerde prytaneia ismi verilen aşhane­lerde vatandaşlara devlet için gördükleri herhangi bir hizme­tin ödülü olarak yemek yeme hakkı tanınırmış. Ayrıca, toprak sahipleri ve devlet, açlığın önüne geçmek ve isyanları önlemek için tarımsal ürün fazlasını yoksullara dağıtırmış.

    resim_2024-09-01_153911820
    1910 yılında, İngiltere’nin Canterbury şehrinde çorba sırası.

    Antik Roma’da da özgür Roma vatandaşlarına devlet eliyle buğday dağıtılan Cura Annonae adlı bir program var. Bu dönem­de iki kişilik bir aileye verilen buğday, aylık 5 modii, yani aşağı yukarı 35-40 kilo kadar. Aile üyelerinin sayısına göre miktarı hesaplanan tahıl dağıtımının sıklığı değişkenlik gösterse de Augustus zamanında (MÖ 27- MS 14) aylık bir düzene oturtulu­yor. Böylece vatandaşlar her gün taze ekmek yiyebilir hâle geliyor. Ömür boyu aç kalmama garan­tisi, toplumsal barışın en önemli unsurlarından biri; bir diğeri ise gladyatör dövüşleri. Şair Juve­nal’in panem et circenses dediği “ekmek ve sirk siyaseti” buradan doğuyor.

    Haklar ve gıdaya erişim bakımından sosyal sınıflararası farkların büyük olduğu Antik Mısır’da ise, ayrıcalıklı sınıf­lar ve firavunlar tapınaklara bağış yapıyor; tapınak rahipleri de bu bağışların bir kısmını yoksullara yiyecek sunmak için kullanıyor. Burada görünüşte Tanrıça Ma’at’ın uyum, adalet ve toplumsal denge prensiplerine göre yaşamak için hayırseverlik teşvik ediliyor. Tabii Tutank­hamun’un mezarından çıkan mumyalanmış yiyecekler, ba­ğına ve yılına göre etiketlenmiş şaraplar, sıradan halkın rüyasına bile giremezdi. Yani ışıltılı deko­run arkasında bira ile baklaya ta­lim eden yüzbinler vardı. Ancak kuraklık ve kıtlık zamanlarında silolarda tutulan tahıl ve yiyecek­ler, ayaklanmaları önlemek için halkla paylaşılırdı.

    Haritada biraz yukarı, İs­rail’e doğru çıkıldığında, Eski Ahit’in hayırseverlik, adalet ve yoksulların korunmasıyla ilgili öğretileriyle karşılaşırız. İbranice “doğruluk” anlamına gelen tzeda­kah kavramı, İslâm’daki “sadaka” sözcüğüyle aynı Semitik köken­den. Salt para vermeyi değil her tür yardım ve hayır işini kapsar. Hasat zamanı ürünün bir kısmı­nın yoksulların toplaması için bırakılması bu anlayışın günlük yaşamdaki yansımalarından.

    resim_2024-09-01_153915792
    Büyük Buhran döneminde ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfaklar kurmuştu.

    Ortaçağ Avrupa’sında yoksul­ların, yaşlı ve hastaların gözetilip beslenmesi, giderek merkezî bir güç hâline gelen Katolik Kili­sesi ve manastırlar tarafından üstleniliyor. Manastır rahipleri, “düşkünler evi” veya “şefkat evi” denen “hospice” mutfaklarında tek çeşit, ama çok besleyici, sıcak sulu bir yahni sunuyor. Hem bedeni hem ruhu ısıtmak için yaptıkları bu yahniler çok lezzetli olacak ki “tenceredeki mucize” adı yakıştırılmış. Rahipler de misafir ettikleri insanlarla birlikte aynı sofrada, aynı yemeği yiyorlar. 12. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya yayılan hastanelerin aş ocakla­rı da yoksulları doyurmak için kullanılıyor. Bunlardan biri olan Londra’daki St. Bartholomew Hastanesi 1123’ten beri halen ayakta; bizdeki imarethaneler ise ne yazık ki bu kadar uzun ömürlü olamamış.

    Kendilerine ait mutfakları, ye­mek salonları, eğitim olanakları, hamam, cami, hastane ve odaları olan Osmanlı imarethaneleri, uzun yıllar halka yiyecek sağla­mak ve gündelik konularda des­tek olmak için çok önemli bir işlev üstlenmiş. Bu kompleksler, hem İslâm’ın “sadaka” ve “zekat” ve­cibelerinin yerine getirilebildiği hem de din, dil, ırk ayırt edilme­den ihtiyaç sahiplerinin yardım alabildiği yerler. İmarethaneler, sultanlar ve hayırseverlerin kurduğu vakıfların gelirleri ve kendilerine ait arazilerde yetişti­rilen ürünler sayesinde, bağışlara bel bağlamadan ayakta kalacak şekilde kurgulanıyor. Şehrin dokusuna uygun şekilde inşa edilen bu yapılar, İslâm anlayışına uygun bir kolektif sorumluluk duygusu aşılayarak toplumsal dayanışmayı güçlendiriyor.

    İlk akla gelenler, İstanbul’da­ki Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih, Beyazıt, Atik Valide Sultan, Yeni Valide Camii imaretleri ile Edirne’deki Selimiye Külliye­si’nin imareti… Ancak bunların ekonomik kaynakları, 19. yüzyıl sonunda kötüleşen siyasal durum ve kaybedilen savaşlarla birlikte tükenince, kapatılma­larından başka çare kalmamış. Eski işlevini sürdüren hiçbir imarathanenin kalmadığı günü­müzde, yoksul halkın beslenme ihtiyacını STK’lar ve belediyeler üstleniyor.

    resim_2024-09-01_153920780
    Nazilerin Eintopf (tek kap) kampanyasında yemek yiyen Almanlar.

    Yakın dönem uygulamaları

    İki dünya savaşı arasındaki dö­nemde, savaşa katılan ülkelerin yokluk içindeki vatandaşları, aş ocaklarında dağıtılan yemek­lerle hayatta kalmışlardı. Büyük Alman şehirleri, Blitz sırasında Londra ve kuşatma altında inle­yen Leningrad, kısıtlı malzeme­lerle ortaklaşa yemek hazırlanıp paylaşılan mutfaklardan beslen­mişti. Okyanusun öbür yakasında da yoksulluk Avrupa’yı aratmı­yordu. Büyük Buhran’da işsiz kalan, tüm varlığını kaybeden binlerce insanın beslenmesi öyle büyük bir sorun hâline gelmişti ki ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfak­lar kurmuştu.

    90’lardan itibaren gıda dağı­tımına bakışaçısında değişimler oldu. Daha eşitlikçi, daha çevreci, yardım alan insanların saygınlı­ğını gözeten, ünlü şeflerle işbirliği yapan kurumlar ortaya çıktı. Örneğin tanınmış şef Massimo Bottura’nın Milano’da başlattığı “Food for Soul” programı, başka ülkelerin yerel organizasyonla­rına destek vererek “refettorio” isimli aşevleri kuruyor; bu atıksız aşevlerinde kimsenin istemediği, beklemiş ama sağlıklı ürünleri gurme lezzetlere dönüştürerek ihtiyaç sahiplerine sunuyor.

    resim_2024-09-01_153924986
    İtalyan şef Massimo Bottura, “Food for Soul” programıyla kimsenin istemediği ürünleri yoksullar için gurme lezzetlere dönüştürüyor.

