Sultanahmet semtinde, İstanbul Hipodromu’nun günümüze ulaşan “sphendone” kısmı oldukça etkileyicidir. 2. veya 4. yüzyıla ait tuğla duvarlar, kemerler dev bir teras görünümündedir. Bu duvarların önünde Osmanlı döneminde bazıları çıkmaz, dar sokaklı bir doku oluşmuş; dokunun bazı açıları İstanbulluların ve ziyaretçilerin ilgisini çekmiş ve çokça belgelenmiştir. Bunlardan güzel bir örnek Sultanahmet semtinde Aksakal ve Nakilbent sokaklarıdır. Bir zamanlar Hipodrom duvarlarına yaslanan klasik üslupta bir çeşme ve çevresinde ahşap evler bulunuyordu. Küçük kesme taş yapıdan çeşme, üzerindeki kitabeye göre Rüstem Paşa tarafından inşa ettirilmiş; su haznesi de surların içine yerleştirilmiş. Çeşme 1549-1554’te yapılmış. 1998’de restore edilen çeşmenin ayna taşı modern bir mermer levhası, sivri kemerin kilit taşında da bir rozet vardır. Çeşmenin bazı bölümleri taş taklidi sıva ile onarılmış. Unutulmuş bir iz olsa da, otopark ve kafelerin arasında varlığını devam ettiriyor.
Etiket: rüstem paşa
-

Mühür: İmzadan önce tarihe vurulan damga
Bugünkü şekliyle bir “imza atma”nın olmadığı dönemlerde (2. Meşrutiyet öncesi), her türden belgeyi doğrulamak, tanıklığını kaydetmek ve sahiplenmek üzere mühür kullanılırdı. Basılan mühürler hem teknik hem anlam olarak farklılıklar gösterir; sade vatandaştan padişaha kadar herkes için bir kimlik niteliği taşırdı. “Hakkedilen” tarihten…
Tarihte ortaya çıktığı ilk zamanlardan günümüze, çeşitli madenlere, kıymetli taşlara kazınan adların, işaret ve şekillerin; bir kağıda, ürüne, hatta sürü ve otlak hayvanlarına basılmasıyla, mutlaka bir aidiyet, mülkiyet, sahiplenme ve kimlik beyanı noktasında önem arz eden objelere mühür adı verilir. Farsça “mühür” sözcüğü, Türkçede “damga”, Arapçada “hatem” kelimeleriyle aynı anlama geldiği hâlde bu üç lisana aynı derecede nüfuz etmiş, yayılmış ve günümüzde kullanılmaktadır. Mühür, Osmanlı diplomatiği (belgebilimi) açısından da önemlidir.
Osmanlılar’da 2. Meşrutiyet’e kadar bugünkü usullerle bir imza kültürü oluşmamıştı. Böyle olmakla birlikte, Osmanlı devrinde vakfiye, hüccet, ilam, fetva gibi ilmiye mensuplarının ürettiği belgelerde kişilere ait stilize ve gayet sanatlı imzalar kullanılırdı; ancak bu usul diğer Osmanlı bürolarında üretilen belgelere nadiren yansımıştır. Maliye teşkilatının merkezi olan Bâb-ı Defterî bürolarında her kalemin “kâtip gülü” olarak adlandırılan imza niteliğinde işaretleri vardır; ancak bunlar görevlilere ait olmadıkları gibi, herhangi bir evrakta bulunduğu takdirde o evrak üzerinde işlem yapılan büroları temsil eder. Kimi dönemlerde beratların arkalarında görülen tuğraya benzeyen stilize imzalar ise defterdarlara aittir.
Uluslararası anlaşmaların kozak içindeki balmumunu mühürlemekte kullanılan, Osmanlı armalı, büyük ebatlı, fildişi saplı, gümüş mühür. Osmanlı toplumunda yaygın olarak kullanılan mühürler, genellikle resmî, şahsi ve vakıf mühürleri olarak 3 kategoride tasnif edilir. Devlet makamları veya devlet görevlilerinin birbirleriyle yaptıkları resmî yazışmalar ile kişiler arasında teati edilen mali veya kişisel konulara ilişkin sivil evraka itibar edilebilmesi için belgelerde mutlaka mühür aranırdı. Mühürsüz belgelere itibar edilmez; okuma-yazması olmayanlar mühür sahibi olmak ister; mühür kazdırmaya ekonomik gücü yetmeyenler de evraka parmak basarlardı. Mühür sahibi olmak isteyen biri, mutlaka ruhsatı veya kefili olup esnaf kethüdasına bağlı olan mühürcülere müracaat ederek yasal bir mühür kazdırırdı. Sert bir cismin zeminini kazımak anlamına gelen “hâkk” sözcüğünden türeyen “hakkak”, “mühür kazıyan” demektir.
Mühürcü/hakkak esnafının dürüst, namuslu, sahtekarlıktan uzak, işinin ehli, hattat ve hakkaklıkta usta veya bir ustanın “icazetli şakirdi” olması istenirdi. Başkasının adına veya kendi adına da olsa geçmiş tarihli mühür kazdırılmasına sıkı yasaklar getirilmişti. Şahıslara yapılan mühürler ilk önce hakkakın tuttuğu örnek defterine basılır, bir anlamda kayıt altına alınırdı. Her isteyen hakkak olamaz; bu kişilerin sayıları kontrol altında tutulur; sık aralıklarla sayımları yapılıp birbirlerine kefil olduklarına dair belge alınır; aralarına “yaramaz”ların karışmamasına azami dikkat gösterilirdi.
