Etiket: sabahattin ali

  • Cumhuriyetin Resimli Ay’ı yayıncılığın öncü yıldızıydı

    Cumhuriyetin Resimli Ay’ı yayıncılığın öncü yıldızıydı

    Cumhuriyetin ilk kadın gazetecisi ve yayıncısı Sabiha Sertel’in, eşi Zekeriya Sertel’le birlikte 1924’te çıkarmaya başladığı Resimli Ay dergisi, yeni dönemin ilim-irfan belgesi, kültür lokomotifi oldu. Cumhuriyetin, aydınlanmanın ve eleştirel düşüncenin ilk ve en parlak işlerine imza attı. Dergiler, gazeteler, kitaplar, ansiklopedilerle dolu bir külliyat.

    RESİMLİ AY / 1924-1931

    Yeni Türkiye ve Sabiha Sertel’in müthiş mücadelesi

    edebiyat_tarihi_1
    Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve kızları Sevim 1919’da New York’ta.

    Sabiha Sertel (1895-1968) ile gazetecilik okuyan eşi Zekeri­ya Sertel (1890-1980), Halide Edip Adıvar’ın umut vadeden 6 Türk öğrenciye referans olduğu Charles R. Crane bursuyla Co­lumbia Üniversitesi’nde eğitim gördükten sonra 1923’te Türki­ye’ye döner. ABD’deyken Millî Mücadele’ye destek vermişler­dir; şimdi de cumhuriyet için çalışma vaktidir.

    Sertel’ler 1924’ün 1 Şubat’ın­da Resimli Ay’ın ilk sayısını çı­karır. Bu ilk sayı 3 baskı birden yapar. Sabiha Sertel o sayının 15 bin adet gibi, zamanı için çok ciddi bir net satışa ulaştığını yazacaktır.

    Genç ve yeni Türkiye’nin bel­li ki Resimli Ay gibi bir dergiye ihtiyacı vardır. Sabiha Sertel, anılarını yazdığı Roman Gibi’de o günleri şöyle anlatır: “Resimli Ay basın hayatına halkın kültür seviyesini yükseltmek amacıyla atılmıştır. O vakit %80’i oku­ma-yazma bilmeyen memle­ketimizde yarım bir eğitimle kalmış, aydınlar tarafından ihmal edilmiş insanları aydın­latmak; onlara demokrasinin ne olduğunu anlatmak ilk he­defti. Bundan başka Resimli Ay millî kurtuluş savaşından sonra kurulması tasarlanan ‘Yeni Türkiye’de sosyal problemleri ele almak, saltanat devrinin cumhuriyete miras bıraktığı ekonomik, sosyal, kültürel bo­zuklukları su üstüne çıkarmak, bunlara çare aramak amacıyla ortaya çıkmıştı. Davaların akademik, teorik bakımdan incelenmesini değil, bu teorileri halkın anlayabileceği bir dille halkın önüne sermeyi hedef tutmuştu. Bir bakıma Resimli Ay bir magazindi; fakat halkın kültür seviyesini yükseltmeye yarayacak bir magazin.”

    edebiyat_tarihi_3
    Resimli Ay’ın 1 Şubat 1924 tarihli ilk sayısı. Kapak: Cevad Şakir
    edebiyat_tarihi_4
    Resimli Ay’ın Kasım 1925 sayısında Mustafa Kemal.

    3 renkli trikromi baskı tek­niği, ülkemizde ilk defa Resimli Ay’ın kapaklarında kullanılır. Şık kadın portrelerinin bulun­duğu kapaklarda döneminin Vogue ve American Magazine dergilerinden izler vardır ama bizim değerlerimizle harman­lanmıştır. İlk sayının İstanbul siluetli, minyatürlü, kenarla­rı altınla süslenmiş tezhipli kapağı, ressam Cevat Şakir Ka­baağaçlı imzalıdır. Cevat Şakir, bu kapakları yapmak için nasıl çalıştığını şöyle anlatacaktır: “Eski Türk minyatürlerinin renklerine daldım. Orası da bir âlemdi, bir meçhul diyar­dı. Altın ezmesini öğrenmek için Medreset-ül Hattatin’e gittim. Oradaki tezhip, yani altınlı minyatür hocası ‘morun yanına mutlak lal konacak’ diye renklerle beni kıskıvrak bağlamaya çalıştı.”

    1924-1931 arasında yayın hayatını sürdürecek renkli, resimli güncel aktüalite ve edebiyat dergisi Resimli Ay’ın kadrosunda Mehmet Rauf, İbnürrefik Ahmet Nuri, Ahmet Nuri, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Hakkı Sûha, Ercüment Ek­rem, Hıfzı Tevfik, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Mahmut Yesari, Yakup Kadri vardır.

    edebiyat_tarihi_5
    1927 Mart sayısında “Öpüşmenin eşkali” başlıklı fotoyazıda, “artist öpüşü”, “karı-koca öpüşü”, “veda öpüşü” ve diğerleri tanıtılıyor.