    Sosyal refah ve çevre koruma anlayışının kapsamı geliştikçe, birçok ülke açlıkla mücadeleyi yemek dağıtmak gibi geçici çö­zümlerle değil, adil gıda paylaşı­mını temelden ele alan program­larla sürdürüyor. Gıda bankaları, mahalle buzdolapları gibi projeler sayesinde restoranlarda satıl­mayan yenebilir malzemeler, son kullanma tarihi yaklaşmış ürünler toplanıyor ve ihtiyaç sa­hiplerinin para ödemedikleri bir süpermarketten alışveriş yapar gibi gelip almaları için sunuluyor. Arzu eden hayırseverler de bura­lara ürün bırakabiliyor.

    Bu sırada aşevleri de sunum anlayışı açısından çeşitleniyor. Dinî kurumların eski çağlardan beri benimsediği sunumların ye­rini, Hindistan’da 2 milyon çocu­ğa öğle yemeği ulaştıran Akshaya Patra Vakfı gibi güçlü örgütlen­me imkanına sahip kurumlar alıyor. Tarla artığı programları ile market kasalarına giremeyecek şekilsiz ürünler dalında ya da tarlada kalmak yerine, gönüllü­ler tarafından toplanıp ihtiyaç duyanlara iletiliyor.

    resim_2024-09-01_153930945
    Mahalle buzdolapları herkese açık ürünleri ücretsiz dağıtıyor.

    Aslında artık gıdaya erişim ko­nusundaki eşitsizliği çözebilecek, açlığı yok edebilecek teknolojiye sahibiz. BM’ye bağlı Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, dünyadaki gıda üretiminin üçte biri ziyan ediliyor. Bu, 1.3 milyar ton gıdanın çöpe gittiği anlamına geliyor. Az gelişmiş ülkelerde israfın çoğu altyapı yetersizliği nedeniyle tarladan rafa uzanan süreçte yaşanırken, gelişmiş ülkelerde gı­danın %40’ı (lokantaların da dahil olduğu) tüketici tarafında ziyan ediliyor. Gelgelelim ABD gibi refah düzeyinin yüksek olduğu düşünülen bir ülkede bile vatan­daşların %14’ü ertesi öğünde ne yiyeceğini bilmiyor.

    Halbuki üretim, depolama ve dağıtım sistemlerinin düzgün çalışmasıyla üretici düzeyinde, atıksız mutfak konusunda pratik çözümlerle tüketici düzeyinde israfı azaltabilir, büyük ölçüde açlığın önüne geçebiliriz. Kim­senin bir lokma için başkasının gözünün içine bakmak zorunda kalmayacağı bir dünya düşleye­rek işe koyulabiliriz. Yüzyıllardır denediğimiz ama bir türlü başa­ramadığımız gibi…

  • Geçmişten günümüze sıradışı bir dayanışma tarihi

    Geçmişten günümüze sıradışı bir dayanışma tarihi

    Macaristan’da Türkoloji eğitimi gören ve meslek hayatında ağırlıklı olarak Balkanlar ve Doğu Avrupa’da çalışan Attila Pinter, daha önce de görev aldığı İstanbul’a 8 ay önce başkonsolos olarak döndü. Deneyimli diplomat, dünden bugüne gelişmelerin ışığında Türk-Macar ilişkilerinin kültürel ve ekonomik boyutunu değerlendirdi.

    Sayın başkonsolos, sizce Macaristan yakın tarihinin kilometre taşları neler?

    Macaristan’da 40 yılı aşkın bir süre sonra 1990’da -sadece Komünist Partisi’nin ve ona bağlı toplumsal kuruluşların adaylarının olmadığı- fakat bunun haricinde başka diğer siyasi partilerin yarışabildiği bir parlamenter düzene geçildi. O dönem Sovyet Ordusu’nun Macaristan’dan çekilmesi çoktan başlamışsa da ülkemizin tamamen özgür olduğu söyle­nemezdi. Son Sovyet askeri, 19 Haziran 1991’de Macaristan’dan çıktı ve nihayet 1944’ten beri ilk defa Macaristan toprağında yabancı asker kalmadı.

    1990’a kadar dış ticaret iliş­kilerimizin büyük çoğunluğu eski Doğu Bloku ile yürütüldü. Sonraki dönemde yatırımcılar ağırlıklı olarak Avrupa’dan, Japonya’dan ve ABD’den geldiler. 2014’te başlatılan “Doğu Açılı­mı” siyaseti sayesinde Asya’dan da günden güne artan yatırım çekmeye başladık.

    Macaristan tarihi boyunca her zaman Avrupa’nın parça­sıydı; en tehlikeli ideolojiler dahi onu yolundan çıkarmaya çalıştığında kendini hep Avrupa ülkesi olarak değerlendirdi. Çabalarımız sonucunda 1990’da NATO’ya, 2004’te ise Avrupa Birliği’ne katıldık.

    Kasım 2022’de İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki görevlerinizden bahseder misiniz?

    Dışişleri kariyerime 1998’de başladım ve yaklaşık iki sene boyunca Türk masasında çalıştım. Bu hiç şaşırtıcı değil­di çünkü üniversitede Tarih, Türk Dili ve Edebiyatı okudum. 1997’de Macaristan’da Türkoloji bölümünü bitirdim. Bundan sonra İstanbul’da konsolos ola­rak görev yaptım ve doktoramı tamamladım. Balkanlar’a olan merakım hem doktora sürecimi hem de gelecek yıllardaki çalış­ma hayatımı belirledi. 2003- 2007’de Belgrad’a, 2008-2013’de Üsküp’e atandım; sonrasında 2014-2022’de tekrar Belgrad’ta, ama bu defa büyükelçi olarak görev yaptım. Beni çok mutlu eden gelişme Macar-Sırp ilişki­lerinin tam bu yıllarda bugünkü harika seviyesine ulaşmasıdır. Bu sürecin parçası olmaktan şeref duyuyorum.

    Sonuç olarak bölgede 17 sene geçirdim ve Balkanlar’ı seçti­ğim için hiçbir zaman pişman olmadım. Bu milletlerin çok canayakın ve misafirperver oluşu, kendimi her zaman çok iyi hissetmemi sağladı.

    Kasım 2022’de İstanbul’a atandım. Gelir gelmez farket­tiğim şey, İstanbul’un ve genel olarak Türkiye’nin son 20 sene­de ne kadar çok geliştiğiydi. De­ğişmeyen tek şey Türk insanının nezaketi, misafirperverliği ve yardımseverliği.

    resim_2024-09-01_153151526
    8 ay önce Maca­ristan’ın İstanbul Başkonsolosu olarak atanan Attila Pinter, Macaristan’da Türko­loji bölümünden mezun olmuş.

