Etiket: refik halid karay

  • Cemil Cem: Türk karikatürü onun çizgileriyle mizah oldu

    Cemil Cem: Türk karikatürü onun çizgileriyle mizah oldu

    20. yüzyılın başında Fransa’da Dışişleri’nde görevliyken karikatürle ilgilenmeye başlayan Cemil Cem, sonraki hayatını bu sanata vakfetti. Önce Kalem dergisinde çizen, sonra kendi adını taşıyan dergiyi çıkaran sanatçı, özellikle 2. Abdülhamid’i eleştiren çizimleriyle öne çıkacak; İttihat Terakki döneminden sonra, cumhuriyet devrinde de takibata uğrayacaktı.

    KALEM DERGİSİ / 1908 – 1911

    Kalem dergisiyle başlayan müthiş macera

    Edebiyat_Tarihi_1

    Mehmet Cemil Cem (1882-1950), 1899’da Vefa İdadisi’nden me­zun olduktan sonra İstanbul’da hukuk eğitimi aldı; sonrasında Hariciye Nezareti’nde (Dışiş­leri Bakanlığı) göreve başladı. 1903’te Nice ve Toulon Baş­konsolosluğu yardımcılığına, sonrasında Paris Büyükelçiliği katipliğine atandı.

    Edebiyat_Tarihi_2
    29 Mayıs 1987 tarihli Le Rire’de Abdülhamid çizimi.

    Bu görevleri sırasında Fran­sız karikatüristlerin işlerinden etkilendi ve büyük yeteneğiyle özgün bir çizim-anlatım tek­niği geliştirdi. Bu sırada Salah Cimcoz (1875-1947) ve Celal Esat Arseven (1875-1971), 2. Meşru­tiyet’in ilanının ardından gelen özgürlük havasıyla, 16 sayfalık Kalem karikatür mecmuasını çıkarmaya başladı. İlk sayısı 3 Eylül 1908’de çıkan dergi, 29 Haziran 1911’e kadar 130 sayı yayımlanacaktır.

    Kalem, Fransız Le Rire (Kahkaha) mizah gazetesinden esinlenmişti. 4. sayıdan itibaren eski harfli Türkçe ön kapağa ek olarak, Fransızca yazılı arka kapakla da çıkmaya başladı. Çizer kadrosunda da Fransız etkisi vardır. Dergide Sedat Nuri İleri’nin (1888-1943) yanısıra Le Rire’den de bilindik isimler görülür: A. Rigopoulos, L. And­reas, Ion, Pahatreas, A. Scarselli, Georges d’Ostaya, Plaicek.

    Edebiyat_Tarihi_3
    Kalem Dergisi’nde A. Rigopoulos’un kaleminden Cem.

    Bu dönemde Paris’te diplo­mat olarak bulunan Cemil Cem de, Kalem’e karikatürler gön­dermeye başlar. İlk karikatürü, derginin 22 Ekim 1908 tarihli 8. sayısının 8. sayfasında tam sayfa olarak yayımlanır. Bu ilk çizimde Hariciye Nazırı Tevfik Paşa vardır. Refik Cevad Ulunay, 14 Nisan 1950 tarihli Yeni Sabah gazetesinde bu ilk karikatür için şöyle yazar: “Karikatür, Bulgar Maslahatgüzarı Geşof Efendi’nin, Hariciye Nezareti tarafından verilen ziyarete -ecnebi sefirleri ile birlikte- da­vet edilmemesi üzerine çıkan ihtilafa aitti. Orada Hariciye Nazırı Tevfik Paşa birkaç çizgi ile o kadar canlı surette tas­vir edilmişti ki ondan sonraki nüshalarda Cem imzası halk tarafından takdirle aranmaya başladı.”

    Edebiyat_Tarihi_4
    Cemil Cem’in ilk karikatürü: Kalem, 22 Ekim 1908.

    Gerçekten de bir sonraki, 29 Ekim 1908 tarihli 9. sayıda iç sayfalarda yine Cem imzası vardır. Bu defa, belki de son­raki yıllarda en çok çizeceği ve yereceği 2. Abdülhamid’i hokka oyunu oynarken hicve­der. Aynı sayının 11. sayfasında yine Abdülhamid’i uzun burnu ve çelimsiz hâliyle, “Bilmece” başlıklı karikatürle çizer. Cemil Cem, modern çizgilerle kurgu­ladığı portre çizimleriyle bir ekol oluşturmaya başlamıştır: Politik portre çizim ekolü.

    Edebiyat_Tarihi_5
    Kalem’in 19 Kasım 1908 tarihli 12.sayısı. Cemil Cem ilk kez kapaktan imzasıyla yer alıyor.

    Turgut Çeviker, Silah ve Meşale (Adam Yayınları, 1989) kitabında, “Cem, Gustave Doré, Jean-Jacques Grandvil­le, Jean-Louis Forain ve Sem (Georges Goursat ) gibi Fransız karikatürcülerden esinlenmiş, neredeyse bir sentez karikatü­rüne ulaşmıştı” diye yazar ve Cem’in Kalem’deki çizgileriyle Türk karikatürüne katkısını şöyle ifade eder: “(Kalem), şefi Cem olan bir orkestra gibidir. Bu güçlü ve inançlı çaba, Türk karikatüründe ilk devrimi gerçekleştirir. Kurtuluş Savaşı yıllarında (1919-1922) gelişti­rilecek olan karikatürün ana çizgilerini bu kadro belirler.”

    Kalem’in 19 Kasım 1908 tarihli 12. sayısında Cemil Cem ilk defa kapaktadır. Cem, muhalif ve sivri kalemiyle iç sayfa çizimlerinden kısa sürede kapağa terfi etmiştir. İttihat ve Terakki’nin kurucularından Ahmed Rıza Bey nişan talimi yapmakta ve talim sırasında 2. Abdülhamid hedef alınanlar­dan biri olarak yer almaktadır. Karikatürün altyazısı şöyledir: “Nişan talimi. Birini düşürdük. Bakalım öbürlerine.”

