Etiket: Osmanlı İmparatorluğu

  • Suriye

    Suriye


    suriye denildiğinde hâlihazırda mevcut olan siyasi haritanın ötesine geçen bir topraklar bütününü anlamamız gerekiyor. batı dillerinde “doğu” anlamına gelen levant, arap ve osmanlı coğrafya ve tarih uzmanlarınca “kuzeydeki beldeler” anlamına gelen bilâd’uş şam, bugünkü ürdün, suriye, lübnan, filistin ve israil’den oluşuyor. bölge arap yarımadası merkezine göre kuzeyde kaldığı için bu şekilde adlandırılmış.

    Suriye
    Palmira, antik dönemlerin önemli dinî ve ticari merkeziydi. 1980 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınan şehir, son yıllarda yaşanan iç savaşta önemli tahribatlara uğradı.

    Coğrafi konumuyla Arap Yarımadası, Afrika, Akdeniz ve Anadolu arasında oldukça merkezî bir konumda yer alan Suriye, insanlık tarihi boyunca kilit roller oynadı. Neolitik Çağlardan itibaren insan yerleşiminin olmasıyla bir taraftan uygarlık tarihinin merkezinde yer alırken, diğer taraftan semavi dinlerin bu topraklarda doğup gelişmesi nedeniyle de Suriye her zaman Suriye’den fazlasını ifade etti.

    Doğu Akdeniz’i mesken tutan tacir Fenikeliler buradan Avrupa limanlarına uzanan ticari bağlar kurmuş olsa da bölgenin Avrupa kültürleriyle kesintisiz ilişkisi, Akdeniz’e yayılan Pers egemenliğine son veren Makedonyalı Büyük İskender ve ardılları Selefkoslar’la başlayıp günümüze değin kesilmeden süregeldi.

    Bin Yılların Cazibe Merkezi
    Limanlarıyla Antakya başta olmak üzere Halep, Hama, Humus ve Dimaşk (Şam) şehirleri ile Suriye, Roma İmparatorluğu’nun merkeze en çok vergi gönderen, Mısır’la beraber en verimli toprakları barındıran ve nihayetinde doğudaki en büyük tehdit olan İran’a karşı da ileri karakol olarak hayati bir önem taşıyordu. Suriye bir taraftan sahip olduğu bu jeopolitik önemi, diğer taraftan Antik Çağ’dan itibaren bünyesinde biriktirdiği dinî ve kültürel anlamlarla tarihin her döneminde arzulanan bir saha oldu.

    Suriye’nin bugününü anlamak, uluslararası aktörlerin Suriye konusuna yaklaşımlarını analitik bir bakışla değerlendirebilmek için tarihten ilginç bir örnek olarak Palmira’yı anımsamakta yarar var. Roma döneminde Palmira adıyla bilinen, Arapların ise Tedmür olarak isimlendirdikleri bölgenin kraliçesi Zenobia, Romalılara vergi veren yerel bir otoriteydi.

    HMK_Suriye_3) Kraliçe Zenobia'nın Palmira'ya Son Bakışı, Herbert Schmalz
    “Kraliçe Zeonbia’nın Palmira’ya Son Bakışı”, Herbert Schmalz.
    HMK_Suriye_1) Syria harita
    Suriye, bugünkü coğrafi konumundan daha geniş bir alanı ifade ediyordu; Ürdün, Suriye, Lübnan, Filistin ve İsrail’den oluşuyordu.

    Palmira, Asurlular ve Perslerden itibaren Mezopotamya ile Akdeniz arasında kervanların vazgeçilmez uğrak yeri, dolayısıyla gelir getiren büyük bir ticari cazibe merkeziydi. Bu kervanlardan alınan yüksek geçiş ücretleriyle kalkınan Palmira, Romalıların 1. yüzyıl sonlarından itibaren sınırlarını Doğu Akdeniz’de genişletmeye başlamaları ve şehir üzerinde kontrolü ellerine geçirmeleri sonrasında bile sahip oldukları avantajlardan yoksun kalmamış. Roma vatandaşı olmamalarına rağmen Arap, Süryani, Arami kökenli Palmira halkı Roma’nın tanıdığı özerklik ve özel izinle rahat rahat Akdeniz’de deniz ticareti yapmış. Hindistan’dan gelen baharat ve ipeği İtalya’ya götürüp satmış ve zamanla şehir bir cazibe merkezi olmuş.

