50 yıl öncesine kadar “Latin Amerika’nın İsviçre’si” diye nitelenen Uruguay’da 1973’te yaşanan askerî darbe, o zamana dek görülmemiş bir baskı-şiddet dönemini başlatmıştı. Uruguay darbesi, bir millî güvenlik ve beka sorunu olmadığı durumlarda bile kapitalizmin girdiği krize çözüm olarak diktatörlüğün ortaya çıkmasının belirgin örneğiydi.
Fransız-Yunan sinemacı Costa-Gavras, Yunanistan’da Solcu milletvekili Lambrakis’in öldürülmesini 1969 yapımı “Z” adlı filmde ele almış; 1970’te de Arthur London’ın İtiraf kitabından uyarladığı aynı adlı filmi çekmişti. 1972’de kameralarını gerilla hareketi ve darbeler diyarı Latin Amerika’ya çevirdi. 1970 yazında Uruguay’da yaşanan gerçek olaylardan esinlenen “Sıkıyönetim” (État de siège) adlı film; kalkınma yardımlarından sorumlu gibi görünen ama gerçekte Uruguay polisine işkence konusunda danışmanlık yapan ABD’li görevli Dan Mitrione’nin, şehir gerillası örgütü Tupamaros tarafından kaçırılması ve öldürülmesi sürecini anlatıyordu.
Esas olarak toplumdaki şiddet sarmalına odaklanan filmin gösterime girmesinin ertesi sabahı, 9 Şubat 1973’te, Uruguay Ordusu başkent Montevideo sokaklarında tanklarla arz-ı endam etti. Başkan Juan María Bordaberry’nin atadığı Savunma Bakanı’nı beğenmeyen askerler, durumu protesto ederek emirleri yerine getirmeyeceklerini bildirmişti. Başkan halkı göreve çağırdı; ordu radyo ve televizyon istasyonlarını işgal etti. İzleyen günlerde askerle hükümet arasında pazarlıklar başladı ve 12 Şubat’ta ordunun siyasi seçimlerdeki rolünü kurumsallaştıran bir anlaşmaya varıldı. 23 Şubat’ta hükümeti desteklemek üzere ordu mensuplarından oluşan Millî Güvenlik Kurulu oluşturuldu.
Haziran 1973 O zamana kadar darbe geleneği olmayan Uruguay ordusu, hükümetle aylar süren pazarlıklar sonucu 1973’ün Haziran ayında ülke yönetimini ele geçirdi.
Millet Meclisi ile Millî Güvenlik Kurulu arasında yetki paylaşımı konusunda çatışma, konumunu korumak isteyen Başkan Bordaberry’nin 27 Haziran’da meclisi feshedip yerine üyelerini kendisinin atayacağı bir Devlet Konseyi kurma kararı vermesiyle sonuçlandı. Yürütmenin alenen eleştirilmesi de yasaklanmıştı. Bunun üzerine sendikalar hemen bir grev çağrısı yaptı. İki hafta süren grev, sendikalara ve Solcu partilere yapılan acımasız baskı sonucunda bitti.
Uruguay’da 1985’e kadar sürecek yeni bir rejime geçilmişti. Görünüşte rejim sivildi ancak ordu tarafından denetleniyordu. Dönemin komşu ülkelerdeki diktatörlüklerinden şeklen farklı olsa da toplumun tarihinde görülmedik bir baskı ve şiddet dönemi başlamıştı.
Aynı yılın Eylül ayında Şili’de General Pinochet’in Allende yönetimine yaptığı darbeye kıyasla Uruguay’daki darbe az bilinir. Şili’deki darbe kendine has bir ilerici rejime karşı yapılmışken Uruguay’da böyle bir durum olmadan, üstelik 70 yıldır alt kıtada demokrasi ve refah için örnek gösterilen, “Latin Amerika’nın İsviçre’si” diye nitelenen bir ülkede sırf iktidar paylaşımı uğruna gerçekleşmişti. İnsan haklarına saygıyla, ordunun yurttaşlık bilinciyle örnek gösterilen ülke, bir anda insan hakları ihlalleriyle anılmaya başlıyordu.
Uruguay darbesi, bir millî güvenlik ve beka sorunu olmadığı durumlarda bile kapitalizmin girdiği krize çözüm olarak diktatörlüğün ortaya çıkmasının belirgin örneği olması açısından önemliydi. Bunu daha iyi anlamak için ülkenin yakın geçmişine kısaca gözatmak gerekiyor.
Uruguay 1828’de İngiltere’nin Brezilya ve Arjantin arasında bir tür tampon ülke olarak oluşturuldu. 20. yüzyıla girerken ülkede iki geleneksel parti vardı: Toprak sahiplerinin çıkarlarını temsil etmesi için kurulan Blanco’lar (Ulusal Parti) ve başkent Montevideo burjuvazisini temsilen Colorado’lar (Colorado Partisi). 1904’te iktidardaki Colorado Partisi’nin başlattığı reformlar sayesinde 15 yıl içinde zamanına göre ileri bir sosyal devlet inşa edildi. Örneğin 1915 gibi erken bir tarihte 8 saatlik işgününden söz ediliyordu. 30 yıllık çalışmanın ardından 60 yaşında emeklilik yalnızca memurlar için değil tarım işçileri hariç tüm işçilere uygulandı. Daha ilginci, 10 yıl çalışan emekçi kadınlara çocuk doğurmak için ayrıldıklarında küçük de olsa bir maaş bağlanmasıydı.
İktidarı kendi elleriyle orduya teslim eden Uruguay Başkanı Juan María Bordaberry’ye göre ülkedeki ekonomik ve toplumsal krizi çözmek için diktatörlüğe geçmek gerekiyordu!
İngiliz sermayesini kamulaştıran devlet, ekonominin merkezine yerleşmişti. Elektrik, su, sigorta, banka, ulaşım gibi sektörler tamamen devletin elindeydi. Ayrıca sağlık, eğitim ve altyapıya önemli yatırımlar yapıldı. 1905’den 1913’e millî gelirin beş kat artması da önemli başarıydı. Yönetim kırsal oligarşinin çıkarları aleyhine geniş kesimlerin hayatını kolaylaştırırken, ulusal sermayenin gelişimine de önayak olmuştu. Tarımsal ihracatın kaldıraç işlevi gördüğü bu ekonomi politikası, Uruguay demokrasisinin de temel taşını oluşturuyordu. Bir anlamda orta sınıfın güçlendirildiği bir demokrasinin inşaı söz konusuydu. Ancak 1929 dünya ekonomik krizi sonrası emtia fiyatları düşünce sistem tıkandı ve muhafazakarlar iktidara geldi. 1933’te sivil bir diktatörlük bile kuruldu.
