Etiket: Osmanlı Tarihi

  • Eski İstanbul Edebiyatında Yeniçeri Zorbaları


    yeniçeri ocağı’nın yozlaşmasıyla ocak üyesi yeniçeri zorbalarının eski istanbul’da saçtıkları dehşet kâh deyişlerle kâh büyüklerden dinlenilen hatıralarla edebiyatımızdan muhtelif eserlerin satır aralarına geçmiştir. günümüzde yeniçeriler hakkında kroniklerde hatta adli kayıtlarda dahi yazılanların ıı. mahmud döneminin propaganda metinleri olduğu iddia edilse de istanbul’un farklı dönemlerinde kaleme alınmış edebî metinler -suç tarihi ve folklor ışığında bakıldığı zaman- istanbul sokaklarının tekin olmayan çehrelerine dair önemli ipuçları barındırıyor.

    Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması dönem dönem “Vaka-i Hayriye mi? Vaka-i Şerriyye mi?” ekseninde tartışılırken, sıklıkla Yeniçeri isyanlarının otorite üzerinde bir tür emniyet supabı vazifesi gördüğü, halkla ve esnafla içli dışlı olmalarının bir nevi alternatif muhalefet vasıtası hâline geldiği yolunda görüşler de dile getiriliyor. Elbette askerliğin yanı sıra; çöğür (bir tür saz) çalan âşıklar hasebiyle sanatkâr, esnaf, şehirde inzibat, yangında tulumbacı rolleri bulunan, toplumun farklı kesimlerinden grupları bir araya getiren “Yeniçeri Ocağı” gibi bir yapı çok katmanlıdır, tek bir mecradan değerlendirilemez. Ancak yine bu sebeple salt ezber bozduğu iddia edilen tezlerle de 1600’lerden 1800’lerin başına uzanan süreçte ocaklarda başlayan dönüşüm, imparatorluğun başkentindeki sosyal çürüme ıskalanmaktadır. Nitekim Yeniçerilerin asayiş bozukluklarına dair kroniklerden adli kayıtlara dek sözlü tarihe de temas eden asırları aşan tanıklıkları, anakronik bir tutumla Sultan II. Mahmud döneminin (1785-1839) propaganda metinlerinden(!) sayan bir görüş söz konusudur. Oysaki alelade edebî metinlerde, hatıralarda vb. satır aralarındaki detaylar, suç tarihi ve folklor açısından değerlendirildiğinde 200 asır evvelinin İstanbul sokaklarının karanlıkta kalmış netameli taraflarına ışık tutuyor.

    Yeniçerilerdeki Yozlaşmaya Dair İlk İşaretler
    Tek nüshasını Murat Bardakçı’nın 1985’te bir mezattan almış olduğu ve bir çalışmasında tam metnini de neşrettiği 1686 tarihli Dellâknâme-i Dilküşâ (Gönüller Açan Dellaklar Kitabı) adlı eser, bir devrin öteki İstanbul’una dair bilgiler vermektedir. Dönemin İstanbul’undaki hamamlardan sorumlu hamamcılar kethüdası Derviş İsmail’in bu eseri, sadece o vakitlerde İstanbul’daki 408 hamamda çalışan 2 bin 321 tellaktan 11 tanesinin yaşam öyküsünü ihtiva etmemektedir, Yeniçeri zorbalarının şehirdeki faaliyetleri hakkında da bir panorama çizmektedir. Detaylarına girmemekle birlikte burada yer alan bilgilere göre Tophane’de Elli Dokuzuncu Orta’dan yani Yeniçeri bölüğünden, “Ehrimen-lika [Eski İranlıların kötülük tanrısı dev Ehirmen suratlı] eşkıyası ve Tophane Ocağı’nın cehennem zebanisi semenderleri [Ateşe girme motifi üzerinden çalıştıkları yere atıfla] ve kalyoncu levendler ki elli dokuzlu ve Tophaneliden eşedd [daha şiddetli] padişah kullarının yüz karası” şeklinde bahsedilmektedir ki metnin ilerleyen kısımlarında yine bu Orta’dan “Kalafat yerinde kahvehanesi olan hezele güruhu”, “Tophane zebanileri” şeklinde de bahsedilerek, o devirdeki Yeniçerilerin kahvehanelerde toplanmaya başlayıp asayişi tehdit etmelerinin Sultan III. Selim devrinden (1761-1808) epey öncesine uzandığını göstermektedir. Yine burada satır arasında Altmış Dördüncü Orta ile Elli Altıncı Orta’dan iki zorbazın bahsi geçer ki bunlardan Elli Altıncı Orta’nın zorbaları, Eminönü’nde Yemiş İskelesi ve civarına bakan Çardak Kolluğu ve İskelesi’nde bulunmakta olup Yeniçerilerin son dönemlerinde yani 1800’lerin başında muhtelif şehir eşkıyalığı vakalarıyla bilinmişlerdir. Yeniçerilerin yozlaşmalarına dair anlatılar daha çok 1700’ler sonunda ve 1800’ler başında birikmekteyse de Derviş İsmail’in eseri bu durumun 1600’lerde de görüldüğünü göstermektedir.

    Ahmet Mithat Efendi’den Reşad Ekrem Koçu’ya Edebiyattaki İzler
    Ahmet Mithat Efendi’nin, Mustafa Necip Efendi’nin III. Selim’in padişahlığına ve tahttan indirilmesine dair eserinden derlediği bilgilerle kaleme aldığı “Yeniçeriler” adlı hikâyesi dışında 1875’te yazdığı Hasan Mellah romanında da Galata’da bir vakitler Yeniçeri zorbalarının kanlı vakalarına binaen “Kanlı Hendek” adıyla anılan Hendekbaşı (Şimdinin Kuledibi) semtinin bu mazisine değinir. 1844 doğumlu Ahmet Mithat Efendi’nin Yeniçerilerin son devirlerini görmüş kimselerden çocukluğunda dinledikleri, bu eserleri kaleme almasında ne kadar tesirli olmuştur bilemiyoruz ancak hatıralar ve sözlü tarih aktarımları söz konusu olduğu zaman karşımıza bu konuda başka örnekler de çıkıyor. Örneğin Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895) o devirlerden bir tanığın ağzından Yeniçerilerin “balta asarak haraç toplamaları”ndan bahseder ki Târîh-i Cevdet’teki bu anekdota Şevket Rado da Reşad Ekrem Koçu’da yazılarında yer vermişlerdir. Hatta Ahmet Rasim bir yazısında devrinin günlük konuşmaları arasında “Yeniçeri misin be!” deyiminin kaybolsa da “balta asmak”, “balta asıyor” gibi tabirlerin askıntı olmak anlamında kullanılmaya devam ettiğini yazmıştır. Yine Ahmet Rasim, bir dönem himayesine girdiği eniştesi, seksenli yaşlarındaki Miralay Laz Mehmed Bey’in idamdan kurtulma Yeniçeri kodamanlarından olduğunu vurgulamış, hatıratlarından “Falaka”da da kendisinden, “Vaktiyle Yeniçeri iken cellat önünden kurtulmuş, iki üç oda dolusu tüfenkleri, kılıçları, kamaları, palaları var imiş.” sözleriyle bahsetmiştir. Sultan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırırken (1826) Ocağın zabitlerini ve ileri gelenlerini yanına çekip ayaktakımı ve asayiş bozukluğuna sebep olan güruhları yalnız bıraktığı bilinmektedir ki Ahmet Rasim’in eniştesi de ilga sonrası Asakir-i Mansure-i Muhammediyye’de yer alan Yeniçeri kökenli zabitlerden olmalıdır. 

    Ali Camiç Ağa’nın Şiiri
    Reşad Ekrem Koçu’nun Yeniçeriler kitabı ile yakın zamanda dijitalize edilen İstanbul Ansiklopedisi eserinde Yeniçeri şairlerinden adli vakalara sözlü kültür aktarmalarından faydalanılabilmektedir. Burada devrin İstanbul’undaki Yeniçeri zorbalarına dair bazı fahriye ve destan örnekleri de yer almıştır. Son Yeniçerilerden olup bir dönem Galata’da Çardak Kolluğu Çorbacısı olarak vazife yapmış Ali Camiç Ağa’nın fahriyesi (şiiri) bu örneklerden biridir:

    Hacı Bektaş ocaklıyım zor âver,
    Deli poyraz şahin başımda eser.
    Taban deperiz hep dilber yolunda,
    Kimi kaşın çatar kimi gülümser.
    Pâyine yüz koyub koklasam öpsem
    Biri hoşnud olsa öbürü küser.
    Kimi pırpırıdır bıçkın âfettir,
    Vaslı her âşıka olmaz müyesser.
    Sanman güzeller hep vefasız olur,
    Sunar lâ’li ile şarâbı kevser.
    Her güzelin vardır amma engeli,
    Sureti beşerde ejderi heftser.
    Rakibanın kimi Rüstem kimi Zâl,
    Kimi bir vuruşda kırk kelle keser,
    Geçdi cümle bıçağımın altından.
    Civan idim henüz nev tıraş püser,
    Fahriyemiz yazdık yatağan ile,
    Kalsın rûzigâra bizden de eser.1

    Yıllar Sonra da Anlatılan Korkular
    Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında adlı hatıra kitabında babasının ninesi olan Sebure Hanım’ın hatıralarını aktarırken bunların bazılarının Yeniçerilerin henüz şehirde dolandıkları, nizam ve kanuna riayet etmeksizin İstanbul halkına dehşet saçtıkları zamanlara ait olduğunu söyler. Sonrasında şu anekdotu aktarır: “Uzak olan semtlerinden gelirlerken hanımların iki bostan duvarı arasındaki tenha bir yoldan geçmeleri icap etmiş. Bu sırada da karşılarına dört Yeniçeri çıkmış. Kaçamamışlar ve bir göz açıp kapayacak zaman içinde her biri kendini bir Yeniçeri’nin omzunda veya sırtında bulmuş. Böyle şeyler olağanmış ve ırz ehli kadınların sallasırt edilip günlerce, haftalarca Yeniçeriler ve uygunsuz takımından çeşit çeşit herifler tarafından kapatıldıklarına ait hikâyeler dillerde gezermiş. …Sabure Hanım, Yeniçeriler ortadan kaldırıldıkları günlerde, tam tarihiyle 1826 Haziran’ında İstanbul’un pek müthiş bir korku ve dehşet içinde kaldığını söyler, ateşe verilen Yeniçeri kışlalarının yanışını, yaşamakta bulunduğu evin, yani esirci hanımın pencerelerinden seyrettiğini, bu kışlaların tam yedi gün ve yedi gece durmadan yandıklarını hikâye ederdi. Yeniçeriler kazanları devrilip kışlaları yakıldıktan ve cümlesi kesilip telef edildikten sonra da köşeye bucağa saklananların aranmaları, ele geçirilenlerin temizlenmeleri işi günlerce devam etmişmiş. Bunlardan birinin yolda yakalanıp itlaf edilmesine bizzat şahit oluşu da Sabure Hanım’ca anlatılan hikâyelerin en fevkaladesiydi.”2 #

    DİPNOTLAR
    1 Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, “Bıçak Altından Geçirme” maddesi.
    2 Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında, Oğlak Yayınları, İstanbul 2011, s. 19-20.
  • Galiçya Cephesi’ndeki Türk Birliklerinin Bit ile Mücadelesi


    rusya, birinci dünya savaşı’nda batıya ilerleyerek galiçya hattına doğru yayılmaya başlayınca avusturya-macaristan imparatorluğu müttefiklerinden yardım istemiş, osmanlı’da galiçya cephesi’ne 15. kolordu bünyesinde yer alan en seçkin tümenlerinden 19. ve 20. tümenleri göndermeye karar vermişti. osmanlı askeri, bir yandan avrupa askerî usullerine, yemeklerine, avrupalı müttefiklerine “türk imajını” koruyarak alışmaya çalışırken bir yandan da iklim şartlarına uyum sağlamaya, hastalıklarla, salgınla mücadele etmeye çalışmıştı.

    Osmanlı Devleti’nin Galiçya Cephesine Asker Göndermesi
    Rusya’nın, Birinci Dünya Savaşı’nda batıya ilerleyerek Galiçya hattına doğru yayılmaya başlamasıyla Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Alman müttefiklerinin yardımıyla Galiçya Cephesi’ni (Bugün Polonya ve Ukrayna arasında kalan bölge) açmıştı. Galiçya Cephesi, Almanların yardımıyla şiddetli Rus saldırılarına karşı korunabilmişti. Buna rağmen Brusilov Taarruzu’nda (1916) Galiçya’nın düşme tehlikesi belirince dört müttefik devletin ortak yürüttüğü genel harekâtın, Alman Genel Karargâhı’ndan yönetilmesine karar verilmişti. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nden de üç kolorduluk kuvvet gönderilmesi talep edilmişti. Osmanlı Devleti, Galiçya Cephesi’ne 15. Kolordu bünyesindeki 19. ve 20. Tümenlerini göndermeye karar vermişti. Osmanlı Genelkurmay’ı, 9 Temmuz 1916’da, hazırlıkların gizli bir şekilde ivedi olarak yapılmasını istemiş ve buna göre birlikler Keşan ve Şarköy bölgesine çekilmişti. Birliklerin bir yandan kadro eksiklikleri tamamlanırken bir yandan da konaklama, yeme-içme, sağlık hizmetleri, hayvanlarının beslenmesi ve bakımı gibi ihtiyaçlarının karşılanmasına çalışılmıştı. 