    Suriye-Hama’lı bir Arap olan İmparator Caracalla zamanında Roma İmparatorluğu kolonisine katılan Palmira, Roma halkıyla aynı haklara sahip olmakla birlikte, imparatorluk vergilerini ödemekten de muaf tutulmuştu. MS 267’de bir suikasta kurban giden Palmiralı yönetici Odainat’ın ikinci karısı Zenobia şehirde yönetime el koymuş ve bağımsızlığını ilan ederek kendi adına para bastırmıştı. Bu durum Roma’nın hoşuna gitmemiş ve duruma müdahale etmek için bir ordu göndermiş. Zenobia, gelen orduyu bozguna uğratmış. Daha sonra ordularının başında önce Busra Garnizonu’nu (Suriye’nin güneyinde), ardından da Arabistan ve Mısır’ın bir kısmını istila etmiş. Yine kendi adına para bastırıp Roma İmparatorluğu’ndan da bağımsızlık isteyince bardağı iyice taşırmış. Roma duruma müdahale edip Zenobia’nın ordusunu önce Antakya ve Humus’ta bozguna uğratmış, arkasından da Palmira’yı kuşatmış. Romalılar, Zenobia’yı esir almış ama öldürmemiş.

    HMK_Suriye_4) Damascus
    Şam’da bir sokağı gösteren gravür.

    Tutuklayıp İtalya’ya sürgüne göndermiş. Palmira ise Roma askerlerince yağmalanmış ve ateşe verilip halkı kılıçtan geçirilmiş. Bu yaşananlardan sonra şehrin eski canlılığı kalmamış. Müslüman Araplar, Halid bin Velid zamanında şehrin olduğu bölgeyi ele geçirmiş ama zaten Palmira çoktan harabe olmuş geldiklerinde. Kraliçe Zenobia ile Roma İmparatorluğu arasında yaşanan hadiselere bakıldığında Suriye’nin tarih boyunca yereli sömürmek, ona tahakküm etmek isteyen bir dış unsurun oyun alanı olarak görüldüğü söylenebilir.

    İslam Fetihlerinde Suriye
    İlk İslam halifesi Hz. Ebubekir(ra) Hicri 13, Miladi 634 yılında Ürdün, Suriye, Lübnan ve Filistin’den oluşan bölgeyi fethetmeye karar verdi. Bu amaçla Arap Yarımadası’nın her yerine mektuplar göndererek Müslümanları cihada ve savaşmaya teşvik etti. Bu davetten kısa süre sonra Yemen, Necid, Mekke, Taif, Yemame, Bahreyn ve Hicaz’daki farklı yerlerden binlerce asker âdeta koşarak hızla Medine’ye akın etti. Gelenler 7.500 kişilik ordulara ayrılıp her birine sancak verildi. Ordular, “Kuzeydeki Topraklar” anlamına gelen Bilâd’üş Şam bölgesine doğru farklı yollardan ilerlemeye başladı. Bu orduların komutanları arasında tanınmış isimler vardı. Hz. Ebubekir, Amr bin As’ı Filistin’e, Şurahbil’i Ürdün’e ve Yezid bin Ebu Süfyan’ı da Şam’a vali tayin etti. Bilâd’üş Şam topraklarının fethini açan savaş kuşkusuz Yermük Savaşı’ydı ancak özelde Suriye’nin kilidini açan savaş ise Ecnadeyn Savaşı oldu. Bu savaşa Doğu Roma İmparatorluğu yaklaşık 100.000 askerlik bir kuvvetle katıldı. İmparator Heraklius ise savaşı bulunduğu Hıms (Humus) şehrinden izliyordu. Çok şiddetli bir savaş oldu. Halid bin Velid bu savaşta çok büyük kahramanlıklar gösterdi. 634 yılının sonuna doğru gerçekleşen Ecnadeyn Savaşı’nda Roma ordusu büyük bir bozguna uğradı. Suriye, Ürdün ve Filistin topraklarını büyük oranda fetheden Müslümanlar Suriye’nin merkezinde bulunan Dimaşk’a (Şam) doğru ilerliyordu. Önceki savaşlardan kurtulan Roma ve müttefiki olan unsurların askerleri Müslümanların Şam’a girişine engel olmak için Merc’us Suffer adlı Şam yakınlarındaki bir mevkide yeniden toplandı. Burada gerçekleşen savaş son derece sert ve şiddetliydi. Müslümanlardan 4.000 kişi bu savaşta yaralandı. Bununla beraber bu savaşı da Müslümanlar kazandı. Düşmanın dağılan askerleri kaçarak Şam ve Kudüs şehirlerine sığındı. Artık Şam’a giden yolda hiçbir engel kalmamıştı. Hicri 14 yılı Muharrem ayının ortasında, Miladi 635 yılında Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün topraklarında farklı bölgeleri fetheden İslam orduları Dimaşk/Şam önlerinde, şehrin bağlarının bulunduğu Guta bölgesinde toplandı ve bu bölge savaşarak alındı. Fakat Şam şehri teslim oldu ve küçük birkaç çatışma dışında şehir sulh ve anlaşma yoluyla alınmış oldu.