Ücretlerin bastırıldığı, reformların tıkandığı bir dönemden sonra 1942’de Colorado Partisi yeniden iktidara döndü ve ikinci reform hamlesi başladı. 1943’te kırsal kesimde çalışanlara da emeklilik hakkı tanındı, 1948’de İngiliz şirketlerinin millîleştirilmesi tamamlandı, 1950’de sağlık sigortası getirildi. Bu dönemde kamu yatırımları desteklenirken, ithalat zorlaştırılıp ithal ikamesi yoluyla sanayileşmeye hız verilmişti. 10 yılda sanayi ikiye katlanıp ihracat patlama yapınca, Arjantin ve Brezilya’dan gelen tasarruflar da ülkeye yöneldi ve bu sayede finans sektörü gelişti. Uruguay işte tam bu dönemlerde “Latin Amerika’nın İsviçresi” diye anılmaya başlandı.
1973’ten 1985’e kadar süren baskı ve devlet terörü döneminde her 450 Uruguaylıdan biri siyasi mahkum oldu.
Her şey yolunda gibi görünürken 1950’li yılların ortalarından itibaren işler tersine döndü. 2. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı döneminde yün, et ve tarım ürünlerinin fiyatları çok yükselmiş, Uruguay süreçten çok kârlı çıkmıştı. Ancak savaş koşulları kalkıp bu malların fiyatları düştüğünde bütün avantajını kaybetti.
İhracat 1952-1959 arasında yüzde 43 azaldı. Para değer kaybetti, ülke bir finans merkezi olmaktan çıktı. Büyüme durunca iflas dalgası başladı. Hayat standardındaki düşüş herkesi etkilemişti. Böylece Colorado Partisi 1958’de seçimleri kaybetti, Ulusal Parti iktidara geçti.
Uruguay’da kapitalizmin rekabet gücünü kazanabilmesi için eski sistemdeki sosyal kazanımların tasfiyesi gerekiyordu. Ancak siyaset erbabı kurumsal çerçevede bir çözüm üretemedi. 1967’ye gelindiğinde sistem tıkanmıştı: Hükümet çözüm üretemiyor, demokrasi işlemiyordu. Aynı yıl yapılan seçimlerde Colorado Partisi yeniden iktidara geldi.
1968, Uruguay için siyasal, ekonomik ve toplumsal krizin tırmandığı bir yıl oldu. Enflasyonun yüzde 130’u aştığı ülkede işçiler ve öğrenciler ayaktaydı. Ücretlerin dondurulması, demokratik hakların kısıtlanması, grevleri ve öğrenci olaylarını alevlendirdi. Tam da bu dönemde adını İspanyol sömürgecilerine karşı savaşan İnka isyancısı Tupac Amaru’dan alan Tupamaros şehir gerillası hareketi öne çıktı. Tupamaros, Bolivya’daki Che’nin gerillalarından farklı olarak kırda değil kentte örgütlenmişti. Ülkenin 2.6 milyon nüfusunun 1 milyonu başkent Montevideo’da yaşıyordu. Tupamaros banka soyup yoksul halka dağıtıyor, böylece yoksul halkın da sempatisini kazanıyordu. Eylemlerinde kimse de ölmüyordu.
Diktatörlük dönemini cezaevinde geçiren ve Tupamaros’un tarihî simalarından olan Mujica (solda), 2010’da başkanlık seçimlerini kazandı.
1968’den itibaren örgüt adam kaçırma, bombalama, fabrika yakma gibi eylemlere de başlayınca iktidar paniğe kapıldı. ABD ise iktidar değişikliğine gidilebileceği endişesiyle hükümetin baskısını örgütlemek üzere ülkeye özel uzmanlar, işkenceciler gönderdi. Bir yandan da aşırı Sağcıların örgütlenmesiyle ölüm mangaları kuruldu. Costa Gavras’ın “Sıkıyönetim” filmi işte tam da bu dönemi ele alıyordu.
1971 seçimleri alarm zillerini çaldı. Sol partiler ve Hıristiyan Demokrat Parti, Şili’deki Allende’yi iktidara getiren ittifaka benzeyen Frente Amplio’da (Geniş Cephe) birleştiler. Tupamaros seçim sırasında ateşkes ilan etti. Solun iktidar olma ihtimali kurulu düzeni tedirgin ediyordu. İktidarın düzenbazlıkları altında yapılan seçimlerde Geniş Cephe’nin adayı Frente Amplio yüzde 18 oy alabildi. Ekonomik durumu düzeltmekten aciz yeni başkan Juan María Bordaberry gerillalara karşı mücadeleyi esas aldı ve polisin yerine orduyu göreve çağırdı. O zamana kadar Uruguay Ordusu’nun bir darbe geleneği yoktu; 1933’teki darbe bile polis aracılığıyla gerçekleşmişti. Ancak toplumsal uzlaşmanın zeminin kalmadığı bir dönemde kartlar yeniden karılmaktaydı. Başkan Bordaberry, gerillaların kökünü kazımak için 15 Nisan 1972’de savaş ilan etti ve ordu büyük bir vahşetle birkaç ay içinde Tupamaros hareketini ezdi.
Uruguaylılar 1996’dan beri her 20 Mayıs’ta gözaltında kaybedilenlerin anısına düzenlenen “Sessizlik Yürüyüşü”nde biraraya geliyor. Geçen ay düzenlenen yürüyüş…
Böylece ekonomik krizden rejim krizine ve oradan da askerî müdahaleye yani demokrasinin tedavülden kaldırılmasına hızlı bir geçiş yapıldı. Başkana göre özgürlüğü kurtarmak için diktatörlüğe geçmek gerekliydi! Darbenin yapıldığı 1973’le 1977 arasında işçiler reel ücretlerinin yüzde 30 düştüğünü gördüler. Ekonomi liberalleştirilirken işgücünün maliyeti de düşürülüyordu. 1985’e kadar yurttaşların toplumsal ve demokratik hakları kısıtlandı. Küçük ülkede 6 bin kişi (her 450 kişiden biri) siyasi mahkum oldu; 116 ölüm (suikast, gözaltı ölümleri, “intiharlar”) ve 172 “zorla kaybetme” vakası tespit edildi.
Görev yaptığı beş yıl boyunca ülkesinin karanlık geçmişiyle yüzleşmesi için çabalayan Mujica (Pepe) mütevazı yaşamıyla da tüm dünyada sempati topladı.
İlerleyen yıllarda, diktatörlük döneminde kaçırılan çocuklar, kayıplar ve yargılamalarla yüzleşmek, hesaplaşmak için yoğun çaba sarfedildi. Hapsedilenler, kaybedilenler tek tek tespit edilip akıbetleri ortaya çıkarıldı. Vahşi devlet terörünün mağdurlarına, kurbanlarına ilişkin belleğin yeniden inşaı için girişimler diktatörlüğün suçlarının dökümünü çıkarmakla kalmadı, bu suçları kısmen de olsa kovuşturdu. Örneğin 2006’da birkaç eski asker ve polis, üç Solcu militanın “kaybolmasından” dolayı mahkum edildi. Aynı yıl dönemin Başkanı ve Dışişleri Bakanı 4 cinayetten sorumlu olarak 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Tupamaros’un tarihî simalarından “Pepe” Mujica 2010-2015 arasında Frente Amplio’nun adayı olarak başkan seçildi. Uruguay, mütevazı hayatıyla dikkat çeken Mujica döneminde kendi karanlık geçmişiyle yüzleşme imkanına sahip oldu.