    Türkiye ve Macaristan’ın ortak tarihiyle ilgili üniversiteler arasında yapılacak bir projeyi işbirliğini geliştirebilecek bir adım olarak görür müsünüz?

    Türk ve Macar üniversiteleri arasındaki ilişki mükemmel ve bu birçok ortak projeye yansı­yor. Bunlar arasında özellikle Budapeşte Teknoloji ve Ekonomi Üniversitesi ile Yıldız Teknik Üniversitesi Mühendislik Mi­marlık Fakülteleri arasındaki işbirliğini vurgulamak isterim. İkili ve çok taraflı anlaşmalara dayalı birçok burs imkanı ve değişim programı da mevcut. 2022-2023 akademik yılında 341 Türk öğrenci SH burslu olarak Macar üniversitelerine kaydoldu ve her yıl ortalama 1.200’den fazla Türk başvuruyor.

    Macaristan’da Türkiye’den gelenler çok ilgi görüyor. Turistik veya yatırım amaçlı seyahatlerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

    Bahsettiğiniz her iki alanda da son yıllarda ciddi bir büyüme görüldü. 2022’de Türkiye’den gelen misafir geceleme sayısın­da %300’ün üzerinde bir artış gözlendi ve bu yıl da devam etti.

    İstanbul-Budapeşte uçuşları­nın sayısı son yıllarda birkaç kat arttı. Ekonomik yatırımlar da öyle. Türk yatırımcılar artık şir­ket kurma, bankacılık ve lojistik konularını Budapeşte’de Türkçe yönetebiliyor. Yatırım yapmak isteyen şirketler için Macaristan Devleti, yatırımın büyüklüğü, bölgesi ve iş sektörüne bağlı ola­rak vergi ve nakit desteği de sağ­layabiliyor. 800 milyon USD’lik mevcut Türkiye FDI stokunun 2025 sonunda 3 milyar USD’ye çıkmasını bekliyoruz.

    Macaristan; Tuna Nehri, güzel köprüleri ve tarihî yerleriyle turistlerin çok ilgisini çekiyor. Bu dokuyu korumak için nasıl bir politika izliyorsunuz?

    resim_2024-09-01_153156601
    Pinter, önümüzdeki yıl Macaristan ile Türkiye arasındaki modern diplomatik ilişkilerin 100. yılında her iki ülkede de çok sayıda program ve etkinlik düzenle­neceğini anlattı.

    Macaristan’da GSMH’nin %10’undan fazlasını sağlayan turizm sektörü. 2022’de 14.2 milyon yabancı turist Macaris­tan’ı ziyaret etti, ülkede toplam 40 milyon misafir gecesi ge­çirdiler ve en çok Budapeşte’yi tercih ettiler. Misafirlerimizin çoğu Almanya, Çek Cumhuriye­ti, Romanya, Birleşik Krallık ve Polonya’dan geliyor.

    Macaristan son yıllarda tarihî değerlerini korumak için çok ciddi adımlar attı. En önemli programlardan biri Buda Kale­si’nin yeniden inşaı ve ülkemi­zin kale ve saraylarının yeni­lenmesi. Macaristan’da bulunan Türk eserlerinin korunmasına da çok önem veriyoruz. Gül Baba Türbesi yakın zamanda tamam­landı ve yeniden açıldığından beri daha fazla ziyaretçi çekiyor. Tarihî termal otellerin korun­masına da özen gösteriyoruz. Macaristan’da 220 termal spa ve 1.290 kaplıca var; bu bakımdan termal kaynaklar sözkonusu ol­duğunda süper güç olduğumuzu güvenle söyleyebiliriz.

    Türk müziğini ve mutfağını beğeniyor musunuz? Kültürlerimiz arasında ne tür benzerlikler var?

    Türk müziğini ve mutfağını çok seviyorum. Arabaya bindiğim­de her zaman bir Türk radyo istasyonu açıyorum; şarkı sözlerinde önceden bilmediğim kelimeler buluyorum; anlamla­rını araştırarak dilbilgimi daha da geliştiriyorum. Türk mutfağı Macar mutfağına benziyor; zengin baharatlar ve sebzeler biraraya gelip nefis yemeklere dönüşüyor.

    Kültürel sahada şüphesiz çok köklü bağlar var. Macar dilinde yüzlerce Türk kökenli kelime bulunuyor. Macaristan, Osmanlı Devleti ve ardın­dan Türkiye’nin bağımsızlık mücadelelerini veren özgürlük savaşçılarını ülkesine kabul ettiğini asla unutmaz. Imre Thököly, Ilona Zrínyi, 2. Fe­renc Rákóczi, Lajos Kossuth ve arkadaşları; ayrıca 1956 İhtilali ve Özgürlük Savaşı sonrasında sığınan vatandaşlarımız da bu topraklarda yeni yurtlarını bul­dular. 1956 tarihli Macar İhtilali ve Özgürlük Savaşı’nın anısına Tarık Buğra, “Ayakta Durmak İstiyorum” adlı tiyatro oyunu­nu, Şinasi Özdenoğlu ise “Macar Rapsodisi” isimli şiiri yazdı.

    Türkiye’de, her iki hüküme­tin önem verdiği birçok Macar anı mekanı var. Bunların çoğu, bir zamanlar Osmanlı Dev­leti’ne sığınan Macar özgür­lük kahramanlarını anıyor: Kütahya’da Lajos Kossuth, Tekirdağ’da 2. Ferenc Rákóczi, Kocaeli’de ise Imre Thököly ve Ilona Zrínyi’yi. 2017’den beri Pendik’teki Türk-Macar Dostluk Parkı’nda efsane futbol kaptanı Ferenc Puskás’ın ve ünlü Rubik Küpü’nün de bir heykeli var.

    1924 yılını modern çağda­ki diplomatik ilişkilerimizin başlangıcı olarak görüyoruz. Bu ilişkilerin 100. yıldönümü olan 2024, her iki ülkede de çok sayıda program ve etkinliklerle Macar-Türk Kültür Yılı olarak kutlanacak.

  • Uzay ve uzaylı filmleri: Yalnız değiliz, var birileri…

    NASA’nın tanımlanamayan hava fenomenlerine (UAP) ilişkin gözlemlerini kamuoyuyla paylaşması üzerine UFO tartışmaları yeniden alevlendi. İnsanın dışuzaya ilişkin merak ve korku arasında gidip gelen ilgisi, kamerayı eline aldığı andan itibaren sinemaya da yansımıştı. “Ay’a Seyahat”ten “Interstellar”a beyazperdede uzaylılarla temas fantezileri…

    New Mexico’daki Los Alamos Laboratuva­rı’nda çalışan fizikçi Enrico Fermi, 1950 yazında öğle arasında meslektaşlarıyla dün­yadışı varlıklar üzerine sohbet ederken basit bir soru sormuş­tu: “Peki ama neredeler?” Adına sonradan “Fermi Paradoksu” denecek uyumsuzluk böyle doğmuştu. Milyarlarca yıldır varolduğu bilinen galakside milyarlarca yıldız varsa, bu yıldızların etrafındaki geze­genlerden bazılarında “canlılık” koşullarının oluşmuş olması ihtimali akla yatkındı. Buna rağmen, biz neden dışuzaydan gelen ikna edici bir canlılık emaresine henüz rastlayama­mıştık?

