Etiket: protohistorik dönem

  • Kaşkalar: Hattuşa’yı yıktılar Hitit Çağı’na nokta koydular

    Anadolu’da MÖ 1700-1200 arasındaki Hitit Çağı’nın sonunu, Karadeniz Bölgesi’nin Kaşka kabileleri getirmiştir. Kaşkalar uzun süre Hititler’in hüküm sürdüğü toprakları istila ederek, sınır şehirleri ve kült mekanları yakıp yıkmışlar; zayıflayan başkent Hattuşa’ya son darbeyi vurmuşlardı. Oluz Höyük’te ortaya çıkan buluntularda Kaşka işaretleri…

    Yaklaşık 4.000 yıl önce Anadolu toplumlarının çeşitli etnik gruplardan oluştuğu ve bunların Luvi, Pala, Assur, Hatti, Hurri ve Kuşşara­lı-Neşalı olarak da adlandırılan Hitit halk toplulukları olduğu yazılı belgelerle saptanmıştır. Bu belgelerin Eski Assur lehçesiyle yazılmış olmalarından, Assurlu­lar’ın Anadolu’ya ticaret yapmak amacıyla gelmiş olduklarını ve gelirken de yazıyı beraberlerinde getirdiklerini anlıyoruz. Assur­lular’ın bugünkü Kuzey Irak’tan Anadolu’ya ticaret yapmak için gelmelerinin nedeni, kendi ülkelerindeki doğal kaynaklar­dan yoksun olmalarıydı. Aynı zamanda yerli Anadolu halkı olan Hattiler’in madencilikte yüksek bir düzeye erişmeleri de Anadolu’nun ticari cazibesini artırıyordu.

    Assurlu tüccarların Anado­lu’da kalmaları, Luvi ve Palalar gibi Hint-Avrupa ırkına mensup Kuşşaralılar’ın, ilk siyasi birliği MÖ 18. yüzyılın sonlarında kur­malarına kadar devam etmiştir. Anadolu’da yaklaşık 180 yıl süren Assur Ticaret Kolonileri Çağı’n­da görülen uluslararası ticaret, kentleri sosyo-ekonomik bakım­dan geliştirip zenginleştirmiş ve sonuçta bu ekonomik değerleri koruma refleksine yolaçmıştır.

    ArkeoTarih-1
    Oluz Höyük kazılarında bulunan ve Kaşka kültüründen izler taşıyan basit bir mızrak ucu ve kilden üretilmiş, ilkel şartlarda pişirilmiş boncuk.
    ArkeoTarih-2

    Bu gelişmelerin, Protohistorik Dönem’de barış içinde madenci­lik ve tarımla uğraşan kentleri, Öntarih Dönemi’nde kendilerini koruyabilmek için askerî bakım­dan da güçlenip kent devletleri hâline getirdiğini görüyoruz. Kentlerin etrafının sur duvarları ile çevrili olması da bu duruma bir kanıttır. Arkeolojik kazılarda bu kentlerin büyük yangınlarla yıkılmış oldukları gözlenmiştir. Sözkonusu yangınlara neden ola­rak, kent devletlerinin birbirleri ile yaptıkları savaşlar ya da bir kent devletinin diğerlerini zap­tetmesi gösterilebilir. Bu çağda Anadolu’nun kent devletlerinden biri olan ve fakat bugüne kadar nerede olduğu saptanamayan Kuşşara’nın, gece baskınları dü­zenleyerek diğer kent devletleri üzerinde hâkimiyet kurmak için savaştıkları bilinmektedir. “Anit­ta Tableti” olarak bilinen belgede, kral Anitta babası Pithana’nın icraatlarını anlattıktan sonra kendisinin Ullama, Harkimaş, Zalpuvaş, Şalativara, Hattuş (Boğazköy) ve Neşa’yı (Kültepe) elegeçirdiğini ve daha sonra da kurduğu siyasi birliğin merkezini Neşa’ya (Kaneş) taşıdığını anlatır. Büyük ihtimalle bu savaşlar sonucunda Assurlu tüccarlar bir daha geri gelmemek üzere Anadolu’yu terketmiş olmalıdır. Bu nedenle de Anadolu’da Assur Ticaret Kolonileri Çağı sona ermiştir.