Diktatörlük kelimesini icat etme şerefi Romalılara düşmüştü; ancak Sulla ve Caesar’dan sonra kelime unutuldu. 20. yüzyıl diktatörlüklerin altın çağı oldu. Hukuksuzluk, baskı, kleptokrasi, demagoji, güç zehirlenmesi ve paranoya hepsinin ortak noktasıydı. Diktatörlerin kimisi yatağında ölebildi ama, kurdukları rejimler yıkılmaktan kurtulamadı.
Charlie Chaplin, “Büyük Diktatör” filminde (1940) Hitler ve Mussolini ile dalga geçiyordu.
Diktatör romanı (novela del dictador), Latin Amerika edebiyatının kökü 19. yüzyıla kadar giden bir alt türüdür. 20. yüzyılda bu türde birkaç şaheser kaleme alındı. Bu yazarların büyülü gerçekçiliği veya postmodern tarzları, bir diktatörlüğü anlatmanın en iyi yoluydu. Çünkü diktatörlük, tarihçilerin analizlerine sığmayacak, “realpolitik”, “hikmet-i hükümet” gibi kalıpların ötesine geçebilen, aşırıya kaçmaya müsait bir kurum veya durumdu.
Örneğin Fildişi Kıyısı diktatörü Houphouët-Boigny’nin, doğum yeri olan ve yılda sadece 600 yolcunun uçtuğu Yamoussoukro kasabasına devasa bir havalimanı inşa ettirmesini hangi ekonomik gerekçe açıklayabilirdi? Veya Dominik Cumhuriyeti diktatörü Trujillo’nun seçimlerde seçmen sayısından fazla oy aldığını belirleyen tarihçi buna daha ne ekleyebilirdi? García Márquez’in yazdığı, yüzlerce yıldır kimsenin giremediği bir sarayda yaşayan Başkan Baba figürü, bu diktatörlüklerden bazılarını bir tarihçiden daha iyi anlatıyordu. Bu yazıda ele aldığımız diktatörler daha çok bu aşırı örnek sınıfına girmektedir.
Kaydedilen linç sahnesi Libya’yı 42 yıl yöneten Muammer Kaddafi, 20 Ekim 2011’de feci şekilde öldürüldü. Oğlu Mutassım ve bazı eski bakanlarıyla kaçmakta olan diktatörün nasıl linç edildiği bir cep telefonuyla kaydedildi. Daha sonra cesedi dört gün boyunca sergilendi.
Diktatörlüğün altın çağı, iki dünya savaşı arasında yaşandı. Demokrasiler savaştan galip ama çok zayıf çıkmıştı. Mussolini 1922’de Roma’ya yürürken, Primo de Rivera 1923’te İspanya’da iktidarı ele geçirirken, popülist söylemleriyle insanlarda bir yenilik duygusu uyandırdılar. Arkasından Büyük Bunalım başgösterdi, Avrupa toplumları geleneksel demokrasileri demode, işe yaramaz bulmaya başladı. Hitler, Salazar, Franco iktidara geldi. Ülkelerine “istikrar”, daha doğrusu kendi sesleri dışında derin bir sessizlik getiren bu diktatörler, Batılı üst sınıflara devrimin ilacı gibi göründü. Bunların karşılığı, Sovyetler Birliği’ndeki sözde proletarya diktatörlüğüydü ki bu da aslında kişiye tapınmaya dayalı bir başka korkunç rejimdi. Aynı dönemde bir dizi ülkede de Horthy (Macaristan), Metaksas (Yunanistan), Antonescu (Romanya) gibi mini diktatörler ortaya çıkmıştı.
Bu altın çağın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kapanması beklenirdi ama öyle olmadı. Çünkü Soğuk Savaş başlamıştı. İki kampa bölünen dünyada, her iki tarafın bir ülkeden beklediği tek şey, kaleyi tutan sıkı bir rejimdi. Askerî darbelerden sonra yapılan “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız” türü açıklamaların nedeni buydu. Bir dizi ünlü diktatör bu dönemde ortaya çıktı; Salazar, Franco, Trujillo gibi eskilere de can suyu verilmiş oldu. Az sonra Sovyet veya Çin destekli diktatörlüklere karşılık, CIA destekli askerî darbe dönemi başladı.
1970’lerde dünya ekonomik krizi ve 1980’lerde neoliberal piyasa ekonomisine geçiş dönemi atlatıldıktan, üstüne bir de Sovyet bloku çöktükten sonra, demokrasinin zafer kazandığına inanıldı. Batı dünyası artık diktatörlüklere göz yummayacaktı. “Arap Baharı”nda yıkılanların yerine demokrasiler kurulacaktı. Ama Mısır’da 2013 darbesine onay verildi veya Tayland’da 2014’te yapılan darbeye fazla itiraz eden olmadı.
Hangi çağda yaşarsa yaşasın, tipik bir diktatörün en önemli özelliği, kişiye tapınmaydı. Hepsinin şef veya önder anlamına gelen bir ikinci adı vardı. Bunlar ataerkil rejimler olduğundan kadınlar geri plandaydı. Bazen acımasız ve haris eşler öne çıkıyordu. Genellikle onlara kocalarını yoldan çıkaran dişi şeytanlar olarak bakılırdı. Bu nefret kuralının tek istisnası Eva Peron oldu.
Diktatörlük, denetimsiz olduğundan kleptokrasiye dönüşür. Mobutu, Kaddafi gibi eski tip kleptokratlar devletin parasını doğrudan cebe atarken; Pinochet, Ben Ali, Mübarek gibi yeni tip kleptokratlar, ülkelerindeki “iş fırsatları” sayesinde zenginleşmiştir. Dayanağı ister ordu, ister parti, ister kabile olsun, diktatörün çevresinde, yarattığı fırsatlarla ilişkili bir seçkinler sınıfı oluşur. Diktatörlükler birbirinden beslenir. Yunanistan’da Platon’un Devlet kitabını bile yasaklayan Metaksas kitap yakmayı Hitler’den görmüştü. Pol Pot’un Kamboçya’da kentlileri köylere sürdüğü büyük kırım, Çin’de eğitimlilerin köylere yollandığı Kültür Devrimi’nin korkunç bir kopyasıydı. 2003’te Türkmenbaşı Niyazov’un ülkesinde, eski başbakan yardımcısı Şıhmuradov’un mahkemede tekdüze bir sesle “Ben ülke yönetecek adam değilim. Mafyayım, alkoliğim” dediğini duyan herkes, Stalin’in 70 yıl önce muhaliflerini temizlediği Moskova Mahkemeleri’ni hatırlamıştı.