    Derginin Kasım 1925 ve Ağustos 1927 tarihli sayılarının kapağında Atatürk fotoğra­fı yer alır. 1925’te Resimli Yıl ismiyle bir almanak, 1927’de ise Resimli Ay Almanağı adında ikinci bir yayın çıkar. Ağustos 1925 sayısında “İnsan may­mundan mı gelmiştir, Allah tarafından mı yaratılmıştır?” başlığıyla Darwin’in fotoğrafı­nın da yer aldığı evrim konusu işlenir. Mart 1927 tarihli sayının kapağında da “Ahirete inanır mısınız” sorusu vardır. Aynı sayı içerisindeki “Öpüşmenin eşkali” başlıklı fotoyazı da ilgi çekiciydir. Okurlara “artist öpüşü”, “karıkoca öpüşü”, “veda öpüşü” gibi çeşitli öpüşme tarzları tanıtılır. Resimli Ay’ın 1927’deki İhap Hulusi çizimli Ekim sayısının kapağında ise cumhuriyetin ilk nüfus sayımı için yurttaşlar sayıma davet edilir: “Tahrir-i nüfusa yar­dım her vatandaşın borcudur.” Resimli Ay Harf Devrimi’ne de öncü olacak, okurları yeni harf­lere özendirecektir.

    Derginin yayıncılık başarısı, Resimli Ay Matbaası Türk Limi­ted Şirketi’ne öncülük eder; yeni dergilerin, kitapların, ansiklo­pedilerin lokomotifi olur.

    edebiyat_tarihi_2
    Sabiha Sertel

    RESİMLİ HAFTA / 1924-1925

    Ve Cevat Şakir Bodrum’a sürgüne gönderilir

    edebiyat_tarihi_6
    Resimli Hafta’nın 13 Nisan 1925 tarihli 35. sayısında Cevad Şakir’in yazısı.

    Serteller, cumhuriyet döneminin ilk haftalık magazin dergilerin­den biri olan gazete formatında­ki Resimli Hafta’yı 4 Eylül 1924 tarihinde yayımlamaya başlar; dergi toplam 38 sayı çıkar; hika­ye, karikatür, din, bilim, kadın konularında çok genel kapsamda içerikler sunan popüler bir haf­talık dergidir bu.

    1925’te Şeyh Said isyanının ar­dından, TBMM 4 Mart’ta Takrir-i Sükûn Kanunu’nu kabul ederek hükümete olağanüstü yetki­ler tanır. Cevad Şakir, Resimli Hafta’nın 3 Nisan 1925 tarihli 32. sayısında “Hüseyin Kenan” takma ismiyle 4 asker kaçağı­nın hazin hikayesini konu aldığı “Hapishanelerde Neler Gördüm?” yazısı ve 13 Nisan 1925 tarih­li 35. sayıda “Hapishanelerde İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler?” baş­lıklı yazı dizisi nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce “memlekette isyan bulunduğu sırada askeri isyana teşvik edici yazı yaz­mak”tan suçlu bulunarak 3 yıl kalebentliğe, Bodrum’a gönderi­lir. Resimli Hafta, bu hadisenin ardından 23 Nisan 1925 tarihli 38. sayısıyla yayınına son verir.

    ZOR ZAMANLARDA İNATLA ÇIKAN HAFTALIK GAZETE / 1925-1929

    Resimli Ay yoksa Resimli Perşembe var

    Resimli Ay’ın kapandığı sırada Serteller, Resimli Perşembe adında tamamen siyasetdışı, aktüel, bol fotoğraflı ve resimli bir haftalık gazete çıkarmaya başlar. Re­simli Perşembe’nin ilk sayısı 28 Mayıs 1925 tarihinde çıkar; yazar kadrosunda; Abdullah Cevdet, Ahmed Rasim, Ercümend Ekrem, Kemalettin Şükrü, Nâhid Sırrı, Sâlih Münir, Münire Handan, Vâlâ Nurettin yer alır.

    edebiyat_tarihi_7
    Resimli Perşembe’nin 28 Mayıs 1925 tarihli ilk sayısı.

    Zekeriya Sertel’in Sinop’a sürgün gönderilmesiyle, Resimli Perşembe de yine Sabiha Ser­tel’in omuzlarında yükselecektir. Sabiha Sertel, o zor günleri şöyle anlatır: “Zekeriya’yı ertesi gün Sinop’a sevk ettiler. Kütüphaneye geliyorum. Resimli Ay ortağı Suudi Bey dergilerin çıkmayacağını söylüyor ve ekliyordu: ‘Mahkûm bir adam dergi çıkaramaz…’. Ze­keriya’nın yokluğundan faydala­narak dergileri kapatmak, serma­yenin üzerine konmak istiyordu… Bu konuşmadan sonra Resimli Ay imtiyazını Nebizade Hamdi Bey üzerine aldı. Resimli Ay ve Resimli Perşembe’ye ait paranın doğru­dan doğruya Sinop’a, Zekeriya Bey’e gönderilmesini rica ettim”.

    Sabiha Sertel, Resimli Perşem­be’yi ayakta tutar; 14 Mart 1929 tarihine kadar 199 sayının başmimarı olur.