Geleneğe bağlı, usta-çırak ilişkisiyle yetişen hakkaklar, mahlas olarak ustalarının isimlerini alırlardı. Mühürlere kendi isimlerini kazımaya başladıkları 18. yüzyıl sonundan, mühürcülerin yavaş yavaş ortadan kalktığı cumhuriyetin ilk zamanlarına kadar Yümnî, Resâ, Azmî, Avnî, Fennî gibi usta isimlerinin mühürlerde sıklıkla görülmesinin sebebi budur. Hakkakların işlerine karşılık alabilecekleri ücretler narh defterlerinde belirtilmiş, işçiliği ve malzemesi sıradan olan mühürlerin haricinde usta sanatkarların elinden çıkma, kıymetli taş veya madenlere kazıtılan mühürler için pazarlıkla ne tespit edilirse verilmesi kararlaştırılmıştır.
Hakkak esnafının isimlerinin, iskan ettikleri yerlerin, çalıştıkları mevkilerin belirtildiği 23 Ekim 1722 tarihli bir sayım defterinde (BOA. MADd. 3135); “Serhakkak” kişinin Avni Yusuf Çelebi, “Mühürcüler Kethüdası”nın Aziz Yusuf Çelebi olduğu kayıtlıdır (kaynaklarımızda yer almayan bu sıradışı duruma bakılırsa, adı kethüdadan daha önce adı yazılan serhakkâkın itibarı daha yüksek olmalı). Bu sayımda Bedesten dışı semtlerde 20, Bedesten civarında 33 hakkak isim isim listelenmiştir. Bedesten civarında yoğunlaşma bu tarihten sonra artarak sürmüş ve devletin sonuna kadar günümüzde Beyazıt semtindeki Sahaflar Çarşısı’nın bulunduğu mevki Hakkâklar Çarşısı olarak nam salmıştır. Taksim Atatürk Kitaplığı’nda kayıtlı Hakkâklar ve Sahaflar Çarşısı’nın istimlakinden önce fiyat takdiri için hazırlanan 14 Mayıs 1915 tarihli haritada (HRT. 7188), 80 parça küçük ebatlı dükkan işaretlenmişse de, bunların çok azı mühürcü dükkanıdır. Toplumdaki ihtiyacın gitgide azaldığı bu tarihlerde, mühürcü esnafı 1928 Harf Devrimi’nden sonra eski yazıyla mühür kazıyamadığı ve yeni yazıya da uyum sağlayamadığından epeyce azalmıştır. Halkın imza alışkanlığı kazanarak işlemlerde eskisi gibi mühür kullanmaması da, esnafın azalmasına yol açacaktır.
“Sened-i Derdest Sandığı” ibareli üç parçalı mühür. (Osmanlıdan Günümüze Tapu Arşivi, Ankara 2012) Sahteciliğe karşı sıkı önlemler alınmasına rağmen, Osmanlı devrinde nadiren de olsa kimi mühürcülerin sahte mühür kazıdıkları tespit edilmiştir (BOA.A.MKT.MHM.473/83; BOA.A.MKT.NZD. 75/29). Hatta hakkak olmayan amatörlerin, dolandırıcılık maksadıyla 3. Selim’in kız kardeşi Esma Sultan’a izafe ettikleri bir mührü kazımaya cesaret ettikleri; o mühürle basılmış hükümleri sağa-sola gönderdikleri vakidir (BOA.HAT. 32327 ve ekleri).
Sultan 2. Mahmud, sahte mühürle mektup yazma faili bir suçluyu, aslında idamı gerektiği hâlde affettiğini belirterek, kendisinin bir daha serbest bırakılmamak üzere Magosa Kalesi’nde kalebent olarak cezalandırılmasını emretmiştir (BOA.HAT. 51167). Bütün bunlardan öte tarihimizdeki en büyük mühür sahtekarlığı, Kanunî devrinde Rüstem Paşa’nın Şehzade Mustafa’ya kurduğu komplodur. Şehzade Mustafa’nın ağzından ve onun mührüyle mühürlü mektuplarda, babasına yönelik bir darbe teşebbüsü uydurarak ihbar eden Rüstem Paşa’nın bu oyunuyla, Kanunî öz oğlunu gözünü kırpmadan cellatlara teslim edebilmiştir!
Osmanlılar, kuruluşlarından itibaren kendi yönetim anlayışlarını ve bürokrasilerini oluşturduklarında, kendilerinden öncekilere kayıtsız kalmadılar. Sâsâni, İlhanlı, Selçuklu Devletlerinden miras kalan egemenlik alameti unsurlarını da benimsediler. Baştaki padişahın mutlaka bir tuğrası olduğu gibi, bir mühür yüzüğü de olmalıydı. Osmanlılar’daki en önemli mühür, padişah mührüydü. Genellikle “Mühr-i Hümayun” adıyla anılan bu mühürden her tahta çıkan padişah 3 veya 4 adet yaptırır; zümrüt üzerine kazınmış olanı yanında tutar; altın mühürlerden birini hasodabaşına diğerini de Harem’deki kethüda kadına verirdi (kethüda kadına her zaman verildiği üzerinde kaynakların ittifakı yoktur). Sadrazamdaki padişah mührünün ise iktidarla veya azledilmeyle doğrudan alakası vardır. Biri için “mühre nail oldu” denildiğinde o kişiye sadaretin tevcih edildiği; “mührü alındı” denildiğinde sadrazamlıktan azledildiği anlaşılırdı.