Kurallara veya geleneklere dayanmayan bu rejimlerin sonrası belli değildir. İster istemez bir vâris arayışı başlar. İkinci bir kişinin yükselmesi tehlikeli görüldüğünden genellikle tek çözüm, bir aile üyesi olur. Duvalier, Esad, Kim İl Sung, Castro, iktidar devretme işini böyle halledebilenler arasındadır.
Bu rejimlerin bir başka ortak yönü de diktatörle uyrukları arasındaki karşılıklı korku, hatta paranoyadır. Kimse başkan babanın olmadığı bir dünya hayal edemez. Tabii o gün ergeç gelir ama buradaki örneklerde de görüleceği gibi, her zaman adalet yerini bulmaz.
LUCIUS CORNELIUS SULLA (MÖ 138?-78)
Kendisine resmen diktatör diyen diktatör
Diktatörlük kurumunu Roma Cumhuriyeti icat etmişti ama ona bambaşka bir anlam kazandıran Lucius Cornelius Sulla oldu. Roma’nın en yüksek yöneticileri, her yıl Senato’nun seçtiği iki konsüldü. Hannibal istilası gibi olağanüstü savaş durumlarında en fazla altı aylığına bir diktatör atanırdı. Ancak Sulla, lejyonlarıyla Roma’ya yürüdüğünde (MÖ 82’nin sonu) aklında bambaşka bir iktidar vardı. Senato’ya kendisini süresiz olarak diktatör atamalarını emretti. Hemen ardından düşmanlarını tasfiye etmeye başladı. Suetonius ve Plutarkhos gibi yazarlara göre, ilk gün 80 kişiyi mahkemeye başvurmadan mahkum ettirdiğinde halk çok huzursuzlanmıştı. Üçüncü gün iki yüz yirmi kişiyi daha mahkum ettirdi. Sonra da senatörlere “Aklıma gelen herkesi mahkum ettirdim; şu anda hatırlamadıklarımı da sonradan mahkum ettireceğim” dedi. Tabii Sulla’nın tek yaptığı katliam değildi. Onu öne çıkaran, hem savaşlar (İtalya’da Sosyal Savaş, Anadolu’da Pontus Kralı Mithridates’e karşı süren savaşlar) hem iç siyasi çekişmeler olmuştu. Reformlar yaparak Roma’yı istikrara kavuşturmaya çalıştı.
Bir yıl boyunca esip kavurduktan sonra, Sulla’nın, MÖ 81’in sonunda aniden diktatörlüğü bırakması herkesi şaşırttı. Sonraki yıl normal koşullarda bir kere daha konsül oldu, bir yıl sonra villasına, “milletin sinesine” döndü. Neden böyle yapmıştı? Belki kendisinden sonra aynı işe kalkışan ama suikaste kurban giden Caesar’dan daha öngörülüydü. Belki asıl neden sağlığıydı. Korkunç bir cilt hastalığı vardı; Plutarkhos’a göre aktörler arasında içerek sürdürdüğü ahlaksız yaşam nedeniyle her yeri ülserlerle kaplıydı, etindeki kurtçukları her gün ayıklamak gerekiyordu.
Emekli olduğunda Napoli yakınlarında Puteoli ve Cuma arasındaki villasına çekildi. Söylentiye göre, MÖ 68’de Atina’yı yağmaladığı sırada Aristoteles’in miras yoluyla kuşaktan kuşağa geçen kütüphanesine el koyarak bu villaya taşıtmıştı. Son birkaç yılında burada anılarını yazdırırken bir yandan da dördüncü karısı Valeria, sevgilisi Yunanlı oyuncu Metrobius ve birkaç yakın dostuyla sefahat alemleri düzenleyerek yaşadı. Ölmeden önce son yaptığı iş Puteoli kenti için yasa tasarıları hazırlamaktı. Yani emekliliğini içine sindirmiş, kendini yerel sorunlara adamıştı. MÖ 78’de ağır bir kanama geçirerek öldü. Plutarkhos’a göre, Sulla kendisine bir mezartaşı kitabesi hazırlamıştı: “Hiçbir dostu iyilikte, hiçbir düşmanı kötülükte onunla yarışamadı.”
RAFAEL TRUJILLO ( 1891-1961)
Gerçek başkan baba
1930 seçimlerinde, seçmen sayısından fazla oy aldı. Tüm düşmanlarını yok etti, CIA tarafından öldürüldü.
Trujillo’yu bugün hatırlayan pek yoktur. Oysa o birkaç önemli romana ilham vermişti. García Márquez, birkaç yüz yaşında, hayvanlarla dolu büyük bir sarayda yaşayan bir diktatörü anlattığı Başkan Babanın Sonbaharı’nı yazarken kuşkusuz Trujillo’yu düşünüyordu. Vargas Llosa, Teke Şenliği romanında onun öldürülmesini, Julia Alvarez Kelebekler Zamanı’nda, Trujillo kurbanı Maribal kızkardeşlerin öyküsünü anlatmıştı. Bunlara esin kaynağı olan adam -ülkesi Dominik Cumhuriyeti küçücük olsa da- 20. yüzyılın ilk büyük diktatörler kuşağındandı.
Başkanın Chevrolet’si delik deşik Dominik diktatörü Rafael Trujillo, 30 Mayıs 1961’de şehirlerarası yolda mavi Chevrolet’sinde giderken öldürüldü. Komploya katılanlar arasında Savunma Bakanı da vardı. O yıl Nisan ayında Küba’ya Domuzlar Körfezi çıkarmasını planlayan ABD, bu suikasta da silahları sağlayarak destek vermişti.
Ülkesi, Karayipler’deki bir adanın yarısını oluşturur (öbür yarısı da ünlü baba-oğul Duvalier ailesinin yıllarca yönettiği Haiti’dir). Ancak Trujillo’nun 1930-1961 arasındaki iktidarı, çıplak vahşetiyle Latin Amerika tarihinde özel bir yere sahiptir. Kariyerine sığır hırsızlığıyla başlayan, dokuz yılda teğmenlikten başkomutanlığa yükselen Trujillo, 1930’da bir darbeden sonra yaptırdığı seçimlerde büyük zafer kazandı: Aldığı oy sayısı, seçmen sayısından daha fazlaydı… Yaptığı diğer büyük işler arasında 20 bin kadar Haitiliyi öldürmek, başkentin adını Ciudad Trujillo (Trujillo kenti) diye değiştirmek, kiliselerde “Gökte Tanrı, yerde Trujillo” diye sloganlar attırmak, Nobel Barış Ödülü’ne adaylığını koymak da vardı. “El Jefe” (Şef ) veya “El Benefactor” (Velinimet) diye anılırdı. Paraya olan açlığı bitmiyordu; ölümünden sonra devletin el koyduğu şirketlerinin sayısı 111, üniformalarının sayısı iki bin, kravatlarının sayısı ise 10 binin üstündeydi.