    Aslında dışuzayla ilişkisini merak ve korkunun güdümün­de tesis eden insan, bu soruyu muhtemelen kendini bildiği ilk karanlık geceden beri soruyor­du. Belki bu yüzden, kamerayı eline aldığı andan beri beyaz­perdeye yansıttığı fantezileri arasında ilk sırayı kah dost kah düşman olarak çizilen uzaylıla­ra ve uzaya ayırmıştı.

    Uzaya dair filmler neredey­se sinemayla yaşıt. İlk temas, 1902 yapımı “Ay’a Seyahat” ile kuruldu. Sinemanın sihirbazı Georges Méliès, bu ilk bilimkur­gu filmini, Jules Verne’in 1865’te yayımladığı Dünyadan Ay’a ve Ay’ın Etrafında romanlarından uyarladı. Ancak Jules Verne’in ziyaret ettiği bu Ay, 17. yüzyıl­da Kepler, Bacon, Godwin gibi isimlerin yönlendirdiği bilimsel düşüncenin (ve teleskopun!) ütopyacı saiklerle “icat ettiği” bir Ay’dı. Yeni bir kozmolojinin haritasız topraklarında olası­lıklar sınırsızdı. Ay’a yolculuk ise liberal bir rüyaydı: Özel teşebbüsün ve yatırımcıların zaferi…

    Jules Verne’in hikayesinde Ay’da kimse yaşamıyordu. İddianın esas konusu bilim, teknoloji ve en önemlisi serma­ye sayesinde oraya gitmekti; sapasağlam geri dönmek de hikayenin sürprizli mutlu sonu. Méliès’in 17 dakikalık filmine dikkatli bakıldığında ise sö­mürgeci yayılmacılığın miza­hi bir eleştirisi (Beyaz adam bilmediği yerlere şemsiyesiz gitmez!) görülebiliyordu. Film­de insanlar, Ay’dan dönerken yanlarında Ay halkından birini de getiriyorlardı. Sinema, insa­na benzeyen uzaylıların ilkiyle böylece tanışıyordu.

    resim_2024-09-01_151255073
    1902 yapımı “Ay’a Seyahat” sinemanın uzayla ilk temasıydı

    Soğuk Savaş gezegeni

    1950’lerle birlikte Soğuk Savaş, ABD’ye insanların en çok kom­şularından korktuğu paranoya atmosferini de beraberinde getirmişti. Bu dönemde sine­ma, kendilerini gizlemek için insan kılığına giren uzaylılarla tanıştı. 1953 tarihli “It Came from Outer Space”de, uzay gemileri arızalanan uzaylılar bir Amerikan kasabasına zorunlu iniş yapıyor, farkedilmemek için kasaba sakinlerini kaçırıp on­ların suretine bürünüyorlardı. Aslında niyetleri, ait olmadıkları bu topraklardan bir an önce ayrılmakken, kasabalıların linç girişiminden kılpayı kurtulu­yorlardı.

    Hikaye, bu yıllarda temelleri atılan, “makbul ve müreffeh ya­şamın adresi” banliyöye taşındı­ğında ise işin rengi değişmişti. “Invasion of the Body Snatcher­s”da (1956) uzaydan gelen bir yaşam formu, ahaliyi bedenleri­ni bir bir ele geçirmek suretiyle insanlıktan çıkarmıştı. Hikaye, kimine göre Sovyetler’in tektip­leştirici, yayılmacı ideolojisine duyulan korkuyu; kimilerine göreyse banliyönün monoton düzeni içerisinde benliğini kaybetmek istemeyen genç bir adamın kabusunu simgeliyordu.

    resim_2024-09-01_151259253
    Christopher Nolan’ın yönettiği “Interstellar” (2014) yokoluşun eşiğindeki insanlık için kurtuluşu uzayda arıyordu.

    “The Day the Earth Stood Stil­l”de (1951) ise insanlığa mesaj getiren iyi kalpli bir uzaylının başına neler gelebileceği konu ediliyordu. Nükleer silahlan­manın hızlı günlerinde, uzay halklarının elçisi Klaatu ve fedaisi robot Gort, Washing­ton’a uçan daireleriyle inmiş­ti. Hümanist uzaylı Klaatu, insanın saldırganlığıyla kendi kendisine tehdit oluşturduğu­nu anlatmaya çalışıyordu, ama nafile… Sonunda vuruluyor, ölüyor, diriliyor ve insanlar kendilerine çekidüzen vermez­se kıyametin kopacağı kehane­tini ilettikten sonra gökyüzüne yükseliyordu. Bu film, “War of the Worlds” örneğindeki gibi muhafazakar korkulardan beslenmiyordu. Hem halkların kardeşliğine dair bir muradı vardı hem de barışsever bir baş karakteri.

    Bu hümanizmin taşınabi­leceği karanlık noktayı ise, Arthur C. Clarke’ın 1953 tarihli Çocukluğun Sonu romanında (ve 2015 tarihli televizyon uyarla­masında) görüyoruz. İnsanlığın nihai iyiliği için artık çocuklu­ğunun sona ermesi gerektiğini düşünen galaktik bir zihnin elçiliğini yapan “hükümdar­lar” dünyaya (geri) geliyordu. Sonunda yoksulluk, savaşlar ve hastalıklarla birlikte insa­na ait pathos namına ne varsa ortadan kalkıyordu ama geride de pek bir şey kalmıyordu doğ­rusu.

    resim_2024-09-01_151304105
    1953 tarihli “It Came from Outer Space”, Soğuk Savaş’ın paranoya atmosferini uzaylılar teması üzerinden yansıtmıştı.

    Evreni paylaşmak

    1961’de dönemin ABD Başkanı John F. Kennedy, ülkesinin 1970 yılı gelmeden Ay’a bir insan indirmeyi ve onu sağsalim geri döndürmeyi hedeflediğini açıkladı. Böylece iki süper güç arasında dünyayı paylaşmak için başlayan yarışta, Yuri Gagarin’in atmosfer dışına çık­masıyla 1961’de öne geçen SSCB ikinci sıraya düştü.

    Evreni başkalarıyla paylaş­manın etiği üzerine düşünen bir yapım olan “Uzay Yolu” da bugüne dek sürecek yayın hayatına 1966’da başladı. Televizyon tari­hinin unutulmazları arasındaki bu dizide, olaylar 23. yüzyılda geçiyordu. Bu evrende mantığın güdümünde bir ahlak anlayışına sahip, insan dostu Vulcanlılar sa­yesinde insanlar uzayı “bükerek” ışıktan hızlı seyahat ediyorlardı. Kaptan Kirk’ün gemisi Atılgan ve mürettebatı, “daha önce hiçbir insanın gitmediği yerlere cesurca gitmek” hedefiyle uzayın hudut­larını genişletmeye kararlıydı.

