Bundan 281 sene önceydi. Çariçe Anna İvanova, dünya tarihinindeki belki de en çılgın projeyi gerçekleştirdi. Buzdan bir saray: Ledianoi Dom! Gerçeğin çok üzerinde, masalları-efsaneleri bile yaya bırakan Buz Sarayı’nın tasarımcısı ise Alman mühendis Georg Wolfgang Krafft’tı. Krafft, gelecekte insanoğlunun Satürn gezegenine de benzeri yöntemlerle yerleşeceği fikrindeydi.
Avrupa iklim tarihinin en sert kışlarından biri 1739-1740 kışıydı. Öyle ki, batıda Seine Nehri, doğuda Tuna Nehri buzlarla kaplıydı, Kuzeye gelince… En ağır koşullar Büyük Petro’nun yeni kurduğu Sankt-Petersburg’da ve Neva’da görülmüştü. Fakir-fukaranın donarak öldüğü günlerdi.
BUZ SARAYI GEORG WOLFGANG KRAFFT
Tersi tarih tarafından belgelenmese, ilk basımı 1741’de Petersburg Bilimler Akademisi tarafından üç dilde (Rusça, Almanca, Fransızca) yapılan ve yayımlanışından 260 yıl sonra Türkçeye çevrilen Georg Wolfgang Krafft’ın Buz Sarayı, haklı olarak Jules Verne’e, Borges’e ya da Cortazar’a maledilebilecek, en azından o ayarda düş zengini bir imgelemin ürünü gibi görülecek bir metin. Oysa burada anlatılanlar “gerçek hayat”tan birebir yansıtılmış bir taşkın hikayedir.
6 Şubat 1740 tarihinde, Çariçe Anna İvanova’nın gözde Bakanı, çirkinliğiyle nam salmış Prens Golitsin’in düğün töreni vardı. Rustan çok Alman olarak görülen, aşırılıkları nedeniyle sevilmeyen çariçe, bir bakıma baş soytarısı sayılan prensi için uzun süren önhazırlıkların sonucunda, dünya mimari tarihinin öncü garabetlerinden birini “inşa” ettirmişti düğün töreni vesilesiyle: Ledianoi Dom.
Georg Wolfgang Krafft
Bu “Buz Sarayı”na seçkin davetliler çağrılmış, o gün ve gece eşi-benzeri görülmemiş eğlenceler düzenlenmişti.
Buz Sarayı’nın mühendisi Alman Georg Wolfgang Krafft, Tübingen’de teologya öğrenimi gördükten sonra fizik ve meteoroloji dallarında uzmanlaşmış, Büyük Petro’nun kurduğu Bilim Akademisi’ne, dev mimarlık kütüphanesine sahip Petersburg’a davet edilip matematik kürsüsüne başkan atanmıştı. O sırada bilim çevreleri astronomiyle, Çariçe ise astroloji ile yakından ilgili olduğu için, Krafft’ın Avrupa’dan getirdiği “know how”a gereksinme duyulmuştu. “Çılgın proje” Buz Sarayı da aynı dönemde devreye girecekti.
Çalışmaların arkasındaki adam, yarı yolda komplo suçlamasıyla kafası kesilen Bakan Volynskiy idi. “İnşaat”ın yapım sorumluluğunu üstlenen akrabası mimar Eropkine ise iş bitiminde adları kayıtlardan silinen, sırra kadem basanlardandı. “Bilimsel mimarî”ye ve “deneysel bilim”e sıkısıkıya bağlı olan Krafft’a gelince… Buz Sarayı metniyle bir bakıma Mabeyinci Pavlos’un Ayasofya için yüklendiği görevin bir benzerini üstlenmişti. Öte yandan “buzdan yapı” bir fantazma ürününden fazlasıydı onun gözünde. Gelecekte Satürn gezegenine benzeri yöntemlerle insanoğlunun yerleşeceği fikri zihnine sabitlenmişti. Petersburg’un sertten sert kışında, Dimitri’nin kardeşi Antioh Kantemir’le şiir ve inşa sanatı, yeryüzü ve uzay üzerine söyleşiyorlardı.
(Antioh Kantemiroğlu diye anılıyor bizim kaynaklarda ve pre-modern Rus şiirinin öncü ismi sayılıyor. Güç-bela müzesini açtığımız Dimitri Kantemiroğlu’na yönelik kültürel projenin sorumluları arasındaydım: Gerek Yitik Sesin Peşinde (1999), gerekse Yalçın Tura’nın YKY’den çıkan Kitâbu İlmi’l – Mûsiki Alâ Vechi’l Hurûfat – Mûsikiyi Harflerle Tesbit ve İcrâ İlminin Kitabı (2001) yeniden dolaşıma çıkmalı. Antioh Kantemiroğlu’nun şiirleri çevrilmeli. İstanbul tarihinin önemli puzzle parçaları arasında düşünmek gerek ikisini de. Tarihsel/siyasal özellikleri ne olursa olsun).
Çariçe’nin ‘merak dolabı’ Çariçe Anna İvanova’nın çılgın projesi Buzdan Saray’ın içi de bir “merak dolabı” gibi tasarlanmıştı: Cüceler, egzotik hayvanlar, buzdan heykeller…
Buz Sarayı, 1740 Ocak ayında baştan uca buzla inşa edilen saydam yapıda kullanılan tekniğin yanısıra bütün iç donanımının betimini de içeriyor; bugünden bakılınca bir “canlandırma” işlevi de görüyor. Koşut olarak, günün iklim koşullarının özelliklerini doğabilimci yaklaşımıyla okuruna sunuyor. Bizde Surnameler, Batı’da Şölen Kitapları (Livres de Fêtes) geleneğinin oldukça aykırı bir dalı Buz Sarayı.
Çariçe, geçici bir “Merak Dolabı” (Wunderkammer / Cabinet de Curiosités) gibi tasarlamıştı düğün törenini: Cüceler, egzotik hayvanlar, dev bir buzdan fil heykeline eşlik eden sahici bir fil, meşaleler ve fişekler, folklorik giysileriyle halk oyunları, buzdan toplar… Versailles Sarayı’nın görkemli gösterilerine özenilmiş gotik bir tören.
1740’ta baştan uca buzla inşa edilen saydam yapının planları…
Ağaç heykelleri, yatak odası, kuşlar ve meyveler, her şey buzdandı. Krafft buzu yüceltir metninde; onda bir tür “göksel kristal” seçmiştir.
Buz Sarayı, çok geçmeden eridi: Sarayları bazan Güneş, bazan Devrim eritir.
Çariçe 1740 sona ererken ender rastlanan bir hastalıktan öldü. 95 yıl sonra, bir Rus romancısı, İvan Lajetşinikov, Anna’yı delikdeşik etti Buzdan Ev (1835) romanıyla. Alexandre Dumas, onun etkisiyle kendi Buzdan Evi’ni (1858) yazdı.
Kiev Devleti’nin mirası, yanyana ama ayrı iki halk: Ukrayna ve Rusya… Ekim Devrimi sonrasında Ukrayna göreli bağımsızlığını kaybedecek; Stalin’in merkeziyetçi politikaları onları kitlesel olarak açlığa, toplama kamplarına mahkum edecekti. 2013 “Meydan Olayları”yla alevlenen ve bugüne dek süren “düşük yoğunluklu çatışma”nın radyografisi…
Batı Avrupa, üç aşağı beş yukarı Batı Roma İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal eden Şarlman (Charlemagne) İmparatorluğu’nun ürünü iken; Batı ve Güney Slavlarından farklı olarak Doğu Slavları veya geniş anlamıyla Rus dünyası da Kiev Rusya’sı veya Kiev Devleti’nin bir ürünüdür. Vareg kökenli (İskandinavyalı) silahlı tacirlerin nehirler boyunca uzanan orman halklarıyla birleşmesinden oluşan bu amalgamdan, zamanla Doğu Slavlarının bugün Rusya, Ukrayna ve Belarus’daki üç ulusu çıkacaktır.
Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici unsur ise tıpkı Bulgaristan ve Sırbistan’da olduğu gibi ona din, kilise ve yazı verecek olan Kostanniyye’deki Doğu Roma İmparatorluğu olacaktır. Polonya ve Macaristan’ın Katolik inancına bağlanmalarıyla, 988’de Rusya da Ortodoks inancını seçti (Alkol almak Rusların “neşesi” olduğu için alkolü yasaklayan İslâm’ı; yenik bir kavmin dini olduğu için de Museviliği seçmedikleri söylenir!) Kiev bu evrenin merkezi ve geniş anlamıyla beşiği idi. 10. ve 11. yüzyıllarda Bizans’tan sonra Avrupa’nın en engin ve güçlü devletiydi bu oluşum.
Hıristiyanlığı benimseyen ilk Kiev prensi 1. Vladimir’i vaftiz töreni sırasında gösteren fresk, Vladimir Kilisesi için çizilmiş.