Trujillo bütün düşmanlarını yok ettiğinden, onu öldürmek de yine kendi yakınlarına ve eski müttefiki ABD’ye düştü. 30 Mayıs 1961’de Trujillo’nun otomobiline CIA’in verdiği silahlarla ateş edenlerin her birinin diktatörden nefret etmek için kişisel nedenleri vardı. Ancak kimse Trujillo’nun ölebileceğine inanmadığından, oğlu Ramfis Trujillo çabucak ülkeyi kontrolü altına aldı ve babasını öldürenlerin peşine düştü, onları işkence altında öldürdü veya kurşuna dizdirdi. Ama birkaç ay sonra kendisi de ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Paris’e giderken yanında babasının cesedi de vardı.
BENITO MUSSOLINI (1883-1945)
Bacağından asılan despot: II. Duce
Bir zamanlar meydanları “Il Duce! Il Duce” diye inleten İtalyanlar, 1945’te öldürülen diktatörün cesedini bile parçaladılar.
İtalya’nın kuzeyi 1945 ilkbaharında kargaşa içindeydi. Mussolini’nin burada Alman himayesinde kurduğu İtalya Sosyal Cumhuriyeti son nefesini vermişti. Güneyden gelen Müttefik orduları işgalci Alman askerlerini kovalıyor, köyler, kasabalar, dağlar Mussolini’ye karşı mücadele eden partizanlarla kaynıyordu. Karısı Rachele’ye veda eden diktatör, yanında sevgilisi Clara Petacci ve birkaç yakınıyla bir Alman askerî konvoyunun korumasında İsviçre’ye doğru kaçıyordu. Musso köyünde partizanlarla karşılaştılar. Kısa bir pazarlıktan sonra partizanlar Almanların gitmesine izin verdi. Mussolini yırtık pırtık bir Alman üniforması giymişti. Ama partizanlar onu tanıyarak yakaladı, yanındakilerle birlikte bir köye götürdüler. Mussolini, Clara Petacci ve Sosyal Cumhuriyet’in eski bakanlarından oluşan grup, 28 Nisan’da partizanlar tarafından vurularak öldürüldü. O gece Milano’ya getirilen cesetler, bir yıl önce 15 antifaşist partizanın idam edildiği Loreto Meydanı’na atıldı. Çıldırmış bir kalabalık cesetlere saldırdı, tükürdü, tekmeledi, çiğnedi, ateş etti. Sonra cesetler meydandaki benzin istasyonunun damından başaşağı asıldı.
Bir meydandan diğer meydana Mussolini 1937’de Venedik’te İtalya’nın Milletler Cemiyeti’nden ayrılma kararını halka onaylattı. Kalabalıktan “evet, evet” çığlıkları yükseldi. Sekiz yıl sonra tanınmayacak şekilde çiğnenmiş cesedi Milano’da bir başka meydanda asıldı.
Kara gömlekli taraftarlarıyla 1922’de Roma’ya yürüyerek iktidarı ele geçiren Benito Mussolini yeni yükselen komünizme bir set çekmiş, istikrarsız bir ülkeye “çekidüzen” vermiş, en sık verilen örnekte olduğu gibi “trenlerin saatinde kalkmasını” sağlamıştı. Bir elini beline dayayarak İtalya’yı Roma’nın şanlı günlerine taşıyacağı palavralarını sıktığı mitinglerde göz boyuyordu.
Mussolini’nin öyküsü ölümünden sonra bir farsa dönüştü. Milano’daki Musoco mezarlığına gömülmüştü, ama faşistler cesedi kaçırarak günlerce köyden köye taşıdılar. Nihayet Predappio’da aile mezarlığına gömüldü. Bugün, her yıl bir grup kara giysili nostaljik faşist burada büyükbabaları gibi “Il Duce! Il Duce!” diye bağırmaya devam ediyor.
ADOLF HITLER (1889-1945)
Kurtuluşu intiharda buldu
Hitler son günlerinde bütün nefretini kendi halkına çevirdi. Gerçeklikten tamamen kopmuş bir ortamda intihar etti.
Adolf Hitler’in Berlin’de Şansölyelik binasının bahçesindeki yeraltı sığınağında (bunker) geçirdiği son on gün, bir senaryo için o kadar elverişliydi ki, bu konuda dört film yapıldı. Jeneratörlerin gürültüsü, dizel ve sidik kokusu, loş ışıklar, alçak tavanlar, felaket haberleriyle kesilen toplantılar, Führer’in çalışma odasında verilen şarap ve kahve partileri, hasta despotun beton hücrelerden oluşan labirentte sürüklenir gibi dolaşması… Bir diktatörlüğün çöküşü bundan daha sembolik olamazdı.
Olaylar 20 Nisan 1945’te Führer’in doğumgününde başladı, 30 Nisan 1945’te, Mussolini’nin öldürülmesinden 48 saat sonra intihar edişiyle son buldu. Tanıklık edenlerin en çok hatırladığı, ortamın gerçek dışılığıydı. Hitler bazen Münih Birahane Darbesi gibi eski günlerden, bazen “savaştan sonra” Linz’de yaptıracağı büyük müzeden bahsediyordu. Göring ve Himmler’in düşmanlarla anlaşma yolu aradıkları ortaya çıktığında köpürerek onları idama mahkum etti. Çevresindekiler de gerçekten kopuktu. Örneğin Bormann, en büyük rakibi Himmler’in vatan hainliği ilan edildiğinde, sanki ortada el konulacak bir iktidar kalmış gibi sevinmişti.
Tartışmalı ölüm Sovyet askerleri 2 Mayıs 1945’te bunkere ulaşarak, Hitler’e ait olduğunu sandıkları bir ceset buldular. Ancak bunun Hitler’in dublörü Gustaf Weler olduğu anlaşıldı. Hitler’in biyografisini yazan tarihçi Ian Kershaw’a göre, bunkerden sağ kurtulan Alman subaylarının tanıklığı doğrultusunda, intihar eden Führer ve eşinin cesetleri tamamen yakılmıştı.
Hitler’in gözde mimarı, Savaş Endüstrisi Bakanı Albert Speer’e göre, herkes umudunu gizlice geliştirilmekte olan güçlü bir silaha bağlamıştı. Hatta önde gelen Nazilerden Robert Ley ona, “Ölüm ışınları icat edilmiş! Ama senin bakanlığın konuyla ilgilenmemiş!” diye bağırmış, Speer de “En iyisi bu ölüm ışınları işinin başına sen geç” demişti, “denek olarak da kendi tavşanlarını kullanırsın.”