    15. Kolordu’nun Osmanlı Topraklarında Bit ile Başlayan Mücadelesi
    Galiçya Cephesi’ne gönderilecek birliklerin sevki öncesinde temizlik hazırlıklarına azami özen gösterilmiş ve bu durum Başkomutanlık nezdinde takip edilmişti. Temizlik hazırlıkları arasında ise bitle mücadele de önemliydi. Nitekim cephe gerisine alınmaya başlanan tümenlerin hastanelerindeki yaralı ve hastalarda “dehşetli surette kehle (bit)” olduğuna dikkat çekilmişti. Bunun önlenebilmesi için sahra fırınlarından ve hamamlardan istifade edilmesi istenilmişti. Ayrıca askerlerin hamama girmeden önce saçlarının kesilmesi ve tıraşlarının yapılmış olmasına özen gösterilmesi hatırlatılmıştı. Bir yandan da sahra abdesthanelerinin “suret-i daimada” toprak ve kireç ile kapatılarak askerlerin dizanteri aşılarının yapılması emredilmişti. Bu kapsamda Keşan ve çevresinde toplanmaya başlayan birliklerde bit ile mücadele için önlemler alınmaya başlamıştı. 

    15. Kolordu, 27 Şubat 1916 tarihinde yayımladığı emir ile Lâpseki ve Gelibolu yoluyla gelen askerlere dikkat edilmesini, Uzunköprü-Keşan arasında çalışan Amele Bölüğü’nde tifoya rastlanıldığını ve lekeli hummanın da görülmesini dikkate alarak durumun kontrol altına alınması için sürekli olarak askerde bit kontrolünün yapılmasını emretmiştir. 


    “bu hassasiyetin oluşmasında kolordu bağlılarında üç ayrı noktada görülen lekeli tifonun tespiti etkili olmuştu. nitekim önce tekirdağ’da, sonra lâpseki 3’üncü harp hastanesi’nde ve son olarak keşan-uzunköprü demir yolunda çalışan inşaat taburu askerlerinde hastalık tespit edilmişti. bu noktada hastalığın meydana gelmesinde en önemli etkenlerin başında bit görülmüştü.”

    Bu hassasiyetin oluşmasında Kolordu bağlılarında üç ayrı noktada görülen lekeli tifonun tespiti etkili olmuştu. Nitekim önce Tekirdağ’da, sonra Lâpseki 3’üncü Harp Hastanesi’nde ve son olarak Keşan-Uzunköprü demir yolunda çalışan İnşaat Taburu askerlerinde hastalık tespit edilmişti. Bu noktada hastalığın meydana gelmesinde en önemli etkenlerin başında bit görülmüştü. Bunun için 15’inci Kolordu Komutanı Yakup Şevki Bey, birliklerine gönderdiği emirde haftada bir gün bütün askerin çamaşırlarının mutlaka kaynatılması ve elbiselerin fırından geçirilmesi, bit olup olmadığının her gün subay ve sıhhiye tarafından muayene edilmesi, bit görülmesi durumunda elbiselerin tekrar fırından geçirilmesi ve ateşli hastaların koğuşlara alınmaması istenilmiştir. Temizliği yapılan birliklerde hastalığın meydana gelmemesi için subayların İstanbul’da ve taşrada bulunan aileleri ile temas hâlinde bulundukları, erzak gönderiminin yapıldığı belirtilmiş, bu noktada azami özen gösterilmesi beklenmiştir. 

    19. Tümen’de Bit Alarmı
    Alınan tüm bu önlemlere rağmen 7 Mart 1916 tarihinde 19. Tümen’de bir askerde lekeli tifo görülmüş ve tüm revir kordon altına alınarak eşyaların temizliğine başlanmış, bitlerin imhası için “azami gayret” istenilmişti. Bu kapsamda 27 Mart 1916 tarihinde Kolordu yayımlamış olduğu emirle yeni tedbirler almaya çalışmıştı. Bu emirde “lekeli tifo ve ateşli hummanın” her gün görüldüğü, bu hastalıkların bit ile bir askerden diğerine geçtiğinin bilindiği; karantinaya alınan bölüklerde bit veya sirkelerin tamamen temizlendiğine kani oluncaya kadar “mütemadiyen” çamaşırlarının kaynatılarak elbiselerinin fırınlardan geçirilmesi talep edilmişti. Ayrıca seyyar hastaneye her gün gelen askerlerin bitlerinin olup olmadığına dair rapor verilmesi istenilmiştir. Bite rastlanılması durumunda askerin karantinaya alınması gerekli görülmüştü. Nitekim Müşir Cerrah Renslauf, bir hastada “dehşetli bit gördüğünü” ifade etmişti. Bunun için askerin bütün elbise ve çamaşırlarının fırından geçirilip hamamda yıkanması sağlanarak hasta elbisesi giydirilmişti. 

    Temizlenmiş olan askerlere yeniden bit bulaşmaması için 15. Kolordu Başhekimi Yarbay Nizameddin Bey’in 28 Mart 1916 tarihinde gönderdiği emirle askerlerin sık sık çamaşırlarını değiştirmesi istenilmiş ve temizlikleri için sabun dağıtılmıştı.  

    15. Kolordu’nun Galiçya Cephesi’ne Hareketi
    15. Kolordu, 23 Temmuz 1916 tarihinde intikale başlamıştı. Birlikler Uzunköprü’den trenle Belgrad’a ulaşmış ve burada Avusturya tahaffuzhanelerinde temizlik işlemlerinden geçirilerek sağlık kontrolleri yapılmıştı. Bir yandan da tüm askerlere tifo ve kolera aşısı yapılmıştı. Yakup Şevki Bey (Subaşı) komutasındaki 15. Kolordu 26 Temmuz’da Galiçya’ya ulaşarak Güney Galiçya Ordusu Komutanı General Felix von Bothmer’in emrine girmişti. Birlikler Galiçya’ya ulaşır ulaşmaz kısa süre içerisinde yeni bir mücadeleye daha başlayacaktı; bit. 

    15. Kolordu’nun Galiçya’da Bit ile Mücadelesi
    Güney Ordusu Başkomutanlığı’ndan 28 Ağustos 1916 tarihinde yayımlanan emirle 15. Kolordu’ya sağlık hizmetleri ve bit ile mücadele konusunda hatırlatmalar yapılmıştı. Buna göre vücudun temizlik ve “nezafetine” büyük önem verilmesi istenilmişti. Pire ve bitin meydana gelmemesi için ellerin her yemekten önce ve tuvaletten sonra yıkanması, askerlere durgun sularda banyo yaptırılmaması, pişirilmiş yemek ve kaynatılmış içeceğin içilmesi, satılık maden sularının içilmemesi, çiğ et yenilmemesi emredilmişti. İçilemeyecek durumdaki kuyuların kapatılması, suyu içilebilecek çeşme ve kuyuların işaretlenmesi, sadece sahra tuvaletlerinde “abdest bozulması” ve çadırların yanlarına ve açık alanlara pisletilmemesi istenilmiştir. Bunun için ordugâhların çevresinin her gün devriyeler ile teftiş edilmesi, ordugâhların tesisinde “hemen” tuvaletlerin yapılması gerekli görülmüştür. Ayrıca tuvaletlerin her gün toprak ile kapatılması, kötü durumdaki tuvaletlerin ise kullanıma kapatılması ve önlerine samanla işaret koyulması istenilmiştir. Bitlere karşı naftalin kullanılması, naftalinin yatılan mahallere dökülmesi, akşam yatmadan önce elbiselere bir avuç kadar serpilmesi ve bunun 4 ila 8 günde tekrar etmesinin faydalı olacağı değerlendirilmiştir.

    Alman Güney Ordusu Başkomutanlığı’nca 3 Eylül 1916 tarihinde bitle mücadele edilebilmesi için “Kehleye Karşı Naftalin ile Mücadele” genelgesi yayımlamıştı. Genelgede bitle mücadelede farklı yöntemlerin denendiği ancak eksikliklerinin görüldüğü, bu nedenle naftalinin bu eksiklikleri bertaraf etmesinden hareketle yapılması gerekenler tüm birliklere bildirilmişti. Naftalin ile mücadelenin daha çok Güney Ordusu’nda tatbik edilerek takibinin sağlanacağı iletilmişti. Ayrıca bu yöntemin “pek sade ve basit” olduğu hatırlatılmıştı. Bunun için naftalinle yarı oranında suyun karıştırılarak ince bir toz hâlinde avuç kadar alınıp gece yatmadan önce elbiselere dökülmesi ancak bunun için billur naftalinin tesiri olmadığı, daima toz hâlinde karışımın yapılması gerektiği, her zaman ince ve toz hâline gelmiş naftalinin kullanılması, naftalini bu hâle getirmek için önce ezilmesi daha sonra ise elekten geçirilmesi istenilmiştir. 

    Naftalin tozunun tesirini temin etmek için gece yatmadan önce dökülen naftalinin sabaha kadar vücuda tesir edeceği, vücut ısısı ile gaz hâline geleceği ve böylece bitlerin ve bit yumurtalarının ölerek sabaha birçok bit ölüsü görüleceğine dikkat çekilmiştir. Ancak bu noktada böyle bir işlemin bir kere uygulanması ile sonuç alınamayacağı 3-4 gün aralıklar ile uygulanması istenilmiştir. Bunun için bir kişide bit görülmesi durumunda üç defa naftalin uygulanması ve bu şekilde 10 gün zarfında bitten tamamen arınmış olunacağı, buna rağmen bit görülmesi durumunda ara ara kontrol edilmesi gerektiği hatırlatılmıştır. 

    Elbise ve kıyafetlerde bit temizliği için kıyafetleri öncelikle sandık içerisine koyarak üzerine naftalin tozunun serpilmesi, sandıkların 60 derece sıcaklığa çıkması durumunda etkisinin artacağı, örtü, yatak, arka çantası gibi eşyaları bitlerden temizlemek için üç gün boyunca naftalin serpilmesinin iyi olacağı hatırlatılmıştır. Diğer yandan naftalin tedavisi için vücudun tüylü yerlerinin tıraş olunmasının gerekmediği ancak iyice vücuda yedirilmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir. Bunun yapılması durumunda naftalinin şimdiye kadar vücuda zararının görülmediği ifade edilmiştir. Buna rağmen cildin “yıpratılmış olan yerlerinde biraz ızdırap hissi” olacağı bu nedenle dikkat edilmesi istenilmiştir. Naftalin, birliklere 100 gramlık teneke kutular hâlinde dağıtılmış ve kullanılan boş tenekelerin atılmaması emredilmiştir.

    Osmanlı birliklerinin Galiçya’da bit ile mücadele süreci 15. Kolordu Başhekimliği denetimdeki kontrollerle devam etmiştir. Kolordu Komutanlığı’nın bit konusundaki hassasiyetinin temel nedeni ise “her türlü emrazın [hastalığın] müsebbibi” olması idi. Bunun için bol miktarda naftalinle, sahra fırınlarında çamaşırların kaynatılarak imhasına çalışılmasıyla birlikte Hucisko’da inşa olunan temizlik merkezlerinin Nadarozniov’da da oluşturularak birliklerin sık sık “fen-i temizlik” usulleri ile bitlerden kurtulması gerektiği belirtilmişti. 

    Osmanlı ordusu, Galiçya Cephesi’ne en seçkin birliklerini göndermiş ve bu birlikler önemli görevler icra etmişti. Ordu, salgın hastalıklardan korunmayı öncelikli hedef olarak görmüş ve bunun için bit ile mücadeleyi öncelemişti. Bu kapsamda temizlik önlemleri başta olmak üzere her türlü tedbire başvurmuştu. #

    KAYNAKÇA
    Arşiv Belgesi
    Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri ATASE kataloğu. (BDH)
    Österreichische Nationalbibliothek (Fotoğraf Arşivi)
    Eserler
    Bayur, Yusuf Hikmet, Türk İnkılâbı Tarihi 1914-1918 Genel Savaşı, Kısım I, III, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991.
    Birinci Dünya Harbi İdari Faaliyetler ve Lojistik, c. X, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1985.
    Boğuşlu, Mahmut, Birinci Dünya Harbinde Türk Savaşları, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1990.
    Dağlar Macar, Oya, “Galiçya Cephesi’nde Osmanlı Birlikleri ve Sağlık Hizmetleri (1916-1917)”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları, X/2, 2009.
    Kumandanım Galiçya Ne Yana Düşer? Mehmetçik Avrupa’da: M. Şevki Yazman’ın Anıları, haz. Kansu Şarman, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006.
    Noyan, Abdülkadir, Son Harplerde Salgın Hastalıklarla Savaşlarım, Son Havadis Matbaası, Ankara, 1956.
    Özbay, Kemal, Türk Askeri Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri, c. I, İstanbul, 1976.
    Özdemir, Hikmet, Salgın Hastalıklardan Ölümler, 1914-1918, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2010.
    Sanders, Liman von, Türkiye’de Beş Sene, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2006.
    Şenyol, Vedat, Özsan, Arif ve Başaran, Selami, Birinci Dünya Harbi, c. VII, “Avrupa Cepheleri”, c. I, “Galiçya Cephesi”, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 1967.
  • Zümrüt Hançer

    Zümrüt Hançer


    tarih boyunca, diplomatik ilişkilerde sembolik hediyeler büyük bir yere sahip olmuştur. bu hediyeler bazen ülkeler arasındaki dostluğu pekiştirmek, iş birliğini artırmak bazen de üstünlük kurma arzusunu göstermek amacıyla sunulmuştur. ancak bazı durumlarda ise bu hediyeler tarihin akışını değiştirebilecek olayların da fitilini ateşlemiştir. zümrüt hançer, sultan ı. mahmud ile nadir şah arasında yaşanan ve tarihe damgasını vuran böyle bir diplomatik hikâyenin öznesidir.

