Etiket: paris

  • 100 yıllık hasretten sonra olimpiyatlar yine Paris’te…

    100 yıllık hasretten sonra olimpiyatlar yine Paris’te…

    Yaz Oyunları, 100 yıl aradan sonra tekrar Paris’e dönüyor. Daha önce 1900 ve 1924’te olimpiyatların düzenlendiği Paris; sporun şahikasına 3 defa evsahipliği yapan Londra’dan sonra bu onurun bahşedildiği ikinci şehir olacak. Paris 2024 Olimpiyatları, tarihte cinsiyet eşitliğinin sağlandığı ilk olimpiyat organizasyonu olma özelliği taşıyor.

    Bu sene 26 Temmuz’da başlayacak Paris 2024, tarihte cinsiyet eşitli­ğinin sağlandığı ilk Olimpiyat Oyunları olarak anılacak. 1896’da düzenlenen ilk mo­dern olimpiyatta kadınlara izin verilmediği, katılmak isteyen­lerin önüne engeller dikildiği düşünülürse; hem katedilen yola sevinmemiz hem de bunun bu kadar uzun sürmesi üzerine düşünmemiz gerekir.

    1896’da Atina’da maraton koşmak isteyen kadın spor­cu Stamata Revithi olimpiyat köyüne geldiğinde, yetkililerin eli-ayağı birbirine karışmıştı. 30 yaşındaki kadına izin çık­mamış, o da yarışmanın ertesi günü parkuru kendi kendine tamamlamıştı. Oyunlar tari­hinin ilk sivil itaatsizlik eylemi sayesinde 1900’de düzenlenen ikinci olimpiyatta kadınların önü açılmıştı. Paris’teki orga­nizasyonda bütün branşlarda sadece 22 kadın boy göstermiş­ti. Zira başlangıçta kadınlar için “uygun görülen” sadece 4 dal vardı.

    Spor-AliMurat-1
    Paris, üçüncü defa düzenleyeceği Olimpiyat Oyunları’nı bekliyor.

    Paris 1900

    Atina’dan sonra 2. olimpiyat Paris’teydi. Aslında modern oyunların babası Baron Pierre de Coubertin’in dileği gerçek­leşse, Fransa tarihin ilk olimpi­yatını 1896’da düzenleyecekti. 23 Haziran 1894’te Sorbonne Üniversitesi’nde Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni kuran Coubertin, başkanlığı Yunan Demetrius Vikelas’a bırakmıştı. Delegeler, ilk organizasyonu düzenleme onurunu, oyun­ların anavatanı Yunanistan’a bahşetti.

    Vikelas, 1896 Atina Olim­piyatları’ndan sonra koltuğu­nu Coubertin’e devretmişti. Fransız aristokratın doğduğu şehirde düzenlenen 1900’deki ikinci olimpiyat biraz sahip­siz kalmıştı. Bir organizasyon komitesi yoktu. Hangi yarış­maların resmî, hangilerinin gösteri amaçlı yapıldığı da biraz muammaydı; bu konu sonradan da karara bağlanamayacaktı. “Güvercin vurma”, balıkçılık, atla yüksek ve uzun atlama, balonculuk, kriket, kroket, otomobil ve motosiklet yarışla­rı, sadece 1900 Paris’te rast­lanan etkinliklerdi. Oyunlar, 1900 Dünya Ticaret Fuarı’nın bir parçası olarak görülmüş, organizasyonun geleceğinden endişe duyulmuştu. Couber­tin yıllar sonra olimpiyatların yaşamasının mucize olduğunu söyleyecekti. Katılımcı sayısı da tartışmalıydı. Başta kabul edi­len görüşe göre 997 sporcunun boy gösterdiği organizasyonda 720 kişi Fransızdı ve 85 spor etkinliği bulunuyordu. 2021’de Uluslararası Olimpiyat Komi­tesi (IOC) verilerini güncelliyor, Paris 1900’te 95 müsabakada 1.226 kişinin sahne aldığını kabul ediyordu.

    Spor-AliMurat-2
    23 Haziran 1894’te kurulan Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin ilk başkanı Yunan Demetrius Vikelas (ortada oturan) olmuştu. Solundaki Baron Pierre de Coubertin ise genel sekreterdi.
    Spor-AliMurat-3
    1900’de teniste altın madalya kazanan Charlotte Cooper ferdî bir yarışmada olimpiyat şampiyonu olan ilk kadındı.

    Eyfel’in gölgesi altında 14 Mayıs’ta başlayan heyecan 28 Ekim’e kadar sürdü. Pazar günleri yapılacak yarışmalara izin çıkması, bir anda ortalığın karışmasına neden oluyor; kararı özellikle Amerikalılar protesto ediyordu. Katoliklerin ibadet gününde nasıl başka bir şey yapılabilirdi?

    Osmanlı Devleti’nin katılma­dığı organizasyonun en başarılı ülkesi Fransa’ydı. Madalya ye­rine birçoklarına kupa verilir­ken, profesyonellerin katıldığı eskrim müsabakalarında kaza­nan Albert Robert Ayat, birin­cilik ikramiyesi olarak ayrıca 3 bin Frank kazanmıştı.

    Alvin Christian Kraenzlein, 60 metre, 110 metre engelli, 200 metre engelli ve uzun atlamada 1. olarak, tek olimpiyatta 4 zafer kazanan ilk sporcu olmuş­tu. Uzun atlamayı 1 santimle kazanan Kraenzlein, Ame­rikalı takım arkadaşı Meyer Prinstein’ı kandırarak başarı yolundaki her yolun mübah olduğunu dünyaya hatırlattı. 2 atlet seçmelere katıldıktan sonra Pazar günü yarışmama konusunda anlaşmışlardı. Ya­hudi olan Prinstein anlaşmaya uyarken, Hıristiyan Kraenzlein piste çıkıp rakibinin derecesini 1 santimle geçti. Müsabakadan sonra çıkan münakaşada, teva­türe göre Prinstein’ın yumruğu muzaffer rakibinin suratında patlamıştı.

    Spor-AliMurat-4
    Amerikalı yüzücü Johnny Weissmuller, 1924 Paris Yaz Olimpiyatları’nda 3 altın madalya kazandıktan sonra Hollywood’a transfer olmuş ve Tarzan filmleriyle ölümsüzleşmişti. Fotoğraf, 1941 yapımı “Tarzan’ın Gizli Hazinesi” filminden.
    Spor-AliMurat-5
    Paris 1924 için hazırlanan bir poster.

    Oyunların sembolü olan ma­ratonu, evsahibi ülkeyi temsil eden Michel Théato kazanırken, tartışmalar yıllarca sürecekti. Amerikalı atletler geçilmedik­lerini ve Fransızlar’ın kestirme yolları kullanarak birinci gel­diklerini söylemişlerdi. Ameri­kalılar çamurlu bir şekilde fini­şe gelirken, Fransızlar’ın yarışı tertemiz bitirmesi hakikaten dikkati çekmişti. Yıllar sonra yarışın galibi Théato’nun Fran­sız değil Lüksemburglu olduğu ortaya çıkacaktı. Lüksemburglu çocuk, Paris’te bir fırıncının çıraklığını yaparken, yaşadığı ülke adına yarışıp maratonu kazanmıştı. Fransızların millî marşı Marseillaise, aslında bir Lüksemburglu için çalınmıştı.

