Etiket: rauf orbay

  • Cumhuriyete giden yolun nefes kesen son dönemeci

    Cumhuriyete giden yolun nefes kesen son dönemeci

    Ankara, cumhuriyetin ilanına yaklaşılırken amansız bir siyasi mücadeleye tanıklık ediyordu. 1923 Ekim’indeki kabine krizi rejim krizine dönüşünce; Mustafa Kemal Paşa sorunun ancak cumhuriyet ilanıyla çözülebileceğini ortaya koydu ve Millî Mücadele’nin başından beri amaçladığı hedefe doğru ilerledi. 29 Ekim 1923, saat 20.30’da cumhuriyet resmen ilan edildi.

    11 Ağustos 1923

    Meclis’te muhalif sesler Bakanlarda değişiklikler

    Kronoloji_1
    Mustafa Kemal Paşa, ilk Meclis’in aksine daha eğitimli milletvekillerinden oluşan 2. Meclis’i, “Aydınlar Meclisi olmaya daha hevesli” diye tanımlamıştı.

    1. Meclis’in ilk oturumu yapıldı. Mustafa Kemal Paşa meclis başkanlığına, Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ikinci başkanlığa seçilirken başbakanlığa (icra vekilleri heyeti başkanlığına) Fethi Bey (Okyar) getirildi.

    1. Meclis’teki muhalif İkinci Grup tasfiye edilmiş ve yeni milletvekillerinin çoğu Mustafa Kemal’in onayıyla seçilmişti. Ancak yerel karakterler taşıyan muhafazakar üyelerin ağırlıkta olduğu 1. Meclis’in aksine daha eğitimli milletvekillerinden oluşan ve Mustafa Kemal’in “Aydınlar Meclisi olmaya daha hevesli” diye tanımladığı yeni Meclis’te de daha ilk günlerden muhalif sesler ortaya çıktı.

    O dönemde Bakanlar (icra vekilleri) Meclis tarafından tek tek seçilmekteydi. Bu durum Bakanlar arasında anlaşmazlıklara sebep olabildiği gibi milletvekillerinin iktidar için manevralara girişip hizip kurmalarına da yol açıyordu. Meclisin 14 Ağustos’ta seçtiği Bakanlardan oluşan hükümet henüz ikinci ayını doldurmamışken yöneltilen ağır eleştiriler sonrası Şer’iye, Adalet ve Ekonomi Bakanları değişecekti. Hükümetin meclise sunduğu kanun tekliflerinin birçoğu ya reddediliyor ya da değiştirilerek kabul ediliyordu.

    22 Eylül 1923

    Heyecan uyandıran cumhuriyet açıklaması

    Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturya gazetesi Neue Freie Presse muhabirine verdiği demeç, cumhuriyetin ilanına giden olaylar zincirinin temel halkalarından biriydi. Mustafa Kemal Paşa gerek ülke içinde gerek ülke dışında büyük yankılar uyandıran bu demecinde “cumhuriyet” kelimesini ilk defa kamuoyu önünde açıkça dile getiriyordu. Mustafa Kemal Paşa sözkonusu demecinde 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesini hatırlattıktan sonra “Bu iki maddeyi bir kelimede özetlemek mümkündür: Cumhuriyet” demişti.

    Neue Freie Presse gazetesi tarafından 28 Eylül’de yayımlanacak açıklamanın içeriği Türk gazetelerine önceden sızdırılmıştı. 24 Eylül tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesi haberi okuyucularına “Mustafa Kemal Paşa Türkiye’de garp cumhuriyetlerine tamamen müşabih bir cumhuriyet teessüs edeceğini ve payitahtın Ankara’da kalacağını söylüyor” diye aktardı.

    Kronoloji_2
    Tevhid-i Efkâr, 24 Eylül 1923.
    106
    Neue Freie Presse, 28 Eylül 1923.

    13 Ekim 1923

    Yeni başkent doğdu: Ankara merkez oldu

    Millî Mücadele’nin merkezi Ankara başkent ilan edildi. TBMM’nin açılışından beri fiilen başkent olan Ankara’nın konumunun yasallaşması, aynı zamanda Osmanlı imajından kurtuluşu ve ulus devlete geçişi simgeliyordu. O dönemde 20 bin nüfuslu küçük bir Orta Anadolu kenti olan Ankara, cumhuriyetin ilanının ardından hızla gelişecek ve 1930’lu yıllara gelindiğinde bambaşka bir çehreye bürünecekti.

    Millî Mücadele’nin merkezi Ankara başkent ilan edildi. TBMM’nin açılışından beri fiilen başkent olan Ankara’nın konumunun yasallaşması, aynı zamanda Osmanlı imajından kurtuluşu ve ulus devlete geçişi simgeliyordu. O dönemde 20 bin nüfuslu küçük bir Orta Anadolu kenti olan Ankara, cumhuriyetin ilanının ardından hızla gelişecek ve 1930’lu yıllara gelindiğinde bambaşka bir çehreye bürünecekti.

    Kronoloji_3

    19 Ekim 1923

    İstasyon binasında basına yansıyan faaliyetler

    Ziya Gökalp, Ağaoğlu Ahmet, Yunus Nadi ve Seyid Bey’den oluşan, anayasada yapılması gerekli değişiklikleri hazırlamakla görevli komisyonun toplantılarına Mustafa Kemal Paşa da sık sık katılıp başkanlık etmekteydi. Artık cumhuriyetin ilanı için uygun ortamın oluşması bekleniyordu.

