Etiket: roma imparatorluğu

  • Hippodromdaki Araba Yarışları

    Hippodromdaki Araba Yarışları


    hippodromun inşaatını, 200’lerin başlarında roma imparatoru septimus severus’un oğlu caracalla başlatmıştır. imparator constantinus zamanında ise kentin imar çalışmaları kısa sürede tamamlanmış, kent 11 mayıs 330’da kutsanarak tören eşliğinde açılmıştır. bu imar çalışmalarının önemli bir ayağını da hippodrom oluşturmuştur. hippodrom, constantinus tarafından tamamlatılarak araba yarışları, kutlamalar ve sirk gösterileri yapılmak üzere hizmete açılmıştır.

    Araba_Yarislari_1) thumbnail_1.Hippodrom,O.Panvivio (DE ludis circensibus,Venedik,1600, XV.yüzyılda yapılan gravür
    Bizans döneminde hippodromu harabe hâlde gösteren O. Panvinio’ya ait gravür. (DE ludis circensibus, Venedik, 1600).

    Gelmiş geçmiş en köklü imparatorluk hangisidir? Bu sorunun yanıtı için akla gelebilecek ilk devlet, Roma İmparatorluğu’dur. MÖ 8. yüzyılda adını, kurucusu Romulus ve Romus adlı kardeşlerden alan Roma kenti, zamanla imparatorluğa adını veren bir başkente dönüşmüştür. Hristiyanlığın yaygınlaştığı yıllarda devlet hem kavimler göçünün yıkıcılığıyla hem bulaşıcı hastalıklarla hem de bozulan ekonomiyle meşguldü. Bu ortamdan Roma’nın kurumsallığı ve yapısı zarar gördüğünden 3. yüzyıl sonlarında, İmparator Diocletianus’tan itibaren yöneticiler farklı çareler aramaya başlamıştı. İşte bu sırada İmparator Constantinus sahne almış ve eski Byzantion kentini, yani İstanbul’u merkez kent olarak benimsemişti.

    Bir Güç Gösterisi ve Güneş Tanrısı Sol Invictus’un Mekânı Olarak Hippodrom
    Hippodrom ve burada yapılan yarışlarla ilgili bilgilerin önemli kısmı, 10. yüzyılda İmparator Konstantinos Porphyrogennetos’un yazdığı Törenler Kitabı’ndan edinilmektedir. Seyyahların anlatımları dışında Bizans döneminin bazı yazarlarının kitaplarından da kısa bilgiler öğrenilmektedir.

    Dilimize yerleşmiş hâliyle “Hipodrom” adını kullansak da aslında orijinal ad, iki “p” harfiyle yazılan (Hippodromos=At Meydanı) şeklindedir. Hippodromosun Osmanlı döneminden beri kullanılmaya başlanan karşılığı olan “At Meydanı” tabiri günümüze kadar gelmiştir. Hippodromlar, Roma İmparatorluğu’nda resmî idarenin gücünün arenalarıydı. Kentin nabzının attığı, önemli bir propaganda yeriydi. İmparatorlar, seçildikleri zaman halk tarafından hippodromda selamlanır, burada tören yapılırdı. İstanbul’un kuruluş günü, 11 Mayıs’ta hippodromda kutlanırdı. İmparatorlar, güneşle eş değer kabul edilirdi ve hippodromda, onlara ayrılan “kathisma” adlı seyir yerine gelirken, güneş olarak selamlanırlardı. Yaklaşık 440×115 metre ebatlarındaki hippodromda imparatorun locası, günümüzün Sultanahmet Camii avlusunun meydana bakan cephesine denk gelmekteydi. “Sphendone” adı verilen yarım dairesel uç kısmı günümüze ulaşan hippodromun batı ucu hariç, seyircilerin oturması için yapılmış basamaklı oturma sıraları bulunmaktaydı.

    Araba_Yarislari_2)-thumbnail_2.
    Üzerinde Hippodrom tasviri bulunan yüzük taşı. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)
    Araba_Yarislari_5) thumbnail_9
    Yılanlı (Plataia) Anıt’tan kalan kısım ve yılanlardan birine ait baş parçası. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri).
    Gökyüzünden İstanbul
    Havadan Hippodrom’un bugünkü hâli.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Arabaların tur attığı hippodrom arenasını ortadan ikiye bölen ve “spina” adı verilen duvarın üzerinde çeşitli heykeller bulunmaktaydı. Aslan, deve, ayı, boğa, at gibi hayvan heykellerinin dışında bazı kaynaklara göre, MÖ 4. yüzyılda yaşamış, antik dünyanın önde gelen heykeltıraşlarından Praksiteles’in “Knidos Aphrodite” heykeli, Roma’nın kurucuları Romus ve Romulus’un bronz heykel grubu ile araba yarışı kulüpleri Maviler ve Yeşiller adına zaferler kazanan yarışçıların heykelleri de spina’da sıralanmaktaydı. Anıtlar arasındaki boşluklarda küçük havuzlar (Phiale) bulunmaktaydı.

    Araba_Yarislari_5.1) thumbnail_9.1

    İstanbul Hippodromu, güneş tanrısı kültüne uygun bir tasarımla şekillendirilmişti. Bundan dolayı imparator locası doğu cephesinin ortasındaydı. Spina’daki günümüze ulaşan üç anıt da güneş inancıyla bağlantılıydı. Mısır’ın 18. sülale hükümdarlarından III. Thutmose (Tutmosis, MÖ 1502-1488?) adına, MÖ 1450’ye doğru “Karnak Amon-Ra” mabedinin önüne dikilen ve 4. yüzyılda İstanbul’a getirtilen obeliskin tepesinde güneşin sembolü, yaldızlı bir küre bulunuyordu. Hippodromdaki örme obelisk de benzer anlam taşımaktaydı. Yılanlı Anıt, Perslerle yapılan, MÖ 480’deki Salamis Savaşı ve 479 yılında kazandıkları Plataia Savaşı’nın anısına birleşik Yunan şehir devletleri tarafından yaptırılarak, zaferin adağı niyetine Delphoi’deki Apollon Tapınağı’na sunulmuştu. Birbirine sarılmış, şifa sembolünü barındıran üç yılan ve taşıdıkları üç ayaklı kazan, Güneş Tanrısı Apollon’un simgelerindendi.

