Etiket: rodos

  • 472 yıl sonra Umman’da Pîrî Reis’in cenk rotasında

    472 yıl sonra Umman’da Pîrî Reis’in cenk rotasında

    Batı’ya ve Doğu’ya damgasını vuran Osmanlı Devleti, 16. yüzyılda müstesna kaptanlar yetiştirmiş ve Akdeniz kadar dünya denizlerinde de söz sahibi olmuştu. Ancak karşılarına yeni ve büyük bir rakip çıkacaktı: Portekiz. Kariyeri üstün başarılarla dolu Pîrî Reis 87 yaşında Umman’a cenge gidecek; kaleleri fethedecek; ancak 2 yıl sonra idam edilecekti!

    Hint Okyanusu’nda 25 kadırga ve 4 kalyon, 1552’nin Ağustos ayında bir gece Basra Körfezi’ne doğru sessizce ilerliyordu. Nisan ayın­da Süveyş’ten yola çıkmışlar, Kızıldeniz’i katetmişler, Cidde ve Aden’de durduktan sonra Arap Yarımadası’nın güneydoğu köşesini kerteriz alarak Umman sularına girmişlerdi.

    Yüzlerce kürekçinin asıldığı küreklerin gücüyle karanlık suları yaran bu Osmanlı kadır­galarının en büyüğünde, o sıcak gecede çok ihtiyar bir adam uyu­muyordu. Sancak gemisi oldu­ğunu süslü kıç kasarasıyla belli eden bu geminin güvertesinden sonsuz sayıdaki yıldızlara bakan adam, sıradan bir insanın evin­den camiye bile kolayca gideme­yeceği bir yaşta, bu filoyu harbe sokmakla görevliydi.

    Hacı Ahmet Muhyiddin Pîrî Bey, yani Pîrî Reis, 90 yaşına yaklaşmıştı. Bu bitmezmiş gibi gelen karanlık gecede, saatte 3 mil hızla ilerlerken uzun öm­ründe yaşadıkları ve gördükleri aklından geçiyor muydu acaba? Doğduğu güzel Gelibolu’nun serin rüzgarını, amcası Kemal Reis’le Akdeniz’de katıldığı de­niz muharebelerini hatırlamıştı belki de. Pîrî Reis 1500’te Akde­niz’de İspanyollar, Cenovalılar ve Venedikliler’e karşı savaş­mıştı. Bu devletler Akdeniz’in Doğu ticareti egemenliği için birbirleri ile mücadele ederken, Avrupa’nın en batısındaki Por­tekizliler sessiz sedasız Afrika’yı dolaşmış ve Hindistan’a ulaş­mıştı. 30 yaşında elde kılıç harp gemilerinde kaptanlık yapan genç Pîrî, neredeyse 60 yıl sonra bu defa Portekizliler’e karşı cenge gidiyordu. Portekiz artık Basra Körfezi’ne konuşlanmış; Osmanlılar’ı devredışı bıraka­rak Hindistan ticaretini kendi kontrolüne almış ve İran’la sıkı-fıkı olmuştu.

    gezgin_goz_1
    Pîrî Reis’in 1552’de 18 günlük kuşatma sonrası fethettiği Forte do Almirante (El Miranî).

    Pîrî Reis, hazırladığı ünlü dünya haritasını 1513’te pa­dişaha takdim etmişti; Ya­vuz Sultan Selim’in gözü hep Doğu’daydı. Pîrî Reis 1517’de Sultan Selim’le Mısır seferine katıldı. Kanunî Sultan Süley­man’ın padişahlığında, 1522 Rodos seferine birlikte gittiler. 1524’te Makbul İbrahim Paşa’yı kaptanlığını yaptığı gemisiyle Mısır’a götürdü. Mısır içinde Nil Nehri boyunca seyahatler yaptı. 1526’da İbrahim Paşa aracılığıy­la, başyapıtı Kitâb-ı Bahriye’yi Kanunî Sultan Süleyman’a sundu. Bu dönemde İbrahim Paşa’nın övgüsünü kazanması, paşanın ölümünden sonra başta Rüstem Paşa olmak üzere ondan hoşlanmayanlar tarafından aleyhine kullanıldı (Bu durum, 90 yaşına yaklaşan değerli amirale zorlu Okyanus müca­delesinde komutanlık vazifesi verilmesini de açıklıyor).