    Anitta’nın kurduğu devlet daha sonraları Hitit Krallığı’na (MÖ 1700-1200) evrilmiş ve Ana­dolu’da Hitit Çağı başlamıştır. Hi­tit egemenliğinin Anadolu’da 500 yıl kadar sürdüğünü ve MÖ 1200 civarında Thrako-Frig göçleri başta olmak üzere çeşitli dış ve iç dinamiklerin etkileri sonucu yıkılmış olduğunu biliyoruz.

    ArkeoTarih-4
    Kızılırmak Nehri’nin denize döküldüğü bölgede, farklı kültür katlarına sahip İkiztepe, Anadolu’nun bilinen en büyük Erken Tunç Çağı mezarlığını oluşturmaktadır.
    ArkeoTarih-3

    500 yıllık tarihleri boyunca Hititler pek çok zorlu düşmanla savaşmış; ancak hiçbiri Karade­niz Bölgesi’nin Kaşka kabileleri kadar krallığı zorlamamıştır. Hitit Ordusu’nun Kaşkalar’ı kendilerinden uzak tutmak ve krallıklarının kuzey sınırlarını etkili bir şekilde korumak için harcadığı tüm çabalar başarısız olmuş; Kaşkalar uzun süre bo­yunca Hititler’in hüküm sürdüğü toprakları istila ederek, sınır şehirleri ve kült mekanları yakıp yıkmışlardır. Zayıflayan Hitit başkenti Hattuşa’ya nihayetinde son darbeyi vuran da Kaşkalar olmuştur.

    Assur kralı 3. Tiglat-Pileser’in (MÖ 745-727) Orta Anadolu’daki Tabal kent devletlerine MÖ 743’de yaptığı seferde andığı Kaşkulu Dadilu’nun varlığı, Hitit kaynak­larındaki Kaška halkına bir atıf olarak değerlendirilmelidir. Bu önemli tarihsel bilgi, Kaşku isimli bir ülkeden/kentten olduğu an­laşılan Dadilu’nun Assur’a karşı Tabal kralları ile ittifakını göste­rir; aynı zamanda Hititlerin siyasi olarak MÖ 1200’lerden itibaren boşalttığı Hatti Ülkesi’nin kuzey­den gelen Kaška halkı tarafından iskan edilmiş olabileceğine işaret eder. Hitit kaynaklarından iyi bildiğimiz, ancak daha çok soyut anlamda tanıdığımız Kaşka halkının arkeolojik kimliklen­dirilmesi bugüne kadar gerçek­leşmemiştir. Hititlerin düşman gördükleri bu toplumun kabileler hâlinde yaşadıkları; sosyo-eko­nomik sistemlerinin küçükbaş hayvancılığa dayandığı; domuz besledikleri ve kısmen de tarım yaptıkları anlaşılmaktadır. Hitit kaynaklarından öğrendiğimize göre, yarı göçebe/yarı yerleşik bir yaşam sürdüren Kaşka kabileleri Hitit kontrolündeki sınır bölge­lerinde hasat edilen ekinleri ve çiftlik hayvanlarını yağmala­mışlar, sınır yerleşmelerini talan etmişlerdir.

    Küçükbaş hayvan yetiştiricili­ği basit anlamda Kaşka kabilele­rinin yaylacılıkla uğraşan kırsal topluluklar olduğuna, domuz be­siciliği ise Kaşka nüfusunun geçi­ci yerleşik düzenine işaret eden bulgulardır (Zira evcil domuzlar koyun, keçi gibi araziye kolayca çıkıp geri dönebilen hayvanlar değildir ve belli oranda sahipleri­nin yerleşikliğine işaret eder). Hi­tit ordu birliklerinin saldırılarına karşı kendilerini savunmak için Kaşka halkının Amasya Ovası ve benzeri düzlüklerdeki açık ve savunmasız kalıcı köylerde yaşa­ması, Hitit birlikleri tarafından yakalanma ve öldürülme riskini artırıyor olmalıydı. Bu nedenle Kaşkalar’ın Hitit Ordusu’nun akınlarına karşı kendilerini savunmak için çoğunlukla küçük ve dağınık mezralarda yaşamış oldukları da düşünülebilir.