    Kalem’deki bu ilk kapak çizi­minin ardından birçok kapakta artık sadece Cemil Cem imzası vardır. Cem rüştünü ispatla­mıştır; karikatürde yeni ufuk­lara, yeni maceralara yönelmek için sabırsızlanmaktadır.

    İLK KARİKATÜR ALBÜMÜ / 1909

    Abdülhamid sürgüne, çizimleri ise albüme

    Edebiyat_Tarihi_6
    Djem imzalı ilk karikatür albümünde ilk sayfa.

    Cemil Cem, Kalem’de çizerliğini sürdürürken 18 karikatürden mürekkep, bordo kapağında büyükçe “Djem” imzasının ve “1” ibaresinin olduğu bir karikatür albümü yayımlar. Doğan güneşe doğru, memleket kapısını örüm­cek ağlarından, baykuşlardan ve softalardan kurtarmış gururlu bir Türk askeri vinyetinin yer al­dığı büyük boy (25×38 cm) bir ka­rikatür albümüdür bu. Albümün sağ alt köşesinde matbaa olarak Galata’daki “Imp. Chanth” ismi ve “Constantinople 1909” ibaresi vardır.

    Edebiyat_Tarihi_9
    Albümde Abdülhamid’in karga olarak tasvir
    edildiği karikatür.

    Kimisi daha önce Kalem’de yayımlanmış kimisi yeni karika­türlerden oluşan albüm 1909’da bastırılan 31 Mart Vakası’nın ardından 2. Abdülhamid’in Selanik’e sürgüne gönderilmesi sonrası başına gelenleri anlatır. Albümün en önemli özelliği ise Türkiye’de o güne kadar yayım­lanan ilk Türkçe karikatür albü­mü olmasıdır.

    Edebiyat_Tarihi_7
    Mahmud Şevket Paşa: “Geldim, gördüm, yendim.”

    Cemil Cem, fevkalede lüks ve özenli bir baskıyla, bordo ve yeşil kalın kartonlar üzerine, hari­ci olarak basılan; siyah-beyaz karikatürlerin üst kısmından büyük bir emekle tek tek yapış­tırılarak sınırlı sayıda basılan bu müstesna ilk albüme imza­sını atar. Sayfaları numarasız basılan albümde, karikatürlerin yazıları eski harfli Türkçe ve Fransızcadır.

    31 Mart Vakası’nın ardından tahttan indirilen 2. Abdülhamid, Selanik-Alatini Köşkü’ne sür­güne gönderilmiştir. Albümün ilk karikatürü de bu köşkte 2. Abdülhamid ve yardımcısı arasındaki bir diyalogla başlar: “-Aman efendim Harem’de isyan var. -Sebep? Yine ne var? -Kıyam ettiler, İstanbul’a gidip esvapları­mızı Karlman’dan alacağız diye tutturdular.”

    İkinci karikatürde devrik Sultan, uzun burnu ve elinde “Faruki” yazan bir şişeyle çizil­miştir; altyazı şöyledir: “Yıldız hazinelerini terkederken birlikte getirdiği küçük çantada ne vardı bilir misiniz? Meşhur Ahmet Faruki’nin hayat bahş (hayat veren) kolonya suyu ile müstah­zarat (ilaçları) sairesi.” Bu ikinci karikatürün altında bir de şam­panya reklamı vardır; Cem bu ilk karikatür albümüne reklam da almıştır.

    Edebiyat_Tarihi_8
    Albümün kapağındaki vinyet.

    31 Mart Vakası’nı bastıran ve kahraman olarak anılan Mahmud Şevket Paşa da albüm­de yerini alır. Onun bir eli cebinde bir eli bastonunda tam sayfa çiziminin altında: “Veni, vidi, vici!” (Geldim, gör­düm, yendim!) yazar.

    Albümün kapağın­daki baykuşlu, örümcek ağlı vinyet, iç sayfada tam sayfa bir karikatür olarak yer alır ve ka­paktaki çizimin manası altyazıyla açığa çıkar: “Örümcek, impara­torların saraylarında koruyucu olarak yer alır ve kapının üzerine perde çeker; baykuş­sa, Efrasiyab’ın (Turan kahramanı) ışınlanabi­lir kubbelerini kederli şarkısıyla çınlatıyor.”

    Abdülhamid, albüm­deki diğer bir karika­türde elleri zincirle bağlı uzun burunlu bir kara karga olarak tasvir edilir: “Yıldız civarında Mahmut Şevket Paşa Hazretleri ve rif’atlı muhtremesi tarafından zabdedilerek Selanik’e azam olan arpacık kumrusu… Azmanı!”

    Edebiyat_Tarihi_10
    Albümün son karikatüründe “kelle koltukta” deyimi mizahi şekilde ele alınmış.

    CEM DERGİSİ / 1910-1912

    Sanatçının ismiyle, esprinin gücüyle

    Edebiyat_Tarihi_11
    Cem’in 10 Aralık 1910 tarihli ilk sayısının eski
    harfli Türkçe kapağı.

    Cemil Cem, ataması Roma’ya çıktığında izinli olarak İstanbul’a gelir. 1910’da profesyonel olarak karikatürcülükte karar kılar ve diplomatik görevini bırakarak İstanbul’da kendi ismiyle bir dergi çıkarmak için kolları sıvar. Kalem’de “Kirpi” mahlasıyla ya­zan Refik Halid Karay’ı ve çizer A. Rigopoulos’u yanına alarak Cem dergisini çıkarmaya başlar.

    Edebiyat_Tarihi_12
    Cem’in ilk sayısının Fransızca kapağı.