    60 yaşına kadar yaptıkla­rı, tarihe geçmesi için kat kat yeterliydi. Ancak işte bu büyük amiral, 1552’nin Ağustos’un­da gün doğarken, Umman’ın Muskat şehrinde Portekizliler’in yaptığı Forte do Almirante kalesi karşısındaydı. 1507’de Umman kıyılarını ele geçiren Portekiz­liler, stratejik liman ağızlarını kontrol eden kaleler yaptır­mışlar, bunlara asker yerleştir­mişlerdi. Bu kaleler, Hindistan deniz ticaret yolları için hayati önemdeydi. Pîrî Reis ve Seydi Ali Reis komutasındaki 1200 levent gemilerden karaya çıktı ve kaleyi kuşattı. Yakındaki bir tepeye yerleştirilen tek bir topun da ateş desteğiyle Osmanlılar üstün gel­di ve kaledeki Portekiz garnizonu 18 gün sonra teslim oldu.

    İşte bugün, tam 472 yıl sonra,­Muskat tarihî merkezinden Pîrî Reis’in son büyük başarısının mekanı Forte do Almirante’ye gidiyoruz. Umman’ın etkileyici dağlık-tepelik topografyasına hakim konumda yerleşmiş, birbirlerini görerek haberleşme imkanı sağlayan onlarca tarihî kulenin yanından geçiyoruz. Bu kuleler zincirinden sonra, her yönden rüzgara kapalı muhte­şem bir koy çıkıyor karşımıza: Pîrî Reis’in kuşatıp aldığı kalenin dibindeyiz. Ummanlılar bu ka­leye El Miranî adını vermişler. Karşısında da El Celâlî kalesi yer alıyor. Umman Kraliyet Sarayı’nın bugün burada bulun­ması, yüzyıllar sonra mekanın hâlâ önemli olduğunu vurgu­luyor. Kalenin biraz ilerisinde, aynı koyun bir bölümünde de Umman Deniz Kuvvetleri üssü­nü görüyoruz.

    Osmanlılar bu kaleleri 2 sene ellerinde tuttu; 1554’de Portekiz­liler tekrar ele geçirdi. 1581-1588 arasında Muskat’ta tekrar bir Osmanlı askerî hakimiyeti olsa da, Hint Okyanusu ticaretine egemen olan Portekiz, bu kıyı­lardaki kalelerinde 1650’ye kadar mevcudiyetini korudu.

    gezgin_goz_2
    Sağda, tarihteki adıyla Forte do Almirante, şimdiki adıyla El Miranî Kalesi; ortada Umman Kraliyet Sarayı; solda El Celâlî Kalesi.

    Pîrî Reis, Muskat’tan sonra filosuyla Basra Körfezi girişinde Portekiz kontrolündeki Hür­müz’e geldi ve buradaki kaleyi de kuşattı. Bu kuşatma başarılı olamadı ve Portekiz filosunun baskın tehlikesi yüzünden Os­manlı gemileri Basra’ya çekildi. Pîrî Reis buradan 3 gemi ile Kı­zıldeniz’e, Süveyş’e döndü. Mısır valisi, Hürmüz harekatındaki başarısızlık (!) nedeniyle Pîrî Reis’i tutuklattı. Kanunî Sultan Süleyman’ın fermanı ile 1553’te Kahire’de boynu vurulacaktı.

    Pîrî Reis mahkemedeki savunmasında, mevcut Akdeniz standartlarındaki donanma ile okyanuslarda güç mücadelesine girmenin mümkün olmadığını, Hint Okyanusu için yeni ve güçlü bir donanma kurulması gerek­tiğini anlatmıştı. Kendisinden sonra Osmanlılar’ın bu harekat sahasında yaşadıkları yenilgiler, 90 yaşına yaklaşmış amirali haklı çıkaracaktı.

    Kahire’de idam edilen Pîrî Reis’in mezarının yeri bilinmi­yor. Türk Deniz Kuvvetleri’nin en yeni denizaltısı TCG Pîrî Reis bugün onun ismini taşıyor. Çaka Bey’den Pîrî Reis’e, oradan Özden Örnek’e, Türk tarihin­de denizcilerin ve amirallerin hüzünlü öyküleri, ülkemizde hiçbir başarının cezasız kalma­dığını anlatıyor.