    “haçlı seferleri, moğollar, timur’un meşhur batı seferi, zengi, eyyubi, memluk dönemlerinin ardından yavuz sultan selim’in 1517 yılındaki meşhur mısır seferi ile osmanlı hâkimiyetine giren bölgede şam önemli bir cazibe merkezi olmayı sürdürdü.”

    54277856753_9767266239_o
    Bab Şarki (Doğu Kapısı), Şam. Üç kemerli antik bir Roma portalı. Arka planda Ulu Camii görülebilir.

    İslam Kültür ve Medeniyetinin Kalbi
    Şam ve Suriye toprakları, fetihten sonra hızla İslamlaştı. Mimariden astronomiye, fizik, coğrafya ve edebiyattan dinî ilimlere uzanan bir genişlikte asırlar boyunca medeniyet üreten bir bölge oldu. İbn Asakir’in 81 ciltlik Tarih-i Dimaşk adlı muazzam eseri Şam topraklarında ortaya konulan ilmi çalışmalara bir örnektir. Haçlı Seferleri, Moğollar, Timur’un meşhur batı seferi, Zengi, Eyyubi, Memluk dönemlerinin ardından Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılındaki meşhur Mısır seferi ile Osmanlı hâkimiyetine giren bölgede Şam önemli bir cazibe merkezi olmayı sürdürdü. Sadece Şam’daki Osmanlı eserleri bölgeye gösterilen önemin günümüze kadar uzanan somut örnekleridir. Süleymaniye Külliyesi, Şam Mevlevihanesi, Hicaz Demiryolu Şam İstasyonu, Telgraf ve Elektrik Anıtı ile üzerindeki Yıldız Camii maketi ve Hamidiye Çarşısı akla ilk gelen Osmanlı eserlerindendir. Kahire-İstanbul uçuşu esnasında düşen uçağının yadigârı ilk Türk hava şehitlerimiz, Süleymaniye Camii haziresindeki başta son Osmanlı padişahı Sultan Vahdeddin olmak üzere son devir Osmanlı hanedan üyelerinin kabirleri hep Şam’daki aziz hatıralarımız. En unutulmaması gereken isimler ise kuşkusuz Nureddin Zengi, Selahaddin Eyyubi ve Rükneddin Baybars türbeleri.

    HMK_Suriye_6) Syria-Lebanon-19th_century
    Suriye-Lübnan, 19. yüzyıl başlarında bir pazar yeri.

    20. Yüzyıl Başlarında Suriye
    yüzyıldan itibaren dağılmaya yüz tutan büyük bir coğrafyanın isyanlarıyla mücadele eden Osmanlı Devleti, Yemen başta olmak üzere Arap Yarımadası’nda da önemli sorunlarla karşı karşıyaydı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım ve kayıplar, bölgedeki toprakların kaybına hatta nihayetinde de Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle sonuçlandı. Savaşın kaybıyla Suriye, Lübnan, Filistin, Kudüs, Ürdün ve Hicaz da kaybedildi.


    “batı emperyalizminin sykes-picot antlaşması’yla bölgeyi cetvelle çizilen sınırlara hapsedip sonu gelmeyen potansiyel sorunlar ve nefret tohumlarıyla dünyaya dayattığı kurgu, onlarca yıl kan akmasına yol açtı.

    Suriye’yi işgal eden Avrupalı güç Fransa’ydı. Fransa, Suriye’yi işgal etmekle kalmadı. Ülkenin kimyasıyla, demografik ve kadim yapısını manipüle ederek günümüze değin uzanan sorunlar yumağının da başaktörü oldu. Fransa’nın Suriye topraklarında gerçekleştirdiği en büyük ameliyat, nüfus çoğunluğunu Hristiyanların oluşturacağı hayaliyle kuruluşuna önayak olduğu Lübnan’ı bir ülke olarak ortaya çıkarması oldu. Diğer yandan Ortodoks İslam ana akımından ayrışan Dürzi ve Nusayri yapıları idari oluşumda öne çıkararak bu azınlıklar eliyle Suriye üzerindeki vesayetini derinleştirdi. Oysa Suriye halkları geliştirdikleri kadim geleneklerle 1400 yıldır birlikte ortak yaşama dayalı bir dünya inşa etmişlerdi.