    Resimli Perşembe 184. sayı­sından itibaren tamamıyla La­tin karakterlerine geçer. Zeke­riya Sertel bu durumu dergide büyük bir heyecanla okurlara şöyle duyurur: “Mecmuamız, harf inkılâbının mecmuacılıkta yapacağı inkılâba bir numune olmaya çalışmıştır. Bu nüs­hamızı karilerimizin dikkatle tetkik etmelerini rica ederiz. Bütün münderecâtımız o sû­retle tasnif ve tertip edilmiştir ki Resimli Perşembe’ye büsbü­tün yeni bir şekil vermiştir.”

    RESİMLİ AY’IN KAPANMASI ÜZERİNE SEVİMLİ AY / 1925

    Önce resimliydi ama sonra ‘Sevim’li oldu

    edebiyat_tarihi_8
    Sevimli Ay’ın 1926
    tarihli ilk sayısı.

    Takrir-i Sükûn Kanunu çıktıktan sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul’da ve Anadolu’da ya­yımlanan birçok gazete kapatılır. Bundan Resimli Ay da nasibini alacaktır. Derginin kapatılması noktasında literatüre (ve wiki­pedia’ya) hatalı olarak girilmiş ve kullanılmaya devam edilen bir bilgiyi düzeltelim: Resimli Ay’ın 1925’te Cevat Şakir Kabaa­ğaçlı’nın “Asker Kaçakları Nasıl Asılır?” başlıklı yazısından dolayı kapatıldığı ve Zekeriya Sertel’in bundan dolayı Sinop’a sürgün edildiği bilgisi doğru değildir. Resimli Ay dergisi hakkında, 1925 Nisan tarihli 3. sayıda çıkan Safaeddin Rıza imzalı “Mekteb mi, Kışla mı?” yazısı dolayısıyla İstiklal Mahkemesi’nce dava açılır ve Zekeriya Sertel bu yazı dolayısıyla sürgüne gönderilir.

    Kapatılan derginin ve matbaa­nın yayın hayatına devam etmesi için, isimler “Sevimli Ay” olarak değiştirilir. Sevim, Sertel’lerin 1917’de doğan ilk çocuklarının da adıdır. Zekeriya Sertel’in sürgün­den dönmesiyle birlikte, Sevimli Ay dergisi (ve matbaası) tekrar Resimli Ay ismiyle yayınına devam eder.

    edebiyat_tarihi_9

    ‘ON KURUŞA BİR KİTAP’ SERİSİ / 1926-1927

    10 kuruşa 1001 Gece Masalları

    1926’da Resimli Ay Matbaa­sı’nda “On Kuruşa Bir Kitap” adı altında, fiyatı ucuz ama içeriği kıymetli cep kitapları serisi yayımlanmaya başlar. Sloganı “Beherinin fiyatı 10 kuruştur, her yerde satılır”­dır.

    edebiyat_tarihi_10
    Bin Bir Gece Masalları fasiküllerinin kapakları.

    İlki 1926’da yayımlanan bu kitaplar, dinî, öğretici, ahlaki ve gündelik bilgilerin yanısıra, Robinson Crusoe, Vatansız Adam, Aya Seyahat ve Cüceler Memleketinde gibi klasikleri de sunan bir seridir. Bu seride, fasiküller halin­de yayımlanan Bin Bir Gece Masalları müstesna bir yere sahip olur. Hem kapakları hem içsayfa çizimleriyle 62 sayfalık formatta sunulan bu kitapçıklar büyük ilgi görür. Doğu mistisizminin hari­ka siyah-beyaz çizimlerle çocuklara ve gençlere ilgi çekici şekilde yansıtılması, okuma-yazma öğreniminde büyük fayda sağlar. 1926-1927 arasında yayımlanan “On Kuruşa Bir Kitap” serisinde 25 kitapçık yer alır.

    ÇOCUK ANSİKLOPEDİSİ / 1927-1928

    İlk Türkçe çocuk ansiklopedisi

    edebiyat_tarihi_12
    Çocuk Ansiklopedisi’nin
    İhap Hulusi imzalı kapağı.

    Türkçe ilk çocuk ansiklopedi­sini yayımlayan yine Resimli Ay ekibi oldu. İhap Hulusi’nin yaptığı nefis renkli kapakları, içsayfa çizimleri ve fotoğraf­larıyla, 1927-1928 arasında 4 cilt olarak yayımlanan Çocuk Ansiklopedisi; Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve Faik Sabri Duran tarafından hazırla­nıyordu. Toplam 1518 say­falık ansiklopedi, o tarihe kadar ülkemizde çocuklar için hazırlanmış ilk ansik­lopediydi. Ansiklopedinin 4. cildinde meşhur Alice Harikalar Diyarında, üç bölüm hâlinde ve kısaltıla­rak “Alis Tuhaflıklar Memleketinde” ismiyle ilk defa tercüme edilmiş, çocuklara sunulmuştu.

    HİMAYE-İ ETFAL CEMİYETİ ÇOCUK KÜLLİYATI / 1927

    İsviçre’den Heidi geldi

    edebiyat_tarihi_11
    Türkçede ilk defa yayımlanan Heidi’nin kapağı.