    Cem’in ilk sayısı 10 Aralık 1910’da yayımlanır. Kalem’deki gibi hem eski harfli Türkçe hem de Fransızca çift kapak vardır. İlk sayıda ‘’Bir iki söz’’ başlıklı yazıda Cem şöyle yazar: “Bugün tarihî hayatımın en güzel bir sayfasını açacağım…. ‘Karika­tür!.. Şümulü (kapsamı) geniş. Büyük bir kelime. Güldürmek için biraz şehla baktıran bir göz, biraz büyütülen bir buruncuk; biraz sırıtan bir ağız, hülasa biraz yanpiri çiziverilen bir çizgi bazen hiddet olur. Güldürecek­ken kızdırır. Melek bir fikri, ifrit (zararlı) bir iradat şekline kor… Benim anlayışım tevkirdir (ağır başlılık), fakat biraz teşrifatsız (geleneğe bağlı olmadan) biraz fazla şatafatla tevkirdir; çünkü eşhasın (sıradan insanın) kari­katürü olmaz; zevatın (tanınmı­şın) karikatürü yapılır. Hayatta vatanın hayat-ı siyasiye ve ilmiyesinde bir mevkii olmayan şahısların karikatürü olamaz… Latif olmayan latife çekilmediği gibi, edebi bir nükteyi, hüneri, bir çizgiyi ihtiva etmeyen karikatür maskaralıktır. Karikatür bazen o kadar mühim, o kadar vakur olur ki tarih sayfalarında vesika yeri­ni tutar. Medeni memleketlerde mizah gazetelerine geçmemiş bir şöhret tasavvur olunamaz.”

    Edebiyat_Tarihi_13
    Mahmut Şevket Paşa Don Kişot, Sadrazam
    Hakkı Paşa da “Şanso Panso”.

    Cemil Cem, bu dergide de tanınmış siyasilerin karikatür­lerini çizer. Bu defa eleştirilerin hedefinde İttihat Terakki kadro­su da vardır. İktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası’yla birlikte muhalif Hürriyet ve İtilaf Fırkası da Cem’in sivri kaleminden payını alır. Refik Cevad Ulunay Cem’in bu tavrı için şöyle yazar: “Öyle ki Cemil Cem, Hareket Ordusu ile İstanbul’a geldikten sonra Harbiye Nezareti’ne geçen Mahmut Şevket Paşa’yı -zayıflı­ğından kinaye olarak- Don Kişot ve Sadrazam Hakkı Paşa’yı da Şanso Panso olarak çizmekten çekinmiyor ve kendisine kimse birşey demiyordu.”

    Cem’in 7. sayısında Menteşe Mebusu Halil Bey ve İttihatçı Cavid Bey at arabasına binmiş, atı da atlar değil halk çekerken hicvedilir. Karikatürün altyazısı tek kelimedir: “Çektiklerimiz”.

    Cem dergisi, 8 Temmuz 1911 tarihli 32. sayısından sonra yak­laşık 1 sene boyunca kendi ifadesi ve kendi isteği ile kapalı kalır. 1912’nin 10 Ağustos gününde 33. sayısıyla tekrar yayın hayatına döner. Cem, Balkan Savaşı’n­dan gelen yenilgi haberlerinin ardından toplumda oluşan moral bozukluğu ile yayınını daha fazla sürdüremez ve 20 Ekim 1912 tarihli 43. sayısıyla kapanır.

    Edebiyat_Tarihi_14
    “Çektiklerimiz” altyazılı karikatür. Çizimin sol tarafında Fransızca “İzmir seyahati hatırası” ve “20. yüzyılda bir zafer tankı” ibareleri var.

    HARB MECMUASI / 1916

    Savaş ve ilk renkli karikatür

    1912’de Cem dergisini kapatarak önce İzmir’e taşınıp, sonra da Avrupa’ya gittiği bilinen Cemil Cem, 1916’da, 1. Dünya Savaşı’nda cephelerimizden haberler veren Harb Mecmuası’nın 14. sayısında ortaya çıkar. Cem’in Harp Mec­muası’na tam sayfa renkli olarak çizdiği bu karikatür sanatçının biyografilerinde de yer almaz.

    Edebiyat_Tarihi_15
    Cem’in Harb Mecmuası’nda Kasım 1916 tarihli tam sayfa renkli ilave karikatürü.

    Kasım 1916 tarihli derginin müstakil ilavesi olarak veri­len “Djem” imzalı tek sayfalık renkli çizimde, eski harfli Türkçe yazıların, afişlerin, dağılmış bir iskambil masasının olduğu odada bir yabancı asker camdan bağırmaktadır: “Ey Ferdinand! Bu kadar çabuk geleceği kimin aklına gelirdi.” Bu karikatür, aynı zamanda Türkiye’de yayımlanan ilk renkli karikatürdür.

    Cemil Cem 6 yıl sonra, 2 Ocak 1922’de, Refik Halid Karay’ın çıkarmaya başladığı Aydede dergisinin ilk sayısının kapak sayfasında “Hayat bir zar oyu­nudur” üstbaşlıklı karikatürüyle görülür. Kurtuluş Savaşı yılla­rında Avrupa’da olduğu bilinen Cem, 1921’in Eylül ayında Maarif Nezareti tarafından Sanayi-i Nefise Mektebi’ne müdür olarak atanmıştır. Mart 1925’te bu göre­vinden istifa edecektir.

    Ahmet Haşim, 20 Eylül 1921 tarihli Dergâh dergisinin 11. Sa­yısındaki “Cem’in Gözü” maka­lesinde “Cem bir dâhidir” diyerek şunları yazar: “Cem’in gözü bizim gözlerimiz gibi yalnız görmez fakat bilhassa tahattur eder (ha­tırlatır)… Cem’in gözü, ruhların dârü’l-azâbıdır (cehennemidir).”

    CUMHURİYET DÖNEMİ / 1927-1929

    Cem’in ikinci baharı da kısa sürecekti

    Edebiyat_Tarihi_16
    Cem’in ikinci dönem 10 Aralık 1927 tarihli ilk sayısının Cem imzalı iç kapağı ve “Bir vergisiz memleket olsa” karikatürü.

    Cemil Cem, 1910’da çıkardığı ve 1912’de sonlandırdığı ilk dönem Cem dergisinin ardından tam 15 yıl sonra 10 Aralık 1927’de Cem’i ikinci defa çıkarmayı dener. Derginin ön kapağı, grafik ustası İhap Hulusi imzalıdır. İç sayfalarda da Cem ile birlikte İhap Hulusi’nin çizimlerine rastlanır. İlk sayı 10 Aralık 1927 tarihlidir. Cem ilk sayının ka­pağında, çevresini sırtlanların ve köpeklerin sardığı bir deri bir kemik kalmış bir vatandaşı “Vergisiz bir memleket olsa” üstyazısı ile tasvir ederek açılışı yapar.