    Zümrüt_Hancer_3) FlzViG6WYAA46tI kopya
    Sultan I. Mahmud’un Nadir Şah’a hediye edilmek üzere yaptırdığı ancak Şah’ın ani ölümü üzerine saray hazinesine kalan Zümrüt (Topkapı) Hançer.

    Bir Hükümdar Gider
    Lale Devri’nin kandili, Patrona Halil’in hamam suyuyla sönüp de III. Ahmed iki oğluyla Saray-ı Hümâyûn’daki dairesinde zorunlu istirahate çekilince yeğeni Şehzade Mahmud, Osmanlı tahtına buyur edildi ve yeni hükümdarın 24 senelik saltanatı da böylece başladı (1 Ekim 1730). 

    Sultan I. Mahmud, İstanbul sarayında saltanat yoluna çıkarken yüzyıllarca birbirlerinin bileğini bir türlü arzularınca bükememiş olan Safevîler hattında da kılıç sesleri yükseldi. Horasan emirlerinden ve Afşar Türkmenlerinden Nadir Şah’ın Patrona Halil İsyanı’nı fırsat bilerek pek çok yeri Safevî mülküne dâhil etmesiyle iki imparatorluğun sınırı yeniden ateş hattına döndü.

    Karşı taarruzla mağlubiyet kuyusundan yeniden su içmeye mecbur olan Safevîler, Osmanlı ordularının Tebriz ve Herat’a girmesiyle barış antlaşması talebinde bulununca rahat bir nefes alındı, lakin bu antlaşmanın hem Sultan Mahmud’u hem de bu yolda fitili ateşleyen Nadir Şah’ı memnun etmemesi, İsfahan tahtında esecek sert rüzgârların da habercisi oldu (1732). 

    Bir Hanedan Gelir 
    Hâl böyle olunca siyaset silahına davranan Nadir, önce Şah II. Tahmasb’ı tahtından indirdi ve ardından da tahta henüz kundağa sarılı olan Veliaht Şehzade Abbas’ı bırakıverdi. Önce saltanat naibi ünvanını üzerine alan Nadir, bu kısmi iktidar gücüyle Osmanlı sınırına her an at sürmekten geri durmadı fakat Acem diyarının büyük şehirlerinde siyaset kazanı kaynayınca, 1735 senesine değin verdiği mücadeleler neticesinde Safevî topraklarını hem Osmanlı taarruzundan hem de Rus baskısından azat etti. 

    Zümrüt_Hancer_1) Sultan I. Mahmud (Silsilenâme-i Osmâniyye
    Sultan I. Mahmud, Silsilenâme-i Osmâniyye.
    Zümrüt_Hancer_2) Nadir Şah
    İran’da Afşarlılar Hanedanı’nın kurucusu Nadir Şah.

    Nadir, ortaya koyduğu bu zafer ve istikrar çemberini yeniden Safevî halkına emanet edebilmek için tertip ettiği büyük kurultayda, vazifesinin tamama erdiğini ve yeniden Horasan Emirliği’ne dönmek arzusunda olduğunu haber verdi. Gelin görün ki bu arzusu kabul görmeyerek tahtı devralması teklif edildi. Yüzyıllardır iki Türk imparatorluğu arasında parlayan kılıçların sık sık kınından çıkmasına neden olan “aşırı Şii anlayışının terk edilip ılımlı Caferi mezhebinin benimsenmesi”ni şart koştu. Bu şart kabul edilerek Safevî Hanedanı’na son verildi; İran’da Afşarlılar Hanedanı’nın kurucusu ve ilk hükümdarı olan Nadir, Şah ünvanıyla 8 Mart 1736 tarihinde Acem tahtına geçti.

    Bugüne Yadigâr Sınırlar 
    Nadir Şah’a göre eğer iki imparatorluk arasında bir çatışma kararlaştırılmış ise bunun nedeni dinî değil dünyevi olmalıydı. Bu sebeple de meseleleri anlamak için daha çok diplomasiye başvurulmalı ve netice beklenmeliydi. Elbette bütün bunlar saltanatın yeni ve derin siyasetinin bir parçasıydı. Buna mukabil Sultan Mahmud da bu yeni diplomasi hamlesini bütünüyle kabul etmek yahut görmezden gelmek şeklinde bir tavır almaksızın olup biteni temkinlice takip etmekte; gerçekleşen olumlu yahut olumsuz hamlelere misliyle karşılık vermeye gayret etmekteydi. 

    Bu yeni siyaset sayfasında elçiler de karşılıkların en mühimlerinden olarak iki saltanat arasında birbiri ardınca endam gösterdi. Nadir Şah’ın on bir senelik saltanatı içinde Devlet-i Nadiriyye’den Devlet-i Osmaniye’ye dokuz elçi gönderilirken buna yedi elçi ile karşılık verilmiş, son elçi teatisi 4 Eylül 1746 senesinde imzalanan II. Kasr-ı Şirin yahut diğer adıyla Kerden Antlaşması’nın delegelerce onaylanmasından sonra gerçekleşmiştir. Senelerdir devam eden savaşların neticesi yine 1639’da imza edilen Kasr-ı Şirin Antlaşması sınırlarına dönülmek olunca, bu amansız güreşin meydanları titreten yiğit pehlivanları da görünmez olmuştu. 

    Elçiye Emanet Bir Hazine
    Meydanları titreten yiğitler görünmez olurken, görünür olanların ihtişamı da onların esamisini okutmaz olmuştu. Şöyle ki Osmanlı delegeleri henüz İstanbul’a dönmeden Babıali’ye ulaşan müjdeler üzerine, Nadir Şah’ın huzuruna varmak için Rum Beylerbeyi payesiyle büyükelçi tayin edilen Kesriyeli Ahmed Paşa’nın ve yaklaşık bin kişilik maiyetinin yolculuğunun hazırlıkları da o anda başlamıştı. 

    Hediyelerin pek çoğu Enderûn-ı Hümâyûn Hazinesi’nden yani İç Hazine’den çıkarılmakla, bir kısmı satın alma ve sipariş usulü ile tedarik edildi. Böylece Nadir Şah tarafından gönderilen ve Hindistan ganimeti olan 500 kese üzerindeki birbirinden değerli hediyelere misliyle karşılık verilerek, 800 kesenin üzerindeki hediyeler birbiri ardınca sıraya dizildi. Hediye adedi 850 parçaya yaklaşmış, değerleri ise 50 kuruş ila 70.000 kuruş arasında değişmişti. Bu hediyelerin ne büyük bir hazine olduğunu tayin edebilmek adına Topkapı Sarayı’ndaki inşası 19.570 kuruşa mal olan III. Ahmed Kütüphanesi’ni terazinin bir kefesine koymak bile tek başına yeterlidir. 

    Değerli taşlarla bezenmiş, cevherlerle süslenmiş eşyalar arasında en kıymetli şey 70.000 kuruş değerinde bir raht takımıydı. Onu 60.000 kuruş değerinde bir kılıç; her biri 30.000’er kuruş değerinde sorguç, samur kürk, tirkeş; 25.000 kuruş değerinde altın kuşak takip etmekteydi. “Zümrüt Hançer” ise 20.000 kuruş değeriyle yedinci sırada yer alıyordu. Hançerin sahip olduğu iri zümrütleri ve işçiliği sebebiyle elçilik heyetini yüzyıllar sonra dahi dünya sahnesinde canlı tutacağını kim bilebilirdi ki?

    Zümrüt_Hancer_4) Hediyelerin Kayıtı Olduğu Defter
    Hediyelerin kayıtlı olduğu defter.
    Zümrüt_Hancer_5) Topkapi_Knife_04_1993

     Zümrüt-misal Dosttan Zümrüt Hediye
    “Güzel duaların gün yüzüne çıkardığı kıymetler, zevk verici övgülerin ışıldattığı inciler, ay ile birlikte gecenin karanlığını aydınlatan cevher, firuze gibi felekler tacıyla beraber nur ve safa incisini dip mahzenden çıkaran, zümrüt‑misal hediyelerin hazinelendiği gönül dostunun hazinesi, huzura çıkılmak için İrem gibi az bulunur makam, felek mertebeli yüce hazret […] Gazi Sultan Mahmud Han!”

    1746 senesinde taraflarca arzu edilen sulh sağlanınca, Nadir Şah’ın seneler evvel gönderdiği bu mektup Sultan Mahmud’un aklına düşmüş olacak ki, “zümrüt‑misal hediyelerin hazinelendiği gönül dostunun hazinesi”nden zümrütlü bir hançeri de hususi bir yadigâr olarak hazırlatmıştı. 

    “Şeritli güvez kadife zarflı, dîbâ keseli” mahfazası içinde takdime hazırlandığı haber verilen 35 santim uzunluğundaki hançerin üzerindeki üç büyük yüksek kaliteli ve kabaşon kesimli zümrüt, kabzasının yalnızca bir tarafında; dördüncü iri zümrüt, hançerin tepesinde yer alan İngiliz saatinin kapağında; beşinci ve diğerlerine göre daha küçük olan yuvarlak zümrüt ise hançerin uç kısmında yer almıştı. Altın zemine sahip hançerin üzerinde ayrıca bir büyük, on iki orta ve yüz yirmi dört küçük elmas ise hançerin ihtişamını daha da artırmıştı. Kının ortasında oluşturulan boşluk alanda ise devrin resim zevkini ortaya koyan sepet içindeki pek canlı meyve ve çiçek tasviri mînâ-kârî tarzda yapılmıştı. 

    Kime Niyet Kime Kısmet
    Mayıs 1747 tarihinde Bağdat’a ulaşan Ahmed Paşa, Bağdat ve Kasr-ı Şirin yoluyla Haziran 1747 tarihinde Sermil’e geldi, burada gerçekleşen elçi mübadelesinin ardından kendisi Hemedan’a, İran elçisi ise Bağdat’a doğru hareket etti. 


    “ahmed paşa, hemedan’a gelip nadir şah’ın misafiri olarak buradaki saraya yerleştirildiğinde şah uğradığı suikast neticesinde çoktan şu fani âlemden göçüp gitmiş, ailesinin büyük bir kısmı da ortadan kaldırılmıştı.”

    Ahmed Paşa, Hemedan’a gelip Nadir Şah’ın misafiri olarak buradaki saraya yerleştirildiğinde Şah uğradığı suikast neticesinde çoktan şu fani âlemden göçüp gitmiş, ailesinin büyük bir kısmı da ortadan kaldırılmıştı. Gelin görün ki bu durum Ahmed Paşa’ya haber verilmeyerek kendisinin hareketine devam etmesine gayret gösterilirken, o esnada çoktan Osmanlı sınırını geçen hediyelere karşılık bu hediyelerin İran’da kalması arzu edilmişti. Fakat elçilik heyetinin bilhassa yemek konusunda sıkıntı çekmeye başlaması üzerine yapılan tahkikatta olup bitenlerin aslı işitildiğinden, Ahmed Paşa bir oyuna gelmemek adına Bağdat’a dönmeye karar vermişti. 

    Zümrüt_Hancer_FlzVid9XgAA0V63 kopya

    Maiyetindeki askerler sayesinde mümkün olan en hızlı şekilde sınırı geçerek yeniden Bağdat’a giren Ahmed Paşa’nın ilk işi Sultan’ın hediyelerini Bağdat Cephaneliği içine yerleştirerek üst düzey bir güvenlik tedbiri almak oldu. Lakin ikinci bir emre kadar orada beklemeye koyulan Ahmed Paşa’nın kısa süre sonra vefat etmesi, bu hikâyenin ümit edildiği şekilde tamamlanamayacak sonunun da onsuz yazılacağını aşikâr etti (Temmuz 1748). 

    Haziran 1747’de İran’a dâhil olmasına rağmen Haziran 1750’de hâlâ Bağdat Cephaneliği’nde bekleyen hediyelerin, gelişmelerin beklenilen biçimde gerçekleşmemesiyle yeniden İstanbul’a getirilmesi öngörülmüştü. Bu tarihte ne durumda olduklarını tespit için İstanbul’dan bir görevli gönderilerek Bağdat’ta bir heyet huzurunda tahkikatı yapıldı. Ancak yine de hediyelerin nakli için kesin karar Şubat 1752’de verildi.

    Sarayın Gözdeliğinden Dünyanın Sahnesine 
    Diğerleriyle beraber yeniden İstanbul’a dönen “Zümrüt Hançer”, o tarihten itibaren padişahların gözdesi olmayı başardı. Öyle ki diplomatik bir hediye olarak hazırlanmasına rağmen, daha sonra İran başta olmak üzere sair Doğu ve Batı memleketlerine gönderilen elçilik hediyelerinin hiçbirinin arasına dâhil edilmedi. Sarayda hususi eşyalar arasında muhafaza edilerek, gerektikçe ihtişam sergilemek için padişahlarca kullanıldı. Lakin hikâyesi yine de tamamlanmadı.