    Eşi Hermann ve yeğeni Ber­nard’la yelkende 1. olan Hélène de Pourtalès, olimpiyatlarda boy gösteren ilk kadın oldu. ABD’de doğan İsviçreli kontes, zafere ulaşan takımın bir parçasıydı. İngiliz tenisçi Charlotte Cooper ise tek kadınlarda mutlu sona ulaşarak ferdî olimpiyat madal­yası alan ilk kadın olarak tarihe geçti. Cooper ayrıca karışık çift­leri de partneri Reginald Doherty ile birlikte kazanmıştı.

    Paris 1924

    1924’te dünya sporunun zirvesi yine Paris’ti. Olimpiyatlar 24 yıl sonra bir defa daha Baron Coubertin’in şehrine geliyordu. 4 Mayıs’ta başlayan organizasyon 27 Temmuz’da noktalandı. Resmî açılış töreni 5 Temmuz’da yapı­lan organizasyon beklenen gişe başarısını sağlayamamıştı. Yak­laşık 10 milyon Frank harcanan olimpiyatları izleyen 60 bin kişi yüreklere biraz su serpse de, 4.5 milyon Frank kadar zarar vardı.

    1.000’e yakın gazetecinin iz­lediği spor bayramında 44 ülke buluşmuştu. Olimpiyat mot­tosu citius, altius, fortius (daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü) ilk defa o zaman kullanılmaya başlandı. Amerikalı Johnny We­issmuller, yüzmede 3 altın alıp Hollywood’a transfer olacaktı. Tarzan filmlerinin unutulma­zı ününü Paris’e borçluydu. Yüzmede üçüncü olan Gert­rude Ederle ise 2 sene sonra Manş’ı aşan ilk kadın olarak tarihe geçecekti; üstelik kanalı geçen en hızlı erkekten 2 saat daha hızlıydı! (çocukluğunda geçirdiği kızamıktan işitme güçlükleri yaşayan Ederle 1940’larda tamamen sağır ola­cak ve hayatını sağır çocuklara yüzme öğretmeye adayacaktı). Sporcular ilk defa olimpiyat köyünde kaldılar. 100 metrede altın madalya kazanan İngiliz Harold Abrahams ile 400 met­rede 1. olan İskoç misyoner Eric Liddell tarihte yerlerini alacak; ikisinin yıllar sonra (1981) “Ateş Arabaları-Chariots of Fire” adıyla beyazperdeye aktarılan öyküsü gözleri dolduracaktı. ABD’nin tüm altınları topladığı tenis ise 1988’e kadar oyunların mönüsünde yer almayacaktı. Fransa 1924’ün asıl kahraman­ları ise Finlandiyalı atletlerdi. Paavo Nurmi 5, takım arkadaşı Ville Ritola 4 altın madalya kazanmıştı.

    PARİS 1924

    Spor-AliMurat-Kutu-2

    Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk olimpiyat macerası…

    Paris 1924, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 41 sporcuyla temsil edildiği organizasyondu. Kafilemiz 19 futbolcu, 11 atlet, 5 güreşçi, 3 bisikletçi, 2 halterci ve 1 eskrimciden oluşuyordu. Kafile başkanı Galatasaray’ın kurucu­larından Ali Sami Yen’di. Kurtuluş Savaşı sonrasında tanınma mü­cadelesi veren ülkeyi yönetenler, bu organizasyonu önemli bir fırsat olarak görüyordu. “Olimpiyatlara katılmaya ne gerek var?” diyen çatlak seslere kulak verilmiyor, kıt kaynaklar seferber ediliyordu. Paris 1924’e katılım için resmî davet 20 Şubat 1923’te gelmiş, cumhuriye­tin ilan edilmesinden hemen sonra 2 Kasım 1923’te de Türkiye Millî Olimpiyat Cemiyeti ilk toplantısını yapmıştı. Ancak futbol, güreş, at­letizm, eskrim ve bisiklet dallarında boy gösteren Türkiye, madalya alamayacaktı.

    Aslında bu toprakların olimpi­yat serüveni 1908’de başlamıştı. Londra’daki organizasyona özel izinle katılan Aleko Mulos, adını kitaplara yazdırmıştı. İstanbul’a gelen Coubertin, Selim Sırrı’dan (Tarcan) bir olimpiyat komitesi kurmasını rica etmişti; bu, ancak 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra kurulabilecekti.

    1912 Stockholm Olimpiyat Oyunları öncesinde gazetelere ilan veren Selim Sırrı Bey, sporculara bu organizasyona katılma çağrısında bulunuyordu; ancak bir sorun vardı: Hazine’den ödenek verilmesi im­kansızdı; katılmak isteyenlerin kendi imkanlarıyla gitmeleri gerekiyordu. Robert Kolej’li Vahram Papazyan ve Mıgırdiç Mıgıryan, Selim Sırrı’nın desteğiyle İsveç’in başkentinde yerini alacaktı. Mıgıryan varlıklı bir aileden gelirken, Papazyan’ın parasını denkleştirmek için Arna­vutköy’deki Rum Tiyatrosu’nda bir piyes sahnelenmişti. Stockholm’de, olimpiyata katılan her ülkenin bay­rağı vardı; Osmanlı bayrağı dışında! Buna tepki gösteren atletlerden Papazyan, soluğu elçi Ahmet Bey’in yanında almıştı. Sefir, muhtemelen bir Ermeni’nin vatanını bu kadar sevmesine inanamıyordu. Atletiz­min 5 disiplininde sahne alan Mıgır­yan, sağ ve sol elle gülle atmada 7., bildiğimiz gülle atmada 19. olmuştu (sadece Stockholm’de düzenlenen etkinlikte sporcular 3 defa sağ, 3 defa sol elleriyle gülle atmışlar, iki elleriyle yaptıkları en iyi derecenin toplanmasıyla sıralanmışlardı). 800 ve 1.500 metrede yarışan Papaz­yan ise dereceye girememişti.

    Olimpiyattan sonra bir tartışma da yaşandı. Selim Sırrı’nın “26 ülke­nin en seçkin çocukları oradaydı, bir tek bizden kimse yoktu” yazması üstüne tepki gösteren arkadaşı Şavarş Krisyan, kendisine Marm­namarz (Beden Eğitimi) dergisinde cevap veriyor; bu atletlerin Osman­lıları temsil ettiklerini, üzerlerinde Osmanlı hilali olduğunu, Osmanlı sporcuları olarak alkış topladıklarını vurguluyordu.

    Spor-AliMurat-Kutu-1
    1924 Paris Olimpiyat Oyunları’na katılan Türkiye kafilesi.
  • Nerval: Yitik bir sokak ve sona erdirilmiş bir hayat

    Nerval: Yitik bir sokak ve sona erdirilmiş bir hayat

    Paris’te 26 Ocak 1855’te kendini öldüren Gérard de Nerval, eserleriyle kalıcı bir etki bıraktı. 1855’de kendisini kravatından demir parmaklıklara astığında, Rue de la Vieille Lanterne’in (Eski Fener Sokağı) idam fermanı, çevresindeki başka sokaklarla birlikte imzalanmıştı. Şehirden silinecek bir sokağı bu nedenle seçmiş olabilir miydi? Nerval’in izinde…

    Sık sık sokak isimlerinin değiştirilmesi konusuna diklenerek eğildim ya­zılarımda; bu işlemleri gerçek­leştiren yetkililerin isimleri de kayıtlardan silinsin isterdim.