Sultan Abdülmecid’in saltanatının başlarındaki ekonomik krizde, o zamana kadar kullanılan altın-gümüş madeni paraların yerine geçmek üzere ilk defa 1840‘ta çıkarılan “kaime” örneği. Para basmak için baskı kalıplarının hazırlanmasına vakit olmayınca elyazısıyla hazırlanan bu ilk kaimelerde padişahın mührü en üstte basılıdır. Alt soldaki Maliye Nazırı Saib Paşa’nın mührüdür. Büyük mühürde ise 250 kuruşluk bu kaimenin yıllık %12.5 oranıyla 31.25 kuruş faiz getirisi olduğu garanti edilir (BOA. HAT. 1633-12). Cülus ile tahta oturan padişahın ilk işi, ölen veya tahttan indirilen eski padişahın sadrazam ve diğer iki görevlideki mühürlerini aldırıp, Topkapı Sarayı Hazine Dairesi’ne teslim ettirmek olurdu. Nadiren kare, genellikle beyzi (oval) şekilli, kıymetli maden ve mücevherlerden imal edilmiş bu mühürler, günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi’nde korunmaktadır.
3. Ahmed veladet-i hümayun kutlamasına çağrılacak kişiler listesini kendi eliyle yazdıktan sonra tuğralı kare mührüyle mühürlemiştir (TSMAe. 494/7). Osmanlı Hazinesi ölümünden saltanatın sonuna kadar Yavuz Sultan Selim’in vasiyeti gereği onun mührüyle mühürlenmiştir. Padişahlar saltanat sürdükleri zaman diliminde, Hazine’den her para aldıklarında, oranın görevlilerince hazırlanmış tezkirelere mühürlerini basarak belgeyi teslim ederlerdi. Kurdukları kütüphane vakıflarındaki kitaplara da mühürlerini basarlardı. Bugüne intikal eden saray kütüphaneleri ve sultanların vakıf kütüphanelerindeki yüzlerce yazma eserde; en eskisi Fatih Sultan Mehmed’in mühründen başlayarak Sultan Reşad’a kadar çok sayıda padişahın mührü basılıdır (Padişah adına hazırlanan mülkname, name-i hümayun, berat ve fermanlarda ise mühür kullanılmaz, bunlara tuğra çekilirdi).
Valide sultan ve padişah kızlarının mühürleri de önem sırası itibarıyla önde gelenlerdendir. 16. ve 17. yüzyılda kadınların saltanat üzerindeki etkilerinin arttığı zaman diliminde, valide sultanların yabancı hükümdarlara gönderdikleri mektuplarda kendi mühürleri basılıdır. Sadrazamlar, padişah mühründen hariç kendilerine de şahsi mühür yaptırırdı. Padişahın vekil-i mutlakı olarak gerektiği yerde padişah mührünü, gerektiği yerde de kendi mühürlerini kullanırlardı; ancak mühürlerinde sadrazam olduklarına dair bir ibare bulunmazdı. İlk defa Keçecizade Fuad Paşa’nın sadrazamlığı sırasında “vezir-i azam” sıfatı mühre ilave edilmiş ve sonraki sadrazamlarda da öylece âdet olmuştur. Beylerbeyi mühürleri ise normalden daha büyük, 3-5 santimetre çapında, genellikle beyzi olurdu. Bu mühürleri mektuplarının sağ marjına yanlamasına basarlar, yanına da mutlaka “pençe” adı verilen stilize tuğra benzeri sembolü çekerlerdi.
4. Murad’ın Hazine’den cep harçlığı olarak aldığı 625 kuruş için Ruznamçe’ye kaydedilmek üzere padişah tarafından kendi mührüyle mühürlenerek verilen teslim belgesi (24 Mart 1629), (BOA.HAT. 1446-28). Fatih döneminden itibaren yüzyıllar boyunca, şeyhülislamların yazdıkları fetvaları imza formülüyle kendi elleriyle imzalaması geleneği vardır. Bununla birlikte mühür basmaları pek istenilmemiş olsa da, hastalığına binaen bazı şeyhülislamların fetva kağıtlarını mühürledikleri görülüyor. Şeyhülislam Hamidîzade Mustafa Efendi, meşihati sırasında (1789-1791) ilmiye teşkilatının işlerine daha fazla zaman ayırabilmek kaygısıyla yazışma ve fetvaları imzalamak yerine mühürlemeyi usul edinmişti.
Birden çok yetkilinin karar aldığı ve diğerlerinin tasdiki olmadan tek kişinin karar veremediği durumlarda/kurumlarda, güvenlik gerekçesiyle 3-4 parçalı mühürler kullanılırdı. Patriklerin, bazı tapu kalemlerinin mühürleri böyledir. 2, 3 veya 4 ayrı yetkilideki her parçanın, mührün tutamak yerindeki vidalı bölüme aynı anda bağlanmasıyla mühür tek parça haline getirilip kullanılabilirdi.