    Sabiha Sertel çocuklara ve gençlere çok önem veriyordu. Onların ufkunu açacak ve Batı’daki yaşıt­larıyla aralarındaki farkı kapatacak bir literatür sunmayı kendisine misyon edinmişti. Çocuk Esirgeme Kurumu’yla işbirliği yapa­rak ve çevirilerini Zekeriya Sertel’le birlikte üstle­nerek bastığı 10 kitaplık “Himaye-i Etfal Cemiyeti Çocuk Külliyatı” serisi, bu girişimin en somut örneğidir. Bu külliyatla beraber, İs­viçreli yazar Johanna Spyri’nin meşhur Heidi ve Keçi Çobanı kitapları ilk defa Türk­çeye tercüme edilir.

    1927-1928 arasında Re­simli Ay Yayınları tarafından bu seride, sert kapağa renkli çizimlerle yayımlanan 10 kitap şunlardır: “1. Evde Mekteb: An­nelerle Hasbihal 2. Evde Mek­teb: Çocuklara Masal 3. Evde Mekteb: Oyuncaklar 4. Sara 5. Haydi (Heidi) 6. Keçi Çobanı 7. Ali’nin Düğmesi 8. Bir Yarama­zın Hikâyesi 9. Peri Masalları 10. Hollandalı İkizler.  

    edebiyat_tarihi_13
    Resimli Hikaye’nin 1 Eylül 1927 tarihli ilk sayısının kapağı.

    RESİMLİ HİKAYE / 1927-1930

    İlk Türkçe hikaye dergisi

    Resimli Ay Yayınları ta­rafından gerçekleştirilen diğer bir “ilk” de, hikaye mecmuasıydı. İlk sayısı 1 Eylül 1927’de basılan Re­simli Hikaye 1927-28 ara­sında 14 sayı, 1930’da ise 8 sayı olarak, iki dönemde toplam 22 sayı çıktı. Der­ginin ilk döneminde yazar kadrosunda Yakup Kadri, Mehmet Rauf, Ercüment Ekrem, Mahmut Yesari, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Osman Cemal, İbnürrefik Ahmet Nuri isimleri vardı: ikinci dönemde ise Nâzım Hikmet’in katılımıyla dergi­nin yazar kadrosuna 4 önemli isim daha girecekti: Suat Derviş, Vâlâ Nurettin, Sadri Ertem, Sabahattin Ali.

    RESİMLİ AY KAPANIYOR / OCAK 1931

    Ne sermaye denen ejder, ne de daha kuvvetlileri bizi durduramaz!

    Resimli Ay’ın yayın hayatı, Sabiha Sertel’e göre iki döneme ayrılır. Derginin 1924- 1928 arasında yayımla­nan eski harfli Türkçe sayılarında, demokrasi­yi kurmak ve toplumsal problemleri ele almak ön plandadır; 1928’den itibaren ise Nâzım Hik­met, Sabahattin Ali, Suat Derviş, Sadri Ertem, Nail Vahdeti Çakırhan gibi sosyalist politik ideal­leri savunan kalemler ağır basar. Hoş-güzel kadın kapaklarının yerini, emekçi kadınları ve emek mücadelesinin sembollerini gösteren kapaklar alır.

    edebiyat_tarihi_14
    Resimli Ay’ın 1 Ocak 1931 tarihli 9 numaralı sayısı (solda). Derginin 15 Ocak 1931 tarihli 10 numaralı son sayısı.

    1928’den itibaren başlayan bu ikinci döne­min ikinci yılında Nâzım Hikmet’in “Putları Yıkıyoruz” başlığıyla Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan ya­zıları Sağ-Sol kavgasının fitilini ateşler. Sabiha Sertel’in 1929’da Resimli Ay’ın 10. sayısında ya­yımladığı “Savulun Geliyorum” başlıklı yazısı ise “Türklüğü tahkir (aşağılama) mahiyetinde” görülür. Sabiha Sertel, mecmu­anın sorumlu müdürü Behçet Bey’le birlikte mahkemeye sevkedilerek, neşriyat yüzünden hakkında dava açılan ilk Türk kadın gazeteci olur.

    edebiyat_tarihi_15

    Resimli Ay’ın ikinci dönemi Mart 1929’da başlar; Ocak 1931’e kadar 21 sayı yayımlanır. 1931’in Ocak ayında 15 gün arayla çıkan 9 ve 10 numaralı son iki sayısı; kütüphanelerde yer almayan, tezlerde, araştırmalarda değini­lemeyen, şimdiye kadar kapağı ve içeriği yayımlanmamış iki nadir sayıdır. Bu son iki sayı, Resimli Ay’ın kapanışı ve veda edişinin asıl nedenini de açıkça gözönüne seren önemli belge­lerdir.

    Sabiha Sertel, Roman Gibi’de, Babıâli’de küçük bir odada bu son iki sayıyı nasıl çıkardığı­nı yazmıştır. Bu sayılar diğer Resimli Ay’lara nazaran daha bü­yük formatta, ucuzca bir saman kağıdına, Marifet Matbaası’nda ve 24’er sayfa olarak basılmıştır.

    Resimli Ay’ın 1 Ocak 1931 tarihli 9 numaralı sayısının baş­yazısı, Sabiha Sertel imzalı “Re­simli Ay’ın Hikâyesi”dir. Sabiha Sertel, Resimli Ay Türk Limited Şirketi’nin diğer ortaklarıyla ya­şadıkları fikir problemini, diğer ortakların yazıları ve yazarları tasvip etmeyişini açıkça gözler önüne serer.