  • ‘Yenilmez Osmanlı’ imajı Malta adasında yıkılmıştı

    ‘Yenilmez Osmanlı’ imajı Malta adasında yıkılmıştı

    Büyük Osmanlı kuvvetleri 11 Eylül 1565’te Malta’yı fethedemeyince geri çekilmek zorunda kalmış, Avrupa’daki yenilmezlik algısı büyük darbe yemiş, bu mağlubiyet Batı’da yüzyıllarca anlatılan, kutlanan bir hadiseye dönüşmüştü. 6 yıl sonraki İnebahtı Muharebesi (1571) ve 118 yıl sonraki 2. Viyana Seferi ise “yenilmez Osmanlılar” düşüncesini fiilen değiştirecekti.

    Genç Sultan Süleyman 1522’de Fatih Sultan Mehmed’in yapamadığı­nı yapmış; St. John-Hospitalier Şövalyeleri’ni Rodos’ta mağlup ederek adadan sürmüştü. Ön­ce Sicilya’ya çekilen ve 1523’te yurtsuz kalan şövalyeler 7 yıl bo­yunca Kandiye (Girit), Messina, Viterbo ve Nice şehirlerinde yer edinmeye çalıştı. Sonunda şö­valyelerin büyük üstadı Phillipe Villiers de L’Isle Adam, Kutsal Roma İmparatoru 5. Karl (Şarlken) ile anlaştı. Malta, komşu ada Gozo ve Kuzey Afrika’daki Trablus liman kentini şövalyele­riyle birlikte teslim aldı (karşı­lığında imparatora her sene bir Malta şahini gönderecekti!).

    Yenilmez Osmanlı
    Malta Kuşatması sırasında şehit düşen Turgut Reis.

    Akdeniz’de doğu-batı aksın­da merkezî konumda ve Kuzey Afrika ve Sicilya’ya çok yakın olması nedeniyle Malta adası yüksek stratejik bir konumdaydı. Kuzey Afrikalı Müslüman kor­sanlara karşı 1099’da Kudüs’te kurulmuş olan bu Haçlı şövalye tarikatından hem Papa hem de 5. Karl çok şey beklemekteydi.

    Şövalyeler kendilerini Malta’da yerleşik görmüyorlardı ama…

    Rodos’un kaybı sırasında da şö­valyelerin başında olan de L’Isle Adam, bu nispeten az gelişmiş adalara yerleşirken, aklında hep Rodos’u Osmanlılardan geri al­mak vardı. Malta’da yerleşik ola­rak kalma düşüncesi ise ancak 1565’ten itibaren kabul gördü. Bugün ise bu Katolik şövalye ta­rikatının devamı olan SMOM (Malta Hükümran Askerî Tari­katı), toprağı olmamasına rağ­men uluslararası hukuk açısın­dan hükümran bir antite olarak kabul edilmektedir.

    Osmanlılar 1551’de Malta limanlarını hedef almaya başlamıştı

    Özellikle 16. yüzyılda Osmanlı­ların deniz gücündeki üstünlü­ğü, donanmasının veya kendi­ne bağlı korsanların düşman sahillerine sürpriz saldırıların­da yatıyordu. Bu aynı zamanda, sahillerden önemli ölçüde tut­sak/köle alınmasını sağlıyordu. Yine böyle bir ani saldırı, Sinan, Salih ve Turgut Paşalar tarafın­dan 1551’de Malta’daki şövalye­lere karşı yapıldı. Birgu ve Sant’ Angelo tahkimatlarının sağlam­laştırılmış olduğunu gören Si­nan Paşa, adanın içlerindeki eski başkent Mdina kentine ilerle­di. Tam bu sırada desteğe gelen gemiler, demirlemiş Osmanlı donanmasına saldırınca Sinan Paşa, komşu ada Gozo’ya saldır­dı ve burayı ele geçirerek halkın büyük çoğunluğunu köleleştir­di. Ardından yine şövalyelerin kontrolündeki Trablus’a yöneldi.

    Yenilmez Osmanlı
    Osmanlı donanması Malta’da Osmanlı donanmasının Malta’ya gelişini gösteren bir fresko (üstte). Malta’nın savunma haritası (altta).