    Edebiyat_Tarihi_17
    Cem’in 49 numaralı, 2 Mayıs 1929 tarihli son sayısından bir karikatür.

    Cem, hem bu karikatürü hem de 15 Mart 1928 tarihli 14. sayı­daki “Dervişin fikri ne ise zikri de odur! Harbe sevkülceyş ve tabiyeye dair!” altyazılı karika­türü nedeni ile yargılanır. Vakit gazetesinin 17 Haziran 1929 tarihli kapağında “Cem’in davası bitti” başlığıyla sanatçının bu iki davadan beraat ettiği haberi vardır: “Evvela müstehcen görülen karikatür ‘Dervişin fikri ne ise zikri de odur!’ serlevhası altında iki zabit arasında mania aşmak ve hücum etmek zemininde bir ko­nuşmayı tespit etmektedir. Bunda askerî bir mevzu mahiyeti değil, bunun zımnında kadına takarrüp (yanaşma) mevzuunu ima mahiyeti görülmüştür. Diğer karikatür de ‘Vergisiz bir memleket olsa’ serlev­hası altındadır. Malul bir adam karşısında vergilerin tesirini temsil etmektedir. Bunlardan ‘aşar’ vergisi de ölmüş bir kurt şeklindedir.”

    Cem dergisi, bu beraat kara­rından 1 ay önceki 49 numaralı son sayısı ile ikinci dönemine de veda edecek, 2 Mayıs 1929’da ka­panacaktır. Cemil Cem bir daha dergi çıkarmaz. 68 yaşında, 9 Nisan 1950’de vefat eder.

  • Sıradışı ve talihsiz bir insan: Denizci, mühendis ve sanatçı

    İstanbul’da, seçkin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Bahriye Mektebi’ni bitirdi; gemi inşaat mühendisi oldu; ABD’de ve Almanya’da eğitimine devam etti. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk denizaltı ve harp gemilerinin yurtdışındaki yapımına nezaret etti. İTÜ’de profesör oldu. Akbaba dergisindeki olağanüstü çizimleriyle tanındı ve trajik bir şekilde öldürüldü.

    Üç kardeşin ikincisi olarak 1903’te İstan­bul-Erenköy semtinde doğan Muhittin Emin Etingü, soyadı kanununa kadar Muhit­tin Emin olarak bilinir. Annesi Münire Hanım, Refik Halid Karay’ın kız kardeşidir. Bu çok yönlü biliminsanı seçkin bir ailede doğup büyümüş­tür. Dayısı Refik Halid Karay, babası mabeyn katiplerinden 1871 doğumlu Mehmet Emin Efendi, babaannesi Kırım Hanı Giray Han soyundan Ruhsar Hanım’dır. Almanca, İtalyan­ca ve İngilizce bilen Muhittin Etingü, varlıklı bir İstanbul ailesinin kızı Fatma Münevver Hanım’la 1936’da evlenmiştir. Bu evlilikten 24 Aralık 1939 do­ğumlu, Robert College mezunu Ali Etingü dünyaya gelmiştir (Ali Etingü, Koç topluluğunda turizm sektöründe çalışmış, üst düzey yöneticiliklerde bu­lunmuş saygın bir işinsanıydı; öl. 2019).

    resim_2024-09-01_011615484
    Etingü’nün inşaat kontrol heyetinde yer aldığı Batıray denizaltısının açılış töreni.
    resim_2024-09-01_011620351
    Gemi inşaat mühendisliğinin yanında yaptığı çizimlerle de tanınan Muhittin Emin Etingü.
    sahaftan 1
    Etingü’nün kurban gittiği cinayet gazetelerde günlerce konuşulmuştu.

    Muhittin Emin 1917’de Heybeliada Bahriye Mektebi’ne girdi. 1917-1921 arasında bura­da okuyan Muhittin Emin, son sınıfta İnşaat-ı Bahriye bölü­münü seçip 1921’de gemi inşaat mühendisi olarak mezun oldu. Harp gemilerinde stajdan sonra, 1923-1925 arasında ABD’de MIT ve Almanya’da Ho­chschule’de eğitimine devam etti. 1925-26’da Almanya’nın Lübeck şehrinde tersanede gemi inşaı, tanker ve yüzer ha­vuz yapımı ile ilgili uygulamalı görevlerde bulundu. 1926’da ülkesine döndü ve yurtdışına ısmarlanacak destroyer, avcı­botu ve denizaltı alımı şartna­melerini hazırladı. Sakarya ve Dumlupınar denizaltılarının yapımı için İtalya’da Tries­te yakınlarındaki tersanede görevlendirildi. 2.5 yıl burada kalan Muhittin Etingü deni­zaltı yapımı ve seyir bilgisini artırdı. Tekrar yurda dönün­ce Gölcük Deniz Fabrikaları Fen Heyeti’nde yer aldı; Türk donanmasındaki gemilerin bakım ve onarımlarını gerçek­leştirdi. 1934-1937 arasında Millî Savunma Bakanlığı’nda görev yaptı ve denizaltıların proje ve teknik şartnamelerini hazırladı. 1937’de Almanya’nın Kiel şehrindeki Krupp Germa­niawerft tersanesinde Türkiye için sipariş edilen Ay Sınıfı denizaltıların inşaat kontrol heyeti üyesi oldu.

    1939’a kadar süren bu hiz­metleri sırasında, isimlerini bizzat Atatürk’ün Celal Bayar’a dikte ettiği Saldıray, Batıray, Yıldıray ve Atılay isimli deni­zaltılar inşa edildi ve kızağa konuldu. 1939-1943 arasında yine gemi inşaat alanında çalışmalarına devam eden Muhittin Etingü, Deniz Kuv­vetleri adına “Yıldırım” ve “Bora” olarak tanımlanan iki tip hücumbot yapımında çalış­tı. Bu hücumbotlardan 12 tane üretildi ve bunlar Donanma’da hizmete katıldı.

    sahaftan 2
    Etingü’nün de katkılarıyla yapılan Saldıray, Batıray, Yıldıray ve Atılay isimli denizaltıların isimleri Atatürk tarafından Celal Bayar’a bizzat dikte ettirilmişti.
    resim_2024-09-01_011843222
    Muhittin Etingü, ABD’den mektupla aldığı resim derslerinin ardından çizim yapmaya da başlamış, Vedad Tanca’nın Belki Bir Gün romanının kapağını tasarlamıştı.