20. yüzyılın başına kadar uluslararası antlaşmalarda, altın ve gümüş “kozak”ların içindeki kırmızı mühür mumu üzerine büyük devlet armaları veya mühür basılırdı. Bunları her ülkenin birbirlerine göndermesi kaidesine uyan Osmanlılar da antlaşmaları aynı şekilde onaylamışlardır; arşivde bu kozaklardan çok sayıda bulunmaktadır.
Bosna ve Priştine’de kimi kaza ve köylerdeki imam ve muhtarların kullanımı için İstanbul’dan gönderilen mühürlerin tatbik defteri, 1866. Her mührün üzerine yazılanlar, kişinin meşrebine, zevkine, isteğine göre değişirdi. Sadece tek isimden ibaret mühür olabildiği gibi, baba adı, mesleği, lakabı ve bir dua cümlesi iliştirilmiş, her noktası doldurulmuş istifli mühürler de çoktur. İstifi aşırıya kaçan ve harflerin içiçe geçmişliğinden ötürü okunamayan mühürlerin kullanılmaması gerektiğine dair genelgeler de neşredilmiştir. 16-18. yüzyıllarda mühürlerde çoğunlukla Farsça deyişler, Arapça “kelam-ı kibar” denen sözler, Kuran’dan alınma ayetler yer alır (BOA.C.EV 6126). 19. yüzyıldan itibaren Türkçe ibareli mühürler çok daha fazladır. Erzurum Müftüsü Ahmed Dursun’un mühründeki “Lûtf-i Mevla’ya dayansın Dursun” ibaresinde olduğu gibi, kimi zaman mizahi unsurlar içeren metinler de konulurdu (BOA.A.M.1/71).
Mühürlerde hüsn-i hattın her çeşidi kullanılsa da, talik yazısı en çok benimsenen yazı türüdür. Nesih, sülüs çeşitleri de ihmal edilmez. Eflak/Boğdan voyvodalarının mühürlerinde olduğu gibi kimi zaman resim de bulunur. Adı Şahin Manolaki olan bir saray terzisinin mühründe, şahine pek benzemese de bir kuş resmedilmiştir (Ankara İl Halk Kütüphanesi Yazmaları, 3262). Osmanlı Devleti’nde görevli İngiltere, Fransa, Almanya gibi büyük ülkelerin büyükelçileri dahi, bir zorunluluk olmadığı hâlde 18. ve 19. yüzyıllarda mühürlerini Türkçe ve Arap elifbasıyla kazıtmışlardır. Antet uygulamasının başladığı 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, sefaret kağıtlarının antetleri de buna uygun klişelerle basılmıştır. Ünlü tarihçi Hammer’in Viyana Millî Kütüphanesi’ndeki bazı kitaplarının temellükünde kullandığı Arapça mühürler, meşhur ustaları Rahmi tarafından 1793’te ve Azmi tarafından 1808’de hâkk edilmiştir.
Günümüzde İstanbul-Polonezköy olarak bilinen eski adıyla Adampol yerleşiminin mührü. Ay-yıldız ve Polonya devletinin arması olan kartalın bir arada bulunmasına Sultan Abdülmecid tarafından izin verilmiştir. Çevresindeki yazı Lehçe olup, ortada eski yazılı Türkçe metinde “Adampol Polonya Çiftlik İdaresi” yazmaktadır. 18. yüzyıldan itibaren belge sahipleri, yazışmalarda unvan-makam adlarını belirtmedikleri gibi kimi zaman isimlerini de ihmal ederek sadece “bende” rumuzu veya yazısıyla yetinir. İsim yazdıklarında da Siyavuş, Mesih, İbrahim diye kısaca yazıp, belgenin arka yüzüne mühür vurmakla kimlik faslını geçiştirir. Kişinin mührü kağıdın arka yüzüne, önde isim yazılan yerin tam arkasına gelecek şekilde basılır. Bu sayede herhangi bir nedenle mektubu, borç senedini veya belgeyi iptal etmek istediklerinde, kağıt üzerinde isim ve mührün yazılı olduğu bölümü tek seferde yırtmak, kesip çıkarabilmek mümkün olur. Birden çok kişinin imzaladığı mahzar türünden belgelerde ilk zamanlarda ön yüze isimler yazılıp mühürler arkaya basılmışken; 18. yüzyıl başından itibaren ön yüze basılıp altına isimler yazılmıştır. Osmanlı yazısı sağdan sola yazılmasına rağmen, belge altlarına basılan mühürler soldan başlar. Mazbata, mahzar türünden belgelerde en soldaki mühür en rütbeli, yüksek mevkili kişiye aittir.
