Etiket: osmanlı sarayı

  • Sarayda Baharın Müjdecisi Kılkuyruk

    Sarayda Baharın Müjdecisi Kılkuyruk


    onun adı bahardır ki hayatın ve dirilişin ta kendisidir. onun varlığı, isa’nın nefesi gibi ölülere taze can, kederli gönüllere ferahlık bahşedici ilahi bir temsildir. her bir düğümü binbir sihirle atılan ak halıyı kaldırıp ebemkuşağından da renkli bir sahne kuran yine odur. lale ve sümbüller arasında gül kokusuna bezenip icraya çıkan bülbüller de bu sahnenin teşrifatçılarıdır. işte hükümdarların bir inci gibi kabuklarından ayrılması, sarayların kâinatın ferahlık haberlerine ermesi, tazeliklerin bahçelere av olması ve bu yolda kılkuyruk’un da baharın müjdesiyle çıkagelmesi bundan sebeptir.

    Evvel-Baharın Başlangıcı
    İlkbahar yahut evvel-bahar, tarihin takip edilebilen en erken zamanlarından itibaren anılıp tarım takvimlerine dâhil edilen, bayram ve şenliklerle kutlanan, insanlığın bir sene içinde ilerleyeceği bereketli yolu ve bu yoldaki menzillerini de haber veren, neşeler bahşeden bir mevsimdir. O nedenle güneşin Koç Burcu’na girdiği ve dünya üzerinde gece gündüz eşitliğinin sağlandığı 21 Mart, Doğu’da mühim bir gün olarak addedilmiştir ki bahsi geçen günde kutlanan meşhur bahar bayramı; kadim Anadolu, Mezopotamya ve İran başta olmak üzere sair Türk ve Fars coğrafyalarında “Nev-Rûz” adıyla yüzyıllarca kabul görmüştür.

    Saray_1) Sultan IV. Mehmed Edirne’ye ava giderken (1657), Claes Ralamb
    Sultan IV. Mehmed, Edirne’ye ava giderken (1657), Claes Ralamb.

    Tabiatın bu yeni başlangıcının ilhamıyladır ki Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın Ömer Hayyam başkanlığındaki heyete hazırlattığı Celâlî Takvimi’nin başlangıcı da “Nev-Rûz-ı Sultânî” diye belirlenmiştir. Selçuklu İmparatorluğu’nda resmî bayram olarak kabul edilmesine rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nda hükmü başkaca icra edilmiştir. Tanrı’nın kâinat nimetiyle tazelik ve şifa bahşetmesi için hekimbaşı tarafından hazırlanmış olan nev-rûz macunları, özel mahfazalar içinde padişaha, valide sultana, sair saraylılara ve devlet adamlarına takdim edildiği gibi yine aynı günde evvelce müneccimbaşı tarafından hazırlanmış olan yeni sene takvimleri de teşrifata uygun olarak takdim edilmiştir. Diğer yanda şairler ve musikişinaslar da nev-rûza kayıtsız kalmayarak evvelce hazırladıkları bahar ve nev-rûz temalı şiir ve güftelerini/bestelerini saraya ve devlet adamlarına takdim edegelmişlerdir.

    Harekette Bereket Vardır
    Elbette ki nev-rûzun gelişi Osmanlı Sarayı için sadece tabiatın yenilenmesi demek değildi. 21 Mart, pek çok husus için birkaç ay içinde yaşanacak büyük hareketlerin habercisiydi. En belirgin olarak imparatorluk ana sarayı olan İstanbul Yeni Sarayı’ndan Boğaziçi’ne ve hatta belki de Edirne Sarayı’na taşınmanın; Donanma-yı Hümayûn’un Boğaziçi’nden Akdeniz ve Karadeniz’e açılmasının; Ordu-yı Hümayûn’un İstanbul’dan kara seferlerine yürüyüşünün; Boğaziçi ve Haliç hasbahçelerinde çerağan eğlencelerinin tertibinin ve daha pek çok hareketliliğin belirlenen takvimlere uygun olarak yeniden sahnelenmesi, müteakip ayların görülecek işlerindendi. Sadrazam paşa ve şeyhülislam efendinin padişah katına tebrike varmaları da sadrazamların bu vesileyle padişahlara donanmış atlar takdim etmeleri de gerçekleşecek hareketlerin teşrifattaki temsili olarak mühim bir mihenk taşı yerindeydi.

    Kışın Baharına Erişmek
    Feleğin işi bu ya, öyle zamanlar olurdu ki evvel-baharda değil de evvel-baharın evvelinde dahi kışlar bahara, grilikler yeşilliklere, boşluklar lalezara dönüşüverirdi. Nitekim XVII. yüzyıl müelliflerinden Ganî-zâde’nin beyitleri, başka padişah devirlerinde kaleme alınan beyitler gibi oldukça aydınlatıcıydı. Muhteşem Sultan Süleyman devrinden beri âdeta unutulmuş olan büyük avların, I. Ahmed devrinde yeniden canlanmasını anlatan Ganî-zâde, genç Padişah’ın yaz kış demeden ava çıkışını, “Çıkup vakt-i şitâda eyledi nev-rûz-ı sultânî/ Sipâhun bayrağından kûh u deşti lâle-zâr itdi” beytinde, kışı bahara çeviren padişah tasviriyle betimlemişti. Devamındaki beyitlerde ise bu avların esasında devlet nizamını tesis ve temin için gerçekleştirildiğini de gereklilikleriyle dile getirmeyi ihmal etmemişti.

    Saray_6) Kılkuyruk
    Kılkuyruk.
    Saray_4) II. Murad'ın av sahnesi
    II. Murad’ın av sahnesi.

    Yabancı Gözler
    Ganî-zâde’nin padişahların tüm mevsimlere yayılan avlarını mevzubahis etmesi elbette ki beyhude değildi. XVII. yüzyıl, baharın yeniden ortaya çıkışı gibi avcı padişahların da yeniden ortaya çıktığı bir yüzyıldı ve I. Ahmed’le başlayan bu süreç II. Mustafa saltanatına değin devam etmişti. Bu yüzyılda sık sık tekrarlanan avlanma faaliyetlerine de diğer alaylarda olduğu gibi büyük bir maiyetle çıkılması âdetti. Hâl böyle olunca imparatorluk halkı gibi yabancı gözler ve yabancı diplomatlar da bu alayların ihtişamına kayıtsız kalamaz, kimi zaman hatırat ve raporlarına kimi zaman da İsveç Elçisi Ralamb’ın yaptırdığı gibi tuval üzerine resmettirilirdi. Alayların tamamı resmedilmediği takdirde ise av ağalarının müstakil tasvirleri Avrupa koleksiyonlarındaki yerlerini alırdı.

    Av Ağaları
    Av ağalarının ve ekiplerinin rolü, alayların vücuda gelmesi için pek mühimdi. Vazifeleri, padişah ava çıktığı zamanlarda kullanılacak olan şahin, çakır, atmaca, doğan gibi avcı kuşları yetiştirmektir. Bu ağalara bağlı ekibin yalnızca saraydaki mevcudu XVII. yüzyıl başında 600 kişiye yaklaşmıştı. Taşra teşkilatında mensupları Müslüman ve Hristiyanlardan oluşan ve bu ağalara bağlı olarak yuva yapan, yavru yetiştiren, götürücü ve avcı gibi işler gören çakırcılar, şahinciler, atmacacılar ve doğancılar ise bu sayıya dâhil değildi.

    IV. Murad ve Sultan İbrahim’e devlet idaresinde yol gösterici olmak maksadıyla iki risale sunan Koçi Bey’in de kaydettiği üzere av ağaları esas olarak dört kişiydi. Baş ağa Çakırcıbaşı, ikinci ağa Şahincibaşı, üçüncü ağa Atmacacıbaşı ve dördüncü ağa Av Ağası (Doğancıbaşı) idi. Çakırcıbaşı ya da Şahincibaşı bir av tutarsa derhâl padişahın yanına gelip yer öptükten sonra avını sunabilirdi. Buna karşı padişahın da o ağayı yakınına çağırıp, “Aferin ağa! İyi av ettin. Hazzettim!” diyerek 20, 30 altın ihsan buyurması kanundu. Yine ihsanın ardından, “Göreyim seni! Doğanları, şahinleri, bir hoşça öğretmek gereksin!” ve “Av alan, şahin midir, doğan mıdır, balaban mıdır?” diye sorulması, iltifat edilmesi de teşrifat kanunu gereğiydi. Bahsi geçen ilk üç ağa ve ekibi, sarayın dış teşkilatında; dördüncü ağa olan Doğancıbaşı ise -IV. Mehmed devrinde lağvedilişine değin- kendi ekibiyle sarayın iç teşkilatında konumlandırılmıştı. Doğancıbaşı, Enderun Ağaları’ndan olduğu hâlde Av Ağaları’nın amiri Çakırcıbaşı olup, terfiler saray içinde olursa Atmacacıbaşı Şahincibaşı, Şahincibaşı Çakırcıbaşı olurdu. Doğancıbaşı da saray içinde terfi ederse silsileye uygun olarak terfi ederdi. Saray dışında ise yeniçeri ağalığı, beylerbeylik hatta vezirlik gibi yüksek ünvanlarla çıkarlardı.

    Saray_5) Şahincibaşı, Elbise-i Atîka-i Osmâniyye
    Şahincibaşı, Elbise-i Atîka-i Osmâniyye.
    Saray_8) Ördek Tirit, Şef Özgür Üstün - AVLU
    Ördek tirit.

    1001 Akçeli Kılkuyruk’un Gelişi
    Teşrifat defterlerinde ve devrinde kaleme alınan başka bazı müstakil eserlerde yahut daha sonra kaleme alınan araştırmalarda Av Ağaları’nın av esnasında tuttukları bir avı doğrudan padişaha takdim etmelerinin âdet ve karşılığında emanet verilmesinin kanun olduğu kaydedilmiştir. Fakat arşiv belgeleri hikâyenin burada tamamlanmadığına işaret etmektedir. Koçi Bey’in de av takdimi hususunda işaret ettiği Av Ağaları’nın yalnızca av zamanlarında değil, teşkilatlarının tamamıyla lağvedildiği XIX. yüzyılın ilk yarısına değin, kendi teşkilatları içinde bir gelenek hâlini alan baharın gelişi münasebetiyle de senede bir defaya mahsus olmakla ayrıca takdime vardıkları anlaşılmaktadır.

    Av Ağaları’nın, erkeklerinin ince uzun kuyruğundan sebep “Kılkuyruk” adını verdikleri ve “Evvel-bahâr-ı huceste-âsâr müjdecisi Kılkuyruk ta‘bîr olunur ördek” diye ifade ettikleri “Anas acuta” yüzücü bir ördek türü olmakla, esas olarak Asya ve Avrupa’nın kuzey bölgelerinde, Kanada ve Amerika’nın orta-batı bölgelerinde bulunurdu. Kış aylarında güneye, sıcak bölgelere doğru hareket ederdi. Bu göçleri esnasında ancak bahara yakın zamanlarda imparatorluk topraklarına, Edirne ve İstanbul civarına değin ulaşmış olduklarından Av Ağaları tarafından güzel havaların yani baharın vaktinde erişeceğinin müjdecisi kabul edilerek avlanırlardı.

    Saray_3) Muhteşem Sultan Süleyman'ın ava gidişi. Seyyid Lokman, Hünernâme
    Muhteşem Sultan Süleyman’ın ava gidişi. Seyyid Lokman, Hünernâme.
    Saray_7) Nizâmî'nin Hamse'sinde yer alan baharın gelişi münasebetiyle gerçekleeşen ziyafet ve eğlence.
    Nizâmî’nin Hamse’sinde yer alan baharın gelişi münasebetiyle gerçekleşen ziyafet ve eğlence.

    Belgelere göre Nedîm’in “Çıkma koyundan kuzucağım” sözüne aldırış etmeyen Kılkuyruk’u o sene ilk olarak hangi Av Ağası yakalarsa karşılığında da büyük bir meblağ ile taltif edilmesi kadim bir teşkilat kanunu idi. Kılkuyruk’u yakalayan ağa derhâl bir arzuhal (dilekçe) kaleme alarak ördeği padişaha takdim eder ve “…kanûn-ı pâdişâhâne üzere binbir akçe bahşiş-i hümayûnları ihsân buyurula gelmekle…” diyerek gerekli meblağın kendisine bağışlanmasını talep ederdi. Bunun üzerine padişah da arzuhal üzerine “Hazîne Kethûdâsı Ağa. Sâhib-i arzuhâl kulum, ‘Bahar Müjdecisi Kılkuyruk Ördeği’ni getürmekle âdât-ı kadîme üzere binbir akçe ihsân eyledim, viresün.”; “İhsân-ı hümayûnum olmuşdur.”, “Kanûn üzere akçeleri ne mikdâr ise virile.” şeklinde hatt-ı hümayûnlarını kaleme alarak gereğinin yapılmasını irade buyururdu. Sonrasında da şüphe yok ki “Mukarrerdir hazânı her bahârın” mısraı yerini bularak Kılkuyruk’un sahana girmesi bir olurdu. #

  • Zümrüt Hançer

    Zümrüt Hançer


    tarih boyunca, diplomatik ilişkilerde sembolik hediyeler büyük bir yere sahip olmuştur. bu hediyeler bazen ülkeler arasındaki dostluğu pekiştirmek, iş birliğini artırmak bazen de üstünlük kurma arzusunu göstermek amacıyla sunulmuştur. ancak bazı durumlarda ise bu hediyeler tarihin akışını değiştirebilecek olayların da fitilini ateşlemiştir. zümrüt hançer, sultan ı. mahmud ile nadir şah arasında yaşanan ve tarihe damgasını vuran böyle bir diplomatik hikâyenin öznesidir.

    Zümrüt_Hancer_3) FlzViG6WYAA46tI kopya
    Sultan I. Mahmud’un Nadir Şah’a hediye edilmek üzere yaptırdığı ancak Şah’ın ani ölümü üzerine saray hazinesine kalan Zümrüt (Topkapı) Hançer.

    Bir Hükümdar Gider
    Lale Devri’nin kandili, Patrona Halil’in hamam suyuyla sönüp de III. Ahmed iki oğluyla Saray-ı Hümâyûn’daki dairesinde zorunlu istirahate çekilince yeğeni Şehzade Mahmud, Osmanlı tahtına buyur edildi ve yeni hükümdarın 24 senelik saltanatı da böylece başladı (1 Ekim 1730). 

    Sultan I. Mahmud, İstanbul sarayında saltanat yoluna çıkarken yüzyıllarca birbirlerinin bileğini bir türlü arzularınca bükememiş olan Safevîler hattında da kılıç sesleri yükseldi. Horasan emirlerinden ve Afşar Türkmenlerinden Nadir Şah’ın Patrona Halil İsyanı’nı fırsat bilerek pek çok yeri Safevî mülküne dâhil etmesiyle iki imparatorluğun sınırı yeniden ateş hattına döndü.

    Karşı taarruzla mağlubiyet kuyusundan yeniden su içmeye mecbur olan Safevîler, Osmanlı ordularının Tebriz ve Herat’a girmesiyle barış antlaşması talebinde bulununca rahat bir nefes alındı, lakin bu antlaşmanın hem Sultan Mahmud’u hem de bu yolda fitili ateşleyen Nadir Şah’ı memnun etmemesi, İsfahan tahtında esecek sert rüzgârların da habercisi oldu (1732). 

    Bir Hanedan Gelir 
    Hâl böyle olunca siyaset silahına davranan Nadir, önce Şah II. Tahmasb’ı tahtından indirdi ve ardından da tahta henüz kundağa sarılı olan Veliaht Şehzade Abbas’ı bırakıverdi. Önce saltanat naibi ünvanını üzerine alan Nadir, bu kısmi iktidar gücüyle Osmanlı sınırına her an at sürmekten geri durmadı fakat Acem diyarının büyük şehirlerinde siyaset kazanı kaynayınca, 1735 senesine değin verdiği mücadeleler neticesinde Safevî topraklarını hem Osmanlı taarruzundan hem de Rus baskısından azat etti. 

    Zümrüt_Hancer_1) Sultan I. Mahmud (Silsilenâme-i Osmâniyye
    Sultan I. Mahmud, Silsilenâme-i Osmâniyye.
    Zümrüt_Hancer_2) Nadir Şah
    İran’da Afşarlılar Hanedanı’nın kurucusu Nadir Şah.

    Nadir, ortaya koyduğu bu zafer ve istikrar çemberini yeniden Safevî halkına emanet edebilmek için tertip ettiği büyük kurultayda, vazifesinin tamama erdiğini ve yeniden Horasan Emirliği’ne dönmek arzusunda olduğunu haber verdi. Gelin görün ki bu arzusu kabul görmeyerek tahtı devralması teklif edildi. Yüzyıllardır iki Türk imparatorluğu arasında parlayan kılıçların sık sık kınından çıkmasına neden olan “aşırı Şii anlayışının terk edilip ılımlı Caferi mezhebinin benimsenmesi”ni şart koştu. Bu şart kabul edilerek Safevî Hanedanı’na son verildi; İran’da Afşarlılar Hanedanı’nın kurucusu ve ilk hükümdarı olan Nadir, Şah ünvanıyla 8 Mart 1736 tarihinde Acem tahtına geçti.

    Bugüne Yadigâr Sınırlar 
    Nadir Şah’a göre eğer iki imparatorluk arasında bir çatışma kararlaştırılmış ise bunun nedeni dinî değil dünyevi olmalıydı. Bu sebeple de meseleleri anlamak için daha çok diplomasiye başvurulmalı ve netice beklenmeliydi. Elbette bütün bunlar saltanatın yeni ve derin siyasetinin bir parçasıydı. Buna mukabil Sultan Mahmud da bu yeni diplomasi hamlesini bütünüyle kabul etmek yahut görmezden gelmek şeklinde bir tavır almaksızın olup biteni temkinlice takip etmekte; gerçekleşen olumlu yahut olumsuz hamlelere misliyle karşılık vermeye gayret etmekteydi. 

    Bu yeni siyaset sayfasında elçiler de karşılıkların en mühimlerinden olarak iki saltanat arasında birbiri ardınca endam gösterdi. Nadir Şah’ın on bir senelik saltanatı içinde Devlet-i Nadiriyye’den Devlet-i Osmaniye’ye dokuz elçi gönderilirken buna yedi elçi ile karşılık verilmiş, son elçi teatisi 4 Eylül 1746 senesinde imzalanan II. Kasr-ı Şirin yahut diğer adıyla Kerden Antlaşması’nın delegelerce onaylanmasından sonra gerçekleşmiştir. Senelerdir devam eden savaşların neticesi yine 1639’da imza edilen Kasr-ı Şirin Antlaşması sınırlarına dönülmek olunca, bu amansız güreşin meydanları titreten yiğit pehlivanları da görünmez olmuştu. 

    Elçiye Emanet Bir Hazine
    Meydanları titreten yiğitler görünmez olurken, görünür olanların ihtişamı da onların esamisini okutmaz olmuştu. Şöyle ki Osmanlı delegeleri henüz İstanbul’a dönmeden Babıali’ye ulaşan müjdeler üzerine, Nadir Şah’ın huzuruna varmak için Rum Beylerbeyi payesiyle büyükelçi tayin edilen Kesriyeli Ahmed Paşa’nın ve yaklaşık bin kişilik maiyetinin yolculuğunun hazırlıkları da o anda başlamıştı. 

    Hediyelerin pek çoğu Enderûn-ı Hümâyûn Hazinesi’nden yani İç Hazine’den çıkarılmakla, bir kısmı satın alma ve sipariş usulü ile tedarik edildi. Böylece Nadir Şah tarafından gönderilen ve Hindistan ganimeti olan 500 kese üzerindeki birbirinden değerli hediyelere misliyle karşılık verilerek, 800 kesenin üzerindeki hediyeler birbiri ardınca sıraya dizildi. Hediye adedi 850 parçaya yaklaşmış, değerleri ise 50 kuruş ila 70.000 kuruş arasında değişmişti. Bu hediyelerin ne büyük bir hazine olduğunu tayin edebilmek adına Topkapı Sarayı’ndaki inşası 19.570 kuruşa mal olan III. Ahmed Kütüphanesi’ni terazinin bir kefesine koymak bile tek başına yeterlidir. 

    Değerli taşlarla bezenmiş, cevherlerle süslenmiş eşyalar arasında en kıymetli şey 70.000 kuruş değerinde bir raht takımıydı. Onu 60.000 kuruş değerinde bir kılıç; her biri 30.000’er kuruş değerinde sorguç, samur kürk, tirkeş; 25.000 kuruş değerinde altın kuşak takip etmekteydi. “Zümrüt Hançer” ise 20.000 kuruş değeriyle yedinci sırada yer alıyordu. Hançerin sahip olduğu iri zümrütleri ve işçiliği sebebiyle elçilik heyetini yüzyıllar sonra dahi dünya sahnesinde canlı tutacağını kim bilebilirdi ki?

    Zümrüt_Hancer_4) Hediyelerin Kayıtı Olduğu Defter
    Hediyelerin kayıtlı olduğu defter.
    Zümrüt_Hancer_5) Topkapi_Knife_04_1993

     Zümrüt-misal Dosttan Zümrüt Hediye
    “Güzel duaların gün yüzüne çıkardığı kıymetler, zevk verici övgülerin ışıldattığı inciler, ay ile birlikte gecenin karanlığını aydınlatan cevher, firuze gibi felekler tacıyla beraber nur ve safa incisini dip mahzenden çıkaran, zümrüt‑misal hediyelerin hazinelendiği gönül dostunun hazinesi, huzura çıkılmak için İrem gibi az bulunur makam, felek mertebeli yüce hazret […] Gazi Sultan Mahmud Han!”

    1746 senesinde taraflarca arzu edilen sulh sağlanınca, Nadir Şah’ın seneler evvel gönderdiği bu mektup Sultan Mahmud’un aklına düşmüş olacak ki, “zümrüt‑misal hediyelerin hazinelendiği gönül dostunun hazinesi”nden zümrütlü bir hançeri de hususi bir yadigâr olarak hazırlatmıştı. 

    “Şeritli güvez kadife zarflı, dîbâ keseli” mahfazası içinde takdime hazırlandığı haber verilen 35 santim uzunluğundaki hançerin üzerindeki üç büyük yüksek kaliteli ve kabaşon kesimli zümrüt, kabzasının yalnızca bir tarafında; dördüncü iri zümrüt, hançerin tepesinde yer alan İngiliz saatinin kapağında; beşinci ve diğerlerine göre daha küçük olan yuvarlak zümrüt ise hançerin uç kısmında yer almıştı. Altın zemine sahip hançerin üzerinde ayrıca bir büyük, on iki orta ve yüz yirmi dört küçük elmas ise hançerin ihtişamını daha da artırmıştı. Kının ortasında oluşturulan boşluk alanda ise devrin resim zevkini ortaya koyan sepet içindeki pek canlı meyve ve çiçek tasviri mînâ-kârî tarzda yapılmıştı. 

    Kime Niyet Kime Kısmet
    Mayıs 1747 tarihinde Bağdat’a ulaşan Ahmed Paşa, Bağdat ve Kasr-ı Şirin yoluyla Haziran 1747 tarihinde Sermil’e geldi, burada gerçekleşen elçi mübadelesinin ardından kendisi Hemedan’a, İran elçisi ise Bağdat’a doğru hareket etti. 


    “ahmed paşa, hemedan’a gelip nadir şah’ın misafiri olarak buradaki saraya yerleştirildiğinde şah uğradığı suikast neticesinde çoktan şu fani âlemden göçüp gitmiş, ailesinin büyük bir kısmı da ortadan kaldırılmıştı.”

    Ahmed Paşa, Hemedan’a gelip Nadir Şah’ın misafiri olarak buradaki saraya yerleştirildiğinde Şah uğradığı suikast neticesinde çoktan şu fani âlemden göçüp gitmiş, ailesinin büyük bir kısmı da ortadan kaldırılmıştı. Gelin görün ki bu durum Ahmed Paşa’ya haber verilmeyerek kendisinin hareketine devam etmesine gayret gösterilirken, o esnada çoktan Osmanlı sınırını geçen hediyelere karşılık bu hediyelerin İran’da kalması arzu edilmişti. Fakat elçilik heyetinin bilhassa yemek konusunda sıkıntı çekmeye başlaması üzerine yapılan tahkikatta olup bitenlerin aslı işitildiğinden, Ahmed Paşa bir oyuna gelmemek adına Bağdat’a dönmeye karar vermişti. 

    Zümrüt_Hancer_FlzVid9XgAA0V63 kopya

    Maiyetindeki askerler sayesinde mümkün olan en hızlı şekilde sınırı geçerek yeniden Bağdat’a giren Ahmed Paşa’nın ilk işi Sultan’ın hediyelerini Bağdat Cephaneliği içine yerleştirerek üst düzey bir güvenlik tedbiri almak oldu. Lakin ikinci bir emre kadar orada beklemeye koyulan Ahmed Paşa’nın kısa süre sonra vefat etmesi, bu hikâyenin ümit edildiği şekilde tamamlanamayacak sonunun da onsuz yazılacağını aşikâr etti (Temmuz 1748). 

    Haziran 1747’de İran’a dâhil olmasına rağmen Haziran 1750’de hâlâ Bağdat Cephaneliği’nde bekleyen hediyelerin, gelişmelerin beklenilen biçimde gerçekleşmemesiyle yeniden İstanbul’a getirilmesi öngörülmüştü. Bu tarihte ne durumda olduklarını tespit için İstanbul’dan bir görevli gönderilerek Bağdat’ta bir heyet huzurunda tahkikatı yapıldı. Ancak yine de hediyelerin nakli için kesin karar Şubat 1752’de verildi.

    Sarayın Gözdeliğinden Dünyanın Sahnesine 
    Diğerleriyle beraber yeniden İstanbul’a dönen “Zümrüt Hançer”, o tarihten itibaren padişahların gözdesi olmayı başardı. Öyle ki diplomatik bir hediye olarak hazırlanmasına rağmen, daha sonra İran başta olmak üzere sair Doğu ve Batı memleketlerine gönderilen elçilik hediyelerinin hiçbirinin arasına dâhil edilmedi. Sarayda hususi eşyalar arasında muhafaza edilerek, gerektikçe ihtişam sergilemek için padişahlarca kullanıldı. Lakin hikâyesi yine de tamamlanmadı.

    Zümrüt_Hancer_6) Topkapı 1964 - Afiş

    İmparatorluk çağının kendi ihtişamı içinde yerini bulan, ardından Cumhuriyet devrinde kıymetli bir yadigâr olarak sergiye açılan hançerin, yönetmenliğini ve yapımcılığını Jules Dassin’in üstlendiği, dış mekân çekimlerinin tamamının İstanbul’da yapıldığı, dünya sinemalarında altı dilde yayınlanan 1964 yapımı Topkapı filminin doğrudan konusu olması, onu bir anda dünyanın gündemine ve 20. yüzyılın en meşhur mücevherleri arasına taşıdı. O tarihten sonra “Zümrüt Hançer”in adı dünya halkları nazarında “Topkapı Hançeri” olarak yeniden tescil edildi ve bu tanınırlık Topkapı Sarayı Koleksiyonu tarafından da kabul görerek hakkında pek çok yazı kaleme alındı.

    Topkapı Hançeri’nin maddi kıymetine gelince. Böyle eserlerin pahasını manevi ve tarihî değerleri itibarıyla biçmek mümkün değilse de bugünkü tahmini değerini ortaya koyabilmek adına 2003 senesinde Tokyo Metropolitan Art Museum’da gerçekleşen sergi için 50 milyon dolara sigortalandığını söylemenin bu konudaki merakları bir nebze olsun gidereceği kanaatindeyiz. #