    Taşkızak tersanesinde binbaşı rütbesiyle görev ya­parken Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün isteği ve Hasan Ali Yücel’in atama emriyle Ata Nut­ku ile beraber İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) Maki­ne Fakültesi Gemi Şubesi’ne tayin edildi. Daha sonra yarbay rütbesiyle ve İTÜ senatosunun onayı ile profesörlüğe yükseldi. 1948-1952 arasında üniversite­de ders veren Muhittin Etingü, talihsiz bir kaza sonucu çok erken bir yaşta, 49 yaşında vefat etti (Edirnekapı Şehitliği’nde yatmaktadır).

    sahaftan 3_

    Bu çalışkan ve üretken bili­minsanının ölümü, akıl almaz olaylardandır. 12 Ekim 1952’de Beyoğlu’nda çiçekçilik yapan Rıfat Gerede isimli kişi, Muhit­tin Etingü’nün akrabası Bedri Tümay’ın yanında çalışan Ayşe isimli hanıma âşık olur. Ancak aile bu evliliği reddeder. Alkolik ve kabadayı bir tip olan Rıfat Gerede, Taksim’de Abdülhak Hamit Caddesi’ndeki Hava Apartmanı’na gelerek 9 nu­maralı dairede oturan Etingü ailesinin kapısı çalar. Kapıyı açan Muhittin Etingü’yü karşısında gören Gerede, elindeki dinamit lokumunu patlatır. Büyük bir gürültü ve kesif duman sonrasında hem Gerede’nin hem de Muhittin Etingü’nün cansız bedenleri ile karşılaşı­lır. Anlamsız ve sebepsiz bir şekilde öldürülen bu kıymetli biliminsanının vefatı ülkede büyük yankı uyandırır. Hadise günlerce incelenir, fakat tam olarak aydınlatılamaz.

    Biliminsanı ve sanatçı

    sahaftan 4

    Muhittin Etingü’nün bir biliminsanı olmasının dışında çok önemli bir reklam afişleri ve çizimleri de yaptığı bilinmektedir. Bunlar­dan “İntibah Çamaşır Fabrikası” ilanı elimizdedir.

    sahaftan 5_
    Muhittin Emin Etingü’nün Akbaba dergisinde yayımlanan çizimleri.

    Denizaltı tasarımı, gemi inşaı, İstanbul Teknik Üniver­sitesi’nde bir bölümün kurucu hocası olmak gibi çok özel işler yapan Muhittin Etingü, cumhu­riyet döneminde modernleşme, cemiyet hayatı ile ilgili, esprili karikatürler çizen önemli bir çizer olarak da iz bırakır. Kari­katürlerinin zaman zaman ya­yımlandığı Akbaba dergisinin kurucusu ve sahibi Yusuf Ziya Ortaç, Muhittin Etingü’nün ölü­münden 4 yıl sonra dergide ona özel bir bölüm hazırlatır. Bu­rada Ortaç’ın Muhittin Etingü hakkında yazdıkları şöyledir:

    “Bundan 34 yıl evvel Heybe­liada Denizcilik Mektebi’nden güleryüzlü bir genç diploma aldı. Bu, makine mühendisi Muhittin Etingüdür. Zeki idi, zarifti, keyifli insandı. Yaptığı karikatürlere bakınız: Sanatkâr bir mizacın bütün inceliklerini görürüsünüz. Çizgileri, tipleri, hiç kimseye benzemedi. Zevk ile, sabır ile çalışmasını bilen bir gençti. Beş yıl kadar Hol­landa, İtalya, Almanya’da öz mesleği üstünde çalışan Etin­gü, 1949’da Teknik Üniversiteye profesör olmuştu. Aradan dört yıl geçti ve 1952 Eylül’ünde, bir sabah apartmanının kapısında feci bir suikaste uğradı ve neşe, hayat dolu gözlerini yaşamaya doyamadığı dünyasına yumdu. Nur içinde yatsın” (Akbaba, sayı: 239, 11 Ekim 1956, sayfa: 13).

    Grafik tasarımları, karika­türleri, yaptığı kapaklar bilindi­ği hâlde şimdiye kadar yaşamı hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz Muhittin Etingü’ye dair yeni bilgi ve belgelere, oğlu merhum Ali Etingü’nün eşi Bente Etingü sayesinde ulaştık. Bu cömertliği için kendisine teşekkür ediyoruz.

  • Nâzım Hikmet’in 10+1 sıradışı eseri

    Nâzım Hikmet’in 10+1 sıradışı eseri

    Türkçemizin en büyüklerinden, dünyanın gelmiş geçmiş en önemli şairlerinden Nâzım Hikmet Ran 119 yaşında. İlk şiirinin yayımlandığı 16 yaşından (1902), son nefesini verdiği 61 yaşına (1963) kadar öyle etkili oldu ki, “dünya şairi” kimliği genç yaşında yeryüzünün neredeyse tüm coğrafyalarına ulaştı. Yasaklara, mahpusluklara rağmen dizeleriyle bütün insanlığı kucakladı. 

     1. YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1918 

    1
    Nâzım Hikmet’in ilk şiiri Yeni Mecmua dergisinde yayımlanır. Derginin kapağında Mehmed Nâzım ismi sol taraftaki blokta, en altta yer alır. 