    Araba Yarışlarından İki Büyük Grubun Mücadelesine…
    Araba yarışlarının kutsal mabedini anlattıktan sonra sıra Roma ve Bizans döneminin en sevdiği eğlencelerden biri olan araba yarışlarını anlatmaya geldi. Romalılar için başlangıçta yalnızca taraftarı oldukları sporcuların başarıları önemliydi. Tuttukları takımın renklerinde kıyafetler giyer, bayram havasıyla hippodromdaki yarışlara koşulurdu. Ancak bir süre sonra araba yarışları, yarışma ruhundan çok dinsel, sosyal, ekonomik ve politik açıdan farklılaşan iki büyük grubun mücadelesine dönüşecekti.

    Araba_Yarislari_7) thumbnail_5.2.
    İmparator I. Theodosius ve mahiyeti ile seyirciler yarışları izlerken. (Hippodromdaki Mısır obeliskinin mermer kaidesi).
    Araba_Yarislari_6) thumbnail_3..Dört atlı araba (Guadrika),Aachen'daki Charlemagne'in mezarından çıkmış,VI.YY'ye ait Bizans ipek kumaşı.
    Aachen’daki Charlemagne’in mezarından çıkmış dört atlı yarış arabası tasviri. 6. yüzyıla ait Bizans ipek kumaşı.

    Yarışları Seyreden İbn bin Yahya’nın Anlattıkları
    Kenti zaman zaman ziyaret eden, farklı coğrafyalardan gelen seyyahların da tanık olduğu yarışlar hakkında bilgi veren kaynaklardan biri, 9. yüzyılda Filistin’in Ascalon şehrinden savaş esiri olarak getirilen İbn bin Yayha olmuştu. Yarışları izlemiş, altın dokumalı giysiler içindeki sürücülerin kullandığı dört atlı ve yaldızlı arabaların hızlı biçimde arenayı üç kez döndüklerini, yarışı kazananın İmparator tarafından bir altın kolye ve altın para verilerek ödüllendirildiğini yazmıştı. Yarışları izlemenin bir ayrıcalık olduğunu belirtmesi, yaşadığı heyecanı göstermektedir. 4 ila 6. yüyıllar arasında yarışı kazananlara Praefectus (Belediye Başkanı) tarafından bir palmiye dalı; İmparator tarafından da altın bir taç, gümüş miğfer, kemer ve altından arma şeklinde bir madalyon verilmekteydi. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki büyük yarışçı Porphyrius’a ait kabartmada da bazı ödüller görülebilmektedir.
    Bir Meydan Okuma… Ve Yarış Başlıyor…

    Doğu tribününün ortasındaki “Kathisma” iki katlıydı ve “Daphne” adlı imparatorluk sarayıyla bağlantılıydı. İmparator, üst katta yarışları takip ederken mahiyeti, “Kaykellon” adıyla anılan bir alt kattan yarışları izlerdi. Saray kadınları yarışmaları hippodromda izleyemese de İmparator locasında, kimse tarafından görülmeyecek şekilde yarışları takip ederdi. Kathismanın üzerindeki dört adet bronz at heykeli Latin istilası sırasında Venedikliler tarafından kaçırılarak San Marco Kilisesi’nin cephesine yerleştirilmişti. Hippodromun, “Sphendone” adı verilen yarım dairesel bölümünün içinde, önceleri yarışmalarda kullanılan malzemelerin, belki atların ve vahşi hayvanların içeride tutulduğu çeşitli odalar bulunmaktaydı. Sonradan sphendonenin altı sarnıca çevrildiğinde bu odalardaki bazı detaylar da belki yok olmuştur.

    Kazanılan bir zaferin şerefine, imparator veya imparator ailesinden birinin doğum gününde, yabancı bir yöneticinin onuruna, İstanbul’un kuruluş günü, dinsel önem taşıyan bir günde veya eski pagan geleneklere bağlı olarak yıl sonunda yapılan “brumalia şenlikleri” veya “lupercus” adı verilen kurt bayramında yarışlar düzenlenebilirdi. Yarışların düzenlenmesi işiyle kentin valisi (praefectus) sorumlu olurdu. İmparator, senato, konsül veya sezar yarış için gerekli kaynağı oluştururdu. Araba yarışlarına katılacakların seçimi de bu yöntemle belirlenir, yarışlarda kullanılacak atlar özenle seçilirdi. Yarış gününün duyurulması amacıyla birkaç gün öncesinden hippodromun yüksek noktalarına bayraklar çekilirdi. Hıncahınç dolu tribünler önünde ve büyük tezahüratlar eşliğinde halkı selamlayarak locasına geçen İmparator, yarışın başlaması için valiye onay verirdi.

