Etiket: Osmanlı modernleşmesi

  • İstibdattan Cumhuriyet’e Münevver Bir Aile: Şakir Paşa Ailesi

    İstibdattan Cumhuriyet’e Münevver Bir Aile: Şakir Paşa Ailesi


    şakir paşa ailesi’nin hikâyesi osmanlı imparatorluğu’ndan başlayarak günümüze kadar uzanan bir dönemin hikâyesidir. bu hikâye imparatorluğun en uzun yüzyılı olan 19. yüzyılda ekilen tohumların, istibdattan cumhuriyet’e doğru evrilişinin de bir örneğidir. osmanlı’nın batılılaşma hareketleri döneminde kurulmuş okullarda okuyan, altı dil bilen, kitap yazan, fotoğraf çeken, resim yapan, piyano çalan, seramik yapan, botanik bilen öksüz iki kardeş, cevat ve şakir, başarılarıyla devletin üst kademelerinde söz sahibi olur. hatta cevat paşa, padişah abdülhamid’in sadrazamlığına kadar yükselir.

    Sakir_Pasa_Ailesi_1) Şakir Paşa Ailesi2
    Soldan sağa, ayaktakiler: Hakkiye Koral, Asım Kabaağaçlı, Şakir Paşa, eşi İsmet Hanım, Cevat Şakir. Ortada: Ayşe Erner. Öndekiler: Fahrünissa Zeyd, Suat Şakir, Aliye Berger. 

    Şakir Paşa Ailesi gelişmeyi ve yeniliği seçen, bunu içlerine sindirerek hayatlarına geçiren münevver bir aile portresi çizer. Tarihçiler ve sanatseverlerin yakından tanıdığı Şakir
    Paşa ve Ailesi bugünlerde televizyonda yayınlanan bir diziyle gündeme geldi. Ailenin nevi şahsına münhasır karakterleri bir bir ekrana yansıdıkça aileye ve diziye olan ilgi de artıyor. Senaryosunu Hande Altaylı’nın yazdığı, Now TV’de yayınlanan Şakir Paşa Ailesi: Mucizeler ve Skandallar adlı bu dizi Şakir Paşa Ailesi’nin birbirinden çılgın ve değerli fertlerinin bugün yeni nesillerle buluşmasını da sağlayacak. Dizi başlarken “İzleyeceğiniz hikâye gerçeklere, söylentilere ve hayal gücüne dayanılarak kurgulanmıştır.” dese de aşağıda okuyacaklarınız Şakir Paşa Ailesi’nin gerçek hikâyesidir.

    Batı’daki Değişimin Doğu’ya Yansımaları
    Avrupa’nın Rönesans ile yakaladığı ivme toplumun her katmanında hissediliyordu. 15. yüzyılda dünyayı keşfe çıkan seyyahlar Avrupa’ya yenilik taşıyordu. Doğu için sıradan olan şeyler Avrupalılar için alışılmadıktı. Batı’nın bu şaşkınlığının karşısında Doğu ise kendi hızında ilerliyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyıldan beri değişimlere açtığı kapı onu yeni bir dünya ile tanıştıracaktı. Bu yüzyılda Osmanlı’da dünyayı tanımaya başlayan, okuyan, gezen yeni bir aydın zümre oluşuyordu. “Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, Anayasa, Cumhuriyet” gibi kavramlar toplum tarafından konuşulur olmuştu. Kurumlardaki değişimler, kültürel yenilikler toplumu değiştirmeye başladı. Halil İnalcık Fütühat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler: Osmanlı adlı kitabında II. Meşrutiyet’e giden dönemi etkileyen iki büyük etkiden bahseder. Bunların ilki gazeteler, ikincisi ise laik okullardır. 1839’da başlayan Tanzimat Dönemi, Osmanlı toplumunun Batılılaşmasının yoğun olarak görüldüğü bir zaman aralığıdır. İşte böyle bir toplumsal iklime doğan Kabaağaçlızade iki kardeş, Cevat ve Şakir, Osmanlı’nın yenilikçi ve aydın zümresinin bir ferdi olacak, Osmanlı’dan aldıkları mirası Cumhuriyet’e taşıyarak hem devlet kademesinde hem de sanat dünyasında arkalarında eşsiz bir isim bırakacaklardı.


    “bir gün ahmet efendi, babasından hatta karısından bile gizlice oğlu asım’ı kaptığı gibi bir zerzevat arabasının içinde saklanıp istanbul’a gider ve onu askerî okula yazdırır. askerî okulu başarı ile bitiren asım bey’in şam’a tayini çıkar.”

    Sakir_Pasa_Ailesi_2
    Soldan sağa üst sıra: Asım Kabaağaçlı, Ayşe Erner, Cevat Şakir. Ortada: Şakir Paşa, İsmet Hanım, Aliye Berger. Önde: Fahrünissa Zeyd, Hakkiye Koral, kucağında Suat Şakir.

    Kabaağaçlızadeler
    Şakir Paşa Ailesi’nin 11. yüzyıla kadar giden sicil kayıtlarına göre ataları aslen Türkmen olup Antalya Elmalı bölgesinde yaşarken Afyon’a göç eder. Burada yüzyıllar boyunca medreseler kurup tasavvuf ehli olan aile büyükleri dinle, ilimle hemhâl olur. Ne zamanki Asım Bey’in babası Ahmet Efendi çocuklarının geleceği için bir şey yapmaya karar verir, işte o zaman ailenin kaderi değişir. Bir gün Ahmet Efendi, babasından hatta karısından bile gizlice oğlu Asım’ı kaptığı gibi bir zerzevat arabasının içinde saklanıp İstanbul’a gider ve onu askerî okula yazdırır. Askerî okulu başarı ile bitiren Asım Bey’in Şam’a tayini çıkar. Afyonkarahisarlı Hacı Ahmet Efendi’nin oğlu Kabaağaçlızade Mustafa Asım, Suriye’nin önemli ailelerinden Hattatzade Hüseyin Bey’in kızı Zehra Hanım ile Şam’da görücü usulü evlenir. Bu evlilikten 1849 yılında Sara, 1851 yılında Cevat doğar. Albay Asım daha sonra Şam’dan Bursa’ya tayin edilir. 1855 yılında Bursa’da Şakir doğar. Bir süre sonra evin annesi vereme yakalanır. Hasta yatağından zar zor kalktığı bir gün pencereden bakarken eşinin evin beslemesiyle oynaştığını görür, karısının onu gördüğünü fark eden Asım Bey, atına atlayıp çılgınlar gibi evden uzaklaşır. Atın üstünde saatlerce süren bu koşu sonunda fıtığı patlar ve oracıkta ölür, ondan üç gün sonra eşi de vefat edince evin üç çocuğu öksüz kalır.

    Osmanlı’nın İki Gözde Paşası: Cevat Paşa ve Şakir Paşa
    Öksüz üç kardeş için artık yeni bir hayat kurulacaktır. Henüz 13 yaşındaki Sara, babasının İstanbul’daki arkadaşı Şeyhülislam Atıfzade Hüsamettin Efendi’nin yanına gitmeye karar verir. Yanına 11 yaşındaki kardeşi Cevat ve 8 yaşındaki kardeşi Şakir’i alıp İstanbul’a gider. Atıfzade Hüsamettin Efendi’nin himayesine giren çocuklardan Cevat ve Şakir askerî okula yazdırılırken Sara ise zengin bir toprak ağasıyla evlendirilir. Askerî okulu başarıyla bitiren iki kardeşten Cevat, zengin bir kızla evlenip iç güveyisi olur ama evliliği kısa bir sürede sona erer. Şakir ise Macar asıllı bir kadınla evlenir ve Asım adında bir çocuğu olur ama bir süre sonra eşi vefat eder.


    “özel hayatlarındaki başarısızlığın aksine iki kardeşin askerî kariyeri çok başarılı bir şekilde ilerler. cevat paşa, berlin kongresi’nde görev alır ve albay olur. şakir paşa ise romanya ve karadağ’da askerî ateşe olarak görev alır. 1889 yılında iki kardeşin de tayini girit’e çıkar. askerî vali ve komutan olarak göreve başlayan cevat’ın yaveri de kardeşi şakir paşa olacaktır.”

    Sakir_Pasa_Ailesi_3
    Şakir Paşa Ailesi, Büyükada’daki köşklerinin merdivenlerinde. Üstte: Şakir Paşa ve eşi İsmet Hanım.

    Özel hayatlarındaki başarısızlığın aksine iki kardeşin askerî kariyeri çok başarılı bir şekilde ilerler. Cevat Paşa, Berlin Kongresi’nde görev alır ve albay olur. Şakir Paşa ise Romanya ve Karadağ’da askerî ateşe olarak görev alır. 1889 yılında iki kardeşin de tayini Girit’e çıkar. Askerî vali ve komutan olarak göreve başlayan Cevat’ın yaveri de kardeşi Şakir Paşa olacaktır. Tarihler 1890’ı gösterdiğinde Şakir Paşa, Girit eşrafından İsmet Hanım’la evlenir. Cevat Paşa, Girit’ten İstanbul’a dönerken mareşal ünvanı taşıyordur, gemisi İstanbul’a giriş yaptığında 21 pare top atışıyla karşılanır ve Abdülhamid tarafından sadrazam ilan edilir. Artık o imparatorluğun en güçlü kişilerinden biridir. Üç yıl boyunca sadrazamlık yapan Cevat Paşa, iki kez istifa etse de kabul görmez. En sonunda Abdülhamid istifasını kabul eder. O dönem Kayser II. Wilhelm’in Türkiye ziyaretine mihmandarlık etmesi için Padişah’tan Cevat Paşa’yı istemesi zaten şüpheci olan Abdülhamid’i kuşkulandırır. Paşa’yı Şam’a yollar. Orada hastalanıp verem olan Cevat Paşa, İstanbul’a dönmek için Padişah’a defalarca mektup yazar ancak bu isteği her seferinde reddedilir. Nihayetinde kardeşi Sara bir gün Saray’a giderek çarşafını sıyırır ve avazı çıktığı kadar bağırarak Padişah’tan yardım ister. Bu kez istek kabul edilir ancak sedyede İstanbul’a getirilen Cevat Paşa 49 yaşında ölür. Onun ölümünün ardından ağabeyine yapılan bu haksızlığı kabul edemeyen Şakir Paşa görevinden istifa eder ve Büyükada’ya taşınır. Şakir Paşa’nın Cevat, Hakkiye, Ayşe, Suat, Fahrünissa, Aliye isminde altı çocuğu daha olur.