    Zümrüt_Hancer_6) Topkapı 1964 - Afiş

    İmparatorluk çağının kendi ihtişamı içinde yerini bulan, ardından Cumhuriyet devrinde kıymetli bir yadigâr olarak sergiye açılan hançerin, yönetmenliğini ve yapımcılığını Jules Dassin’in üstlendiği, dış mekân çekimlerinin tamamının İstanbul’da yapıldığı, dünya sinemalarında altı dilde yayınlanan 1964 yapımı Topkapı filminin doğrudan konusu olması, onu bir anda dünyanın gündemine ve 20. yüzyılın en meşhur mücevherleri arasına taşıdı. O tarihten sonra “Zümrüt Hançer”in adı dünya halkları nazarında “Topkapı Hançeri” olarak yeniden tescil edildi ve bu tanınırlık Topkapı Sarayı Koleksiyonu tarafından da kabul görerek hakkında pek çok yazı kaleme alındı.

    Topkapı Hançeri’nin maddi kıymetine gelince. Böyle eserlerin pahasını manevi ve tarihî değerleri itibarıyla biçmek mümkün değilse de bugünkü tahmini değerini ortaya koyabilmek adına 2003 senesinde Tokyo Metropolitan Art Museum’da gerçekleşen sergi için 50 milyon dolara sigortalandığını söylemenin bu konudaki merakları bir nebze olsun gidereceği kanaatindeyiz. #

  • Olivera

    Olivera


    osmanlı tarihinin en popüler trajedileri, erken modern dönem avrupa’sında fazlasıyla ilgi görmüş, oryantalist merak ve dürtüler eşliğinde alıcı bulmuştur. örneğin, şehzade mustafa’nın 1553 yılında babası kanuni sultan süleyman tarafından katli, doğulu hükümdar imgesinin trajik bir portresini çizen pek çok opera ve tiyatronun konusu olmuştur. batı’da en fazla etki uyandıran, sanat ve edebiyatta yansıması izlenen osmanlı trajedilerinden biri de oldukça dramatik bir şekilde sonuçlanan yıldırım bayezid-mileva olivera aşkıdır.

    Olivera_8.1
    Sırbistan’ın Novi Sad şehrinde Saborni hram Svetog velikomučenika Georgija’da (Aziz Georg Katedrali) Olivera’nın Bayezid ile evliliğine gönderme yapan vitraydan detay.

    Osmanlı yazarlarının adını zikretmek yerine “Laz kızı”, “Vılk kızı”, “kâfir kızı” ve “kâfire avrat” gibi sıfatlarla andığı Mileva Olivera Lazarević  farklı kaynaklarda “Olivera”, “Mileva” ve/veya “despot” kelimesinden türetilen dişi bir ünvan olan “Despina” lakabıyla anılır. 1373 ila 1376 yılları arasında Sırbistan’ın Kruševac (Alacahisar) kentinde doğduğu varsayılan Olivera, 1367-1389 yılları arasında Sırbistan’ı idare eden Knez LazarHrebeljanović ile ünlü Sırp hanedanı Nemanjić ailesinden Milica’nın yedi çocuğundan biridir.

    Yıldırım Bayezid ile Olivera Lazarević’in Evliliği
    Olivera’nın, Yıldırım Bayezid ile yolu 1389 yılında meydana gelen Kosova Savaşı’nda kesişti. Osmanlı ordusunun zaferiyle sonuçlanan savaşın ardından Murad Hüdavendigar, günümüzde mitolojik bir hâl alarak Sırp tarihinin en büyük kahramanlarından birine dönüşen Miloš Obilić tarafından şehit edilmiş, apar topar Osmanlı tahtına geçen Bayezid ise intikam için Olivera’nın babası Lazar’ı öldürtmüştü. 

    Olivera_1)
    Pavle Čortanovic tarafından yapılan “Çar Lazar ve Ailesi” isimli 1860 tarihli taş baskı.

    1390’lı yılların başında Osmanlı ve Lazarević hanedanları arasında barış sağlandı. Bunun bir evlilik bağıyla sağlamlaştırılması kararlaştırılınca babalarını aynı savaşta kaybeden Bayezid ve Olivera, Kruševac’ta bulunan Alacahisar Camisi’nde nikâhlandı. Bu nikâha ilişkin detaylı gözlem sunan bir kaynak ne yazık ki bulunmuyor. 

    “Kötülüklerin Anası” Olivera’nın Dillere Destan Güzelliği 
    Nikâh töreni hakkında suskun kalan Osmanlı kaynakları, Olivera’nın güzelliği hakkında ise oldukça detaycıdır. Şeyhülislam Kemalpaşazâde onu, “Cennet hurileri kadar güzel bir peri kızı” şeklinde tanımlarken Hadîdî, “Güneş gibi parlayan, selvi boylu ve gönül alıcı” ifadelerini kullanır. Olivera’nın, Osmanlı yazarlarının şairane betimlemelerle yücelttiği güzelliği, siyasi bir temele oturan bu evliliğin büyük bir aşka dönüşmesine neden olmuş, Bayezid’in gözünü kör etmiş, devlet yönetimini zaafa uğratmıştır. Bu durum, muteber Osmanlı yazarlarının nefretini kazanmasına ve zamanla özellikle Bayezid’in hoş karşılanmayan alkol tüketimi ve eğlence anlayışının sorumlusu olarak görülmesine zemin hazırlamıştır. Peçevî’nin, “Âdâb-ı selatinden bî-haber kâfirin kızı” ifadesiyle aşağıladığı Olivera, Neşrî’nin ifadeleriyle Osmanlı sarayına şarabı sokan kişiydi: “Sultan Bayezid şarab içüb sohbet itmeği Laz kızından öğrendi. Yoksa ol vakte değin nesl-i Osman her giz şarab içmiş değüldi.”Olivera’yı, “Gül bahçesinde yeni filiz vermiş bir gonca ve dolunaylar kadar güzel, peri suretinde melek yüzlü bir dilber” ifadeleriyle tanımlayan Hoca Sadeddin Efendi, Bayezid’in, “Olivera’nın ak gerdanına ve işveli sohbetine gark olarak atalarının ele almadıkları al renkli kadehi,bu dilberin ısrarına kanarak yudumladığını, gece ve gündüzü birbirine katarak devlet işinden el etek çektiğini” söylemektedir.

    Olivera_2)
    Jelena Balsić’in vasiyetinden Olivera hakkındaki bölüm. (Testamenta notariae 13, Testamento de Dna Jella de V. Sandagli, s. 152; Dubrovnik Arşivleri.)

    Olivera’nın, Bayezid’in içkili eğlencelerinin günah keçisi olmasının nedeni elbette Âşıkpaşazâde’nin, “Kız kendi töresince dura geldi.” cümlesiyle ifade ettiği gibi Osmanlı sarayında kendi dinini muhafaza ederek evliliğini sürdürmesiydi. Diğer bir deyişle ancak bir gayrimüslim Bayezid’i yoldan çıkarabilirdi. Oysa Orhan Bey’in eşi VI. Ioannes Kantakuzenos’un kızı Thedora ile Olivera’nın II. Murad ile evlenen yeğeni Mara Branković kendi dinlerini korumalarına karşın, söz konusu Sultanlar kötü alışkanlıklarıyla anılmadıkları için benzer ithamların muhatabı olmazlar. Hâlbuki Bayezid’in alkol alışkanlığının Olivera ile evliliğinden daha öncesine dayandığı anlaşılıyor. Örneğin, 1391’de Bayezid ile Anadolu seferine katılmak zorunda kalan Bizans İmparatoru II. Manuel Palaiologos bir mektubunda Sultan’ın ısrarıyla iştirak ettiği içkili eğlencelerden sıkılgan ifadelerle bahseder. 

    Bayezid ve Olivera İçin Bir Dönüm Noktası: Ankara Savaşı
    Olivera, zamanla öyle nefret edilen bir figür hâline gelir ki Osmanlı ordusunun hezimeti ve Bayezid’in esaretiyle sonuçlanan Ankara Savaşı ve hatta Bayezid’in intiharı iddiası dahi onunla ilişkilendirilir. Olivera’yı “Sevimsiz ve uğursuz kadın” ifadeleriyle tanımlayan Bostanzade Yahya Efendi’ye göre, “Timurlenk olayına üç şey sebep olmuştur: Biri içki içmek, ikincisi haram kaptan yemek, üçüncüsü ise Las Kralı’nın kızın[ı] almak.” Güzelliği erotik tınılar içeren betimlemelere konu olan Olivera böylece yüzyıllar boyu hanedanın bir mensubu ve Bayezid’in Paşa Melek ve Oruz/Uruz Hatun adlı iki kızının annesi olduğu unutularak aşağılanır, günah keçisi ilan edilir ve sonunda doğrudan hakarete maruz kalır.

    Yahya Efendi’nin, ilahi bir ceza olduğunu ima ettiği Ankara Savaşı, Bayezid ve Olivera için bir dönüm noktası olmuştur. Bayezid, 28 Temmuz 1402 günü savaş meydanında, Olivera ise 3 Ağustos’ta Bursa’ya giren Timurlu ordusunun yağmaladığı Bursa Sarayı’nda esir düştüler. Olivera’nın esareti, dönemin Timurlu, Memlûk, Bizans ve Avrupa kaynaklarına yansırken, onu bu mağlubiyetin nedenlerinden biri olarak gören Osmanlı kaynakları ise onur kırıcı bulduklarından olsa gerek bu konuda sessizliğe bürünür.

    Olivera_3)
    Bayezid, Olivera ve iki kızını Timur’un önünde gösteren gravür
    Olivera_4)
    Yıldırım Bayezid’in esaretini ve Olivera’nın köle muamelesi görmesini işleyen Peter Johann Nepomuk Geiger’e ait gravür.

    Bursa yağmasından dönen Timurlu ordusu, aralarında Olivera ve iki kızının da bulunduğu esirlerle ganimeti Timur’a Kütahya’da sunmuştu. Kaynaklar, Timur’un burada, Bayezid’in de davetli olduğu bir eğlence düzenlediğini, servisin ise Osmanlı sarayından getirilen hizmetli ve cariyeler tarafından yapıldığını söylüyor. XVI. yüzyıla tarihlenen ve Olivera’nın esaretine değinmekten çekinmeyen nadir Osmanlı kaynaklarından Anonim Osmanlı Kroniği bu eğlencede hizmet edenler arasında yalnızca sıradan cariyelerin değil, Bayezid’in eşi Olivera’nın da yer aldığını bildiriyor: “Meger bir gün Timür Han, Yıldırım Han ile meclis kurup sohbet iderken Sultan Bayezid’ün bir kâfire avratı vardı. Vılk-oğlu kızı idi. Timür Han buyurdı kim, ol avratı sohbete getüreler. Andan Timür Han buyurdı kim, Yıldırım Han’a sagrak süre [içki servisi yapsın]. Andan Yıldırım Han avratın sohbetde göricek hayli melûl oldı, gaza gelüp Timür Han’a çok küstâhâne sözler söyledi.” Anonim Osmanlı Kroniği yazarı, bu konuya değinse de Timur’un Bayezid’i aşağılamak gibi bir düşüncesi olmadığını aksine kadınların eşlerine servis yapmasının Orta Asya’da gelenek olduğunu belirten bir açıklama eklemeyi ihmal etmiyor.

    Timur’un, İstanbul’u kuşatarak çok zor günler yaşattığı için Bayezid’i cezalandırmak üzere Tanrı tarafından gönderildiğini düşünen ve Bayezid ile Olivera’nın esaretini Osmanlıları aşağılamak için bir fırsat olarak gören Grekçe kaynaklar ise bu olayı bir hayli süsler. Chalkokondyles ve Spandounes, Bayezid’in demir bir kafes içinde hapsedildiğini, Olivera’nın ise çıplak hâlde davetlilere serviste bulunduğunu kaydeder. Olivera’nın uğradığı hakarete dayanamayan Bayezid kimilerine göre yüzüğündeki zehri içerek kimilerine göre başını içinde tutulduğu kafesin korkuluklarına vurarak intihar eder.

    Batı’da Tiyatro ve Operalara Konu Olan Aşk ve Esaret 
    Grek metinleri üzerinden Avrupa’ya ulaşan bu anlatılar, oryantalist fantezilerle çeşitlendirilir, edebiyat ve sanatın farklı alanlarında ve zamanla farklı çevrelerde iştahla tüketilir hâle gelir.

    Olayın geniş kitlelere ulaşması özellikle tiyatro ve operalar aracılığıyla gerçekleşir. Christopher Marlowe’un, Grekçe metinlere dayanan Tamburlaine the Great adlı tragedyası ilk kez 1587-1588 yıllarında sahnelenir. Marlowe’un tragedyasını Luis Vélez de Guevara’nın Gran Tamerlan de Persia; Jean Magnon’un La Grand Tamerlan et Bajazet; J. Serwouters’in Den Grooten Tamerlan, met de Doodt van Bayaset de I, Turks Keiser; Anonim, Asterie du Tamerlam; Nicolas Pradon’un Tamerlan ou la Mort de Bajazet; Charles Saunders’in Tamerlane the Great, a tragedy; Francis Fane’in The Sacrifice, a tragedy;Mademoiselle de la Roche-Gulhem’ın Tamerlan; Marc Anton Ziani’nin Gasparini, Chelleri, Handel, Vivaldi gibi ünlü besteciler tarafından bestelenen Il Gran Tamerlano; William Popple’ın Tamerlan the Beneficent, a targedy; Johann Philipp Förstch’ün Bajazet und Tamerlane; Nicholas Rowe’un Tamerlane; Gabriello Francesco Henry’nin Le Peripizie della Fortuna o il Bajazetto, dramma in Musica; Monsieur le Chevalier de P.’nin Bajazet Premier; Etienne Morel de Chefdeville’in Tamerlan; Matthew Gregory Lewis’in Timour the Tartar, A Romantic Drama; Charles Brifaut’un La fille de Bajazet; Johannes Carsten Hauch’un Bajazet adlı tiyatro ve operaları izler. 