    Yarışı Kazanmak Yetmez
    Hippodromdaki uğultular giderek artarken her takımın seyircisi kendi oluşturduğu koroyla takımına destek olurdu. Günümüzde, üzerinde Alman Çeşmesi’nin bulunduğu nokta civarındaki “Carceres” adı verilen start yerinden yarış başlardı. Başlangıç dönemlerinde dört takım olduğu için yarışma dört araba arasında yapılırken sonradan bu sayı ikiye inecekti. Arabalar önceleri arenada yedi tur atarken sonraları kuralların değiştiği, İbn bin Yahya’nın anlattıklarından anlaşılmaktadır. Yarışı kazanan için asıl yarış bundan sonra başlardı çünkü kaybedenin arabasıyla bir daha yarışmak zorundaydı. O zaman gerçek zafer elde edilirdi. Yarışlar devam ederken aralarda sirk gösterileri dediğimiz dans, pandomim, müzik ve akrobatik hareketlerle seyirciler eğlenirdi.

    Seyirciler, tuttukları takımlara göre otururdu. Başlangıçta dört kulüp vardı: Kırmızılar, Beyazlar, Maviler ve Yeşiller. İmparator locasının sağı ve solu, Kırmızılar ve Beyazlar’a ayrılmıştı. Diğer tüm tribünler Maviler ve Yeşiller içindi. Kırmızılar ve Beyazlar sonradan Mavi ve Yeşiller’e katılınca onlara ait tribünler de Maviler ve Yeşiller arasında paylaşıldı. Dört takım, çoğunlukla kozmosun dört ögesiyle bütünleştirilmişti. Yeşil renk Aphrodite, bahar, toprak ve doğuşa işaret etmekte; Mavi renk Uranüs, sonbahar ve denize; Kırmızı renk Savaş Tanrısı Mars, yaz ve ateşe; Beyaz renk ise Jüpiter, kış ve gökyüzüne işaret etmekteydi.

    Yalnızca Yarıştan İbaret Değildi Her Şey
    Maviler ve Yeşiller… Yalnızca birer yarış kulübü müydü? Değillerdi. İki büyük toplumsal birlikti. Sosyal hayatı, derinden etkilemekteydiler. İmparatorluğun önde gelen şehirlerinde de taraftar grupları vardı. Başta Roma olmak üzere Antiokheia (Antakya), Aleksandropolis (İskenderiye) ve Thessalonika (Selanik) grupların etkin olduğu yerlerdi. Bu gruplar, şehir surlarının inşasında ve şehir savunmalarında rol oynamaktaydı. İki gruptan Maviler’in başkanı, Roma aristokrasisinden gelen büyük toprak sahibi insanlardan seçilirdi. Yeşiller’inki daha çok zanaat veya ticaret erbabı olurdu. Yeşiller, İsa Mesih’in tek tabiatlı olduğu inancına dayanan “monofizit” ilkesini kabul ederken Maviler, Ortodoks görüşün temsilcisiydi.

    Doğudaki eyaletlerin kaybedilip, salgınların ve askerî başarısızlıkların artmasıyla ortaya çıkan ekonomik krizlerle birlikte, 7. yüzyıldan başlayarak grupların gücü azalmış, 10. yüzyıldan itibaren neredeyse ortadan kalkmıştı. Seyrekleşen araba yarışları, 1204 yılındaki Latin işgaliyle tarih sahnesinden tamamen çekilmişti çünkü Latinler hem hippodromu yağmalamış hem de yerel gelenekleri çiğnemişti. Dana sonrasında ise sphendone duvarından kalan sütunların bazıları Süleymaniye Camii’nin inşaatında kullanılırken taşları ise Topkapı Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı’nın inşaatlarında kullanılacaktı.

    Araba_Yarislari_8) thumbnail_10
    Gelmiş geçmiş en önemli araba yarışçısı Porphyrius adına dikilen heykellerin kaideleri. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)

    Tarihin En Ünlü Yarışçısı Porphyrius’un Hikâyesi
    Tüm yarışların en çok zafer kazananı ve en önemli araba yarışçısı Porphyrius, İmparator Anastasios döneminde (491-518), Kuzey Afrika’dan getirilerek eğitilmişti. Porphyrius, zaman zaman Maviler, zaman zaman da Yeşiller adına yarışmıştır. Bu yüzden adına anıt-heykeller dikilerek zaferleri taçlandırılmıştır. Porphyrius kadar önem taşıyan diğer bir yarışmacı da Thomas’tır. Tahminlere göre erken devirlerde, başarılı olan yarışçılar adına pek çok anıt dikilmiştir; ancak bunlar ya yok olmuş ya da henüz ortaya çıkarılamamıştır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenen ve ünlü yarışçı Porphyrius’a ait olan iki heykel kaidesi, Iustinianus döneminden kalmadır (527-561). Ayrıca, Iustinianus zamanında Porphyrius için (kentin farklı yerlerinde olmalı) yedi heykelin dikildiği, bunlardan beşinin tunç, birinin tunç-gümüş, diğerinin de tunç-altın alaşımından olduğu bilinmektedir. Heykellerin tamamına yakını, Latin istilası sırasında tahrip edilmiştir. #

    KAYNAKÇA
    Porphyrogénete, Constantin, Le livre des cérémonies I. Commentaires, Paris, 1935.
    Dagron, Gilbert, Konstantinopolis Hipodromu, çev. İsmail Yerguz, İstanbul, 2014.
    Seidler, G.L., Bizans Siyasal Düşüncesi, çev. Mete Tunçay, İstanbul, 1997.
    Prokopios, Bizans’ın Gizli Tarihi, çev. Orhan Duru, İstanbul, 2008.
  • Tarihin Karanlık Kuyuları

    Tarihin Karanlık Kuyuları


    uygarlık tarihi yeterince karanlıkken bir de tarihi karartanlar ve coğrafyanın her yerinde açılmış çeşitli yapay kuyular var: geçmişi yazanların büyüttüğü derin karanlık kuyular… yaşanan başka yazılan başka ve bugün okunan ise bambaşka. anlaşılmazlıklarda hem ilk yazanların/yapanların hem de şimdi yorumlayanların payı var. bu payın bir kısmı masumsa da bir kısmı kasti ve politiktir. eski çağ bilimleri geçmişi anlamaya çalışırken bu yanıltmaları ayıklamakla ayrıca mücadele ediyor. oysa eski çağ bilimcileri gönüllerinden geçeni değil objenin veya yazının taşıdığı bilgiyi anlamaya çalışmalıdır.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Büyük İskender’in ömrünün son günlerinde sarayına hizmet edenlere verdiği şölen yemeğini tasvir eden bir resim.