    Şakir Paşa Ailesi’nin Afyon’da Değişen Kaderi
    Şakir Paşa’nın kaderi Asım Bey’in Afyon’dan bir zerzevat arabasında onu İstanbul’a getirmesiyle nasıl değiştiyse, oğlu Cevat Şakir ile 1914 yılının Haziran ayında Afyon’a yaptığı ziyaretle kaderi yeniden değişecektir.

    Sakir_Pasa_Ailesi_4
    Şakir Paşa ve oğlu Cevat Şakir. (Şirin Devrim, Şakir Paşa Ailesi, Doğan Kitap.)

    Baba oğul en başından beri anlaşamıyorlardır. Şakir Paşa kudretli bir kişidir ve oğlu Cevat’ın da onun sözünden çıkmasını istemez. Belki de ailenin ilk çocuğu olduğu için babasının ondan beklentisi çok fazladır. İlk yol ayrımı Robert College (Kolej) mezuniyetinden sonra olur. Cevat resim tahsil etmek ister, babası ise onun Oxford’a gidip tarih okumasını ister. Savaşı kazanan Şakir Paşa olur. Cevat, babasının istediği gibi Oxford Üniversitesi’ne Yakın Çağ Tarihi Bölümü’ne yazılır. Okul ilk zamanlar ona iyi gelir ama içindeki resim tutkusu onu rahat bırakmaz. Okuldaki aristokrat İngiliz arkadaşlarıyla iyi anlaşır hatta onlar gibi yaşamaya, giyinmeye başlar. Ancak İngiltere’den İstanbul’a gelmeye başlayan yüklü ödemeler Şakir Paşa Konağı’nda infiale yol açar. Oxford’da aradığını bulamayan Cevat, okulu bırakıp İtalya’ya gider ve orada resim eğitimine başlar. Roma’da özgür, sanatla iç içe bohem bir hayat yaşar. İngiltere’nin kasvetli ve soğuk havasından sonra Roma ona çok iyi gelmiştir. Üstelik resim okulunda öğrencilere modellik yapan bir İtalyan kıza âşık olur. Cevat, önce annesini bu evliliğe ikna eder sonra annesi de Şakir Paşa’yı. Cevat, Agniesia Kaferia ile Roma’da evlenir. Eşini alarak Büyükada’daki köşklerine döner. Üstelik eşi hamiledir. Döndüğünde işler istediği gibi gelişmeyecek, babası ile arasındaki kavgalar her geçen gün şiddetlenecektir. 1914 yılının Haziran ayında Afyon’a yaptıkları bir seyahatte Cevat, babası Şakir Paşa’yı vurur. Şakir Paşa Ailesi ile ilgili en merak edilen konulardan biri işte bu cinayettir.

    Şakir Paşa Neden Öldürüldü?
    Sanırım bu sorunun yanıtını verebilen hiç kimse yok! Çünkü aile üyelerinin ardında bıraktıkları hatıratlarda da aile hakkında yazılan eserlerde de bu sorunun net bir cevabı yok. Elbette ki bu konuyla ilgili birçok rivayet var. Kimisine göre sebep baba-oğulun arasında yıllardır süren sürtüşmeler, kimi rivayete göre para mevzusu, kimine göre de İtalyan gelin ve kayınpeder arasındaki bir yakınlaşmadan dolayı olduğu. Ancak cinayetin sebebi ne olursa olsun bu durum Şakir Paşa’nın oğlu Cevat tarafından öldürüldüğü gerçeğini değiştirmeyecektir. Cevat Şakir, babasını öldürmekten 14 yıl kürek mahkûmiyeti cezasına çarptırılacak, cezasını çekerken intihar girişiminde bulunacak, hapishanede yakalandığı verem sebebiyle 7 yıl sonra tahliye edilecektir. Yıllar sonra başka bir suçtan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp Bodrum’a sürgüne yollanacak ve Halikarnas Balıkçısı olarak orada yeniden doğacaktır. Ancak Şakir Paşa Ailesi’nde eline silah alan sadece Cevat Şakir olmayacak, kız kardeşi Aliye sevgilisi Carl Berger’i kıskanarak onun keman dersi verdiği bir kadın öğrencisini vuracak ancak ceza almadan işin içinden sıyrılacaktır.

    Sakir_Pasa_Ailesi_5
    Füreya Koral’ın atölyesi. Soldan sağa: Aliye Berger, Fahrünissa Zeyd, Robert Trainer, Şirin Devrim, Hakkiye Koral, Füreya Koral.
    FOTOĞRAF: SALT ARAŞTIRMA / YUSUF TAKTAK ARŞİVİ

    Sanat Dünyasının Önemli İsimleri
    Yıllar içinde Şakir Paşa Ailesi’nin hemen her ferdi sanat dünyasının önemli isimleri hâline gelir. Cevat Şakir ünlü bir yazar, ressam olur. Dünyanın bir ucundan getirttiği tohumlarla Bodrum’un bitki örtüsünün bugünkü hâle gelmesini sağlar. Sünger avcılarına, balıkçılara yeni teknikler öğretir. Hakkiye, İstanbul Belediyesi’nin ilk kadın üyesi olurken, ailenin bir başka üyesi Fahrünissa Zeyd ise resimdeki üstün yeteneğiyle dünyaca ünlü bir ressam olur. Zeyd, önce kardeşi Aliye Berger’i gravür sanatına yönlendirir, onun bir gravür sanatçısı olmasının yolunu açar. Yıllar sonra İsviçre’de bir sanatoryumda yatan yeğeni Füreya’yı destekleyerek onun da Türkiye’nin ilk seramik sanatçısı olmasını sağlar. Çocukları Nejad Devrim ünlü bir ressam, Şirin Devrim de tiyatro sanatçısı olur. Fahrünissa Zeyd’in torunu Nissa Raad, bugün Şakir Paşa Ailesi’nin sanat geleneğini devam ettiriyor. #

    KAYNAKÇA
    Binark, Nermidil Erner, Şakir Paşa Köşkü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2025.
    Devrim, Şirin, Şakir Paşa Ailesi, Doğan Kitap, İstanbul, 2000.
    İnalcık, Halil, Fütühat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler: Osmanlı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020.
    Kulin, Ayşe, Füreya, Everest Yayınları, İstanbul, 2017.
    Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Kronik Kitap, İstanbul, 2019.
    Şakir, Cevat, Mavi Sürgün, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2008.
  • İstanbul’da Çikolatanın İlk Yılları

    İstanbul’da Çikolatanın İlk Yılları


    1853-1856 osmanlı-rusya savaşı istanbul’a kazandırdığı birçok yenilikle anılır. türkiye telgrafı bu savaş sırasında tanımış, müttefik gemilerinin yanaşabilmesi için karaköy limanı’na rıhtım yapılmış, boğazlara 18 fener inşa edilmiş; modern hemşireciliğin kurucusu sayılan florence nightingale yaralı askerlere gönüllü bakmak üzere istanbul’a gelmiş; iskoçların çaldığı gaydanın makamına kendini kaptıran üsküdarlı bir müzikseverin buna uyarladığı güfteyle “kâtibim” türküsü ortaya çıkmıştır. avrupalı askerlerin bol keseden harcamaları ekonomiyi canlandırmış, esnafın yüzü gülmüştür. bolluk, lüks tüketimi beraberinde getirirken çikolatanın geniş kitlelere yayılması da bu sırada olmuştur.

    Çikolatalar - Kreatif Stok

    Kırım Harbi (1853-1856) olarak adlandırılan savaşta Avrupa’nın büyük devletleri Osmanlı ile ittifak etmişti. Savaş başlar başlamaz binlerce Müttefik askeri aileleriyle birlikte İstanbul’a geldi. Fransız aileler Avrupa Yakası’nın, İngilizler ise Üsküdar’ın gözde semtlerine yerleştirildi. Babıâli misafirlerin konforu için büyük gayret göstermiş, bazı mahalle sakinlerini evlerinden çıkararak onları yerleştirmiş, kamu kurumlarının yakınına meyhane açılmasını yasaklayan kararı bile kaldırmıştı. Buna karşılık Müttefik askerler, kadınları bakışlarıyla taciz etmek; zevk için masum sokak köpeklerini zehirlemek, cami avlularındaki ve meydanlardaki güvercinleri vurmak, martılara nişan almak, camilerde namaz kılanlarla ve ezan okuyan müezzinlerle alay etmek, Türk uygarlığının ölüye verdiği değerin göstergesi olan kitabeli ve süslü mezar taşlarını kırıp bunlardan kaldırım yapmak gibi ahlak dışı birçok davranışta bulundu…

    Savaş, Moda ve Çikolata
    Askerlerin yaptıkları halkta kendilerine karşı nefret doğururken kadınların yaşam biçimi şehirde değişim rüzgârı estirdi. Müttefik askerlerin eşleri ve çocukları, Türk halkının asırlardır merak ettiği, ne olduğunu tam olarak bilmeden özendiği Avrupa kültürünün tanıtıcısı oldular. İstanbul, dekolte giysileriyle ve üstelik eşleri yanında olmadığı hâlde çarşılarda serbestçe dolaşıp alışveriş yapan kadınları ilk defa görmekteydi. Özgüvenli kadınlar ilginç kıyafetler giyip tuhaf takılar takıyor, değişik bir müzik dinliyor ve düzenli spor yapıyordu. Erkekler de giysileriyle, yiyip içtikleriyle ve eğlenceleriyle tamamen farklı bir yaşam sergilemekteydi. Osmanlılar, misafirlerin yaşantısını şaşkınlık ve kınama ile karışık bir duygu içinde izlemekle beraber birçokları onlara özenmekten kendini alamadı. Nitekim savaş bitip askerler ve aileleri İstanbul’u terk ettiklerinde, geride Avrupai yaşama öykünen kitleler bırakmışlardı. Batılılar gibi üretmeyen ancak onlar gibi tüketen toplumda moda olgusu hızla yayıldı. Mutfaklar yeni tüketim maddeleriyle tanıştı. O tarihlere kadar şifalı bitki olarak aktarlarda satılan çay, kahvaltıda içilmeye başlandı. Çikolata yaygınlaştı. Daha önce çubuk kullanan kimi tiryakiler artık Avrupalılardan öğrendiği sigaraya yöneldi. Beyoğlu sokaklarında silindir şapka takıp zarif bastonla gezmek, süs köpeği dolaştırmak moda hâline geldi. İçkili-yemekli aile toplantıları başladı. 1861’de tiyatro kuruldu. Batı’nın “okuma evi” formatında kıraathaneler açıldı. Piyano, opera, dans ve bale öğreten kurslar yayıldı…

    Cikolata_2)
    L’Illustration, 14 Ocak 1911.
    Cikolata_3)
    L’Illustration, 25 Ocak 1913.