    Sabiha Sertel’in yazının sonundaki cümleleri, dergiye bir veda niteliğindedir: “Şimdi, kü­çük ve mütevazı odasında yine parasız ve yalnız çıkıyor. Resimli Ay yedi senelik mücadele ha­yatında, mahkemeden mahke­meye gitti, iki defa sermayenin tokadını yedi. Ne çıkar? Azimle yola çıkanları, sermaye denen ejder değil, ondan daha kuvvet­lileri de korkutamaz ve durdu­ramaz.” 15 Ocak 1931 tarihli 10. ve son sayının başyazısı Sabiha Sertel’in “İrticaın Sebepleri” ya­zısıdır. 15 Ocak 1931 tarihli bu 10. sayıyla, 1924’te başlayan uzun ve benzersiz Resimli Ay serüveni sona erer.

  • Özne yüklemde saklanır, diğer türlü uyum bozulur…

    Bir cümlede özne genellikle yalın hâlde bulunur. Özne yalın değilse özne-yüklem uyumsuzluğu vardır. Özne ile yüklem arasında, kişi, tekillik-çoğulluk ve olumluluk-olumsuzluk yönlerinden uyum olması gerekir. Bu uyumun olmaması durumunda anlatım bozukluğu ortaya çıkar. Ancak günlük kullanımda ve tabii edebiyatta istisnalar vardır.

    Yıllar önce bir köşe yazarı, televizyon programın­da şöyle demişti: “Biraz sonra ben de uzman arkadaşım da söyleyecek ki … (Fiilin “söyle­yeceğiz” olması gerekirdi)”. Bir haber spikerinden de şu cümleyi duymuştuk: “Emeklilik yaşını yükseltilmeden… (Oysa “yaşı” denmeliydi)”.

    Bir cümlede özne genellikle yalın hâlde bulunur. Özne yalın değilse özne-yüklem uyum­suzluğu vardır. Özne ile yüklem arasında, kişi, tekillik-çoğulluk ve olumluluk-olumsuzluk yönle­rinden uyum olması gerekir. Bu uyumun olmaması durumunda anlatım bozukluğu ortaya çıkar. O cümleyi kuran kişinin dile özen göstermediğini düşünürüz.

    Konuşurken ortaya çıkan anlatım bozukluklarının yazı­lı metinlere de yansıdığı ileri sürülür. Örneğin, “Annem, babam beni, ben de onları çok severim” cümlesindeki anlatım bozukluğu, “Annem, babam beni çok seviyorlar. Ben de onları çok seviyorum” diye düzeltilebilir. Gerçekte özne-yüklem uyum kurma olgusu çok doğal, çok kolay gibi görünse de, uzun cümlelerde sıkça karşılaşılan bir sorun olarak karşımıza çıkar. Özne tekilse yüklem de tekil, özne insan ve ço­ğulsa yüklem de çoğul olur, diye bir kural vardır. İnsan dışındaki çoğul öznelerin yüklemi tekil olur. Türkçede öznenin tekil veya çoğul olma durumu birkaç durumda bozulmaktadır. Saygı ve nezaket amacıyla oluşturulan cümleler, kökende özne tekil olsa bile çoğul biçiminde söylenir: “Ulu Önder Atatürk, İzmir’i şereflendirdiler”.

    Meydan okuma, küçümse­me, övünme, alçakgönüllülük anlatmak için kurulan cümle­lerde de özne tekil kişi olsa da 1. çoğul kişi biçiminde kullanılır. Bu tür kullanımlarda da yükle­min çoğul olduğu görülür: “Biz adamı böyle rezil ederiz”. Kimiz zaman 3. çoğul kişide de özne çoğul olmasına rağmen yüklem çoğul eki almayabilir: “Onlar bize hiç gelmedi”. Ancak bu kural giderek değişmeye başlamıştır. Ayrıca zaman adları (Aradan aylar, yıllar geçti), organ adları (Böbrekleri ağrıyor), bitki adları (Bahçedeki otlar sarardı), hayvan adları (Kurbağalar derede yüzer), soyut adlar (Bugünkü düşün­celer hazırlıyor yarını), cansız varlık adları (Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?) eylem adlarında (Birden caddede bağrışmalar, koşuşmalar oldu) özne olan topluluk adları “-ler, -lar”la çoğullanmamışsa (Kala­balık birden dağıldı) yüklem tekil olur. Dilbilgisi bakımından tekil görülen sözcük aslında çoğuldur. Ancak bitkilerden, cansızlardan, hayvanlardan olan çoğul özne­lerin kişileri tek tek düşünülüyor veya düşündürülmek isteniyorsa yüklem çoğul olabilir: “Bir tepe­nin üzerinde keçiler birbirleriyle oynaşıyorlardı”.