    Yıldız filosunun Birinci Emir’i, hiçbir gezegenin kültürüne, yasasına, teknolojik gelişimine müdahale etmemeyi, “yerlilerin” özerkliğine saygı göstererek gözlem yapmayı buyuruyor­du. 1965’te Vietnam Savaşı’nın kamuoyu nezdinde meşruiyetini yitirmeye başladığı bir dönem­de siyaseten epeyce yüklü bir söylemdi bu.

    resim_2024-09-01_151307986
    “Star Trek”in sezonunda Mr. Spock’un beyninin çalındığı bölüm.

    İçe yolculuk

    60’lı ve 70’li yıllar boyunca uzay filmleri ağırlıklı olarak “B tipi” yapımlarından oluşuyordu ki 1968’de benzeri görülmemiş bir fenomen doğdu. Stanley Kub­rick’in başyapıtı “2001: A Space Odyssey”, görsel efektler konu­sunda bir kırılma yaratmış; insa­nın kozmik yazgısına, neredeyse mistik evrimine dair uzayın enginliğine yaraşan derinlikte bir anlatı ortaya koymuştu. Uzay yolculuğu, sinemada bazen insan zihninin karanlık taraflarına bireysel psişik malzemeden oluşan dünyalara doğru da yapılabiliyordu. Tarkovski de bu damardan ilerleyerek “Solaris”le (1972) uzayın psikolojik derin­liklerine cesurca giriş yapmış, ardından “Event Horizon” (1997) gibi filmlerle iyiden iyiye dehşe­tin sahasına varılmıştı.

    1979’da Ridley Scott’un “Alien” filmiyle başlayan seride Weyland Yutani Corp. biyolojik silah olarak kullanılmak üzere uzaylı yaratık­ları dünyaya getirmeye çalışır­ken, Ripley karakterinde vücut bulan kadın aksiyon kahramanı arketipi de bilimkurguya ar­mağan edilmişti. Yaratık figürü aracılığıyla canavarlaşan anne, ataerkil toplumların ahvalini de anlatıyordu.

    resim_2024-09-01_151312649
    Tarkovski’nin “Solaris”inden (1972)…

    Carl Sagan’ın romanından uyarlanan “Contact” (1997), Jodie Foster’ın canlandırdığı baş karakteriyle cinsiyete dair önyargılara bir de inanç-bilim çatışmasını eklemişti.

    70’lerden itibaren, insan­ların uzayda karşılaşabile­ceklerine dair beklentiler, görsel efektlerin de ilerleyişiyle giderek daha korkutucu bir hâl aldı. Dünyada ve uzayda yaşayan türlü canavarlar içinde en dehşet verici olanın insan olabileceğine dair öyküler de bu döneme damgasını vurmuştu. Ancak büyük stüdyolar, uzay filmlerine pek yatırım yapmı­yordu. Steven Spielberg 1982’de büyük bir risk alarak objekti­fini yeniden uzaya çevirmiş ve “E.T.”yi yaratmıştı. Bu iyimser filmle aynı yılda, Carpenter imzalı paranoya destanı “The Thing” de gösterime girmişti. Kişinin bırakın yanında duran insanları, kendi kendisinin bile ne olduğundan emin olamadı­ğı son derece karanlık bir ruh hâlini yansıtan film, varoluşsal bir dehşeti kan-revan vücut parçalarıyla ve cehennemî me­tamorfozlarla buluşturmuştu.

    resim_2024-09-01_151316721
    Büyük stüdyoların uzay filmlerine yatırım yapmadığı 1982’de Steven Spielberg büyük bir risk alarak objektifini yeniden uzaya çevirmiş ve “E.T.”yi yapmıştı (üstte). Aynı yıl çekilen “The Thing” bambaşka bir uzaylı portresi çiziyordu (altta sağda).
    resim_2024-09-01_151321451

    1988’de yine Carpenter imzalı “They Live” bu sefer kamerayı kapitalizmin kaybedenlerinden, ismiyle müsemma inşaat işçisi Nada’nın (Hiç) siyasetçi, gazeteci, işinsanı kılığına girmiş uzaylı­larla mücadelesine çevirmişti. Artık şüpheler gizli komünistlere değil, liberal kapitalist ekono­minin zenginleştirdiği Reagan şurekasının gizli ajandalarına yönelmişti (Bugün de dünyanın, “Reptilian” denen sürüngen formlu uzaylılar tarafından yö­netildiğine dair komplo teorile­rine inananların sayısı hiç de az değil).

    “Büyük komplolar”a dair en kuvvetli anlatılardan birini 1993’te ilk bölümü yayımlanan “X-Files”da gördük. “X-Files” haftanın canavarı bölümünde Roswell Ufo Vakası’ndan Kar Adamı Yeti’ye uzanan bir komplo teorileri ve şehir efsaneleri ka­talogu ortaya koyarken, mitoloji bölümlerinde daha büyük bir öykü anlatıyordu. Bu hikayede ABD’nin derin devleti, uzaylı­larla teknoloji karşılığında bir anlaşmaya varıyor; vatandaşla­rının DNA’sı ve bedenlerini takas ediyordu. Hükümetler hakikati kamudan gizliyor, delilleri ka­rartıyor, düpedüz yalan söylü­yordu; hep de o sarsılmaz “millî güvenlik” argümanının arkasına sığınarak…

    resim_2024-09-01_151327957
    Stanley Kubrick şaheseri “2001: A Space Odyssey”den (1968) bir kare.

    Uzay filmlerinin evreni çok geniş. “The Man who Fell to Earth”deki gibi dünyaya atılmış olmanın dayanılmaz ağırlığı al­tında ezilen, “District 9”daki gibi kendi dünyasındaki soykırımdan kaçıp, dünyaya sığınmacı olarak geldiğine bin pişman olanlar… İnsanlığa hediyeler, mesajlar taşıyanlar; işgal etmeye ya da bir uzay otobanı yapmaya gelenler… “Interstellar”daki gibi kendine yeni bir gezegen inşa etmeye ni­yetlenmişken zamanın büküldü­ğü karadelikte yine insana temas edenler ya da “Arrival”daki gibi anlaşmaya pek hevesli olmayan insanlara çatanlar…

    Dönemlerinin korkuları ve arzularıyla şekillenen uzaylı filmlerinin serüvenine bakılınca, insanın kendisine dair hakikati keşfetme çabasıyla aynaya bakar gibi yabancı olana baktığı anla­şılmıyor mu?

    resim_2024-09-01_151335312
    “The Day the Earth Stood Still”in (1951) uzaydan gelen iyiniyet elçisi Klaatu, pek de iyi niyetli olmayan insanlar karşısında.