    Bilim Yolculuğunda Filoloji ve Arkeoloji
    Arkeoloji ve Eski Çağ tarihçiliğini konuşmak kıskanç iki kardeşten bahsetmek gibidir. Aralarında derin ve alaca karanlık bir ilişki var. İkisi de eski zaman karanlıklarına bir küçük ışık daha yakabilmek için gayret ediyor. Tarih ve arkeoloji bilimleri el ele vermiş, geçmişin derin bilinmezliklerini anlamaya çalışıyor. Biri kalıntıların dili diğeri ise gözü gibi. Arkeolojinin yüz bin yıllık yalnızlığının bittiği, tarihin başladığı günden itibaren son beş altı bin yıldır birlikteler. Biri geçmişten kalmış objeleri inceleyerek diğeri bugüne kalan yazılı belgeleri okuyarak sahiplerinin kültürüne ve tarihine ulaşmaya çalışıyor.

    Filoloji ve arkeoloji yorumlarının arasındaki belirsizlikler aslında bilimi doğru noktaya götürüyor gibidir. Doğru nokta birlikte çalışmaktır, iş birliğidir. Doğru nokta birinin diğerinden daha az önemli olduğunu düşünmemektir. Yoksa ya kör ya da dilsiz oluruz. Eski Çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. Biri olmazsa olmaz.

    “Her durumda en değerli ve asli kaynaklar yalnızca metinlerdir ve ketum malzeme veren arkeolojinin tarih yazıcılığının birincil kaynakları arasında asla yeri olamaz. Hiç kuşkusuz arkeoloji vazgeçilmez dostumuz olmalıdır ama buna karşın filoloji hiçbir zaman vazgeçemeyeceğimiz biricik yoldaşımızdır. Çünkü her ikisinin arasındaki fark dağlar kadar büyüktür ve elbette terazinin dil kefesi hep ağır basar ve basmalıdır.”

    Ahmet Ünal’ın yukarıdaki açıklaması gibi, bilim alanları arasında yan tutan görüşler olsa da arkeolojinin önemi -tıpkı filoloji gibi- elbette yadsınamazdır. Uygarlık tarihi boyunca oluşan arkeolojik verileri sildiğimizde elde neredeyse hiçbir şey kalmayacaktır. Öte yandan, ölü yazıları okumayla uğraşanların arkeolojiye göre önemli iki dezavantajı olduğu söylenebilir: 1. Çok daha uzun olan tarih öncesi için elde sadece yazısız tanıkların olması. 2. Yazının olduğu zamanlarda da her konunun yazılı olmaması. Üstelik yazılı kaynakların hep yüksek şüphe taşımasıdır.


    eski çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. biri olmazsa olmaz.

    Tarihin Ruhu ve Tarih Yazıcılığı
    İlk kez Osmanlı’dan bahseden Bizans tarihçisi Georgios Pachymeres (1242-1310), “Tarihin ruhu gerçekliktir ve gerçeğin önüne yalanlar koyan kutsala saygısızlık eder.” derken, Ernest Renan (1823-1892), “Hiç kimse tarihi değiştirmeden yazamaz.” diyor. Tarih yazmanın iktidara, saraya ait bir eylem olması ve halkın hemen tamamının okuryazar olmaması nedeniyle eski çağlarda, tarihi yazanlar da genellikle yönetenlere tabiydi. Bu nedenle objektif bir tarih yazımı da genellikle beklenemez. Muvatalli’nin, İskender’in ya da Kanuni’nin yanındaki tarih yazıcılarının, iktidarın istemediği bir olumsuzluğu yazma ihtimali nedir ki?

    Hitit kral yıllıkları (Anal), tanrılara hesap verdiği ve tabletler değiştirilemediği için tarihin güvenilir kaynakları olarak düşünülmektedir. İyi de 1274’te II. Ramses ile Muvatalli arasında yapılan Kadeş Barış Antlaşması bile gerçeği yansıtmaktan uzak görünmektedir. Çünkü tesis edilen bir barış görünmediği gibi savaşı kimin kazandığı bile belli değildir.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Hitit çivi yazılı tablet örneği. Tabletlerin arasında kral yıllıkları, dinî metinler, mektuplar gibi belgeler yer almaktadır.

    Kallisthenes’in Kalemi ve Büyük İskender’in Adaleti
    Büyük İskender sefere çıktığında aralarında tarihçilerin de olduğu bilim insanlarını yanında götürmüştür. Bu tarihçiler o dönemde yaşanan olayların günümüze kadar gelmesinde önemli rol oynamıştır. İskender’in resmî tarihçisi olarak görevlendirdiği ve Asya seferine götürdüğü tarihçi Kallisthenes (MÖ 360-328) burada özel olarak anılmalıdır. Makedonya’da yaşayan Yunan tarihçi Kallisthenes sayesinde hem İskender’in hayatı hem de o dönem olayları ilk elden bize ulaşmıştır. Kallisthenes sadece tarihçi değil İskender’le birlikte yiyip içen danışmanı ve yol arkadaşıydı. Bu çok güçlü bir birliktelikti; ikisi de Aristoteles’in öğrencileri olan bir kral ve bir bilim insanı/tarihçi. Kallisthenes’in görevi sırasında yaptığı çalışmanın çoğu, İskender’i övmeye ve otoritesini savunmaya/çoğaltmaya adanmıştır. Ancak İskender’in Perslere karşı politikasını eleştirdiği ilk aykırı görüşüyle birlikte hapsedilip öldürülmüştür. Şimdi bir modern tarihçinin Kallisthenes’in tarihî metinlerini incelerken gerçekte yaşananı ayıklamakta ne denli zorluk çekeceğini düşünün.

