Etiket: sanayi devrimi

  • Bahri Ersöz


    1918’de başlayan, cumhuriyet tarihimizin tümüne tanıklık etmiş bir ömür. atatürk’ün talimatıyla burs verilerek üniversite eğitimi için yurt dışına gönderilen gençlerden biri olan bahri ersöz’ün yaşamı, harpte yakılıp yıkılmış anadolu’dan ikinci dünya savaşı almanya ve amerika’sına, ardından da türkiye’nin ilk ağır sanayi kuruluşlarının yöneticiliğine uzanıyor. cumhuriyet’in nazilli’sinde başlayıp karabük demir ve çelik fabrikası’nın (kardemir) kuruculuğuna giden meşakkatli yolun hikâyesi.

    Nazilli’de Hayat
    İşgalden önce Nazilli, İzmir-Aydın-Burdur demir yolu üzerinde, İzmir’den 170, Aydın’dan 40 km mesafede güzel bir kasabaydı. Demir yolu kasabayı ikiye bölüyor, kuzeyde bulunan kısma Yukarı Nazilli, güneyde bulunan kısma Aşağı Nazilli deniyordu. Kasabanın olduğu yerde, göz alabildiğine yakılmış ve yıkılmış bina kalıntılarından, molozlardan, şurada burada ayakta kalabilmiş harap birkaç bina ve duvardan başka bir şey yoktu.

    Küçük Bahri’nin eğitim hayatı işte böyle bir ortamda 1924-1925 döneminde Nazilli Beş Eylül İlkokulu’nda başladı. Gittiği ilk yer pamuk ıslah istasyonuydu. Burada tarım mühendisleri değişik pamuk tiplerini yapay dölleyerek çeşitli pamuk cinsi tohumlarını nasıl elde ettiklerini, bunlardan pamuk yetiştirerek memleketin şartlarına en uygun ve en iyi özellikte pamuk veren tohumu nasıl bulduklarını, eski ile yeni tarım usullerini gösteriyorlardı. O yıllarda bazı dersler kırlarda ve açık havada yapılmaktaydı. Nazilli artık normal yaşanır bir kasaba hâlini almıştı. Devletin bütün kurumları gelmiş, çalışıyordu.

    İşgal dolayısıyla Nazilli’yi terk etmiş aileler dönmeye başlamıştı. Nazilli’nin köylerinden, Orta Anadolu’dan, Güney illerinden Nazilli’ye göç edenler oluyor, kasaba hızla kalabalıklaşıyordu. Ruslardan krediyle satın alınan tekstil fabrikalarının ilki, Kayseri Bez Fabrikası’ydı. İkinci olarak Nazilli Basma Fabrikası’nın inşaatına 1931 yılında başlanmış, 1932 yılında binalarının büyük kısmı ile lojmanlarının tamamı bitmişti. Fabrika makineleri de gelmeye başlamıştı. Nazilli Basma Fabrikası açıldıktan sonra üç vardiya tam kapasite çalışıyordu. Fabrika binlerce insana iş imkânı sağlamış, pek çok yeni iş sahasının açılmasına yaramış, Nazilli’ye büyük canlılık getirmişti.

    Çocukluğunu Nazilli’de yaşayan Bahri Ersöz, liseyi İzmir Erkek Lisesi’nde okudu. İzmir Erkek Lisesi, Cumhuriyet’in eğitim devriminin heyecanını yaşayan okullarımızdan biriydi. Lisede birçok yakın arkadaşlıklar edindi, dostluklar kurdu. 1937’de ders yılı sonunda lise bitirme imtihanlarına girdi. Mezun oldukları gün, arkadaşlarıyla beraber hep bir ağızdan “İzmir Erkek Lisesi Marşı”nı söylediler:

    “Bize iman veriyor hür vatanın hür sesi, ebediyen var olsun İzmir Erkek Lisesi.”

    Devlet Avrupa’ya Öğrenci Gönderiyor
    Bahri Ersöz, Nazilli’ye döndüğü zaman beklenmedik bir şey oldu. Gazetelerde ilanlar veriliyordu. Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü, Sümerbank, Etibank ve Maarif Vekâleti çeşitli dallarda mühendis, uzman ve eğitimci yetiştirmek üzere Avrupa’ya ve Amerika’ya eleme imtihanlarıyla seçilerek öğrenci gönderileceğine dair ilanlar vermişti. Makine mühendisliği için Almanya’ya gönderen kurumlarsa Sümerbank ve Etibank’tı. Buna mukabil; Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA), bir misli mecburi hizmet istiyor ve az maddeli basit bir sözleşme teklif ediyordu ancak makine mühendisliği için değil, metalurji mühendisliği için Almanya’ya gönderiyordu. Metalurji mühendisliği nasıl bir mühendislikti? Nazilli’de kimse bilmiyordu. MTA, imtihanı kazanan talebeleri Ankara’da anlaştığı uzman doktorlara muayeneye gönderiyordu. Sağlamlığı tescillendikten sonra Almanya’da gideceği Bergakademie Freiberg’in Sakson profesörlerinden Bay Schumacher’e iletmek üzere mektup veriliyordu. Prof. Schumacher, MTA namına uzun yıllar Türkiye’de çalışan önemli bir bilim insanıydı. Türkleri çok seven biriydi. Aynı zamanda Freiberg’de okuyan Türk talebelerine bir nevi velilik yapıyordu.

    Bahri Ersöz, yurt dışına çıkmadan önce İstanbul’da Suraski’den İngiliz kumaşı güzel bir elbiselik alır. 8 Kasım 1938 tarihinde Sirkeci’den trene biner. Belgrad’a geldiği zaman, istasyonda anormal bir hava sezer. Bağıra bağıra gazeteler satılmaktadır. Hepsinin üzerinde Atatürk’ün resmi vardır. Bahri Ersöz, Atatürk’ün ölmüş olmasından korkmuş bir vaziyette, bir türlü bu habere inanmak istemez. Büyük Dâhi’nin vefat haberini okuduktan sonra Münih’e kadar ağzını bıçak açmaz. Eğitim göreceği Freiberg’e doğru hareket eder. Prof. Schumacher’i bularak MTA genel müdürünün mektubunu kendisine iletir. Bahri Ersöz, öğretmenler ve öğrenciler tarafından çok iyi karşılanır. O tarihlerde Almanya’da Türkler çok iyi karşılanıyordu.

    Birinci Cihan Harbi’nde Türklerle Almanlar aynı cephelerde İtilaf Devletleri’ne karşı beraber çarpışmıştı. Birçok Alman, babasından veya dedesinden, Türklerin nasıl kahramanca ve fedakârca çarpıştıklarını ve Almanları nasıl koruduklarını işitmişti.

    Almanya’daki öğrencilik günlerinde Nazi Almanya’sının lideri Hitler’i sık sık görmüştür. Hitler, büyük meydanlarda, binlerce asker veya parti polisinin askerî nizamda dizilmiş olarak resmigeçit yapmasından ve meydanda hazır ol vaziyette dururlarken saatlerce nutuk çekmekten çok hoşlanırdı. Hitler, bazen Berlin’de bazen Münih’te bu gösterileri yapmıştır. Halk bu nutukları dinlerken âdeta hipnotize oluyordu.

    Münih’teyken büyük bir kütüphanenin zaman zaman yaptığı indirimlerden faydalanarak Goethe, Schiller gibi büyük şair ve yazarların maroken kaplı, yaldızlı serilerini almaya özen göstermiştir. Ancak kendine güzel bir hayat tarzı kurmuşken Türk elçiliğinden bir mektup alır. Birçok eşyasını bırakarak ilk trene binerek Türkiye’ye hareket eder. Ülkesine dönerken trendeki birçok yolcunun Türk talebelerden oluştuğunu görür. Belgrad’a geldiği zaman, Alman ordusunun Polonya’ya girmiş olduğunu öğrenir. Dünya haritası bundan sonra hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktır. Trende bütün konuşulanlar; öğrencilerin tahsil durumlarının, Türkiye’nin ne olacağıyla ilgilidir. Harbe girer miyiz? Dışarıda kalabilir miyiz? Bahri Ersöz bu düşüncelerle ve sorularla Türkiye’ye gelir.

    Nazilli’ye döndükten sonra durumu MTA’ya bildirir. MTA’dan gelen yazı üzerine programı yeniden belli olur. Avrupa’dan dönen elli kişilik bir talebe grubu, tahsillerine devam etmeleri için Amerika Birleşik Devletleri’nde muhtelif eyalet ve üniversitelere gönderilir. Dokuz arkadaşıyla birlikte Montana School of Mines’ta okuyacaktır. ABD’de geçen eğitim yılları ona büyük bir tecrübe kazandırmıştır. Talebe müfettişliği kanalıyla MTA’dan doktora yapmak için müsaade istese de bu durum kabul görmemiştir.