    İsmi değiştirilen sokağın cis­mi değişmez elbette ama, im­gesi kökünden değişir. Uğradığı acımasız “palempsest müdaha­le” yüzünden geçmişi bulanık­laşır; zaman geçince belleği zayıflayan toplumun zihninde tarihi kısalacak, büzüşecek­tir. Şehir sevdalıları, mahalle biyografları, anı koruyucusu edipler eliyle yaşatılır Sormagir, Tavukuçmaz ya da (evet, ısrarla) Beşir Fuad isimleri.

    Kagit_Uzerinde_1
    Gérard de Nerval’in Adolphe Legros tarafından çekilen “daguerrotip”i. 1853-54.

    Bir de ama, kaybolan sokak­lar biliyoruz. Biri, koyu hikayesi dolayısıyla bende mıknatıs etkisi yaratmıştır: “Rue de la Vielle Lanterne”i, Paris’in kendi yokolmuş, izleri kalmış kasvet yüklü sokağını 1973’te aramaya giriştiğimde onun bir şehirci­lik hamlesinde haritadan sırra kadem bastığını bilmiyordum. O dönemde arama motorlarının sağladığı olanakların uzağın­daydık; sokağın güç bela eri­şebildiğim tek imgesi, Gustave Doré’nin litografisindendi.

    “Ölü’m”, 10 yıl kadar sonraydı, bir ağır bunalım dönemecinde çıkagelen şiir Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları’na girecekti: Ayna düzenekli parça.

    Ölü’m

    İnatçı bir gölge gibi ardımda

    iz sürdü ölüm. Gece sonu

    bir pusuydu gece: Kapılar

    kapalı, pervazlardan sızıntı

    bile esirgenmiş, sessizlik

    arttıkça artıyor; bir döşek,

    bir kâse çorba, bir çift

    yumuşak söz için seyiriyor

    içim.

    Dostlar uyuyorsunuz! derin

    ve kilitli. Sabah bir dürtüyle

    uyanacak ve sürdüreceksiniz

    tekerleğin çevrimini.

    Rue de la Vieille Lanterne, bin

    Sekiz yüz altmış sekiz. Ben

    Prometheus: Sizin için salacağım

    ateşe küsüyorum.

    Kagit_Uzerinde_2
    Gustave Doré’nin, Nerval’in kendini astığı geceyi ve mekanı illüstre eden gravürü.

    Bir 10 yıl daha geçti aradan. Gerçi iki durak arası birkaç defa döndüm Gérard de Ner­val’e ama bir sonraki yoğun­laşmam 1996-97 parantezini geçirdiğim Paris günlerine denk gelen bir serginin et­kisiyle gerçekleşti. O vesile yazdığım “Gece Siyah ve Beyaz Geçecek: Beni Beklemeyin”in girişini alıyorum buraya:

    “Rue de la Vieille Lanterne, iki adım ötemde, Châtelet’dey­miş: Merdivenli, dar, farelerin cirit attığı bir sokak. Nerval sergisinde yarım düzine parça var: Desen, kroki, gravür, yağlıboya. Gustave Doré’nin, Nerval’in kendini astığı geceyi illüstre eden gravürü başarısız, ama ürperticiydi. ‘Gece siyah ve beyaz geçecek’ diye teyzesi­ne bir pusula gönderen yenik, yorgun şair: ‘Beni beklemeyin’.

    Kagit_Uzerinde_3
    Nerval’in intihar ettiği sokak: “Rue de la Vielle Lanterne”. Arka planda Châtelet Meydanı’nı
    sembolize eden ve 1806’da François-Jean Bralle tarafından tasarlanan “Fontaine du Palmier” anıtı.

    Morg kayıtlarına göz attım, yakından bildiğim bir me­tin, Ahmet Oktay’ın şiiri (Yol Üstünde Semender’de-1987) için çevirdiğim satırlar. İntihar sebebi: Bilinmiyor.

    Hiçbir intiharın asıl ge­rekçesi bilinemez: Karmaşık köklü, yumak gövdeli, çokdallı­lar. Cesedi St. Michel morguna getirmişler. Bilmiyordum: O sırada oturduğum evin tam karşısında, biraz aşağıda, Seine kıyısındaymış -hâlâ duruyor olsaydı bina, 1855’te duruyormuş, penceremden onu seyrediyor olacaktım. 30’u günü Notre-Dame’dan kaldı­rılmış Gérard’ın cenazesi.

    Kagit_Uzerinde_5
    “Rue de la Vielle Lanterne” (Eski Fener Sokağı)

    Gérard Labrunie: Geçen yüzyılın en koyu şairi -La­utréamont’la birlikte. Ondaki siyah başka hiç kimsede bu kadar kesinleşmemiştir, Lautréamont’unki kalın bir sistir sonuçta: Nerval’inki düpedüz taş duvar.

    Elyazmalarının önünde tek tek dikildim. Uçtu uçacak mürekkep lekeleri. Sonelerin elyazmalarında yabanıl, rahat­sız, son derece sıkışık bir istif göze çarpıyor. Aynı, Adolph Legros’nun daguerrotip’inde yüzüne toplanmış, onu çatlata­sıya germiş ifade. Kimin aklına gelir o adamın benim yaşımda olabileceği: İki bin yıllık bir yorgunluk değil mi gözlerinde çöreklenmiş duran?”

    Denemede Doré’nin litog­rafisine biraz haksız biçimde yüklendiğimi düşünüyorum bugün: Jules de Goncourt’un deseni 1854’e tarihleniyor: Kesif atmosfer. Nerval 26 Ocak 1855’de kendini kravatından demir parmaklıklara asarak intihar ettiğinde, Rue de la Vieille Lanterne’in idam fermanı, çevresindeki başka sokaklarla birlikte imzalanmıştı. Şairin durumdan haberi var mıydı? Şehirden silinecek bir sokağı o nedenle seçmiş olabilir miydi? Böyle akıl yürütmek safdillik olur. Şu var: Nerval, seçimiyle sokağı şehrin tarihine kalıcı biçimde oturtmuştur.

    Oluşturduğum ‘küçümen al­büm’ ölüp gitmiş bir “canlı”nın, şairin, öldürülmüş bir başka “canlı”yı canlandıran görüntü­leri. Rue de la Vieille Lanterne kayıtlara ‘sokak’tan çok ‘yol’ (voie) olarak geçmiş. Châtelet tiyatrosunun hemen arkası­na düşen yerinde boşluğunu, hayaletli hayaletini ziyaret ettiğimde içimin içinde bir zonklama hissettiğimi sakla­yamam.

    Nerval’i, Gérard efendi Galata’da, Tünel civarında do­laştığı günlerde düşünmeye ve düşlemeye çalıştığım da oldu. Doğu’ya Yolculuk’u yeniden okuyun! Neden bilmem, ona yakıştırdığım Ensiz Sokak sonunda 2021’den başlayarak adreslerim arasına katılınca: Sırtımdan aynı ürperti geçiyor hep.