11. yüzyılda Bilge Yaroslav döneminde Baltık Denizi’nden Karadeniz’e uzanan geniş bir alanda güçlenen devletin kanunları belirlenmiş; Kiev’de ünlü Ayasofya katedrali inşa edilmiş; hukuk, eğitim, mimaride önemli gelişmeler gerçekleştirilmişti. Hatta Fransa kralına gelin verilerek Batı Avrupa ile de ilişkiye geçilmiştir.
Ancak 12. yüzyılda rakipler arasındaki yerel çatışmaların patlak vermesiyle ülke zayıflamış; ardından Kumanların ve Moğolların baskısı ile bölgede onların egemenliği altında bir çöküş yaşanmış; yerel halk Polonya, Macaristan gibi ülkelere kaçmıştır.
14. yüzyıl boyunca Polonya ve Litvanyalılar, Moğollarla savaşırlar ve Ukrayna’nın kuzeydoğusunun tamamı, 1362’de Kiev’i ilhak eden bu güçlerin eline geçer. Altın Ordalı Tatarlar stepleri ve Kırım’ı ellerinde tutarken, 1382-84 arasında Litvanyalılar Kiev çevresindeki bölgeyi nüfuzları altına alıp Karadeniz’e inerler: Polonya ise Galiçya ve bugünkü Moldavya’da hükmünü sürdürür.
Kuzeydoğu bölgelerinde Ukraynalılar dışında Polonyalılar, Moldavyalılar, Almanlar, Ermeniler, Yahudiler ve Ruslar da bulunmaktaydı. Tatarlar nüfuz kaybettikçe buralardaki Ukrayna soyluları Polonya kültürünün etkisinde kaldılar. Batı bölgesinde Polonya hukuku 1434’te geçerli oldu. Ortodoksluğa belli bir hoşgörü gösterilse de bu bölgede Katoliklik yaygınlaştı.
Kiev’in Ayasofyası Kiev Devleti’nin idari ve kültürel inşaında belirleyici unsur, ona din, kilise ve yazı verecek olan Kostanniyye’deki Doğu Roma İmparatorluğu olmuştu. Öyle ki 11. yüzyılda Bilge Yaroslav, Kiev’e Ayasofya isimli bir kilise yaptırmıştı.
1240’ta Kiev’in yıkılmasıyla sonuçlanan Moğol istilası, bozkırdaki göçebeler ile yerleşikler arasında önemli gerilimlere yol açmış ve bu büyük çaptaki ilk devlet oluşumu girişiminde toplumsal bunalımlar başgöstermiştir. Devlet, izleri bugüne kadar görülebilecek şekilde soyluların çıkarına çözülmüş, köylü ayaklanmaları da yeni bir evreye işaret etmiştir. Böylece eski Kiev devletinin ardından bir dizi devlet oluşmaya başlamıştır.
13. ve 16. yüzyıllar arasında Kiev Devleti’nin mirası üzerinde üç Ortodoks halk ve üç dil şekillenir: Kuzeydoğuda Ruslar; Polonya-Litvanya bölgesinde Belaruslar ve 16. yüzyılda belirgin bir biçimde Polonya’nın egemenliğinde olan güney Ukraynalılar.
Bu üçlünün arasında Ukrayna’ya denk gelen ise “Kozak Cumhuriyeti”dir. Polonya ve Litvanya’nın ortak egemenliğinden kaçan; özgürlük peşinde, serfliğe ve toprağa bağlılığa karşı çıkan göçebe halkların oluşturduğu Kozaklar, Orta Asya ve Doğu Avrupa tarihiyle tezat bir konumdaydılar. Bir tür parlamenter yönetim oluşturan Zaporojya Kozakları, siyasi ve askerî bir güç olarak 16-18. yüzyılda Polonya-Litvanya Birliği’ne, Çarlığa ve Kırım Hanlığı’na karşı mücadele ettiler (Nikolay Gogol, filme de çekilen ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır).
Zaporojya Kozakları Leh soylularıyla çatışmalarında, onların büyük arazilerin yönetimini devrettikleri Yahudileri hedef aldı. Kozak şefleri (Hetmanlar) köylülerin öfkesini yüzyıllardır Doğu Avrupa’da bulunan Eşkenazi Yahudi halkına yöneltti. Binlerce Yahudi katledildi. Bu çatışma ve katliamlar soyluluğu ortadan kaldıramadı ancak Rus-Leh Yahudiliği kısa zaman sonra bu hadiselerin de etkisiyle Sabatay Levi’nin mesyanik hareketinden derinden etkilendi.
Ortodoks Kilisesi’ni muhafaza etme ve soylularla serfler arasındaki toplumsal ilişkiyi değiştiremeyen Zaporojya şefleri, Moskova’daki çar ile ittifak kurmaya karar verdi. 1654’te yapılan anlaşmadan sonra Büyük Petro bozkır Rusyası’ndan daha gelişkin bir devlet kurmaya başladı. Ukrayna, henüz Kırım’a ve güney ötesindeki bozkırlara ulaşamamış olan Rusya’nın bir parçası oldu.
Taras Bulba Nikolay Gogol, filme de çekilen ünlü romanı Taras Bulba’da (1835) 16. yüzyılda Zaporojya Kozaklarının Lehistan’a karşı mücadelesini anlatır. J. Lee Thompson’ın yönettiği aynı isimli filmde, Yul Brynner ve Tony Curtis.
Rusya’nın Büyük Petro’dan sonraki kurucusu diyebileceğimiz 2. Yekaterina’nın dönemi yayılma açısından belirleyici oldu. Bölgesel nüfuzlar kırılırken 1775’te Rusya tarihindeki en büyük köylü ayaklanması olan efsanevi Pugaçov ayaklanması başgösterdi ve kanlı şekilde ezildi. Rusya sıcak denizlere indi ve Karadeniz’den boğazları geçerek 1771’de Mısır’a ulaştı. Aynı dönemde Kırım’ın bağımsızlığını kabul eden Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) imzalandı. Osmanlılara bağlı Kırım Tatar Hanlığı, böylece fiilen Rusya’ya bağlanmış oldu.
1783’te Kırım Tatar balıkçı köyü Akyar’da, zamanına göre modern bir askerî kent kurulur: Sivastopol. Öte yandan Lehistan’ın paylaşılması da 1795’te tamamlanır.
Leh soylularının Ukraynalı köylüleri yönettiği Galiçya Avusturya’ya kalır.
19. yüzyıl boyunca güneydeki bozkırlara tarımsal yerleşimler, büyük tahıl alanlarının açılması devam eder. Kırım Savaşı’nın ardından 1861’de serflik kaldırılır. 1794-1800’de Hacıbey üzerinde Odessa limanının inşaıyla Ukrayna Avrupa’nın, hatta dünyanın tahıl ambarı haline gelir.
Ukraynalı demek buğday üreticisi demekti; köylülük de bu kimliğin temeliydi. Ancak bu köylülük, gündelikçi olarak çalışan, gezgin tarım işçilerinden oluşan hayli proleterleşmiş bir köylülüktü. Kentler ise daha ziyade Rus ve Yahudilerin mekanıydı. (Yidiş köyleri de Ukrayna’da yaygındı). 19. yüzyıl sonunda beliren işçi sınıfı, madenci ve demiryolcularıyla “Rus” olmaktan çok “Rusça konuşan” bir sınıftı. Bu proletaryanın ulusal duyarlılığı zayıftı ve 20. yüzyıl başında ülke devrimci bir dalgaya girdiğinde, içerisinde imparatorluğun bütün milletlerden unsurları vardı.
Öte yandan 19. yüzyıl ilk yarısında Taras Şevçenko ve sonra da İvan Franko gibi ozanların başını çektiği sınırlı bir aydın kesimi bu köylülüğe bir milliyet giydirmeye yöneldi. Bunların sayesinde edebî ve ulusal bir dil gelişti.
Yüzyılın ikinci yarısında, 1863 Leh ayaklanmasının bastırılmasından sonra gizli örgütlenmeler peydahlandı. Rusya’daki popülist (Narodnik) hareketin etkisi yaygınlaştı. Ukrayna’nın bağımsızlığı veya özerkliği Rusya’daki entelijansiya arasında kabul gördü. Rusya’daki gelişmelere paralel örgütlenmelerin yanısıra 1905’ten itibaren Radikal Demokratik Parti ve Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi güçlemdi; güneydoğuda Nestor Mahno’nun aralarından sivrileceği anarşist hareket belirdi.
Polonya saldırısı 1920’deki Polonya-Sovyet Savaşı sırasında Polonya’nın Kiev’e girişi… 18 Mart 1921’de imzalanan Riga Antlaşması’nın ardından, Polonya, Batı Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirirken, Sovyet güçleri Doğu Ukrayna’nın kontrolünü ele geçirdi.