    Olivera_6)
    Vivaldi’nin Tamerlano adlı tragedyası günümüzde farklı ülkelerde hâlen sahnelenmektedir.
    Olivera_7)
    Olivera’nın demir bir kafes içindeki Bayezid’in gözleri önünde Timur’a servis yapışını anlatan Andrea Celesti’nin Neues Palais’te sergilenen tablosundan ayrıntı.

    Bayezid ve Olivera’nın esareti ayrıca resim, gravür ve duvar halılarının işlendiği bir sahne hâline gelir ve Avrupalı elitin konutuna kadar girer. Bunlardan en ünlüsü, Almanya Potsdam’da bulunan Neues Palais’ın Tamerlanzimmer (Timurlenk Odası) adlı bölümünde yer alan İtalyan ressam Andrea Celesti’ye ait 3.69×8.00 metre ebatlarındaki, Olivera’nın demir bir kafes içindeki Bayezid’in gözleri önünde Timur’a servis yapışını resmeden devasa tablodur. 

    Olivera_5)
    Olivera ve Bayezid’in esaretini konu alan iki oyun.
    Olivera_5.1)

    Avrupa’da oryantalist dedikodularla süslenen ve geniş kitlelerce tüketilen anlatının aksine, Timurlu kaynaklarında, Olivera’nın bu eğlencede bulunduğuna ilişkin herhangi bir ima söz konusu olmadığı gibi, Timur’un Bayezid’i çok iyi ağırladığından bahsedilir. 

    Hatta Timurlu kaynaklarına göre Olivera, Timur’un huzurunda Müslüman olmuş ve iki kızından biri Timurlu prenslerinden biriyle, diğeri ise emirlerden biriyle nikâhlanmıştır.

    Olivera’nın Esaretten Sonraki Yaşamı
    Olivera’nın esareti sonrasındaki hayatına ilişkin detaylı bilgi bulunmuyor. Ankara Savaşı’nda Bayezid’in yanında Timur’a karşı savaşan Olivera’nın ağabeyi Stefan Lazarević’in savaşın ardından İstanbul’a giderek kardeşinin kurtarılması için gereken fidyeyi sağlamak üzere Cenevizli bankerlere başvurduğu biliniyor. Ancak Olivera, Bayezid’in 8 Mart 1403’teki ölümünün ardından Timur tarafından serbest bırakıldığından bu fidyeye ihtiyaç kalmamıştır. 

    Geleneksel Sırp anlatısı, esaretten kurtulan Olivera’nın Sırbistan’a döndüğü ve bir süre Kladovo civarında bir manastıra çekildiğini, ardından Belgrat’a giderek Stefan Lazarević’in yanına yerleştiğini söyler. Kaynaklar, Olivera’nın, Stefan’ın 1427 yılındaki ölümünün ardından Dubrovnik’te bulunan kardeşi Jelena’nın yanına taşındığını, ardından Despot ünvanını alan yeğeni D– urad– Branković’in yönetimindeki Smederevo’ya yerleştiğini ve D– urad–’ın kızı Mara Branković’in II. Murad ile nikâhı sırasında burada olduğunu gösteriyor. 1443 yılı civarında hayatını kaybettiği anlaşılan Olivera’nın nerede defnedildiği bilinmiyor. #

    KAYNAKÇA
    Emecen, Feridun, “İhtirasın Gölgesinde Bir Sultan: Yıldırım Bayezid”, Osmanlı Araştırmaları/Journal of Ottoman Studies, XLIII, 2014, s. 67-92.
    Giljen, Nikola, Olivera Šaranović ve Sonja Jovićević Jov, Princess Olivera A Forgotten Serbian Heroine, The Princess Olivera Foundation, Belgrade, 2009.
    Keskin, Mustafa Çağhan, “Çağdaş Kaynaklarda Ankara Savaşı Sonrası Bursa Sarayı’nın Yağmalanması”, Belleten, LXXVIII (283), 2014, s. 891-906.
    Novaković, Stojan, Srbi i Turci XIV i XV veka, Beograd, Prosveta, 1933.
    Sakaoğlu, Necdet, Bu Mülkün Kadın Sultanları: Vâlide Sultanlar, Hâtunlar, Hasekiler, Kadınefendiler, Sultanefendiler, Oğlak Yayınları, İstanbul, 2011. 
    Uluçay, Çağatay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2001.
  • İstibdattan Cumhuriyet’e Münevver Bir Aile: Şakir Paşa Ailesi

    İstibdattan Cumhuriyet’e Münevver Bir Aile: Şakir Paşa Ailesi


    şakir paşa ailesi’nin hikâyesi osmanlı imparatorluğu’ndan başlayarak günümüze kadar uzanan bir dönemin hikâyesidir. bu hikâye imparatorluğun en uzun yüzyılı olan 19. yüzyılda ekilen tohumların, istibdattan cumhuriyet’e doğru evrilişinin de bir örneğidir. osmanlı’nın batılılaşma hareketleri döneminde kurulmuş okullarda okuyan, altı dil bilen, kitap yazan, fotoğraf çeken, resim yapan, piyano çalan, seramik yapan, botanik bilen öksüz iki kardeş, cevat ve şakir, başarılarıyla devletin üst kademelerinde söz sahibi olur. hatta cevat paşa, padişah abdülhamid’in sadrazamlığına kadar yükselir.

    Sakir_Pasa_Ailesi_1) Şakir Paşa Ailesi2
    Soldan sağa, ayaktakiler: Hakkiye Koral, Asım Kabaağaçlı, Şakir Paşa, eşi İsmet Hanım, Cevat Şakir. Ortada: Ayşe Erner. Öndekiler: Fahrünissa Zeyd, Suat Şakir, Aliye Berger. 

    Şakir Paşa Ailesi gelişmeyi ve yeniliği seçen, bunu içlerine sindirerek hayatlarına geçiren münevver bir aile portresi çizer. Tarihçiler ve sanatseverlerin yakından tanıdığı Şakir
    Paşa ve Ailesi bugünlerde televizyonda yayınlanan bir diziyle gündeme geldi. Ailenin nevi şahsına münhasır karakterleri bir bir ekrana yansıdıkça aileye ve diziye olan ilgi de artıyor. Senaryosunu Hande Altaylı’nın yazdığı, Now TV’de yayınlanan Şakir Paşa Ailesi: Mucizeler ve Skandallar adlı bu dizi Şakir Paşa Ailesi’nin birbirinden çılgın ve değerli fertlerinin bugün yeni nesillerle buluşmasını da sağlayacak. Dizi başlarken “İzleyeceğiniz hikâye gerçeklere, söylentilere ve hayal gücüne dayanılarak kurgulanmıştır.” dese de aşağıda okuyacaklarınız Şakir Paşa Ailesi’nin gerçek hikâyesidir.

    Batı’daki Değişimin Doğu’ya Yansımaları
    Avrupa’nın Rönesans ile yakaladığı ivme toplumun her katmanında hissediliyordu. 15. yüzyılda dünyayı keşfe çıkan seyyahlar Avrupa’ya yenilik taşıyordu. Doğu için sıradan olan şeyler Avrupalılar için alışılmadıktı. Batı’nın bu şaşkınlığının karşısında Doğu ise kendi hızında ilerliyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyıldan beri değişimlere açtığı kapı onu yeni bir dünya ile tanıştıracaktı. Bu yüzyılda Osmanlı’da dünyayı tanımaya başlayan, okuyan, gezen yeni bir aydın zümre oluşuyordu. “Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, Anayasa, Cumhuriyet” gibi kavramlar toplum tarafından konuşulur olmuştu. Kurumlardaki değişimler, kültürel yenilikler toplumu değiştirmeye başladı. Halil İnalcık Fütühat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler: Osmanlı adlı kitabında II. Meşrutiyet’e giden dönemi etkileyen iki büyük etkiden bahseder. Bunların ilki gazeteler, ikincisi ise laik okullardır. 1839’da başlayan Tanzimat Dönemi, Osmanlı toplumunun Batılılaşmasının yoğun olarak görüldüğü bir zaman aralığıdır. İşte böyle bir toplumsal iklime doğan Kabaağaçlızade iki kardeş, Cevat ve Şakir, Osmanlı’nın yenilikçi ve aydın zümresinin bir ferdi olacak, Osmanlı’dan aldıkları mirası Cumhuriyet’e taşıyarak hem devlet kademesinde hem de sanat dünyasında arkalarında eşsiz bir isim bırakacaklardı.


    “bir gün ahmet efendi, babasından hatta karısından bile gizlice oğlu asım’ı kaptığı gibi bir zerzevat arabasının içinde saklanıp istanbul’a gider ve onu askerî okula yazdırır. askerî okulu başarı ile bitiren asım bey’in şam’a tayini çıkar.”

    Sakir_Pasa_Ailesi_2
    Soldan sağa üst sıra: Asım Kabaağaçlı, Ayşe Erner, Cevat Şakir. Ortada: Şakir Paşa, İsmet Hanım, Aliye Berger. Önde: Fahrünissa Zeyd, Hakkiye Koral, kucağında Suat Şakir.

    Kabaağaçlızadeler
    Şakir Paşa Ailesi’nin 11. yüzyıla kadar giden sicil kayıtlarına göre ataları aslen Türkmen olup Antalya Elmalı bölgesinde yaşarken Afyon’a göç eder. Burada yüzyıllar boyunca medreseler kurup tasavvuf ehli olan aile büyükleri dinle, ilimle hemhâl olur. Ne zamanki Asım Bey’in babası Ahmet Efendi çocuklarının geleceği için bir şey yapmaya karar verir, işte o zaman ailenin kaderi değişir. Bir gün Ahmet Efendi, babasından hatta karısından bile gizlice oğlu Asım’ı kaptığı gibi bir zerzevat arabasının içinde saklanıp İstanbul’a gider ve onu askerî okula yazdırır. Askerî okulu başarı ile bitiren Asım Bey’in Şam’a tayini çıkar. Afyonkarahisarlı Hacı Ahmet Efendi’nin oğlu Kabaağaçlızade Mustafa Asım, Suriye’nin önemli ailelerinden Hattatzade Hüseyin Bey’in kızı Zehra Hanım ile Şam’da görücü usulü evlenir. Bu evlilikten 1849 yılında Sara, 1851 yılında Cevat doğar. Albay Asım daha sonra Şam’dan Bursa’ya tayin edilir. 1855 yılında Bursa’da Şakir doğar. Bir süre sonra evin annesi vereme yakalanır. Hasta yatağından zar zor kalktığı bir gün pencereden bakarken eşinin evin beslemesiyle oynaştığını görür, karısının onu gördüğünü fark eden Asım Bey, atına atlayıp çılgınlar gibi evden uzaklaşır. Atın üstünde saatlerce süren bu koşu sonunda fıtığı patlar ve oracıkta ölür, ondan üç gün sonra eşi de vefat edince evin üç çocuğu öksüz kalır.

    Osmanlı’nın İki Gözde Paşası: Cevat Paşa ve Şakir Paşa
    Öksüz üç kardeş için artık yeni bir hayat kurulacaktır. Henüz 13 yaşındaki Sara, babasının İstanbul’daki arkadaşı Şeyhülislam Atıfzade Hüsamettin Efendi’nin yanına gitmeye karar verir. Yanına 11 yaşındaki kardeşi Cevat ve 8 yaşındaki kardeşi Şakir’i alıp İstanbul’a gider. Atıfzade Hüsamettin Efendi’nin himayesine giren çocuklardan Cevat ve Şakir askerî okula yazdırılırken Sara ise zengin bir toprak ağasıyla evlendirilir. Askerî okulu başarıyla bitiren iki kardeşten Cevat, zengin bir kızla evlenip iç güveyisi olur ama evliliği kısa bir sürede sona erer. Şakir ise Macar asıllı bir kadınla evlenir ve Asım adında bir çocuğu olur ama bir süre sonra eşi vefat eder.


    “özel hayatlarındaki başarısızlığın aksine iki kardeşin askerî kariyeri çok başarılı bir şekilde ilerler. cevat paşa, berlin kongresi’nde görev alır ve albay olur. şakir paşa ise romanya ve karadağ’da askerî ateşe olarak görev alır. 1889 yılında iki kardeşin de tayini girit’e çıkar. askerî vali ve komutan olarak göreve başlayan cevat’ın yaveri de kardeşi şakir paşa olacaktır.”

    Sakir_Pasa_Ailesi_3
    Şakir Paşa Ailesi, Büyükada’daki köşklerinin merdivenlerinde. Üstte: Şakir Paşa ve eşi İsmet Hanım.