    Kagit_Uzerinde_4
    Châtelet Meydanı’nın 19. yüzyıl ortalarında yapılmış krokisi.
  • Paris’in kalbinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti…

    Paris’in kalbinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti…

    Avrupa ve Avrupa kıtası ülkeleri için de bir tarihî merkez olan Paris, Türkiye ve Türkler için de her zaman belirleyici bir konumdaydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin büyükelçilik binası da gerek tarihi gerekse içindeki eşsiz eşyaları-koleksiyonlarıyla sadece siyasi değil aynı zamanda kültürel bir merkez. Büyükelçi Demirer’den, ikili ilişkilerin kısa tarihi.

    Sayın Büyükelçi, göreviniz hayırlı olsun, başarılar diliyorum. Daha önce hangi diplomatik görevlerde bulunmuştunuz?

    Teşekkür ederim. Pek çok yurt­dışı temsilciliğimiz ile merkez­de değişik birimlerde farklı dü­zeylerde çalıştım. Strazburg’da başkonsolos, Irak ve Suudi Ara­bistan’da büyükelçi olarak gö­rev yaptım. Paris’e atanmadan önce Türkiye’nin Slovakya nez­dindeki büyükelçiliğini deruhte ediyordum.

    Öncelikle, bu müstesna büyükelçilik binasının tarihinden bahseder misiniz?

    Hâlen ikametgâh olarak kulla­nılan bina ve arazisi, 1946’nın Aralık ayında büyükelçiliğimiz­ce kiralanmış ve 1951’de satın alınmıştır. “Hôtel de Lamballe” adlı binanın tarihçesi 15. yüzyı­la uzanıyor. 16. yüzyıldan itiba­ren birçok Fransız soylusu ara­sında eldeğiştiren bina, 1783’te Kraliçe Marie-Antoinette’in eski nedimelerinden Prenses Lamballe’e satılmış ve o gün­den bugüne Hôtel de Lamballe olarak anılmış. Prenses Lam­balle’in Fransız Devrimi sıra­sında öldürülmesinin ardından mirasçıları ve Paris eşrafı ara­sında birkaç defa eldeğiştiren bina, 1825’te ruh sağlığı kliniği olarak kullanılmak üzere Dok­tor Esprit Sylvestre Blanche’a (1786-1852) kiralanmış. Klinik­te Gérard de Nerval, Charles Gounod ve Guy de Maupassant gibi dönemin ünlü sanatçıları uzun süre tedavi görmüş, Ma­upassant burada vefat etmiş. Büyükelçiliğimizin girişimleri üzerine, sözkonusu sanatçılar anısına Paris Belediye Başkan­lığı tarafından hazırlanan bir plaket 25 Mart 1994 tarihinde kançılaryamızın dış kapısına yerleştirilmiştir.

    Fransa’da yaşayan vatandaşlarımızın sayısı ve demografik yapısı hakkında bilgi verir misiniz? Daha çok hangi sektörlerde çalışıyorlar?

    Türkiye ile Fransa arasında her alanda etkileşim kaydadeğer seviyede. 1960’lı yıllardan iti­baren işgücü hareketi kapsa­mında Fransa’ya gelen vatan­daşlarımızın sayısı bugün 800 bine yakındır. Hem genç hem dinamik yapısıyla Fransa’daki Türk nüfusu dikkati çekmekte­dir. Vatandaşlarımız daha ziyade Ile-de-France, Rhône-Alpes, Alsace-Lorraine ve Franc­he-Comté bölgelerinde ikamet etmektedir. Vatandaşlarımızın yaklaşık yarısı, aynı zamanda Fransız vatandaşlığını haizdir.

    Fransa’da yaşayan Türk toplumunun entegrasyonuna önem atfediyoruz. Bu alanda önemli mesafeler katedildi. Va­tandaşlarımız Fransa’ya ak­tif katkı sağlamakta ve uyum içerisinde yaşamakta. Vatan­daşlarımızın siyasi süreçlere iştirakı da son derece önem­li. Bugün Fransa’da belediye meclislerinde görev yapan 389 Türk kökenli siyasetçi bulunu­yor. Ayrıca Türk kökenli 2 be­lediye başkanı ve 45 belediye başkan yardımcısı görevleri­ne devam etmektedir. 24 Eylül 2023 tarihi itibariyle de sena­toda da Türk kökenli bir sena­tör göreve başladı.

    Diplomasi_2
    Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği binası.

    Birçok global Fransız firması Türkiye’de de faaliyet gösteriyor. Bunlara yenilerinin eklenmesi sözkonusu mu? Türk firmalarının Fransa’da daha etkin olması için neler yapılması gerekir?

    Fransa ile ticaret ve ekonomi konularında sağlam temeller üzerine inşa edilmiş bir ortak­lığımız bulunmakta. İlişkileri­mizin zorlu dönemlerinde dahi iş çevrelerimiz arasındaki güç­lü bağlar korunmuştur. Nite­kim, ikili ticaret hacmimiz den­geli bir şekilde artmaya devam etmekte olup, 2014’te cumhur­başkanları düzeyinde belirle­nen 20 milyar Euro’luk ticaret hacmi hedefine ulaşılmıştır.

    Fransız şirketleri Türkiye’ye yönelik yabancı yatırımlarda üst sıralarda yer alıyor ve ilave yatırım arzularını belirtiyorlar. Ülkemizde geniş bir yelpaze­de faaliyet gösteren 1700’e ya­kın Fransız şirketi bulunmakta. Fransa’da da otomotiv, lojistik, elektronik eşya, gıda, sera­mik, tekstil ve plastik gibi çe­şitli alanlarda faaliyet gösteren firmalarımız ise kalite, fiyat ve temin açısından sahip oldukla­rı avantajlarla pazarda öne çı­kıyor.

    Tarımsal teknoloji, makine sanayii, savunma sanayii, hava­cılık, finans sektörü, ulaştırma, özellikle yenilenebilir enerji, çev­re, turizm, sağlık ve altyapı gibi alanlar iki ülke arasında işbir­liği ve karşılıklı yatırımlar için önemli fırsatlar sunuyor. Türk ve Fransız firmalarının üçüncü ülkelerde müşterek girişimler­le ortak projeler yürütmesi de mümkün.

    Fransa uluslararası fuarlar ülkesi. Gıdadan tekstile, ula­şımdan turizme, otelcilikten mobilyaya, otomobilden sa­vunma sektörüne kadar senede 1000’den fazla fuara ev sahipliği yapıyor. Firmalarımızın Fransa piyasasına girebilmeleri, sektör­deki yenilikleri takip edebilmele­ri ve iş bağlantıları kurabilmeleri için fuarlara etkin katılımlarının önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, ülkemiz firmalarının Fransızlar’ın yanısıra Fransa’da yerleşik ve buraya yatırım yapan Türk işinsanlarıyla da iş ilişkile­ri geliştirmelerinin Fransa’daki Türk firması varlığının artma­sına katkı sağlayacağına inanı­yorum.

    Diplomasi_1
    Yunus Demirer daha önce Strazburg’da başkonsolos, Irak, Suudi Arabistan ve Slovakya’da ise büyükelçi olarak görev yaptı

    Türkiye ve Fransa arasında­ki kültürel ilişkilerden bahse­der misiniz? Ülkemizde Fransız okullarına ilgi büyük. Değişim programları ve burs imkanları var mı?

    Ülkemiz ile Fransa arasında ta­rihe dayalı kültürel ilişkiler arta­rak devam etmekte. Ortak kültü­rel mirasımıza sahip çıkılması, ülkemizin kültür, sanat, edebiyat, gastronomi alanındaki zengin­liklerinin Fransa’da tanıtılması ve iki ülke arasında yeni kültürel işbirliği imkanları oluşturulması için çalışmalarımız sürüyor.