Hitler son dakikaya kadar “teslim olmak yok”, “Clausewitz” ve “yanmış toprak” politikalarını sürdürmeye çalıştı. 22 Nisan’da bunkerde yapılan askerî zirvede 12. Ordu ile 9. Ordu’ya Sovyetleri kıskaç harekatıyla ezme emrini verdi; oysa bu iki ordu- dan geriye kalanların nere- de olduğu bile bilinmiyordu. Hitler ilk kez savaşın kaybedildiğini kabul etti. Almanlar yenilmişti, demek ki en güçlü ırk değillerdi, yani yaşamaya hakları yoktu. Hitler son günlerinde bütün nefretini kendi halkına çevirdi.
Bundan sonrası iyi bilinir: 29 Nisan’da Eva Braun ile evlenir, ertesi gün öğleden sonra çekildikleri odadan silah sesi duyulur. İntihar eden karı-kocanın cesetleri Şansölyelik bahçesine çıkarılarak yakılır. Ardından Propaganda Bakanı Goebbels ve karısı Magda, altı çocuklarını zehirledikten sonra intihar ederler. Sonra bunkerde önüne gelen intihar etmeye başlar. 2 Mayıs’ta Reichstag binasının tepesine Sovyet bayrağı dikilir ve Avrupa’da savaş biter.
YOSIF STALIN (1878-1953)
Son komployu kendine kurdu
Kendi sidiğinin içinde yatarken bulundu. Tanınmış hekimler, hasta lidere suikast iddiasıyla hapiste, işkencedeydi.
Stalin’in ölümünü anlatmak isteyen hiçbir tarihçi, Aleksey German’ın “Hrustalev! Araba!” filminin (1998) üstüne çıkamaz. Film, 1953’ün olağanüstü soğuk kışında Moskova’daki çılgın üç günü anlatır. Bir beyin cerrahı, siyasi tutuklu olarak Sibirya’ya gönderilmek üzereyken, son anda trenden indirilir, yakapaça Stalin’in daçasına getirilir. Büyük önder beyin kanaması geçirmiş, yerde yatmaktadır. Doktorun çabaları onu kurtaramaz. Gerçeküstü görüntülerle korku, bilinmezlik ve kargaşa atmosferini büyük başarıyla yansıtan bu siyah-beyaz film, tarihî gerçeklerden uzak değildi.
Stalin gerçekten de 28 Şubat veya 1 Mart 1953’te, Moskova yakınlarındaki daçasında beyin kanaması geçirdi. Odasına o çağırmadan kimse giremediği için, pijamasının altıyla yerde, kendi sidiğinin içinde kaldı. Nihayet bu halde bulunduğunda etrafı bir telaş aldı. Stalin’in en yakın “adamları” Beria, Malenkov, Bulganin, Kruşçev daçada toplandı. Doktor çağırmaları bir gün sürdü çünkü büyük şef olmadan karar vermeye alışkın değillerdi. Nihayet doktorlar gelip lideri yatağına yatırdılar. Ama Stalin bir daha kendine gelmedi, 5 Mart’ta öldü. Sovyet gizli polisinin efsanevi şefi Lavrentiy Beria canlı ve mutlu görünüyordu. Büyük liderin öldüğü anlaşıldığında hemen kalktı, “Hrustalev! Arabamı getir!” diye bağırdı (Hrustalev, Beria’nın şoförüydü). Daçadan ayrılırken kendinden emin hali, sonradan onun Stalin’i varfarinle zehirlettiği dedikodusuna yol açtı.
Lenin gibi mumyalandı Stalin’in cesedi üç gün üç gece Moskova’da Sendikalar Evinde sergilendi, on binlerce insan önünden geçti. 1930’larda Moskova Mahkemeleri de bu binada yapılmıştı. 9 Mart 1953’te mumyalanmış ceset Kızıl Meydan’daki Lenin Mozolesi’ne kaldırıldı. Buraya 1961’e kadar Lenin- Stalin Mozolesi denildi.
1924’te Lenin’in ölümünün ardından Sovyet Komünist Partisi içindeki iktidar mücadelesinde kendisine rakip olabilecek herkesi yok ederek tek adam haline gelen Stalin, otuz yılını Sovyet egemenliği altındaki halkları “ayıklayarak” geçirmişti. Tek tek bireyleri, meslek gruplarını ve etnik toplulukları yok etmenin ötesinde, insanların aklına da egemen olmaya çalışmıştı. Ancak ömrünün sonunda, kendi tuzağına düşmüştü. Çünkü son fantezisi, “doktorlar komplosu” oldu. Tanınmış doktorlar, Sovyet liderlerini öldürmeyi planladıkları iddiasıyla hapse atıldı. Söylentiye göre, doktoru Vladimir Vongradov 1952’de Stalin’in sağlığındaki bozulmayı farkederek işleri ağırdan almasını söyleyince tutuklanmıştı. Sonraki doktoru da aynı akıbete uğradı. Stalin beyin kanaması geçirdiğinde, son özel doktoru Miron Vovsi hapishanede işkence altındaydı. Onlara en çok ihtiyaç duyduğunda çevresinde doktor kalmamıştı.
FRANCISCO FRANCO (1892-1975)
Bir türlü ölemedi, 3 yıl can çekişti
Franco son anlarını yaşarken gösteriler sürüyor, öğrenciler tutuklanıyor ama televizyonda doğa belgeselleri gösteriliyordu.
Madrid’de 1975 sonbaharında sayısız Franco fıkrası anlatılıyordu: “Halk diktatörün penceresinin önünde toplanmış. Yatağında can çekişen Franco ‘Ne istiyorlar?’ diye sormuş. ‘Size veda etmeye gelmişler Caudillo’. Franco şaşırmış: ‘Nereye gidiyorlar?”
Bir başka fıkra: “Franco hükümet toplantısında kalp krizi geçirerek ölmüş. Bakanlar donup kalmış. Sonra biri telaşla ayağa fırlamış: ‘Peki ama bu haberi ona kim verecek?” Stalin ölüm döşeğinde doktor müdahalesinden nasıl yoksun kaldıysa, Franco da aşırı müdahale nedeniyle son üç yılını can çekişerek geçirdi. Oysa, 1936’da İspanya Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanan, kanlı bir içsavaştan sonra 1939’da ülkeyi ele geçiren general, büyükbabasının 103 yaşına kadar yaşamasıyla övünürdü. Otuz yıl boyunca, İspanya’nın ve “Haçlı Seferi’nin Caudillo’su” (önderi), “Orduların Generalisimosu” olarak hüküm sürmüştü. 1970’te Luciano Rincón, Francisco Franco: Bir Mesihçiliğin Tarihi adlı kitabında durumu şöyle özetlemişti: “Franco İspanya’yı sadece konuşmayanları, yani ölüleri anlayabildiği bir Babil kulesine haline getirdi.”