1917 Devrimi yalnızca Rus değildi, diğerlerinin yanında Ukrayna da devrimin ve ardından içsavaşın önemli merkezlerinden biriydi. 1905’den itibaren Ukrayna’da iki akım özellikle öne çıktı: Rus popülizminden etkilenen Radikal Demokratik Parti ve ağırlıklı olan Ukrayna Sosyal Demokrat İşçi Partisi (ülkenin güneydoğusunda ise ilerde Nestor Mahno’nun önderlik edeceği anarşist-komünist hareket).
1917 Devrimi eşiğinde Ukrayna milliyetçiliği toprağa, dile ve halka dayanan bir akım iken demokratik-devrimci bir milliyetçilik haline gelerek çokkavimli bir yöneliş kazandı. Bu evrim daha ziyade kiliseye bağlı olan Avusturya Ukraynası’ndan tamamıyla farklıydı. Galiçya’da ise Ukrayna Komünist Partisi kurulacaktı.
Ukrayna’da devrim, hem genel oya dayanan meclis (Rada) hem de işçi sovyetlerinin gerçekleşti. Ekim Devrimi sırasında bir kısım Sosyal Demokrat, Ukrayna tarihinde simge isimlerden biri olacak gazeteci ve maceraperest Sımon Petlyura’nın yönetiminde karşı-devrim kampına geçtiler. Petlyura, Kiev’de işçi ve asker sovyeti taraftarlarının 1000’den fazlasını katletti. Bu, Ukrayna’da çok kanlı geçecek içsavaşın ilk katliamıydı. Sovyet taraftarları da Ocak-Şubat 1918’de Kiev’i ele geçirdiklerinde yüzlerce Petlyura subayını öldürecekti. Ancak Mart ayında Alman ordusunun işgali üzerine Yuri Pyatakov komutasındaki Kızıl Muhafızlar bölgeyi boşalttılar.
Bu gelişmeler Ukrayna milliyetçiliğinde yarılmaya yolaçtı; devrime karşı olanlar yabancı güçlere dayandılar. Çeteler halinde mücadele eden bu kesimler, Yahudi düşmanlığını tekrar alevlendirdiler.
1918 ilkbaharında kurulan Ukrayna Komünist Partisi, Rusya’daki partiden bağımsız değildi. Ancak bağımsızlıktan yana olan Vasil Şahray ve Serhiy Mazlah gibi komünistler, Bolşevizmin bağımsızlıkçı, köylücü ve dilinin de Ukraynaca olmadığı takdirde ülkenin felakete sürükleneceğini dile getirdiler. Onlara göre Ukrayna, devrimin Balkanlar’a ve Macaristan’a uzanan zincirinin temel halkasıydı.
Alman emperyalizmi 1917’de Skoropadski’yi başa geçirerek karşı-devrime katkıda bulundu. Ukrayna’daki Sol Sosyalist Devrimciler’in ağırlıklı bir kısmını oluşturduğu bağımsızlıkçı ve komünist siyasal güçler (Mahno dahil) ise Beyaz güçleri gerilettiler. 1919 başında Bolşeviklerin Ukrayna’yı fethi nispeten kolay olduysa, bunda yerel güçlerin desteğinin önemli bir payı vardı. Rumen asıllı, çokuluslu, Avrupa sosyalist camiasının yakından tanıdığı Hıristian Rakovski yeni yönetimin başına getirildi. İçsavaş 1920’de sona erecekti.
Bolşevikler başlangıçta, Belarusya, Ukrayna ve Rusya arasında bir birlik oluşturmaktan yanaydı; yani ne Rusya’nın genişletilmesi ne de tek bir merkezî devlet öngörülüyordu. Ancak 1920’de Polonya’nın saldırısı ve Petlyura’nın desteği “Büyük Rus şovenizmi”ni de öne çıkardı. Rusya’da kısmî pazar ekonomisinin (NEP) kabulü bahar havası estirdi ve karşı-devrimcilerle ilişkilerini kesen kesimler de yeni yönetimle çalışmaya başladı.
1923’te Ukrayna göreli bağımsızlığını kaybetti. Gevşek bir birlikten yana olan Lenin, Stalin’in merkeziyetçiliğine karşı ölüm döşeğinde mücadele etti. Lenin’in son kavgasında desteklediği Gürcü komünistlerin yanısıra Kazan Tatarı Sultan Galiyev bu merkezîleştirmenin hedefi oldular.
Açlıkla imtihan 1931-33’te başgösteren açlık kırımı (Holodomor) SSCB’nin geneline kıyasla Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi. Sokak ortasında açlıktan yere yığılmış insanlar görmek garip karşılanmaz hale geldi.
Aralık 1922’de Moskova’nın bastırmasıyla, Rusya, Belarusya, Transkafkasya ve Ukrayna Sosyalist Cumhuriyetleri’nin katıldığı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kuruldu. Tarihçi Moshe Lewin bu konuda “daha gevşek bir birlikten yana olan Lenin’in gözünde, Stalin’in projesi esas olarak eski usul bir imparatorluk otokrasisi canlandırma girişimiydi” der.
Ukrayna bundan sonraki ciddi bunalımını 20’li yılların sonundaki hızlı sanayileşme hamlesinde yaşadı. Donbas’daki madenleri ve metal sanayini besleyen Avrupa’nın en büyük hidroelektrik santrali Dinyeper üzerinde kuruldu. Sanayileşmenin finansmanı ve ülkenin beslenmesi Ukrayna’da ağır bedellere maloldu. Ukraynacanın eğitimde, kültürde öne çıkması, SSCB’nin bütünlüğüne aykırı görüldü; Rusça konuşanların ağırlığı arttırıldı.
1931-33’teki NEP döneminde başgösteren açlık kırımı (Holodomor) bütün SSCB’ye göre Ukrayna’da çok daha ağır sonuçlar verdi ve milyonlarca insan hayatını kaybetti (Bu açlık kırımı Ukrayna ile Rusya arasında bugüne kadar süren temel anlaşmazlıklardan biridir. Ukrayna bunu bir soykırım olarak nitelemekte). 1937-39’daki Stalin temizliği sırasında da milyonlarca Ukraynalı ya öldürüldü ya da “burjuva milliyetçiliği” ile suçlanarak toplama kamplarına gönderildi.
Ekim 1939’da Almanya ve Rusya, Hitler-Stalin Paktı’yla Polonya’yı paylaştıklarında buradaki Ukrayna azınlığı SSCB tarafından ilhak edildi. Haziran 1940’da, buna Romanya’dan da bir kısım eklendi.
1941 yazında Alman orduları Ukrayna’yı işgal ettiğinde, başta Stalin’in Polonya’dan ilhak ettiği kısımdakiler olmak üzere, ahalinin bir kısmı Nazileri kurtarıcı olarak karşıladı. Ancak kolektif çiftliklerin dağıtılması, kiliselerin açılmasından kısa bir süre sonra Nazi Almanyası’nın Rusya’dan beter olduğunu gören yerel halk sert bir direnişe başladı. Naziler bu direnişi bastırmak için yüzlerce köyü yaktılar ve sakinlerini öldürdüler. İşbirliği yapmayı kabul eden Ukraynalılardan Alman ordusunda gönüllü birlikler kuruldu. 1942-43’te Batı Ukrayna’da milliyetçi bir hareket, Ukrayna İsyan Ordusu (UPA) adıyla bağımsızlığa kadar Almanlara, Polonyalılara ve Ruslara karşı mücadeleyi hedefledi. Böylece neredeyse tüm ideolojiler Ukrayna’da savaşın bir tarafı oldu. Aileler parçalandı… Aynı aileden kimisi bir tarafta kimisi bir başka tarafta savaşıyordu. Alman ordusunun iki ünlü birliği (Nachtigal ve Rolands) Yahudi düşmanı Ukraynalılardan oluşurken, Auschwitz’i kurtaran Kızıl Ordu birlikleri de Ukraynalılardan oluşuyordu.
Kızıl Ordu 1944’ten itibaren Ukrayna’yı Naziler’den temizledi. Kayıplar korkunçtu: 1.5 milyonu asker olmak üzere 8 milyon Ukraynalı hayatını kaybetti!
Bağımsızlık yanlıları, özellikle ülkenin batısında 1954’e kadar silahlı bir direnişi sürdürdüler. Ukrayna 1945’te Birleşmiş Milletler’in kurucu üyesi oldu. 1954’te SSCB’nin yeni yöneticisi Hruşçov (Kruşçev), 1654’teki anlaşmanın 300. yılı vesilesiyle, çöküntü halindeki Kırım’ı Ukrayna’ya bıraktı. 1956-80 arasında Ukranya’da yeraltında bir direniş sürdü. Sürdürenler arasında 1960’da şiddetle bastırılan Ukrayna İşçi ve Köylü Birliği hareketi de bulunuyordu.
Meydan olayları 2013’te Yanukoviç hükümetinin AB’yle anlaşmaktan cayması üzerine patlak veren “Meydan olayları”, Ukrayna ve Rusya arasındaki ilişkileri gerdi. Aralarındaki düşük yoğunluklu çatışma bugüne dek sürdü.