    “Memleketin size çok ihtiyacı var. Master diplomasını alır almaz hemen dönün.” cevabını alır. Hâlbuki Bahri Ersöz, Amerika’da dört yıl iki ay içinde İngilizce öğrenmiş, konularında en sıkı, en ciddi iki üniversiteden lisans ve lisansüstü diplomalarını almıştı. Aynı şeyi altı yedi yılda yapanlar vardı. Mustafa Kemal Atatürk’ün daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında söylemiş olduğu, “Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, bir alev olarak geri dönmelisiniz!” ifadesinin tam olarak karşılığını ülkesine yapacağı hizmetlerle hızlı bir şekilde gösterecektir.


    “bahri ersöz, amerika’da dört yıl iki ay içinde ingilizce öğrenmiş, konularında en sıkı, en ciddi iki üniversiteden lisans ve lisansüstü diplomalarını almıştı. mustafa kemal atatürk’ün daha cumhuriyet’in ilk yıllarında söylemiş olduğu, ‘sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, bir alev olarak geri dönmelisiniz!’ ifadesinin tam olarak karşılığını ülkesine yapacağı hizmetlerle hızlı bir şekilde gösterecektir.”

    Metalürji Mühendisi Bahri Ersöz, Kardemir’de
    Atatürk, daha işgalci devletlerle Lozan Antlaşması imzalanmadan ve Cumhuriyet ilan edilmeden evvel, Anadolu’da bir demir ve çelik fabrikasının kurulmasını tasarlamıştı; ancak kaynak yokluğu ve çok daha kritik ihtiyaçların çokluğu, demir ve çelik fabrikalarının kuruluşunu geciktirmişti. İç Anadolu’da yeni demir yolları hatları yapılırken Divriği civarında yüksek kalitede demir cevheri yataklarına rastlanmış ve MTA’nın araştırmalarında kırk milyon ton civarında rezerv tespit edilmişti. Karabük tesislerinin temeli 3 Nisan 1937 tarihinde atılmış, montajına 1938’de başlanmış, 10 Eylül 1939’da birinci yüksek fırından ilk ham demir alınmıştır. Karabük Demir ve Çelik Fabrikası (Kardemir), Türkiye’nin en büyük sanayi tesisiydi. 17 fabrikadan oluşan bütünleşmiş bir kuruluştu. Böyle muazzam bir tesisin, yirmi dokuz ay gibi kısa bir zamanda Türk mühendis, teknisyen ve işçileri tarafından inşa edilerek işletmeye alınması âdeta bir mucizedir.

    Karabük Demir ve Çelik Fabrikası o tarihte memleketin en büyük ekonomik tesislerinden biriydi. İşte Atatürk’ün evladı Bahri Ersöz, bu fabrikanın kuruluşunda çok büyük emek sarf etmiş ve katkılar sunmuştur. Diğer arkadaşlarıyla ve teknik elemanlarla çelikhanede iyileştirmeler yapmaya çalışmışlardır. Örneğin bir taraftan silika tuğlalı fırınların ömrünü uzatmaya, döküm müddetlerini kısaltmaya çalışırken dünyadaki gelişmeleri takip ederek fırının tavanlarında ve diğer kritik yerlerinde krom magnezit tuğlalarını denemişlerdir.
    Bahri Ersöz’ün öncülüğünde Karabük Demir ve Çelik Fabrikası, idari kadroları ve mühendis, teknisyen, usta, memur, işçilerden oluşan çalışanları ile her ferdin daha fazla ve daha kaliteli üretim yapabilmek için gece gündüz, uyum içinde canla başla çalıştığı, örnek bir müesseseydi.

    TÜSİAD’ın Kuruluşu
    Karabük Demir ve Çelik Fabrikası’nda uzun yıllar büyük hizmetler yapıp Türkiye’nin kalkınmasında önemli rol oynayan Bahri Ersöz, sanayici ve iş insanlarını temsil edecek, onların haklarını koruyacak ve gelişmelerine hizmet edecek özel bir kuruluşun oluşması adına faaliyetlere başlar. Kanunlara göre kurulmuş olan ticaret, sanayi, mühendis, tabip ve ziraat odaları kendilerine devlet tarafından verilen görevleri yapıyor, onun dışına çıkmıyordu. Özel sektörü savunacak, gelişmesine ve ilerlemesine yardımcı olacak bir dernek kurulmasına karar verir.


    “arkadaşlarıyla 1971 yılında türkiye sanayicileri ve işadamları derneği’ni (tüsiad) kurar. 1971 eylül’ünde cumhurbaşkanı cevdet sunay’ın davetlisi olarak ingiltere kraliçesi ıı. elizabeth türkiye’ye gelir. ağırlama programında emirgan’daki abdullah efendi lokantası’nda iş insanlarıyla bir yemek de vardır. bu yemeğe bahri ersöz de tüsiad adına davet edilir.”

    Arkadaşlarıyla 1971 yılında Türkiye Sanayicileri ve İşadamları Derneği’ni (TÜSİAD) kurar. 1971 Eylül’ünde Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın davetlisi olarak İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth Türkiye’ye gelir. Ağırlama programında Emirgan’daki Abdullah Efendi Lokantası’nda iş insanlarıyla bir yemek de vardır. Bu yemeğe Bahri Ersöz de TÜSİAD adına davet edilir. Bu önemli davette TÜSİAD adına konuşma yapar. TÜSİAD ile yapılan İran ziyareti ve NATO karargâhı gezisi birbirini izler. Türk sanayisini ilerletmek adına önemli hamlelerde bulunur ve öncülüğünü yapar.

    “Atatürk’ün Çocukları”
    Başarılı iş insanı, 2002 yılında emekliliğinin ardından Atatürk’ün talimatıyla Batı memleketlerinin en prestijli üniversitelerinde okuyarak mezun olmuş arkadaşlarıyla “Atatürk’ün Çocukları” toplantılarına katıldı. “Atatürk’ün Çocukları” toplantılarında bir araya gelen insanlar; Sümerbank, Etibank, Devlet Demir Yolları, Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları gibi kurumların genel müdürlüğünü yapmış önemli insanlardı. Doğduğu kasabayı vefat etmeden önce son defa görmek isteyen Bahri Ersöz, okuduğu Nazilli Beş Eylül İlkokulu’na giderek ziyarette bulundu.

    İlklerin adamı, başarılı iş insanı Bahri Ersöz 2016 tarihinde 98 yaşındayken aramızdan ayrıldı. #

    KAYNAKÇA
    Ersöz, Bahri, Bir Cumhuriyet Çocuğunun Yaşam Öyküsü, Ofis Yayın Matbaa, 2012.
    Kal, Nazmi, Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar-Cumhuriyetin Kalkınma Mucizesi 1923-1939, Atay Yayınları, 2014.
  • 1870’ten 2025’e Ekonomide Ne Değişti?

    1870’ten 2025’e Ekonomide Ne Değişti?


    adalet ekonomiyi doğrudan veya dolaylı olarak etkilemektedir. türkiye’de ulusal ya da uluslararası alanda adalete olan güvenin azalmasıyla ekonomiye olan güven ilişkisi dikkate alındığında bugün yaşanan krizin nedenlerinden biri de kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. türkiye’nin hukukun üstünlüğü endeksi’nde 142 ülke arasından 117’nci sırada kendine yer bulabilmesi de bunun önemli bir göstergesidir.

    Adalet Tanrıçası ve Türk Bayrağı - Kreatif Stok
    Adalet her alanda olduğu gibi ekonominin de vazgeçilmezidir.

    Namık Kemal’in Uyarıları ve Bugünün Türkiye’si
    Yıl 1870… Avrupa’ya giden Namık Kemal Batı ülkelerinin medeniyeti hakkındaki izlenimlerini yurda döndükten sonra dile getiriyordu. Dönüp dolaşıp konu hep bilim, teknik ve sanayideki ilerlemelere geliyordu. Onun zihnini sürekli meşgul eden kavramlar söz konusuydu. Devamlı olarak hürriyet, hak, hukuk, adalet, kanun gibi bugün dahi üstesinden gelemediğimiz konulara kafa yordu. Yazdı, çizdi, konuştu, anlattı; “Devlet, padişah için değil millet içindir!” diyerek insanları uyandırmaya çalıştı. Aslında halkı uyandırmak gibi bir derdi olmasa belki de kimseyle ters düşmeyecekti. Hâliyle, “Biz padişah sayesinde bu hayatı yaşıyoruz…” diyen yandaşların padişahı doldurmasıyla sürgün üstüne sürgün yedi, dere tepe düz gitti. Zira durum bugün bile farklı değil… Yıl olmuş 2025, aradan tam bir buçuk asır geçmiş olmasına rağmen, hâlâ uyuyanla uyanık olanın sayısı yarı yarıya bu topraklarda…

    Namık Kemal
    Tarih Namık Kemal’i haklı çıkardı. Osmanlı’nın önce ekonomisi battı ardından da Padişah tahtını terk edip kaçtı.