    Anadolu Ajansı, Ankara’da istasyon binasında yapılan anayasa komisyonu toplantısında bazı maddelerin belirlendiğini duyurdu. Bu haber üzerine muhalif Tevhid-i Efkâr gazetesi 19 Ekim’de imzasız bir yazıyla durumu alaya aldı: “Bizim bildiğimiz cumhuriyet, istasyon binalarında değil millet meclislerinde doğar. Fakat Ağaoğlu Ahmet ve Ziya Gökalp gibi üstatlar maaşallah kendilerine pek güvenirler. Onlara ısmarlanınca, istasyondan cumhuriyet, kanun-i esasi; Millet Meclisi’nden de ekspres treni çıkarmaları işten bile değildir”.

    Kronoloji_4
    Tevhid-i Efkâr, 19 Ekim 1923.

    24-25 Ekim 1923

    İstifalarla başlayan yapay bir hükümet krizi

    Kronoloji_5
    Rauf Orbay

    Ali Fuat Paşa’nın TBMM İkinci Başkanlığı’ndan; Fethi Bey’in ise Başbakanlıkla birlikte İçişleri Bakanlığı’ndan istifası yeni bir siyasi kriz başlattı. Bu makamlara seçilecek yeni isimler önce Halk Fırkası parti grubunda belirlenecek, daha sonra meclis toplantısında milletvekillerinin oyuna sunulacaktı. Halk Fırkası Meclis Grubu, Mustafa Kemal’in denetimi altındaki parti yönetiminin gösterdiği adayları desteklemedi. Mustafa Kemal’in “gizli muhalefet” diye tanımladığı grubun çabalarıyla İçişleri Bakanlığı için Sabit (Sağıroğlu) Bey, ikinci başkanlık için Rauf (Orbay) Bey’in ismi belirlendi.

    Mustafa Kemal Paşa sonuçtan memnun kalmamıştı. Özellikle ikinci başkanlık için İsmet (İnönü) Paşa’yla arası bozuk olan Rauf Bey’in aday gösterilmesinin, bütün Meclis’in İsmet Paşa’nın aleyhinde olduğunu gösterme amacı taşıdığını düşünüyordu. Hemen karşı atağa geçti. Planı, hemen cumhuriyet rejimine geçmeyi önermekti.

    26-28 Ekim 1923

    Mustafa Kemal’in kritik final hamleleri…

    Atatürk ve Okyar eşleri ile
    Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan siyasi gelişmelerin önemli aktörlerinden Fethi Bey, eşi Galibe Hanım, Mustafa Kemal Paşa ve Latife Hanım’la.

    Mustafa Kemal Paşa 26 Ekim’de Başbakan Fethi Bey ile diğer Bakanlardan istifa etmelerini istedi. Meclis tarafından yeniden seçilecek olsalar bile görevi reddetmeleri talimatını da vermişti. Şimdi muhalefetin Meclis’in onaylayacağı kendi listesini hazırlaması gerekecekti ki Mustafa Kemal bunu başaramayacaklarını biliyordu.

    27 Ekim’de Bakanların istifası Meclis’te okunduktan sonra yeni kabine oluşturma çalışmalarına başlandı. Ertesi gün bazı İstanbul gazetelerinde Başbakanlık için, Mustafa Kemal’e muhalif olan Ali Fuat ve Kazım Karabekir paşalarla Rauf Bey’in adı geçiyordu; ama birçok toplantı yapan muhalefet grupları, herkesin üzerinde uzlaşacağı bir liste oluşturmayı başaramadı.

    Ankara’nın bir hükümet bunalımıyla girdiği 28 Ekim Pazar günü, Halk Fırkası Grubu yeni kabineyi tespit etmek için bir defa daha toplandı. Farklı öneriler tartışıldıktan sonra hazırlanan liste oyçokluğuyla kabul edildi. Fethi Bey, görüşlerini almak gerektiğini söyleyerek Mustafa Kemal Paşa’yı toplantıya davet etti. Hazırlanan listeye göz gezdiren Mustafa Kemal Paşa’nın “Bu kişiler benim için uygundur ama kendilerine de sormak lazım” demesi üzerine listedeki bazı isimlerin görüşü alındı. Dışişleri Bakanlığı’na aday gösterilen ve Mustafa Kemal Paşa’ya yakınlığıyla bilinen Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey görevi kabul etmeyeceğini açıkladı. Listedeki birkaç kişi daha aynı cevabı verince, Mustafa Kemal Paşa parti yönetimine gerekli kişilerle daha fazla fikir alışverişinde bulunmalarını tavsiye edip toplantıdan ayrıldı.

    Kronoloji_7
    Vatan, 29 Ekim 1923.

    Nutuk’ta aktardığına göre Mustafa Kemal Paşa, Meclis’ten çıkarken Sinop Milletvekili Kemaleddin Sami (Gökçen) Paşa ve Ardahan Milletvekili Halid Paşa’nın kendisini beklediklerini görünce evine yemeğe davet etmişti. Kazım (Özalp) Paşa, İsmet Paşa, Fethi Bey, Afyon Milletvekili Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey ve Rize Milletvekili Fuat (Bulca) Bey de davetliler arasındaydı.