1989’da Sovyet sistemindeki “liberalleşme” dalgası, Ukrayna’da da ulusal egemenlik taleplerini öne çıkardı ve parlamento 1990’da siyasal egemenlik belgesini onayladı. Ağustos 1991’daki referandumda halkın %90’ı bağımsızlıktan yana oy kullandı. Ukrayna 1991’de Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi oldu.
Diğer Sovyet ülkelerinde olduğu gibi Ukrayna’da da eski devlet aygıtının yöneticileri kamu varlıklarının yağmalanmasına dayanan bir zenginleşme sürecine girdiler ve siyasal partileri de bu kesimler oluşturdu. 1991 Kasım’ında seçilen Leonid Kravçuk da eski devlet aygıtının devamlılığını gösteriyordu.
1994’te Budapeşte’de ABD ve İngiltere’nin güvencesi altında Ukrayna, Belarus ve Kazakistan’ının toprak bütünlüklerinin korunması karşılığında nükleer silahlarını Rusya’ya devretmelerini öngören bir memorandum imzalandı. 1997’de Sivastopol’da, 20 yıl geçerli olmak üzere Ukrayna ile Rusya’nın ortaklaşa yürütecekleri bir “Karadeniz filosu” oluşturulması anlaşmasına varıldı. 1996’da anayasası, dili ve parasıyla kâğıt üzerinde Ukrayna’da her şey normal gözüküyordu.
90’lı yılların ortasında Ukrayna’da kitlesel yoksulluk, ekonominin her düzeyde yıkımı, nüfus kaybı ve “büyük birader” olarak kalan Rusya ile ona karşı Batı arasında alabildiğine kırılgan bir ulusal birlik sözkonusuydu.
Ukrayna 2013 sonlarından itibaren “Meydan olayları” ile yeni bir döneme girdi. Yanukoviç hükümetinin Avrupa Birliği ile anlaşmaktan cayması karşısında, iktidarın değişmesi yönünde bir kitle hareketi öne çıktı. Ukrayna’nın Rusya ile ilişkilerinde belirleyici olan ve Rusça konuşan güneydoğu bölgesi ile Kiev merkezi arasında bugüne kadar süren “düşük yoğunluklu” bir çatışma başladı.
Şubat 2014 sonunda rütbe işaretleri gizlenmiş Rus askerleri tarafından ele geçirilen Kırım’da, sözde bir referandumun ardından bölgede önce bağımsızlık ilan ettirildi, ardından Kırım aceleyle Rusya’ya bağlandı. Birleşmiş Milletler, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü karar altına alsa da fiili durum devam etti. Kırım’ın işgalini yürüten ekiplerin bölgeye taşınmasıyla başlatılan Donbas’taki içsavaşta 13 bin kişi hayatını kaybetti; 1.5 milyon insan yer değiştirmek durumunda kaldı.
Birleşik, özgür ve egemen bir Ukrayna özlemi, her ikisi de kapitalist ve yayılmacı olan NATO nezaretindeki Batı ile Putin’in otoriter Rusya’sının kıskacında. Ukrayna’da tarih sanki 1917-20 ve 1939-45 döneminin sorunlarına takılmış durumda.
Tarih boyunca efsanelerin ve bilimin, sosyal dönüşümlerin ve dinginliğin, ruhsal ayinlerin ve dünyevî hazların, kutlamaların ve savaşların, soyluların ve yoksulların içeceği oldu. Çin’de doğan çay Japonya’ya, Hindistan’a, Rusya’ya ve İngiltere’ye yayıldı; gündelik hayatın vazgeçilmez tadı oldu. Başlangıcından bugüne çayın serüveni.
Çay, dünyanın farklı coğrafyalarının zaman çizelgelerinde büyük değişimler yaratmış bir bitki. Binlerce yıldır nice din, ülke, saray, fabrika ve ev gezen çay, aslında tarihi yönlendirecek denli güçlü bir iksir. Çünkü gücünü zıtlıklardan alan bu iksir, tarih boyunca efsanelerin ve bilimin, sosyal dönüşümlerin ve dinginliğin, ruhsal ayinlerin ve dünyevî hazların, kutlamaların ve savaşların, soyluların ve yoksulların içeceği olmuş.
Bugün Arjantin’den Kenya’ya dek pek çok ülkede yetişse de, ilk olarak Uzakdoğu, Güney Doğu Asya ve Hindistan’da yabani olarak yetişen ve yapraklarını dökmeyen bir bitki olan çay, bilimsel adı olan Camellia Sinensis’e 1753’te kavuşmuştur. Pek çok alt dalı olsa da, iki ana çeşidi vardır: Çin kamelyası anlamına gelen ve Çin’de yetişen çaylar için kullanılan Camellia sinensis var. Sinensis ve Assam kamelyası anlamına gelen, Hindistan, Assam’daki çay bitkisi çeşidini işaret eden Camellia sinensis var. Assamica.
Tahmin ettiğiniz gibi çay, kamelya familyasından bir bitkidir. Yeşil, sarı, beyaz, siyah, oolong ve pu-er olarak altı ana başlıkta toplayabileceğimiz çay çeşitlerinin onlarca alt çeşidi vardır. Esasında tüm çeşitlerin temeli yeşil ham çay yaprağıdır ve farklı oksidasyon ve fermantasyon yöntemleriyle diğer çeşitler elde edilir. Çayın yetiştiği bölge, o yılın hava şartları, bitkinin hangi yaprağının kullanıldığı ve toplanma sonrası işlemler, çayın likörü, tadı, kafein ve tanen oranları açısından belirleyici olur. “Bitki çayı” dediğimiz ıhlamur, adaçayı gibi bitkilerinse çayla uzaktan yakından alakaları yoktur.
Çay, efsaneye göre M.Ö. 2737’de Çin’in Siçuan bölgesinde, Çin tıbbının kurucusu olarak bilinen ve güçlü mistik yönleriyle tam bir şifacı olan İmparator Shen Nong tarafından keşfedilir. Shen Nung, bir ağacın altında her zamanki gibi sıcak suyunu içmektedir. Rüzgarın etkisiyle kopup savrulan birkaç çay yaprağı, imparatorun sıcak suyunun içine düşer. Shen Nung da, içtiği sıvıyı lezzetli ve ferahlatıcı bulur. Çin’e tarımı getirdiğine inanılan ve “Tanrısal Çiftçi” olarak da bilinen İmparator Shen Nung’un 365 bitkinin tadına baktığı ve aşırı dozdan zehirlenerek öldüğü söylenir.
Cha ve Te
Modern dillerde “çay”ı karşılayan iki ana ses vardır: Cha ve te. Bu fark, 17. yüzyılda Çin’den çay ithal eden Portekizliler ve Flemenklilerin farklı limanları kullanmasına dayanır. Portekizliler ticaretlerini Macao bölgesinden yaptıkları için Mandarin ve Kantonca’daki cha (ça) kelimesini benimsemiştir. Türkçe, Farsça, Arapça, Yunanca ve Rusça gibi dillerde de benzer bir ses kullanılır. Flemenkliler ise, Çin’in Amoy lehçesindeki çay karşılığı olan te sesini ödünç almış ve pek çok Avrupa dilinde çay, tea, te, thé ya da benzer sözcük ve seslerle yerleşmiştir.
Çay işçisi çocuklar yüzyıl başında Çin’de çay işçisi çocukları gösteren suluboya tablo (üstte). 20. yüzyıla gelindiğinde tablo yine aynı (altta).
Ne var ki, yazılı kaynaklar bize çayın keşfi için çok daha ileri bir tarihi işaret etmekte. Çay, ilk kez MÖ 1600-1046 arasından hüküm sürmüş olan Shang Hanedanı döneminde tüketilmiştir. Çay ekimi Yunnan bölgesinden Çin’in tüm Güney yarısına yayılmıştır. Hekim Hua Tuo’nun 1. ve 2. yüzyıllarda yazdığı ünlü Tıp Kitabı’na 3. yüzyılda yapılan eklemede çaydan “Baş bölgesindeki tümör ve apselere iyi gelir ve mesane için faydalıdır. Göğüste oluşan balgam ve yanma hissini dağıtır. Susuzluğu giderir. Uyuma isteğini azaltır. Kalbi mutlu ve neşeli kılar” şeklinde bahsedilir. Bu dönemlerde çay sadece ağız yoluyla değil, adale ağrılarının dindirilmesi için merhem olarak da kullanılmıştır.
Çayın içecek olarak daha da popülerleşmesi ise 4. ve 5. yüzyıllarda Güney Çin’de gerçekleşmiştir. Çinli çay tiryakileri, günümüzden 1600 yıl kadar önce, çay yapraklarını buharda pişirip döverek tabaka hâline getirmiş; ardından pirinç, zencefil, tuz, portakal kabuğu, çeşitli baharatlar ve süt ekleyerek kaynatıp içmişlerdir. 618 – 907 arasında hüküm sürmüş olan Tang Hanedanı döneminde, çayı ek malzemelerle kaynatma geleneği geride bırakılmış, bu dönemde yaşamış “Çay Bilgesi” Lu Yu, çay tarifinden ek malzemeleri çıkartarak, çay kültüründe devrim gerçekleştirmiştir.