    Namık Kemal her şeyi yurt dışından ithal ettiğimiz için kızıyor da kızıyordu. Bu işin böyle gidemeyeceğini anlatmaya çalışıyordu. Bugün mezarından çıkıp gelse, “Gömün beni!” diye yalvarırdı herhâlde… Onu kıstık, bunu kıstık, millette alışveriş yapacak para bırakmadık hatta altın ithal etmeyi yasakladık…

    2025 yılı Şubat ayında yıllık 85 milyar dolar dış ticaret açığı vermeyi başardık! Namık Kemal, Avrupa’yı bir kez dolaşıp gözlemledikten sonra, “Böyle bir ekonomi ancak çöküşe sürüklenir.” diyerek uyardı… Oysa bugün dünyayı karış karış gezen yöneticilerimiz, onun bu çarpıcı çıkarımını bile yakalayamadı.

    Tarih Namık Kemal’i haklı çıkardı. Osmanlı’nın önce ekonomisi battı. Padişah tahtını terk edip kaçtı. Genç Türkiye koca bir imparatorluğun borçlarını sırtlamak zorunda kaldı.

    Bugün ne ithal ediyoruz? Ağırlıklı olarak üretim için gerekli ara mallarını… Bu girdileri işleyip nihai ürüne dönüştürüyoruz. Peki, ara mallarını neden kendimiz üretemiyoruz? Yıllarca Türk Lirası’nı yapay olarak değerli tutma politikasıyla, ekonomiyi “güçlü” göstermeye çalıştık. Tıpkı bugünkü gibi… Küçük ve orta ölçekli yerli ara malı üreticileri ucuz ithal girdiyle rekabet edemedi. Ya kapandı ya onlar da ithalatçı oldu. Ekonomide bize kalan, düşük katma değerli montaj hattı… Namık Kemal’in söylediği gibi üretim yapısı değişmeli… Çok geç kalmadan 155 yıl sonra! Hâlâ neresini anlamadılar acaba? Katma değerli ürünlerdeki yetersizlik ise ekonomiyi kronik bir açıkla baş başa bırakıyor. Üretimi artırdığımızda ithal girdi bağımlılığı cari açığı şişiriyor. Azalttığımızda ise millî gelir düşüyor. Değişen tek şey artık sürgün yemiyoruz ama bedelini ekonomiyle ödüyoruz.


    “katma değerli ürünlerdeki yetersizlik ekonomiyi kronik bir açıkla baş başa bırakıyor. üretimi artırdığımızda ithal girdi bağımlılığı cari açığı şişiriyor. azalttığımızda ise millî gelir düşüyor. değişen tek şey artık sürgün yemiyoruz ama bedelini ekonomiyle ödüyoruz.”

    Şöyle bir tablo çizeyim gerisine siz karar verin. Mısır’da açılan Türk tekstil firmalarına ait fabrika sayısı 200’e ulaştı. Tüm sektörlerde Türkiye’den Mısır’a giden yatırımcı firma sayısı ise şimdilik 800 civarında… Niye gittikleri hiç sorgulandı mı? Gitmesinler diye önlem alındı mı? Zira yaşanan süreç yeni başlamadı. Artan üretim maliyetleri ve finansman sıkıntısı tekstil sektörünü çok zorladı. Rakipler dişli… Çin, Pakistan, Vietnam, Kamboçya… Ucuz iş gücünün diyarları… Üzücü ama gidene gitme diyemezsin. Haklı! Ne yapacak? Babasının hayrına zararına mal mı satacak? Şirket bu, nerede kâr görürse orada iş yapacak. Esas Türkiye çok istiyorsa yatırımcıyı kaçırmayacak. Keşke sorunumuz maliyetler olsa sadece…

    JP Morgan
    Amerikalı bankacı ve sanayici J.P. Morgan’ın “Bir işin temelinde para değil, güven vardır.” sözü sermaye akışı ve yatırım için önemini koruyor.

    TÜSİAD’ın Değerlendirmeleri ve İktidarın Tepkisi
    Türkiye’nin en köklü iş dünyası örgütlerinden TÜSİAD, ülkenin ekonomik ve demokratik geleceğine dair kritik uyarı yapmayı denedi. Sürdürülebilir büyüme, hukukun üstünlüğü ve demokratik standartların güçlendirilmesi adına, “Uzun vadeli istikrar için yargı bağımsız olacak, gerçek demokrasi hayata geçirilecek, herkes aynı kurallara göre oynayacak. Başka türlüsü, bundan da kötüsü…” falan dedi… Hâliyle yönetimin ayağına basınca Adalet Bakanı’ndan, “Türkiye eski Türkiye değil… Hiçbir kuruluş, kendisini milletin iradesinin ve hukukun üstünde göremez.” cevabı geldi. Bununla da kalmadı, ifadeleri de alındı. Ülkede demokrasinin geldiği nokta, “Sadece iyi şeyler söyleyebilirsiniz.” kıvamında… Eleştiri, “sakıncalı ifade suçu” kapsamına mı girdi? Öyle görünüyor sanki…

    Ekonomi dünyasının efsanelerinden J.P. Morgan’ın, “Bir işin temelinde para değil, güven vardır.” sözünü ve Paul Krugman’ın, “Ekonomide en büyük çöküşler, insanların yarın paralarının güvende olmayacağına inanmasıyla başlar.” tespiti aslında işin özeti…
    Bu saatten sonra kimse beklemesin daha iyisini… Türkiye’nin hukuk ile ilişkisi nasıl gidiyor sahi?

    Ekonomik Yatırımın Güvencesi: Hukuk
    “The World Justice Project” adı altında bir rapor hazırlanıyor her yıl… Bu öyle masa başında yazılan araştırma tarzında raporlardan değil… Yaklaşık 142.000’den fazla insandan görüş alınıyor. Az buz değil, 3.400’den fazla uzman çalışıp değerlendiriyor. Çıkan sonucu yatırımcı iş insanı gözüyle irdeleyelim. Sağlam paranız var, “Nereye yatırım yapsam?” diye düşünüyorsunuz. Gidip de Angola, Guatemala’ya veya Nijer’e gönül rahatlığıyla güvenip milyar dolarlık yatırım yapar mısınız? Yapın valla… Oralar, Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre Türkiye’den daha iyi sıralamaya sahipler… Hele Zambiya, Togo, Kenya… Hukukun kaleleri hepsi bizimle kıyaslanırsa…

    2024 yılında tam 142 ülke arasında Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde, Türkiye kendine 117’nci sırada yer bulabildi.

    Hemen kendimize haksızlık yapmayalım. Kamboçya ve Afganistan’dan falan iyi çıktık şimdilik… Tamam, bu araştırma dış mihrakların, Türkiye’yi kıskananların yeni bir oyunu… Eyvallah ona şüphe yok da gel de bunu dünyaya anlat kolaysa! Sahi bana dünyada 115 ülke saysanıza… Sayamazsınız… Çok sağlam coğrafya bilseniz bile hafıza 70’lerde, 80’lerde kilitlenir… Yine de başarıp 116’ya gelirseniz biz 117’deyiz! Bunu böyle anlatıyorum ama meğer gayet iyi durumdaymışız Hukukun Üstünlüğü sıralamasında… Araştırmada “Hükümetin gücünün sınırlandırılması” diye bir klasman var. Sözde totaliter rejime kaç adım kaldığını sayar. Araştırılan 142 ülke arasında Türkiye 137’inci sırada… Belli ki Türk usulü başkanlık sistemi dünyanın gittiği yolun tam tersi! Durun yahu, bizden kötüsü var; Haiti…

    1870-2025_4) 465601334_18458439
    2024 yılında yayımlanan Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde, Türkiye kendine 142 ülke arasından 117’nci sırada yer bulabildi.