    Rodos’tan sonra sıra Malta’ya gelmişti

    St. John-Hospitalier Şövalye­leri Tarikatı’nın kuruluş amacı, Kutsal Topraklar’da hacılar için hastane yapımına destek olmak­tı. Zaman içerisinde askerî bir tarikata dönüşen bu yapı, Mal­ta’ya taşındıktan sonra Osmanlı/ Müslüman ticari ve askerî filo­larına karşı korsanlık faaliyetle­rine başladı. Venedikliler bile bu şövalye tarikatını Hıristiyanlığın simgesi haçı yağma için kulla­nan korsanlar olarak tasvir et­meye başladı. Korsanlık faaliyetlerinde zirve­ye çıkan ise Gaskonyalı soylu bir aileden gelen Mathurin Rome­gas olacaktı. Romegas, Berberî/ Osmanlı korsanlarının Batı Ak­deniz kıyılarında yaydığına ben­zer bir korkuyu Doğu Akdeniz kıyılarına kadar yaydı ve 1564’te Anadolu kıyılarında el koydu­ğu bir gemiyle zirveye ulaştı: Müsadere ettiği bu Sultana adlı kalyonda İskenderiye ve Kahire valileri, Hac’dan dönen Sultan Süleyman’ın gözde kızı Mihri­mah’ın süt annesi gibi önem­li kişiler ve yüklü miktarda para bulunuyordu. Bu, Osmanlıların denizlerdeki üstünlüğü algısı­na vurulan ağır bir darbeydi. Şö­valyelerin Malta’dan yürüttüğü korsanlık aktivitelerinden bıkan artık yaşlanmış Kanunî, bu olayı “savaş sebebi” (casus belli) ka­bul ederek daha önce Rodos’tan sürdüğü bu tarikatı Malta’dan da kovmak için hazırlıklara başladı.

    Yenilmez Osmanlı

    Adanın girişindeki Aziz Elmo kalesi düşmüş, ancak devamı gelmemişti

    Sicilya Kral Naibi Don Garcia, koyun ağzına doğru uzanan yarı­madanın en ucundaki yıldız tab­ya Aziz Elmo Kalesi’nin önemi­ne dikkati çekmiş; buranın kay­bedilmesi durumunda savaşın da kaybedileceğini söylemişti.

    İspanya Kralı Habsburg Hane­danı’ndan 2. Felipe’den yeter­li desteği alamayan Don Garcia ve şövalyeler, Osmanlı kuvvet­leri karşısında sayıca çok azdı. Savaşın başlamasından yaklaşık 40 gün sonra, 23 Haziran’da Aziz Elmo Kalesi düştü. Bu hem Don Garcia hem de büyük üstad La Valette için büyük bir derbeydi. Protestan hükümdar Elizabeth bile, düşmanı olan Katolik 2. Fe­lipe’ye bağlı Malta’daki hadise­den, tüm Hıristiyan dünyasının tehlikeye düşme ihtimalinden endişe duyduğunu belirtmişti. Cerbe Kuşatması’nda (1560) kü­çük düşen ve donanması yoko­lan İspanya Kralı Felipe ise tek­rar büyük bir mağlubiyete uğra­maktan korktuğu için adaya yeni bir takviye göndermekte isteksiz kalmıştı.

    Kalenin düşmesi sırasında do­nanmanın en önemli ve tecrü­beli kumandalarından Turgut Paşa (Turgut Reis), başına isabet eden bir dost ateşi sonucu öldü. Kalenin alınması Osmanlılar için galibiyetin yolunu açacak; ancak Turgut Paşa’nın ölümü muharebenin seyrini değiştire­cekti.

    Malta yenilgisi Osmanlı algısındaki ilk ve en büyük kırılmaydı

    Malta’da Don Garcia’nın da ba­şarılı stratejisiyle gelen zafer sonrası, yenilmez sayılan Os­manlıların imajı oldukça sarsıl­dı. Hadise hem akabinde hem sonraki yüzyıllarda Batı’da en çok kutlanan ve hatırlanan hadi­selerden birine dönüştü. Bundan yaklaşık 150 sene sonra Voltaire (1694-1778), “hiçbir şey yoktur ki ‘Büyük Malta Kuşatması’ndan daha fazla bilinsin” demiştir. Bu mağlubiyet, 6 yıl sonraki İnebah­tı Muharebesi’nde (1571) Habs­burgların ve Papalık’ın başını çektiği Kutsal İttifak’ın zaferini de hazırladı.

  • Kültürde ve askeriyede ‘Magnifique’ bir dönem

    Kültürde ve askeriyede ‘Magnifique’ bir dönem

    Kanunî devri sadece büyük bir fetih devri değil, sınırlar kadar aynı zamanda devlet idaresinin de oturduğu bir dönemdir. Kültürel atılımlar, başta mimari ve kayıt sistemi olmak üzere kalıcı bir etki yaratmıştır. Ne Batı’da ne Doğu’da, dünya tarihinin bu en tayin edici dönemi ne yazık ki şimdiye kadar hakkıyla yazılamamıştır.