    Bu önemli geceye Çankaya Köşkü evsahipliği yapamadı. Köşk tamirata alındığı için Gazi ile eşi Latife Hanım bahçedeki küçük eve taşınmışlardı. Tek katlı küçük evin yarısı salon yarısı yemek odası olarak kullanılan girişinde yapılan toplantının en önemli anı hiç kuşkusuz Mustafa Kemal Paşa’nın “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” demesiydi. Daha sonra ertesi gün uygulanacak planın ayrıntıları konuşuldu. Sabahki parti grubu toplantısına Mustafa Kemal Paşa katılmayacak; daha sonra sorunun çözülememesi üzerine toplantıya davet edilecek; cumhuriyetin ilanı için gerekli yasal değişiklikleri sunacaktı.

    29 Ekim 1923

    ‘İçeride tarihsel kararlar veriliyor’

    Kronoloji_8
    İsmet (İnönü) Paşa, başbakanlık görevine getirildiği 30 Ekim 1923’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ile.

    Hükümetin ve partinin yarıresmî yayın organı Hâkimiyet-i Milliye gazetesi 29 Ekim Pazartesi günkü sayısında muhtemel Bakanların listesini duyurmuş; parti grubunun muhalif isimlerin de olduğu kabine üzerinde uzlaşmak üzere olduğu bilgisini aktarmıştı. Bu haber sonradan çok tartışıldı; çünkü ertesi gün atanacak Bakanlardan hiçbiri gazetenin verdiği listede yoktu. O zamana kadar hükümet kaynaklı haberleri en hızlı ve doğru veren Hâkimiyet-i Milliye’nin gerçekdışı kulis haberi yapması, muhaliflerin dikkatini o gün ilan edilecek cumhuriyetten başka yöne çekme çabası olarak yorumlanacaktı.

    Sabah saatlerinde Fethi Bey başkanlığında toplanan Halk Fırkası Grubu’nda bir süre değişik hükümet alternatifleri üzerinde düşünüldü, tartışmalar yapıldı. Görüşmelerin tıkanması üzerine önceki gece Çankaya’daki yemekte bulunan konuklardan Kemalettin Sami Bey bir önerge verecek ve “Bu sorunun hem meclisin hem partinin başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa’ya havale edilmesini teklif ediyorum. Kendileri ne karar verirse ona uymak tek çıkış yoludur” teklifinde bulunacaktı. Önerge oylanıp kabul edilince Mustafa Kemal Paşa Meclis’e davet edildi.

    İpek Çalışlar’ın Latife Hanım (2006) kitabında aktardığına göre, Çankaya’da haber bekleyen Mustafa Kemal Paşa hem nezle olmuştu hem de iltihap yapan dişleri çok ağrıyordu. Eşi Latife Hanım ve İsmet Paşa’yla birlikte saat 12.00’de meclis binasına ulaştı. Mustafa Kemal Paşa parti grubunda çok kısa bir konuşma yaparak krizin çözümü için önerilerini 1 saat sonra paylaşacağını söyleyip toplantıdan ayrıldı.

    Meclisteki odasında bazı hukukçu milletvekillerinin de görüşlerini alan Mustafa Kemal Paşa, yeniden parti toplantısına dönünce içinde cumhuriyet sözcüğü geçmeyen bir konuşma yaptı. Yaşanan sorunların Anayasa’dan kaynaklandığını, Bakanların tek tek Meclis tarafından seçilmesinin Bakanlar Kurulu içinde arzulanan görüşbirliğini sağlayamadığını belirtti ve cumhuriyetin ilanına yönelik yasa değişikliğini içeren önerge metnini Meclis kâtibi Ruşen Eşref Bey’e uzattı. Ruşen Eşref Bey’in metni yüksek sesle okumasının ardından, teklifin anayasa komisyonunda maddeler hâline getirilip hızlıca Meclis’e sunulmasına karar verildi.
    Mustafa Kemal Paşa’nın teklifi üzerinde çalışan anayasa komisyonu toplantısı sürerken, cumhuriyetin ilan edileceğini duyan vatandaşlar da dışarıda toplanmıştı. Gazeteci Enver Behnan (Şapolyo) Bey, manzarayı şöyle anlatıyordu: “Güneşli bir hava. Samanpazarı ve Karaoğlan’dan insanlar sel gibi meclise doğru akıyordu. Kalpaklı, başlıklı, fesli erkekler ve kadınlar, meclisin karşısındaki Millet Bahçesi’nde toplanmışlardı. Güneş battı. Karanlık bastı. Buna rağmen halk dağılmıyordu. Meclisin dar kapısından bir milletvekili çıktı. Orada bulunan gazeteciler, hepimiz milletvekilinin etrafını çevirdik. ‘Şu dakika içeride pek mutlu ve tarihsel kararlar veriliyor’ dedi”.

    Nihayet saat 18.00’de Meclis toplandı ve tarihî oturum başladı. Birkaç gün öncesine kadar petrol lambasıyla aydınlatılan genel kurul salonuna elektrik döşenmesi ortamın havasını değiştirmişti. Dinleyici locaları da tıklım tıklım doluydu.