    “Rakamlar Avrupa, Hayatlar Afrika”
    Dünya bize güvenmiyor, biz bize güvenmiyoruz. Ülkede arkasına güvenen bir borazancıbaşı kaldı. Eh, artık o yapar bu ülkeye yatırımı! Bütün bunları içinizi karartarak yazıyorum ama ülkede herkesin yıllık ortalama geliri 15 bin 437 dolara yükseldi. Zenginleştik bayağı… Siz hissetmediniz mi? Ekonomi dünyasında veriler her şeydir, gücü tartışılmaz. Zira bu verilerin doğruluğu tüm ekonomik analizlerin temelini oluşturur. Bu verileri açıklayan kurum, iktidara sadakatinden onun çıkarlarını korumaya yönelik ayarlamalar yapıyorsa ne olur? Rakamlar Avrupa, hayatlar Afrika… Kâğıt üzerinde her şey güllük gülistanlık maşallah… Resmî rakamlarda “hızla zenginleşen” bir toplum, gerçek hayatta markete gidince kredi kartına taksitle gıda alıyor eve… İnsanlar evlenemez, çoluk çocuk yapamaz hâlde… Sahi o zaman kim zenginleşiyor bu ülkede? Nereye kadar sürdürülebilir? Yarattığı üretim azalması ne kadar tolere edilebilir? Anlamı, başa döneceğiz demektir. Sebep? Kötü yönetim! Yan etkisi? Fakirleştirir! #

  • İstanbul’da Çikolatanın İlk Yılları

    İstanbul’da Çikolatanın İlk Yılları


    1853-1856 osmanlı-rusya savaşı istanbul’a kazandırdığı birçok yenilikle anılır. türkiye telgrafı bu savaş sırasında tanımış, müttefik gemilerinin yanaşabilmesi için karaköy limanı’na rıhtım yapılmış, boğazlara 18 fener inşa edilmiş; modern hemşireciliğin kurucusu sayılan florence nightingale yaralı askerlere gönüllü bakmak üzere istanbul’a gelmiş; iskoçların çaldığı gaydanın makamına kendini kaptıran üsküdarlı bir müzikseverin buna uyarladığı güfteyle “kâtibim” türküsü ortaya çıkmıştır. avrupalı askerlerin bol keseden harcamaları ekonomiyi canlandırmış, esnafın yüzü gülmüştür. bolluk, lüks tüketimi beraberinde getirirken çikolatanın geniş kitlelere yayılması da bu sırada olmuştur.

    Çikolatalar - Kreatif Stok

    Kırım Harbi (1853-1856) olarak adlandırılan savaşta Avrupa’nın büyük devletleri Osmanlı ile ittifak etmişti. Savaş başlar başlamaz binlerce Müttefik askeri aileleriyle birlikte İstanbul’a geldi. Fransız aileler Avrupa Yakası’nın, İngilizler ise Üsküdar’ın gözde semtlerine yerleştirildi. Babıâli misafirlerin konforu için büyük gayret göstermiş, bazı mahalle sakinlerini evlerinden çıkararak onları yerleştirmiş, kamu kurumlarının yakınına meyhane açılmasını yasaklayan kararı bile kaldırmıştı. Buna karşılık Müttefik askerler, kadınları bakışlarıyla taciz etmek; zevk için masum sokak köpeklerini zehirlemek, cami avlularındaki ve meydanlardaki güvercinleri vurmak, martılara nişan almak, camilerde namaz kılanlarla ve ezan okuyan müezzinlerle alay etmek, Türk uygarlığının ölüye verdiği değerin göstergesi olan kitabeli ve süslü mezar taşlarını kırıp bunlardan kaldırım yapmak gibi ahlak dışı birçok davranışta bulundu…

    Savaş, Moda ve Çikolata
    Askerlerin yaptıkları halkta kendilerine karşı nefret doğururken kadınların yaşam biçimi şehirde değişim rüzgârı estirdi. Müttefik askerlerin eşleri ve çocukları, Türk halkının asırlardır merak ettiği, ne olduğunu tam olarak bilmeden özendiği Avrupa kültürünün tanıtıcısı oldular. İstanbul, dekolte giysileriyle ve üstelik eşleri yanında olmadığı hâlde çarşılarda serbestçe dolaşıp alışveriş yapan kadınları ilk defa görmekteydi. Özgüvenli kadınlar ilginç kıyafetler giyip tuhaf takılar takıyor, değişik bir müzik dinliyor ve düzenli spor yapıyordu. Erkekler de giysileriyle, yiyip içtikleriyle ve eğlenceleriyle tamamen farklı bir yaşam sergilemekteydi. Osmanlılar, misafirlerin yaşantısını şaşkınlık ve kınama ile karışık bir duygu içinde izlemekle beraber birçokları onlara özenmekten kendini alamadı. Nitekim savaş bitip askerler ve aileleri İstanbul’u terk ettiklerinde, geride Avrupai yaşama öykünen kitleler bırakmışlardı. Batılılar gibi üretmeyen ancak onlar gibi tüketen toplumda moda olgusu hızla yayıldı. Mutfaklar yeni tüketim maddeleriyle tanıştı. O tarihlere kadar şifalı bitki olarak aktarlarda satılan çay, kahvaltıda içilmeye başlandı. Çikolata yaygınlaştı. Daha önce çubuk kullanan kimi tiryakiler artık Avrupalılardan öğrendiği sigaraya yöneldi. Beyoğlu sokaklarında silindir şapka takıp zarif bastonla gezmek, süs köpeği dolaştırmak moda hâline geldi. İçkili-yemekli aile toplantıları başladı. 1861’de tiyatro kuruldu. Batı’nın “okuma evi” formatında kıraathaneler açıldı. Piyano, opera, dans ve bale öğreten kurslar yayıldı…

    Cikolata_2)
    L’Illustration, 14 Ocak 1911.
    Cikolata_3)
    L’Illustration, 25 Ocak 1913.

    Çikolatanın İstanbul Macerası
    Kırım Savaşı öncesinde, İstanbul’da çikolatayı tanıyanlar, burada yaşayan bazı Batılılarla ve yabancı hükümdarların padişaha hediye göndermeleri yoluyla bunu tatmış olan saray çevresiyle sınırlıydı. Çikolatanın İstanbul serüvenine dair ilk bilgileri reklam metinlerinden öğreniyoruz. İngiliz Churchill’in çıkardığı ilk Türkçe özel gazete olan Ceride-i Havadis, 18 Eylül 1849 tarihli sayısında, Françesko Vallaury adlı kişinin Beyoğlu’nda açtığı şekerci dükkânında, hayli düşük fiyatlardan şekerleme ve içecek türleri ile “çukulata” sattığını, büyük ziyafetler için tatlı hazırladığını ve benzersiz dondurmalar imal ettiğini duyurmuştur.1 Ancak Fransuva’nın ünü Beyoğlu dışına pek çıkamamıştı. Gazete 1855’in başında, Hocapaşa’da bir esnafın çikolata satmaya başladığı ilanını yayımladı. Hocapaşa, Tarihî Yarımada’da Türk nüfusun yoğun olduğu bir mahalleydi. Burada çikolata satılması bunun Müslümanlar arasında da alıcı bulduğu anlamına gelmekteydi. Reklam, esnafı tanıtmakla kalmıyor, baştan çıkaran lezzetin besin değeri ve sosyal hayattaki yeri hakkında uzunca bilgi veriyordu: “Çukulata kuvvet verici bir gıdadır. Kolay sindirimi, çekici görünümü ve nefis lezzetiyle büyük bir şöhret yakalamıştır. Ucuz olduğu için geniş kitlelerce kapışılmaktadır. Çukulata yalnızca kahvaltılık değildir; ‘suâre’ denilen gece eğlencelerinde ‘krema’ şeklinde hazırlanıp sunulmakta, tıpkı peynir gibi ekmekle beraber yahut yemeklerden sonra meyve niyetine yenilmektedir. Tıbbi faydasından dolayı bebeklerden hastalara, sıradan insandan krala herkesçe tüketilebilen, sosyete çevresinde çok tutulan bir gıdadır. Hassas bünyeli ve zayıf kimseler için vitamin deposudur.