    YERLİ FİLMLER

    Türkiye’den uzayla bakışmalar

    Uçan Daireler İstanbul’da 1955 yapımı bu filmde, İstanbul semalarında görüldüğü söylenen uçan dairelere dair atlatma haber yapmak isteyen iki acar gazeteci, bilgi almak için rasathaneye gidiyor. Uçan daire bu kez Washing­ton’a değil, rasathanenin bahçesine iniveriyor. Filmin büyük kısmında mayolu vaziyette gördüğümüz Merihli uzaylıların tümü dişi ve revü dansların­da oldukça başarılılar…

    Baytekin: Fezada Çarpışanlar 1967’de, 30’ların popüler çizgiromanı Flash Gordon’dan uyarlanan Baytekin, Şinasi Özonuk’un yazdığı senaryo­sundan kıyafet ve dekorlarına yüksek bütçesiyle ümit vadetse de yapım sürecinin aksaması ve sette yaşanan anlaşmazlıklardan ötürü gişede iste­nen sonucu alamamıştı.

    Turist Ömer Uzay Yolunda Hulki Saner imzalı 1973 yapımı bu filmle Yeşil­çam, Hollywood’dan önce “Uzay Yolu” malzemesine el atmıştı. Sadri Alışık’ın sevimli serseri tiplemesi Turist Ömer, kendini Kaptan Kirk’ten Mr. Spock’a bütün mürettebatın hazır bulundu­ğu Atılgan’ın güvertesinde bir katil zanlısı olarak buluveriyor, bir yandan da herkesle dalgasını geçiyordu. Film, 1966 tarihli “Man Trap” (İnsan Tuzağı) bölümünün yeniden çevrimiydi.

    Astronot Fehmi 1978 tarihli Naki Yurter filmi, Aydemir Akbaş’lı bir seks güldürüsüydü. Mekanikleşen hayatın­dan sıkılan memur Fehmi bir gün uzaylı kadınlar tarafından kaçırılır ve yarı çıplak güzel kızlarla dolu bir gezege­ne getirilir. Burada bir sefahat hayatı sürmek yerine, teknolojiden bunalarak gezegeni yöneten elektronik beyni yokeder ve dünyaya geri döner.

    resim_2024-09-01_151339521
    1973 yapımı “Turist Ömer Uzay Yolunda” filminde Sadri Alışık’ın sevimli serseri tiplemesi Turist Ömer, “Star Trek”ten tanıdığımız Atılgan’ın mürettebatıyla dalgasını geçiyordu.

    Badi 1982 tarihli “E.T.” uyarlaması, Spielberg’in filmiyle aynı yıl gösterime girmiş; daha sonra pek çok örneğini gö­receğimiz “E.T” yeniden çevrimlerinin ilki olmuştu. Zafer Par’ın yönettiği, Barış Pirhasan’ın senaryosunu yazdığı, Şerif Gören’in yapımcı koltuğunda oturduğu ve müziklerini de Yeni Türkü’nün yaptığı film, indiği mahallenin sevgilisi olan bir uzaylının hikayesini anlatıyordu. Görsel efektleri en hafif tabirle sınıfta kalan film, Giovanni Scognamillo’ya “Bu kadar deneyimli sinema adamının bu maceradan ne umdukları anlaşılama­mıştır” dedirtmişti.

    Dünyayı Kurtaran Adam 1982 yapımı Çetin İnanç filmi, dünyanın en kötü filmleri arasında gösterilse de uluslararası çapta kült film mertebesi­ne ulaşmış, koleksiyonerlerin gözdesi olmuştu. Cüneyt Arkın ve Aytekin Ak­kaya, 1977 tarihli “Star Wars” filminden alınan sahnelerin eklendiği bu uzay operasında, Han Solo’nun gemisiyle bi­linmeyen bir gezegene düşerler. Karate ile metafiziğin, karton ve plastik maskeli canavarlarla gladyatörlerin ve robot­ların buluştuğu, son derece eklektik bir kolaj olan film, set olarak kendine kurak bir kaya gezegenini andıran Ürgüp-Gö­reme’yi seçmişti.

    Kaynakça: Fantastik Türk Sineması, Giovanni Scognamillo,

    Metin Demirhan, Kabalcı Yayınevi, 2005

  • 500 bin insan katledildi sorumlular ceza görmedi

    500 bin insan katledildi sorumlular ceza görmedi

    Uluslararası kamuoyunun kayıtsız kaldığı Ruanda trajedisi, 20. yüzyılın en büyük katliamlarından. İçsavaş sonrası yaşanan hadiseler radyolardaki ağır tahriklerle başlamış ve Tutsilere karşı devasa bir saldırı başlamıştı. 26 yıl sonra yakalanabilen ve olayları kışkırtan işinsanı Félicien Kabuga (90) rahatsızlığı nedeniyle yargılanamıyor.

    Yaklaşık 100 gün içinde yaşanan Ruanda Soykırımı, 500 bin kişinin üzerinde insanın katledilmesi ve daha fazlasının farklı türlerde şiddete maruz kalmasıyla 20. yüzyılın sonuna damga vuran en büyük trajediydi. Uluslararası kamuoyunun kayıtsız, uluslararası örgütlerin yetersiz kaldığı bu katliam, ülkedeki içsavaşın devamında yaşandı.

    1990’da başlayan Ruanda İçsavaşı, 4 Ağustos 1993’te Ruanda’nın Hutu kökenli başkanı Juvénal Habyarimana ile RPF’nin (Ruanda Vatansever Cephesi) o zamanki lideri Alexis Kanyarengwe’nin barış görüşmeleri sonucu Arusha Sözleşmesi ile anlaşmalarıyla sona erdi.

    Bundan kısa bir süre sonra ise Habyarimana’nın ve Hutu kökenli Burundi Cumhurbaşkanı Cyprien Ntaryamira’nın uçağı 6 Nisan 1994’te bir füze saldırısıyla düşürüldü. Bu olayın hemen ardından Ruanda Soykırımı’na dönüşecek Tutsilere karşı katliamlar zinciri başladı.

    500bin-2
    Hutu milislerin baş finansörü olmakla suçlanan Félicien Kabuga, 90 yaşında tekerlekli
    sandalyeyle sanık koltuğuna oturdu

    1- Hutu – Tutsi ayrımı etnik mi değil mi, belli değil

    Avrupalı güçler Ruanda’yı kolonileştirmeden önce de Hutu ve Tutsi (ve Twa) ayrımı mevcuttu. Hutular daha çok tarım, balıkçılık-arıcılıkla uğraşırken Tutsiler hayvancılık yapan göçebelerdi (pastoralist). Savaşçı sınıf, krallığı yöneten hanedan ve çevresindeki aristokrat sınıf da yine Tutsilerden oluşuyordu. Sırasıyla Almanya ve Belçika’nın hâkim olduğu sömürge dönemlerinde ise bu kimlikler iyiden iyiye öne çıkarıldı. Ancak hem Hutular hem Tutsiler, Kinyarwandi (ve akraba dili Kirundi) dilini konuşmaktaydı.

    Azınlık Tutsiler, Hamitik kökenliydi ve bu bölgeye daha sonra Afrika Boynuzu’ndan (Habeşistan) gelmiş, hükümran olmuşlardı. Bu iki grup arasında evlilikler çok yaygındı ve kişiler evlilik yoluyla Tutsi olabilirdi. Belçikalı sömürgeciler daha sonra bu ayrıma “iktisadi bir kimlik” kazandırdılar ve “danası olanları” Tutsi, olmayanları Hutu olarak sınıflandırdılar.