    Türkiye ile Fransa arasındaki eğitim işbirliğinin de keza kök­lü ve tarihî temelleri var. Günü­müzde de bu işbirliği çeşitli burs ve değişim programlarıyla sü­rüyor. Gazi Mustafa Kemal Ata­türk’ün talimatlarıyla hazırlanan ve 1929’da yürürlüğe giren 1416 sayılı “Ecnebi Memleketlere Gön­derilecek Talebe Hakkında Ka­nun” kapsamında geliştirilen ve Türk bilim ve sanat alanına yön vermiş pek çok önemli şahsiye­tin faydalandığı devlet bursu sis­temi, günümüzde de faal olarak işlemekte. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından her sene yapılan sı­nav sonucunda, pek çok öğrenci­miz burslu olarak Fransa’nın en seçkin üniversitelerinde, başta mühendislik ve hukuk alanları olmak üzere fen ve sosyal bilim­lerin farklı branşlarında başarıy­la eğitimlerini sürdürüyor.

    Buna ilaveten, Avrupalı yükse­köğretim kurumlarının birbirle­riyle işbirliği yapmalarını teşvik eden Erasmus değişim programı gibi ülkemizin katıldığı farklı AB programları vesilesiyle de öğ­rencilerimiz Fransa’da öğrenim görmekte.

    Diplomasi_3
    1970-80’lerde ASALA saladırılarında şehit edilen diplomatlarımız da büyükelçilik binasında anılıyor.

    Türkiye ile Fransa’nın karşılıklı olarak turistik ziyaret hacmi nedir? Turizm kapasitesini daha da yükseltmek için ne gibi çalışmalar yapılıyor?

    Türkiye’ye 2023 Ocak-Temmuz döneminde 584.150 Fransız tu­rist gelmiş (özellikle Temmuz ayında 217.506 kişi) ve 2022’ye göre %1.98’lik bir artış kaydedil­miştir. 2023 sonu için hedef tu­rist sayısı 1 milyon 250 bin olarak belirlenmişti ve bunun gerçek­leşeceğini düşünüyoruz. Türki­ye markasının sürekliliğini ve görünürlüğünü arttırmak su­retiyle Fransa vatandaşlarının Türkiye’ye seyahat tercihlerini yönlendirmek ve Türkiye mar­kasını daha da güçlendirmek amacıyla ilgili kurumlarımızla koordinasyon içerisinde çalış­tık, çalışıyoruz.

    Türkiye’nin AB üyeliğinin desteklenmesine ilişkin olarak Fransız kamuoyuna yönelik çalışmalarla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

    Ülkemizce en üst düzeyde dile getirildiği üzere, AB üyeliği Tür­kiye’nin stratejik hedefini teşkil etmeye devam etmektedir. Av­rupa ve tüm dünyanın ciddi sı­navlardan geçtiği bir dönemde Türkiye-AB ilişkilerinin sağlık­lı bir zeminde yürütülmesi her zamankinden daha önemli hâle gelmiştir. Bu anlayışla ülkemiz, AB ile diyalog ve iletişim kanalla­rını açık tutmayı amaçlıyor; siya­si düzeyde yürütülen temasların tamamlayıcısı olarak kamu dip­lomasisi faaliyetleri ile halklara­rası etkileşime çok önem veriyor. 2010’dan bu yana yürüttüğümüz AB İletişim Stratejisi kapsamın­da Fransa ve diğer AB üyesi ülke­lerdeki ilgili kurum ve kuruluş­lar, üniversiteler, kamu ve özel sektör, sivil toplum ve düşünce kuruluşları gibi paydaşlarla fark­lı hedef kitlelere yönelik etkinlik­ler düzenleniyor. Keza, ülkemizin katıldığı AB programları ile va­tandaşlarımızla üye ülke vatan­daşları arasında ortak çalışma ve işbirliği kültürü geliştiriliyor; ülkemizin daha iyi tanınmasına imkan sağlanıyor. Sözkonusu ça­lışmalar ile Fransa’daki temsilci­liklerimiz tarafından yürütülen siyasi, ekonomik ve kültür-eği­tim faaliyetleri, Fransız kamu­oyunda konuyla ilgili farkında­lığın arttırılması bakımından oldukça önemli.

    Diplomasi_4
    Yunus Demirer, Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği binası önünde.

    Türkiye’nin Afrika’ya açılma politikası, Fransa ile bir rekabet konusu olarak görülebiliyor. Bunu aşmak yolunda, ortaklaşa gerçekleşecek projeler yapılması düşünülebilir mi?

    Afrika kıtasıyla ilişkilerimizin ve işbirliğimizin geliştirilme­si çokboyutlu dış politikamızın temel ilkelerinden biri. Tarih­sel bir temel üzerine inşa edilen Türkiye’nin Afrika politikası; siyasi, insani, ekonomik ve kül­türel ayakları içerecek şekilde ve ikili, bölgesel, kıtasal ve kü­resel olmak üzere 4 boyutta, karşılıklı yarar temelinde yürü­tülmektedir. Türkiye bu konuya “Afrika’nın sorunlarına Afrikalı çözümler” ilkesi çerçevesinde yaklaşmaktadır. Sahraaltı Af­rika ülkeleriyle ilişkilerimizde pek çok alanda önemli mesa­feler katedildi. 1998’de başla­yan, 2005’te Afrika Birliği’ne gözlemci üye olmamızla devam eden, 2008’de ülkemizin Afrika Birliği tarafından stratejik or­tak olarak ilan edilmesiyle ivme kazanan ve bölge ülkeleriyle her alanda ilişkilerimizi geliş­tirmemizi sağlayan Afrika’ya açılım politikamız, 2013 itiba­riyle Afrika Ortaklık Politikası olarak anılıyor. Kıtadaki diğer aktörlerle ilişkilerimiz de re­kabet değil, tamamlayıcılık ve işbirliği üzerine kurulu.

    Rusya-Ukrayna savaşı, Türkiye-Fransa ilişkilerini nasıl etkiledi sizce?

    Diplomasi_5
    1946’da Türkiye Büyükelçiliği tarafından kiralanan ve 1951’de satın alınan “Hôtel de Lamballe”in tarihi yüzyıla uzanıyor.

    Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa güvenlik mimarisini ve küresel düzeni derinden sarsmakta­dır. İnsan kayıpları ve yaşanan trajedinin yanısıra, savaşın küresel düzeyde yarattığı enf­lasyon, durgunluk, enerji ve gıda krizi gibi ortak sınamalar; ortak çözümler üretilmesi için birlikte çalışılmasını zorunlu kılmıştır. Bu süreçte Türkiye, barışın tesisi için ısrarla dip­lomasi ve diyalog kanallarının işletilmesinin önemine vur­gu yapmış; ilgili tüm taraflar­la konuşabilen ve küresel gıda istikrarının temini için Kara­deniz Tahıl Girişimi gibi somut ve etkili adımlar atan başat bir aktör olarak öne çıkmıştır. Bu­nun sonucunda, Türkiye’nin; Avrupa’nın barışına, istikrarı­na, ekonomisine, güvenliğine, savunmasına, enerji güvenli­ğine yaptığı ve yapmaya devam edeceği olumlu katkının, Fran­sa ve diğer AB üyesi ülkeler tarafından daha iyi anlaşılma­ya başladığını görüyoruz. Nite­kim Fransa ile, Rusya-Ukrayna savaşı ve savaşın yansımaları­na dair ikili ve çok taraflı plat­formlardaki istişarelerimiz her düzeyde aktif şekilde devam ediyor.