    […]

    Çukulata artık İstanbul’da. Almak isteyenler Hocapaşa’da Karakolhanenin yanındaki mağazada bulabilirler. Paketler hâlinde üç farklı fiyata satılmaktadır. Küçüğü 30, ortası 40, büyüğü ise 60 kuruştur.”2

    Osmanlı Yazınında Çikolata Algısı
    Öncelikle sözcüğün tam olarak yerleşmediğini, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar Türkçe literatürün bunu genel olarak “çukulata”, “çukulat”, “şukulat” ve “şukula” şekillerinde kaydettiğini belirtelim. Cerîde-i Havâdis’in sözünü ettiği, krema şeklindeki sıvı çikolataydı. Tablet çikolata ilerleyen tarihlerde vitrinlerdeki yerini alacaktır. Çay gibi çikolata da başlangıçta sağaltıcı bir madde olarak algılanmıştır. Çikolatanın ne olduğunu soran okuyucusuna, Hadika’nın verdiği cevap ilginçtir: “Batı ülkelerinde bolca tüketilen, İstanbul’da yenilmesi ve içilmesi günden güne artan, Amerika’nın ve Hindistan’ın bazı bölgelerinde yetişen kakao adlı ağacın meyvesidir.” Bademe benzeyen meyve dalından koparıldığında acı ve nahoş bir tada sahiptir, eritilince lezzetli bir çeşni kazanır. Gayet besleyici olmakla beraber sindiriminin güçlüğünden ötürü sütle birlikte tüketilmesi gerekir.3 “Çukulat” makalesinin yazarı ise Çin’de çay, Arabistan’da kahve, Paraguay’da mate, Meksika’da kakao ne ise Güney Avrupa’da çukulat odur, diyerek bunu içecek sınıfında değerlendiriyor. Özellikle çocuklar ve yaşlılar ile asabi mizaçlılara önererek bir de tarif veriyor: “Çukulat halis süt ile birkaç defa kaynatıldıktan sonra çini kap içinde sabaha kadar dinlendirilmeli ve sabahleyin sıcak su ile ısıtılarak içilmelidir.”4

    Cikolata_4)
    “Nestle’nin Sütlü Unu: Halis İsviçre sütünü havi olup çocuklara mahsus en âlâ gıdadır. Çocuklarınızı humma-yı tifoidî, iltihâb-ı em‘â ve sair emrazdan vikaye etmek üzere onlara Nestle’nin sütlü ununu veriniz.” Tanin, nr. 1389, 12 Temmuz 1912.
    Cikolata_5)
    Fransız Chocolat-Menier’nin reklamı. Şark, 30 Nisan 1875.

    M. Ziyaeddin, “takviye edici, mide dostu nefis bir yemek” diye tanımladığı çikolatanın düşkünler, müzmin hastalar ve öğrenciler için faydası üzerinde duruyor.5 Doktor Ş. Kamil, kakao, şeker ve Hint bademinden yapılmış “besleyici macun” diye tarif ediyor. Her iki yazar çikolatanın türlerinden ve imalatından uzunca bahsettikten sonra çay ve kahve gibi bunun da sahtesinin üretildiğine dikkat çekerek tüketiciyi uyarıyor. Mideyi yormadan sindirilmesi için kahveyle içilmesini öğütleyen Kamil, çikolatayı kış içeceği olarak görme eğilimindedir. Isınmak için kat kat esvap giyip hamallık etmektense her sabah çikolata ile kahvaltı etmeyi daha akılcı bulmaktadır.6 Doktor Edhem ise kafein işlevi gören teobromin ile yüzde 49 oranında yağ içeren, böylelikle 10 dirhemi 150 kalori veren çikolatanın enerji değerinden söz eder. Türkiye’de çikolata tüketiminin günden güne artışını bu açıdan sevindirici bulur.7
    Tütün ve kahve yasaklarına benzememekle beraber, çikolatanın da bir süre engellendiğine dair örneğe sahibiz. 1906 yılında, İtalya’dan gelen çikolataların ambalajlarındaki timsahlı logoların üzerinde Fransızca prophète (peygamber) yazısı görülünce bunlar gümrükte alıkonulur. Önce kelimenin kazılması düşünülür. Fakat sözlükte prophète’in “falcı” anlamına da geldiği ve firmanın bu anlamda kullandığı öğrenilince çikolatalar serbest bırakılır.8

    İstanbul’da Çikolata Rekabeti
    Reklamlarda, ürünlerin küresel şöhretleri, güvenilirlikleri ve İstanbul’daki adresleri gibi ayırt edici özellikleri öne çıkarılmıştır. Fransız Chocolat-Menier’nin 1875 tarihli reklamında Londra, New York, Porto ve Viyana sergilerinde altın ve gümüş madalyalar kazandığı ve Fransa’da yıllık 6.000 ton tüketildiği belirtilmiştir. Dünyanın en büyük gıda üreticilerinden Henri Nestlé, 1875’ten itibaren süt tozu satışıyla girdiği İstanbul’da beklediğinin üzerinde ilgiyle karşılaşınca şirketinin Orta Doğu şubesini Londra’dan buraya taşımıştır. Ürününü, siyah zemin üzerine beyaz harflerle ve kaligrafi tekniğinde işlenmiş “Sütlü Çukulataların En A‘lâsı Nestlé Çukulatasıdır” sloganıyla tanıtmıştır. Şirketin İstanbul temsilcisi Paul Robeli, Meşrutiyet’in ilanından üç ay sonra, ürünlerinin İstanbul ve diğer şehirlerdeki tanınırlığını öne sürerek Osmanlı sarayının fornisörü (tedarikçisi) ünvanını almıştır.9

    1905 tarihli bir ilan Flavius’u “en birinci çikolata fabrikası” olarak sunmakta; evlatlarının sağlığını düşünenlerin, takviye edici gıda olarak, zararlı kimyasal içermeyen ve bademli, sütlü, fındıklı türleri bulunan bu çikolatadan almalarını önermektedir.10 Cailler’nin tanıtıldığı uzun metinde, ülkemizde çikolatanın yakın zamanlara kadar şeker zannedildiği, oysa bunun yalnız şeker değil damağı okşayan nefis bir tatlı, mükemmel bir mide ilacı, vitamin kaynağı ve bir parçası yarım kilogram süt değerinde protein kazandıran, üstelik mideyi bozmayan bir deva olduğu belirtilmiştir. Batı’da sosyetik ve sağlığına düşkün kadınların aşırı çikolata arzusu bundan ileri gelmekteydi. Ticari değeri yükseldiği için taklitleri piyasaya sürülen Cailler’in İstanbul’da satın alınabileceği güvenilir tek adres Selanik Bonmarşesi’ydi.11

    20. yüzyılda birbirleriyle rekabet eden şirketler, bir yandan da sahtecilikle savaşmaktaydı. Günde 60 ton tüketildiği için taklit edildiğini düşünen Menier, “Taklitlerini reddediniz!” uyarısı yapmaktaydı. İttihat ve Terakki’nin millî ekonomi modeli gereği yerli malı kullanmayı teşvik eden politikası karşısında yabancı girişimciler başka arayışlara girmişlerdir. Yerli süt üreticilerinin karşısında güç kaybeden Nestlé, rakipleriyle baş edebilmek için promosyon kampanyası başlatmış; 12 süt şişesi getirenler arasında yapılacak çekilişi kazananlara altınlı, elmaslı yüzükler, çikolata paketlerindeki bilmeceyi çözenlere 25, 50 ve 100 franklık hediyeler vermeyi vadetmiştir. Ancak gazeteler, Nestlé’nin halkı aldattığını, bulmacayı çözdüğü hâlde hediyesini alamayan yüzlerce kişinin şirket acentesine şikâyette bulunduğunu yazmışlardır.12

    1914 yılının başında yayımlanan “Türk Çikolatası” başlıklı reklam, çocuklarının güçlü ve enerjik olmasını isteyen aileleri, Edirneli meşhur şekerci İzzet Efendi’nin Divanyolu’ndaki dükkânına davet ederek Torino sergisinde altın madalya kazanan halis badem ezmesi ile deva-yı misk almalarını istiyordu. Başlığının aksine içeriğinde çikolatadan bahsedilmeyen reklam, yaklaşan Dünya Savaşı’na hazırlık olarak “gürbüz ve yavuz” Türk çocukları yetiştirmek isteyen İttihatçı yönetimin politikasına uygundu.

    Cikolata_6)
    Sütlü çikolataların en âlâsı “Nestle” çukulatasıdır. Şehbal, 15 Kasım 1910; Tasfir-i Efkâr, 7 Aralık 1913.
    Cikolata_8)
    “En birinci çikolata fabrikası Flavius”, Servet-i Fünun, nr. 730, 20 Nisan 1905.