Zamanla kurutulmuş yaprakları kaynatma yöntemi gelişmiş, 9. yüzyılda Pu–er tekniği ortaya çıkmıştır. Pu-er, toplanan çay yapraklarının buhara tabi tutulmasının ardından sıkıştırılarak “çay tuğlası” ya da “çay keki” de denilen yekpare çay kalıplarına dönüştürülmesine dayanır. Kuruyup sertleşene dek fırınlanan “çay tuğlaları”, istenilen miktarı kırılıp çaydanlıkta suyla birlikte kaynatılarak tüketilebilir. Bu teknik, çayı uzun süre muhafaza edebilme gayesiyle ortaya çıkmıştır. “Çay Yolu”, “Atlı Çay Yolu” ya da “Güney İpek Yolu” olarak adlandırılan bu rotada, Güneybatı Çin dağlık bölgelerinden Tibet’e dek uzanan bir rotada en çok çay ve tuz ticareti yapılmıştır.
Çin’den sonra Hindistan Çayın Çin dışında ilk tüketildiği ülke Hindistan’dı. Hindistan Assam ve Darjeeling çaylarıyla global çay kültürüne imzasını attı.
Çin’de 960–1279 arasında hüküm süren Sung Hanedanı döneminde çırpılmış çay moda olmuştur. Taş değirmenlerde öğütülerek toz hâline getirilmiş çay yapraklarının bambu bir karıştırıcı yardımıyla çırpılmasıyla oluşan bu çay, günümüzde Japonya’dan çıkıp tüm dünyada büyük bir trende dönüşen matcha’dan başkası değildir aslında.
Çin’in 17. yüzyılda Mançuların yönetimi altına girmesiyle, yaprakların demlenerek içildiği yöntem yerleşmiştir. Avrupa’nın Çin’le ve dolayısıyla çayla tanıştığı dönemlerde bu uygulama yaygın olduğu için, Avrupa’da ve ardından tüm dünyada çay demleme geleneği bu şekilde yayılıp yerleşmiştir.
Çin çay seremonisi
Gongfu cha ya da Kungfu cha olarak adlandırılan Çin çay seremonisinin 17. yüzyılda geliştiği bilinmektedir. Bu ad, büyük çaba ve sabırla öğrenilen beceri anlamına gelir. Dövüş sanatı olan Kungfu da aynı kavramdan yola çıkarak isimlendirilmiştir. Seramik veya porselen demliklerde ya da gaiwan adlı kapaklı fincanda, bir çay tepsisi üzerinde demlenir. Kimi yörelerde “çay hayvanı” olarak adlandırılan ve seramikten yapılan ufak hayvan figürleri de bu tepside yer alır. Çay, fincanlardan önce iyi şans getirdiğine inanılan bu minik figürlere dökülür.
Çay Bilgesi’nden özel tarifler
Çay Bilgesi Lu Yu, kitabı Chaking’de en iyi çay yapraklarını “Tıpkı bir Tatar atlısının deri botları gibi buruşuk olmalı, güçlü bir boğanın boynuzları gibi kıvrılmalı, dar ve derin bir vadiden yükselen sis gibi açılmalı, hafif bir esintiyle dalgalanan bir göl gibi parlamalı ve yağmurun ardından verimli bir toprak nasıl olursa öyle nemli olmalıdır” sözleriyle tanımlamıştır. Lu Yu, çayın sadece tuzla kaynatılarak içilmesini salık verir. Lezzetli bir çay için, çayın kendisi kadar kullanılan suyun da kaliteli olmasının önemini vurgulamıştır.
Çayın ikinci durağı
Çayın Çin dışında ilk tüketildiği ülke Hindistan olmuştur. Zenbudizm’in kurucusu Bodhidharma, Budizm’i yaymak için 6. yüzyılda Çin’e gitmiş ve buradaki uzun meditasyon çalışmalarına faydalı olması için çay yaprakları içmeye başlamıştır (kimi kaynaklara göre çay yapraklarını çiğnemekteydi). Bodhidharma’nın ülkesine dönerken beraberinde çay tohumları da götürdüğü ve Hindistan’da tarımının böyle başlandığı bilinmektedir.
Çayın aslında ilk kez Hindistan’da yetiştirildiğini öne süren savlar ve bu savlar doğrultusunda, pek de eğlenceli olmayan bir de efsane var: Bodhidharma, uzun bir meditasyon esnasında yorgun düşmüş ve uyuyakalmıştır. Uyandığında, kendisini cezalandırmak için gözkapaklarını keserek yere fırlatmış ve toprağa düşen kesik göz kapağı parçaları, kök vererek çay bitkisine dönüşmüştür. Birkaç yaprak kopararak çiğneyen Bodhidharma, bir anda kendini aydınlanmış hissetmiş, odaklanarak meditasyonunu tamamlamıştır. Bu efsaneye göre, o günden sonra çay bitkisinin uyku kaçırdığına ve zihni berraklaştırdığına inanılır.
Efsaneleri bir kenara bırakacak olursak; Hindistan’ın 6. yüzyılda başlayan çay serüveninde çayın ruhani ritüellerle sınırlı kaldığını söyleyebiliriz. Çay, halka ulaşmamıştır. İki ana çay bitkisinden biri olan Camellia sinensis var. Assamica. Hindistan’da bin yıllardır yabani olarak kendi kendine yetişmekteydi; fakat geniş kitleleri etkileyecek boyutta tarımının yapılması ve içilmesi 19. yüzyılda İngiliz Doğu Hindistan Şirketinin Hindistan’a ulaşması ve büyük alanları ele geçirmesiyle başlamıştır. Hindistan, çok kısa bir sürede çayı millî kültürünün bir parçası hâline getirmiş, bugün aynı adlı bölgelerde yetişen Assam ve Darjeeling çaylarıyla global çay kültürüne imzasını atmıştır. Meşhur Masala çayı, Hintlilerin baharatlar ve sütle hazırladıkları bir çay çeşididir. Hindistan’ın diğer önemli siyah çayı Darjeeling’i tanımlarken genelde şampanya benzetmesi yapılır. Yılda beş farklı hasat zamanı olan bu çayın üretildiği toprak, yıl ve zamanı, tadımında büyük farklar yaratmaktadır.
Doğu’dan Batı’ya uzanan gizem Çay, 16. yüzyıla kadar Doğulu bir içecek olarak kaldı (üstte). Avrupalılar ise Doğu’dan gelen bu gizemli bitkide gelecek günlerin vadettiklerini görmeye çalıştılar.
Güneşin doğduğu ülke
Okakura Kakuzo, Çay ve Zen adlı kitabında 729 yılında, Japon İmparatoru Shomo’nun Nara’daki sarayında keşişlere çay ikram ettiğini yazar. Bu çayın elçiler tarafından Çin’den ithal edilmiş olduğuna inanılmaktadır. Çay yetiştiriciliğinin başlaması Budizm sayesinde olmuştur. Budizmi daha iyi öğrenmek için Çin’e giden çok sayıdaki keşiş, Japonya’ya döndüklerinde kendi ekollerini kurmuştur. Bunlar Japonya’ya dönerken, çok severek içtikleri çayın tohumlarını da yanlarında götürmüş ve Japonya’daki manastırlarının bahçesine ekmişlerdir. Böylece yeşil çay, uzun bir süre boyunca dini sınıfın ve ritüellerin içeceği olur. Bu yeni içeceği çok seven İmparator Saga’nın da teşvikiyle, Japonya’da çay tarımı hızla gelişmiş ve çay içimi yaygınlaşmıştır.
Budizm sayesinde çayla tanışan bir başka ülke de Kore’dir. Yine Çin’de kalan Koreli Budist keşişlerin, ülkelerine dönerken Camellia sinensis tohumlarını da beraberlerinde götürdükleri bilinmektedir. 14. yüzyıldan beri çay, kültürün ayrılmaz bir parçası hâlini almış ve bugün hâlâ devam eden, “günlük çay ritüeli” anlamına da gelen darye adlı çay seremonisi ortaya çıkmıştır.
Japon çay seremonisi, yani Chado da Japon kültürünün önemli bir ayağı olmuştur. “Çayın yolu” olarak Türkçeleştirebileceğimiz Chado, matcha adlı toz hâline getirilmiş özel yeşil çayın hazırlık ve sunum seremonilerinin tamamına verilen addır. Japonlar, Çin’den devşirdikleri matcha’yı kültürlerinin bir parçası kılıp, Japon çay seremonisini oluşturmuşlardır.
Japon çay seremonisi
Chado yıllar içinde dönüşüp gelişse de çayın hazırlanışı, sunumu, misafir tarafından kabul edilişi, çay odasının dekorasyonu gibi temel prensipler korunmuştur. Hafif atıştırmalıkların da olduğu samimi çay buluşmalarına chakai adı verilir. Chaji ise çayla birlikte kaiseki mutfağından yemeklerin de servis edildiği resmî yemeklerin adıdır. Chabana (Çay çiçeği) adlı ritüel de çay seremonisinde kullanılan çiçeklerin aranjmanı sanatına verilen isimdir.