Merkez bürolarına gerek taşra teşkilatlarından gelen tahriratlar olsun, gerekse vakıf görevlilerinden gelen yazılar olsun; kaleme gelir gelmez yapılan ilk iş “mührünü tatbik etmek”tir. Merkez bürolarında, hangi görevde olursa olsun taşradaki her memur mührünün bir örneği mutlaka bulunur ve bunlar “tatbik defteri” adı verilen büyük defterlere yapıştırılmak suretiyle arşivlenirdi. Taşradan gelen yazı, kalem şefinin mührün üzerine yazdığı ‘tatbik’ yazısıyla tatbikçiye havale edilir; bu görevli bürodaki defterde yapışık mühürle karşılaştırdığında sorun çıkmamışsa, kalem memuru belgedeki mührün üzerine “mutabıktır” (birbiriyle uyumlu) şerhini düşerek işlemlerin yürütülmesi için süreci başlatır. Taşradaki görevlilerin ölüm, azil, istifa gibi sebeplerle yerine başkaları geldiğinde, ilk iş onun tatbik mührünün tatbik defterine kaydedilmesidir.
Yeniçeri Ağası Muharrem Ağa’nın 1664-1665 tarihli badem mührü. Yeniçeri ağaları bürokratik işlemlerde kağıdı katlayarak bu mührün yarısını kağıda basarlardı. ”Muharrem. Ağa-yı Yeniçeriyân-ı Dergâh-ı Âlî Aleyke İttikâlî, 1075” ibareli. Kimi görevliler dedelerinden, babalarından kalma mühürleri de kullanmışlardı. Bunlar o devrin büroları açısından sorun çıkarmamış olsa da, günümüzdeki tarih araştırmalarında büyük karışıklıklara yol açabilir. Örneğin Tepedelenli Ali Paşa’nın 1787-1822 arasında Yanya-Tırhala bölgesini elinde tuttuğu yıllarda İstanbul ile yazışmalarında kullandığı mühürde 1104 (1692-93) tarihi yazılıdır. Babasının adı Veli, dedesinin adı Muhtar olan Tepedelenli, bizim bilemediğimiz bir büyüğünün veya bir başkasının 1104 tarihli ve Ali yazan mührünü kullanırken; bu durum ilgili mührü tanıyan kalem memurları açısından sorun teşkil etmiyordu. Ancak günümüzde belgenin kağıt ve yazı özelliklerine pek dikkat etmeyen biri, Tepedelenli’ye ait tarihsiz bir belgede 1104 tarihli bir mühür gördüğü takdirde hemen belgeyi o tarihle sınıflandıracak ve aşağı yukarı 80-120 yıllık bir hataya sebep olacaktır.
Sultan 1. Abdülhamid’in kızı Hibetullah Sultan’ın 1789 tarihli kare mührü. “İsmetlü
Hibetullah Sultan kerime-i Sultan Abdülhamid Han – 1203” ibareli.İşte bu gibi nedenlerden ötürü, Osmanlı Arşivi’nin tasnif çalışmaları içinde en önemli meselelerden biri, tarihsiz belgelerin tarihlerinin tespitidir. Bu tür belgelerin tarihleri tespit edilemezse, araştırmacılar açısından sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutulmaları mümkün olmaz. Belgebilimi olan “diplomatik” kurallarıyla, yazıbilimi olan “paleografya” teknikleri kullanılarak tarih tespiti yoluna gidilir. Dolayısıyla arşivcilikte en meşakkatli hususlardan biri tarihsiz belgelerin tarihlenmesidir. Bu zorluğu aşmanın doğru yolu, kaime, mektup, arz vs. belge türündeki mührün aidiyetinin sağlıklı bir şekilde tespit edilmesidir.
OSMANLI ARŞİVİ’NDE MÜHÜR
Kaybolmayan izlerin peşinde
Arşiv belgeleri üzerinde Osmanlı Arşivi personeli tarafından yürütülen mühür çalışmaları, haleften selefe devrolunan bir gelenekti. Günümüzde, Yazma Eserler Başkanlığı’nda kitap mühürleri üzerine daha kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir.
Günümüze kadar mühürler üzerinde yapılan çalışmaların çoğu, sanat tarihi ve estetik kapsamındadır. “Belge bilimi/diplomatik” noktasından en derli toplu çalışma, Mübahat Kütükoğlu’nun Osmanlı Belgelerinin Dili (1994) adlı eserinde “Mühür” başlığı altında ortaya konulmuştur. Akademik çalışmalar öncesinde Osmanlı Arşivi’nin Hazine-i Evrak adıyla anıldığı Osmanlılar’ın son döneminde kurulan ilk tasnif komisyonlarından itibaren; mühürlerin aidiyeti konusundaki ilk diplomatik çalışmalarının Hazine-i Evrak’ta (günümüzde Osmanlı Arşivi) başladığını söyleyebiliriz. İ. Hakkı Uzunçarşılı, arşivdeki araştırmaları sırasında Haşim Efendi’nin (Soyadı Kanunu ile “Durgun” soyadını almıştır) mühür ile ilgili çalışmalarını görmüş ve yararlanmıştır.