    Kaşka halkı ile ilgili bugüne kadar üzerinde durulmayan en önemli husus, bu insanla­rın kökenidir. Eski Hitit yazılı kaynakları ile birlikte karşımıza çıkan Kaşkalar, araştırmacılar tarafından yalnızca Eski Hitit Dönemi’nin (MÖ 1600-1500) Kuzey-Orta Anadolu sakinleri olarak görülmüş ve değerlen­dirilmiştir. Kaşka halkının Kuzey-Orta Anadolu’daki varlığı için yalnızca Eski Hitit yazılı belgelerinin incelenmesi yeterli değildir. Bu halk için en azından bölgenin Erken Tunç Çağı’na (MÖ 3500-2000) kadar geriye gidil­mesi ve arkeolojik bulguların değerlendirilmesi gerekir.

    ArkeoTarih-6
    Bafra yakınlarında, İkiztepe’deki arkeolojik kanıtlar, silah marifetiyle oluşturulmuş ve çok sert savaşlar yaşandığını gösteren bulgular sunmaktadır
    ArkeoTarih-5

    Bafra yakınlarındaki İkizte­pe’de, merhum U. Bahadır Alkım ile Önder Bilgi’nin geliştirdiği arkeolojik kazılar sırasında açığa çıkan mezarlar, Anadolu’nun bi­linen en büyük Erken Tunç Çağı mezarlığını oluşturur. İkiztepe Mezarlığı’nda açığa çıkarılmış çok sayıda iskelet üzerinde gerçekleştirilen antropolojik incelemeler, silah marifetiyle oluşturulmuş ve pek çoğu ölüme sebebiyet vermiş çok ciddi yara­lanmalar gerçekleştiğini göster­miştir. Bu durum, İkiztepe Erken Tunç Çağı halkının kendileri ile benzer silahlara sahip insanlarla mücadele etmiş ve ciddi savaşlar yapmış olduğuna işaret eder. Gerek nüfus yoğunluğu gerekse kazılarda ele geçen yüzlerce tunç silah, İkiztepe’nin Samsun kıyı kesimi ile Bafra bölgesinin en bü­yük yerleşimi olduğunu, küçük de olsa bir ordusu bulunduğunu kanıtlamıştır. Askerî açıdan öne­mi tartışılmayacak olan İkiztepe halkının kendinden daha küçük ve güçsüz komşu yerleşmelerle değil de, savaş potansiyeli daha yüksek rakiplerle savaşmış oldukları düşünülebilir. İkiztepe sakinlerine tehdit oluşturan­ların, bu yerleşme tarafından kolayca kontrol edilebilir ovalık kesimde değil, dağlık alanda yaşayan göçebe ya da yarı göçebe topluluklar olabileceği, ihtimaller içinde öne çıkmaktadır. İkiztepe yerleşmesiyle savaşan sözkonu­su toplulukların, Kaşka halkının Erken Tunç Çağı’ndaki ataları ya da bizzat kendileri olabileceği ihtimal dahilindedir. Bu durum­da Kaşka halkının Kuzey-Orta Anadolu’ya dışarıdan gelmediği, bölgenin dağlık kesiminde yaşa­yan arkaik ve otokton insanlar­dan oluştuğu düşünülebilir.

    Kaşka toprakları ile Hitit Krallığı arasındaki Amasya’da yer alan Oluz Höyük 7A Mimari Tabakası’nda (MÖ 12. yüzyıl) bulunmuş yeni bir tür boya bezekli çanak-çömlekler ile kültürel dolgu içinde bulunan iki buluntu oldukça ilgi çekicidir. Kurşundan dökülmüş olduğu gözlenen ilk bulgu bir silaha benzemektedir. Basit bir mız­rak ucu görünümündeki nesne, ergimesi oldukça kolay kurşun madeninin oldukça ilkel şart­larda şekillendirildiğine işaret eder. Diğer bir bulgu ise kilden üretilmiş bir boncuktur. Küre biçimli boncuk, koyu gri yüzeyi ile yine ilkel şartlarda pişirilmiş bir görünüm vermektedir. Mima­risi, çanak-çömleği, mühürleri ve metal eserleri ile önemli bir Hitit yerleşmesi olduğu anlaşılan Oluz Höyük’te, MÖ 12-11. yüz­yıllara tarihlenebilecek kültür dolgusundaki bu buluntular, daha “geri” bir kültürün ürünleri olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda Hitit siyasi otoritesinin yıkıldığı süreçte işgale uğrayan Kuzey-Orta Anadolu’da ortaya çıkan “yabancı” buluntuların, Kaşka kültürü ile ilişkilendiril­mesi yanlış olmayacaktır.