    Tüm bunların ötesinde iki toplumun da Y-DNA ve otozomal DNA’larına bakıldığında, her ikisinin de Bantu kökenli ve birbirlerine çok yakın olduğu tespit edilmiştir; fakat bunun ortak bir kökene mi, yoksa karşılıklı evlenmelere mi dayandığı belli değildir.

    2- Kabuga’nın provokasyonları ve radyo yayınlarının etkisi

    Ruanda 90’lı yılların başında yetersiz altyapısı nedeniyle dönemin yaygın iletişim teknolojisi televizyona uzaktı. Ayrıca çok düşük olan okuryazarlık oranları nedeniyle yazılı medya da küçük bir kitleye hitap ediyordu. Oysa radyo yaygındı ve Hutular tarlada veya atölyelerde çalışırken rahatlıkla bu yayınları dinleyebiliyordu. İşte tam burada işinsani Félicien Kabuga’nın aşırı sağcı medya yatırımlarından olan RTLM büyük rol oynadı. Kabuga, aynı zamanda suikaste uğrayan Başkan Habyarimana’nın da yakın arkadaşıydı. Radyosunda sürekli olarak Tutsi nefretini yayan ve Tutsilerle iş yapan veya evlenen bütün Hutuların da öldürülmesini söyleyen yayınlar yapmaktaydı.

    1994’te Habyarimana’nın uçağının düşürülmesinden sonra RTLM radyosu yayınlarındaki şiddet çağrısının dozunu artırdı ve bu yayınlar Hutu kökenli birçok kişinin şiddet olaylarına katılmasında çok büyük bir rol oynadı.

    Yakalandığı 2020’den beri yargılanan Kabuga, geçen aylarda demans ve Alzheimer hastalığını bahane ederek davayı erteletti ve yapılan muayenelerin ardından mahkeme Kabuga’nın rahatsızlıkları nedeniyle sağlıklı bir şekilde yargılanamayacağı kararını verdi.

    500bin
    1994 yılında Tanzanya’nın Benako kentindeki Ruanda mülteci kampı. (Fotoğraf:Sebastião Salgado)

    3- Ruanda’nın komşusu Burundi’de de Tutsilere karşı kitlesel katliamlar meydana gelmişti

    Komşu ülke Burundi Cumhuriyeti de Ruanda’yla benzer bir demografik yapıya sahipti (% 85 Hutu, % 14 Tutsi) ve aynı dili konuşmaktaydı. Hutu-Tutsi gerilimi ilk defa burada 1972’de geniş çaplı şiddet olaylarına dönüşmüş, ordudaki Tutsiler, Hutulara karşı kitlesel bir katliama girişmişti. Ülkeyi, krallığın kaldırıldığı 1966’dan beri zaten azınlık olan Tutsi kökenli komutanlar yönetmekteydi.

    1993’e gelindiğinde Burundi’de ilk defa bir demokratik seçim yapıldı ve Hutu kökenli bir politikacı, Melchior Ndadye, cumhurbaşkanı seçildi. Seçilmesinin hemen ardından yapılan darbe girişimi sırasında Ndadaye öldürülünce, bu cinayet ülkenin çoğunluğunu teşkil eden Hutular’da büyük bir öfke yarattı. Felicien Kabuga’nın Ruanda merkezli RTLM radyosunun adeta Ruanda’da yapacaklarının bir önprovası havasında hazırladığı nefret yayınları, öfkeli Hutu gruplarının Tutsilere karşı olan nefretini körükledi. 100 binden fazla kişinin öldürüldüğü 1993’teki bu katliamlar, “önceden tasarlanmış olma karakteri” taşımadığı için, daha sonra BM tarafından “soykırım” statüsüne sokulmamış; ancak böylelikle uluslararası kamuoyunun buradaki cinayetlere karşı tepkisizliği, 1 yıl sonra komşu Ruanda’daki katliamların önünü açacaktı.

    4- Somali’deki başarısızlık Ruanda’ya müdahaleyi geciktirdi

    1993 Ekimi’nde Somali’de BM barış misyonun desteklediği ABD birlikleri ile Somali Ulusal İttifakı arasındaki Mogadişu Muharebesi yaşandı. Bunun sonrasında 18 Amerikan askerinin cesedinin kentin sokaklarında sürüklenme görüntüleri dünya medyasında infiale yolaçtı. Bundan kısa bir süre sonra Ruanda’daki katliamlarla ilgili istihbaratlar, olayların soykırıma kadar dönüşebileceği endişesiyle ABD başkanı Bill Clinton’a iletildi. Ancak dönemin Amerikan yönetimi, Somali’deki olaylar ve bunun tekrarlanması endişesiyle duruma müdahale etmeme kararı aldı. ABD, Sahraaltı Afrika’daki olaylara misyon gönderilmesi konusunda BM’de isteksiz davrandı ve Ruanda’yı de stratejik olarak önemsiz ülke kategorisinde değerlendirdi.

  • Sıradışı ve talihsiz bir insan: Denizci, mühendis ve sanatçı

    İstanbul’da, seçkin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Bahriye Mektebi’ni bitirdi; gemi inşaat mühendisi oldu; ABD’de ve Almanya’da eğitimine devam etti. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk denizaltı ve harp gemilerinin yurtdışındaki yapımına nezaret etti. İTÜ’de profesör oldu. Akbaba dergisindeki olağanüstü çizimleriyle tanındı ve trajik bir şekilde öldürüldü.

    Üç kardeşin ikincisi olarak 1903’te İstan­bul-Erenköy semtinde doğan Muhittin Emin Etingü, soyadı kanununa kadar Muhit­tin Emin olarak bilinir. Annesi Münire Hanım, Refik Halid Karay’ın kız kardeşidir. Bu çok yönlü biliminsanı seçkin bir ailede doğup büyümüş­tür. Dayısı Refik Halid Karay, babası mabeyn katiplerinden 1871 doğumlu Mehmet Emin Efendi, babaannesi Kırım Hanı Giray Han soyundan Ruhsar Hanım’dır. Almanca, İtalyan­ca ve İngilizce bilen Muhittin Etingü, varlıklı bir İstanbul ailesinin kızı Fatma Münevver Hanım’la 1936’da evlenmiştir. Bu evlilikten 24 Aralık 1939 do­ğumlu, Robert College mezunu Ali Etingü dünyaya gelmiştir (Ali Etingü, Koç topluluğunda turizm sektöründe çalışmış, üst düzey yöneticiliklerde bu­lunmuş saygın bir işinsanıydı; öl. 2019).

    resim_2024-09-01_011615484
    Etingü’nün inşaat kontrol heyetinde yer aldığı Batıray denizaltısının açılış töreni.
    resim_2024-09-01_011620351
    Gemi inşaat mühendisliğinin yanında yaptığı çizimlerle de tanınan Muhittin Emin Etingü.
    sahaftan 1
    Etingü’nün kurban gittiği cinayet gazetelerde günlerce konuşulmuştu.