    Çikolatanın İstanbul Macerası
    Kırım Savaşı öncesinde, İstanbul’da çikolatayı tanıyanlar, burada yaşayan bazı Batılılarla ve yabancı hükümdarların padişaha hediye göndermeleri yoluyla bunu tatmış olan saray çevresiyle sınırlıydı. Çikolatanın İstanbul serüvenine dair ilk bilgileri reklam metinlerinden öğreniyoruz. İngiliz Churchill’in çıkardığı ilk Türkçe özel gazete olan Ceride-i Havadis, 18 Eylül 1849 tarihli sayısında, Françesko Vallaury adlı kişinin Beyoğlu’nda açtığı şekerci dükkânında, hayli düşük fiyatlardan şekerleme ve içecek türleri ile “çukulata” sattığını, büyük ziyafetler için tatlı hazırladığını ve benzersiz dondurmalar imal ettiğini duyurmuştur.1 Ancak Fransuva’nın ünü Beyoğlu dışına pek çıkamamıştı. Gazete 1855’in başında, Hocapaşa’da bir esnafın çikolata satmaya başladığı ilanını yayımladı. Hocapaşa, Tarihî Yarımada’da Türk nüfusun yoğun olduğu bir mahalleydi. Burada çikolata satılması bunun Müslümanlar arasında da alıcı bulduğu anlamına gelmekteydi. Reklam, esnafı tanıtmakla kalmıyor, baştan çıkaran lezzetin besin değeri ve sosyal hayattaki yeri hakkında uzunca bilgi veriyordu: “Çukulata kuvvet verici bir gıdadır. Kolay sindirimi, çekici görünümü ve nefis lezzetiyle büyük bir şöhret yakalamıştır. Ucuz olduğu için geniş kitlelerce kapışılmaktadır. Çukulata yalnızca kahvaltılık değildir; ‘suâre’ denilen gece eğlencelerinde ‘krema’ şeklinde hazırlanıp sunulmakta, tıpkı peynir gibi ekmekle beraber yahut yemeklerden sonra meyve niyetine yenilmektedir. Tıbbi faydasından dolayı bebeklerden hastalara, sıradan insandan krala herkesçe tüketilebilen, sosyete çevresinde çok tutulan bir gıdadır. Hassas bünyeli ve zayıf kimseler için vitamin deposudur.

    […]

    Çukulata artık İstanbul’da. Almak isteyenler Hocapaşa’da Karakolhanenin yanındaki mağazada bulabilirler. Paketler hâlinde üç farklı fiyata satılmaktadır. Küçüğü 30, ortası 40, büyüğü ise 60 kuruştur.”2

    Osmanlı Yazınında Çikolata Algısı
    Öncelikle sözcüğün tam olarak yerleşmediğini, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar Türkçe literatürün bunu genel olarak “çukulata”, “çukulat”, “şukulat” ve “şukula” şekillerinde kaydettiğini belirtelim. Cerîde-i Havâdis’in sözünü ettiği, krema şeklindeki sıvı çikolataydı. Tablet çikolata ilerleyen tarihlerde vitrinlerdeki yerini alacaktır. Çay gibi çikolata da başlangıçta sağaltıcı bir madde olarak algılanmıştır. Çikolatanın ne olduğunu soran okuyucusuna, Hadika’nın verdiği cevap ilginçtir: “Batı ülkelerinde bolca tüketilen, İstanbul’da yenilmesi ve içilmesi günden güne artan, Amerika’nın ve Hindistan’ın bazı bölgelerinde yetişen kakao adlı ağacın meyvesidir.” Bademe benzeyen meyve dalından koparıldığında acı ve nahoş bir tada sahiptir, eritilince lezzetli bir çeşni kazanır. Gayet besleyici olmakla beraber sindiriminin güçlüğünden ötürü sütle birlikte tüketilmesi gerekir.3 “Çukulat” makalesinin yazarı ise Çin’de çay, Arabistan’da kahve, Paraguay’da mate, Meksika’da kakao ne ise Güney Avrupa’da çukulat odur, diyerek bunu içecek sınıfında değerlendiriyor. Özellikle çocuklar ve yaşlılar ile asabi mizaçlılara önererek bir de tarif veriyor: “Çukulat halis süt ile birkaç defa kaynatıldıktan sonra çini kap içinde sabaha kadar dinlendirilmeli ve sabahleyin sıcak su ile ısıtılarak içilmelidir.”4

    Cikolata_4)
    “Nestle’nin Sütlü Unu: Halis İsviçre sütünü havi olup çocuklara mahsus en âlâ gıdadır. Çocuklarınızı humma-yı tifoidî, iltihâb-ı em‘â ve sair emrazdan vikaye etmek üzere onlara Nestle’nin sütlü ununu veriniz.” Tanin, nr. 1389, 12 Temmuz 1912.
    Cikolata_5)
    Fransız Chocolat-Menier’nin reklamı. Şark, 30 Nisan 1875.

    M. Ziyaeddin, “takviye edici, mide dostu nefis bir yemek” diye tanımladığı çikolatanın düşkünler, müzmin hastalar ve öğrenciler için faydası üzerinde duruyor.5 Doktor Ş. Kamil, kakao, şeker ve Hint bademinden yapılmış “besleyici macun” diye tarif ediyor. Her iki yazar çikolatanın türlerinden ve imalatından uzunca bahsettikten sonra çay ve kahve gibi bunun da sahtesinin üretildiğine dikkat çekerek tüketiciyi uyarıyor. Mideyi yormadan sindirilmesi için kahveyle içilmesini öğütleyen Kamil, çikolatayı kış içeceği olarak görme eğilimindedir. Isınmak için kat kat esvap giyip hamallık etmektense her sabah çikolata ile kahvaltı etmeyi daha akılcı bulmaktadır.6 Doktor Edhem ise kafein işlevi gören teobromin ile yüzde 49 oranında yağ içeren, böylelikle 10 dirhemi 150 kalori veren çikolatanın enerji değerinden söz eder. Türkiye’de çikolata tüketiminin günden güne artışını bu açıdan sevindirici bulur.7
    Tütün ve kahve yasaklarına benzememekle beraber, çikolatanın da bir süre engellendiğine dair örneğe sahibiz. 1906 yılında, İtalya’dan gelen çikolataların ambalajlarındaki timsahlı logoların üzerinde Fransızca prophète (peygamber) yazısı görülünce bunlar gümrükte alıkonulur. Önce kelimenin kazılması düşünülür. Fakat sözlükte prophète’in “falcı” anlamına da geldiği ve firmanın bu anlamda kullandığı öğrenilince çikolatalar serbest bırakılır.8

    İstanbul’da Çikolata Rekabeti
    Reklamlarda, ürünlerin küresel şöhretleri, güvenilirlikleri ve İstanbul’daki adresleri gibi ayırt edici özellikleri öne çıkarılmıştır. Fransız Chocolat-Menier’nin 1875 tarihli reklamında Londra, New York, Porto ve Viyana sergilerinde altın ve gümüş madalyalar kazandığı ve Fransa’da yıllık 6.000 ton tüketildiği belirtilmiştir. Dünyanın en büyük gıda üreticilerinden Henri Nestlé, 1875’ten itibaren süt tozu satışıyla girdiği İstanbul’da beklediğinin üzerinde ilgiyle karşılaşınca şirketinin Orta Doğu şubesini Londra’dan buraya taşımıştır. Ürününü, siyah zemin üzerine beyaz harflerle ve kaligrafi tekniğinde işlenmiş “Sütlü Çukulataların En A‘lâsı Nestlé Çukulatasıdır” sloganıyla tanıtmıştır. Şirketin İstanbul temsilcisi Paul Robeli, Meşrutiyet’in ilanından üç ay sonra, ürünlerinin İstanbul ve diğer şehirlerdeki tanınırlığını öne sürerek Osmanlı sarayının fornisörü (tedarikçisi) ünvanını almıştır.9

    1905 tarihli bir ilan Flavius’u “en birinci çikolata fabrikası” olarak sunmakta; evlatlarının sağlığını düşünenlerin, takviye edici gıda olarak, zararlı kimyasal içermeyen ve bademli, sütlü, fındıklı türleri bulunan bu çikolatadan almalarını önermektedir.10 Cailler’nin tanıtıldığı uzun metinde, ülkemizde çikolatanın yakın zamanlara kadar şeker zannedildiği, oysa bunun yalnız şeker değil damağı okşayan nefis bir tatlı, mükemmel bir mide ilacı, vitamin kaynağı ve bir parçası yarım kilogram süt değerinde protein kazandıran, üstelik mideyi bozmayan bir deva olduğu belirtilmiştir. Batı’da sosyetik ve sağlığına düşkün kadınların aşırı çikolata arzusu bundan ileri gelmekteydi. Ticari değeri yükseldiği için taklitleri piyasaya sürülen Cailler’in İstanbul’da satın alınabileceği güvenilir tek adres Selanik Bonmarşesi’ydi.11

    20. yüzyılda birbirleriyle rekabet eden şirketler, bir yandan da sahtecilikle savaşmaktaydı. Günde 60 ton tüketildiği için taklit edildiğini düşünen Menier, “Taklitlerini reddediniz!” uyarısı yapmaktaydı. İttihat ve Terakki’nin millî ekonomi modeli gereği yerli malı kullanmayı teşvik eden politikası karşısında yabancı girişimciler başka arayışlara girmişlerdir. Yerli süt üreticilerinin karşısında güç kaybeden Nestlé, rakipleriyle baş edebilmek için promosyon kampanyası başlatmış; 12 süt şişesi getirenler arasında yapılacak çekilişi kazananlara altınlı, elmaslı yüzükler, çikolata paketlerindeki bilmeceyi çözenlere 25, 50 ve 100 franklık hediyeler vermeyi vadetmiştir. Ancak gazeteler, Nestlé’nin halkı aldattığını, bulmacayı çözdüğü hâlde hediyesini alamayan yüzlerce kişinin şirket acentesine şikâyette bulunduğunu yazmışlardır.12

    1914 yılının başında yayımlanan “Türk Çikolatası” başlıklı reklam, çocuklarının güçlü ve enerjik olmasını isteyen aileleri, Edirneli meşhur şekerci İzzet Efendi’nin Divanyolu’ndaki dükkânına davet ederek Torino sergisinde altın madalya kazanan halis badem ezmesi ile deva-yı misk almalarını istiyordu. Başlığının aksine içeriğinde çikolatadan bahsedilmeyen reklam, yaklaşan Dünya Savaşı’na hazırlık olarak “gürbüz ve yavuz” Türk çocukları yetiştirmek isteyen İttihatçı yönetimin politikasına uygundu.

    Cikolata_6)
    Sütlü çikolataların en âlâsı “Nestle” çukulatasıdır. Şehbal, 15 Kasım 1910; Tasfir-i Efkâr, 7 Aralık 1913.
    Cikolata_8)
    “En birinci çikolata fabrikası Flavius”, Servet-i Fünun, nr. 730, 20 Nisan 1905.

    Cumhuriyet Kurulurken Çikolata
    İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası Mecmuası Eylül 1925 sayısında, çikolata tüketimini anlamamıza yarayan istatistik bilgiler aktarıyor. Buna göre, Mütareke’den sonra İstanbul nüfusunun artışı ve özellikle yabancıların aşırı sarfiyatı tüketimi katlamıştır. Piyasada, tanınmış 30 kadar markanın yanında adi markaların ürünleri dolaşmaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonraki gümrük düzenlemelerinin etkisiyle ithalat azalmıştır. Dünya Savaşı’ndan önce ve Mütareke yıllarında piyasaya hâkim olan Fransız çikolataları İtalya, İsviçre ve İngiltere markalarıyla rekabet edemez hâle gelmiştir. Bunun sebebi, bahsedilen ülkelerin ambalajlarının küçük ve dolayısıyla herkesin alabileceği fiyatta olmasıdır. En popüler çikolataların aylık tüketim miktarı 20 bin Türk lirası civarındadır. Bunun 8 bini İngiliz, 6’şar bini İtalyan ve Fransız markalarına aittir. Avrupa mallarının en kalitelilerinin perakende fiyatı 190-250 kuruş arasında değişmekte; adi cinsler ise 140-150 kuruş arasında satılmaktadır. İstanbul’da Avrupa’daki gibi fabrikalar bulunmamakla beraber bazı şekerciler hatırı sayılır miktarda çikolata imal etmektedir. “Bunlar karmakarışık, alaca bulaca ambalajlarla ve gayr-i mevcut bir Hollanda firmasıyla arz edilmekte ve ortalama 110 kuruşa satılmaktadır.” #

    DİPNOTLAR
    1 Ceride-i Havadis, nr. 452, 1 Zilkade 1265 (18 Eylül 1849); Saadet Özen, Çikolatanın Yerli Tarihi, YKY, İstanbul, 2014.
    2 Ceride-i Havadis, nr. 723, 22 Rebîulâhir 1271 (12 Ocak 1855).
    3 Hadika, 18 Mart 1871.
    4 Sıhhat, 25 Mart 1885.
    5 Tercümân-ı Hakikat, 4 Eylül 1892.
    6 Maarif, 5 Mart 1893.
    7 Servet-i Fünûn, 1 Eylül 1904.
    8 BOA, ZB, 595/67, 9 Nisan 1907.
    9 BOA, DH.MKT, 2667/85.
    10 Servet-i Fünun, 29 Haziran 1905.
    11 Sabah, 20 Kasım 1905.
    12 Alemdar, 21 Ağustos 1912.
  • Osmanlı ve Cumhuriyet’in Belediyeciliğinde “Kayyum” Geleneği

    Osmanlı ve Cumhuriyet’in Belediyeciliğinde “Kayyum” Geleneği


    “kayyum”u, halkın iradesi ile değil, merkezî kararlarla belediye başkanlarını atamak olarak yorumlarsak, kuruluşundan beri belediyelerin “kayyumsu” bir uygulama olarak süregeldiğini söylemek mümkündür. dolayısıyla kayyumun tarihi ile belediyenin tarihi paraleldir denilebilir. belediye başkanlarının 1960’lı yıllarda halkın oyu ile seçilmeye başlaması bir kırılmaydı. bugün belediye başkanları halkın oylarıyla seçilse bile uzunca bir süredir başta doğu ve güneydoğu olmak üzere merkezî hükümetin uyguladığı kayyum politikaları seçmenin “tercihi”ni yok sayarken demokrasinin yerelliğini de işlevsizleştiriyor.

    Belediyeler, modern bir kurum olarak ulus devletin ihtiyaçları gereği 19. yüzyılda ortaya çıkmışlardı. Ulus devletleri tanımlayan en önemli özellik ise katı hiyerarşik yapıydı. Tüm sistem yukarıdan aşağıya emir-itaat üzerine kuruluydu. Bu hiyerarşinin görünür mekânları kentlerdi ve belediyeler ulus inşasının araçları olarak “merkez” tarafından biçimlendirilecek, merkezî politikaların kentlerde yerleşmesi işlevini yerine getirecekti. Yani bir yandan “yukarıdan” üretilirken diğer yandan “yukarıyı” üretecekti.

    Altıncı Daire-i Belediye Binası
    Daire-i Belediye Binası, 1910. (Bugünkü Beyoğlu Belediye Binası)

    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e “Kayyumsu” Belediyecilik
    Bu durum Osmanlı modernleşmesi için de geçerliydi. Tanzimat’a kadar kentsel kamu işleri genelde vakıflar üzerinden yürütülürken, Tanzimat’la birlikte yeni yerel yönetim biçimlerine ihtiyaç duyulmuştu. 1854’te İstanbul Şehremaneti’nin ve merkezden atanan 12 kişilik meclisin kuruluşu bu gelişmenin sonucuydu. Bu kurul alt birim olarak mezar yerleri, gezi alanları ve hastaneleri yapmak gibi görevleri olan 6. Daire-i Belediye’yi kurmuştu. 1869’da bu yapıyı kent ölçeğine yaymak için Dersaadet İdare-i Belediye kurulmuştu. 1877’de Vilayet ve Dersaadet İdare-i Belediye Kanunu ile 20 belediye kurmak, meclis üyelerinin seçilme biçimini ve onların da başkanları seçmesi ile ilgili düzenleme yapılmıştı. Sonraki yıl 20 yerine 10 belediyeye karar verilmiş ama 1910’da yeniden değişiklikle 9 belediye kurulmuş, yöneticileri merkezden atanmıştı. Bu son uygulama Osmanlı’nın yıkılışına kadar sürecekti.

    İstanbul’a ilk belediye başkanının (Şehremaneti) atanmasından Cumhuriyet’e kadar 51 belediye başkanı görev yapmıştı. O kadar ki bu süreçte İstanbul’da birkaç hafta, hatta birkaç gün belediye başkanlığı yapanlar bile olmuştu. Mesela Fevzi Bey 2-30 Ekim 1874; Şerif Mahmut Rauf Paşa 19 Temmuz-27 Temmuz 1908 tarihleri arasında görev yapmıştı. Uzun yıllar görev yapan şehremanetiler de vardı elbette. Mesela Rıdvan İsmail Paşa 1890-1906 yılları arasında görev yapmıştı.

    Kayyumsu_Gelenek_2) Altıncı Daire-i Belediye’nin yaptığı hizmetlere dair Belediye Meclisi mazbatası, 19 Mayıs 1859
    Daire-i Belediye’nin hizmetlerine dair Belediye Meclisi tutanağı, 19 Mayıs 1859. (BOA, İ. DH, nr. 432/28571)
    Kayyumsu_Gelenek_3) Fahrettin Kerim Gökay basın toplantısı yaparken alınan fotoğrafı  Foto. Yurdakul Acar_01. 01. 1965_Foto_005763
    Fahrettin Kerim Gökay, İstanbul’da hem vali hem de belediye başkanıydı.

    Şimdiki gibi seçim yapmak yerine vali veya kaymakamları, belediye başkanı yapmak gibi “kayyumsu” politika en baştan itibaren Osmanlı’nın temel tercihiydi. Bu atama bazen doğrudan merkezî kararla bazen yerel meclisler aracılığıyla yapılıyordu. Mesela Cemiyet-i Umumiye-i Belediye Kurumu, ilki 1908’de olmak üzere, ömrünü tamamladığı 1929’a kadar yedi kez seçim yapmış; kendisinin ve şehrin belediye başkanlarını seçmişti. Ama yerel meclisleri kuran da yine merkezî hükümetlerdi.

    “Kayyumsu” Belediyeciliğin Cumhuriyet Döneminde Devamı
    Cumhuriyet belediyeciliğinin ilk adımı 1924’te çıkarılan 442 sayılı Kanun’la nüfusu 2000’i aşan yerlerde belediyeler kurmaktı. O yıllarda İstanbul’un Cemiyet-i Umumiye-i Belediye ve Vilayet Umumi Meclisi adlı iki meclisi bulunuyordu. 1930’da çıkarılan 1580 sayılı Yasa ile her iki meclis lağvedilerek İstanbul Umumi Meclisi adında tek meclis oluşturulmuş ve başkanlığına da vali-belediye başkanı getirilmişti. İstanbul’un on beş kazasından gelen ve tamamı merkezden seçilen beşer temsilci ve 8 encümenden oluşan meclis, valilik ve belediyenin işleyişini izleme ve denetleme yetkisine sahipti. Bu meclis kurulduğu yıl, 1934 ve 1938’de birer seçim yaparak meclisin-şehrin başkanlarını belirlemişti.

    1580 sayılı Belediye Kanunu’yla belediyeler merkeze katı şekilde bağlı kılınmıştı. Buna göre İstanbul valisi aynı zamanda belediye reisiydi. Ankara’da vilayetten ayrı belediye vardı ama belediye başkanının belirlenmesi İçişleri bakanına bırakılmıştı. Aslında bazı biçimsel değişikliklere rağmen aynı durum DP döneminde de sürmüştü. Nitekim Ankara’da Kemal Aygün ve İstanbul’da Fahrettin Kerim Gökay hem vali hem de belediye başkanıydı.

    Cumhuriyet’in belediyeleri ulusun şehrini yaratmak için merkezin yerelde ikamesini üstlenmiş görünüyordu. Mesela devletçilik ilkesine uygun olarak elektrik, su, hava gazı, kent içi ulaşım, haberleşme gibi hizmetler yabancı sermayenin elinden alınarak “belediyeleştirilmişti”. Belediyelerin bu hizmetleri, kendi şirketleriyle yönetebilmesi için 1939’da 3666 sayılı Yasa çıkarılmıştı. Başbakan da “hür teşebbüsçü” olarak lanse edilen Celâl Bayar’dı. Cumhuriyet’in merkeze tabi belediyeciliğinin bir yansıması da planlamada gözlenmişti. 1930’da çıkarılan 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 20 binin üzerinde nüfusa sahip yerleşmelerde üç yıl içinde plan yapılması hükmü getirilmiş, 1938’e kadar 73 kent planlanmıştı.

    Kayyumsu_Gelenek_4) İstanbul Vali ve belediye başkanı Lütfi Kırdar İstanbul Vilayeti Parti Kogresi Toplantısında 16.12.1938_Foto_001698
    İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar, İstanbul parti kongresinde.
    Kayyumsu_Gelenek_5) Secim_Afisleri_1946-belediye secimi el ilanı
    1946 yılında yapılan belediye seçimlerinde CHP’nin hazırladığı el ilanı.

    Cumhuriyet rejiminin İstanbul’a tayin ettiği belediye başkanları şehirde, mezarlıklar dâhil şehrin pek çok geleneksel mekânını yıkmıştı. Başkanlar o kadar merkeze tabiydi ki kendilerini doğrudan Cumhuriyet’in başındaki lidere adamışlardı. Muhittin Üstündağ Atatürk’le, Lütfi Kırdar İnönü ile özdeşleşmişti. CHP’nin son aylarında İstanbul Belediye Başkanı olan fakat DP ile çalışmak durumunda kalan Fahrettin Kerim Gökay için de durum böyleydi.

    Cumhuriyet’in belediyeciliği gündelik kentli yaşamı da “medenileştirmeye” yönelmişti. “Türk’e ev bark olan her yer sağlığın, temizliğin, güzelliğin, modern kültürün yeri olacaktı”. Bugün hâlâ her şehirde örneklerini gördüğümüz hamamlar o politikanın ürünleriydi. Yanı sıra sokağa tükürme, sırt hamallığı, hayvanları sürü hâlinde sokakta gezdirmek, caddelere bakan yerlere çamaşır asmak gibi eylemler yasaklanmıştı. Aynı şekilde “Kasaba içinde yakışıksız tarzda giyinilmemesi, bilhassa beyaz don ve entarili kıyafetlerin giyilmemesi’’ hedefler içindeydi.

    Merkeze aşırı bağlı olma hâli, dil-kültür alanına da yansımış; Cumhuriyet’in tek dilli bir toplum yaratma tahayyülü, belediyelerde karşılık bulmuştu. 1925’de Takrir-i Sükûn Kanunu ile Doğu ve Güneydoğu şehirleri için getirilen “Türkçe dışındaki dillerle konuşma yasakları” başka şehirlere yansımış; 21.05.1936 tarihinde Gönen Belediyesi, “çarşıda pazarda Çerkesce, Arnavutça, Pomakça ve Gürcüce konuşulmasını yasak”lamıştı.

    Daha pek çok uygulama ulus devletin “Türk” kimliği üzerinden türdeş bir toplum inşa amacını yansıtıyordu. 1580 sayılı Yasa’nın Hemşehri Hukuku bölümünün 13. maddesinde, “Her Türk, nüfus kütüğüne yerli olarak yazıldığı beldenin hemşerisidir. Hemşerilerin belediye işlerinde reye [oya], intihaba [seçmeye], belediye idaresine iştirake ve belde idaresinin devamlı yardımlarından istifadeye hakları vardır.” ifadeleri yer almıştı.

    Türkiye bu tür kayyumsu belediyecilik deneyimini çok partili hayata geçmek için 1946 yılında yapılan ilk genel seçime kadar sürdürmüştü. Gelgelelim bu kayyumsu politika ve uygulamalar o kadar güçlü bir alışkanlığa dönüşmüştü ki ilk kez halkın katıldığı ve doğrudan oy kullandığı o seçimde, oylama açık, sayım gizli yapılmıştı.


    “1960’lı yıllarda merkezden atama yerine, belediye başkanları halkın oyu ile seçilmişti. osmanlı’daki ilk şehremanetinden başlamak üzere belediye başkanlarının merkezden atanması yerine 1963 yılında seçim yapılması bir kırılmaydı. belediye başkanlarının halk tarafından seçilmesiyle, merkeze bir ölçüde itiraz eden yeni belediyecilik biçimi ortaya çıkmıştı.”

    1960’lı Yıllar: Kayyumsu Belediyecilikten Kopuş
    1960’lı yıllarda merkezden atama yerine, belediye başkanları halkın oyu ile seçilmişti. Osmanlı’daki ilk şehremanetinden başlamak üzere belediye başkanlarının merkezden atanması yerine 1963 yılında seçim yapılması bir kırılmaydı. Belediye başkanlarının halk tarafından seçilmesiyle, merkeze bir ölçüde itiraz eden yeni belediyecilik biçimi ortaya çıkmıştı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de belediye başkanlarının merkezî yönetimlerle gerilimleri buna işaret ediyordu. Bu durum hem CHP’li hem de sol-sosyalist başkanların belediyecilik deneyimlerini siyasetin merkezine taşımıştı. Bugün de isimlerini büyük saygıyla andığımız bazı belediye başkanları tam da bu itirazın sesi oldukları için iz bırakmışlardı. Ankara’da Vedat Dalokay, İstanbul’da Ahmet İsvan, İzmit’te Erol Köse belediyeciliği kentlerin çoğuna ilham olmuştu. Fatsa’da Terzi Fikri bütün diğer adayların toplamından daha fazla oy alarak başkan seçilmiş ve yepyeni bir belediyecilik deneyimine imza atmıştı. Aynı şekilde Doğu ve Güneydoğu şehirlerinde Cumhuriyet’in ilanından beri ilk kez Kürt kimliği ile seçime girip kazanan adaylar olmuştu ki 1977’de Diyarbakır’da belediye başkanı seçilen Mehdi Zana bunun örneğiydi. Özetle Türkiye’nin belediyecilik tarihinde kayyumsu olmayan ilk tecrübeler bu dönemde ortaya çıkmış, “Demokrasi yerelden gelir” sloganını siyasetin merkezine taşımıştı.

    Kayyumsu_Gelenek_6) Ahmet İsvan. Belediye Başkanlık Makamında
    İstanbul’da insanların temel ihtiyacı olan ekmek üretimini sağlayan Halk Ekmek fabrikalarının kurucusu Ahmet İsvan, belediyede başkanlık makamında.

    Ama bu durum Türkiye’nin kayyumsu politikalara veda etmesi anlamına gelmiyordu. Bu sürecin değişik aşamalarında türlü kayyumsu deneyimler devreye girecekti. Mesela askerî darbelerin ardından şehirlerin belediye başkanlıklarına emekli askerler getirilmişti. Onların belediyeleri pazartesi ve cuma günleri İstiklal Marşı ile açıp kapatma gibi militer uygulamaları, başka tür bir belediyecilikti. Üstelik sirkülasyon çok yüksekti. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’ni takip eden üç yıl içinde İstanbul’un belediye başkanı sekiz kez değişmişti. Aynı şekilde 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’ni takiben Mart 1984’teki yerel seçimlere kadar, üç belediye başkanı görev yapmıştı.


    “belediye başkan adaylarının yüz yüze gelmediği, tartışmadığı ve dolayısıyla seçmenin de bir tür hakemlik yapma imkânını hiç bulamadığı tuhaf bir ‘seçim hâli’ de yine bu dönemin bir ürünüydü. adayların bir masada karşılıklı konuşması ve seçmenlerin de bu tartışmaları izleyerek tercihini belirlemesi gibi 1960’lı ve 1970’li yılların normal uygulaması da tarihe karıştı.”

    Kayyumsu Belediyeciliğin Yeniden Tezahürü
    Son yirmi yıllık deneyimlere bütün bu tarihsel tecrübeden baktığımızda, “kayyumsu belediyecilik” deneyiminin kendini yeniden üreterek sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Bu yeniden üretimde “Kayyumsu Belediyeciliğin” yeni biçimlerine de tanıklık edildi. “Metal Yorgunluk” gerekçesiyle belediye başkanlarının görevlerinden istifa ettirilmesi bunun tipik bir örneğiydi.

    Belediye başkan adaylarının yüz yüze gelmediği, tartışmadığı ve dolayısıyla seçmenin de bir tür hakemlik yapma imkânını hiç bulamadığı tuhaf bir “seçim hâli” de yine bu dönemin bir ürünüydü. Adayların bir masada karşılıklı konuşması ve seçmenlerin de bu tartışmaları izleyerek tercihini belirlemesi gibi 1960’lı ve 1970’li yılların normal uygulaması da tarihe karıştı.

    Bu dönemin yeni kayyumsu politikalarının bir özelliği/neticesi de Belediye ve/veya İl Genel Meclislerinde eril yapının kendini dayatmasıydı. Özellikle İl Genel Meclisleri sanki kadınlardan muaftı. Mesela 2019-2024 döneminde Adıyaman, Amasya, Artvin, Bingöl, Bitlis, Çankırı, Gümüşhane, Kars, Kastamonu, Kırşehir, Nevşehir, Niğde, Tokat, Yozgat, Bayburt, Karaman, Kırıkkale, Ardahan, Yalova, Karabük, Kilis, Osmaniye İl Genel Meclislerinde hiç kadın üye yoktu. Bolu, Bilecik, Burdur, Çorum, Elazığ, Erzincan, Hakkâri, Isparta, Giresun, Rize, Sinop, Dersim, Aksaray, Bartın, Iğdır ve Düzce’de ise sadece birer kadın vardı.

    Örnekler çoğaltılabilir ama son 20 yılın belediyeciliği, 1960-1970’li yılların değil, tek parti dönemi “Kayyumsu Belediyeciliği”nin izinden gidiyor. #

  • Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadın Giyim Kuşamının Tarihsel Serüveni

    Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadın Giyim Kuşamının Tarihsel Serüveni


    tanzimat’tan cumhuriyet’e uzanan türk modernleşmesi, nüvesinde batı kültürünün yer aldığı çok yönlü bir dönüşüm projesidir. bu proje kapsamında önce tanzimat ve meşrutiyet dönemi yöneticileri, daha sonra ise cumhuriyet’in kurucu kadrosu halkın zihniyetini, davranışlarını, günlük hayatını düzenleyerek toplumu modernleştirmeye çalışır. bilhassa yüzyıllardır denetim altında tutulan kadınların kamusal alandaki varlıkları ve nasıl göründükleri her devirde ele alınan meselelerin başını çeker. türk modernleşmesinde kadın, millî kimliğin oluşmasında kritik bir figür, modern temsilin unsuru olur. kadınların giyim kuşamı ise bu projenin bir tezahürüdür.

    Tanzimat Sonrası Giyim Kuşamdaki Değişim

    Osmanlı Döneminde Kadınlar
    Küçüksu’da Mihrişah Sultan Çeşmesi önünde kadınlar; Arap Bacı, seyyar satıcılar…

    Osmanlı’da kadınlar her dönem geleneğin ve dinin sınırlarına uygun davranırken, Tanzimat’tan sonra kamusal alanda daha çok boy göstererek geleneğin sınırlarını genişletirler ve bu durum giyim kuşamlarına da yansır. Dışarıda tek parçalı, baştan aşağı uzanan kolsuz bir giysi olan çarşafı kullanmaya başlarlar. Kimi zaman da çarşaf yerine kışın çuhadan, yazın ise ipekli kumaştan dikilen, kolları bol, eteği yere kadar uzanan, yuvarlak veya “V” yakalı, cepli bir dış giysi olan feraceye ve burun ortasından başlayıp bütün göğsü kaplayarak göbeğe kadar inen yaşmağa meylederler.1 Peçe ve çarşafa ilgi ise Sultan II. Abdülhamid’in saraya mensup olmayan kadınları ferace giymekten men etmesinden sonra -çarşaf güvenlik gerekçesiyle yasaklanana dek- yeniden artış gösterir.2

    İç giyim söz konusu olduğunda kadınlar entari, şalvar gibi giysilerini oya, dantel ve yaldızlı geniş parlak harçlarla süsler, bunu kıyafetlere pili ve yakaların eklenmesi gibi yenilikler takip eder. Bilhassa saray kadınları Paris modasını yakından izleyerek, oradan gelen model sayfalarını Beyoğlu’ndaki namlı terzihanelere gönderip elbiselerini diktirirler.

    Kadınların kamusal alandaki davranışlarında ve giyim kuşamlarında meydana gelen değişim, kısa zamanda, sayıları gitgide artan gazete ve dergilerdeki yazarların üzerine kalem oynattığı meselelerden biri olur. Modernleşme ile gelenek yanlıları arasında zaman zaman kadın konulu ihtilaflar baş gösterir. Gelenekçi cenah, kadınların dışarı çıkmalarını, dans etmelerini, fotoğraf çektirmelerini, yüzlerinin görünmesini ve Batılı giyim kuşamı benimsemelerini olumsuz karşılarken, modernleşme yanlıları aksi görüştedir.

    II. Meşrutiyet Dönemi
    İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin başlattığı isyan neticesinde 1908’de Sultan II. Abdülhamid, II. Meşrutiyet’i ilan eder ve yeni bir dönem başlar. İktidarın yeni paydaşı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti zaman zaman otoriter eğilimler gösterse de şu bir gerçek ki 1908 ila 1918 yılları arasında, daha sonraki yıllarda bu dönemin “Cumhuriyet’in laboratuvarı” olarak isimlendirilmesine sebep olacak reformlar gerçekleştirilir. Bu reformların bazıları da kadınlara dairdir. Zira Halide Edib, Emine Semiye, Fatma Aliye, Nezihe Muhiddin, Şükûfe Nihal ve Ulviye Mevlan gibi isimlerin başını çektiği kadın hareketi kendi derneklerini, dergilerini kurarak kadın hakları konusunda çalışmalar yapmış, bu reformların yeşereceği iklimi hazırlamışlardır.


    “halide edib, emine semiye, fatma aliye, nezihe muhiddin, şükûfe nihal ve ulviye mevlan gibi isimlerin başını çektiği kadın hareketi kendi derneklerini, dergilerini kurarak kadın hakları konusunda çalışmalar yapmış, bu reformların yeşereceği iklimi hazırlamışlardır.”

    Giyim-Kusam_2) img437
    Giyim kuşamdaki modernleşme, magazin basını ve kadın dergilerinin de etkisiyle yayılır. 1920’li yılların sonları ve 1930’lar.
    FOTOĞRAF: İBB KÜLTÜR AŞ FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Her daim olduğu gibi giyim kuşamda modernleşme akımı ilk göze çarpan yeniliklerdendir. Giyim kuşamdaki değişiklikler magazin basını ve kadın dergileri sayesinde ekonomik açıdan orta ve üst gelir grubuna mensup kadınlar arasında yayılır. Bu dönemde kadınlar ev içinde başlarını, süslü bir başlık, türban ya da başörtüsü ile kapatır. Ekonomik durumlarına göre taşlı ya da sade kemerle süsledikleri şalvar ve gömlek de sıkça tercih edilen başka bir kıyafettir. Üst sınıfa mensup kadınlar kürklü mantolarla, mücevher ve süs eşyalarıyla giyimlerini zenginleştirirken, deve kuşu tüyü ve iğneler kıyafetlerde dikkat çekici bir aksesuar olarak yer alır.3

    Etekler ipek ya da yün kumaştan dikilir, pililer ve kırmalarla donatılır. Elbiseler ise gerdan ve boğazı kapatacak şekilde tüller ve dantelle süslenir. Karnı düz, beli ince gösteren korselerin kullanımı yaygınlaşır. Bluzların kolları büzgülü ve bilekleri örtecek şekilde uzundur.4

    Dönemin gazete ve dergilerinde kadınların giyim ve kuşamına dair çeşitli görüşler yer alır. Bilhassa popüler bir dergi olan Kadınlar Dünyası’ndaki yazılar kadınların tesettürlerini kaldırmaya yönelik olmamakla birlikte daha ziyade peçe üzerinden ilerler. Peçenin kadını toplumsal hayattan dışlayan özelliğinin ve çiftlerin peçe yüzünden birbirini tanımadan evlenmelerinin üzerinde durulur. Kadın hareketinin hatırı sayılır simaları kadınların çağdaş bir görüntüye sahip olmaları gerektiğini her fırsatta dile getirir. Hatta Halide Edib’in Yeni Turan (1912) romanında peçesiz, başörtülü, mantolu kadın temsili yer alır. Çarşaf gitgide etek ve pelerin olarak iki parçaya ayrılarak Batılı tarz tayyörler içinde silikleşir.

    Giyim-Kusam_3) Millî Mücadele esnasında Halide Edip (Adıvar) Hanım onbaşı iken.
    Millî Mücadele esnasında Halide Edip (Adıvar) Hanım onbaşı iken.

    Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti kendini topyekûn bir seferberliğin içinde bulur. Savaşa giden erkeklerden boşalan işlerde kadınların yer alması, haneyi geçindirme yükümlülüğünün onların sırtına binmesi de pratik ve rahat giyinmelerinin, çarşaf ve peçe kullanmaktan vazgeçişlerinin önünü açar. 1917 Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rus mültecilerin İstanbul’a gelişlerinden sonra Rus kadınlarından Müslüman kadınlara sirayet eden sıkma baş türban modası da benzer bir şekilde çarşaf alışkanlığının azalmasına sebep olur.

    1923 yılına gelindiğinde, çarşaf ve peçe kullanımının yerini manto ve sıkma baş almış, peçe ve çarşafta ısrar eden kadınlar ise peçe yerine ince bir tül veya pelerin, çarşafı ise modaya uygun bir şekilde kullanmaya başlamışlardır.

    Giyim-Kusam_4) img575
    Kadının görünüşü ve giysisi dönemin özelliklerine göre ideolojik bir enstrümana dönüşmüştür. 1920’li yılların sonları ve 1930’lar.
    FOTOĞRAF: İBB KÜLTÜR AŞ FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Cumhuriyet Dönemi ve Şapka Kanunu
    Osmanlı kadın hareketinin de katkılarının bir neticesi olarak erken Cumhuriyet döneminde kadınlara yönelik yapılan -1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ve 1926 yılında Medeni Kanun’un kabulü, 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi gibi- reformlar yalnızca kadınların erkeklerle eşit haklar elde etmelerini ve kamusal alanda görünür olmalarını sağlamaz, aynı zamanda kadınları yeni rejim için “ideal bir yurttaşa” dönüştürmeye çalışır. Bu minvalde yeni rejim için kadının görünüşü ve giysisi ideolojik bir enstrümandır. İdealize edilen kadın, eski dönemle bağlarını tamamen koparmış, “Erkeğe eş olan, çalışan ama eğlenmesini de bilen, ince bedenli, iyi giyimli ve ölçülü” kadındır. Bu kadının iş hayatında, sosyal hayatında, katılacağı kültürel ve sportif etkinliklerde kullanacağı çeşitlilikte giysiler gardırobunda mutlaka bulunmalıdır.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’ün kadınların giyim kuşamına yönelik tavrı yasaklamaya veya kanun çıkarmaya değil, modernliği teşvik etmeye yöneliktir. Nitekim Atatürk, kadınların modern olmalarını arzuladığını sık sık dile getirir, kadınların peçe takmalarından rahatsız olduğunu, tesettürün kadını toplumdan soyutlamaması gerektiğini yurt içi ve yurt dışı gezilerinde belirtir. Meclisinde modern giyimli ve kültürlü kadınları bulundurur. Hatta eşi Latife Hanım’ın çağdaş ve eğitimli duruşunun bütün kadınlara örnek teşkil etmesini ister.


    “1925 yılında çıkarılan şapka kanunu her ne kadar kadınları doğrudan ilgilendirmese de giyim kuşam konusunda topyekûn bir değişim için işaret fişeği olur.”

    1925 yılında çıkarılan Şapka Kanunu her ne kadar kadınları doğrudan ilgilendirmese de giyim kuşam konusunda topyekûn bir değişim için işaret fişeği olur. Bu rüzgârı arkasına alan Sivas, Tirebolu, Trabzon, Mersin, Rize, Adana, Ordu, Konya, Muğla, Sinop, Yozgat, Afyon, Aydın, Antalya, Maraş, Mardin gibi yerel yönetimler merkezden herhangi bir emir almadan peçe, çarşaf, peştamal ve şalvarı yasaklar.

    Giyim-Kusam_5) img450 (1)
    Şapka Kanunu doğrudan kadınlara yönelik olmasa da giyim kuşam konusunda değişim için işaret fişeği olur. 1930’lu yıllar.
    FOTOĞRAF: İBB KÜLTÜR AŞ FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Memleketin dört bir yanında çıkan yasaklara basın geniş yer verir, aydınlar arasında ihtilaflar baş gösterir. Ancak meselenin modernlik-geleneksellik dışında başka boyutu vardır ki, o da yoksul kadınların yeni kıyafetler edinmelerinin güçlüğüdür. Keza Vakit gazetesi ekonomik açıdan sıkıntı yaşayan kadınların manto giyebilmeleri için halkevlerinin maddi kaynak aradığından bahseder, terzilerden manto dikimlerinde ücret almamaları talebinde bulunur.5

    Giyim-Kusam_1900'ler
    1900’lü yılların başında kadınlar, İstanbul.
    FOTOĞRAF: CENGİZ ÖZKARABEKİR ARŞİVİ

    Kadınların giyim kuşamı zaman zaman güvenlik meselesi olarak da ele alınır. 1930 yerel seçimlerinde çarşaf ve peçe kullanarak erkeklerin fazla oy kullanmış olduğu, bu açıdan bu konunun gündeme alınması gerektiği dönemin gazetelerinde bildirilir. Hatta 1935 Seçim Kanunu’na kimliği ve yüzü belli olmayan seçmenlerin oylarının kabul edilemeyeceğine dair bir madde eklenerek yasaklamalar hızlandırılır.

    Giyim-Kusam_6) img688
    Kız Enstitüleri ve Akşam Kız Sanat Okulları, giyim kuşamın modernleşmesi ve halkla buluşmasında önemli bir işlev görür. 1920’li yılların sonları ve 1930’lar.
    FOTOĞRAF: İBB KÜLTÜR AŞ FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Seçimlerden sonra da peçe, çarşaf ve peştamal üzerine yerel yönetimlerce yasaklar devam ettirilir. Hatta bu mesele 1935 yılında düzenlenen CHP Kurultayı’na taşınarak hararetli tartışmalara sebep olur. Ülke genelinde kadınların kılık kıyafetine yönelik bir karar alınması tepkilere sebep olacağından bu konunun zamana bırakılmasına karar verilir ancak kadınların giyim kuşamını şekillendirecek birtakım mekanizmalar oluşturulur. Keza kadınların el becerilerinin gelişmesi, giyim ve sanat hakkında bilgilerinin artması amacıyla kurulan Kız Enstitüleri ve Akşam Kız Sanat Okulları giyim kuşamın modernleşmesi ve halkla buluşması açısından önemli bir işleve sahip olur.

    Kadınlar, onlara, kamusal alanda çağdaş bir kimlikle var olmalarının yolunu açan Cumhuriyet reformlarının üzerinden bir asır geçmesine rağmen, hâlâ nasıl davranacaklarını, konuşacaklarını, güleceklerini ve ne giyeceklerini denetim altında tutmaya çalışan hegemonik erkekliğe karşı mücadele etmeyi sürdürüyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan zorlu hak arayışı serüveninde mücadele etmiş hemcinslerinden aldıkları mirası çoğaltarak bugün kendi yollarında emin adımlarla yürüyorlar. #

    DİPNOTLAR
    1 Çilem Tercüman, Türk Romanında Moda ve Toplumsal Değişim (1923-1940), İletişim Yayınları, İstanbul, 2018.
    2 Deniz Güner, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kıyafet Yasakları”, RumeliDE Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, s. 37, 2023.
    3 Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yayınları, İstanbul, 2010.
    4 Fatma Barbarosoğlu, “Modernleşme Sürecinde Moda-Zihniyet İlişkisi”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 1994.
    5 Rıfat Aydın, “Türk Modernleşmesinde Bir Görünüm ve Değişim Temsili Olarak Kıyafet”, Abant Kültürel Araştırmalar Dergisi, s. 3, 2018.
  • Victor Effendi Bertrand

    Victor Effendi Bertrand


    “bertrand taklit ve hokkabazlık yapar, her sene babamdan izin isteyerek fransa’ya gider, birtakım yeni şeyler öğrenip gelirdi. saraya sinemayı bu getirmiştir.” bu sözler sultan ıı. abdülhamid’in kızı ayşe sultan’a ait. ilk kez 1958’de hayat dergisinde yayımlanmaya başlayan hatıratında saray ve sinema ilişkisini bertrand adlı bir fransız’a dayandırmaktadır. peki, kimdir bu bertrand? yıldız saray’ına ne zaman gelmiştir? gerçekten bir hokkabaz mıdır? türk sinema tarihi yazılırken mutlaka adı geçecek olan bu kişinin kimliği üzerine hiçbir araştırma yapılmamış olması, onu esrarengiz kılmaktadır. bu yazıyla ve ilk kez yayımlanacak fotoğraflarıyla bertrand’ı gün yüzüne çıkarmaya çalışacağız…

    Sinema_1) VİCTOR BERTRAND 3
    Victor Bertrand, taklitte çok başarılıydı.
    FOTOĞRAF: ALİ CAN SEKMEÇ ARŞİVİ

    Paris’te 1895’te sinematograf ilk kez kamuoyuna sunulduğu sırada Osmanlı imparatorluk tahtında Sultan II. Abdülhamid oturmaktadır. Ülkesini yüksek duvarlarla çevrili Yıldız Sarayı’ndan idare eden Sultan’ın fotoğrafa, müziğe ve sahne sanatlarına ilgisi ön plandadır. Şehzadeyken yurt dışına yaptığı geziler sırasında birçok tiyatro ve operayı seyretme imkânı bulmuştur. Yine şehzadeliği döneminde Muzika-i Hümayun hocası Paul Dussap Paşa’dan müzik dersleri de alan Sultan’ın özellikle opera ve müzikli oyunlara olan tutkusu dönemin yerli ve yabancı basınında kendisine yer bulmakta gecikmemiştir. Sultan’ın Dussap yönetimindeki orkestrayı dinlemekten çok hoşlandığı hatta kendisini kötü hissettiğinde bütün gece ya da kendisine “Dur!” deyinceye kadar orkestrasının icrasını istediği bilinmektedir.

    Victor Bertrand, II. Abdülhamid’in Huzurunda
    Paul Dussap Paşa, Fransız tebaasından Katolik bir Ermeni’dir. Sultanın şehzadeliği döneminden beri sarayda piyano dersi vermiş, cülusundan sonra da bu hizmetine devam etmiştir. Dussap Paşa bir gün: “Gayet iyi bir komiktir. Efendimizin huzurunda marifet göstermeye layıktır.” diyerek bir Fransız hokkabazını takdim eder. Bu hokkabaz 1848 Paris doğumlu Victor Bertrand’dan başkası değildir. Sultan’a gösterdiği birkaç komik marifetten sonra saraya alınır. Sultan, Hazine-i Hassa’dan Bertrand ailesi için saraya yakın olması nedeniyle Beşiktaş’ta dayalı döşeli bir daire verir. Bertrand’a da maaş bağlanır.

    Sultan ondan, yabancılardan özellikle de Fransızlardan oluşacak bir tiyatro ekibi kurmasını ister. Bertrand ve karısı hemen kolları sıvar ve Pera’daki (Beyoğlu) Fransız tiyatro kumpanyalarından seçtiği Edmond, Alexander, Stuart gibi isimlerden bir grup kurar. Ayrıca Oscar adında cambazlık yapan bir Amerikalı da gruba dâhil olur. Az Fransızca bildikleri için muzıkadan Halil, Ahmet, bestekâr Hacı Arif Bey’in oğlu kolağası Cemal Bey, gençliğinde pandomimlerde kız rolüne çıktığı için “Kız Rıfat Bey” denilen Miralay Rıfat Bey, Hilmi Bey, pandomimci Hurşit Bey de bu ekipte yer alır. Bertrand tiyatronun idarecisi ve yönetmenidir. Bu ekip oyun verdikçe piyano başında Dussap Paşa bulunur. Bir süre sonra Sultan, sarayda boşta kalan Güllü Agop Efendi’nin de Bertrand’ın ekibinde oynamasını ister. Güllü Agop, Fransızca bilmemektedir. Fakat öyle çalışır ki kısa zamanda Fransız aktörlerle onların dilinde oyunlar oynayabilecek hâle gelir.

    Sarayda Bir Tiyatro Binası…
    Babası Sultan Abdülaziz gibi Beyoğlu’ndaki tiyatrolara gitmek yerine Yıldız Sarayı’nın yüksek duvarları arkasında yaşamak daha güvenli gelir II. Abdülhamid’e… Bertrand, tiyatro ekibi kurulduktan sonra Alman İmparatoru Wilhelm’in İstanbul ziyareti öncesinde saraya bir tiyatro binası yaptırmaya karar verir. Sultan’ın beyaz atları için yapılan ahır yıktırılır. Yerine Vasilaki Kalfa’nın oğlu Yanko’ya küçük, şirin bir tiyatro inşa ettirir (1889). Bina, Sultan’ın özel locasının iki tarafında beşer locadan, bir de parterden ibarettir. Elektrikle donatılır. Yalnız Sultan’ın locasında elektrik yoktur. Sultan kimse tarafından görülmeden özel locasının bir köşesinden oyunu seyredecektir. Yanında kadın bulunursa locasının kafesi indirilecektir. Tiyatronun mefruşatı zarif, tezyinatı altın yaldızlı, duvarları kırmızı peluş ile kaplanır. Kalabalık orkestranın Sultan’a sırtını dönmemesi için sahnenin önünde değil de Sultan locasının solunda, sahnenin sağında ayrılan yerde duracaktır. Bu tiyatroda ilk oyunu Bertrand ve ekibi sahneledi.

    Sinema_2) II. Abdülhamid-Le Petit Journal-1897
    Sultan II. Abdülhamid kapaklı Fransızca Le Petit Journal dergisi, 1897.
    gri_96_r_14_a30_045_recto
    Sultan II. Abdülhamid Yıldız Sarayı’nda yaşamayı daha güvenli buluyordu. Tiyatroyu da saraya taşıdı.

    Victor Bertrand’ın Taklit Yeteneği ve Oyunu Durduran Sultan!
    Çok az Türkçe konuşabilen Victor Bertrand taklitte gerçek bir üstattır. Ayrıca iyi bir makyajcıdır. Tiyatroda sahne alacak herkes onun makyaj konusundaki yeteneğinden faydalanır. Taklit etmek istediği birinin yalnız fesini başına geçirir, yüzüne yaptığı makyajla o kişinin kıyafetine girer ve onun tavrını canlandırırdı. Sultan, bir gün ondan Guatelli Paşa’yı taklit etmesini ister. Bertrand, Paşa’nın kaputuyla fesini alarak sahneye çıkar. Perde açılınca sahnede öyle bir görünür, Paşa’nın bozuk Türkçesini taklit ederek öyle bir yürür ki görenler sahnedekini Guatelli Paşa sanır.

    Büyük adamların, hükümdarların taklitlerini yapmakta ustalaşan Bertrand, bir gece Yıldız Tiyatrosu sahnesinde maharetini gösterir. Rus Çarı’nın, Almanya ve Avusturya imparatorlarının taklitlerini yapar. Sıranın kendisine geleceğini anlayan Sultan oyunu durdurur.


    “sultan ondan, yabancılardan özellikle de fransızlardan oluşacak bir tiyatro ekibi kurmasını ister. bertrand ve karısı hemen kolları sıvar ve pera’daki (beyoğlu) fransız tiyatro kumpanyalarından seçtiği isimlerden bir grup kurar.”

    Yazar Victor Bertrand
    Victor Bertrand, Sultan’ın hizmetindeyken gösterdiği başarılardan dolayı Mecidiye, Osmaniye ve Osmanlı Güzel Sanatlar madalyalarıyla taltif edilir. Binbaşı rütbesine kadar da yükseltilir. Yine sarayda kaldığı dönemde iki tane de kitap kaleme alır: Les Silhouettes Animées-A La Main (Hareketli Silüetler-Elle Canlandırılmış) ve Réflexions Pratiques sur la Construction des Theatres a L’occasion de L’incendie du Nouveau Theatre Français de Pera a Constantinople (İstanbul Pera’daki Yeni Fransız Tiyatrosu Yangını Vesilesiyle Tiyatro İnşaatı Üzerine Pratik Düşünceler)… Yıldız Sarayı tiyatrosunda ellerini çeşitli şekillere sokarak sergilediği gölge oyunlarını anlattığı ve çoğunun da illüstrasyonlarını çizdiği 192 sayfalık Les Silhouettes Animées-A La Main kitabı, Victor Effendi Bertrand adıyla 1892 yılında Paris’te Charles Mendel’in Libraire de la Science en Famille Yayınevi tarafından yayımlanır. Gölge oyunu üzerine kıymetli bilgilerin ve figürlerin yer aldığı kitapta ayrıca Bertrand tarafından düzenlenmiş gölge oyunu metinleri de vardır. Kitap o dönemde çok beğenilmiş olmalı ki aynı yıl Hollanda’nın Zutphen şehrinde Dutch dilinde Levende Hand-Schaduwbeelden (Canlı Gölge Görüntüleri) adıyla Schillemans & Van Belkum Yayınevi tarafından da yayımlanır. Réflexions Pratiques sur la Construction des Theatres a L’occasion de L’incendie du Nouveau Theatre Français de Pera a Constantinople adlı kitap ise İstanbul’da tiyatro hareketleri ve Pera’da yanan Yeni Fransız Tiyatrosu’na ithafen yeniden inşa edilecek bir tiyatro binasında olması gerekenler üzerine üç bölüm hâlinde yapısal pratik bilgiler içermektedir. 36 sayfalık bu kitap da 1892 yılında Paris’te Léon Pochy tarafından yayımlanmıştır. Bu kitapların basımları Ayşe Sultan’ın hatıratında belirttiği üzere Bertrand’ın izinli olarak Paris’e gittiği zamanlarda olsa gerek…

    Sinema_5) Victor Bertrand kitap kapak
    Victor Bertrand’ın kaleme aldığı Les Silhouettes Animées-A La Main kitabının kapağı.
    Sinema_4) VİCTOR BERTRAND 1
    Victor Bertrand, Sultan’ın hizmetindeyken pek çok madalyayla taltif edildi.

    Paris Gezisi ve Sinematograf
    Victor Bertrand, sinematografla 1896 yılı sonbaharında yaptığı Paris gezisi sırasında karşılaşır. Her seyahatinde Sultan’a yeni bir icat sunmak düşüncesinden hareketle Charles Pathe şirketinden hemen bir tane edinir. İstanbul’a döndüğünde henüz sinematograf buraya ulaşmamıştır bile. Ayşe Sultan hatıratında Bertrand’ın gösterisinden şöyle bahsetmektedir:

    “O zamanki sinemalar (filmler) şimdiki gibi değildi. Perde büyük fırçalarla iyice ıslatılır, küçük parçalar gösterilirdi. Bu parçalar pek karanlık görülür, filmler bir dakikada biterdi. Bununla beraber, çok yeni bir şey olduğundan hoşumuza giderdi.”

    Bertrand’ın sinematograf gösterileri Sultan II. Abdülhamid’in de hoşuna gitmiştir. Önceleri şüpheyle yaklaştığı bu aygıta sempati duymaya başlamıştır. Bunda sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın önemli bir rolü vardır. Sinematograf aygıtı üzerine uzun incelemeler yapılmış ve sonuçta bunun çok faydalı olduğu kanısına varılmıştır. Sultan, dünyada yaşanan olayları, hükümdarların resmî ziyaretlerini ya da askerî manevraları gösteren filmleri izlemeyi seviyordu. Bertrand da her fırsatta film gösteriyordu. Bunlardan biri de 1899 yılı yazında Sultan’ın cülus törenine katılmak ve hediye edilen Emirgan Yalısı’nı teslim almak üzere İstanbul’a gelen Karadağ Prensi Nikola için Marmara vapurunda verilen ziyafet sonrası Bertrand tarafından yapılan sinematograf gösterimiydi. Bertrand, 1899 yılı Aralık ayında saraydaki görevinin yanı sıra sinematografa halkın gösterdiği ilgiden hareketle İstanbul’daki Fransız cemiyetinin önde gelen iş adamlarından Louis Parma ile iş birliğine gitti. “Ailelerin sinematografı” adıyla evlerde kullanılmak üzere Georges Demeny’in Coronofotografia adlı seyyar projeksiyon aygıtını geliştirerek Victor Bertrand sistemini kurmuş ve bunu, “İçten ışıklı, yeni ve çok mercekli kondansatörlü lambasıyla net ve parlak gösteri sağlayan yegâne bilimsel cihazdır. Benzeri yoktur.” diye lanse ederek Parma’nın Grand Rue De Pera 452 no.lu mağazasında satışa çıkarmıştır.


    “bertrand’ın sinematograf gösterileri sultan ıı. abdülhamid’in de hoşuna gitmiştir. önceleri şüpheyle yaklaştığı bu aygıta sempati duymaya başlamıştır. bunda sadrazam halil rıfat paşa’nın önemli bir rolü vardır.”

    Sinema_6) VİCTOR BERTRAND 2
    Victor Bertrand rolünü oynarken…

    Sultan II. Abdülhamid’in Tahttan İndirilişi ve Bertrand’ın Akıbeti
    Takvimler 1908 yılını gösterdiğinde Bertrand artık altmış yaşındadır. Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilmiş, saraydaki günler sona ermiştir. 29 Ağustos 1908 tarihli bir emirle sarayla bağlantısı kesilmiştir. Bu emir üzerine Sadaret’e yazdığı mektupta Sultan’ın hizmetinde bulunduğu sürece kendisine sadakat göstermekten geri durmadığını, sarayda yedi sekiz yıldır kullanılmayan bir sinematograf takımı olduğunu, bunun kendisine verilmesini, bundan sonraki geçimini bu aygıtı kullanarak sağlayabileceğini, artık yaşlandığını ve eskisi kadar çalışma kuvvetinde olamadığını belirtir. Tabii cevap alamaz. Hemen ardından yeni bir mektup yazar. Mektubunda karısının saraydaki oyunlarda artist olarak çalışmasına rağmen birikmiş maaşını alamadığını, sarayda görevliyken bacağının kırılması sonrasında hayatta olduğu sürece ödenmek üzere Sultan tarafından kendisine bağlanan 25 liralık tahsisatın ödenmediğini, İstanbul’dan ayrılacağı için bu parayı aydan aya mensubu olduğu elçilik vasıtasıyla alabilmesinin sağlanmasını rica eder. Tabii yine cevap alamaz.

    Victor Bertrand, çaresizlik içinde saraydan ümidini kesince Pera’da Tünel meydanına yakın bir otel işletir bir süre. 1909 yılında çok sevdiği ve yirmi beş yıl yaşadığı İstanbul’u terk eder. Romanya’ya gider. Bükreş’te sanatını icra etmeye çalışır. Uzun yıllar lütuf ve nimetini gördüğü Sultan II. Abdülhamid’in karikatürlerini yaparak geçimini sağlar. Ne zaman ve nerede öldüğü kesin olarak bilinmeyen Victor Bertrand, hâlâ yazılamamış olan Türk sinema tarihinin ilk köşe taşlarından biri olarak tarihteki yerini almıştır… #

    KAYNAKÇA
    “Ailelerin Sinematografı”, Le Moniteur Oriental, 20.12.1899.
    Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (ML.EEM.00716.00083.01-ML.EEM.00716.00083.02)
    İrtem, Süleyman Kani, “Saray ve Babıali’nin İç Yüzü”, Akşam gazetesi, 1944-1945.
    Osmanoğlu, Ayşe, “Babam Sultan Abdülhamid”, Hayat dergisi, 1958.
    Sekmeç, Ali Can, Türk Sinemasında Azınlıklar ve Yabancılar, Antalya, 2017.