  • DNA kodları araştırıldı Urartular Batı bağlantılı çıktı

    “Türkiye Antik DNA Projesi”nin sonuçları, Urartu medeniyetinin Levant ve Orta Anadolu genetik bağlantılarını ortaya koydu. MÖ 500’lerde Orta Anadolu ve yakın çevresinden Doğu Anadolu’ya uzandığını kanıtladığımız göçlerin, birkaç yüzyıl önceden başladığı teyit edildi. Urartuların “Batı bağlantısı” çok yeni bir gelişme.

    Doğu Anadolu Bölgesi’n­de Erken Tunç Çağı’nın (MÖ 3500-2000) sona ermesi ile yaşanan sosyo-kül­türel değişim, konar-göçer halkların istilası ile kendini göstermiştir. Özellikle Van Gölü havzası ile Kuzeydoğu Ana­dolu’yu yurt edinen göçerlerle ilgili, yayla nekropolleri dışında fazla bir bulgu yoktur.

    40-41 SEVKET_ARKEO_dk
    tarih sayı 13, Haziran 2015.

    Geç Tunç Çağı’nın sonlarına doğru (MÖ 1200’ler) Protohisto­rik (Öntarih) Dönemi yaşamaya başlayan -ki bunu Assur yazılı belgeleri sayesinde biliyoruz- Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erken Demir Çağı (MÖ 1200-900) ile birlikte Feodal Beylikler Dönemi (MÖ 1300-800) açılmış, yerleşimler yeniden organize olmuştur. Assur kaynakları, ku­zeyindeki bölgeleri Nairi, Uru­atri ya da Urartu olarak anmak­tadır. Öntarih Dönemi’nin sona ermesine neden olan olay, MÖ 840’dan sonra Uruatri ve Nairi Beyliklerinin, Van Gölü’nün güneydoğu kıyısında bulunan en güçlü siyasi organizasyon ol­duğunu düşündüğümüz Tuşpa Beyliği ile tek bir devlet kurmak için birleşmiş olmasıdır.

    Urartu Krallığı, Feodal Bey­likler Dönemi’nden sonra MÖ 840’da kurucu kral 1. Sarduri (MÖ 840-830) liderliğinde Van Gölü’nün doğu kıyısında yer alan Tuşpa’da (Van Kalesi) kurulmuştur. Assur kralı 3. Salmanasar’ın (MÖ 858-824) yaptığı ağır saldırıların bölge­nin devletleşmesini hızlandır­dığı anlaşılmaktadır. Kuzeyde Transkafkasya ve Gökçegöl (Sevan Gölü), Doğu’da İran Azerbaycan’ı, batıda Fırat Nehri ile güneyde Dicle-Küçük Zap hattına kadar genişlemiş olan Urartu Krallığı, MÖ 840’dan MÖ 600’lü yıllara dek Önasya’nın en büyük ve güçlü devletlerin­den biri olmuştur.

    DNA kodları araştırıldı
    Urartu Krallığı MÖ 840’da 1. Sarduri tarafından Van Kalesi’nde (Tuşpa) kurulmuştu.

    Yaklaşık 200 yıldır devam eden araştırmalara karşın Urartuların kökeni henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Kafkasyalı kültürel görünüm nedeniyle genel kabul Hur­ri bağlantısını işaret etse de Urartu tarihinin erken evreleri olan Feodal Beylikler Dönemi’ni anlayabilecek arkeolojik kazılar henüz yapılmamıştır.