Osmanlı Arşivi’nde Fehmi Pekol’un düzenlediği, Kemal Çolpan’ın devam ettirdiği 1956 tarihli mühür katalogu. Arşivin eski genel müdürlerinden Mithat Sertoğlu’nun “Mekkî” nisbesiyle anmasından dolayı, Haşim Efendi’nin 1862-63’de Mekke/Taif’te doğan Abdullah Haşim Efendi olması gerekir. Bu zatın, Ali Emiri Efendi’nin 1920’de kurulan komisyonundan önce 1919’da Hazine-i Evrak Tasnif Komisyonu reisi olan Hüseyin Haşim Efendi ile aynı kişi olup olmadığı tespit edilememiştir. Osman Ergin tarafından kitaplaştırılan Muallim Cevdet’in arşiv çalışmalarına dair hatıratta; Haşim Efendi’nin okuyamadığı Dulkadiroğulları’ndan Şah Budak’a ait bir mührü 4 gün uğraştıktan sonra okuyabilmesinden ötürü Muallim Cevdet’in duyduğu kıvanç nakledilir.
Mithat Sertoğlu, 1945’te göreve başladığında tanıdığı ve 4 bin civarında mühür klişesini ezbere bilen Ahmet Hamdi Tanyeli adlı arşiv görevlisinin, görme kaybı olduğu halde en silik mühürleri dahi kolaylıkla okuduğunu belirtir. Kültür tarihimizde önemli bir yeri olan A.H. Tanyeli, meşhur Bekir Ağa Bölüğü’ne adını veren Bekir Ağa’nın oğlu olup, sahaflık tarihimizin en önemli simalarındandır. Tanyeli’yi Haşim Efendi’nin talebesi olarak nitelendiren Sertoğlu, kendinin de 8 bin civarında klişe tespit ettiğini belirtir; ancak Tanyeli’den bunları gerektiği gibi öğrenemediğinden yakınır.
Arşiv belgeleri üzerinde Osmanlı Arşivi personeli tarafından yürütülen mühür çalışmalarının haleften selefe devrinin bir gelenek haline geldiği anlaşılıyor. Mühür çalışmaları, Tanyeli’den sonra Ferit Tümeren, Fehmi Pekol, Kemal Çolpan, Murteza Dede tarafından sürdürüldü. Ne var ki 80’lerden itibaren bu gelenek zinciri kopmuş; tüm bu çalışmalardan da Fehmi Pekol’un düzenlediği ve Kemal Çolpan’ın devam ettirdiği 1956 tarihli yaklaşık 400 sayfalık elyazması bir mühür katalogundan başka eser kalmamıştır.
Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde tasnif çalışmalarını yürüten ekipten İbrahim Kemal Baybura ise, belge üzerine basılı 1.669 mühürden oluşan bir koleksiyon meydana getirmiştir. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Topkapı Sarayı’nda korunan mühürleri tanıtan bir katalog neşretmiştir. Deniz Müzesi ile Askerî Müze’de korunan mühürler ayrıntılı şekilde kataloglanmıştır. Günay Kut ile Nimet Bayraktar’ın yazma eserlerdeki kitap mühürlerini tespit çalışmaları, bu konunun ilk kitabını ortaya çıkarmıştır. Günümüzde, Yazma Eserler Başkanlığı’nda kitap mühürleri üzerine daha kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir. Başkanlığın web sitesi üzerinde oluşturulan katalog kamuya açıldığı gibi, interaktif mühür okuma alıştırmaları da yapılabilmektedir.
-

472 yıl sonra Umman’da Pîrî Reis’in cenk rotasında
Batı’ya ve Doğu’ya damgasını vuran Osmanlı Devleti, 16. yüzyılda müstesna kaptanlar yetiştirmiş ve Akdeniz kadar dünya denizlerinde de söz sahibi olmuştu. Ancak karşılarına yeni ve büyük bir rakip çıkacaktı: Portekiz. Kariyeri üstün başarılarla dolu Pîrî Reis 87 yaşında Umman’a cenge gidecek; kaleleri fethedecek; ancak 2 yıl sonra idam edilecekti!
Hint Okyanusu’nda 25 kadırga ve 4 kalyon, 1552’nin Ağustos ayında bir gece Basra Körfezi’ne doğru sessizce ilerliyordu. Nisan ayında Süveyş’ten yola çıkmışlar, Kızıldeniz’i katetmişler, Cidde ve Aden’de durduktan sonra Arap Yarımadası’nın güneydoğu köşesini kerteriz alarak Umman sularına girmişlerdi.
Yüzlerce kürekçinin asıldığı küreklerin gücüyle karanlık suları yaran bu Osmanlı kadırgalarının en büyüğünde, o sıcak gecede çok ihtiyar bir adam uyumuyordu. Sancak gemisi olduğunu süslü kıç kasarasıyla belli eden bu geminin güvertesinden sonsuz sayıdaki yıldızlara bakan adam, sıradan bir insanın evinden camiye bile kolayca gidemeyeceği bir yaşta, bu filoyu harbe sokmakla görevliydi.