    Cumhuriyet Kurulurken Çikolata
    İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası Mecmuası Eylül 1925 sayısında, çikolata tüketimini anlamamıza yarayan istatistik bilgiler aktarıyor. Buna göre, Mütareke’den sonra İstanbul nüfusunun artışı ve özellikle yabancıların aşırı sarfiyatı tüketimi katlamıştır. Piyasada, tanınmış 30 kadar markanın yanında adi markaların ürünleri dolaşmaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonraki gümrük düzenlemelerinin etkisiyle ithalat azalmıştır. Dünya Savaşı’ndan önce ve Mütareke yıllarında piyasaya hâkim olan Fransız çikolataları İtalya, İsviçre ve İngiltere markalarıyla rekabet edemez hâle gelmiştir. Bunun sebebi, bahsedilen ülkelerin ambalajlarının küçük ve dolayısıyla herkesin alabileceği fiyatta olmasıdır. En popüler çikolataların aylık tüketim miktarı 20 bin Türk lirası civarındadır. Bunun 8 bini İngiliz, 6’şar bini İtalyan ve Fransız markalarına aittir. Avrupa mallarının en kalitelilerinin perakende fiyatı 190-250 kuruş arasında değişmekte; adi cinsler ise 140-150 kuruş arasında satılmaktadır. İstanbul’da Avrupa’daki gibi fabrikalar bulunmamakla beraber bazı şekerciler hatırı sayılır miktarda çikolata imal etmektedir. “Bunlar karmakarışık, alaca bulaca ambalajlarla ve gayr-i mevcut bir Hollanda firmasıyla arz edilmekte ve ortalama 110 kuruşa satılmaktadır.” #

    DİPNOTLAR
    1 Ceride-i Havadis, nr. 452, 1 Zilkade 1265 (18 Eylül 1849); Saadet Özen, Çikolatanın Yerli Tarihi, YKY, İstanbul, 2014.
    2 Ceride-i Havadis, nr. 723, 22 Rebîulâhir 1271 (12 Ocak 1855).
    3 Hadika, 18 Mart 1871.
    4 Sıhhat, 25 Mart 1885.
    5 Tercümân-ı Hakikat, 4 Eylül 1892.
    6 Maarif, 5 Mart 1893.
    7 Servet-i Fünûn, 1 Eylül 1904.
    8 BOA, ZB, 595/67, 9 Nisan 1907.
    9 BOA, DH.MKT, 2667/85.
    10 Servet-i Fünun, 29 Haziran 1905.
    11 Sabah, 20 Kasım 1905.
    12 Alemdar, 21 Ağustos 1912.
  • Sonumuzun başlangıcı mı? Hayır, bu yeni bir başlangıç

    Sonumuzun başlangıcı mı? Hayır, bu yeni bir başlangıç

    İnsanlar teknoloji karşısında hep ifratla tefrit arasında gidip geldi. Dokuma makineleri, işçileri korkuttu; matbaa ise elyazısıyla kitap çoğaltan yazıcıları. Bisiklet, tren, otomobil, uçak, telefon, elektrik, internet… Hepsi ilk ortaya çıktığında birbirine zıt bu iki tepkiye yolaçtı. Teknolojinin etkisini kısa vadede çok büyütüyoruz, uzun vadede ise küçümsüyoruz.

    Dergimizin yayın yö­netmeni bana müjdeyi verdi: Artık çevirmen olarak mesleğim, tehlike altın­daki bir türe dönüşmüştü! Zira yapay zeka araştırma merkez­lerinden OpenAI’ın yeni açık­ladığı ChatGPT-4o, diğer başka marifetlerinin yanısıra bugü­ne kadar geliştirilmiş çeviri uygulamalarının da en iyisiydi. Gerçekten farkettim ki herkes çoktan ChatGPT’yi telefonuna indirmiş, çeşitli dillerde çeviri yapıp eğlenmeye başlamıştı.

    Gerçi bir süredir yapay ze­kadan başka bir şey duymuyor­duk. Ancak bana en ilginç gelen, borsaların da coşması, yapay zeka şirketlerinin hisseleri­nin şaha kalkmasıydı. Öyle ya, dünyadaki hisse senedi piya­salarında yapay zekaya dayalı algoritmaların doğal zekalı borsacıları neredeyse geride bırakmaya başladığı günler­deydik. Belki borsada çalışan­ların mesleği de son günlerini yaşamaktaydı, tıpkı çevirmen­lerinki gibi…

    Çevirmenler, borsacılar ve diğerleri… Korkmalı mıyız? Yoksa coşmalı mıyız?

    Kapak-Dosyasi-Analiz-1
    Ludditlerin kurmaca lideri Ned Ludd. 1812 tarihli gravür, The Metropolitan Museum Art’da sergilenmektedir.

    Önümüzü görmek için geç­mişe baktığımızda, insanlığın her büyük teknolojik yeniliğe bu iki tepkiden birini gösterdi­ğini farkediyoruz. Kimilerine göre insanlığın sonu geliyor, kimilerine göre de insanlığın sorunları sona eriyor. Oysa bu iki öngörünün de doğrulanmadığını tarih bize gösteriyor. En mantıklı yorum belki de Amara Yasası. Amerikalı biliminsanı ve fütürist Roy Amara (1925- 2007) şöyle demiş: “Teknolo­jinin etkisini kısa vadede çok büyütüyoruz, uzun vadede ise küçümsüyoruz” (kimileri, Bill Gates de benzer bir cümle kur­duğu için buna “Gates Yasası” diyor.)

    Gerçekten de Dolly (1996- 2003) adlı klonlanmış koyunu biraz çabuk unutmadık mı? Aradan geçen zamanda may­mun, köpek, kedi, kuş, deve, kurt, aklınıza gelen her türlü hayvan klonlandığı halde bu önemli buluşun nereye gittiği, Dolly’nin doğduğu gün kadar bizi ilgilendirmiyor. Unutma­yalım ki bisiklet, tren, otomobil, internet de ilk ortaya çıktıkla­rında büyük gürültü koparmış, servetler yatırılmış icatlardı ama, o sıralarda henüz po­tansiyelleri tam olarak ortaya çıkmamıştı. Aradan yıllar geçip her yere yayıldıktan sonra ise, aslında dünyayı değiştirmiş olmalarına rağmen, hayatın kopmaz birer parçası olarak ne­redeyse görünmez hale geldiler.

    Teknoloji korkusu deyince, öncelikle İngiltere’de 200 yıl önce meydana gelen ve “Lud­dit” adı verilen işçi eylemle­rini düşünmek gerekir. Adını gerçekte varolmayan, efsanevi Ned Ludd adlı bir kahramandan alan bu eylemci işçiler, işleri­ni kaybedecekleri korkusuyla makineleri kırıp dökmüşlerdi. Bu eylemler, yakın tarihe kadar “gerici” bir hareket olarak algı­landı. Ancak tarihçiler artık bu basmakalıp inanışa şüpheyle yaklaşıyor. Geçmişe dönüp bu eylemleri didik didik araştıran günümüz tarihçileri, farklı bir manzarayla karşılaştı: Oriji­nal Ludditler, teknolojiye karşı olmadıkları gibi, bu yenilikleri kullanma becerisinden de yoksun değildiler. Çoğu, tekstil sanayiinde çalışan yetişmiş makine operatörleriydi. Kaldı ki, bir sanayi protestosu olarak makineleri kırmak ne onlar­la başlamıştı ne de onlarla bitecekti. İşçilerin sabolarıyla işyerlerini tahrip ettiği, “sabo­taj” kelimesinin kökenindeki eylemler, ücret ve çalışma ko­şullarını düzeltmeyi hedefleyen bir mücadele yöntemiydi.

    Kapak-Dosyasi-Analiz-2
    Alman ressam ve matbaacı Daniel Chodowiecki tarafından çizilen bir yüzyıl matbaası tasviri.

    19. yüzyıl başında İngilte­re’de, Fransa ile bitmek bilme­yen savaş ve yayılan işsizlik, yoksulluğu bütün taşraya yay­mıştı. Gıda fiyatları durdurula­maz şekilde artıyordu. 11 Mart 1811’de dokuma sanayiinin merkezlerinden Nottingham’da İngiliz birlikleri, daha fazla iş ve daha iyi ücret isteyen bir pro­testocu kalabalığına saldırdı. O gece öfkeli işçiler, yakındaki bir köyde dokuma makinelerini kırıp döktüler. Ardından bu tür protestolar ülkenin en kuzeyine kadar yayıldı. Öyle ki parlamen­to, “makine kırma”nın cezasını idam olarak belirledi!

    Kapak-Dosyasi-Analiz-3
    Teknoloji hayranlığı 19. yüzyılın ikinci yarısında doruğa ulaştı. Dünya fuarları, yeniliklerin sergilendiği yerlerdi. Eiffel Kulesi, 1889 Paris Fuarı için yapılmıştı. 1933 Chicago Dünya Fuarı’nın diğer adı da “İlerleme Yüzyılı Uluslararası Sergisi”ydi. Serginin Art Deco posteri de bu gelişimi vurguluyordu.