    Son yıllarda arkeolojik ve antropolojik araştırmalarda kullanımı giderek yaygınlaşan antik DNA analizleri, bireylerin ve toplumların genetik köken­leri hakkındaki bilgilerimizin artmasına olanak sağlamak­tadır. Bu çerçevede Anadolu arkeolojisi ile ilgili en kapsamlı proje Doç. Dr. Songül Alpas­lan-Roodenberg başkanlığın­daki bir ekip tarafından gerçek­leştirilmiştir. “Türkiye Antik DNA Projesi” olarak bilinen çalışmanın en önemli sonucu­nun Urartularla ilgili olduğu gözlenmektedir. Urartu coğ­rafyası üzerine yapılan genetik analizlerin sonuçları şaşırtıcı biçimde Levant (Doğu Akde­niz) ile Orta Anadolu ve yakın çevresini işaret etmektedir. Bugüne kadar Hurri soyundan geldiği üzerinde ısrar edilen ve bir arkeopolitika oluşturmak için aşiret düzeninde bir toplum yapısına sahip olduğu iddia edilen Urartuların, ortaya çıkan bu “Batı bağlantısı” çok yeni bir gelişmedir. Bu sonuçlar Urartu ethnos’u ve toplum yapısının yeniden gözden geçirilmesi noktasında tartışmaları başla­tacak gibi görünmektedir.

    resim_2024-08-25_020938452
    MÖ 1200’den itibaren Anadolu coğrafyasındaki uygarlıklar ve etki alanları.

    2016’da yayımlanan Anadolu ve Ermeniler. Kızılırmak Havzası Demir Çağı Toplumunun Doğu Anadolu Yaylası’na Büyük Göçü adlı kitabım öncesinde, dergi­mizin 13. sayısında (Haziran 2015) tanıtım amaçlı bir yazı yayımlamıştık. Sözkonusu kitap ve yazıdaki sonuçlardan en önemlisi, Ermenilerin Doğu Anadolu kökenli olduklarına olan inanışlarının tarihsel bir temeli olmadığı; Önasya’nın bu kadim halkının Orta Ana­dolu ve yakın çevresinden MÖ 550’lerden itibaren bölgeye göç etmiş olduklarıydı. Boya beze­meli Demir Çağı çanak-çömlek gruplarının yayılımı üzerinden yapılan bu değerlendirmenin isabetli bir yöntem ve doğru bir yaklaşım olduğu, “Türkiye Antik DNA Projesi”nin sonuçla­rı tarafından da teyit edilmek­tedir. Urartuların ortaya çıkan Levant ve Orta Anadolu genetik bağlantıları, MÖ 550’lerde Orta Anadolu ve yakın çevresinden Doğu Anadolu’ya başladığını kanıtladığımız göçlerin birkaç yüzyıl önce de varolduğuna işaret etmektedir. Karanlık Çağ’da (MÖ 1200-1000) gerçek­leşen deniz halkları saldırıla­rının Doğu Akdeniz kıyıların­dan Karkamış’a kadar uzanan büyük bir alana etki etmesi ve MÖ 750 civarında Assur kralı 3. Tiglat-Pleser’in (MÖ 743) Tabal (Orta Anadolu) seferi gibi Ana­dolu’nun güney yarısını sarsan olaylar, insan kümelerinin canlarını kurtarmak için Doğu Anadolu’ya kaçmalarına neden olmuş gibi görünmektedir. Doğu Anadolu’nun insanüstü ve arızalı topografyası, bölgeye gelen insan kümelerini dış teh­likelerden korumuş olmalıdır.

    Doğu Anadolu Demir Çağı coğrafyasında yaşayan top­lumların arkeolojisi ile bunlar hakkındaki tarihsel metinler Urartu Krallığı üzerine zengin bilgiler sağlarken, gelecekteki genetik araştırmalar da zorun­lu göçler nedeniyle meydana gelen nüfus değişimlerini ay­dınlatacak gibi görünmektedir.

    resim_2024-08-25_020943662
    Doç. Dr. Songül Alpaslan- Roodenberg başkanlığındaki ekip tarafından gerçekleştirilen “Türkiye Antik DNA Projesi” kapsamında incelenen Urartu dönemi iskeleti.