  • ‘Fransa’nın canı sıkıldı’, kendiliğinden hareket klasik liderleri tanımadı

    ‘Fransa’nın canı sıkıldı’, kendiliğinden hareket klasik liderleri tanımadı

    1968 baharında üniversitelerde başlayan gösteriler işçilerin de katılımıyla kitlesel bir hal almış, kamuoyunun sempati ve desteği de göstericilerden yana dönmüştü. Yüzbinler Paris’te gösteri yapmaya başlamış, kendiliğinden gelişen büyük hareketlenme herhangi bir liderin veya partinin veya örgütün kontrolünü reddetmişti. Ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu.

    Paris’in banliyösü Nanterre’de öğrenciler, Vietnam savaşına karşı gösteride tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılması için 22 Mart’ta fakültenin yönetim binasını işgal ederler. 2 Mayıs’ta üniversitede bir “anti-emperyalist” gün ilan edilip dersler engellenince, idare üniversiteyi kapatır.

    Ertesi gün hareket, kent merkezindeki Quartier Latin ve Sorbonne’a yayılır. Mayıs 68 başlamıştır. 400 göstericinin yerleştiği Sorbonne’un rektörü, aşırı sağcıların herhangi bir müdahalesine engel olmak gerekçesiyle polisi çağırır ve sıkı bir çatışmadan sonra okul boşaltılır ama gösteriler sokaklara yayılır. Aralarında başlıca öğrenci sendikası yöneticisi Jacques Sauvageot, Daniel Cohn-Bendit, Henri Weber, Brice Lalonde, José Rossi, Alain Krivine, Guy Hocquenghem, Bernard Guetta ve Hervé Chabalier’nin bulunduğu 574 kişi tutuklanır. Yaralı sayısı da hatırı sayılır düzeydedir: 279 öğrenci, 202 polis.

    6 Mayıs’ta öğrenciler daha hazırlıklıdır. Sonuç: 300 yaralı polis ve 442 tutuklama.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Paris sokaklarında direniş Paris’in 3. ve 4. bölgelerinin sınırındaki Arşivler sokağında öğrenciler ve işçiler birlikte gösteri yürüyüşündeler.

    Komünist Partisi ve Maoist Parti devrimin öğrencilerden değil işçilerden geleceğini bildirerek harekete mesafe alır. Komünist Partisi denetimindeki büyük sendika CGT’nin genel sekreteri Georges Séguy, öğrenci hareketini işçi sınıfını maceraya sürüklemekle suçlar. Birkaç gün içinde bu geleneksel örgütlerin tabanlarının yönetimlerini pek de ciddiye almadıkları ve kendi bildiklerini okuyacakları görülecektir.

    Bu arada 7 Mayıs’ta daha sonra da kendi alanlarında önemli similar olacak Siné, Wolinski, Guy Hocquenghem, André Glucksmann, Bernard Kouchner ve diğerlerinin kurduğu bir gazete sokaklarda 100 bin satışa kadar ulaşır.

    10 Mayıs’ta liseli ve üniversiteli 20 bin öğrenci Quartier Latin’i işgal ederek bir dizi barikat kurarlar. 6-7 bin polisin katıldığı operasyonla sabah düzen sağlanır. 125 araba yanmış ya da tahrip edilmiş durumdadır. Sokaklar savaş görmüş gibidir. Kaldırımlar sökülmüştür. 247 polis yaralanmış, 469 kişi gözaltına alınmıştır. Bu kendiliğinden patlamada Alain Krivine ve Daniel Cohn-Bendit gibi sözcülerin bulunduğunu eklemek gerek.

    Bütün bu çatışmalar sırasında polisin orantısız güç kullanmasıyla öğrencilere olan sempati artar. Marsilya’dan Strasbourg ’a irili ufaklı işgal ve gösteriler başgösterir.

    13 Mayıs’ta öğrenciler, işçiler, memurlar Fransa’nın her yerinden Paris’e akın eder. Kentin bütün ana arterleri göstericilerle dolup taşar. Gösterici sayısı 500 bin iken polis olayı küçültmek için 200 bin rakamını verir.

    Sendikacılar, öğrenci çevresinden gelen ve kendi geleneksel sloganlarının çok ötesine taşan taleplerin işçileri etkilemesine karşıdırlar ama, işçiler arasında bir radikalleşmenin önü alınamaz.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Quartier Latin’de işgal 10 Mayıs 1968’de liseli ve üniversiteli öğrenciler Quartier Latin’i işgal ederek polise karşı barikatlar kurmuştu. Savaş alanına dönen sokaklarda kaldırımlar sökülmüş, 125 araba yanmış ve tahrip edilmişti. İşgali engellemek için 6-7 bin polisin katıldığı operasyonda 247 polis yaralanmış, 469 kişi de gözaltına alınmıştı.

    Tarihteki ilk “yabanıl” genel grev

    Sorumluların da beklemediği bir şekilde 13 Mayıs’taki sembolik grev o gün sona ermez ve izleyen günlerde hızla yayılır. İki açıdan tarihsel bir önemi vardır bu genel grevin: Tarihin ilk “yabanıl grevi” (grève sauvage: sendikaların kontrolü dışında genel iş bırakma) olmasının yanısıra, tüketim toplumunda bir ülkeyi felç eden ilk genel grevdir.

    Grevler fabrika işgalleriyle çoğalır. 24 Haziran’a kadar sürecek olan bu dalganın ortasında 22 Mayıs’ta 10 milyon ücretli grevdedir. Sendikalar bu patlamanın ardından yavaş yavaş hareketin başına geçmeye başlarlar. Öğrencilerin işçilerle ilişkilerini kesmek için fabrika kapılarını kapatırlar. Öğrencileri engellerlerken kendi işçilerini diğer fabrikalardakilerden yalıtmış olurlar.

    Gelişmeler karşısında kendini pek güvende hissetmeyen Komünist Partisi, sendikalar aracılığıyla Başbakan Pompidou’nun görüşme talebini olumlu karşılar. Yapılan görüşmelerde 1936’dan beri görülmemiş kazanımlar elde edilir. Asgari ücret %36 artar. Sendikaların fabrika içinde çalışmaları sağlanır.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    68 Paris barikatları Paris sokaklarında polise karşı direnen gençler kaldırım taşı, kapı, pencere ellerine ne geçerse barikatlara katıyor, böylece 1871’in ünlü Paris Komünü barikatlarının nostaljisini de yaşatmış oluyorlardı.

    Görüşmeler sürerken grev hareketi derinleşir ve siyasallaşır. Mitterand dahil çeşitli siyasetçiler değişik hükümet formülasyonları peşindedir. Kimse general De Gaulle’ün yeniden ipleri eline alacağına inanmaz.