    15. asrın ortasında Avrupa’da bence Venedik’ten ve Cenova’dan başka parlak medeniyet kalmamıştı. Bir Rönesans sürüyor ama Avrupa duraklamada aslında. Rusya daha çıkmamış ortaya; Habsburg’ların lafı geçmiyor. İngiltere de öyle. İspanya yeni kıtalara açılıyor ama bir sistemi yok. Fatih Sultan Mehmet bütün Balkanlar’ı fethetmiş; Karadeniz’in kuzeyini kendine bağlamış; Kırım Hanlığı’nı, Pontus’u, Bizans’ı yıkmış.

    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem
    İlber Ortaylı ile yapılan röportajdan derlenmiştir.

    Kanunî Sultan Süleyman, şüphesiz Osmanlı tarihindeki en önemli en ilginç sultanlardan biri. Hakkında yazılmış önemli eserler var tabii ama bunların hemen hepsi ikinci eldendir; ecnebi olanlar da dahil. 

    Kanunî 1520’de 25 yaşında tahta geçti ama ondan önce de bir devlet idaresi tecrübesi var. Padişah vekili gibi, çünkü Yavuz’un tek oğlu. Ve bu durumda yapacağı tek şey var adamın: Dedesinin alamadıklarını almak! Bu ne peki? İki şey: Rodos ve Belgrad. Rodos çok zor bir cenk, aylar sürüyor. Belgrad ise o zaman Macar Krallığı’nın elinde. Balkanlar’da her zaman ciddi bir merkezdir Belgrad, dün de bugün de. 

    Fatih biliyorsunuz bütün Kuzey Ege’yi aldı. Limnos, Thasos, Semadirek; efendime söyleyeyim, Midilli… Bütün bunları aldı ama güneyde Rodos’u alamıyor. Burada Rodos süvarileri var; gemici herifler, haydut, korsan… Kanunî anlıyor ki bu iş için tekamül etmiş bir donanma şart. Kendisi de karadan takip ediyor seferi. Eğer orada bir muvaffakiyet olmazsa Allah bilir, gemi döşettirecekti! Çok hırslı bu konuda. 

    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem
    Kanunî’nin Rodos seferini tasvir eden bir gravür (üstte). Makbul İbrahim Paşa at üstünde. Hans Sebald Beham, 1530 (altta).
    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem

    Şimdi bundan sonra başladı artık büyük bir genişleme (expansion). Belgrad da aslında kendi başına bir şey ifade etmiyor. Budin’e yöneliyor. Türkiye tarihinin en enteresan seferidir. Şehit sayısı karşı taraf ölüleriyle ile mukayese edilemeyecek kadar az ve bütün Macar ordusunu tarumar ediyor. Bu arada Macaristan dediğin ne Sırbistan’a ne Pontus’a ne de Bizans’a benzer; gayet kuvvetli bir krallık. Bu arada İbrahim Paşa yanında, Pargalı çok akıllı biri; Piyale Paşa’yı, Pîrî Mehmet Paşa’yı da devraldı babasından. 

    Bu arada korsanların reisi, bugün algıladığımız anlamda korsan değil. Barbaros Hayrettin, Oruç’un adamı. Zaten onu Beylerbeyi yaptı nihayetinde oraya. Suriye’ye hakim olduğun zaman, oraları bütünlemen lazım. Bu bakışaçısı Fatih’ten ziyade Yavuz’da vardır.

    Kanunî Macaristan’ı fethedip Budin’e girdikten sonra, oraya Zapolya’yı kral tayin etti. O sırada Karl Ferdinand, Macaristan’ın taht varisi. O ölürse diğeri, diğeri ölürse o hüküm sürecek… Sonunda Kanunî, Zapolya’yı orada tutmak yetmeyince onu Erdel Kralı yaptı Transilvanya’ya. Böylelikle bugünkü Macaristan Budin eyaleti olarak bağlandı Osmanlı Devleti’ne. Bu çok önemlidir.

    Kanunî yine Fatih’in yolunda Korfu’ya oradan Otranto’ya çıktı. Ancak orada çok tutunamadı zira Doğu meselesi çıktı karşısına. Kendisi sefer sayısı itibariyle 44 yıllık saltanatında ilk sırada. İmparatorluk sınırları çok genişlemişti. İtalya’yı da alabilseydi, bu kültür ile çok daha haşır-neşir olacaktık ve belki üniversite bizde çok daha önce kurulacaktı. Yine de Süleymaniye Medreseleri de çok önemlidir.