Hacı Ahmet Muhyiddin Pîrî Bey, yani Pîrî Reis, 90 yaşına yaklaşmıştı. Bu bitmezmiş gibi gelen karanlık gecede, saatte 3 mil hızla ilerlerken uzun ömründe yaşadıkları ve gördükleri aklından geçiyor muydu acaba? Doğduğu güzel Gelibolu’nun serin rüzgarını, amcası Kemal Reis’le Akdeniz’de katıldığı deniz muharebelerini hatırlamıştı belki de. Pîrî Reis 1500’te Akdeniz’de İspanyollar, Cenovalılar ve Venedikliler’e karşı savaşmıştı. Bu devletler Akdeniz’in Doğu ticareti egemenliği için birbirleri ile mücadele ederken, Avrupa’nın en batısındaki Portekizliler sessiz sedasız Afrika’yı dolaşmış ve Hindistan’a ulaşmıştı. 30 yaşında elde kılıç harp gemilerinde kaptanlık yapan genç Pîrî, neredeyse 60 yıl sonra bu defa Portekizliler’e karşı cenge gidiyordu. Portekiz artık Basra Körfezi’ne konuşlanmış; Osmanlılar’ı devredışı bırakarak Hindistan ticaretini kendi kontrolüne almış ve İran’la sıkı-fıkı olmuştu.
Pîrî Reis’in 1552’de 18 günlük kuşatma sonrası fethettiği Forte do Almirante (El Miranî). Pîrî Reis, hazırladığı ünlü dünya haritasını 1513’te padişaha takdim etmişti; Yavuz Sultan Selim’in gözü hep Doğu’daydı. Pîrî Reis 1517’de Sultan Selim’le Mısır seferine katıldı. Kanunî Sultan Süleyman’ın padişahlığında, 1522 Rodos seferine birlikte gittiler. 1524’te Makbul İbrahim Paşa’yı kaptanlığını yaptığı gemisiyle Mısır’a götürdü. Mısır içinde Nil Nehri boyunca seyahatler yaptı. 1526’da İbrahim Paşa aracılığıyla, başyapıtı Kitâb-ı Bahriye’yi Kanunî Sultan Süleyman’a sundu. Bu dönemde İbrahim Paşa’nın övgüsünü kazanması, paşanın ölümünden sonra başta Rüstem Paşa olmak üzere ondan hoşlanmayanlar tarafından aleyhine kullanıldı (Bu durum, 90 yaşına yaklaşan değerli amirale zorlu Okyanus mücadelesinde komutanlık vazifesi verilmesini de açıklıyor).
60 yaşına kadar yaptıkları, tarihe geçmesi için kat kat yeterliydi. Ancak işte bu büyük amiral, 1552’nin Ağustos’unda gün doğarken, Umman’ın Muskat şehrinde Portekizliler’in yaptığı Forte do Almirante kalesi karşısındaydı. 1507’de Umman kıyılarını ele geçiren Portekizliler, stratejik liman ağızlarını kontrol eden kaleler yaptırmışlar, bunlara asker yerleştirmişlerdi. Bu kaleler, Hindistan deniz ticaret yolları için hayati önemdeydi. Pîrî Reis ve Seydi Ali Reis komutasındaki 1200 levent gemilerden karaya çıktı ve kaleyi kuşattı. Yakındaki bir tepeye yerleştirilen tek bir topun da ateş desteğiyle Osmanlılar üstün geldi ve kaledeki Portekiz garnizonu 18 gün sonra teslim oldu.
İşte bugün, tam 472 yıl sonra,Muskat tarihî merkezinden Pîrî Reis’in son büyük başarısının mekanı Forte do Almirante’ye gidiyoruz. Umman’ın etkileyici dağlık-tepelik topografyasına hakim konumda yerleşmiş, birbirlerini görerek haberleşme imkanı sağlayan onlarca tarihî kulenin yanından geçiyoruz. Bu kuleler zincirinden sonra, her yönden rüzgara kapalı muhteşem bir koy çıkıyor karşımıza: Pîrî Reis’in kuşatıp aldığı kalenin dibindeyiz. Ummanlılar bu kaleye El Miranî adını vermişler. Karşısında da El Celâlî kalesi yer alıyor. Umman Kraliyet Sarayı’nın bugün burada bulunması, yüzyıllar sonra mekanın hâlâ önemli olduğunu vurguluyor. Kalenin biraz ilerisinde, aynı koyun bir bölümünde de Umman Deniz Kuvvetleri üssünü görüyoruz.
Osmanlılar bu kaleleri 2 sene ellerinde tuttu; 1554’de Portekizliler tekrar ele geçirdi. 1581-1588 arasında Muskat’ta tekrar bir Osmanlı askerî hakimiyeti olsa da, Hint Okyanusu ticaretine egemen olan Portekiz, bu kıyılardaki kalelerinde 1650’ye kadar mevcudiyetini korudu.
Sağda, tarihteki adıyla Forte do Almirante, şimdiki adıyla El Miranî Kalesi; ortada Umman Kraliyet Sarayı; solda El Celâlî Kalesi. Pîrî Reis, Muskat’tan sonra filosuyla Basra Körfezi girişinde Portekiz kontrolündeki Hürmüz’e geldi ve buradaki kaleyi de kuşattı. Bu kuşatma başarılı olamadı ve Portekiz filosunun baskın tehlikesi yüzünden Osmanlı gemileri Basra’ya çekildi. Pîrî Reis buradan 3 gemi ile Kızıldeniz’e, Süveyş’e döndü. Mısır valisi, Hürmüz harekatındaki başarısızlık (!) nedeniyle Pîrî Reis’i tutuklattı. Kanunî Sultan Süleyman’ın fermanı ile 1553’te Kahire’de boynu vurulacaktı.