    Nâzım Hikmet’in ilk şiiri 3 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua dergisinde Mehmed Nâzım imzasıyla yayımlanır. Henüz 16 yaşındaki şair, “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” şiiriyle derginin kapağından okuyucuya duyurulur. Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Yeni Mecmua dergisinin yazar kadrosunda Yahya Kemal, Halide Edib (Adıvar), Refik Halid (Karay), Mehmet Fuat (Köprülü), Ahmet Emin (Yalman) gibi döneminin önemli isimleri vardır. 

    sıradışı eserler

    2. KİTAPTA İLK ŞİİR / 1920 

    Nâzım Hikmet’in şiirinin çıktığı ilk kitap ise Numaralı Kitaplar serisinden 1920’de Tanin Matbaası’nda 64 sayfa olarak basılan Üçüncü Kitap’tır. Burada Nâzım Hikmet’in “İman” ve “Namus” isimli şiirleri kendi ismiyle yer alır. Şair henüz 18 yaşındadır. Orhan Seyfi (Orhon), Celâl Sahir (Erozan), Vâlâ Nureddin, Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Yusuf Ziya’nın (Ortaç) da aralarında bulunduğu dönemin genç kalemleriyle kolektif olarak çıkarılan Numaralı Kitaplar, Yeni Edebiyat Neşriyatı adlı yayınevi tarafından 8 adet basılmıştır ve “şiir, hikaye, temaşa” üst başlığını taşır. Nâzım Hikmet ilk dönem şiirleriyle bu serinin beş kitabında vardır.

    Sıradışı eserler
    1920’de dönemin genç, geleceğin usta edebiyatçılarını biraraya getiren Numaralı Kitaplar serisinden Üçüncü Kitap ve Nâzım’ın şiirinin yer aldığı sayfa.

    3. İLK FOTOĞRAF / 1920

    Nâzım Hikmet’in bir yayında kullanılan ilk fotoğrafı, Ümid dergisinin 26 Ağustos 1920 tarihli 8. sayısındadır. Dergide çıkan “Lades” şiiri, şairin fotoğrafıyla okura sunulmuştur. 18 yaşındaki genç şair, bu şiiri “Güzide Halam’a” diye ithaf etmiştir. Aynı fotoğraf iki ay sonra Alemdar gazetesinin 30 Ekim 1920 tarihli sayısında, “Kısm-i Edebi” ekinde yayımlanacaktır.

    sıradışı eserşer
    Şairin yayımlanan ilk fotoğrafı 1920 Ağustos’unda çıkan Ümid dergisindeki şiirinin üzerinde yer alıyor.

    4. BATI’DA YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1925  

    Nâzım Hikmet, Aydınlık ve Orak Çekiç dergilerinde yazdığı yazılardan dolayı Takrir-i Sükun Yasası’na göre komünist örgütlenme ve propaganda ile içgüvenliği bozmaktan, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce 15 yıl kürek cezasına mahkum edilir. 1925 Haziran’ında polis tarafından arandığı İzmir’den gizlice İstanbul’a, annesi Celile Hanım’ın evine gelir; buradan Moda-Mühürdar açıklarında bekleyen bir takayla, tayfa kılığında Sovyetler Birliği’ne kaçar. 

    9

    Şairin memleketini gizlice terketmek zorunda kaldığı o Haziran günlerinde; Fransa’da Henri Barbusse ile Paul Vaillant Couturier’nin çıkardığı, sol camianın en prestijli dergilerinden Clarté’nin (Berrak) kapağında “Occident-Orient (Batı-Doğu)” şiiriyle Nâzım Hikmet Fransız okura duyurulur. Nâzım, derginin Haziran 1925 tarihli sayısındaki şiirinde, 1923’te ölen ünlü Fransız oryantalist romancı Pierre Loti’yi şu dizelerle yerecektir: 

    “… 

    Çürük Fransız kumaşlarını 
    yüzde beş yüz ihtikarla şarka satan: 
    Piyer Loti! 
    Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer! 

    Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer, 
    Şarkın kurtulduğu gün 
    senin ruhunu 
    köprü başında çarmıha gerer 
    karşısında cıgara içerdim! 
    …” 

    Nâzım Hikmet’in Clarté’de yayınlanan “Piyer Loti” şiiri, Batı’da bir dergide yayımlanan bilinen ilk şiiridir. Yazar Nedim Gürsel ise Pierre Loti İstanbul’da adlı kitabında, “Nâzım Hikmet’in de, yıllar sonra Paris’te, bu şiirinde Loti’ye haksızlık ettiğini söylediğini Abidin Dino’dan dinlemiştim” diye yazacaktır. 

    5. ŞAİRLER DE ÇİZER / 1929 

    İlk kadın ressamlarımızdan Celile Hikmet’in oğlu Nâzım Hikmet, annesi gibi hem resime-çizime meraklıydı hem de bu yeteneğini az sayıda da olsa kimi kitabında imzasız olarak sergilemekten kaçınmamıştı. Öyle ki 835 Satır kitabının 1929’daki ilk baskısının kapağı Nâzım Hikmet imzalıdır. Kitabın bu ilk baskısındaki tipografik yaklaşım, döneminin Rus konstrüktivizm akımından etkilenmiş görünür. 1928’e kadar Moskova Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) hem öğrencilik hem eğitmenlik yapan şairin şiirlerinde de bu akımdan izler görülür. 

    “İyi haber: İpekçilik broşürleri işi gitgide yoluna giriyor. Şimdi bana broşür başına kaç para vermek lazım geldiği hakkında müzakere olunuyor. Broşürlerin kaynak resimlerini de bana yaptırıyorlar”. Nâzım Hikmet’in Piraye Hanım’a Bursa Cezaevi’nden yazdığı bu tarihsiz mektup, şairin bibliyografyasında müstesna bir yer edinen çizerliğini de gözler önüne seriyor. Bursa Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nin desteğiyle yayınlanmış 7 adet broşürün metinlerinde ve metin içi çizimlerinde şairin imzasının olduğunu müjdeliyor. 

    10

    6. ‘MÜMTAZ OSMAN’ İMZALI OPERET / 1933 

    Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ve 1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminin senaryosunu ve filmdeki şarkıların sözlerini Mümtaz Osman yazmıştı. Nâzım Hikmet, İpek Film ve yönetmen Muhsin Ertuğrul’la ilk Türkçe operet-film için anlaşmış, o da senaryo ve operet güfteleri için daha önce Darülbedayi’de “Kafatası” ve “Bir Ölü Evi” piyesleri için beraber çalıştığı Nâzım Hikmet’le el sıkışmıştı. 