    2004’te tarihçi Kevin Bin­field’in editörlüğünde Writing of the Luddites (Ludditlerin Yazıları) başlıklı bir derleme yayımlandı. Kitap, İngiltere’nin üç ayrı bölgesinden bu pro­testolara katılan ve sanılanın aksine hiç de eğitimsiz olmayan Ludditlerin kaleminden çıkma bildiriler, mektuplar, gazete yazıları ve risalelerden oluş­muş bir derlemeydi. Binfield’e göre, 19. yüzyıl başında işçile­rin verimliliği her gün artan makinelerden korktuğu elbette doğruydu; ama “Ludditlerin kendilerinin makinelerle ilgili bir sorunu yoktu.” Onlar için asıl mesele, işverenlerin maki­neleri, standart emek uygula­malarının etrafından dönerek “sahtekarca ve yanıltıcı şekilde” kullanmalarıydı. Eylemciler, makinelerin bir çıraklık süre­cinden geçmiş eğitimli işçiler tarafından doğru düzgün ücret­ler karşılığında kullanılmasını istiyorlardı.

    Harekete adını veren kurgu karakter Ned Ludd hakkında anlatılan efsanevi hikaye bile asıl sorunun başka bir yerde olduğunu gösteriyordu: Öyküye göre adı Ludd veya Ludham olan genç bir çırak bir dokuma tez­gahında çalışırken, şefi onu çok gevşek ördüğü için azarlamış ve “iğnelerini düzelt!” (makine belli sayıda iğneyle çalışıyordu) diye bağırmıştı. Bunun üzerine Ludd kızarak bir çekiç kap­mış, bütün makineyi tuzla buz etmişti…

    Bu eylemler bittikten kısa bir süre sonra “Sanayi Devrimi”­nin sonuçları bütün toplumda tartışılırken, bazı entelektüel çevrelerde makineleşmeye karşı bir korku başladı. 19. yüz­yılın çok etkili İngiliz düşünürü Thomas Carlyle’ın sözlerine (1829) göre, “bir makine çağı”na girilmişti. Teknoloji, “düşünme ve hissetme biçimimizde müt­hiş değişimlere” yol açıyordu: “İnsanlar ellerinde olduğu ka­dar kafalarında ve kalplerinde de mekanik hâle geldiler.”

    Kapak-Dosyasi-Analiz-4
    Thomas Edison, 1878’de Edison Electric Light şirketini kurdu, 1879’da ampulü icat etti.

    Bu hadiselerin İngiltere veya Avrupa’ya özgü olmadığını, bizim işçi tarihimizin de bir parçası olduğunu eklemeliyiz. Profesörler Yaşar Bülbül ve Rahmi Deniz Özbay, “Osmanlı İmparatorluğunda Teknolojiye Karşı Direncin İktisat Tarihi” adlı makalelerinde (2007), 1850’lerden 1910’lara kadar işçi eylemlerini taradıklarında benzer bir sonuca ulaştılar. Tekstil sektörü başta olmak üzere, bu kesimde yoğun olarak çalıştıkları için kadın işçilerin önemli rol oynadıkları olaylar­da; eğirme makineleri, tezgah­lar, mekanik taraklar saldırıya uğramıştı. Ancak olayların tamamının teknoloji karşıtı eylemler olmadığı, birçoğunun ücret ve çalışma koşullarıyla ilgili taleplerden ve işçilerin patlayan öfkelerinden kaynaklandığı anlaşılıyordu.

    Kapak-Dosyasi-Analiz-6
    Telefonun mucidi kabul edilen Graham Bell ve icat ettiği telefonunun tam bir replikası.
    Kapak-Dosyasi-Analiz-5

    Ludditleri temize çıkarsak bile, işsiz kalma korkusuyla çoğu insanın teknolojik geliş­melere tepki duyduğu gerçe­ğini unutamayız. Johannes Gutenberg 15. yüzyılda mat­baayı geliştirdiğinde, dünyada bilginin yayılmasında büyük bir değişikliğin ilk bebek adımı atılmış oldu. Matbaadan önce kitaplar yavaş ve pahalı bir şe­kilde elle kopyalanarak çoğaltı­lıyordu. Hayatını bu işi yaparak kazanan zamanın yazıcılarının (kopistlerin) nasıl bir tepki gösterdiğini tahmin etmek zor değil. 1492’de Alman rahip Johannes Trithemius, De Laude Scriptorum (Yazıcılara Methi­ye) adlı risalesinde şöyle yazdı: “Kardeşler, sakın ‘matbaa sana­tı bu kadar önemli kitabı aydınlığa çıkardığına ve ucuza dev bir kitaplık edinilebildiğine göre, elimizle kopya etmekle uğraşmanın ne anlamı var’ diye düşünmeyin. Emin olun, böyle söy­leyen adam sadece kendi tembelliğini örtbas etmeye çalı­şıyor demektir.” Tek­nolojinin insanlığı tembelliğe ittiğine dair bu iddiayı okudu­ğumuzda, hesap makinesinden sonra çarpım tablosu ezberle­menin anlamsızlaşacağı veya gelecekte yapay zeka nedeniyle doğal zekanın atalete düşeceği korkusunu hatırlamamak elde değil.

    Sadece yazıcılar değil, dev­rinin en zeki insanlarından sayılan ünlü düşünürler bile matbaaya karşı çıkabiliyordu. Basılı kitaplar Avrupa’yı sardığı sırada bile, 1690’da ünlü düşü­nür, matematikçi ve biliminsa­nı Gottfried Wilhelm Leibniz, Fransa Kralı 14. Louis’ye yazdığı bir mektupta şöyle demişti: “Gittikçe büyüyen korkunç kitap yığını, yeniden barbarlığa düşmemize yol açabilir.” Burada da başlıca geçim kaynağı olan bilginin, fazla sayıda insan tarafından paylaşılmasından korkan bir entelektüelin tepki­sini görebiliriz.

    Kapak-Dosyasi-Analiz-8
    Harness’in elektrik çılgınlığı sırasında ürettiği “elektrikli korse” ilanı.

    Telefon, insanların uzak me­safelerden iletişimini çarpıcı bir şekilde değiştirdi. Aslında Graham Bell’in bu icadı 1876’da kamuoyuna açıklamasından önce, 1862’de Alman biliminsanı Philip Reis, sesleri yayan bir alet geliştirmiş ve buna, bugün de kullandığımız gibi “tele­fon” adını takmıştı. New York Times gazetesi, Graham Bell’in icadının açıklanmasından sadece iki hafta sonra, Reis’in bu yeni icadını eleştiren bir yazı yayımladı:

    “Ya Prof. Reuss (isim gazete­de yanlış yazılmış) kötü niyetle ve Avrupalı despotların kış­kırtmasıyla bütün Amerikan kentlerine telefon dağıtacak olursa? Ya Philadelphia’ya bile gitme zahmetine katlanmadan bütün Amerikan yurttaşlarına istediklerini dinletirse? 100. yıl kutlamalarından (ABD’nin ku­ruluşunun 100. yılı dolayısıyla Philadelphia’da bir dünya fuarı yapılacaktı) artık ne bekleye­biliriz? Prof. Reuss’un karanlık hedefinin bu olduğunu söyleye­meyiz ama, Londra Kulesi’ndeki İngiliz kraliçesinden kumarha­nesindeki Monaco prensine ka­dar bütün yabancı despotların ulusumuzun ilerlemesi ve refa­hı karşısında 100. yıl kutlama­larına telefonlarla saldırmak gibi bir komplo kurmaları hiç de imkansız değildir” (The New York Times, 22 Mart 1876).

    Bize bugün komik gelen bu iddialar, günümüzde çeşitli dijital uygulamalarla dünyayı “kontrol etmeye” çalışan şu veya bu büyük güç karşısında duyulan korkuları hatırlatmı­yor mu?

    Kapak-Dosyasi-Analiz-7
    Bir uçan otomobil denemesi. New York’ta düzenlenen 1917 Pan-American Aeoronotik Sergisi’nde Glenn Curtiss’in tasarladığı küçük uçak.