    Bu dönem aynı zamanda bir kültürel atılım dönemidir. Osmanlı mimarisinin önemli eserleri Kanunî dönemindedir. Osmanlı sanatının kendi tezhibi, devlet yazışmaları… İlginç şekilde, Fatih  devrindeki yazışmalarımız-arşivlerimiz, Kanunî Devri ile mukayese edilmeyecek kadar dardır. Bu devre kadar devlet esas olarak sözlü yönetilmiş; eski gelenek. Fatih döneminde de tahrirler yapılıyor; ancak Kanunî döneminde kayıt altına alınmaya başlanmıştır. Mesela Divan toplantılarında Mühimme defterleri tutulmuştur. Bu devirde ilmiye sınıfı da tam oturmuştur. Divan-ı Hümayun üyesi olmayan bir adam ki, İstanbul müftüsüdür; birdenbire ulemanın reisi konumuna gelmiştir. Onun istekleri ile tayinler başlamıştır. İlginçtir. 

    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem
    Muhteşem miras
    Macaristan Milli Müzesi’nde bulunan bir Kanunî Sultan Süleyman tablosu (üstte). Mimar Sinan’ın yaptığı Süleymaniye Camii, Klasik Osmanlı mimarisinin şaheserlerinden (altta).
    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem

    Askerî alanda ise Donanma’nın zirveye çıktığı bir dönemdir Kanunî dönemi. Ondan sonra Türk donanması 19. asra kadar pek bir ilerleme kaydedememiştir. Ancak şunun üzerinde ısrarla durmak lazım: Girit, Malta, Sicilya, Kıbrıs alınamadı bu devirde. Rodos ile durdu Adalar’ın fethi meselesi. Yine bu dönem imparatorluğun sınırlarının oturduğu bir dönem. Osmanlıların rakipleri Afrika’nın güneyinden okyanusu geçtiler ama bu gelişimi sürdüremediler; üretimleri de düşüktü Portekiz ile İspanya’nın. Yani İspanya altın getiriyor ama zanaatı olmadığı için bunu yatırıma dönüştürmeyi, geliştirmeyi bilmiyor. Böylelikle daha sonra 17. asrın İngiltere’si ve Hollanda’sı çıktı gerçek kolonyal güçler olarak. Maalesef bu gelişimin dışında kaldı Türkiye İmparatorluğu. Fatih ile başlayan dönem sona erdi.

    Türkiye tarihinin bu 100 yılını (1453-1553) bambaşka bir şekilde okumak ve değerlendirmek lazım (Bir de, unutmayalım; İran çok önemli bir devlet; hiçbir zaman askerî teknolojisi yetişememiş bize fakat başka konulardaki kavrayışları yüksek). Bence hiçbir tarihçinin hafsalası, ne Batı’da ne Doğu’da dünya tarihinin bu dönemini kapsayamıyor. Bütün bunları mütalaa etmek, her tarihçinin kavrayacağı bir mesele değil. Bizdeki en önemli eksik ise mektup ve mektup tarihi. “Memoire” olmadan tarih olmaz.

    Bir başka mesele de Fatih ve Kanunî kıyaslaması. Bunlar şüphesiz iki parlak hükümdar. Ancak Fatih’in konumu da kişiliği de yaptıkları da çok ileridedir. Bilgisi çok yüksek. Bugün takım tutmaya gerek yok Fatihçiler ve Kanunîciler diye. Osmanlı tarihinin en enteresan ve yüksek portresi Fatih Sultan Mehmet’tir. İmparatorluğun kültür tarihidir. Ancak o çok parlak diye Kanunî’yi de karartmayalım. Herkes ona “Grand Turc” ya da “Magnifique” diyor. Ruslar “Velikolepniy” diyorlar. Muhteşem çünkü başta entelektüel kapasitesi yüksek. Org dinliyor; Matthias Corvinus’un kitaplığından müthiş mecmualar getirmiş, nota mecmuaları. Bunlar bizim Topkapı’da (Bir tanesini tamir ettiler, Macar Bilimler Akademisi yeniden bastı). Tekstil zevki çok yüksek, kuyumcu; Venedik’le yarışacak işler yapıyor.