    Bazı dilbilimcilerin çok sayıda özel durum sıralayarak kural saptamaya çalışmaları ve bunun beraberinde getirdiği öğrenme zorlukları her zaman sorun yarat­mıştır; oysa dilde zorlama olmaz. “Ay bir yandan sen bir yandan sar beni” diye söylediğimiz türküde özne-yüklem uyumu aramaya hiç gerek yok. Şiirde özne istediği yere saklanır. Şairler sorgulanamaz:

    “Leylim Ley”

    ‘Beni istediğim anlama kavuşturacak…’

    Size, sözümün eri olduğumu nasıl anlatsam? Biletçi dediğim zaman biletçi, reisicumhurbaşkanı dediğim zaman da reisicumhurbaşkanı demek istediğimi, yalnız onu demek istediğimi, başka hiçbir şey kasdetmediğimi belirtmenin hiçbir yolu yok mu? Yeni bir dilbilgisi kitabı çıktı mı bugünlerde? Öznenin, yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak böyle bir kitap. Ne diyorlarsa, yalnız onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak? (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, s. 688)

  • Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Muzaffer Şerif, Harvard mezunu parlak bir bilimadamıydı. Solculuğu Türkiye’de başına dert olunca Amerika’ya yerleşti. Adını Muzafer Sherif olarak değiştirmekle kalmadı, sosyal psikolojinin kurucuları arasında yer alarak bilim tarihini de değiştirdi. Gerçekleştirdiği İzci Kampı Deneyi’nin, William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanının esin kaynağı olduğu bile rivayet edildi.

    Ödemiş’te varlıklı bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi­ğinde 1906 senesidir. Son per­deye doğru yol alan İmpara­torluğun huzur kalmayan top­raklarında, savaşların ve etnik çatışmaların kucağında yaşa­nan çocukluk çağı geride kal­dığında Balkan Savaşlarına, 1. Dünya Savaşı’na, İzmir’in iş­galine, ardından Milli Müca­dele yıllarına ve nihayetinde Cumhuriyet’in ilanına tanık olmuştur bile. İzmir Amerikan Kolejinden mezun olup Darülfünun felsefe bölümüne başla­dığında, 1924 senesidir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    1990’da çekilen ikinci Sineklerin Tanrısı filminden bir sahne.

    Mezuniyetinden sonra yüksek lisans çalışması için ABD’ye gider. Harvard yılları Amerika’nın büyük buhran dö­nemine rastlamaktadır; 1929 kriziyle ve sol düşünceyle kar­şılaşması entellektüel dikkati­nin psikolojiye ve sosyal bilim­lere yönelmesine yol açar. “Bir öğrenme faktörü olarak açlık” konulu psikoloji master tezini bitirdikten sonra 1932 sene­sinde yaptığı Avrupa seyahati sırasında Berlin’de Gestalt psi­kolojisinin önemli isimlerin­den Köhler’in derslerine katı­lırken, Nazi partisinin yükse­lişine de tanık olur.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Ülkeye döndüğün­de, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki kısa süreli psikoloji öğret­menliğinin ardından bu kez doktora çalışması için yeniden Ameri­ka’ya gider.

    1933 sonba­harında, Har­vard’da baş­ladığı dokto­ra çalışmasını Columbia üniversitesin­de sürdürür; Gardner Murphy ile “algıda bazı sosyal faktörler” üzerine yaptığı bu çalışmayı bitirdi­ğinde 1935 senesidir. “Sosyal normların temelinde yatan psikolojinin ne olduğu ve na­sıl işlediği” sorusundan yo­la çıkan bitirme tezi, Sosyal Normların Psikolojisi adıyla yayınlandığı 1936 senesinde sosyal psikoloji alanında ger­çek bir devrim yaratacak ve o zamandan beri bu alanın temel taşını oluştura­caktır. Kişinin üyesi bulundu­ğu gruplardan nasıl etkilen­diğini ince­leyerek sos­yal kuralla­rın gruba göre belirlendiğini, gruplar değiştikçe kuralların da değişeceğini deneylerle or­taya koymuştur.

    Doktora sonrası, 1937 se­nesinde yurda dönen fakat bu­nun son dönüş olduğunu henüz bilmeyen Muzafer Sherif, hem çalışma alanı hem hayat görü­şü nedeniyle siyasal çalkantı­ların tam ortasında kalır. 1939 senesinde doçent olarak göreve başladığı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde sosyalist bir en­telektüel olarak yalnız değildir; savaşa ve ırkçılığa karşı Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Nus­ret Hızır, Saffet Dengi, Orhan Burian ve Halil Vedat gibi isim­lerle dayanışma halindedir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    TKP ile temas içinde oldu­ğu 2. Dünya Savaşı yılların­da Behice Boran’la Adımlar dergisini çıkartırlar. İnsan dü­şüncesinin, hedeflerinin ve ar­zularının yani ego işlevlerinin doğuştan gelen sabit işlevler olmadığına, toplum içinde şe­killendiğine inanmakta yüksek nitelikli, ahenk içinde bir top­lum için yalnızca eğitimin ye­terli olmadığını ve fakat sosyal yapıda daha kökten değişiklik­ler gerektiğini savunmaktadır. Halkın Batılılaşmış aydınlar tarafından yukarıdan aşağıya doğru çağdaşlaştırılması dü­şüncesini doğru bulmaz; işe öncelikle hayata dair hakikat­lerin tanınması, sömürü iliş­kilerinin ve toplumsal yapı­nın saptanmasıyla başlamak gerektiğini çünkü toplumsal yapının değişmesinin, çağdaş­laşmanın koşulu olduğunu dü­şünür, sömürüden kurtulan ve teknolojik gelişme olanakları­na kavuşan halkın kendi çağ­daşlaşma dinamiklerini de ge­liştireceğini savunur.