    Muhittin Emin 1917’de Heybeliada Bahriye Mektebi’ne girdi. 1917-1921 arasında bura­da okuyan Muhittin Emin, son sınıfta İnşaat-ı Bahriye bölü­münü seçip 1921’de gemi inşaat mühendisi olarak mezun oldu. Harp gemilerinde stajdan sonra, 1923-1925 arasında ABD’de MIT ve Almanya’da Ho­chschule’de eğitimine devam etti. 1925-26’da Almanya’nın Lübeck şehrinde tersanede gemi inşaı, tanker ve yüzer ha­vuz yapımı ile ilgili uygulamalı görevlerde bulundu. 1926’da ülkesine döndü ve yurtdışına ısmarlanacak destroyer, avcı­botu ve denizaltı alımı şartna­melerini hazırladı. Sakarya ve Dumlupınar denizaltılarının yapımı için İtalya’da Tries­te yakınlarındaki tersanede görevlendirildi. 2.5 yıl burada kalan Muhittin Etingü deni­zaltı yapımı ve seyir bilgisini artırdı. Tekrar yurda dönün­ce Gölcük Deniz Fabrikaları Fen Heyeti’nde yer aldı; Türk donanmasındaki gemilerin bakım ve onarımlarını gerçek­leştirdi. 1934-1937 arasında Millî Savunma Bakanlığı’nda görev yaptı ve denizaltıların proje ve teknik şartnamelerini hazırladı. 1937’de Almanya’nın Kiel şehrindeki Krupp Germa­niawerft tersanesinde Türkiye için sipariş edilen Ay Sınıfı denizaltıların inşaat kontrol heyeti üyesi oldu.

    1939’a kadar süren bu hiz­metleri sırasında, isimlerini bizzat Atatürk’ün Celal Bayar’a dikte ettiği Saldıray, Batıray, Yıldıray ve Atılay isimli deni­zaltılar inşa edildi ve kızağa konuldu. 1939-1943 arasında yine gemi inşaat alanında çalışmalarına devam eden Muhittin Etingü, Deniz Kuv­vetleri adına “Yıldırım” ve “Bora” olarak tanımlanan iki tip hücumbot yapımında çalış­tı. Bu hücumbotlardan 12 tane üretildi ve bunlar Donanma’da hizmete katıldı.

    sahaftan 2
    Etingü’nün de katkılarıyla yapılan Saldıray, Batıray, Yıldıray ve Atılay isimli denizaltıların isimleri Atatürk tarafından Celal Bayar’a bizzat dikte ettirilmişti.
    resim_2024-09-01_011843222
    Muhittin Etingü, ABD’den mektupla aldığı resim derslerinin ardından çizim yapmaya da başlamış, Vedad Tanca’nın Belki Bir Gün romanının kapağını tasarlamıştı.

    Taşkızak tersanesinde binbaşı rütbesiyle görev ya­parken Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün isteği ve Hasan Ali Yücel’in atama emriyle Ata Nut­ku ile beraber İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) Maki­ne Fakültesi Gemi Şubesi’ne tayin edildi. Daha sonra yarbay rütbesiyle ve İTÜ senatosunun onayı ile profesörlüğe yükseldi. 1948-1952 arasında üniversite­de ders veren Muhittin Etingü, talihsiz bir kaza sonucu çok erken bir yaşta, 49 yaşında vefat etti (Edirnekapı Şehitliği’nde yatmaktadır).

    sahaftan 3_

    Bu çalışkan ve üretken bili­minsanının ölümü, akıl almaz olaylardandır. 12 Ekim 1952’de Beyoğlu’nda çiçekçilik yapan Rıfat Gerede isimli kişi, Muhit­tin Etingü’nün akrabası Bedri Tümay’ın yanında çalışan Ayşe isimli hanıma âşık olur. Ancak aile bu evliliği reddeder. Alkolik ve kabadayı bir tip olan Rıfat Gerede, Taksim’de Abdülhak Hamit Caddesi’ndeki Hava Apartmanı’na gelerek 9 nu­maralı dairede oturan Etingü ailesinin kapısı çalar. Kapıyı açan Muhittin Etingü’yü karşısında gören Gerede, elindeki dinamit lokumunu patlatır. Büyük bir gürültü ve kesif duman sonrasında hem Gerede’nin hem de Muhittin Etingü’nün cansız bedenleri ile karşılaşı­lır. Anlamsız ve sebepsiz bir şekilde öldürülen bu kıymetli biliminsanının vefatı ülkede büyük yankı uyandırır. Hadise günlerce incelenir, fakat tam olarak aydınlatılamaz.

    Biliminsanı ve sanatçı

    sahaftan 4

    Muhittin Etingü’nün bir biliminsanı olmasının dışında çok önemli bir reklam afişleri ve çizimleri de yaptığı bilinmektedir. Bunlar­dan “İntibah Çamaşır Fabrikası” ilanı elimizdedir.

    sahaftan 5_
    Muhittin Emin Etingü’nün Akbaba dergisinde yayımlanan çizimleri.

    Denizaltı tasarımı, gemi inşaı, İstanbul Teknik Üniver­sitesi’nde bir bölümün kurucu hocası olmak gibi çok özel işler yapan Muhittin Etingü, cumhu­riyet döneminde modernleşme, cemiyet hayatı ile ilgili, esprili karikatürler çizen önemli bir çizer olarak da iz bırakır. Kari­katürlerinin zaman zaman ya­yımlandığı Akbaba dergisinin kurucusu ve sahibi Yusuf Ziya Ortaç, Muhittin Etingü’nün ölü­münden 4 yıl sonra dergide ona özel bir bölüm hazırlatır. Bu­rada Ortaç’ın Muhittin Etingü hakkında yazdıkları şöyledir:

    “Bundan 34 yıl evvel Heybe­liada Denizcilik Mektebi’nden güleryüzlü bir genç diploma aldı. Bu, makine mühendisi Muhittin Etingüdür. Zeki idi, zarifti, keyifli insandı. Yaptığı karikatürlere bakınız: Sanatkâr bir mizacın bütün inceliklerini görürüsünüz. Çizgileri, tipleri, hiç kimseye benzemedi. Zevk ile, sabır ile çalışmasını bilen bir gençti. Beş yıl kadar Hol­landa, İtalya, Almanya’da öz mesleği üstünde çalışan Etin­gü, 1949’da Teknik Üniversiteye profesör olmuştu. Aradan dört yıl geçti ve 1952 Eylül’ünde, bir sabah apartmanının kapısında feci bir suikaste uğradı ve neşe, hayat dolu gözlerini yaşamaya doyamadığı dünyasına yumdu. Nur içinde yatsın” (Akbaba, sayı: 239, 11 Ekim 1956, sayfa: 13).

    Grafik tasarımları, karika­türleri, yaptığı kapaklar bilindi­ği hâlde şimdiye kadar yaşamı hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz Muhittin Etingü’ye dair yeni bilgi ve belgelere, oğlu merhum Ali Etingü’nün eşi Bente Etingü sayesinde ulaştık. Bu cömertliği için kendisine teşekkür ediyoruz.