    Meclis zabıtlarına göre toplantı, cumhuriyetle ilgisiz konularla başladı. Cinayet suçundan mahkum Çankırılı bir vatandaşın suçsuz olduğuna dair Bakanlar Kurulu tezkeresi oylandı; deniz hukuku üzerine konuşuldu; yatılı okullardaki memur çocuklarına indirim yapılması tartışıldı; sağlık ve sıtma sorunu görüşüldü; doktorların zorunlu hizmet yasası ele alındı. Türkiye tarihinin en önemli Meclis toplantılarından birinde bu konuların konuşulması ilginçti ama, daha da ilginç olan durum, o gün Meclis’te 286 milletvekilinden sadece 158’inin hazır bulunmasıydı.

    Kronoloji_9
    Cumhuriyetin ilanını duyuran 30 Ekim 1923 tarihli Yenigün gazetesi.
    Kronoloji_10
    Ertesi gün de Başbakan İsmet Paşa ve kabinesinin haberini aktarıyordu.

    Diğer konuların görüşülmesi bittikten sonra anayasa komisyonundan gelen yasa değişiklik önerileri okundu. 1. Madde, “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir” şeklindeydi. Teklifteki bir başka önemli madde de kabine sistemini düzenliyordu. Buna göre hükümeti oluşturacak Bakanlar artık Meclis tarafından değil, cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen başbakan tarafından seçilecek ve Bakanlar Kurulu bir bütün olarak Meclis’in onayına sunulacaktı.

    Gazeteci-milletvekili Celal Nuri (İleri) Bey, cumhuriyetle ilgili maddenin saat tam 19.37’de oturuma katılan 158 milletvekilinin tamamının oylarıyla alkış yağmuru arasında kabul edildiğini, bazı milletvekillerinin “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırdığını ertesi günkü yazısında anlatacaktı. Tüm maddelerin oylaması saat 20.30’da tamamlanınca cumhuriyet resmen ilan edilmiş oldu. Hemen arkasından cumhurbaşkanı seçimine geçildi ve 42 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, 158 milletvekilinin oyuyla cumhurbaşkanı seçildi.

    Mustafa Kemal teşekkür konuşmasını “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır” diye tamamlandı. Meclis bu tarihî toplantısında son olarak cumhuriyetin ilanını kutlamak için tüm şehirlerde 101 pare top atılmasına dair bir karar aldı. Ardından tüm milletvekilleri Afyon Milletvekili Kâmil (Miras) Efendi’nin okuduğu duaya eşlik etti.

  • Rauf Bey ve İsmet Paşa: Yıldızı hiç barışmayan ikili

    Millî Mücadele’nin başlangıcında önemli roller üstlenen Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa, kendilerine Anadolu hareketi güçlenince katılan İsmet Paşa’nın önemli mevkilere gelmesinden rahatsızdı. Gerginlik zaferden sonra da sürecek; Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey’le İsmet Paşa arasında yaşanan Lozan krizinde İsmet Paşa’yı destekleyecekti.

    Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Lozan Ant­laşması’nın 24 Temmuz 1923’te imzalanmasından sonra bir gün Rauf (Orbay) Bey ile Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın Çanka­ya’ya geldiklerini; Rauf Bey’in kendisine Ankara’ya dönmek üzere olan İsmet (İnönü) Paşa’y­la karşılaşamayacağını ve se­çim bölgesi olan Sivas’a gitmek istediğini söylediğini yazar. Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta anlattığı kadarıyla Rauf Bey’i bu fikrinden caydırmaya çalış­mış, ama başarılı olamayınca isteğini ancak Bakanlar Kurulu başkanlığından istifa etmesi hâlinde kabul edebileceğini söylemiştir. Bu konuda hatır­lanması gereken önemli nokta, Rauf Bey’in anılarında istifa fikrinin kendisine ait olduğu­nu yazmış olması ve bunun Ali Fuat Paşa’nın anılarında da böyle anlatılmasıdır. Sonuç olarak Rauf Bey, 29 Temmuz’da Ankara’dan Sivas’a doğru yola çıkacak, 4 Ağustos tarihinde de Bakanlar Kurulu başkanlığın­dan istifa edecektir.

    Ancak, Çankaya’da gerçek­leşen, tam tarihini kesin olarak bilemediğimiz ama 26 Tem­muz’da gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemel bu üçlü görüşmenin ilginç bir boyutu daha vardır. Nitekim Gazi Mus­tafa Kemal, aynı görüşmede Ali Fuat Paşa’nın da kendisine, “Se­nin, şimdi, apotrların (apôtre = havâri) kimlerdir; bunu anlaya­bilir miyiz?” biçiminde bir soru yönelttiğini anlatır. İlginç olan şu ki, Ali Fuat Paşa’nın soru­su yalnızca bir dışlanmışlık, sahnenin arkalarına itilmişlik duygusu dile getirmiyor; bir de İsmet Paşa’yla Rauf Bey arasın­daki gerginlikte Rauf Bey’den yana bir duruş sergiliyordu. Bu da bizce üzerinde biraz durul­ması gereken bir konudur.

    Rauf Bey ve İsmet Paşa
    Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanıyor. Masa başında imza atanlardan soldan üçüncü kişi, İsmet Paşa.

    Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Re­fet (Bele) Paşa gibi Millî Müca­dele’nin başlangıç aşamasında önemli roller üstlenmiş kişiler; o aşamada fazla bir başarı olasılığı görmeyen ve ancak 1920 başlarında, yani Anadolu hareketi iyice güçlendikten sonra kendilerine katılan İsmet Paşa’nın yükselip önemli mev­kilere gelmesinden rahatsız olmuşlardı. Ali Fuat Paşa, Batı Cephesi komutanlığını İsmet Paşa’ya devrettikten sonra hiçbir önemli askerî göreve gelmemiş; Refet Paşa ise 1. İnönü Savaşı’ndan sonra hep yönetsel görevlerde bulunmuştu. Ayrıca bu iki subay, İsmet Paşa’nın askerî yeteneksizliği konusun­da alıp yürüyen ve Ali İhsan Paşa’nın 1. Ordu komutanlığın­dan alınması sırasında subaylar arasında ayyuka çıkan olumsuz dedikodulara da kendilerini fazlaca kaptırmışlardı. Nitekim Refet Paşa, Ali İhsan Paşa’dan sonra kendisine önerilen 1. Ordu komutanlığını da İsmet Paşa’nın emri altında olmamak için reddetmişti. Bütün bun­lar, yakın arkadaşları olan ve Malta’dan döndükten bir süre sonra da Bakanlar Kurulu Baş­kanı olan Rauf Bey’in kulağına gidiyordu tabii.

    Alttan alta süren bu gergin­liklere, Anadolu zaferinden sonra bir boyut daha eklendiği görülüyor. Bu da Ankara Hü­kümeti’ni Lozan’da baş delege olarak kimin temsil edeceği meselesidir. Gazi Mustafa Kemal’e bakacak olursak, Rauf Bey bu göreve talipti. Rauf Bey ise anılarında, böyle bir talebi olmadığı gibi, görevin İsmet Paşa’ya verilmesini de kendi­sinin teklif ettiğini söyler. Öte yandan, hem kendi anılarından hem de Ali Fuat Paşa’nın anıla­rından TBMM çevrelerinde Lo­zan’a Rauf Bey’in gönderilmesi lehinde, ama ne kadar yoğun ol­duğunu bilemediğimiz bir eği­lim olduğu da anlaşılıyor. Hatta bu konudaki tartışmaların Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’yı tercih etmesi üzerine de sürdüğü iddia edilebilir; zira bir sohbetlerinde Kâzım Karabekir Paşa’nın İsmet Paşa’ya Lozan’a baş delege olarak bir asker gön­derilmesinin doğru olmayaca­ğını söylediğini İsmet Paşa’nın anılarından öğreniyoruz.

    resim_2024-08-24_004622464
    Rauf Bey (önde soldan ikinci) Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa ile birlikte, Eylül 1919.

    Anlaşılan o ki Rauf Bey, Lozan’a gitmek istemiştir. İçeriği Osmanlı Devleti açısın­dan gayet kötü, uygulanması ise daha da kötü olan Mondros Bırakışması gibi bir metne imza atmış olan adam sıfatıyla tarihe geçmek istememesini doğal kabul etmemiz gerekir. Ancak, sorun çözülüp Lozan’a İsmet Paşa’nın gitmesine karar verildikten sonra da Rauf Bey’in bu psikolojiden kurtulamamış olduğunu görüyoruz. Nitekim İsmet Paşa’yla Rauf Bey’in Lo­zan görüşmeleri sırasındaki ya­zışmalarına baktığımızda, Rauf Bey’in kendisine ve başında bulunduğu hükümete de olası bir başarıdan pay çıkartmaya çalıştığı izlenebilir. Bu hâl ba­zen öyle boyutlara varmıştır ki, genellikle duygularına hâkim olmayı bilen, soğukkanlı bir diplomat olan İsmet Paşa bile sinirlenmiş; amacını çok aşan telgraflar çekmiş ve bu du­rum kendisine Mustafa Kemal Paşa’nın çektiği bir telgrafta hatırlatılmıştır.

    resim_2024-08-24_004723767
    İsmet Paşa, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafta “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin” diyordu.

    Bir örnek olarak Lozan’da Yunanistan’dan istenmesi sözkonusu olan savaş tazmi­natı meselesine bakabiliriz. Ankara’nın, Yunan Ordusu’nun Ege’ye doğru çekilirken Batı Anadolu’da gösterdiği sertlik sonucunda ortaya çıkan zarar ve ziyanın tazmin edilmesini istemesi gayet haklıydı tabii. Ancak artık Büyük Britan­ya’dan maddi destek alama­yan, Anadolu’daki hezimetle birlikte iflas noktasına gelmiş bir Yunanistan vardı ve bu ülke Lozan’da yapılan mübadele ant­laşmasıyla 1.5 milyona yakın bir nüfus almayı kabul etmişti. Bu durumda İtilâf Devletleri araya girdiler ve İsmet Paşa’ya sözko­nusu tazminat yerine Osmanlı Devleti’nin 1915’te Bulgaristan’a bırakmış olduğu Karaağaç’ın Türkiye’ye verilmesini öner­diler. İsmet Paşa’nın hemen Ankara’ya ilettiği bu gerçekçi teklif, Rauf Bey’in başkanlığın­daki Ankara Hükümeti tara­fından kesinlikle reddedildi. Ayrıca Rauf Bey’in bunu İsmet Paşa’ya bildirdiği yanıtta, Yuna­nistan’ın verebilmesi mümkün olmayan bu parayı İstanbul’da­ki Yunan vatandaşlarının malları ile ve 1913 sınırını kabul ederek ödeyebileceği tarzın­da, yani hukuken hiç de kabul edilebilir olmayan çözümler öneriliyordu.

    resim_2024-08-24_004757381
    İsmet Paşa (soldan beşinci) Lozan görüşmeleri sırasında başka ülkelerin delegeleriyle birlikte. 21 Kasım 1922.