    Roma İmparatorluğu’nda Tarih Yazıcılığı
    İlk Roma tarihçisi olarak bilinen Fabius Pictor (MÖ 3. yy.) bir Roma senatörüdür. Roma yöneticileri yaptıkları işleri kaydettikleri commentarii olarak bilinen kayıtlar tutuyorlardı. Bunlar tarihçiler için temel bir kaynak oluşturuyordu. Roma İmparatorluğu’nda tarih yazıcılığı tam bir propaganda niteliği taşır. Resmî tarihi yazanlar, bizzat Romalı yöneticilerdir.

    Bu metinler Roma devletini ve uygarlığını yüceltmeyi amaçlıyordu. Bu durumda tarihsel olayların sıkça çarpıtılması da kaçınılmazdı. Roma tarih yazıcılığı millîdir. Bu açıdan Hellen tarih yazıcılığından ayrılır. Hellen tarihçilerin aksine, Romalı tarihçiler doğrudan devlet, kültür ve halk olarak Roma’nın tarihini yazmışlardır.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_3.1 Mustafa Naima. Osmanlı devlet tarihçisi. Târîh-i Naîmâ yazarı
    Mustafa Naima gravürü. Osmanlı devlet tarihçisi, Târîh-i Naîmâ yazarı.

    Osmanlı’nın Vakanüvislerinden Cumhuriyet’e…
    Aynı denemeyi Osmanlı vakanüvisleri için de yapabilirsiniz. Resmî görevli devlet tarihçileri uzun bir liste oluşturur. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ı Irak Seferi’nde takip edip “Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn”i yazan Matrakçı Nasuh sanki farklı bir şey mi yapmıştır. Divan-ı Hümayun’a bağlı ilk resmî tarihçi Mustafa Naima’dan sonuncusu olan Abdurrahman Şeref’e kadar Osmanlı’nın da devlet tarihçileri vardı. Târîh-i Naîmâ, 17. yüzyıl Osmanlı’sını anlatan temel eserdir. Anlaşılan, güçlüler kendi tarihlerini kendileri yazdırıyordu. Erken Cumhuriyet’in resmî tarihçilerinden Afet İnan’ı da anmak gerekir. Bir tarihçiden çok bir ideolog olduğu görülen İnan “Türk Tarih Tezi”nin yazarı olmuştur. Cumhuriyet dönemi için en başta Halil İnalcık anılmalıdır. Bilimsel tarihçilik için ilk akla gelen duayendir.

    Kökünü eski Yunancadan alan “historia”nın anlamının “öğrenme, soruşturma, araştırma yoluyla elde edilen bilgi; anlatı, hikâye, kayıt, geçmişteki olayların anlatımı” olmasına bağlı olarak modern tarihçiler “gerçek”i anlama peşinde araştırmalar yapmaktadır. Biraz da eurosentrik bilim başlangıçlarındaki politik amaçlarla ilişkili olarak özellikle 3. Dünya ülkelerinin Avrupa tarafından yazılmış erken tarihinin yanıltıcı ve tarafgir olabildiğini unutmamak gerekir. İnalcık, “Ben Avrupa tarihine inanmam, Avrupa tarihi bizim tarihimizi tahrip etmiştir, benim bütün hayatım bu tahrifatı düzeltmekle geçti.” der. Gerçeği çarpıtıp saklayan bu risklere dinin tarihi kullanımı ve geçmiş mirası sahiplenmek gibi millî amaçlar da eklenince iyice karmaşıklaşır; herkes kendine göre bir tarih yaratmaya uğraşır. Aslında bu durum ülkeler ve insanlarla ilgili her konu için tarihin belirleyici gücünün varlığından kaynaklanmaktadır. 20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden Marc Bloch’a göre, “Tarihî belgeler taraflı yazılmış metinler olduğu için türü ne olursa olsun çok dikkatli incelenmelidir…”. Siyasi tarih yazımına karşı olan Bloch, 1940’ta Naziler tarafından kurşuna dizilir.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_4) Atatürk İsmet İnönü Afet İnan 1935
    Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü ile birlikte Üçüncü Dil Kurultayı’nda, 1936.

    Eskiye Gittikçe Azalan İzler ve Çoğalan Karanlıklar
    Tarihçinin riski hep yüksektir. Belgeler eskiye gittikçe bu risk artar. Benzer riskler arkeoloji için de varsa da tarihçilerin yorum riskleri arkeolojide kısmen azalır. Çünkü arkeolojinin yorumları -çarpıtma yoksa- doğrudan hayatta yer almış somut objelere dayanır. Burada da objeleri anlama/yorumlama riskleri devreye girer. Objelerin tercümanlığını yapan arkeoloji bu tercüme çabasında objenin dilini anladığı kadar ya da objenin konuşmasının içeriği ve yeterliliği kadar geçmişi anlayacaktır. Bu çabada temel heves ölmüş bitmiş toplumların kültürlerini ve dolayısıyla nesnelerin taşıdığı hafıza yardımıyla kültürü yaratan insanı anlamaktır. Renan, “İnsanlığın araştırmaya değer yanının kökenleri olduğunu” söyler. Herkes merak eder geçmişini. Ve hep daha önceye gitmek ister. Peki, neden evvelki gün dünden daha kıymetli olsun ki? Sanırım derin bilinmezlik ve karanlık bizim varlık nedenlerimizi anlama sorusunun yanıtının çok eskilerde olduğunu düşündürüyor. Varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. Ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz. Eskiye gittikçe azalan izler ve çoğalan karanlıklar tarihi ve kültürü anlamayı daha bir heyecanlı hâle getiriyordu. Herhangi bir konuda “ilk”i bulmak arkeologların rüyası oluyordu. İyi de “ilk”i bulduğunu iddia eden herhangi bir keşiften sonra daha erkeni ortaya çıkıyor ve alışılagelmiş paradigmalar sıkça gömülüyordu.


    varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_Johann_Joachim_Winckelmann_(Anton_von_Maron_1768)
    Johann Joachim Winckelmann (Anton von Maron 1768).

    “Tarihin sessizlik anlarını konuşturmalı” diyen Jules Michelet’nin amacını arkeoloji gerçekleştirmeye çalışıyor. Yazılı belgelerin olmadığı yerden itibaren yalnızca arkeoloji devrede kalıyor. Yazı yok. Ne ülkelerin isimleri ne toplumların ne olayların ne de tanrıların ismi var. Elbette vardır da biz bilmiyoruz. Yazıları yoktu ama dilleri vardı. Bize gelemeyen dilleriyle hayatlarındaki her şeyi isimlendirmişlerdi. Tarih biliminin devreye henüz giremediği bu karanlık hayatları anlama kılavuzu arkeoloji bilimidir. Kalıntıların ve her türlü objenin tercümanlığını arkeoloji yapmaya çalışıyor. Bunu sadece yazısız zamanlar için değil yazılı zamanlar için de yapıyor. Yazılı zamanlar da olsa yazılı şeyler her zaman yazısızlardan çok daha fazladır. Burada da arkeoloji devreye giriyor. Ve işte buradan itibaren tarih bilimiyle birlikte çalışıyor, birbirini destekleyerek birlikte anlamaya çalışıyorlar ölmüş kültürleri. Şimdilerde yazının bulunuşu biraz daha geriye gitti. Dört binin sonlarına indi. Yani küçük bir zaman diliminde, yaklaşık 5000 yıllık bir yakın geçmişte bu yardımlaşma meyvelerini veriyor. Bilim ilerledikçe öncekine göre daha bir aydınlanır oldu karanlıklar. Bu çabada sadece arkeoloji ve tarih değil; antropoloji ve paleo’yla başlayan bir dizi bilim de yardımlaşmaya çoktan katıldı. Altmış yılı aşkındır arkeometri de devreye girdi ve metrik/güvenilir değerlendirmelerle geçmişin karanlıklarını aydınlatma kervanına katıldı. Arkeoloji müthiş bir destekçi bulmuştu. Düşünün ki bir objeye örneğin 2500+-100 tarihini güvenilir biçimde verebilmek veya kazılmamış bir toprağın altını arkeojeofizikle görebilmek ne olağanüstü bir şeydi.

    “Tarih”in Babasından “Bilimsel Tarih”in Babasına…
    Cicero’nun Pater Historiae (Tarihin Babası) olarak andığı Halikarnaslı Herodot (MÖ 484-425), tarihî olayların sistematik araştırmasını yapan ilk tarihçiydi. Thukydides (MÖ 465-411), “arkeoloji” kelimesini ilk kez kullanarak başlangıç yapsa da 18. yüzyılda Johann Joachim Winckelmann (1717-1768) bilimsel arkeolojiyi başlatmış ve “bilimsel tarihin” babası olmuştur. Arkeoloji somut objelerle teorilerini belgelerken tarihi “masal” mahiyetinden uzaklaştırmıştır. Artık bir kültürün sanat tarzını tanımlamanın, sanat evrelerini anlamanın ve devamındaki kültürlere olası katkılarını, etkileşimlerini çözmenin bilimsel yolları açılmıştı. Kültürleri yazıyla anlamanın ötesinde yeni yorum yolları bulunmuştu. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan nesneleri bilimsel yorumlarla konuşturmak ve yine aynı kazılarda bulunan yazılı belgelerin dikkatlice ve tarafsızca okunması ve yorumlanmasıyla arkeoloji ve tarih bilimleri geçmişe giden yolda birlikte seyahat edecekti. #

  • Korkmasın hiç Romalılar Merttir göründüğü kadar Milleti hep o arkalar Gaayyus Jü-ül-yus Seeezar!

    Korkmasın hiç Romalılar Merttir göründüğü kadar Milleti hep o arkalar Gaayyus Jü-ül-yus Seeezar!

    Sezar’ı herkes bilir ama Lucius Caesetius Flavus’u neredeyse kimse tanımaz. Seçilmiş halk temsilcisi Flavus, Sezar’ın henüz imparator olmadığı dönemde, heykelinin başına takılan “kral” tacını kaldırtır ama bunun bedeli ağır olur. Sezar bu işe çok sinirlenir ve yargıya emrederek kendisini kral ilan edenlerin serbest bırakılmalarını sağladığı gibi Flavus’u da mahkemeye verir. E, dokunulmazlığı var. Sorun değil, onu da kaldırır!

    CANSIN ÇAĞLAR 

    İnsan Lucius Caesetius Flavus’un adını çok sık duymuyor. Aslında bu bile tek başına, her geçen gün bir tür seküler beddua hâlini alan “Tarih bu kötülükleri yargılayacak! Tarih önünde suçlu bulunacaksınız! Tarihe hesap vereceksiniz!” sözlerinin geçersizliğini gösteriyor. Ki zaten ben kendi payıma tarihin yargılasa yargılasa bugünü yargıladığını ve zaten binlerce yıl öncesinde yaşamış adamları yargılamasının sadece acıklı değil aynı zamanda bizzat kendisiyle çelişen bir yanı olduğunu düşünüyorum. 