    Telefon korkusuna bir başka örnek daha: İsveç, 1880’ler­de telefonun hızla yayıldığı ülkelerden biriydi. Linköping Üniversitesi’ndeki teknoloji ve toplumsal değişim programını yöneten Prof. Lars Ingelstam’ın yazdığına göre, özellikle taş­radakiler bu gelişmeden pek memnun değildi. Köylerde çoğu yaşlı insan, elektrik şokuna uğrama korkusuyla telefona dokunmaktan çekiniyor veya tam tersine, romatizmaları varsa aynı şoklarla iyileşeceği umuduyla telefonların bulun­duğu köy dükkanlarına koşu­yordu. Ancak en büyük korku kötü ruhları çağırması veya en azından yıldırım çarpmasına yol açması korkusuydu. Kırsal kesimde halkın “telefon akro­batları” dediği işçiler direklere tırmanıp hat çektikçe, bazı çiftçiler doğrudan sabotaja başvurup telleri ve direkleri sö­küyor, köy kiliselerinde vaizler telefonu şeytan aracına benze­tiyordu. Lars Ingelstam’a göre, “Yeni teknolojiyle ilgili algıları zaman içinde yanlış çıktı diye bu insanlara aptal diyemeyiz.”

    Aynı icat korkuya olduğu gibi coşkulu bir iyimserliğe, bütün sorunların çözüleceği duygu­suna da neden olabilir. Elektrik ampulünün bulunuşu, insanla­rın kısa süreliğine iyimser bir hezeyana kapılmasına örnek olarak gösterilebilecek bir hadi­seydi. 1878’de Thomas Edison, Edison Electric Light şirketini kurduktan hemen sonra, ABD bir elektrik fırtınasına tutuldu. Bu modadan yararlananlardan biri de Cornelius Bennett Har­nes’ın “elektrikli korsesi” oldu. Güya, manyetik çelik levhalarla yapılmış olan bu korse kadın sağlığına büyük yarar sağlayacaktı! Elektrikli korse, 1893’te yaratıcısının bir sahtekar olduğu ortaya çıkıncaya kadar kadınlar tarafından kapışıldı. “Elektrikli jartiyerler” de hem kadın hem erkeğe hitap eden bir başka icattı.

    Kapak-Dosyasi-Analiz-9
    Ford’un T model otomobili, Amerikan orta sınıfını bu yeni ulaşım aracıyla tanıştırdı. 1924’te fiyatı 290 dolardı (bugün 5 bin dolar civarında).

    19. yüzyılın sonuna doğru, kullanıcılara elektrik şoku vermesi amacıyla çok sayıda ev aleti icad edildi. “Elektroterapi” aletlerinin en önemlisi olan diyotlarla döşeli “elektropa­tik kemer” doğrudan doğruya çıplak deriye sarılıyor, gün boyu kullananlara küçük şoklar veriyordu…

    Kapak-Dosyasi-Analiz-10
    Klonlandığı sırada çok meşhur olan koyun Dolly 2003’te öldükten sonra dolduruldu, şimdi İskoçya Ulusal Müzesi’nde sergileniyor.

    Yeni buluşların büyük coşkuyla karşılandığı pek çok örnek var. Meslela Osmanlı İmparatorluğu’nda telgraf hatla­rının çekilmesini hatırlayalım. Böyle bir girişimin İstanbul’daki iktidar merkezinde nasıl bir heyecanla beklendiğini hayal edebiliriz: Artık en uzak vila­yetlerde olan bitenler anında başkentte öğrenilecek, merkez­den gönderilen emirler anında uzak köşelere iletilebilecekti. Öyle ki hatlar bağlandığında anıtlar bile yapıldı. Hayfa’da Hicaz demiryolları ve telgraf hatları için bir sütun dikildi. Şam’da Merce meydanındaki Telgraf Kulesi ise Raimondo d’Aronco tarafından tasarlan­mıştı; üzerinde telgraf hatları yarı kabartmayla resmedilmiş, sütunun tepesine ise minya­tür bir Yıldız Hamidiye Camii konulmuştu. Büyük bir altyapı yatırımının olduğu kadar, tek­nolojik bir yeniliğin de kutsan­masıydı bu sütunlar.

    Kapak-Dosyasi-Analiz-11
    Telgrafın Şam’a ulaşması üzerine Abdülhamid’in yaptırdığı Telgraf Kulesi.

    Yeni icatlara bakarak gelecekle ilgili hayal kurmak veya öngörülerde bulunmak, yeniliğin uygulanma alanlarını genişletir ve başka icatların önünü açar elbette. Ancak her tahmin de tutmaz. Örneğin, Eugene Vidal’ın alay konusu olan “700 USD’lik uçak” pro­jesine bakalım. Amerikalı bir seçkin, olimpiyat atleti, hava­cılığın girişimci öncülerinden Eugene Vidal, 1930’larda ABD Havacılık Ticaret Bürosu’nun (bugünkü Federal Havacılık Dairesi’nin başlangıcı) başı­na getirildi. O tarih, ABD’de T modeli Ford otomobilinin orta sınıf için ulaşılabilir hale geldi­ği bir döneme denk geliyordu. Kasım 1933’te Eugene Vidal, Büro’nun yeni planını açıkla­dı: Uçak, artık T modeli Ford kadar sıradan bir kişisel ulaşım aracı hâline gelecek, 700 USD gibi bir fiyata satılacak, böy­lece gelecekte herkes evinin önündeki özel uçağına atladığı gibi istediği yere gidebilecek­ti. Büro, uçak üreticilerini bu proje için bir yarışa davet etti ama ortaya uygulanabilir bir sonuç çıkmadı. Zavallı Eugene Vidal 1969’daki ölümüne kadar hep “700 USD’lik uçak” projesi nedeniyle alaya alındı. Vidal’ın öngörüsü, gerçekleşene kadar yanlış diyebileceğimiz tahmin­lerden biriydi; çünkü gelecekte küçük kişisel uçakların ortaya çıkmayacağını kim kesinlikle iddia edebilir?

    1980’lerde kişisel bilgisayar devrimi başladı. Jonathan Gat­lin’in Bill Gates:The Path to the Future adlı kitabında anlattı­ğına göre, o dönemde ABD’nin en büyük bilgisayar şirketle­rinden birinin, Digital Equip­ment Corporation’ın kurucusu ve CEO’su Ken Olsen cesur bir iddiada bulunarak şöyle dedi: “Her insanın evinde bir bilgi­sayarı olması için hiçbir neden yoktur.” Bilgisayarın öncülerin­den parlak bir mühendis ve bi­liminsanı olan Ken Olsen, artık bu talihsiz iddianın gölgesinde anılıyor.

    Kapak-Dosyasi-Analiz-12
    Günümüzün fiber optik kablolarından önce kıtaları birbirine telgraf bağladı. Atlas Okyanusu altından geçen ilk telgraf hattı 1866’da devreye girdi.

    Sonuç olarak, bazıları malu­mun ilanı da olsa genellemelere geçelim:

    Birincisi, teknoloji tarihi, arka arkaya birtakım icatların ortaya çıkış yıllarını (bazen günlerini) sıralamak değildir; çünkü bütün yeniliklerin arka­sında yıllara, yüzyıllara uzanan hayaller, çalışmalar, başarı­sızlıklar, deneyler ve şartların zorlamaları vardır.

    Kapak-Dosyasi-Analiz-13
    Avustralya’yı bir baştan diğer başa dolaşan telgraf hattı projesinde (1878) bir telgraf direği dikiliyor.

    İkincisi, her yenilik bir buzdolabı, bir çamaşır maki­nesi, hızlı bir iletişim aracı gibi insanlığı daha rahat bir hayata kavuşturmaz. Birçoğu rad­yasyon ışınlarının kullanımı gibi iki tarafı keskin kılıçtır. Kimisi ateşli silahlar, nükleer bombalar, hipersonik balistik füzeler, gaz odalarında kullanı­lan siklon gazı gibi saf öldürme araçlarıdır. Birçoğu pastörizas­yon, tarım ilaçlarının bulunu­şu gibi kurtarıcı ve yardımcı, ama zaman içinde gıdaları ve toprağı bunlardan temizlemek için neredeyse deli gibi uğraş­tığımız gelişmelerdir. Kömür veya petrolden enerji üretmek müthiş buluşlardır ama, bugün onlardan kurtulmak için kendi­mizi geride kalmış yel değir­menleri devrinde çare (rüzgar enerjisi) ararken bulabiliriz. Bazı gelişmeler de klonlama ve yapay zeka gibi nereye çeksen oraya gidecek yeniliklerdir.

    Üçüncüsü ve en önemlisi, eşitsizlikleri, yoksulluğu azaltan, herkese özgürlük getiren, refahı ve barışı sağlayan bir teknolojik mucize gelmemiştir. Tabii belki bir gün o da gerçekleşir. AI saye­sinde mi? Bilmiyoruz.