    Peki şair neden Mümtaz Osman müstear ismini kullanmıştı? 1932’de Nâzım Hikmet’in Gece Gelen Telgraf kitabıyla ilgili soruşturma açılmış, dönemin anti-komünist havasıyla okların her geçen gün üzerine yöneldiği şair, çareyi mahlas kullanmakta bulmuştu. Tıpkı daha sonraki film senaryolarında kullanacağı Selma Muhtar, M. İhsan, Ercümend Er ve İhsan Koza takma adları gibi. 

    İlk gösterimi 22 Ocak 1933’te yapılan, başrollerinde Feriha Tevfik, Ercüment Behzat ve Hazım Körmükçü’nün yer aldığı filmin bir de şarkı kitapçığı çıkacaktır. İstanbul’da ve İzmir’de dağıtılan ve içinde Nâzım Hikmet’in külliyatına girmemiş şiirlerin bulunduğu bu ufacık çok nadir kitapçığın kapağının üzerinde de Mümtaz Osman yazacaktır. Kitapçık, filmin gösterime girdiği 1933’te sinemalarda dağıtılmış ve Nâzım Hikmet’in o yıl basılan tek eseri olmuştu. 

    1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminde, filmle aynı adı taşıyan ve sözlerini Nâzım Hikmet’in yazdığı, Hazım Körmükçü’nin seslendirdiği parça, taş plak olarak piyasaya çıkmıştı.
    Parçayı, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz. 

    Aynı yıl, filmde geçen ve sözlerini Nâzım’ın yazdığı “Aldatursa Beni Karum” adlı parça ile yine kendisinin yazdığı “Söz Bir Allah Bir” operetinin “Sorguya Çekme Beni” isimli parçası da Hazım Körmükçü’nün sesinden Gramofon Plak Şirketi tarafından plak olarak basılır. Plağın kapağında “Karım Beni Aldatırsa filminden” ibaresi yer alır ve filmdeki koro da Hazım Körmükçü’ye eşlik eder. 

    Nâzım Hikmet, “Mümtaz Osman” takma adıyla yazdığı iki operetin şarkı sözlerinin plağa aktarılmasıyla da telif ücreti alır. Bursa Cezaevi’nde mahpusluğu sırasında 5 Temmuz 1933 tarihinde eşi Piraye Hanım’a gönderdiği mektupta bu plakla ilgili şunları yazar: “Benim piyes işinin peşine düştüğün çok iyi. Bir de Vedat canıma, Vedat biriciğime söyle; onun da tanıdığı, İpekçi’lerden tanıdığı bir Sarı İhsan vardır. Bu ihsan benim ‘Karım Beni Aldatırsa’ filminin plaklarıyla alakadar. O plakların parasını da Vedat ondan sorsun”. 

    7. YAZDI VE YÖNETTİ: GÜNEŞE DOĞRU / 1937 

    Nâzım Hikmet’in 1937’de yazıp yönettiği tek uzun metrajlı filmi olan “Güneşe Doğru”, şairin kayıp eserlerinden biri. Arif Dino, Mediha Baran, Ferdi Tayfur, Safiye Ayla, Neyzen Tevfik gibi isimleri kadrosunda toplayan filmin kendisi gibi afişi de kayıp. Aradan geçen 84 yılda “Güneşe Doğru”nun çekildiğine dair en önemli kanıt ise iki sinema ilanı. 

    28 Ekim 1937’de İstanbul İpek ve İzmir Elhamra sinemalarında gösterime girdiği bilinen “Güneşe Doğru”nun Eskişehir Asri ve Yeni Sinema’ya ait bu sinema ilanları, filmin 6 Kasım 1937’de Eskişehir’de de gösterime girdiğini belgeliyor ve içeriğine dair önemli detaylar veriyor. İpek Film, filmi tanıtırken yerelliğe, “memleket filmi” oluşuna vurgu yapmış: “Üç senelik bir ayrılıktan sonra Türk rejisörleri – Türk artistleri – Türk musiki üstadları – Türk teknisyenlerinin yaptığı – Aşk – Güzellik – Vatan severlik – Heyecan ve sergüzeşt filmi” denilirken, 1934 yapımı “Leblebici Horhor Ağa”ya da vurgu yapılmış. 

    Sinema ilanlarında filmin konusu ve oyuncularına dair detaylı bilgiler yer alırken senarist ve yönetmen olarak Nâzım Hikmet ismine rastlanmaması şaşırtıcı değil. “Güneşe Doğru”nun çekileceği sırada, 1936’yı 1937’ye bağlayan gece, “komünistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım Hikmet gözaltına alınıp tutuklanacak ve 1937’nin ilk birkaç ayını Sansaryan cezaevinde geçirecektir. 

    “Güneşe Doğru” filminin Eskişehir’deki Asri ve Yeni Sinema’ya ait el ilanlarında, yönetmen ve senaryo yazarı olarak Nâzım Hikmet’in adı -malum sebeplerle- geçmiyor. İlan metninin son cümlesi ise dönemin samimiyet algısını göstermesi bakımından ilginç: “Bu yeni yerli filmimizin mevzuunun son kısmını bütün halkımızın merak edip göreceği bir eser olduğundan, koymuyoruz”. 

    8. YAŞARKEN TÜRKİYE’DEKİ SON ESERİ / 1949 

    Yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiyem’de Türkçemle yasak”. 

    Nâzım Hikmet 11 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı Otobiyografi şiirinde bu notu düşmüştü defterine iki satırla. 

    1949’da Nâzım Hikmet henüz Bursa cezaevindeyken, Ahmet Halit Kitabevi, şairin yazdığı La Fontaine’den Masallar’ı “Ahmet Oğuz Saruhan” takma adıyla yayımlayacak, bu çeviri-uyarlama yapıt Nâzım Hikmet yaşarken Türkiye’de basılan son eseri olacaktı. Şairin bu tarihten sonra Türkiye’de ve Türkçe basılan ilk eseri için 16 yıl daha, yani 1965’i beklemek gerekecek; 1963’te vefat eden Nâzım bunu da göremeyecekti. 