    Özel hayatlarındaki başarısızlığın aksine iki kardeşin askerî kariyeri çok başarılı bir şekilde ilerler. Cevat Paşa, Berlin Kongresi’nde görev alır ve albay olur. Şakir Paşa ise Romanya ve Karadağ’da askerî ateşe olarak görev alır. 1889 yılında iki kardeşin de tayini Girit’e çıkar. Askerî vali ve komutan olarak göreve başlayan Cevat’ın yaveri de kardeşi Şakir Paşa olacaktır. Tarihler 1890’ı gösterdiğinde Şakir Paşa, Girit eşrafından İsmet Hanım’la evlenir. Cevat Paşa, Girit’ten İstanbul’a dönerken mareşal ünvanı taşıyordur, gemisi İstanbul’a giriş yaptığında 21 pare top atışıyla karşılanır ve Abdülhamid tarafından sadrazam ilan edilir. Artık o imparatorluğun en güçlü kişilerinden biridir. Üç yıl boyunca sadrazamlık yapan Cevat Paşa, iki kez istifa etse de kabul görmez. En sonunda Abdülhamid istifasını kabul eder. O dönem Kayser II. Wilhelm’in Türkiye ziyaretine mihmandarlık etmesi için Padişah’tan Cevat Paşa’yı istemesi zaten şüpheci olan Abdülhamid’i kuşkulandırır. Paşa’yı Şam’a yollar. Orada hastalanıp verem olan Cevat Paşa, İstanbul’a dönmek için Padişah’a defalarca mektup yazar ancak bu isteği her seferinde reddedilir. Nihayetinde kardeşi Sara bir gün Saray’a giderek çarşafını sıyırır ve avazı çıktığı kadar bağırarak Padişah’tan yardım ister. Bu kez istek kabul edilir ancak sedyede İstanbul’a getirilen Cevat Paşa 49 yaşında ölür. Onun ölümünün ardından ağabeyine yapılan bu haksızlığı kabul edemeyen Şakir Paşa görevinden istifa eder ve Büyükada’ya taşınır. Şakir Paşa’nın Cevat, Hakkiye, Ayşe, Suat, Fahrünissa, Aliye isminde altı çocuğu daha olur.

    Şakir Paşa Ailesi’nin Afyon’da Değişen Kaderi
    Şakir Paşa’nın kaderi Asım Bey’in Afyon’dan bir zerzevat arabasında onu İstanbul’a getirmesiyle nasıl değiştiyse, oğlu Cevat Şakir ile 1914 yılının Haziran ayında Afyon’a yaptığı ziyaretle kaderi yeniden değişecektir.

    Sakir_Pasa_Ailesi_4
    Şakir Paşa ve oğlu Cevat Şakir. (Şirin Devrim, Şakir Paşa Ailesi, Doğan Kitap.)

    Baba oğul en başından beri anlaşamıyorlardır. Şakir Paşa kudretli bir kişidir ve oğlu Cevat’ın da onun sözünden çıkmasını istemez. Belki de ailenin ilk çocuğu olduğu için babasının ondan beklentisi çok fazladır. İlk yol ayrımı Robert College (Kolej) mezuniyetinden sonra olur. Cevat resim tahsil etmek ister, babası ise onun Oxford’a gidip tarih okumasını ister. Savaşı kazanan Şakir Paşa olur. Cevat, babasının istediği gibi Oxford Üniversitesi’ne Yakın Çağ Tarihi Bölümü’ne yazılır. Okul ilk zamanlar ona iyi gelir ama içindeki resim tutkusu onu rahat bırakmaz. Okuldaki aristokrat İngiliz arkadaşlarıyla iyi anlaşır hatta onlar gibi yaşamaya, giyinmeye başlar. Ancak İngiltere’den İstanbul’a gelmeye başlayan yüklü ödemeler Şakir Paşa Konağı’nda infiale yol açar. Oxford’da aradığını bulamayan Cevat, okulu bırakıp İtalya’ya gider ve orada resim eğitimine başlar. Roma’da özgür, sanatla iç içe bohem bir hayat yaşar. İngiltere’nin kasvetli ve soğuk havasından sonra Roma ona çok iyi gelmiştir. Üstelik resim okulunda öğrencilere modellik yapan bir İtalyan kıza âşık olur. Cevat, önce annesini bu evliliğe ikna eder sonra annesi de Şakir Paşa’yı. Cevat, Agniesia Kaferia ile Roma’da evlenir. Eşini alarak Büyükada’daki köşklerine döner. Üstelik eşi hamiledir. Döndüğünde işler istediği gibi gelişmeyecek, babası ile arasındaki kavgalar her geçen gün şiddetlenecektir. 1914 yılının Haziran ayında Afyon’a yaptıkları bir seyahatte Cevat, babası Şakir Paşa’yı vurur. Şakir Paşa Ailesi ile ilgili en merak edilen konulardan biri işte bu cinayettir.

    Şakir Paşa Neden Öldürüldü?
    Sanırım bu sorunun yanıtını verebilen hiç kimse yok! Çünkü aile üyelerinin ardında bıraktıkları hatıratlarda da aile hakkında yazılan eserlerde de bu sorunun net bir cevabı yok. Elbette ki bu konuyla ilgili birçok rivayet var. Kimisine göre sebep baba-oğulun arasında yıllardır süren sürtüşmeler, kimi rivayete göre para mevzusu, kimine göre de İtalyan gelin ve kayınpeder arasındaki bir yakınlaşmadan dolayı olduğu. Ancak cinayetin sebebi ne olursa olsun bu durum Şakir Paşa’nın oğlu Cevat tarafından öldürüldüğü gerçeğini değiştirmeyecektir. Cevat Şakir, babasını öldürmekten 14 yıl kürek mahkûmiyeti cezasına çarptırılacak, cezasını çekerken intihar girişiminde bulunacak, hapishanede yakalandığı verem sebebiyle 7 yıl sonra tahliye edilecektir. Yıllar sonra başka bir suçtan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp Bodrum’a sürgüne yollanacak ve Halikarnas Balıkçısı olarak orada yeniden doğacaktır. Ancak Şakir Paşa Ailesi’nde eline silah alan sadece Cevat Şakir olmayacak, kız kardeşi Aliye sevgilisi Carl Berger’i kıskanarak onun keman dersi verdiği bir kadın öğrencisini vuracak ancak ceza almadan işin içinden sıyrılacaktır.

    Sakir_Pasa_Ailesi_5
    Füreya Koral’ın atölyesi. Soldan sağa: Aliye Berger, Fahrünissa Zeyd, Robert Trainer, Şirin Devrim, Hakkiye Koral, Füreya Koral.
    FOTOĞRAF: SALT ARAŞTIRMA / YUSUF TAKTAK ARŞİVİ

    Sanat Dünyasının Önemli İsimleri
    Yıllar içinde Şakir Paşa Ailesi’nin hemen her ferdi sanat dünyasının önemli isimleri hâline gelir. Cevat Şakir ünlü bir yazar, ressam olur. Dünyanın bir ucundan getirttiği tohumlarla Bodrum’un bitki örtüsünün bugünkü hâle gelmesini sağlar. Sünger avcılarına, balıkçılara yeni teknikler öğretir. Hakkiye, İstanbul Belediyesi’nin ilk kadın üyesi olurken, ailenin bir başka üyesi Fahrünissa Zeyd ise resimdeki üstün yeteneğiyle dünyaca ünlü bir ressam olur. Zeyd, önce kardeşi Aliye Berger’i gravür sanatına yönlendirir, onun bir gravür sanatçısı olmasının yolunu açar. Yıllar sonra İsviçre’de bir sanatoryumda yatan yeğeni Füreya’yı destekleyerek onun da Türkiye’nin ilk seramik sanatçısı olmasını sağlar. Çocukları Nejad Devrim ünlü bir ressam, Şirin Devrim de tiyatro sanatçısı olur. Fahrünissa Zeyd’in torunu Nissa Raad, bugün Şakir Paşa Ailesi’nin sanat geleneğini devam ettiriyor. #

    KAYNAKÇA
    Binark, Nermidil Erner, Şakir Paşa Köşkü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2025.
    Devrim, Şirin, Şakir Paşa Ailesi, Doğan Kitap, İstanbul, 2000.
    İnalcık, Halil, Fütühat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler: Osmanlı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020.
    Kulin, Ayşe, Füreya, Everest Yayınları, İstanbul, 2017.
    Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Kronik Kitap, İstanbul, 2019.
    Şakir, Cevat, Mavi Sürgün, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2008.
  • Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı ve Beykoz’daki Moskof Taşı

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı ve Beykoz’daki Moskof Taşı


    mısır valisi mehmet ali paşa, mora ve navarin’de uğradığı kayıpların karşılığında suriye valiliği’ni istedi ancak bu isteği kabul görmedi. bunun üzerine oğlu ibrahim paşa’nın ordusu osmanlı kuvvetlerini mağlup ederek suriye’yi ele geçirdi ve kütahya’ya kadar ilerledi. ıı. mahmud, ingilizlerin ve fransızların soruna ilgisiz kalması üzerine çareyi ruslara yönelmekte buldu. rusların başkent istanbul’u korumak için gönderdiği donanma büyükdere limanı’na demirledi. rus komutan muravyev, karargâh kurduğu beykoz servi burnu’na bir anıt diktirdi. halkın “moskof taşı” dediği kaya anıt 1914’te parçalanarak yıkıldı.

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa
    Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Auguste Couder tarafından 1841’de yapılan portresi.

    Derbent Ağası İbrahim Ağa’nın oğlu olarak 1769’da Kavala’da doğan Mehmet Ali’yi, küçük yaşta babası vefat edince, kasabanın çorbacısı himayesine alır. Çorbacının çocuklarıyla büyüyen Mehmet Ali, gençlik yıllarında Selanik pazarında tütün satarken zekâsı ve çalışkanlığıyla dikkati çeker. Tanıştığı Fransız tüccar Lion’dan çok etkilenir. Avrupa kültürü hakkında ilk bilgileri ondan alır. Mehmet Ali’yi vergi tahsilatında zorluk çıkaran köy ve kasabalarda görevlendiren çorbacı, akrabası dul bir kadınla da evlendirir. Üç erkek çocuğu olur: İbrahim, Tosun ve İsmail.

    III. Selim, Napolyon’un işgal ettiği Mısır’ı kurtarmak için harekete geçtiği zaman Kavala beyi de destek için üç yüz asker gönderir. Binbaşı rütbesindeki Mehmet Ali de bu askerler arasındadır. Kısa zamanda hızla rütbesi yükselir. Mehmet Ali Paşa’nın Arnavutlardan kurduğu ordu Memlükler ile Mekke ve Medine’yi işgal eden Vahhâbîlere karşı başarı kazanınca Mısır Valiliği’ne getirilir. Feodal kölemenleri ortadan kaldıran Mehmet Ali Paşa Mısır’ın tek hâkimi olur.

    II. Mahmud, Arabistan’a saldırıları sürdürüp Hac yolunu kapatan Vahhâbîleri ezmesi için Mehmet Ali Paşa’yı görevlendirir. Mehmet Ali Paşa ve oğulları Tosun ve İbrahim Paşa görevi başarıyla yerine getirir. Vahhâbîlerin lideri Abdullah bin Suud’u yakalayarak İstanbul’a gönderirler. Abdullah bin Suud, Babıali’deki Bostancıbaşı nezaretinde Haremeyn-i Şerîfeyn’den gaspettiği malların tespiti için üç gün sorgulandıktan sonra Sultanahmet Meydanı’nda idam edilir (17 Aralık 1817). Abdullah bin Suud’un torunları ileride İngilizler tarafından Arabistan’ın yönetimine getirileceklerdir.

    Moskof_Tasi_3) Mahmud_II
    II. Mahmud’un Henri-Guillaume Schlesinger tarafından çizilmiş portresi.

    Modern Mısır’ın Kurucusu
    Siyasi, askerî, idari, ekonomi, eğitim ve tıp alanında yaptığı reformlarla modern Mısır devletinin kurucusu kabul edilen Mehmet Ali Paşa, 1820’de ilk matbaayı kurar. Sekiz yıl sonra da ilk resmî gazete Vakayyi Mısriyye’yi yayımlatır. Eğitim için Avrupa’ya öğrenciler gönderir, okuma yazma oranını artırmak için ilköğretim okulları açar. Avrupa eğitimini rehber alan tıp, eczacılık, veterinerlik ve ebelik okulları açtırır. İlk nüfus sayımını yaptırarak Mısırlı Araplara zorunlu askerlik getirir. Salgın hastalıklardan korunmak için karantina merkezleri kurar. Halkın tepkisine rağmen çiçek aşısı uygulaması başlatır. İltizam sistemini kaldırarak merkezî yönetimin gücünü artırır. Fransız uzmanlarca modern tarım uygulamasını başlatıp Nil Nehri’ne “Mahmudiye Kanalı” açtırır. Şeker, iplik, bez fabrikaları kurdurur. Güçlü ve modern bir ordu kurmak için yine Fransa’dan uzmanlar getirtip piyade, topçu, süvari okulları açar…

    Moskof_Tasi_2) Ambroise-Louis Garneray (1783-1857) Garneray
    20 Ekim 1827’de Osmanlı ve Mısır donanması ile İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları arasında Navarin’de gerçekleşen deniz muharebesinde Osmanlı ve Mısır donanması ağır bir yenilgi aldı. Ambroise Louis Garneray’ın Navarin Muharebesi’ni anlattığı çizimi.