Ruslara yaraşır, çileli bir sevda
Bir başka çay ülkesi olan Rusya’nın bu mucizevi bitkiyle tanışması, Kazak atamanları Petrov ve Yalişev’in 1567’de Çin’e gidip bu içeceğin tadına bakmasıyla gerçekleşir. Ancak çayın ülkeye girişi, 1638’de Moğolistan’dan Çar Mikhail Federoviç’e hediye olarak gönderilen çayla olmuştur. Elçi Vasili Starkov, bunca ölü yaprağı Rusya’ya taşımayı saçma bulup bu armağanı reddetmek istese de, Altan Han’ın ısrarını kıramamıştır.
1665’te Çar Aleksey’in mide ağrılarını dindirmek için çay içtiği bilinse de; Camellia Sinensis’in Rusya’da gerçek anlamda tüketilmeye 1679’da Çin’le yaptığı takas anlaşmasıyla başlamış, 1689’da Nerçinsk Antlaşması sonucu açılan Sibirya Çay Yolu sayesinde Rusya çaya tamamıyla teslim olmuştur.
1700’lerin ikinci yarısında 2. Katerina döneminde, Çin’den hem yaprak hâlinde, hem de Pu-er tuğlaları şeklinde ithal edilen çay, Rus kültürünün ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Ülkemizde de kullanılan semaverin Lisitsin Kardeşlerce icat edilişi de yine bu döneme rastlar. Günün her öğününün ardından çay içmeyi seven Rusların en ünlü çayı “Rus Kervanı”dır. Çin’den bir yılı aşkın sürede develer üzerinde getirilen çaylar, kurulan kamplarda yakılan ateşler sayesinde tütsülü bir tada kavuşup Rus tüketicilere bu şekilde ulaşmaktaydı. Bugün aynı tadı yakalayabilmek için, fermantasyon yöntemi uygulanmakta ya da siyah çay, Çin oolong’u veya Taiwan formosa’sı, ya da Lapsang Souchong ile harmanlanmaktadır.
Richard Collins’in 1727 tarihli kulpsuz Çin porselenlerinden çay içen bir İngiliz ailesi.
Çayın Batı dünyasına girişi
Avrupalılar, Marco Polo’nun 1285 tarihli Çin seyahatnamesi sayesinde çaydan haberdar olur. Portekiz İmparatorluğu’nun deniz yoluyla Çin’e ulaştığı ve iki ülke arasında ticaretin başladığı 1557 yılı, kuşkusuz pek çok kültürel ve sosyal dinamiğin de başlangıç noktası olmuştur. Birçok ürünle birlikte çay da Çin’den Portekiz’e ihraç edilmiş ve Portekizliler 1557’de Avrupa’da çayla ilk tanışan millet olmuştur. 1610’da kaynaklar hem Portekiz’in, hem de Flemenklilerin Çin’den çay ithal etmekte olduğunu gösteriyor. Günümüzde Portekiz ve Hollanda’nın, vaktiyle çayla tanışan ilk iki ülke olması tarihin bir garip cilvesi olsa gerek.
17. yüzyılda İngiltere’de çay servisi
Çay, çok lüks ve pahalı olduğu için, her zaman kilitli, ufak bir çay sandığında saklanırdı. Çin’den getirilen porselen demlik ve fincanlarla birlikte sıcak su evin hizmetçisi tarafından odaya getirilir; bizzat ev sahibesi tarafından demlenirdi. Bu da bize Uzakdoğu’nun çay ritüellerinin, İngiltere’ye bir şekilde adapte edildiğini gösteriyor. Çay hazır olduğunda kulpsuz fincanlarla misafire ikram edilirdi. Ming tarzını yansıtan porselenlerde ağırlıkla kelebek, kuş ve çiçek figürleri olurdu. Çay sade içilirdi. İngiliz çay servisinin başat ögeleri süt ya da krema, ancak yüzyıl sonunda kullanılmaya başlanmıştır. Uzakdoğu’dan gelen ürünler Londra’ya farklı paketlerde ulaştığı için, porselen takımları çok nadir bulunur; farklı fincan, fincan tabağı ve çaydanlıklar olağan karşılanırdı. 17. yüzyılda çay, Londra’ya kendisinden kısa bir zaman önce ulaşan kahve ile birlikte Coffee House adı verilen kahvehanelerde satılmaktaydı. Kadınlar ise, çay zevkini yalnızca ev ortamında yaşamaktaydı.
Büyük aşk: İngiltere çayla tanışıyor
1600’de kurulan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, 1601 ve 1629’daki iki büyük seferiyle İngiltere’nin sömürge hevesini köpürtmüştür. Ne var ki, Doğu Hindistan şirketi, Flemenkli ve Portekizlilerin yürüttüğü çay ticaretiyle pek alakadar olmamış ve çay İngiltere topraklarına ancak 1657’de Flemenkliler vasıtasıyla girebilmiştir. 1660’tan itibaren İngilizler doğrudan Çin seferleri yapmış ve çay Londra’da çok lüks bir ürün olarak bulunabilir hâle gelmiştir.
Kraliçe’nin çay tutkusu
İngilizlerin çay sevdasının baş kahramanlarından biri, Braganza (Portekiz kraliyet hanedanı) ailesinden Catherine’dir. Portekiz prensesi Catherine, 1662’de İngiltere Kralı 2. Charles ile evlendiğinde, yanında çay kutusunu da getirir. Catherine’in çaya düşkünlüğü, dönemin İngiliz soylularının da çay sevgisini şekillendirmiştir.
İngiltere’de 17. yüzyılın en önemli yazılı kaynaklarından biri, Samuel Pepys’in günlüğüdür. İngiliz donanmasında yüksek düzeyde bir memur olan Pepys, 25 Eylül 1660 tarihinde düştüğü nottı, Çin’den gelen bir içeceği ilk kez denediğini yazar. 28 Haziran 1667’de, eve geldiğinde eşini, eczacı Mr. Pelling’in önerdiği şekilde çay hazırlarken bulduğunu belirtir. O çağda İngilizler sabah bira içerdi. Çaysever Kraliçe Catherine’in etkisi, yüzyıl sonunda daha da hissedildi, çay günlük hayata yerleşti.
İngiltere’nin ilk çay markası doğuyor
Günümüzün meşhur çay markası Twinings’in kökleri 18. yüzyıl başında atılmıştır. Thomas Twining adlı tüccar, 1706’da çok tutulan bir kahvehane açar. Yakınındaki mahkeme binası nedeniyle hukukçuların başlıca uğrak mekanı olur. Twinings’in kahvesi, kadınların gelip çay aldığı ilk dükkanlardandır aynı zamanda. Soylu kadınlar, bizzat kendileri gelip çaylarını seçmekte, farklı harmanlar yaptırıp orada denemekteydi.
Yeni Dünya’da eski içecek
Amerika da, tıpkı İngiltere gibi 17. yüzyıl ortalarında, Flemenk Doğu Hindistan Kumpanyası vasıtasıyla tanışmıştır çayla. 1664’de İngilizlerin hakimiyetine geçip New York adını alacak olan, dönemin Hollanda sömürgesi New Amsterdam’daki limana gelen çayın başlıca müşterileri, Hollanda’daki hemşehrileriyle eşit olduğunu hissetmek isteyen üst sınıf Flemenklilerdi.
Tabii Amerika, bu yeni içecekle tanıştığında herkes çay hakkında bilgi sahibi değildi. Tarihçi Alice Morse Earle’ın Customs And Fashions In Old New England adlı kitabına göre o dönemde Salem ve başka pek çok kasabada, çay yapraklarının çok uzun süre kaynatılarak çıkan acı suyun içildiğini, ardından kalan yaprakların da tuz ve tereyağı ile yendiğini yazmıştır.
18. yüzyılın ikinci yarısında malî durumu kötüleşen Britanya, Doğu Hindistan Kampanyası’nın gelirini artırma hedefi ve yeni yasayla, çay ve diğer ithal ürünlere fahiş vergiler koydu. Sonunda bu sömürgelerin en önemli limanı olan Boston’da bir çay boykotu başladı. Bu boykot, 1773’te ünlü “Boston Çay Partisi” ile zirve noktasına ulaştı. İki yıl sonra da ABD’nin kuruluşuna giden Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladı.
Boston Çay Partisi
1773 sonbaharında İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’nın çayla dolu gemileri, Amerika’daki sömürgelerde yaşayanların yüksek vergili çayı Amerika’ya sokmayacaklarını açıklamalarına rağmen, yola çıktı. Üç gemi Boston limanına vardığında, yüksek vergilerden şikayetçi halk, Hollanda çayını ucuza satan kaçakçıların da aralarına katılmasıyla büyük bir eyleme girişti. Kalabalık, 16 Aralık 1773’de Kızılderili kılığına girerek gemilere çıkar ve tonlarca çayı denize döktü. O dönemde “Boston limanında çayın imha edilişi” olarak adlandırılan olay, sonradan Boston Çay Partisi olarak anılmaya başlamıştır.