    De Gaulle 29 Mayıs’ta ortadan kaybolur. Kendi ifadesiyle çekilmeyi de düşünmüştür. Almanya’da Cezayir savaşı sırasında kirli bir geçmişi olan general Jacques Massu ile görüşür. Ordunun desteğini alınır. Karşılığında Massu’ye iade itibar verilecektir. De Gaulle 30 Mayıs’ta döner ve millet meclisini fesheder. De Gaulle’ün kültür bakanlığını da yapmış olan ünlü romancı, eski solcu André Malraux’nun da düzenleyicisi olduğu büyük bir yürüyüş, 300 bin kişinin katılımıyla Champ-Elysées’de gerçekleşir. De Gaulle çekilmeyeceğini ve başbakanı da değiştirmeyeceğini ilan eder. Erken seçim ilanını işçiler arasında en nüfuzlu parti olan Komünist Partisi kabul eder.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Polis şiddetine karşı omuz omuza Gösteriler sırasında polisin gaz ve copuna karşı gençler birlik olmanın verdiği cesaretle önemli bir direniş gerçekleştirdiler. Birçok defa polisle karşı karşıya gelen kadın ve erkek öğrenciler polisin yoğun şiddetine maruz kalmıştı.

    Bazı yerlerde polisle çatışmalar olsa da grevler ağır ağır sönümlenmeye başlar. 12 Haziran’da radikal sol örgütler feshedilir. 14 ve 16 Haziran’da Odéon ve Sorbonne polis tarafından pek zorlanmadan boşaltılır. 23-30 Haziran genel seçimleri De Gualle’cülere millet meclisinde mutlak bir çoğunluk kazandırır. Ancak De Gaulle’ün de yeri doldurulmaz olmadığı anlaşılmıştır.

    22 Mart’tan De Gaulle’ün gidişine

    22 Mart’tan itibaren daha ziyade kendiliğinden bir hareket olarak gelişen hadiseler, herkese açık genel meclislerde doğrudan demokrasi ile alınan kararlarla, özellikle yönetim binalarının işgaline yönelik doğrudan eylemlerle protesto hareketinin yaygınlaşmasına yolaçmıştır. Açıkça herhangi bir kurumsallaşmaya karşı çıkarak öğrencilerin öz-örgütlenmesi, dönemin temel özelliklerinden biridir. Serge July, Daniel Cohn-Bendit gibi liderler öne çıkmış olsa da, bunlar genel öğrenci kitlesinin çok değişik görüşlerini temsil etmekten uzaktılar. Dolasıyla hareketin tek bir sözcüsü olduğu söylenemez.

    Mayıs 68’in gelişimi içinde iki yörünge vardır; bir yanda öğrenciler diğer yanda işçiler. Her iki hareket çok büyük kitleleri seferber etmişse de, bir kaynaşma, buluşma sözkonusu olmamıştır. Bunda her iki kesimin güdülerinin birbirinden farklı olmasının önemli bir rolü vardır.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Paris’te öğrencilerin yanısıra işçiler de sokak gösterilerinde yerlerini aldı.

    Yine de itiraz edenlerin birleştiği bir nokta var: 1958’de bir tür darbeyle, Cezayir Savaşı vesilesiyle iktidara gelen De Gaulle rejimine karşı olmak. Bu rejimin şahsında köhnemiş üniversite yapısına, tüketim toplumuna, geleneksel değerlere ve kurumlara ve nihayetinde kapitalizme bir itiraz vardır. Dünyanın bir dizi ülkesindeki olayların tetiklenmesine katkıda bulunan Fransa’nın kendisi de bu olaylardan etkilenmiştir.

    Mayıs’ta yükselen öğrenci hareketiyle, Haziran 1936 Halk Cephesi dönemini de aşan 20. yüzyılın en büyük genel grevinin patlak vermesiyle, ülke tam anlamıyla felç olmuştu. Devletin neredeyse tatile çıktığı bu günlerde her yerde meclisler kuruluyor, sokak toplantıları düzenleniyor; herkes derdini anlatmak için söz alıyor, liselerden tiyatrolara, işletmelerden, fabrikalardan olmadık mekanlara toplum kaynıyordu.

    Dünyanın ve hayatın köklü bir dönüşümü özlemiyle yürütülen bu tartışmalar bir devrimci yanılsamaya yol açmış olsa da, ortada devrim yapacak bir örgütlenme veya bir iktidar perspektifi bulunmuyordu. Her ne kadar radikal solcular sokak gösterilerinde “iktidar emekçilere” deseler de, bu bir özlemden öteye gitmiyordu. Oysa emekçilerin siyasal partileri ve sendikaları, bu sloganı sokaklarda yükseltenleri tehlikeli “provakatörler” olarak görüyorlardı. Sonuçta onlar da geleneksel toplumun bir parçası olmuşlardı. Dolayısıyla ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu. Radikal solun çeşitli renklerinin hareketin önsaflarında olması, hareketin bütününü temsil etmek ve yönlendirmek açısından bir şey ifade etmiyordu.

    Fransa Mayıs 68’ini bütün hızlı akışına rağmen her tarihsel olay gibi evrelerine ayırmak mümkündür. 3 Mayıs’tan genel grevin patlak verdiği 13 Mayıs’a kadar esas olarak öğrencilerin gündemi belirlediği; hemen hemen toplumun bütünü etkileyen genel grevden hükümetle müzakereye oturulan 27 Mayıs’a kadar işçi sınıfının damgasını taşıyan ve nihayet bu tarihten genel seçimleri yapıldığı 30 Haziran’a kadar kurumsal siyasetin öne çıktığı dönemler. 30 Haziran erken seçimiyle kamuoyunda bir dönüş olur, grevler sonlandırılırken; Sorbonne ve Odéon gibi itiraz merkezleri polis tarafından boşaltılmıştır.

    68’in açtığı yoldan 70’li yıllarda yeni hareketler gelişir. Özyönetim girişimleri, ekoloji, feminist hareket boyverir. Sendikal alanda, gençlik örgütlenmelerinde yeni gelişmelerle toplumsal ve kültürel alanda bir dizi kazanım da 68’in ürünü olarak kabul edilir.

    Kurumsal siyaset açısından da ilginç bir tarihi vaka vardır. Millet Meclisi seçimlerini açık farkla kazanan De Gaulle, Nisan 1969’da bütün ağırlığını koyarak bir referanduma gider ve kaybettiği takdirde çekileceğini belirtir. Referandum sonucunda kaybeder ve belirttiği gibi çekip gider.


    KANLA KARIŞIK OLİMPİYATLAR

    Meksika’da gösteriler ve devlet terörü

    1919’dan beri iktidarda olan devlet partisine karşı demokratik haklar için düzenlenen gösteriler, 1968 Ekim başında ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür. 7 Ekim 1968’de Mexico’da başlayan Olimpiyat Oyunları, şu sloganla tanıtılır: “Barış içinde herşey mümkündür!” , Paris dünyaya herşeyin mümkün olduğuna dair bir inancı aşılarken, Meksika’nın başkenti de hareketlenmişti. Millet Meclisi ve katedralin ortasında gösterilere kapalı olan büyük Zocalo meydanı, demokratik haklar ve siyasi mahpusların serbest bırakılması talebiyle işgal edildi. Bu mahpusların kimisi 1959’daki bir grevin önderleri kimisi 1966’dan beri içerde olan çeşitli sol gruplara mensup kişilerdi.