    Babıali ile de iyi geçinen Mehmet Ali Paşa, mali ve askerî istekleri karşılıksız bırakmaz. II. Mahmud’un Mora’da isyancılarla başı derttedir. Mehmet Ali Paşa’dan yardım isteyince oğlu İbrahim Paşa komutasında on altı bin asker ve elli dört gemiden oluşan bir donanma gönderir. Bu yardımın karşılığında Mehmet Ali Paşa’ya Girit ve Mora valiliği verilecektir. İbrahim Paşa isyanı bastırarak Navarin’i geri alır (1825). İki yıl sonra Mısır donanması Navarin Limanı’nda İngiliz, Fransız ve Rus donanmalarından oluşan müttefiklerin baskınına uğrar. Gemiler yakılır, sekiz bin denizci şehit olur. Müttefiklerin baskısıyla Mısır kuvvetlerinin geri çekilmesi II. Mahmud’u çok kızdırır.

    Yeniçeri Ocağı’nı kapatan II. Mahmud, yeni ordusunu tam kuramamışken 1828’de Ruslarla tekrar savaşa girer. Çar I. Nikola’nın 120 bin kişilik ordusu Tuna’yı aşarak ilerlerken Varna ve Şumnu’da toplanan 100 bin kişilik Osmanlı ordusu varlık gösteremez. Varna komutanı Yusuf Paşa ihanet ederek Rus saflarına geçer. Osmanlı kaleleri tek tek düşür, Silistre elden çıkar. II. Mahmud, Rus Generali Dibitich’in ordusunun Edirne’ye girmesinden sonra barış antlaşması yapmak zorunda kalır.

    Mehmet Ali Paşa İsyanı
    Mora’da uğranılan yenilgi Mısır’a da pahalıya mal olur. Donanma ve asker kayıplarına karşı kendisine Rumeli ve oğluna Anadolu Seraskerliği’ni isteyen Mehmet Ali Paşa’ya yalnızca Girit Valiliği verilir. Babıali ile arası açılan Mehmet Ali Paşa’nın yönetimindeki Mısır, Osmanlı’ya bağlı bir eyalet olmasına rağmen artık özerklik kazanmış gibi davranmaktadır.
    Mora’daki kayıplarını telafi etmek için Suriye’yi gözüne kestiren Mehmet Ali Paşa, Fransa ve İngiltere’nin desteğini almak istese de olumlu yanıt alamaz. Tek başına hareket etmeye karar veren Mehmet Ali Paşa, Akka Valisi Abdurrahman Paşa ile anlaşmazlığı bahane ederek oğlu İbrahim Paşa komutasındaki donanma ve orduyu Suriye’ye gönderir. II. Mahmud aracılar gönderse de Mehmet Ali Paşa Suriye’yi almakta kararlıdır. Gazze, Yafa ve Kudüs’ü alan İbrahim Paşa, Akka Kalesi’ni kuşatır. Napolyon’a karşı başarılı bir savunma yapan Akka Kalesi, İbrahim Paşa’ya ancak altı ay direnir. Vali Abdurrahman Paşa teslim olur. Şam’a doğru hareket eden İbrahim Paşa’yı Suriyeliler bir kurtarıcı olarak görür. Şam direnmez. Halep’te bulunan Osmanlı kuvvetlerini yenerek Humus ve Hama’yı kolaylıkla alır.

    Kendi valisi ile karşı karşıya gelen II. Mahmud’un, Serdar-ı Ekrem Hüseyin Paşa komutasında gönderdiği Osmanlı ordusu Antakya-İskenderun arasında bulunan Belen Geçidi’nde Mısır kuvvetleri karşısında ağır bir yenilgi alır. Mehmet Ali Paşa, II. Mahmud’a haber göndererek Suriye Valiliği verilirse ordusunu geri çekeceğini bildirir. Olumsuz cevap alınca İbrahim Paşa Urfa ve Maraş’ı alarak Adana’ya kadar ilerleyip çevre illerin valilerine de kendisine katılmaları için haber gönderir. Telaşa kapılan II. Mahmud bir yandan İngilizlerin desteğini ararken bir taraftan da Reşit Mehmet Paşa komutasındaki orduyu İbrahim Paşa’nın üzerine gönderir.

    Osmanlı ve Mısır ordusu Konya’da karşılaşır. İyi eğitimli Mısır ordusu kendisinden iki kat fazla Osmanlı ordusunu hezimete uğratır. Sadrazam Reşit Mehmet Paşa esir düşer. Mehmet Ali Paşa, II. Mahmud’a tekrar haber göndererek Suriye ve Adana Valiliği verilirse geri çekileceğini bildirir. Yanıt olumsuzdur. İbrahim Paşa’nın ordusu Bursa’ya doğru hiçbir engelle karşılaşmaksızın ilerlemektedir. Bu sırada Rus Çarı I. Nikola’nın İstanbul’a gönderdiği General Muravyev yardım teklifinde bulunduktan sonra arabuluculuk için Mısır’a hareket eder. Muravyev’in diplomatik girişimlerden sonuç alınamaz. İngiltere ve Fransa’dan da destek bulamayan II. Mahmud Rusların teklifini kabul etmek zorunda kalır.

    Moskof_Tasi_4) Rus subayları Efim Vasilevi Putyatin ve Vladimir Alekseyevi Kornilov’un çizgileriyle “Moskof Taşı” ve Rus karargâhı_
    Rus subayları Efim Vasilevi Putyatin ve Vladimir Alekseyevi Kornilov’un çizgileriyle “Moskof Taşı” ve Rus karargâhı.

    Rus Donanması ve Askerleri Boğaziçi’nde
    2 Şubat 1833’te Sivastopol’dan yola çıkan Rus filosu Büyükdere Limanı’nda demir atar. Diğer filolar gelmeden önce Beykoz Servi Burnu civarında hazırlıklar yapılır. Payitahtı tehlikede gören II. Mahmud, Topkapı Sarayı’ndaki Sancak-ı Şerif’i alıp Tarabya’daki Kalender Kasrı’na yerleşir. Hazırlıkları bizzat kontrol ederek Rusların tüm ihtiyacının karşılanması için emir verir. 2. Filo, Beykoz Hünkâr İskelesi önüne demirlerken General Muravyev karargâhını Servi Burnu’nda kurar.

    Boğaziçi’nde yankılanan Rus müziği ve şarkıları İstanbulluların ilgisini çekince kampı önce üst düzey zevat ziyaret eder. Sonraları turist gemileri de kampa uğramaya başlar. Fransız yazar Lamartin de kampı ziyaret edenler arasındadır. Paskalyada askerlere yiyecek ve şarap gönderen II. Mahmud ayrıca kampı ziyaret ederek onuruna düzenlenen töreni izler. Çar I. Nikola’nın doğum günü olan 25 Haziran’da düzenlenen eğlencede Boğaziçi beş bin havai fişekle aydınlatılır. Gösteriyi Beykoz açıklarında gemide izleyen II. Mahmud’u Çar’ın fevkalade elçisi ve aynı zamanda Rus Deniz ve Kara Kuvvetleri Kumandanı Kont Orlov ziyaret eder.

    Moskof_Tasi_5) II. Mahmud'un Servi Burnu'ndaki Rus kampını ziyareti (Thomas Allom gravürü)
    II. Mahmud’un Servi Burnu’ndaki Rus kampını ziyareti. Thomas Allom gravürü.

    Kütahya ve Hünkâr İskelesi Antlaşması
    İngiltere, Fransa ve Avusturya’nın anlaşmaya zorladığı Mehmet Ali Paşa’ya ordusunu çekme karşılığında Suriye Valiliği, oğlu İbrahim Paşa’ya Cidde Valiliği ve Adana murahhaslığı (vergi toplama hakkı) verilir. 5 Temmuz 1833’te de Rusya ile 8 yıl süreli Hünkâr İskelesi Antlaşması yapılır.

    Moskof Taşı
    Antlaşma sağlandıktan sonra ayrılmaya hazırlanan Rus General Muravyev, Beykoz Servi Burnu’nda Rus varlığını gelecek kuşaklara hatırlatan bir anıt dikmek ister. Kont Orlov, Türkleri gücendireceği düşüncesiyle karşı çıkar ama Muravyev’in ısrarıyla yontulmamış bir işaret taşının dikilmesine izin verir. Muravyev bunu da istismar edecektir çünkü Kont Orlov’dan izin alırken taşın boyutu hiç konuşulmamıştır. Askerler arasında gizlice para toplayarak 400 askeri Baltalimanı’ndaki taş ocaklarına gönderir. Anıt için seçilen 25 tonluk kayanın Beykoz sahiline taşınabilmesi için Kaptanpaşa’dan yardım ister. Kaptanpaşa’nın sağladığı birbirine bağlanmış iki gemiyle taşınan kaya, Beykoz sahiline zorlukla çıkarılır. Muravyev’in ağaç kızaklarla Servi Burnu’na taşıttığı kayanın üzerine, 907 yılında İstanbul’u kuşatıp Bizans’ı antlaşmaya zorlayan ulusal kahraman Oleg’e ithafen, “Oleg’in Anısına, Nikolay’ın Alayları” yazdırma isteğini Kont Orlov geri çevirir. Sonunda kayaya Çar I. Nikola’nın doğum gününün yazılmasına karar verilir: “25 Haziran 1813.”

    Moskof_Tasi_6) Selvi Burnu 1884 (Önde fotoğrafçı Basil Kargapoulo görülüyor)
    Beykoz Servi Burnu, 1884. Önde fotoğrafçı Basil Kargapoulo görülüyor.

    Hünkâr İskelesi Antlaşması yapıldıktan sonra Servi Burnu’nda büyük bir kutlama ve eğlence düzenleyen Rus askerleri iki gün sonra da İstanbul’dan ayrılır.

    Moskof Taşı I. Dünya Savaşı Başlarken Yıktırıldı
    Osmanlı Devleti 28 Temmuz 1914’te başlayan I. Dünya Savaşı’na 14 Kasım’da Ruslara savaş ilan ederek katılır. Toplumda yükselen Rus nefreti sonucu savaş ilanından üç gün sonra Yeşilköy’deki Rus anıtı bombalanır. 20 Kasım’da Tasvir-i Efkâr gazetesinde “Bir Nişane-i Şeamet Daha!” yazısı yayımlanınca Vaniköy’deki Rehberi İttihad-ı Osmanî Sultanisi öğrencileri harekete geçer. Halkın “Moskof Taşı” dediği 3 metre yüksekliğinde, 25 ton ağırlığındaki kaya anıt parçalanır. #

    KAYNAKÇA
    Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, V, TTK, Ankara, 1983.
    Altundağ, Şinasi, Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı: Mısır Meselesi 1831-41, TTK, Ankara, 2021.
    Lamartine, Alphonse de, Osmanlı Tarihi, Toker Yayınları, İstanbul, 2016.
    Ünal, Fatih, Ruslar Tarafından 1833’de Beykoz/Selvi Burnu’na Dikilen Kaya Anıtı “Moskof Taşı”, Türkiyat Mecmuası, C. 23/Güz, 2013.

  • Theodor Makridi Bey

    Theodor Makridi Bey


    türk arkeolojisine büyük hizmetler vermiş, lübnan’ın sayda (sidon) kraliyet nekropolü kazılarından nemrut dağı kazılarına, osman hamdi bey’in yanında âdeta sağ kolu olmuş, müze-i hümayun’un gelmiş geçmiş ünlü arkeologları arasında yer almış theodor makridi bey’in nedendir bilinmez, çoktandır adı unutulup gitmiştir. oysa türk arkeolojisinin ilk büyük emektarlarından olan theodor makridi bey, hattuşa kazılarında ünlü kadeş antlaşması tabletini kendi elleriyle bulup gün ışığına çıkaran arkeologdur…

    Theodor Makridi Bey
    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin ilk emektar arkeologlarından Theodor Makridi Bey.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA ARŞİVİ

    Çocukluğu, Eğitimi, Aile Yaşamı
    Bir zamanlar, eski Bakırköy’ün sevilen, sayılan önemli şahsiyetleri arasında yer almış Theodor Makridi Bey, Osmanlı Devleti’nin Hazine nazırlarından Konstantin Makridi Paşa’nın yedi oğlundan biriydi ve oğulları arasında bilime, tarihe, coğrafyaya en meraklı olan çocuktu. Bu nedenle güzel bir eğitim almış, kendini mükemmel bir şekilde geliştirmişti. Makridi’ler, eski Bakırköy’ün batı tarafında yer alan Baruthane sınırının yanı başındaki Domuzdamı Mahallesi’nde, kırmızı Marsilya tuğlalı, demir kapılı, büyük parmaklıklarla çevrili büyük bir bahçenin ortasında yükselen güzel ahşap bir köşkte oturuyordu. Baba Konstantin Makridi Bey, küçük yaşında ailesiyle birlikte Makedonya’nın Blaçi yerleşiminden İstanbul’a göç etmiş, Haliç’te Fener Mahallesi’ne yerleşmişlerdi. Konstantin Makridi Bey, çocuk yaşlarında cep harçlığını çıkarmak için bir kahvehanede nargile tüttüren müşterilerin tömbekilerini yakıp tazeleyerek ateşçilik yapmış, uzun boylu olması nedeniyle de “Uzunoğlu”, yani Makridi lakabıyla çağrılmış, daha sonra da bu sıfat ailenin soyadını oluşturmuştur. Çocukluğunda kahve çıraklığı yapan Konstantin Makridi Bey’in okul hayatı çok başarılı geçer. Eğitimine, İstanbul’un en eski Rum okulu olarak bilinen Fener Mektebi’nde başlar, daha sonra da eğitimini Mekteb-i Sultani’de tamamlar.