    Lozan’da zaten canını dişine takmış bir biçimde, deneyimli siyasetçilerle laf yarıştıran İs­met Paşa, bu tür telgraflaşma­lardan iyice bunalmış ve zehir zemberek telgraflar çekmiştir. Bir keresinde Ankara’daki Ba­kanlar Kurulu’nu barış sürecini hafife almakla suçlar. Dolaylı olarak “yeniden savaşa mı tutuşmak istediklerini” sorar. Başka bir sefer Lozan’dan ayrıl­maya hazır olduğunu, kendisine güvenilmiyorsa yerini Rauf Bey ve diğer Bakanların almasının daha iyi olabileceğini söyler. Bu mantığını, yaşanmakta olan süreci 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun 2. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’ndan yönetilmesine benzetmeye kadar vardırır. Lozan’ın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgraf da çok anlamlı­dır: “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin. 4-5 gündür çektiğim azabı tasavvur et. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana merbutiyetim bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şe­fim”. Zira Mustafa Kemal Paşa, iki taraf arasında mahirane bir hakemlik yapar gibi davranarak sonuçta İsmet Paşa’dan yana ağırlığını koymuştur.

    Rauf Bey’in yukarıda aktar­dığımız suçlamalardan çok ren­cide olduğunu biliyoruz. İsmet Paşa’yla karşılaşmak isteme­diği gibi antlaşmanın imzalan­masından sonra da Lozan’daki Türk heyetine pek heyecansız, kerhen yazıldığı her hâlinden belli olan bir tebrik telgrafı gön­dermiş, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’ta sert bir dille eleştirdiği gibi, Mondros Mütarekesi’nden başlayan kısa bir Millî Mücadele tarihi dersi vermiştir. Bu da tahmin edilebileceği gibi, İsmet Paşa’nın kırılmasına, hatta kızmasına neden olmuştur ki, bu da 4 ay sonra gerçekleşecek olan bir Halk Fırkası Meclis Grubu toplantısında, o zaman­lar başbakan olan Paşa’nın Rauf Bey’i, farklı bir konuya ilişkin olsa da, hırpalamaya çalışması­nı açıklar.

    resim_2024-08-24_004352169
    Lozan Barış Antlaşması’nı imzalayan İsmet Paşa’yı Ankara’ya dönüşünde karşılayanlar arasında Mustafa Kemal Paşa ve eşi Latife Hanım da vardı.
  • Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Mustafa Kemal’in Amasya’da yaptığı çağrı karşılık bulmamış, Temmuz ayında Sivas’a gelen olmamıştı. 4 Eylül’de toplanan Sivas Kongresi’nde ise katılım düşük düzeyde kalmıştı. Fakat gerek kongrede alınan kararların etkisi, gerek sonrasında yaşananlar, Sivas’ı Millî Mücadele’nin kritik duraklarından biri haline getirdi.

    Sivas Kongresi, okul kitaplarımızda anlatılan kongre olmaktan çok uzaktır. Örneğin okul kitaplarımızda, Sivas’ta bir kongre toplanmasına Erzurum Kongresi’nin kapanması sırasında karar verildiği söylenmez. Böylece öğrenciler, Sivas Kongresi’nin 22 Haziran 1919’da ilan edilen Amasya Genelgesi’nde sözü edilen kongre olduğunu sanırlar. 

    Halbuki Amasya’dan yapılan çağrı cevapsız kalmış, Sivas’a Temmuz ayında gelen olmamıştır. Bunun nedeni, Mustafa Kemal Paşa’nın, çağrısını yaparken, herhangi bir toplumsal hareketin temsilcisi olmamasıdır. Nitekim Erzurum’a gidip oradaki kongreye ısrarla katılmak istemesi de bu başarısızlık üzerine toplumsal bir meşruluk kaynağına ihtiyacı olduğunu anlamasının bir sonucudur. 

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Sivas Kongresi’ nin yapıldığı tarihi hükümet konağı
    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Heyet-i Temsiliye Fotoğrafta en ön sırada oturan, Sivas Kongresi’ndeki Heyet-i Temsiliye üyeleri (soldan sağa): Albay “Kara” Vasıf Bey – Ömer Mümtaz Bey – Rauf (Orbay) Bey – Şeyh Hacı Fevzi (Baysoy) Efendi – Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa – Bekir Sami (Kunduh) Bey – Ahmet Rüstem (Bilinski) Bey – Hüsrev Sami (Kızıldoğan) Bey – Mazhar Müfit (Kansu) Bey – İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey. 

    1919’un son üç ayında yapılan Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (ARMHC) yerel örgütlerinin denetiminde geçmiş, sonuçta da sözkonusu cemiyet Meclis’te çoğunluğu ele geçirmişti. Meclis’in 16 Mart 1920’den itibaren çalışamaz hale gelmesi üzerine ertesi ay Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi için yapılan seçimlerde de ARMHC ezici bir üstünlük sağlamıştı. Dolayısıyla, üyeleri arasında daha sonra birçok fikir ayrılığı ortaya çıkacak olsa da hem İstanbul’da Misak-ı Millî’yi belirleyenin, hem de Ankara’dan Anadolu Savaşı’nı yönetenin ARMHC olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle de böylesine önemli bir tarihsel işlevi olan bu cemiyeti kuran Sivas Kongresi’nin yakın tarihimizde oynadığı rol küçümsenemez. 