    Ha, bu ilençler çok haksız değil; tarihin yargılamasını istediklerimizi tarihçiler zaten genellikle yargılar ama yine de günümüzde yaşanan hukuksuzlukları falan Allah’a havale etmekle tarihe havale etmek arasında bir fark yok; üstelik ilkinde hiç olmazsa bir umut var. Zira ikincisinde yine feslinin biri çıkacak, yine fesli ve benzerlerinin yetiştirdiği öğrenciler olacak. Sevgili Galatasaraylı Hayrettin’in dediği gibi: Kısmet!

    Lucius Caesetius Flavus’a dönecek olursak… Neden dönmeyelim? Tarih Flavus’a yapılanların hesabını geride bıraktığımız 2.000 yıldır sormamış; sorsa sorsa kenar süsü olarak kalmış. 100 kişiyi çevirip sorsak, eğer çevirdiklerimiz dünya tarihi sınavından çıkan ikinci sınıf öğrencileri değilse, biri bile kim olduğunu bilmez. Ne yalan söyleyeyim ben de son dünya tarihi sınavına gireli neredeyse 15 yıl olduğu için, yazıyı yazmadan önce “Ya böyle biri vardı ya, neydi bunun adı? Plutark’ta mı geçiyordu?” diye düşünüp aradım, taradım da buldum Flavus’un adını.

    Aklımda kaldığı kadarıyla Flavus, ilk “tehlikenin farkında mısınız?” ekolünden. Yanılmıyorsam kendisi daha sonra hakkında yüzlerce film çekilen, binlerce kitap yazılan ve bugün bile hâlâ kiminin pek sevip övdüğü, kiminin pek yerip gömdüğü (yani bakın 2.000 yıldır net bir karar da verememiş tarih) Jül Sezar’ın iktidarında yaşamış. Kendisi, seçilmiş Halk Tribünü. Yani “Tribün” derken, seçilmiş kişi anlamında! Biliyorsunuz bu yüzden dokunulmazlığı da var. Kuvvetler ayrılığı dengesinin önemli bir unsuru ve dokunulmazlık da bu bakımdan verilmiş. İşte Flavus, halkın temsilcisi, cumhuriyetin sigortası ve Jül Sezar’ın konsüllüğünün otokratik bir krallığa dönüşmeye başladığını ilk görenlerden.

    Bizim İznikli Cassius Dio’nun aktardığına göre, Sezar’ın henüz “Sezari kayzer” olmadığı ilk vakitler, birileri Sezar’ın Roma Forumu’ndaki heykelinin kafasına bir kral tacı takar. Flavus kardeşimiz (ki kendisi pleb olduğu için bizim kardeşimiz olmayacak da ne olacak?), Sezar’ın zaten çok güçlendiğini gördüğü ve kendisine yakıştırılmaya başlanan bu “tek karar alıcı reis” sıfatının cumhuriyetin geleceği için tehlikeli olacağını bildiği için hemen harekete geçer; heykelin kafasına takılan tacı oradan aldırır. Ancak Sezar’ın tek adam rejimi güçlenmeye devam etmektedir. Sokakta Sezar’a “Kraaal!” diye seslenen ve arkasından “Korkmasın hiç Romalılar / Merttir göründüğü kadar / Milleti hep o arkalar / Gaayyus Jü-ül-yus Seeezar!” diye şarkılar söyleyenler olur. Bu arada Roma’da o dönem birine “kral” demek, yeğenine sövmekten beter. Flavus kardeşimiz de hâliyle bu Sezar’a “Kraaal!” diye seslenip şarkılar yakan bir-iki kişi hakkında cezai işlem başlatır. Ama, vay sen misin kanunları uygulamaya kalkan! 

    Jül Sezar bu işe çok sinirlenir ve yargıya emrederek kendisini kral ilan edenlerin serbest bırakılmalarını sağladığı gibi bizim Flavus’u da mahkemeye verir. E, dokunulmazlığı var? Sorun değil, onu da kaldırır. Üstelik kendisi daha önce bu dokunulmazlıklar yüzünden içsavaş çıkartacak kadar “hesapta” bu dokunulmazlığa önem verdiği hâlde! 

    Ne demiştik? Sevgili Galatasaraylı Hayrettin’in dediği gibi “kısmet” işte. Tarih, 2.000 yıl sonra bile daimi diktatörlüğünü ilan eden Sezar’a, Sezar’ın dokunulmazlığını kaldırıp yargıladığı Flavus’tan daha çok yer veriyor. Ha, ama en azından hiçbir yerde Flavus kardeşimiz için kötü konuşmuyor kimse; ama tarih zaten bazen bile isteye, bazen farkında bile varmadan, bir şekilde en çok bugünü yazar, bugünü yargılar. 

  • Hadrianus Duvarı

    Hadrianus Duvarı

    Roma İmparatoru Hadrianus, 21 yıllık saltanatının (117-138) yarısından fazlasını üç kıtada imparatorluğun eyaletlerini ziyaret ederek geçirdi. Hadrianus nereye gittiyse orada duvarlar yükseldi. Geniş alanlar boşaltıldı, ordu daralan yeni sınırları belirlemek için işe koşuldu.