    Theodor_Makribi_Bey_3 Fotoğraf Turgay Tuna
    Türkiye’nin ilk müzesi olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin (Müze-i Hümayun) koleksiyonlarında çeşitli kültürlere ait bir milyona yakın eser bulunmaktadır.

    1882 yılında, Osmanlı Hazine Nezareti’nde memurluğa başlayan Makridi Bey, otuz bir yıl sürecek devlet hizmeti süresince Hazine Müdürlüğü’ne, ardından da Hazine Nazırlığı’na getirilir ve çok başarılı hizmetler verir. Bütün bunların yanında, antik sikkeler koleksiyonu yapan döneminin ünlü nümizmatlarından biri olan Makridi Bey, yaşamının son demlerinde bu koleksiyonu Müze-i Hümayun’a hediye etmiştir.

    Konstantin Makridi Bey, kendisi gibi çocuklarını da çok iyi şekilde yetiştirir. Büyük oğlu Aleksandros askerî hekim olmuş, ikinci oğlu Nikos Hariciye Nazırlığı’nda diplomat olarak hizmet vermiş, üçüncü oğlu Dimitrios Düyun-u Umumiye’de görev almış, dördüncü oğlu Filippos, mübadele döneminde Yunanistan Hükümeti adına saymanlık yapmış, beşinci oğlu Theodor ise babası gibi Mekteb-i Sultani’de okuduktan sonra Almanya’ya gönderilmiş, sanat tarihi ve arkeoloji eğitimi alarak Avusturyalı ünlü arkeolog Heinrich Glück ile ünlü Alman arkeolog Winckler’in yanında yetişmiştir.

    Theodor Makridi Bey, Almanya’dan döndükten sonra Müze-i Hümayun’da çalışmaya başlamış, Yedikule’nin ünlü ailelerinden Dalla’ların güzel kızları Ağlaia ile evlenmiş, bu evlilikten de çocuk sahibi olmuştur.


    “antik sikkeler koleksiyonu yapan döneminin ünlü nümizmatlarından biri olan makridi bey, yaşamının son demlerinde bu koleksiyonu müze-i hümayun’a hediye etmiştir.”

    Bir Yazarın Anılarındaki Theodor Makridi Bey
    Makridi Bey, evlendikten sonra Bakırköy Domuzdamı Mahallesi’ndeki baba evinden ayrılıp İstanbul Caddesi’nin Yenimahalle tarafında yeni bir eve taşınır. Komşuları, Makriköy Rum İlkokulu’nun müdürlüğünü yapan, aynı zamanda değişik Rum dergilerinde yazılar yazan Athina Yianniou, anılarındaki Theodor Makridi Bey’i şöyle anlatır:

    Theodor_Makribi_Bey_4 Fotoğraf Google
    1883 yılında, Osman Hamdi Bey’in başkanlığında gerçekleştirilen Nemrut kazılarına ait bir fotoğraf.

    “1902 yılında, Makridi Bey’i ve Ağlaia’yı yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Madam Ağlaia çok güzel, alımlı, uzun boylu, fiziğinin yanı sıra erdemli özelliklere sahip bir kadındı. Babası Theodoros Dalla ve annesi Eleni Pitaridu, kız kardeşleri Eleni, Hristina, Androniki Yedikuleli idiler. Theodor Makridi Bey ile Ağlaia Yedikule’de tanışmış, büyük bir aşk ile birbirlerine bağlanıp evlenmişlerdi. Benim Theodor Makridi Bey’e olan hayranlığım 1908 yılında Lübnan’daki Sayda-Sidon kazılarının başlamasıyla daha da artmıştı. O zaman, Neo Pnevma dergisinin genel editörü idim. Sayda’dan İstanbul Müzesi’ne aktarılan yeni eserler, bizler için eşsiz bir haber kaynağı oluşturuyordu. Theodor Makridi Bey, 1900’lerden itibaren önemli kazılara başkanlık yapmaya başlamıştı. Anadolu’yu karış karış geziyor, arkeolojiye olan derin tutkusu onu yeni araştırmalara itiyor, antik Anadolu’nun her dönemi onu ilgilendiriyordu.

    1902 yılında, Alman Arkeoloji Enstitüsü Genel Sekreteri Otto Puchstein ile Suriye, İran Körfezi ve Arkaik Babil’de ortaklaşa kazılar yapmışlar, 1906 yılında da Hattuşa ve Boğazköy’de ünlü Alman arkeolog Winckler ile yaptıkları kazılarda Hitit Kraliyet Arşivleri’nin kalıntılarına ulaşmışlardır. Bu kazılarda, dünyanın ilk diplomatik belgesi olan Mısır Kralı II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında imzalanan ünlü Kadeş Antlaşması’nın tableti gün ışığına çıkarılmıştır. Makridi Bey, 1910-11 yıllarında Trakya, Taşoz ve Makedonya’da yaptığı kazılarda birçok eseri İstanbul Müzesi’ne kazandırmış, bu kazılar sonrasında yazmış olduğu makaleler kendisini arkeoloji âleminde takdir ve şöhret sahibi yapmıştır.”


    “en önemlisi, günümüzde istanbul arkeoloji müzeleri’nin eski şark eserleri binasında sergilenmekte olan, tarihin ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen kadeş antlaşması tabletini bulan kişidir theodor makridi bey.”

    Hattuşa Kazılarında Gün Işığına Çıkarılan Kadeş Antlaşması Tableti
    Orta Doğu’dan Anadolu’ya, Trakya’dan Makedonya’ya yaptığı kazıların yanı sıra İstanbul’da birçok araştırmaya imza atmış, Beykoz’daki Ayios Panteleimon Manastırı, Yedikule’deki Libos Manastırı ve Bakırköy’de yapmış olduğu kapsamlı kazılar; durmak, yorulmak bilmeyen Makridi Bey’in yaşamında önemli bir yer oluşturmuştur. Ancak, en önemlisi, günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Eski Şark Eserleri binasında sergilenmekte olan, tarihin ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen Kadeş Antlaşması tabletini bulan kişidir Theodor Makridi Bey. Bu antlaşmanın ikinci ve üçüncü kopyalarının Mısır’da olması gerekmektedir ki günümüze dek henüz gün ışığına çıkartılamamıştır. Tabletteki metnin bir kopyası bugün New York’ta, Birleşmiş Milletler binasının girişinde yer almaktadır.

    Theodor_Makribi_Bey_6 Fotoğraf Turgay Tuna
    Theodor Makridi Bey’in Hattuşaş kazılarında gün ışığına çıkarmış olduğu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında yapılan Kadeş Antlaşması’nın pişmiş toprak tableti.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA ARŞİVİ

    Yapmış olduğu tüm araştırmalarla Türk arkeolojisine kazandırdığı değerlere karşılık, ölümünden çok sonra, Makridi Bey’i çekemeyen kimi kıskanç birkaç meslektaşı kendisi hakkında tarihî eser kaçakçılığı yaptığına dair çirkin dedikodular yaymışsa da; yapılan titiz araştırmalar bu dedikoduların tam tersine, Makridi Bey’in ne kadar dürüst ve titiz bir şekilde çalışmış olduğunu göstermiş ve Türk arkeolojisine ne kadar büyük zenginlikler kazandırmış olduğunu kanıtlamıştır.

    Atina’dan İstanbul’a Gelen Önemli Belgeler
    Boğazköy’den Nemrut Dağı’na, Baalbek’ten Sayda’ya birçok kazıya katılan Makridi Bey, 1930 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden emekli olduktan sonra yaşamının sonlarına dek Atina’daki ünlü Benaki Müzesi’nin müdürlüğünü yapmış, bu görev süreci içinde İstanbul ve Arkeoloji Müzeleri ile bağlarını koparmamış, bütün bunların yanı sıra Yunanistan’da kaldığı yıllarda bulmuş olduğu Osmanlı tarihi ile ilgili çok değerli kimi belgelerin İstanbul’a gönderilmesini ve Topkapı Sarayı’na kazandırılmasını sağlamıştır. Bir dönem Atina’da elçilik yapmış olan Ruşen Eşref Ünaydın’ın 1 Mayıs 1956 tarihinde, Dışişleri ve Topkapı Sarayı kayıtlarına geçmiş konuşmasının metninden aldığım şu satırları siz okurlarıma ve araştırmacılara aktarmayı, Theodor Makridi Bey’in anısına olan saygım nedeniyle bir borç ve görev olarak görmekteyim:

    Theodor_Makribi_Bey_9 Fotoğraf Gôogle
    Atina’da elçilik görevinde bulunduğu yıllarda, Theodor Makridi Bey’in aracılığıyla Osmanlı dönemine ait çok değerli tarihî belgeleri Türkiye’ye kazandıran Ruşen Eşref Ünaydın.

    “…Bu belgelere nerede, ne zaman ve nasıl sahip oldum önce onu açıklayayım… Bunların hepsini, 1934 yılı ila 1939 yılları arasında, Yunanistan’da ilk elçiliğim zamanında Atina’da topladım. Bu nasıl oldu? Onu da anlatayım:

    Benim elçi bulunduğum sıralarda, İstanbul Asar-ı Atika Müzesi’nde, zannederim müdür muavinliğinden emekliye ayrılmış Bay Makridi, hükümetimizin müsaadesi ile birkaç yıldan beridir, Atina’da Antuvan Benaki’nin çok değerli şahsi koleksiyonlarından vücuda getirip kurduğu ve milletine bağışladığı, Şark Güzel Sanatlar Eserler Müzesi’ni tasnif ve tanzim eden müdür sıfatı ile bulunuyordu. Ben, kendisi ile Türkiye’deki memuriyeti zamanından tanışırdım. Yeni elçiyi ve sefireyi, refikası ile birlikte tabii olarak ziyarete gelen Bay Makridi, Benaki Müzesi bahçesinin bir köşesinde, müdüre ayrılmış olan bir küçük köşkte oturmaktaydı. Bir akşam, Bayan Makridi ile birlikte Türk elçisi ve eşine bu evde hususi bir yemek verdi. Yemekten sonraki konuşmamız sırasında, oturduğumuz odanın gözüme çarpacak bir noktasına yerleştirilmiş, dolgunca üç dört büyük zarf üzerine dikkatimi çekti.

    ‘Bunlar nedir?’ diye sordum?

    Manalı bir bakış ve gülümseyişle:

    ‘Açayım biraz tetkik buyurunuz. Mühim vesikalardır…’”

    Theodor Makridi Bey’in, Ruşen Eşref Ünaydın’a gösterdiği zarfların içinde, Topkapı Sarayı’ndan çıkmış çok değerli belgeler yer alıyordu. Bunları, Ruşen Eşref Bey’e teslim ettikten sonra, geri kalan daha birçok başka belgenin bulunduğu satıcıyla bağlantı kurulur. Osmanlı Devleti’nin değişik dönemlerine ait; aralarında diplomatik mektuplar, fermanlar, tımar tezkereleri, hatt-ı hümayunlar, tevcihat defterleri gibi önemli parçaların yer aldığı 189 tarihî belge Theodor Makridi Bey sayesinde Ruşen Eşref Ünaydın tarafından satın alınır ve İstanbul’a gönderilir.

    Theodor Makridi Bey, yerli, yabancı dergilerde, yaptığı kazı ve araştırmalarla ilgili birçok bilimsel makaleye imza atmış, kazılar yapmış olduğu Bakırköy’ün antik tarihi üzerine yazdığı kimi değerli makaleleri de Halkevi dergilerinde yayımlanmış ve ilk defa antik Bakırköy’ün adının Hebdomon olduğunu ortaya çıkarmıştır.

    Theodor_Makribi_Bey_14 Fotoğraf Turgay Tuna
    Babasıyla aynı mezarı paylaşan Theodor Makridi Bey’in Bakırköy Rum Kabristanı’ndaki mezar taşı.

    2002 yılında, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Sanatı Anabilim Dalı öğrencilerinden Uğur Cinoğlu’nun Theodor Makridi Bey üzerine hazırlamış olduğu yüksek lisans tezinde vurgulamış olduğu gibi:

    “Osman Hamdi Bey’in yanında yetişmiş, son derece atak ve yorulmak bilmez bir genç oluşu, kısa zamanda Osman Hamdi Bey’in güvendiği elemanlardan biri olmasını sağlamış, müzeciliğin her kademesinde görev almış olması, çok önemli kazılarda bulunması, maceracı kişiliği, ayrıca birkaç dili bilen bir azınlık mensubu oluşu, onu son derece ilgi çekici hâle getirmiştir…”

    Makridi Bey’in, genç yaşlarda evlendiği eşi Ağlaia’dan bir oğlu olur ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında Bağdat’ta kaybettiği biricik oğlunun acısını yaşamı boyunca içinden atamaz. Maalesef, adı unutulmuş Theodor Makridi Bey, 1940 yılında 68 yaşında iken İstanbul’da vefat eder ve Bakırköy Rum Mezarlığı’nda yatan babası Ferik Konstantin Makridi Paşa’nın yanına defnedilir… #