Franco 1970’lerde artık ülkesini anlayamaz hale gelmişti. İşçiler grev, öğrenciler eylem yapıyor, Bask Ülkesi’nde milliyetçi ayaklanmalar oluyor, enflasyon yükseliyor, birilerini idama mahkum ettirdiğinde dünyadan protestolar yükseliyordu. Artık “Franco’dan sonrası” tartışılıyordu.
Esirlere yaptırdığı anıta gömüldü Franco 1940-1959 arasında, İç Savaş’ta ölen taraftarları için bir anıt yaptırdı. Muhaliflerin “toplama kampı” adını taktığı inşaatta cumhuriyetçi mahkumlar çalıştırıldı. Franco öldükten sonra “Düşenlerin Vadisi” (Valle de los Caídos) denilen bu tartışmalı anıta gömüldü.
Rejimin değişmemesini isteyen yakın çevresine “bunker” adı verilmişti; Hitler ile yapılan benzetme açıktı. Üstelik bunkerin içinde de çatlaklar vardı. Yıllarca İspanyolları rehin tutan Franco, sonunda kendi çevresinin rehinesi olmuştu. 17 Ekim 1975’te, hükümete başkanlık eden Caudillo’nun göğsüne üç elektrot takılmıştı. Yan odada üç doktor ekran başındaydı. Onbeş dakika sonra ekranlar çıldırdı. Hiçbir şeyden habersiz bakanların korkulu bakışları altında toplantıya ara verildi.
Parkinson hastalığından muzdarip Franco’nun damarları, aldığı ilaçlar nedeniyle perişandı. 22 Ekim’de bu defa bir kalp krizi geçirdi, böbrekleri iflas etti. 3 Kasım’da 40 kiloya inmişti. Çevresinde damadının önderliğinde 23 hekim vardı. Arka arkaya üç kez müdahale edildi. Madrid gazetelerine başlık verildi: “Franco asker gibi askerlerin arasında ameliyat oldu!” İspanyollar ölüme karşı verilen destansı mücadeleyi saat saat izlediler.
17-18 Kasım’da vücut ısısı 33 dereceye düşürüldü. 19 Kasım’da son anlarını yaşarken, Bilbao’da ETA militanları, Zaragoza’da öğrenciler tutuklanıyor, televizyon doğa belgeselleri gösteriyordu. Sabaha karşı öldü. Kurduğu rejim birkaç yıl içinde tarihe gömüldü.
FERDINAND MARCOS (1917-1989)
On anayasa yazan ‘hukukçu’
1986’daki hileli seçimi kabul etmeyen halkın sokağa dökülmesinden sonra ülkesini terketti, üç yıl sonra öldü.
Filipinli yazar Ninotchka Rosca, Savaş Hali (1988) adlı romanında, ülkesinin simgesi olarak K Adası’nı anlatır. Sonsuz bir savaşın ortasında sonsuz bir bayram yaşanmaktadır. Marcos yönetimindeki Filipinler böyleydi: Bir yanda diktatörün eşi Imelda Marcos’un üç bin ayakkabısı, şık elbiseleri, güzellik kraliçesi yarışmaları, kumarhaneler, safari adaları; öte yanda gittikçe yoksullaşan ve sıkıyönetim altında boğulan bir halk. Bu rejim 1986’da hileli bir seçimi kabul etmeyen halkın sokaklara dökülmesiyle son buldu. Diktatör güya kazandığı seçimden 18 gün sonra ülkesini terkederek sadık müttefiki ABD Başkanı Reagan’ın kanatları altına sığınmak zorunda kaldı. 1989’da Honolulu’da öldü.
Ferdinand Marcos kendi anayasalarını (10 adet) kendisi yazacak kadar iyi bir hukukçuydu. 1965 ve 1969’da üstüste seçim kazanarak otoriter bir yönetim kurmuştu. Eski Amerikan sömürgesi Filipinler’de ABD tarzı bir başkanlık sistemi vardı ve anayasa üçüncü kez başkan olmasını engelliyordu. 1970’lerin başında Marcos kara kara düşündükten sonra bir anayasa kurulu topladı, Fransız usulü başkanlık sistemi için yeni bir anayasa hazırladı. İki anayasa arasındaki geçici sürede, devlet başkanı olarak hem eski anayasaya göre başkanın, hem de yeni anayasaya göre başbakanın tüm yetkilerine sahip olacaktı. Delegelerden çoğu bu sürenin kısa, Marcos ise mümkün olduğu kadar uzun olmasını istiyordu. İstihbarat şefi General Ver’in muhalif delegeleri tek tek huzuruna çağırmasıyla sorun halledildi. Ardından Marcos komünizm tehlikesinden söz etmeye başladı. Savunma Bakanı Enrile’nin boş Mercedes’ine ateş edilmesi, Manila civarındaki küçük patlamalar, komünist gerillalara atfedildi. Bu komploların ardından Marcos, 1972’de sıkıyönetim ilan etti. Artık ömürboyu diktatördü.
Propaganda fotoğrafı Dansçı, model, güzellik yarışması ikincisi Imelda Marcos, kocasının ölümünden sonra siyasi yaşamını sürdürdü. 2010’da seçimlerden az önce gazetecileri evinin bodrumuna davet etti, mumyalanmış kocasının cam tabutunu öperken bu fotoğrafı çektirdi. Milletvekili seçilmeyi başardı.
Ancak bu diktatörlük, Singapur veya Güney Kore’dekiler gibi ekonomik mucize yaratmadı. Nüfusun üçte birini oluşturan 16 milyon Filipinli büyük bir ekonomik çöküş yaşadı. Filipinler’in Marcos’un servetinin peşindeki hukuki mücadelesi bugüne kadar sürdü ve 4 milyar dolar geri alındı. Imelda Marcos’un ayakkabılarının bir kısmı müzeye kaldırıldı. Geçen yıl mücevherlerine de el konulan Imelda Marcos, son beyanatlarından birinde şöyle diyordu: “Ben gösterişçi olarak doğmuşum. Bir gün adım sözlüklere girecek. Gösterişçi savurganlığa ‘Imeldifik’ diyecekler.”
AUGUSTO PINOCHET (1915-2006)
Yaptıkları yanına kâr kaldı
1988’de diktatörlüğü bırakmak zorunda kaldı ama 18 yıl daha yaşadı. İşlediği insanlık suçlarının bedelini ödemeden gitti.