Tüm bu süreçte Amerika’da çay içmemek vatanseverlikle eşdeğer hale gelmişti. Amerika bir daha asla eskisi gibi bir çay diyarı olmadı.
İngiltere’de 18. yüzyılın ilk çeyreğinde, yüksek vergiler nedeniyle oldukça pahalı bir tüketim ürünü olan çay, sadece üst sınıflara mahsustu. 1723 ve 1745’de vergilerin düşürülmesiyle, çay tüketimi inanılmaz oranlarda artmıştı. Siyah çaya hileli bitkilerin eklenmesi daha zor olduğu için, 18. yüzyıl başlarında siyah çay daha çok tercih edilir olmuş, bu da İngiliz çay kültürünün temellerini şekillendirmiştir.
Hizmetlilerin, maaşlarına ek olarak evdeki çaydan belirli bir miktarda içme iznine sahip olmaları, edinilmiş önemli bir haktı. Yüzyıl sonuna geldiğimizde, günde iki kez çay içme izni, işverenleriyle yaptıkları anlaşmalarla garanti altına alınır olmuştu. Ev hizmetleri dışında çalışan işçiler de, patronlarından günlük çay içme süreleri talep etmeye başlamış ve günümüzün çay ya da kahve molası filizlenmişti. Varlıklı çayseverler, kaliteli çay yapraklarını dönemin bir başka lüksü olan rafine şeker ve sütle tatlandırarak içerken, işçi sınıfının çay saati, yaprakların dibinde kalan, çok daha ucuz, toz hâline gelmiş az miktarda çayın, kaynar suda uzun süre bekletilerek, rafine edilmemiş kahverengi şekerle tatlandırılarak içilmesine dayanıyordu.
Britanya çay içme arzusunu giderebilmek için Çin’e mahkumdu. Ancak bu ticaret hiç de masum değildi. Doğu Hindistan Kumpanyası, Hindistan’da ürettiği afyonu Çin’e satıyor, karşılığında da çay alıyordu. Bu dönemde 4 ila 12 milyon Çinli afyon bağımlısı oldu (Aynı dönemde Amerikalılar da daha düşük kalite ve fiyattaki Türk afyonunu Çin’e satıyordu).
3 Haziran 1839’da Çin buna son vermek için limanına gelen bin tonu aşkın afyonu denize döktü, artık Britanya’ya çay satmayacağını açıkladı. 1842’ye dek süren 1. Afyon Savaşı, Çin’in ezilmesiyle ve birçok ticari imtiyazın yanısıra Hong Kong’un İngilizlere verilmesiyle sonuçlandı. 2. Afyon Savaşı (1856-1860) sonucu, yine yenilen Çin, ağır ticari yükümlülükler altına girdi ve afyon kullanımını yasallaştırmak zorunda kaldı.
Britanya’da zamanla kahvehanelerin yanısıra ”çay evleri” de ortaya çıktı Bunların en önemli işlevi, kadınları evlerinden çıkararak sosyal hayata sokmalarıydı. Zamanla kadınların dışarıda toplanabildikleri en “uygun” mekan olan çay evleri, kadınların seçme hakkı için örgütlenmelerine de sahne olmuştur.
Bir gelenek doğuyor: Akşamüstü 5 çayı
İngilizlerin meşhur akşamüstü çayı 19. yüzyıl ortasında doğdu. Doğruluğundan emin olmasak da, Bedford Düşesi Anna Maria, hafif bir öğle yemeği yedikten sonra akşam yemeğini bekleyemeyecek kadar acıkınca, öğleden sonra saat beşte çayla birlikte bir şeyler atıştırmış ve bundan çok hoşlanarak beş çayını düzenli bir alışkanlığa dönüştürmüştü. 1. Dünya Savaşı’nda şeker ve yağın karneyle dağıtıldığı sırada İngilizler çayın karneyle satılmaması için tüm önlemlerini almıştı. İkinci Dünya Savaşı’nda, Londra bombalanırken sokaklarda ihtiyacı olanlara çay dağıtan seyyar çay istasyonları olduğu rivayet edilir.
Beş Çayı Mary Cassatt’in 1880’lerde yaptığı epresyonist tablo bir sosyal ritüel olarak beş çayının detaylarını veriyor.
20. yüzyılın ikinci yarısında Batı’da çay satışları gittikçe düşmeye başlamış, 2000’lerin ilk yıllarında çay kültürü Britanya’da gitgide demode bir gelenek olarak görülür olmuştur. Bu gidişe dur demek isteyen İngiliz çay endüstrisi, Kate Moss’un rol aldığı büyük çaplı bir tanıtım kampanyası başlatıp istedikleri ivmeyi yakalamıştır.
21. yüzyıl başıysa, kahvenin yükselişine tanık oldu. Bugün hâlâ üçüncü dalga kahve, kültürel egemenliğini tüm dünyaya yayarken; kahvenin kardeşi çay da son yıllarda yeni bir yükseliş dönemine girmiştir.
Osmanlı Devleti’nin 600 yıllık tarihinde sürekli mücadele ettiği birçok devlet vardır. İlk kuruluş dönemlerinde Bizans, sonraları Venedik, Avusturya, İran bu devletlerin başında gelir. Ama biri var ki diğerlerine hiç benzemez: Rusya.
Osmanlı-Rus ilişkileri 17. yüzyıl ortalarına kadar ticaretten öteye geçmezken, bu tarihten sonra Rusya yavaş yavaş bölgede önemli bir figür olarak kendini göstermeye başlamış ve tehlikeli bir düşman olarak belirmişti.
1678 yılındaki Çehrin Muharebesi’nden itibaren sürekli sertleşen ve yıllar geçtikçe üstünlüğün Rusya’ya doğru geçtiği Osmanlı-Rus savaşları en nihayet her iki devletin/hanedanın son bulduğu 1. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir. Yaklaşık 250 yıl süren bu muharebelerde Ruslar Osmanlı Devleti’ni en çok sıkıntıya sokan, en fazla ürküten düşman olmuştur. İki devlet 250 yıl içinde tam 11 kez savaşa tutuştu ve bunların çoğunu Rusya kazandı.
Rusya’nın kadim ve vazgeçilmez hülyası olan Akdeniz’e inme hedefi, Rus Çarı Deli (Büyük) Petro (1672-1725) ile başlar. Osmanlı ordusu ile Rus ordusunu karşı karşıya getiren ilk savaş 1678 yılındaki “Moskof Seferi” ile yaşanmıştı. Ukrayna sınırları içinde bulunan Çehrin Kalesi’nin Ruslardan geri alınmasıyla sonuçlanan savaşta Osmanlı ordusu galip gelmişti. Ancak bu sefer, kuzeyde Rusya’nın tehlikeli bir düşman haline geldiğinin de habercisi olmuştu.
1696-99 Osmanlı-Rus harbinde Avrupa’da Osmanlı Devleti aleyhine kurulan Kutsal İttifak’a katılan Ruslar, Karadeniz kıyısında bulunan Azak Kalesi’ni zapt ederek Akdeniz’e inme hedefine ulaşma yolunda önemli bir adım attılar.
Osmanlı Devleti’nin Ruslar karşısında en büyük başarısı 1711 yılında Prut’ta Deli Petro komutasındaki Rus ordusunu kuşatarak barışa mecbur etmesi ve Azak Kalesi’nin geri alınmasıdır. Aslında kuşatılan Rus ordusunun imhası ve Deli Petro’nun esir olarak İstanbul’a götürülmesi şansı yakalanmışken, Osmanlı ordusu komutanı Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa’nın askerine güvenememesi altın bir fırsatın elden kaçmasına sebep olmuştur.
1736-39 Osmanlı-Rus Savaşında Osmanlı ordusu iki cepheli bir savaş verdi. Buna rağmen hem Rus ordusu hem de müttefiki Avusturya ordusu mağlup edildi.
Kars Kalesi’nin Ruslar tarafından kuşatılması, 1828.
1768’de Rusların iki devlet arasındaki antlaşma hükümlerine riayet etmemeleri üzerine Rusya’ya harp ilanı gündeme geldi. Osmanlı ordusunun bir savaşa hazır olmamasına rağmen, padişahın çevresindeki bazı devlet memurlarının teşviki ve İstanbul halkının “harp isteriz” diye nümayişlerde bulunması Sultan 3. Mustafa’yı harbe taraftar hale getirdi. O kadar ki ihtiyatlı davranmayı, savaşa hazırlık yapılması gerektiğini tavsiye edenler vatan haini sayıldı. İstanbul’da harp taraftarı olanların hamaset dolu mesnetsiz propagandalarını bizzat yaşamış olan Ahmet Resmi Efendi bu durumu trajikomik bir dille tasvir eder:
[‘Bu memleket kılıç ile alınmıştır. İslâm padişahının bahtı yüce, ricali pişkin, kılıcı keskindir. Dindar, bahadır, tedbirli ve beş vakti cemaatle kılar, on iki bin güzide asker tedarik ettikten sonra Kızılelma’ya dek gitmeye ne minnet vardır’] diye tumturaklı laflar ile cahilliğini itiraf ve sandalye üzerinde Hamzaname nakleden pehlivanlar gibi boş laflar edip Kızılelma semtini Boğdan’dan gelen ‘alyanak elma’ gibi yenir şey zanneden bönlerin hareketiyle harp açıldı”.