    Polis göstericilere meydanı dar etti. Gerekçe, Ekim ayında yapılacak 19. Olimpiyat Oyunları için kamu barışının sağlanmasıydı. 30 Temmuz şafağında paraşütçüler, makineli tüfek alayı, hafif tanklarla ve bazukalarla üniversiteye saldırdı. Ağustos ve Eylül aylarında üniversite gençliği, eski ve yeni siyasi mahpusların özgürlüğü için tekrar kampanyalar düzenledi. Hareketin yönetimini bir ulusal grev konseyi üstlenmişti. Bildiriler ve toplantılarla görüşlerini açıklayan öğrenciler, polisle çatıştılar. Basın tamamıyla hükümet tarafından denetlendiği için, gösterilerdeki ölü ve yaralı sayısı hakkında kesin bilgi edinilemez.

    Üniversite rektörü Javier Barrs Sierra, açıkça hareketi destekler. 7 Ağustos’ta kent halkının büyük desteğiyle yapılan bir gösteride, gençler Zocalo meydanını işgal ederler ve ardından içerdekilerin serbest bırakılması için hapishaneye yönelirler. 13 Eylül’de yeniden büyük bir gösteri yapılır. Hükümet üniversiteyi kontrol etmek üzere askerleri gönderir.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    1968’de Mexico City’deki “Zócalo” da zırhlı arabalar.

    1919’dan beri iktidarda olan bir devlet partisine karşı, demokratik haklar için başlatılan bu gösteriler, başkan Gustavo Diaz Ordaz’ın emriyle 2 Ekim’de ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür.

    Hareket 68 gün sürmüştür ve ancak 1971’de serbest kalmaya başlayacak olan binlerce tutuklu pahasına düzen sağlanır. Çeşitli yazar ve gazeteciler, olayda CIA’in parmağı olduğuna dair görüş belirtirler.

    7 Ekim 1968’deki Olimpiyat Oyunları, ünlü yazar George Orwell’in 1984 kitabındaki göndermeleri aratmayacak şu döviz altında başlar: “Barış içinde herşey mümkündür!” Olimpiyatlarda ise madalya kürsüsüne çıkan iki siyah Amerikalı, Tommy Smith ve John Carlos, ulusal marşları çalınırken Kara Panter örgütünün simgesiyle, kalkan yumruklarıyla ölenlere selam gönderirler.


    1968 KENT MUHAREBELERİ!

    Japonya: Zengakuren veya ‘şehir gerillası’

    50 yıl önce Ocak ayında başlayan gösteriler hızla kitlesel bir karakter kazandı; Zengakuren adındaki gençlik örgütü özellikle üniversitelerde ve sokaklarda büyük işgaller gerçekleştirdi, protestolar düzenledi. Çok şiddetli yaşanan olaylar, ancak 68 sonlarında yatışacaktı.

    68’in renkli bir ülkesi de Japonya’dır. Burada da Batı’da olduğu gibi eğitim sistemine yönelik ciddi bir karşı çıkış sözkonusudur. Öte yandan savaşın acılarını yaşamış ülkede, ABD’nin Vietnam Savaşı’na karşı da bir tepki vardır.

    O dönemde Japonya’nın ayırdedici özellikler eden biri, hızlı ekonomik büyümenin insan ve çevre üzerindeki tahribatıydı. Japonya’daki olaylar Mayıs 68’den yaz sonuna kadar öğrencilerin üniversiteleri işgal edip bütün faaliyetleri durdurmasıyla başladı. Kuzey Vietnam’ı bombalayan uçaklar, Japonya’daki Okinawa Amerikan üssünden hareket ediyordu. Ayrıca Amerikan savaş gemileri de Japon limanlarında ağırlanıyordu. Kore savaşından beri Japonya, Amerikan ordusu için vazgeçilmez bir üs işlevi görüyordu. Ülke 1951 San Fransisco Antlaşması’yla ABD’nin sadık bir müttefiki olmuştu.

    ABD’ye ve onun Vietnam’a müdahalesine karşı şiddetli gösteriler, 1963’den itibaren Zengakuren (1959’da aşırı sol tarafından kurulan, Japon Öğrencileri Özerk Komiteleri Ulusal Birliği) tarafından başlatılmıştı. Zengakuren o dönemde Japonya’daki toplam üniversite öğrencisinin üçte biri kadar, yani 700 bin üyeye sahipti (400 yerde örgütlüydü). 68’de mücadele keskinleşmiş ve öğrenciler Amerikan güçlerini hedef almışlardı. Ocak ayında Sasebo limanına yanaşacak uçak gemisini engellemek için binlerce öğrenci polisle çatışmıştı. Mart ayında Tokyo’da bir Amerikan askerî hastahanesinin yapılmasına karşı gösteri düzenlendi. Nihayet 29 Nisan’da göstericiler Okinowa üssünü işgal ederek Amerikan birliklerinin geri çekilmesini talep ettiler.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Havalimanı protestosu Yeni Tokyo Uluslararası Havalimanı’nın inşasına karşı yapılan Zengakuren protestosu.

    Japonya’daki hareketin ayırdedici özelliği, gösterilerin ateşli olmasa da silahlı ve aşırı şiddetli oluşuydu. Kaskları ve bambudan mızraklarıyla Zengakuren üyeleri özel polisle çatışmak için birlikler halinde örgütlenmişti. 68 sonbaharında Zengakuren Tokyo’nun merkezinde gerçek bir “kent gerillası” savaşı başlattı. Çatışma, öğrenci ve işçi göstericilerle düzen güçleri arasında çok sert cereyan etti.

    Nisan ayından itibaren Fransa ve ABD’de olduğu gibi liseli ve üniversiteliler, Vietnam Savaşı ile birlikte kendilerini doğrudan ilgilendiren taleplerle, sınav seçme sistemine ve harçlara karşı başlattıkları hareketle 200 üniversiteyi işgal etmişlerdi. Kampüslerde polisin yanısıra milliyetçi ve aşırı sağcı gruplarla da çatıştılar.

    Öte yandan yüksek ve hızlı büyümenin yarattığı tahribata karşı mücadelede, Kyushu adasındaki Minamata kentine de sıçradı. Buradaki Chisso kimya işletmesi, uzun yıllardır metal artıklarını denize döküyordu. Yerel halk ve balıkçıların birinci derecede etkilendiği (yüzlerce ölü) bu durumdan kurtulmak için “Minamata hastalığı”na karşı büyük bir mücadele başlatıldı (tazminat talepleri ancak bir dizi davadan sonra 1995’te gerçekleşecekti). Tokyo’nun kuzeyindeki Narita’da başlayan havaalanı inşası da bölge sakinlerini ayaklandırmış, çiftçiler göstericilere katılmıştı.

    15 Haziran’da ABD’nin Vietnam müdahalesine karşı onbinlerce insanın katıldığı büyük bir gösteri düzenlendi. Yaz boyunca üniversite işgalleri arttı ve öğretim üyeleri de öğrencileri desteklemeye başladı. Ekim sonunda Zengakuren’in öncülüğündeki hareket simgesel mekanlarda eylemler başlattı; işçiler ve öğrenciler üç gün boyunca parlamentoyu, ABD büyükelçiliğini, polis merkezini kuşattılar. Olaylar üç yüz yerleşim bölgesine yayıldı. Esas çatışmalar Tokyo ve Nihon Üniversitelerinde cereyan eder. Nihayet Kasım 68 ve Ocak 69’da polisin buralara yerleşmesiyle rejim huzara kavuşur.