5 Ekim 1988’de Şili halkı tarihî bir referandumda oy kullandı. Pinochet’in sekiz yıl daha başkan olarak kalmasını isteyenler “Evet”, istemeyenler ise “Hayır” diyecekti. Bir sürpriz oldu: Referanduma katılanların yüzde 56’sı “Hayır” dedi. Şili’yi sosyalistlerden ve ekonomik darboğazdan kurtarmakla, Chicago ekolünün neoliberal politikalarını uygulayarak ekonomik gelişmeyi sağlamakla övünen generalin sonu böyle başladı. Genelkurmay Başkanı Augusto Pinochet’in Cumhurbaşkanı Salvador Allende’yi devirdiği ve kendisini “Ulusun Yüce Şefi” ilan ettiği 11 Eylül 1973 darbesiyle Şili, serbest piyasayla acımasız siyasi baskının elele yürüdüğü, 20. yüzyıl sonuna özgü yaygın bir şemanın uygulandığı ülkelerden biriydi (bir diğeri de Türkiye olacaktı).
Parlamentonun, parti ve sendikaların kapatıldığı, 3.200 muhalifin “kaybolduğu”, 30 bin kişinin tutuklanarak işkence gördüğü, nüfusun yüzde 2’sini oluşturan 200 bin kişinin sürgüne gittiği ülke 15 yıl sonra verdiği “Hayır” oyuyla diktatörü iktidardan uzaklaştırmayı başarmıştı. Pinochet başkanlığı bıraktı, ama genelkurmay başkanlığını 1998’e kadar sürdürdü, ardından kendi yaptığı anayasaya göre ömür boyu senatör oldu.
1998 sonbaharında tedavi için gittiği Londra’da, İspanyol savcı Baltasar Garzón’un talebi üzerine hastanede gözaltına alındı. Savcı onu 1970’lerde Şili’de 94 İspanya vatandaşına yapılan işkencelerden, İspanyol diplomat Carmelo Soria’nın öldürülmesinden suçlayarak dava açmış ve Büyük Britanya ile İspanya arasındaki suçluların iadesi anlaşmasına dayanarak tutuklanmasını istemişti. Ancak bir buçuk yıl sonra İngiltere “bozuk sağlığı” nedeniyle Pinochet’in ülkesine dönmesine izin verdi. Şimdilik kurtulmuştu ama 2001’de bu defa Şilili yargıç Juan Guzmán Tapia, emekli general hakkında insan haklarını çiğneme suçuyla dava açılmasını kabul etti. Pinochet’i yine “bozulan akıl sağlığı” kurtardı.
Devlet töreni yapılmadı Şili Cumhurbaşkanı Salvador Allende, 1973’te darbe yapan askerlerin kuşattığı ve havadan bombaladığı başkanlık sarayında intihar etmek zorunda kalmıştı. Pinochet öldüğünde, devlet töreni yapılmadı ama askeri tören yeterince şatafatlıydı.
Üç yıl sonra hakkında bir vergi kaçakçılığı davası açıldı. ABD Senatosu’nun bir soruşturmasına ve Şili mahkemelerinin raporlarına göre, Pinochet’in yabancı bankalardaki serveti 28 milyon doları buluyordu. Pinochet, 2006 sonunda 91 yaşında öldü. Ailesine bıraktığı milyonların “zekice yapılmış yatırımlar” olduğuna karar verildi.
Zamanla Şili’de Pinochet hayranlarının sayısı azaldı ve 2013’te, darbenin anısına 11 de Septiembre (11 Eylül) adı verilmiş olan caddeye eski adı (Nueva Providencia) yeniden verildi.
MOBUTU SESE SEKO (1930-1997)
Afrika’nın büyük hırsızı
Ülkesini soyup soğana çevirdi. Soğuk Savaş’ın sonu, onun da sonu oldu. Fas’a sığındı, birkaç ay sonra öldü.
İsviçre 2007’de eski diktatör Mobutu’nun İsviçre bankalarındaki hesaplarının dondurulduğunu, 8 milyon İsviçre Frangı tutarındaki bu servetin Kongo’ya geri verileceğini açıkladığında ülkede büyük bir hayalkırıklığı yaşandı. Zira Kongolular diktatörün servetinin en az 1 milyar dolar olduğuna inanıyorlardı; ülkelerinde, Mobutu’nun ipleri elinde tuttuğu yıllar boyunca kleptokrasinin mükemmel bir örneği yaşanmıştı.
Asker ve polislerin yağma turuna çıktığı, hastanelere rüşvetle hasta kabul edilen ülkede Mobutu bir mitingte halka, “Hadi gidin çalın, ama fazla çalmayın çünkü yakalanırsınız” demişti. Kendi kabilesi Ngbandi’nin yaşadığı Gaobalite’de “Cangılın Versailles’ı” denilen bir saray, Paris’e yapacağı alışveriş gezilerini bekleyen Concorde’u için bir havaalanı, bir hidroelektrik santralı, doğduğu köy N’dangi’de bir liman, yeraltı tüneliyle ulaşılan bir nükleer sığınak yaptırmıştı.
Mobutu, uzun iktidarını Soğuk Savaş’a borçlu olanlardandı. Lumumba’nın bir komünist olduğunu öne sürerek ABD ve Belçika’nın desteğini alan Mobutu, 1965’te diktatörlüğünü kurdu. 1970’de yaptırdığı başkanlık seçiminde 157 oya karşılık 10.131.699 oy alma “başarısını” gösterdi.
Ancak onu diktatörlere özgü tuhaflıklar listesinde üst sıralara çıkaran, 1966’da başlattığı “authenticité” (aslına dönüş) kampanyası oldu. Joseph Mobutu 1971’de ülkesinin adını Zaire yaptı, Kongo Nehri Zaire Nehri, para birimi de Zaire oldu (Üç Z devrimi). Hıristiyan adlarının terkedilmesini isteyerek kendi ismini de değiştirdi: Mobutu Sese Seko Kuku Ngbendu Wa Za Banga. Bu ismin kelimesi kelimesine çevirisi “Dokunulmadık tavuk bırakmayan yorulmaz güçlü horoz”, mecazi anlamı ise “Herşeyi yakıp yıkarak zaferden zafere koşan dayanıklı büyük savaşçı”ydı.
Kinşasa kaplanı Mobutu’nun kendine taktığı isimlerden biri de Kinşasa Kaplanı’ydı. Kurduğu Halkçı Devrim Hareketi (MPR) adlı partinin ideolojisine ise “mobutizm” deniliyordu. Parti Mobutu’nun ölümünden sonra çeşitli hiziplere bölündü.
Batılı kıyafetleri yasaklayarak, “abacost” dediği (kelime Fransızca “kahrolsun kostüm” anlamındaki “à bas le costume”ün kısaltmasıydı) Mao tarzı cekete büründü, leopar kürkünden beresini taktı, eline bastonunu aldı. Ama Mobutu’nun en büyük suçu doğal kaynaklar açısından dünyanın en zengin yerlerinden biri olan ülkesini soyup soğana çevirmesiydi.
Soğuk Savaş’ın bitmesi, Mobutu’nun sonunu getirdi. 1997’de, Kabila önderliğindeki asilerin zaferi üzerine Fas Kralı II. Hasan’ın yanına sığındı, birkaç ay sonra prostat kanserinden öldü.