    Nâzım Hikmet, çeviri-uyarlama olan La Fontaine kitabında “Ahmet Oğuz Saruhan” ismini kullanmış. 

    9. HİROŞİMA’YI UNUTMAYAN ŞAİR – 1955 

    Kitaplarının memleketinde yasak olduğu yıllarda, bütün dünyada Nâzım Hikmet şiirleri çevriliyor; Hindistan’dan Japonya’ya, İsrail’den Ukrayna’ya okurlar Nâzım Hikmet’i keşfediyordu. 

    Japonya’da da ilk Nâzım Hikmet kitabı 1955’te yayımlandı. Kitabın ismi Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden’di. Ferhad ile Şirin Nâzım Hikmet’in 1948’de Bursa Cezaevi’nde yazdığı bir tiyatro oyunuydu ve ilk defa 1953’te “Bir Aşk Masalı” adıyla Moskova Dram Tiyatrosu’nda sahnelendi. İşte bu ilk Japonca Nâzım kitabında, Moskova’daki o piyesten siyah-beyaz bir Nâzım Hikmet fotoğrafı da vardır. 

    Japonya’da ilk basılan Nâzım kitabı: Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden. 
    1956’da çıkan Japonca olarak ve sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu kitabında Nâzım Hikmet’in meşhur şiiri. Sağdan sola ve yukardan aşağı! 

    1956’da da iki Nâzım Hikmet kitabı daha çıkar Japoncada. Biri sadece 250 adet basılan Dört Hapishaneden, diğeri de sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu. İçsayfada şairin bir portresinin de yer aldığı bu avuç içi kadar iki kitap, Japon halkının geçmiş yaralarına bir merhem niteliği de taşır. Japon okurlar özellikle şairin Hiroşima’ya bir ağıt olarak 1956’da yazdığı “Kız Çocuğu” şiirini öyle benimseyecektir ki, kitap 1958’de çok dramatik görseller ve özel bir baskıyla tekrar çıkacaktır. 

    1961’de ise Japonya’da Seçilmiş Şiirler kitabı çıkar. Kutulu özel bir baskıyla ve kapağında Türkçe “Nâzım Hikmet, Seçilmiş Şiirler” yazısıyla. Kendi dilinde şiirleri basılması yasak olan usta şair, Japonya’da Japonca bir kitapta Türkçe olarak duyurulur. Bu, Japon halkının Hiroşima’yı unutmayan Nâzım Hikmet’e selamıdır. 

    10. İTALYANCA NÂZIM VE ARA GÜLER – 1961 

    Ölümünden birkaç sene evvel, Galatasaray’daki Ara Cafe’de her zamanki masasında oturan Ara Güler’in yanına bu kitapla gittiğimde, daha kitabın o kırmızı mukavvasını görür görmez gözleri ışıldamış ve o kendine has üslubuyla kalayı basmıştı: “Ulan p……. beni astırmak mı istiyorsun? Nereden buldun o kitabı?” 1961’de Torino’da İtalyanca ve Türkçe olarak basılan In quest’anno 1941 yani Şu 1941 Yılında kitabı! İtalya’da İtalyanca ve Türkçe, kırmızı mukavva kutusunda, 1. sınıf kuşe kağıda basılmıştı. Kitabın içindeki şiirlere eşlik eden siyah-beyaz Türkiye manzaraları fotoğraflarıyla. Ama kitabın künyesinde herhangi bir isim yoktu. Ancak fotoğraflar, “bunları böyle ancak Ara Güler çekebilir” diye bağırıyordu. 

    Türkiye’de Nâzım Hikmet’in adını bile anmanın yasak olduğu o yıllarda Ara Güler 33 yaşında ama kendini kanıtlamış bir fotoğrafçıydı. İki isim bu kitapta biraraya gelmiş ve bu müthiş eser ortaya çıkmıştı. Zor bela, yalvar yakar Ara ağabeyi ikna edip, kitaba imzayı attırdım o gün. 1961’in o yasak yıllarındaki bu gizli ortaklık da belgelenmiş oldu; 60 yıl öncenin yazılmamış tarihi geç de olsa rayına oturdu. 

    Nâzım’ın İtalya’da basılan kitabının kapağı ve Ara Güler’in yıllar sonra yazdığı ithaf: “Merhaba-Ara Güler”. Kitap, şiirlerin orijinallerini ve İtalyancalarını yanyana sunuyor. 

    10+1. 1965’TEKİ BÜYÜK UTANÇ 

    Resmî Gazete’nin 17 Aralık 1965 Cuma günü yayımlanan 12179 numaralı sayısı, iki yıl önce vefat etmiş şair Nâzım Hikmet ile ilgili yeni bir yasağı duyuruyordu. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ve Başbakan Süleyman Demirel imzalı kararname, Paris’te 1959’da çıkan, şairin kendi sesiyle 13 şiirini Fransızca okuduğu “La Voix de Nâzim Hikmet” adlı 33 devirlik plağın yurda girişini ve dağıtılmasını yasaklıyordu. 1963’te Moskova’da vefat ettikten sonra bile yurdunda, Anadolu’da bir köy mezarlığına dahi gömülmesine izin verilmeyen Nâzım Hikmet’in şimdi de sesinin Türkiye’ye girmesine izin verilmiyordu. Bu yasak, 61 yıllık ömrünün 12 yılı aşkın bir süresini hapiste geçiren şairin ödediği bedellerin belki de en küçüğüydü ama, bir utanç belgesi olarak tarihimize kazındı. 

    Şairin 1959’da Fransa’da yayımlanan ve içinde kendi sesiyle Fransızca olarak okuduğu 13 şiiri bulunan 33 devirli plak. Plağın arka kapağında, Polonya asıllı Fransız şair, gazeteci ve çevirmen Charles Dobzinski’nin (1929-2014) kaleme aldığı müthiş bir yazı bulunuyor. 
    1965’te, Nâzım’ın ölümünden iki yıl sonra Bakanlar Kurulu’nun Resmî Gazete’de yayımlanan yasak kararı. 
    Nâzım Hikmet’in Fransızca olarak seslendirdiği 13 şiirini, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz.