Etiket: pers

  • Paha biçilmez Anadolu mirası Türk arkeologlarca yaşatılıyor

    Arkeoloji, artık Türkiye’nin Batı’yla rekabete girdiği bilim dallarından biri. Ülkemizin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Türk Tarih Kurumu’nun destekleri sonucunda, arkeologlar 2023’te çok önemli keşiflere imza attılar.

    Gundem_Arkeoloji_1

    ŞANLIURFA – KARAHANTEPE / MÖ 10.000

    ‘Hassas içerikli’ erkek heykeli

    İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Necmi Karul tarafından yürütülen ve Anado­lu anıt sanatının başlangıcını oluşturan Göbeklitepe kültürüne ait bir yerleşme olan Karahantepe’de 2.3 m. yüksekli­ğinde bir erkek heykeli bulundu. Elleri ile penisini tutmuş olan figürün benzerleri, yakın çevredeki Sayburç ve Balıklı­göl’de de ortaya çıkarılmıştı. Haber Tür­kiye medyasında çoğunlukla heykelin penis bölümü olmadan paylaşıldı.

    Gundem_Arkeoloji_2

    İSTANBUL – BEŞİKTAŞ / MÖ 7.000

    Şehrin göbeğinde Neolitik dönem kalıntıları

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında Beşiktaş Mey­danı Metro İstasyonu ana girişi kazılarında Neolitik Dönem’e ait olduğu düşünülen işlenmiş ahşap kalıntıları bulundu. Erken Tunç Çağı kromlekli mezarlarının altında saptanan ahşap kalıntı­ları, Yenikapı kazılarından sonra İstanbul’da keşfedilen en önemli organik bulguları oluşturuyor.

    VAN – KANİYA BEKAN / MÖ 1200

    Nekropolde ameliyatlı kafatasları

    Van’ın Çatak ilçesindeki Kaniya Bekan Nekropolü’nde, Van Müzesi başkan­lığında yürütülen kazılarda ortaya çıkarılan 400 iskeletten 30’unun kafatasında ameliyat izleri (trepanas­yon) saptandı. Anadolu’da Neolitik Dö­nem’den itibaren görülen trepanasyon uygulamasının nedeni hakkında görüş­birliği bulunmuyor. Bir grup biliminsanı bunu tıbbi sebeplerle ilişkili görürken, kimi uzmanlar trepanasyonun dinsel temelli bir pratik olduğunu savunuyor.

    Gundem_Arkeoloji_3

    VAN – KÖRZÜT KALESİ / MÖ 900

    Erken Urartu döneminden izler

    Van Müzesi başkanlığında Muradiye yakınlarındaki Körzüt Kalesi’nde gerçekleştirilen kazı­larda Urartu yazıtları keşfedildi. Urartu Kralı Menua dönemine ait olduğu düşünülen yazıtlar, iki taş blok üzerine 6 sıra çivi yazı­sıyla yazılmış. Sözkonusu yazıt­lar, Erken Urartu Dönemi’ne ait olmaları nedeniyle son derece önemli bulgular kategorisinde değerlendiriliyor.

    Gundem_Arkeoloji_4

    ÇORUM – BOĞAZKÖY / MÖ 800

    Demir Çağı’ndan eşsiz bir parça

    Hattuşa Antik Kenti’nde Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Prof. Dr. Andreas Scha­chner başkanlığındaki kazılarda fildişi bir süsleme parçası bulundu. Yaklaşık 30 cm. uzunluğunda, 10 cm. genişliğindeki fildişi parçada, parlak zemin üzerine kazınmış sfenks ve aslan figürleri ile iki hayat ağacı motifi yer alıyor. Demir Çağı için eşsiz bir eser olan fildişi parçanın mobilya aksamı olduğu düşünülüyor.

    Gundem_Arkeoloji_5

    AMASYA – OLUZ HÖYÜK / MÖ 700

    Kare planlı yeni sunak ve ateş ocağı

    İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şevket Dönmez başkanlığında de­vam eden Oluz Höyük kazılarında Med Dönemi’ne ait sunak keşfedildi. Sunak, Kubaba Kutsal Alanı’nda ortaya çıkarıl­dı. Geç Frig Dönemi’nde inşa edilen an­cak Med Dönemi’nde “kutsal ateş ocağı” ve platform gibi eklentilerle müdahale gören sunağın kare planlı tapınakların en erken örneği olduğu düşünülüyor.

    Anafi 1.8.2

    KAHRAMANMARAŞ – TANIR YASSI HÖYÜK / MÖ 600

    Anadolu’da nadir bir Pers yapısı

    Ahi Evran Üniversitesi’nden Dr. Elif Baştürk başkanlığında yürütülen Tanır Yassı Höyük kazılarında, Akha­imenid (Pers) Dönemi’ne tarihlenen mimari kalıntılar saptandı. Avlulu bir komplekse ait olduğu gözlenen yapı, nitelikli taş döşemeleriyle dikkati çeki­yor. Anadolu’da nadir olarak görülen Akhaimenid yerleşmeleri, Perslerin Anadolu’yu işgali sırasında ve sonra­sında kültürel bir değişim gerçekleş­tirmediklerine işaret ediyor.

    Gundem_Arkeoloji_7

    BARTIN – AMASTRİS / 200

    Afrodit ama su perisi

    Amasra Müzesi başkan­lığında modern Amasra içinde yer alan Amastris Antik Kenti’nde yapılan kazılarda Afrodit heyke­li bulundu. Figürün aynı zamanda su perisi Nym­phe özellikleri taşıması­nın Anadolu arkeoloji­sinde ilk defa gözlendiği ifade ediliyor.

    Gundem_Arkeoloji_9
    Gundem_Arkeoloji_8

    MUĞLA – STRATONİKEİA / MÖ 152

    ‘Dans eden Mousa’ heykeli

    Pamukkale Üniversitesi’nden Prof. Dr. Bilal Söğüt başkanlığında yürütülen Stratonikea Antik Kenti kazılarında, antik dönem mitolojisinin ilham perilerinden olan “Dans eden Mousa” heykeli ortaya çıkarıldı. MÖ 2. yüzyılın meşhur heykelt­raşlarından Philiscus’un yaptığı bilinen ve Zeus ile Mnemosyne’nin kızları olan ilham perilerinden “Dans eden Mousa”nın, Anadolu ve Yunanistan’da sadece Roma dönemi kopyaları biliniyor.

    ADIYAMAN – PERRE / 100-300

    Sabbion ve Maxiadas burada yatıyor

    Adıyaman Müzesi başkanlığında Perre Antik Kenti’nde Roma Dönemi’ne ait 17 Khamosorion tipi lahit içeren bir mezar odası bulundu. Lahitlerden birinin üzerin­de, kazıma tekniğiyle yapılmış Sabbion ve Maxiadas isimli erkek ve kadın adları tespit edildi. Sözkonusu yazıt, Anadolu’da bir Kha­mosorion lahit üzerindeki ilk örnek.

    Gundem_Arkeoloji_10
  • Medler, Oluz Höyük’e geldi heykel-sunak gitti, ateş geldi

    MÖ 590’a kadar, Anadolu’da kesintisiz bir biçimde farklı inanç sistemleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştı. Medler’le birlikte ise, Erken Zerdüşt dini özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğrafyada etkili olmaya başladı. Görsel ifadelerin yerini ateş aldı; küller depolandı; ateş, bir tür “kıble” olarak kullanıldı.

    Göçebe Persler, MÖ 1. binyılın başlarında Horasan’dan yani Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklardan Proto-Türk (Tu­ranî) Sakaların (Doğu İskitler) baskısıyla İran’ın bugünkü Fars Bölgesi’ne geldiler ve yerleşti­ler. İlk Pers ülkesinin adı olan “Parsua”, Yeni Assur, Yeni Babil, Yeni Elam, Urartu ve Eski Pers kaynaklarında geçmektedir. MÖ 716-715 yıllarında bölgeye büyük bir sefer gerçekleştiren Assur Kralı 2. Sargon, sarp bir tepe üzerinde yer alan ve güçlü kulelerle korunan Med kenti Ganghutu’ya saldırmış ve kenti zaptetmiştir. Bu bağlamda Assur döneminde Persler ile Medler’in Batı İran’da birlikte yaşadığı anlaşılmaktadır.

    Perslerin komşuları olan Medler, uzun yıllar süren mü­cadeleler sonucunda MÖ 625 civarında Sakaları İran toprak­larından çıkarmayı başardılar. Buradaki Proto-Türk göçebeler­den kurtulan Med Kralı Kyaksa­res (MÖ 625-585) İran coğrafya­sında genişleme arzusundaydı. Bu siyasetin bir sonraki aşa­masında Medler, Persleri de egemenlikleri altına aldılar. Böylelikle Persler, Med Krallı­ğı’na bağlı bir beylik konumuna düştüler. Kyaksares’ten sonra Med Krallığı tahtına Astyages (MÖ 585-550) çıktı. Akhaime­nid soyundan gelen Pers Kralı 1. Kambys ise, Kral Astyages’in kızı Mandana ile evlendi. Bu evlilikten, MÖ 590’da İran’da Önasya’nın en büyük impara­torluklarından birini kuracak olan Büyük Kyros doğacaktı.

    Arkeo_Tarih_1
    Kubaba Sunağı ve yakın çevresinde, çok sayıda dinsel bulgu ortaya çıkarıldı.

    Önce Urartu Krallığı sonra­sında ise Assur İmparatorluğu yıkılmıştı. İran’daki siyasal ve askerî yapılanmasını tamam­layan Medler ise Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumu­na geldiler; Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısında­ki Anadolu topraklarını tehdit etmeye başladılar.

    Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinde, Antik Batı’nın “Kap­padokia” dediği, Assurlular’ın ise “Tabal” olarak andığı top­raklarda Frigleşmiş Kızılırmak Havzası toplulukları yaşıyordu. Medler’in batıya doğru hare­ketlenmeleri, bu coğrafyanın yakın geleceğini belirleyen

    politik ve askerî olayların başında gelmektedir. Medler’in Anadolu’nun doğu yarısını ele geçirmeleri ile Batı İran, Me­zopotamya ve Anadolu toprak­larında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başladı. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medler’e karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başla­dıkları anlaşılmaktadır. Kül­türel birliğin sağlanmasında, Medler’in Anadolu’ya taşıdıkla­rı Zerdüşt dininin etkisi önemli olmuştur. Bu duruma MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Kızılırmak Havzası ve doğu­sunda Zerdüşt dininin saygı görmüş ve yaygınlaşmış olması tanıklık etmektedir.

    Arkeo_Tarih_2
    Kazı başkanı Prof. Dr. Şevket Dönmez ve ekibi, Med sunağında çalışırken.

    MÖ 590’da başlayan Kızılır­mak (Halys) Savaşı, MÖ 585’de sona ermişti. Bu tarihten itiba­ren Lidya Krallığı, Med sınırını oluşturan Kızılırmak’ın yakın çevresinde ve batısında oturan Frig halkı ile Frigleşmiş toplu­luklara baskı yapmaya başladı. MÖ 585’teki barış antlaşması ile sağlanan huzur ortamı, MÖ 546’da Akhaimenid kralı Büyük Kyros’un Lidya Kralı Kroisos’u yenmesi ve Anadolu’yu zaptet­mesiyle son buldu.

    Önemli bir Kuzey Kappa­dokia kenti olan Oluz Höyük’e, yaklaşık MÖ 585 civarında Med boylarından biri olan Magiler’in (Mog, Magus) yerleşmiş olduğu, dinsel mimarideki bazı eklenti unsurları ile taşınabilir maddi bulgulardan anlaşılmaktadır. Bu durum, Anadolu’nun doğu yarısını MÖ 585’ten MÖ 559’a değin 26 yıl boyunca yöneten Medler’in, Amasya coğrafya­sının da dahil olduğu Kappa­dokia’ya büyük önem vermiş olduklarına işaret eder. Bu süre içinde Magiler’in, Erken Zerdüşt dininin temel kültünü oluştu­racak olan Ateş Kültü inancını hem de Zerdüşt’ün hayatta ol­duğu bir dönemde Oluz Höyük’e taşımış oldukları gözlenmekte­dir. Misyonları Zerdüşt dininin yaşatılması olan Magiler’in, Medler’le birlikte Anadolu’ya ilk defa MÖ 590’larda misyoner olarak girdikleri ve sonrasında belki de hiç geri dönmedikleri anlaşılmaktadır.

    Arkeo_Tarih_3
    Med Krallığı’nın Anadolu’daki yayılım alanı.

    Medler’in işgale başladığı MÖ 590’a kadar, Anadolu’da kesinti­siz bir biçimde farklı inanç sis­temleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştır. Med­ler’le birlikte ise, merkezinde “arkaik monoteizm” (tevhid) ile “anikonizm” olan Erken Zerdüşt dininin özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğ­rafyada etkili olmaya başladığı anlaşılmaktadır. Oluz Höyük’te açığa çıkmaya başlayan arkeo­lojik bulgular, büyük olasılıkla Medler’in hareket güzergah­larına ve yerleşmelere de işaret etmektedir. Oluz Höyük kazıları, Anadolu’ya yeni olan bu dinde heykelin ve sunağın olmadığına, görsel ifadelerin yüceltilmesi ya da bunlara saygı duyulması noktasında muhalif bir düşünce ve eylem bulundu­ğuna işaret etmektedir. Görsel ifadelerin yerini ateşin aldığı, belki ateşin bir “kıble” ola­rak kullanıldığı bu yeni dinin bulguları Oluz Höyük’te açığa çıkmaya devam etmektedir.

    Hitit çöküşünden yaklaşık 600 yıl sonra Oluz Höyük’ün Frig Krallığı döneminde önemli bir dinsel merkez olmaya başladığına işaret eden en önemli yapı Kubaba Sunağı’dır (kurbangah). MÖ 600’lerde inşa edildiği anlaşılan sunak, yerleşmenin o dönemdeki en yüksek noktasında bulunur. Kubaba Sunağı, ana plan şema­sı olarak kareye yakın dikdört­gen biçiminde masif bir yapıdır. Sunak ve yakın çevresinde 2010 döneminden itibaren geliştirilen kazılarda, yapıyı işlevlendirmesine yardımcı olan taştan şekillendirilmiş Ku­baba heykelciği parçası dışında, çok sayıda dinsel bulgu ortaya çıkarılmıştır. Bunlar içinde kamçılı kırbaçlara ait olduğunu düşündüğümüz delinmiş ko­yun parmak (phalanx) ve omur (astragalos) kemikleri dikkati çekmektedir.

    Arkeo_Tarih_4
    Oluz Höyük’te çıkarılan tunç bir levha, bölgedeki Med varlığının önemli arkeolojik kanıtlarından.

    Oluz Höyük 2023 dönemi çalışmaları sırasında Kubaba Sunağı’nın doğusunda yapı­lan genişleme ve derinleşme çalışmaları sırasında kare biçimli yeni bir masif yapı ortaya çıkarıldı. Kubaba Sunağı ile aynı doğrultuda ve hizada inşa edilmiş olan kare yapının hemen kuzey bitişiğinde ise yu­varlak planlı bir ocak bulundu. Batı ve doğusundaki alanlarda yoğun bir biçimde kül depolama yerleri saptanan ocağın tabanı ve kenarlarının özenli biçimde kil ile sıvanmış olduğu gözlendi (Bunlara ek olarak, kare biçimli yapının güneydoğu köşesine, yapıyla organik bağı olduğu an­laşılan dikdörtgen plan şema­sına sahip bir taş platform inşa edilmiş olduğu anlaşıldı).

    2023 dönemi çalışmalarında saptanan kare biçimli yapının inşa tekniği, taş cinsleri, taş ve çamurdan oluşan yapı malze­meleri ile plan şeması Kubaba Sunağı ile büyük benzerlik­ler göstermektedir. Kubaba Sunağı’nı pozisyonlayarak aynı hizada inşa edilmiş olması da gözönüne alındığında, bu yapının da bir sunak olduğu düşünülebilir. Her iki sunak arasındaki yakın benzerlikler, bunların aynı dönemde, yani MÖ 600 civarlarında birlikte inşa edilmiş olduklarına işaret etmektedir.

    Arkeo_Tarih_5
    Kutsal Ateş Ocağı’nda onlarca yıl yanan ateşin kutsal külleri, yapının etrafında depolanmış.

    Geç Frig kültürünün inanç sistemindeki Kubaba için yapılmış olduğu gözlenen bu iki sunağın ve kutsal alanın, MÖ 585’ten itibaren Anadolu’ya yayılmaya başlayan Magiler’le birlikte değişime uğramaya başladığı anlaşılmaktadır. Özellikle doğuda yer alan suna­ğın kuzeyine eklenen “Kutsal Ateş Ocağı” ile güneydoğusuna inşa edilen taş platform bu de­ğişimin arkeolojik kanıtlarıdır. Bu müdahalelerle Kubaba için inşa edilmiş kare biçimli kutsal bir yapıya “Ateş Kültü” ile ilgili işlevler yüklenmiş olduğu göz­lenmektedir.

    Güneydoğudaki platform ise çok büyük olasılıkla üzerinde ateş yanan bir yapı olarak ta­sarlanmıştı. Orijinal yüksekliği çok büyük olasılıkla 3 metreyi bulmuş olan platformun üze­rinde yanan ateş, yerleşmede bir ateşgede olduğunu işaret etmek için kullanılıyordu. Mimari kalıntıların yanısıra saptanan tunç bir levha ile çanak-çömlek parçaları, Oluz Höyük’teki Med varlığının diğer arkeolojik kanıtlarını oluşturmaktadır.

  • Böyle bulundu Zerdüşt

    Böyle bulundu Zerdüşt

    Oluz Höyük’teki kazılarda Zerdüştlüğün Anadolu’daki ilk izlerine ulaşıldı. Buluntulara göre kadim inanç 2500 yıldır bu topraklarda.

    Amasya, Oluz Höyük’te yapılan kazılarda Zerdüştlüğün Anadolu’daki en erken izleri bulundu. MÖ 5. yüzyıla ait buluntularla, dinin pratiklerinin 2500 yıldır süreklilik arz ettiği anlaşıldı.

    Tek tanrı-vahiy-peygamber sisteminin Önasya’daki ilk örneği Zerdüştlük, günümüz İran-Irak coğrafyasında egemen olan Sasani (224- 651) döneminin resmî diniydi. Tarihiyse bilindiği kadarıyla MÖ 650 yıllarına kadar uzanıyor. Bugüne kadar bulunan ilk yazılı kaynaklarsa 7. yüzyıl tarihli. Bu dönemden önceki sürecinin ya sözlü tarihe dayandığına ya da kayıtların henüz bulunamadığına inanılıyor. İşte bu dönem Zerdüştlüğün “arkaik dönemi” olarak nitelendiriliyor. Ve bu dönemi incelemek için arkeologların ve din tarihçilerinin elinde iki temel kaynak var: Antik Dönem yazarları ve arkeolojik çalışmalar.

    Böyle bulundu Zerdüşt
    Daskyleion’da (Hisartepe) 1910’da bulunan kabartma (solda) kurban ayinlerini anlatıyordu. Oluz Höyük’te ortaya çıkan eşek kafatasları kabartmaların gerçekliğini kanıtlıyor.

    Eldeki bütün kaynaklar birarada değerlendirildiğinde temelinde ateşe saygı törenleri olmak üzere pek çok dinî ritüelin dahil olduğu bir Zerdüştlük portresi ortaya çıkıyor. Oluz Höyük’te TÜBİTAK tarafından desteklenen kazılarda bu portreyi aydınlatan pek çok yeni bilgi elde edildi.

    Yeni bilgilerden biri doğrudan 1910’da Manyas Gölü kıyısında bulunan Anadolu kabartmalarıyla ilgili. MÖ 5. yüzyılın güçlü devleti Akhaimenid İmparatorluğu döneminden kalma ünlü Daskyleion (Hisartepe) kabartmalarının birinde iki kişinin sunak üzerinde boğa ve koyun kurban ettikleri an tasvir edilmiş. Oluz Höyük’te açığa çıkarılan kutsal çukurlarda da, öldürülmüş eşek ve yavru domuzlara ait kafatasları bulundu. Dolayısıyla buluntularla, Daskyleion kabartmasındaki sahneyi eşleştirmek mümkün. Böylece Anadolu’da arkaik Zerdüşt dinî kurban ayinleri arkeolojik olarak ilk kez kanıtlandı.

    Oluz Höyük’teki kutsal çukur Zerdüştlüğün tarihine ışık tutuyor. Bulunan aletler günümüz ayinlerinde kullanılanların neredeyse aynısı. Anlaşılan o ki, 2500 yıldır dinin pratikleri neredeyse hiç değişmemiş.

    Yeni kazılarla kurban ayinlerinin ötesinde Zerdüştlüğün temelindeki ateş ayinleri konusundaysa eldeki bilgilerin kapsamı genişledi. Bugüne kadar ateş ayinleri Erciyes Dağı eteklerinde tesadüf eseri bulunmuş olan dört tarafında Magi adı verilen rahiplerin betimlendiği bir ateş sunağı dışında bir arkeolojik kimliğe sahip değildi.

    Böyle bulundu Zerdüşt
    Oluz Höyük, doğusundaki Geldingen Ovası’nın yer seviyesinden 15 metre yükselikte. Kazı çalışmalarında 3 bin metrekarelik bir alana ulaşıldı.

    Ta ki Oluz Höyük kazılarına kadar. Çünkü bölgedeki Pers Yolu denen taş döşemeli yol kalıntısının güneyinde keşfedilen bir ateş yakma çukuru, burada ayin gerçekleştiğine dair de izler taşıyor. Bu ayinlere dair eski izlerin Anadolu ve Mezopotamya’da ne denli nadir olduğu düşünüldüğünde, Oluz Höyük buluntularının önemi daha da artıyor. Zira, MÖ 5. yüzyıla tarihlenen bu çukur, zaten ateşe özel bir saygı duyan Kızılırmak havzası toplumlarının dinî tercihleri ile arkaik Zerdüştlük arasında doğrudan bağlantı kurulmasına olanak veriyor.

    Böyle bulundu Zerdüşt

    Ayrıca kazıları değerlendirirken günümüz Zerdüştlüğündeki ibadet şekillerini de göz önüne almak, geriye dönük açıklamalar için kısmen de olsa fırsat tanıyor. Örneğin bugünkü ayinlerde sandalağacı kutsal ateşi toz haline getirilir ve kokusu odaya dağıtılır. Ayrıca arınma amacıyla da kutsal su, vücuda dökülür. Bu her iki pratik için de özel bir kepçe kullanılır. Oluz Höyük’teki kazılarda da sapı ördek başı biçiminde tunç bir kepçe bulundu. Üstelik bu kepçe, kullanılamayacak duruma gelmiş kutsal eşyaların gömüldüğü çukurlardan birinde ortaya çıktı. Geçmişten günümüze gelen bu eşleşme Zerdüşlük tarihi açısından önemli bir tespite imkan veriyor: Anlaşılan, bu kadim inancın ayinleri 2500 yıldır fazla değişime uğramadan bugüne kadar ulaşmış.

    Zerdüştlük

    Ateşle yayıldı

    Zerdüştlük Kuzeybatı İran’daki Media’da doğdu ve Anadolu’ya MÖ 590’dan itibaren Med Krallığı’nın yayılımı ile girdi. Dinin kurucusu Zerdüşt’ün ne zaman yaşadığı bilinmemekle birlikte MÖ 800–550 yılları arasında bir dönemin üzerinde duruluyor. Tek tanrı (Ahura Mazda), vahiy, peygamber (Zerdüşt) sisteminin Önasya’daki en erken örneğinin izlendiği Zerdüştlüğün, arkaik dönemini yaşamış olduğu Med Krallığı (MÖ 678-550) ve Akhaimenid İmparatorluğu (MÖ 550-331) sürecindeki kurumsal yapısı hakkında yeterli bilgi bulunmuyor. Med kökenli oldukları bilinen ve magi denen rahiplerin varlığı kabartmalardan da izlenebiliyor. Magilerin yönettiği, genellikle açık havada gerçekleştirilen Ateş Kültü ayinleri zamanla tapınaklardaki sunaklarda yapılmaya başlanmıştı. Başlangıçta elit bir kesime hitap eden din, Ateş Kültü ayinleri ile birlikte halka açık bir hale gelmiştir.