    Genel geçer tarih anlatımız, Erzurum’daki kongrenin bölgesel, Sivas Kongresi’nin ise ulusal olduğunu söyler. Yukarıda söylediğimiz gibi ARMHC’nin kurulması açısından bakıldığında, bu, temelsiz bir öneri değildir gerçi. Ancak temsil gücü açısından bakıldığında Sivas’ta ulusun temsil edildiğini söylemek imkansızlaşır. Sivas Kongresi’ne katılan delege sayısı, Erzurum’da toplananlardan bile azdı. Birçok il Sivas’a delege göndermemişti. Sivas’ta toplananların neredeyse yarısı ise Erzurum Kongresi’nin seçtiği Heyet-i Temsiliye üyeleriyle sayılarını arttırmak üzere aralarına aldıkları birkaç yeni üyeden oluşuyordu. 

    Öte yandan, kendisi de bu durumun farkında olan Sivas Kongresi’nin Heyet-i Temsiliyesi, yeni bir ulusal kongre çağrısında bulunmuştu. Yani, güncesinde bu çağrı nedeniyle Sivas Kongresi’nin başarısız olduğu sonucunu çıkardığını söyleyen Hacim Muhittin (Çarıklı) Bey’in bu değerlendirmesi çok doğrudur. Ancak Sivas Kongresi sırasında ve hemen sonrasında ortaya çıkan bazı gelişmeler nedeniyle, bu yeni kongrenin toplanmasına gerek kalmamış, sözkonusu gelişmeler Sivas Kongresi’ne bugün tanıdığımız tarihsel önemi kazandırmıştır. 

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Bilindiği gibi İstanbul Hükümeti, Mamuretü’l-Aziz (Elazığ) Valisi Ali Galip Bey’e Sivas Kongresi’ni basarak Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’i tutuklama emrini vermişti. Fakat iki taraf arasındaki şifreli yazışmalar, Sivas Valisi Reşit Paşa’da da aynı şifreyi çözen anahtarın bulunması sayesinde ortaya çıkarılmış ve yayımlanmıştı. Bu girişim, Sivas’takilerce ülkenin kurtuluşu için çaba gösterenleri engellemeye çalışan bir hainlik olarak değerlendirildi ve İstanbul Hükümeti’nin çok zor bir duruma düşmesine neden oldu. 

    Sivas Kongresi’nin toplantı halinde olduğu günlerde yaşanan bir başka gelişme ise Anadolu’nun işgal altında olmayan yörelerinin artık İstanbul’u dinlemez olmalarıdır. Millî Mücadele’nin başlangıç aşamasında İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti, Anadolu’daki birçok vilayet ve mutasarrıflığa 2. Meşrutiyet döneminde İttihatçılar tarafından memurluktan çıkarılmış, dolayısıyla da İttihat ve Terakki zihniyetine, muhalefetten de öte, diş bileyen kişileri atamıştı. Bunlar arasında en azılılar olarak Konya Valisi Kemal, Trabzon Valisi Yahya Galip ve Mamuretü’l-Aziz Valisi Ali Galip Beyler’i sayabiliriz. 

    Ayrıca birçok vali ve mutasarrıf da, yönetsel amirleri olan İstanbul Hükümeti’yle Millî Mücadele arasında sıkışıp kalmış, memur sorumluluklarını siyasal tercihlerin önüne koyan, yani tarafsız kalmaya çalışan kişilerdi. İşte Sivas Kongresi günlerinde bunların hepsi ya Millî Mücadele’den yana tavır almış ya İstanbul’a kaçırtılmış ya da Kuva-yı Milliyecilerce tutuklanmıştı. Hatta Millî Mücadele karşıtlığında ısrarcı davranan bazı kaymakamlar öldürülmüştü. 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, bazı kazalara “millet namına” kaymakam atar olmuştu. Kısacası, Sivas Kongresi’nin kapandığı sıralarda Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin sözü, İstanbul şehrinin tarihî sınırı olan Bostancı’dan ötede geçmiyordu. 

    Son olarak, bu durumun farkında olan Mustafa Kemal Paşa’nın aldığı bir kararı da anımsamamız gerekir. Sivas Kongresi’nin kapanışının ertesinde Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye’ye danışmadan, o günlerde epeyce eleştirilen bir kararla Anadolu’yla İstanbul arasındaki telgraf iletişimini kestirdi. Bunun sonucunda İstanbul’un yalnızlaşması tamamlanmış oldu. Ferit Paşa son bir gayretle, Britanyalılardan Anadolu’ya karşı yapılacak bir harekat için askerî yardım istedi ve bu isteği reddedildi. Bazı Bakanları vatana ihanetle suçlanan ve ülkede sözü artık geçmez olan Damat Ferit Paşa Hükümeti, Eylül sonunda istifa etmek zorunda kaldı. 2 Ekim’de Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulacak, bu hükümet de 7 Ekim’de seçim çağrısını duyuracaktı. Daha Erzurum Kongresi sırasında dile getirilen meşrutiyet isteği sonunda gerçekleşmişti. 