Maalesef Ahmet Resmi Efendi’nin dediği gibi savaş yüksekten atma ile kazanılamazdı ve Ruslarla girişilen altı yıllık savaş sonucunda Osmanlı Devleti feci bir mağlubiyete uğradı. Mağlubiyetler sadece karada değil denizde de yaşandı. Baltık Denizi’nden çıkarak Akdeniz’e gelen Rus donanması Çeşme’de Osmanlı donanmasını yakarak imha etti. İstanbul üzerine yürüyen Rus donanması neyse ki Çanakkale Boğazı’ndaki Türk savunmasını aşamadı.
Devleti hazırlıksız savaşa sürükleyen 3. Mustafa peş peşe alınan mağlubiyetlerin tesiri altında felç geçirerek vefat etti. 1774’te imzalanan ve Osmanlı Devleti’nin en ağır antlaşmalarından biri olan Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Kırım Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsız oldu. 1783’te de Rusya bir oldubittiyle Kırım’ı ilhak etti.
1877-88 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ilk sıcak çatışmasında Niğbolu, Rus güçlerince işgal ediliyor.
Kırım’a yerleşen Rusya, burada donanma inşa ederek Karadeniz’i bir Türk gölü olmaktan çıkarmıştı. Kırım’ın Ruslar eline geçmesi Osmanlı Devleti için büyük bir travmaydı. Sultan 1. Abdülhamit’in sadrazama yazdığı bir hatt-ı hümayunda bu durum açıkça görülür. Sultan 1. Abdülhamit gezinti için gittiği Beykoz’daki Yuşa tepesinden Karadeniz’e bakarken hissettiklerini yazıya dökmüştü:
“Benim Vezirim Yuşa mahalline vardım. Kalelerde sektirme toplar attırdım. Kale muhafızlarına ve topçularına ihsanda bulunuldu. Allah biliyor, Karadeniz tarafına baktıkça kalbim acıdı, dayanamadım ağladım. Kırım’ın küffar elinde kaldığı hatırıma gelince kendimi tutamadım.
Müntakim ve gayûr olan Allah o kâfir müşrikînin uğursuz elinden kurtararak eskisi gibi Devlet-i Aliyye’nin eline geçmesini yâ Rab sen nasip eyle diye yalvarıp niyazım olmuştur. Tez zamanda Cenâb-ı Kâdir- i Mutlak Hazretleri kuvvet ve kudret ihsan eyleye. Âmîn”
Sultan 1. Abdülhamit Kırım’ı geri almak ümidiyle 1787’de giriştiği savaşta başarılı olamadı. Osmanlı ordusu peş peşe mağlubiyetler aldı. Rusların Özi Kalesi’ni ele geçirerek asker-sivil 25 bin kişiyi katletmeleri haberini alan 1. Abdülhamit üzüntüden felç geçirdi ve birkaç ay sonra vefat etti. Kırım’ı kurtarmak için açılan sefer 1791’de daha fazla toprak kaybedilerek son buldu.
İşgalci Rus askerler, Edirne Çarşısı’nda fes deniyor.
Rusya 1806 yılında harp ilan etmeden Eflak ve Boğdan’ı işgal etti. Bunun üzerine başlayan savaş çeşitli duraklamalarla 1812’ye kadar devam etti Ruslar bazı galibiyetler kazandıysa da Fransa tehdidi üzerine savaşı sürdüremediler ve savaş Bükreş Muahedesiyle sona erdi.
1828’de Yunan isyanını himaye için Osmanlı Devleti’ne savaş açan Rusya, bu defa Tuna’yı geçerek Edirne’ye kadar geldi ve bu şehri ele geçirdi. Doğuda ise Kafkasya üzerinden ilerleyen Rus ordusu Kars ve Erzurum’u ele geçirdi. Bu savaşta Navarin’de Osmanlı donanması Rus-İngiliz-Fransız müttefik donanması tarafından imha edilmişti.
Bu savaştan sonra Osmanlı Devleti için artık Rusya’ya harp ilan edip kaybedilen toprakları geri almak ümidi sönüp gitmişti.
Kaderin cilvesine bakın ki Osmanlı padişahı 2. Mahmud, 1832’de Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanında Mısır ordusu Kütahya’ya kadar gelince Çar Nikola’dan yardım istemek zorunda kalmıştı. Bu talebi derhal kabul eden Çar, 12 bin kişilik bir orduyu İstanbul Boğazı’nda Anadolu yakasına çıkardı.
1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, 1807’de yaşanan Limni Deniz Muharebesi.
Ancak İstanbul’un Rusların eline geçmesinden telaşa düşen İngiltere ve Fransa araya girerek Mısır meselesini yatıştırdı. Rusya ile 1833’te Hünkar İskelesi Muahedesi yapıldı. Bununla Osmanlı Devleti bir bakıma Rusya’nın himayesi altına girmiş oluyordu.
1853’te “şark meselesi” denilen Osmanlı Devleti’nin geleceğinin tayininde Avrupalı büyük devletler aralarında anlaşamayınca, Rus Çarı 1. Nikola «hasta adam» tanımlaması yaptığı Osmanlı Devleti’nin mirasına konmak için harekete geçti. Ancak İngiltere ve Fransa’nın Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti ile birlikte hareket etmeleriyle Kırım Harbi diye bilinen seferde Ruslar mağlup oldu.
1877’de Rusya Balkanlardaki Slav kardeşlerini (Sırbistan ve Karadağ) himaye etmek adına açtığı savaş Osmanlı Devleti için tam bir felaket oldu. Rumi 1293 senesine denk geldiği için “93 Harbi” diye bilinen savaş sonucunda Ruslar batıda İstanbul önüne kadar gelerek Ayastefanos’ta (Yeşilköy) karargâh kurdukları gibi doğuda Kars ve Ardahan’ı işgal ettiler. Bu iki şehir 1. Dünya savaşı sonuna kadar 40 yıl Rus idaresinde kaldı.
Osmanlı Devleti ile Rusya arasında son savaş 1. Dünya Savaşı’nda yaşandı. 29 Ekim 1914’te Osmanlı donanmasının Karadeniz’deki Rus limanlarını bombardımanıyla başlayan savaşta, Türk ordusu Sarıkamış’ta tam bir felakete uğradı. 1916’da taarruza geçen Ruslar Trabzon, Erzurum, Muş, Bitlis’i işgal etti.
1. Dünya Savaşı iki imparatorluğun son savaşı ve sonu oldu. Rusya’da Bolşevik Devrimi ile Rus Çarlığı yıkılarak Sovyetler Birliği kurulurken, Türkiye’de Osmanlı Devleti’nin yerine Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Milli Mücadele sırasında Rusya’da kurulan yeni yönetim Anadolu’daki milli harekete silah yardımı yaparak destek oldu.
1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, 1770’deki Sakız Adası açıklarındaki deniz muharebesi.
Ancak Cumhuriyet döneminde Bilhassa 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki “Soğuk Savaş” döneminde Stalin yönetimindeki Sovyet Rusya, 1945-46 yıllarında Türkiye’yi tehdit etmeye başlamıştı. Türkiye’den 2. Dünya Savaşı sonunda terk ettiği Kars ve Ardahan’ı talep ederek, Boğazlar rejiminde değişiklik ve üs istedi.
Osmanlı Devleti yıkılmış yerine yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş olmasına rağmen, geleneksel hale gelmiş olan “kuzeyden gelen tehdit ve tehlike” algısı yeniden hortlamış, Rus tehlikesi ve korkusu Türkiye’nin NATO şemsiyesi altına sığınmasına zemin hazırlamıştı.
Demirperde’nin yıkılışına kadar Sovyetler Birliği adıyla komşuluk ettiğimiz Rusya ile 1. Dünya Savaşı’ndan itibaren arada bir gerginlikler yaşansa da sıcak çatışma yaşanmadı.
TarihteOsmanlı-RusSavaşları
1668-1670
İlk Moskof Seferi. Osmanlı galibiyeti.
1696-1699 Savaşı:
Rusya’nın galibiyeti.
1710-1711 Seferi:
Prut’ta Osmanlı galibiyeti.
1736-1739 Savaşı
Rusya-Avusturya ittifakı karşısında Osmanlı galibiyeti.
1768-1774 Savaşı
Rusların Osmanlı Devleti’ne karşı kesin üstünlük kurduğu savaş.