    Eski imparatorlukların sınırlarından çok sınır bölgelerinden sözetmek daha doğru olur. Hele hele dağ, nehir, deniz, çöl gibi doğal engellerin bulunmadığı yerlerde, bir devletin sınırları, egemenliğin sürekli el değiştirdiği, akınlara açık geniş alanlardı. Roma İmparatorluğu, Traianus (Trajan) döneminde (101-117) en geniş sınırlarına ulaştığında bu sorunu yaşıyordu. Sınırlar, bugünkü İngiltere’nin kuzeyinden Sahra çölüne, bugünkü Almanya’nın kuzeyinden Romanya’ya, Kafkasya’dan güneydeki Part İmparatorluğu’na kadar uzanıyordu.

    53914070031_5cb1f4f033_o
    Hadrianus Duvarı, adını Roma’yı en geniş sınırlarına ulaştıran imparator Traianus’un varisi olan Hadrianus’tan alıyor.

    Varisi Hadrianus tahta geçince bu genişleme politikasını terketti ve imparatorluğun konsolidasyonu için cesur kararlar aldı. Sınır bölgelerini, koruyabileceği alanları gözönünde tutarak yeniden belirledi. İmparatorun son biyografilerinden birini yazan İngiliz tarihçi Antony Birley şöyle yorumluyor: “İmparator olur olmaz ilk kararı en yeni kurulmuş eyaletleri boşaltarak maliyeti düşürmek oldu. Selefi Traianus’un ağzına yutulamayacak kadar büyük bir lokma attığını anlamıştı”. Hadrianus, 21 yıllık saltanatının (117-138) yarısından fazlasını üç kıtada imparatorluğun eyaletlerini ziyaret ederek geçirdi. Hadrianus nereye gittiyse orada duvarlar yükseldi. Geniş alanlar boşaltıldı, ordu daralan yeni sınırları belirlemek için işe koşuldu.

    Böylece bugünkü İngiltere-İskoçya sınırına denk düşen bir bölgede ünlü Hadrianus Duvarı’nı inşa ettirdi; kıta Avrupası’nın kuzeyinde, Ren ve Tuna nehirleri arasında bugün kalıntıları UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde bulunan bir başka sınır çekti. Bu sınır, 120 küçük kale ve 900 gözetleme kulesiyle güçlendirilmiş 500 kilometre boyunca uzanan bir çitti. Buna Rhaetian Limes (Rhaetia eyaleti sınırı) veya Limes Germanicus (Germen Sınırı) adı verildi. Arkeologlara göre Kuzey Afrika’daki Fossatum Africae’nin (Afrika Hendeği) yapımına da Hadrianus döneminde başlanmıştı. Bugün kalıntıları Fas, Cezayir ve Tunus’ta bulunan, 750 kilometrelik bu savunma yapısı, imparatorluğun Afrika’daki sınırlarını korumaya yarıyordu. İddiaya göre bu savunma hendeğinin yapımına Hadrianus 122’de Afrika ziyaretinde başlamıştı.

    Hadrianus Duvarı
    Hadrian Duvarı, Kuzey Denizi kıyısında bugün Newcastle’a yakın bir noktadan batıda İrlanda Denizi kıyısındaki Carlisle’a yakın bir noktaya kadar uzanıyordu.

    Bunların arasında en ünlüsü İngiltere’nin kuzeyinde iki deniz arasında uzanan Hadrian Duvarı’dır. 122-130 arasında yapılan duvar Kuzey Denizi kıyısında bugün Newcastle’a yakın bir noktadan batıda İrlanda Denizi kıyısındaki Carlisle’a yakın bir noktaya kadar 117 kilometre boyunca uzanıyordu. Roma döneminde duvarın genişliği 3 metre, yüksekliği 4-4.5 metreydi. Tek tek insanlar bu duvarı aşabilirdi ama, atları ve arabalarıyla bir ordu geçemezdi. Amaç, kuzeydeki Kaledonya kabilelerinin Roma egemenliğindeki Britania eyaletine saldırmasını engellemekti. İmparator Hadrianus adını birçok kente vermişti. Bunların en ünlüsü Trakya’daki Hadrianopolis yani Edirne’ydi. İmparator eski adı Orestias olan kente kendi ismini verdi. Edirne’de 2005 yılında 4-7 metre yüksekliğinde, yaklaşık 75 metre uzunluğunda duvarlar ortaya çıktı; bunların Hadrianus döneminde, muhtemelen imparatorun kente yaptığı gezi sırasında (123-124) yaptırıldığı anlaşıldı.

    İngiliz tarihçi Dr. Neil Faulkner, Hadrianus’un pekçok halkı ve dini kucaklamasına rağmen, imparatorluğun belli bir kültürü simgelediği düşüncesini ortaya attığını yazıyor: “İmparatorluğun, dışarıdaki ‘barbarlar’a ve içerideki ‘asiler’e karşı, ‘medeni’ insanların ortak topluluğu olduğu düşüncesi, sınırlarda ve kentlerde taşlara kazılarak anıtlaştırıldı”. Yani Roma sınır anıtları, bir propaganda işlevine de sahipti. Yapıldıkları yerlerde, medeniyetin bittiği, barbarlığın başladığı sınırı belirliyor, Roma’nın büyüklüğünü ve teknolojik üstünlüğünü simgeliyordu.

    Ancak hiçbir sınır, zamana karşı direnemez. Bütün bu duvarlar, hendekler, çitler, insan akınını durduramadı. Hatta Hadrianus ölür ölmez, ardından gelen Antoninus Pius, onun çektiği sınırı değiştirerek Britanya’da kuzeye ilerledi; İskoç kabileleriyle savaşarak bu defa biraz ötede kendi Antoninus Duvarı’nı yaptırdı (142). 200 yıl geçmeden, Roma İmparatorluğu’nun duvarları her yönden gelen “barbarlar”ın istilasıyla çökecekti.