    Ülkede giderek yükselen ırkçılığa karşı 1943 senesin­de ırk kuramını ve Turancılığı eleştirdiği Irk Psikolojisi ad­lı kitabını yayımlar. Bu kitabı yazma sebebini kitabın önsö­zünde şöyle açıklamaktadır: “Memleketimizde son sene­lerde mahreci şüpheli bir ih­racat matahının, bulunmaz bir hint kumaşı gibi, memleketi­mizin fikir ve kıymet alemine sürülmesi yolunda gösterilen gayretkeşlikler bu küçük ki­tabı yazmağa sevketti. Mah­reci şüpheli bu ihracat malı, ırkçılıktır.” Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e yazdığı 1943 ta­rihli bir mektubunda Muzafer Sherif hakkındaki izlenimle­rini şöyle bildirir: “Muzaffer Şerif’i ben tanırım. Enteresan çocuktur, ama ne senin ne de benim şöyle ahbapça arkadaş­lığını edebileceğimize pek ih­timal vermiyorum. Lüzumun­dan fazla münevver Amerikalı bilgin. Belki de bu altı yıl ön­ceki intibaımdır. Belki şimdi o da ben de değiştim. Kim bilir. Mamafih kitabı (Irk Psikoloji­si) cidden güzel, faydalı, aktü­el. Ve böyle bir kitaba sahip ol­duğumuz için sevinebiliriz.”

    Turancı hareketin en et­kili isimlerinden Nihal Atsız Başvekil Saracoğlu Şükrü’ye Açık Mektupları yayınladığın­da hedefteki isimlerden biri olarak 16 Mart 1944’te üniver­sitede arkadaşlarıyla birlikte komünizm propagandası yap­mak suçundan gözaltına alı­nır. Dört hafta sonra, 12 Nisan 1944’te serbest bırakılır. Prin­ceton’dan aldığı davet üzerine ABD’ye gider, aynı sene Carol­yn Wood ile evlenir. 1947’de Türkiye’ye yeniden dönmek isteyecektir. Fakat bu kez de eşinin yabancı olması sebe­biyle mevzuat gereği Ankara Üniversitesi’ndeki pozisyonu elinden alınınca hayal kırıklı­ğına uğrayacak, adını Muzafer Sherif olarak değiştirecek ve memleketine bir daha hiç dön­meyecektir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Muzafer Sherif, insan psi­kolojisinin sosyal tabiatını ortaya koyan çalışmalara im­za attığı Princeton dönemi­nin ardından, kısa bir müddet için Yale’e, daha sonra da 1966 senesine kadar çalışacağı Oklahoma’ya gider. 1950’ler so­ğuk savaş yıllarıdır, McCarthy döneminin meşhur cadı avın­da FBI soruşturmasına maruz kalır. 1950’ler ve 1960’lar bo­yunca pek çoğunu eşi Carol­yn Sherif ile gerçekleştirdiği çalışmalarından başka, sosyal psikolojinin bağımsız bir bilim dalı olarak kabul edilmesi için de büyük bir uğraş verir. Yak­laşık 40 yıl süren akademik yaşamı boyunca sosyal psiko­lojiyle ilgili deneylerinde birey ile grup ve gruplar arasındaki ilişkilere odaklanır. Otokinetik ve İzci Kampı (Robber’s Ca­ve) deneyleri psikoloji tarihi­nin klasikleri arasında yer alır. Muzaffer Şerif, grup davranış­larının deneysel araştırmala­rına imkan tanıyan bilimsel metodolojiyi kurarak, sosyal psikolojinin ayrı bir bilimsel disiplin olarak kabul edilmesi­nin yolunu açmıştır.

    Uzun ve verimli kariyeri boyunca 24 kitap, 60 makale yazan, pek çok ödül kazanan Muzafer Sherif, 1972 sene­sinde Pensylvania State üni­versitesinden emekli olmuş, 1988’de Alaska’da hayata veda etmiştir. Sosyal psikolojinin kurucularından biri olarak ka­bul edilen Muzafer Sherif’in bu alanda birer klasik olan sosyal normlara dair çalış­maları halen ders kitapların­da yer almakta ve okullarda okutulmaktadır. Sosyal psiko­lojiye dair bıraktığı emsalsiz bilimsel miras ise, bugünü ay­dınlatmak ve anlamak için bü­yük ölçüde keşfedilmeyi bek­lemektedir.

    “OTOKİNETİK ETKİ” DENEYİ

    20. yüzyılın sosyal psikoloji klasiği

    Tamamen karartılmış bir odada hareketsiz duran bir ışığa gözümüzü kaydırmadan bir süre bakarsak, ışık aslında yerinde durduğu halde onu hareket ediyormuş gibi görürüz. Muzafer Sherif bugün klasik olarak kabul edilen 1936 tarihli bu deneyinde “otokinetik etki” diye adlandı­rılan bu görsel algı sapmasından yararlanmıştır.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Hâlâ ders kitaplarında Uzun ve başarılı kariyeri boyunca yazdığı çok sayıda eserden önemli bir bölümünü eşi Carolyn (Wood) Sherif ile birlikte kaleme alan Muzafer Sherif’in çalışmaları hâlâ okullarda okutuluyor.

    Deneyde birbirlerini hiç tanımayan kişiler kullanılmıştır. İlk bölümde, tamamen karartıl­mış bir odaya teker teker alınan deneklere bir ışık gösterilmiş ve ışığın hangi yönde, ne kadar hareket ettiği sorulmuştur. Işık sabit olmasına rağmen, her denek ışığın belirli bir yöne, belli bir mesafe boyunca hareket ettiğini belirtmiştir. Deneyin ikinci bölü­münde, aynı kişiler, odaya bu kez grup halinde alınmış ve ışığın her gösterilişinde yargılarını yüksek sesle ifade etmeleri istenmiştir. İlk bölümde birbirinden farklı standartlar geliştiren kişilerin ikinci bölümde bu standartla­rından vazgeçerek grup halinde tek bir standart oluşturdukları gözlemlenmiştir. Deneyin üçüncü bölümünde karanlık odaya yine teker teker alınan deneklerin, ilk bölümdeki kanaatlerinde ısrar etmedikleri ve ikinci bölümde oluşturdukları grup standardına bağlı kaldıkları izlenmiştir.Dene­yin sonuçları şöyle özetlenebilir: Fiziksel gerçek belirsizse bireyler kendi gerçeklerini yaratırlar. Bir araya geldiklerinde ise kendi gerçeklerini bırakıp grup stan­dardını kullanırlar. Yani bireyin gerçeğinin yerini sosyal gerçeklik alır. Grup normu bir kez oluşunca bireyler artık ona inanmakta ve gönüllü olarak uymaktadır.

    İZCİ KAMPI DENEYİ VE SİNEKLERİN TANRISI ROMANI

    Aralarındaki şaşırtıcı benzerlik!

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    20. yüzyılın en önemli psikoloji deneylerinden biri olarak kabul edilen İzci Kampı Deneyi’ne, sosyal psikolojinin belki de en can alıcı konusu olan ayrımcılık ve ötekileştirme meselesinin bir toplumda kolayca tetiklenebileceğini ve farklı gruplar arasında önyargıların körüklenerek düşmanlığa dönüş­türülebileceğini ortaya koyması bakımından bilim tarihinde büyük bir önem atfedilir. Deney ayrıca ayrımcılığın başlatılabildiği gibi ortadan kaldırılabileceğini ve düş­manlığın etkisiz hale getirilebile­ceğini de göstermesi bakımından da müstesnadır.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Deneyin üçüncü aşamasında her iki grup ortak çıkarlara, ortak hedeflere yönlendirilir. Kampın tek su kaynağı kullanılamaz hale getirilir. Sonunda öğrenciler bu ortak sorunu işbirliği yaparak bereberce çözerler. Kamp sona er­diğinde öğrenciler aynı otobüsle dönmek için ısrar ederler.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Deneyde 12’şer kişilik iki öğrenci grubunun ıssız bir yaz kampında birkaç ay geçirmesi planlanmıştır. Denekler daha önce hiçbiri diğerini tanımayan, orta sınıf ailelerden gelen, 11 yaşında, beyaz erkek çocuklar arasından seçilmiştir. Kampın iki ayrı yerine iki ayrı otobüsle götürülen gruplar başlangıçta diğerinin varlığından habersiz­dir. İlk birkaç günün ardından iki grubun da içerisinde doğal bir şekilde astların ve üstlerin ortaya çıktığı, bir hiyerarşinin şekillendi­ği gözlenir. Gruplar artık birbiriyle tanışmaya hazırdır. İki grup birbi­riyle karşılaştırılır ve aralarında rekabete dayalı sportif yarışmalar düzenlenir. Kısa zamanda eğlence adeta bir ölüm-kalım savaşına döner, istisnasız her grubun üyele­ri diğer grubun üyelerine sebepsiz düşmanlık beslemeye başlar.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    William Golding’in bir uçak kazası sonrası ıssız adada mahsur kalan okul çocuklarının medeni­yetten uzakta nasıl hızla dönüşü­me uğradıklarını anlatan Sineklerin Tanrısı romanının Muzafer Sherif’in İzci Kampı Deneyinden esinlendiği rivayet edilir. Roman 1954 yılında, deneyin kitap halinde yayınlan­masından birkaç ay sonra piyasaya çıkmıştır. Asıl mesleği öğretmenlik olan ve çocukları iyi tanıyan Golding’e göre ise roma­nın ana malzemesi henüz bitmiş olan 2. Dünya Sa­vaşı’nda tanık olduğu olaylar ve mesleki tecrübeleridir, benzerlik­ler sadece tesadüften ibarettir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Çocuklar ıssız adada
    1954’te, İzci Kampı Deneyinin kitap olarak yayımlanmasından iki ay sonra basılan Sineklerin Tanrısı’nda ıssız adaya düşen çocuklar Muzafer Sherif’in deneyindekine benzer koşullarda, benzer psikolojik tepkiler veriyordu. Kült roman; 1963’te Peter Brook, 1990’da Harry Hook tarafından sinemaya uyarlandı.