    AMERİKAN MANDASI VE HARF HATASI

    Tarihî bir fiyasko: Turancılık yerine ‘Furancılık’ yazıldı

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Rauf Bey (solda), Mustafa Kemal Paşa ve Bekir Sami Bey, Sivas Kongresi günlerinde. 

    Sivas Kongresi sırasında tartışılan “manda meselesi”nin o kadar da önemli bir mesele olmadığını daha önce yazmıştık (#tarih, sayı 41). Bu konunun önemli bir mesele haline gelmesi, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’taki bir tutarsızlığını, muhafazakâr tarih geleneğinin beceriksizce kullanmaya çalışmasından kaynaklanmıştır. Burada ise, “Atatürkçü” tarih geleneğinin iri kıyım bir fiyaskosundan sözedeceğiz. 

    Mondros Bırakışması’ndan sonra Sèvres Antlaşması’na giden yolda ortaya atılan fakat sonuçta gerçekleşmeyen, Ortadoğu’da bir “Amerikan mandası” fikri vardı. Bu fikir ABD siyasi çevrelerinde pek de sıcak bakılmayan bir fikirdi. Nitekim oralarda yapılan tartışmalar dikkatlice incelendiğinde, Tümgeneral James Harbord başkanlığındaki heyetin Anadolu’ya gelmek üzere yola çıktığı günlerde bile projenin tavsamış olduğu anlaşılıyor. Amerikalılar, Harbord’u Ortadoğu’ya başlangıçta konuşulanlara uygun davranmış olmak için, sonuçta ne yapacaklarını bile bile göndermişlerdir. 

    Bilindiği gibi Harbord ve heyeti Sivas’a, buradaki kongre kapandıktan dokuz gün sonra, 20 Eylül 1919’da gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve diğer Heyet-i Temsiliye üyeleriyle ayrıntılı görüşmeler yapılmış, Harbord’a Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olduğu ve ne istediği açıkça anlatılmıştır. Daha sonra General Harbord, Erzurum’a gitmek üzere yola çıkarken kendisine anlatılanların bir muhtıra biçiminde yazılmasını ve Kafkasya dönüşünde alınmak üzere Samsun’a gönderilmesini istemiştir. Bu muhtıra, İngilizce olarak 24 Eylül 1919 tarihinde yazılmış ve öngörüldüğü gibi Samsun’a yollanmıştır. Daha sonra da General Harbord’un ABD Kongresi’ne sunduğu rapordaki ek belgeler arasında yayımlanmıştır. 

    Metni kimin kaleme aldığını kesin olarak bilmiyoruz ama çok büyük olasılıkla Rauf Bey yazmıştır. “Çok büyük olasılıkla” dememizin nedeni, Sivas’ta o günlerde Rauf Bey’den başka çok iyi İngilizce bilen bir tek eski Washington Büyükelçisi Ahmet Rüstem (Alfred Bilinski) Bey’in olmasıdır. Tahminimizi destekleyen bir veri de Rauf Bey’in daha sonra Harbord’un raporunu okumuş ve anılarında kullanmış olmasıdır. 

    Muhtırada öze ilişkin olmayan ufak-tefek yanlışların yanısıra bir elyazısı hatası vardır ki, yakın zamanlara kadar çok gülünç bir durum yaratıyordu. Metinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olmadığına ilişkin bilgiler verilirken, Turancılıkla hiç ilgilenilmediği, bu fikrin hiç kabul görmeyen, yanlış bir fikir olduğu da söylenmekteydi. Ancak, kullanılan “Touranism” sözcüğü Latin alfabesiyle “T” harfiyle yazılması gerekirken, dalgınlıkla ona çok benzeyen, yalnızca alttaki kıvrımı ters yönde olan “F” harfiyle yazılmış ve ortaya “Fouranism” biçiminde, anlamsız bir sözcük çıkmıştır. İşin ilginç yanı, bu anlamsız sözcüğün İngilizce basılı metinde de bulunmasıdır. 

    Burada karşımıza iki ilginç olasılık çıkıyor: 1) Harbord metni hiç okumadan daktiloya verdi; Turancılığın ne olduğunu bilmeyen memur da yanlışı yineledi; 2) Harbord metni okudu, söylenenin ne olduğunu da anladı ama düzeltmeyi unutup o haliyle daktiloya verdi. 

    Gülünçlüğün daha da katmerlisi, muhtıranın Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıması nedeniyle, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri (1964) başlıklı kitaba Türkçe çevirisiyle alınmış olmasıdır. Metinde iki kez geçen “Fouranism”, birincisinde “dört maddelik hareketler”, ikincisinde de “dört maddelik itham” biçiminde verilmiştir. 

    Metinde başka çeviri yanlışları da vardır. Örneğin “our men of war and merchantmen” sözcükleri “savaş ve ticaret gemilerimiz” olarak çevrilmesi gerekirken, “cengaverlerimiz ve ticaret gemilerimiz” biçiminde çevrilmiştir. Neyse ki “dört maddelik Turancılığı (!)” Kaynak Yayınları Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 4. cildinde düzeltip “Turancılık” demiştir. İlk çeviriyi yapan vatandaşımızın kim olduğunu bilmiyoruz. Belki Turancıydı, belki de işinin ehli değildi. Ama Atatürk’ün bütün eserlerini yayımlayanlar arasında Atatürk’ün çok önemsediği çağdaşlığa yakışmayanlar olduğunu biliyoruz.