Pîrî Reis mahkemedeki savunmasında, mevcut Akdeniz standartlarındaki donanma ile okyanuslarda güç mücadelesine girmenin mümkün olmadığını, Hint Okyanusu için yeni ve güçlü bir donanma kurulması gerektiğini anlatmıştı. Kendisinden sonra Osmanlılar’ın bu harekat sahasında yaşadıkları yenilgiler, 90 yaşına yaklaşmış amirali haklı çıkaracaktı.
Kahire’de idam edilen Pîrî Reis’in mezarının yeri bilinmiyor. Türk Deniz Kuvvetleri’nin en yeni denizaltısı TCG Pîrî Reis bugün onun ismini taşıyor. Çaka Bey’den Pîrî Reis’e, oradan Özden Örnek’e, Türk tarihinde denizcilerin ve amirallerin hüzünlü öyküleri, ülkemizde hiçbir başarının cezasız kalmadığını anlatıyor.
-
Muhteşem bir yüzyılda muhteşem anıtlar inşa edildi
İstanbul’da Osmanlı dönemiyle birlikte hükümdarlar, devlet ve din adamları şehri yavaş yavaş imar etmeye başladı. En büyük dönüşüm ise 16. yüzyılda Kanunî devrinde yaşandı. Süleymaniye başta olmak üzere, zirveyi temsil eden 596 eser inşa edildi.
Kanunî’nin tahtta kaldığı 45 yıl boyunca İstanbul inanılmaz bir değişim ve gelişim yaşamıştı. İmparatorluğun siyasi, askerî, ekonomik alanda zirvede olduğu bu yarım yüzyıl, Osmanlı sanatı ve mimarisinin de altın çağı olmuştu. Mimar Sinan gibi bir büyük ustanın öncülük ettiği mimarlık ve sanat hamlesi sırasında, İstanbul içerisinde 19 ayrı yapı tipinde (cami, mescit, medrese, mektep, darülkurra, darülha-dis, darüşşifa, tabhane, türbe, han-kervansaray, hamam, tekke, zaviye, imaret, çeşme, köprü, su kemeri, saray vb.) 596 eser inşa edilmişti.
Kanunî önce, babası Yavuz Selim’in külliyesini tamamlamıştı. Daha sonra çok sevdiği şehzadesi Mehmet’in beklenmedik ölümü karşısında onun hatırasını yaşatacak Şehzade Mehmet Camii ve külliyesini inşa ettirmişti (Gülru Necipoğlu bu eseri Kanunî ve Hürrem’in evlatları için bir yaptırdıkları bir yas anıtı olarak değerlendirir). Bu inşaat sırasında sultan biricik kızı Mihrimah için de Üsküdar sahilinde bir külliye yaptırmıştı. Bir diğer evladı Cihangir için 1560 dolaylarında bugün adını verdiği semtte bulunan küçük yapıyı yaptırmıştı. (Diğer iki kardeşin külliyeleri yanında Cihangir’in yapıları her türlü iddiadan uzak tek kubbeli, tek minareli sıradan bir yapıdır. Cihangir kardeşlerinin seviyesine ancak 19. yüzyılda yapılan yenilemelerde çifte minare ile kısmen ulaşabilmiştir).
Kanunî Sultan Süleyman hem kendi saltanatının hem de imparatorluğun ihtişamını tüm dünyaya göstermek için dönemin en büyük mimarını, Mimar Sinan’ı Süleymaniye’nin başına koymuş ve 7 yıl sürecek inşaat boyunca en ileri teknolojilerin, en modern tekniklerin kullanılmasını istemiş. “Helal arazi” için Fatih’in bölgede bulunan eski sarayının bahçesi seçilmiş. “Helal para” ise Rodos, Malta ve Belgrad seferlerinden Kanunî’nin payına düşen gaza gelirinden sağlanmış. 1930’lu yıllarda uçaktan çekilen bir hava fotoğrafında Süleymaniye (Namık Görgüç). Sultan 1550-1557 arasında kendi adını taşıyacak dev külliyesini inşa ettirmişti. Osmanlı döneminin en büyük vakfına sahip olan külliye, Fatih Külliyesi’nden sonra ikinci büyük yapı topluluğudur. Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun her anlamda yıllık bu yapı topluluğu, İstanbul’u simgeleyen en önemli anıtlardandır.
Kanuni Sultan Süleyman Kanunî, Süleymaniye’nin ardından eşi Hürrem Sultan için Haseki adlı külliyeyi inşa ettirdi. Camii tek kubbeli ve tek minareli gayet mütevazı bir yapıdır. Bunların yanısıra sadrazamların ve vezirlerin külliyeleri de dikkati çekicidir. Piri Mehmet Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Ayas Mehmet Paşa, Rüstem Paşa, Kara Ahmet Paşa, Sokollu Mehmet Paşa…
Büyük değişim ve dönüşümün en önemli ismi şüphesiz Mimar Sinan’dır. Sinan, bütün büyük inşaat projelerinde vardır. En önemli eserlerini Kanunî ve ailesi için hazırlamıştır. Bu dönem İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örneklerinin üretildiği çağdır. Kanunî kendi dönemini, dünya tarihinin en etkileyici sanat ortamlarından biri haline getirmeyi başarmıştır.
