    Batı emperyalizminin Sykes-Picot Antlaşması’yla bölgeyi cetvelle çizilen sınırlara hapsedip sonu gelmeyen potansiyel sorunlar ve nefret tohumlarıyla dünyaya dayattığı kurgu, onlarca yıl kan akmasına yol açtı. Suriye, Lübnan ve Filistin toprakları bu çatışma alanlarının hep merkezinde oldu. Suriye, Fransa’yla 9 Eylül 1936’da imzalanan ve Viénot Antlaşmaları doğrultusunda kademeli olarak 25 yıl içerisinde bağımsızlığını sağladı. Bu bağımsızlığın ardından yaşanan iç darbeler ve nihayetinde 2024 yılı sonuna dek sürecek diktatör Baas rejimi ile ülke âdeta demir yumruk politikalarıyla yönetildi. 2011 yılında başlayan iç savaşla yaşanan insani dramlar, göçler ve ekonomik çöküşlerin ardından sonu gelen Baas yönetimi sonrasını ise şu an hep birlikte izliyoruz. Yasemin kokulu şehir Şam ve tüm Suriye uzun ve kalıcı bir barışı umut ediyor. #

  • İstanbul’un 3. köprüsü ve 1852’de bir Haliç macerası

    İstanbul’un 3. köprüsü ve 1852’de bir Haliç macerası

    19. yüzyıl ortalarında Haliç’in karşı karşıya iki iskelesi olan Ayvansaray ve Piripaşa semtleri, Unkapanı ile Galata Köprülerine bir hayli uzak kalıyor; buradaki nüfus, kayık ve vapur parası ödemekte zorlanıyordu. Cezayirlioğlu Mıgırdıç adlı girişimcinin çabasıyla yaptırılan köprü 1852’de hizmete girecek, ancak çeşitli nedenlerle 1859’da ortadan kaldırılacaktı.

    Doğu Roma İmparator­luğu zamanında Haliç üzerine uzun ömürlü olmayan ahşap köprüler inşa edildiği kaynaklarda geçmek­tedir. Osmanlı devrinde ilk defa Fatih, İstanbul’un fethi sırasın­da, karadan yürütülüp Haliç’e indirilen gemilerle bir köprü yaptırıp askerlerini karşıya geçirmiştir. Bazı rivayetlerde de bu köprünün çok sayıda fıçının bir araya getirilmesiyle inşa edildiği belirtilir. Fetihten sonra bu köprünün akıbeti hak­kında bilgi sahibi olmasak da görevinin fetih süreciyle sınırlı olduğunu düşünebiliriz.

    Osmanlı İstanbul’unda asırlarca, Haliç’in suriçi İstanbul’undan Eyüp hattına olan kıyısıyla, karşı sahildeki Sütlüce’den Galata’ya kadar olan semtleri arasında köprü bağlantısı kurul(a)madı. İki yaka arasında ulaşım, “pereme” adı verilen kayıklar vasıtasıyla sürdürülmüştür. İlk köprü yapımı 2. Mahmud zamanında 1836’dadır. Bugünkü Unkapanı ile Azapkapısı arasına inşa ettirilen köprü, geçiş ücreti alınmadığı zamanlarda Hayra­tiye, köprü parası tahsil edil­meye başlanınca Mahmudiye adıyla anılmıştır. İkinci köprü Bahçekapı ile Karaköy arasında 1845’te inşa edilmiş; halkın yakıştırmasıyla Cisr-i Cedid (Yeni Köprü) diye adlandırı­lınca, Mahmudiye Köprüsü de Cisr-i Atik (Eski Köprü) ismini almıştır.

    Bunların dışında Haliç üzerinde günümüzde pek bi­linmeyen, ancak Semavi Eyice, Gülsün Tanyeli-Yegan Kahya ve son olarak Sinan Genim’in konu edindiği Ayvansaray Köprüsü vardır; bu da 19. yüzyılın ikinci yarısında kısa bir süre için İstanbul-Haliç siluetinde yerini almıştır.

    Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile 1839’da başlayan Tanzimat devrinin yenilikleri arasında, çok ortaklı ve yüksek sermayeli şirketlerin kurulması da vardı. Türkiye’nin ilk anonim şirketi kabul edilen ve 1850’de kurulan Şirket-i Hayriye nasıl ki Haliç ve Boğaziçi köyleri ile İstan­bul’un bağlantısını sağlayan bir ulaştırma şirketi olmuşsa; hemen ardından Sultan Abdül­mecid’in 11 Haziran 1851 tarihli iradesiyle (İ.MVL. 6967) kurulan Ayvansaray Köprüsü Şirketi de, Haliç’in Ayvansaray ve Piripaşa semtleri arasında üçüncü bir köprü inşa ederek İstanbullu­lar’ın deniz üzerinden geçişini sağlamıştır.

    Devrinin en etkili ve önemli sarraflarından (banker) Cezayirlioğlu Mıgırdıç adlı girişimcinin önderliğindeki Ayvansaray Köprüsü Şirketi, ilk kuruluşunda hisse başına 5 bin kuruş bedel ve 200 hisseden oluşan ortaklık yapısıyla gü­nümüzün anonim şirketlerine benzer görünüyor. Köprünün açılışının yaklaştığı bir sırada, toplanan sermayenin yatırım masraflarını karşılayamaya­cağı endişesiyle, hisse adedine 150 hisse daha eklenerek toplam 350 hisseye çıkılmıştır. Şirketin ticari gayesi, inşa ede­ceği köprünün imtiyazını 26 yıl müddetle elinde bulundurarak (bu süre zarfında Mahmudiye ve Galata köprüleriyle aynı tarife üzerinden) köprü geçiş ücretlerinden elde edeceği hasılattan hissedarlarına temettü dağıtmaktır. İmtiyaz süresi sonunda köprüyü olduğu gibi devlete devretmeyi taahhüt etmeleri, günümüzdeki “yap-iş­let-devret” sisteminden farklı değildir.

    1belge-1
    Eyüp tarafından Haliç’e bakışı gösteren Claude- Marie-Ferrier imzalı, yaklaşık 1857 tarihli fotoğrafta Ayvansaray Köprüsü. Ortadaki çift minareli cami Mihrişah Valide Camii; arkasındaki kışla binaları günümüzde Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi. Ön taraftaki binalar, İstanbul Teknik Üniversitesi olarak anılan Mühendishane’nin Hasköy’de ilk teşekkül ettiği yerde. Kıyı şeridindeki tek katlı ve kiremit çatı örtülü Şalope Tersanesi’nin yerinde bugün Haliç Kongre Merkezi var.

    Şirketi kurduğu sıralarda Sarraf Mıgırdıç’ın itibarı çok yüksekti. Genç yaşta olağanüs­tü bir servetin sahibi olmuş, devlet adamları nezdinde kurduğu etkili ilişkilerle devlet gümrükleri üzerinde yetkili kılınmıştı. Ayrıca, mensubu olduğu Ermeni cemaati ara­sında da nüfuzlu kişilerdendi. Avrupa’daki eski ve köklü banker ailelelerinin ilk defa çok güçlendikleri sıralarda, Cezayirlioğlu Mıgırdıç da aynı tecrübeyi yaşamaya başlamıştı. Üretim ve finans üzerine ku­rumsallaşmaya önem verirken, ipekçilik, makinecilik öğren­mesi için bizzat Avrupa’ya öğrenci gönderdiği gibi; Ermeni okullarının hamisi olarak kendi toplumunun en yüksek unvanı olan “Amira” unvanına da layık görülmüştü. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın sarrafı da olması ona kapıları açmış; ülkedeki her ticari kaynağın ortağı olabile­ceği yahut bir şekilde bunları tasarrufuna geçirebileceği bir ortam sağlamıştı.

    Hâliyle zamanının ileri gelenleri, Mıgırdıç’ın şirketine hissedar olmak için pek naz­lanmadılar. Yine de şirketin tasfiyesi sırasında hazırlanan bilançodan, o zamana kadar tüm hisselerin satılamadığı, sadece 269 hissenin 94 hissedar arasın­da paylaşıldığı anlaşılmaktadır. Sarraf Mıgırdıç 270 bin kuruş tutarında 54 hisseyle en büyük hissedardır. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa 18, Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa 12, Ticaret Nazırı Ahmed Fethi Paşa 5 adet hisseyle büyük ortaklardandır. Hisse sahiplerinin Devlet-i Aliy­ye tebaası olması şart olduğun­dan, hissedarlar arasında ecnebi yatırımcı bulunmaz. Müslüman tebaadan hissedarların neredey­se tamamının üst rütbeli devlet adamlarından, gayrimüslim tebaadan hissedarların ise bankerlerden ibaret olması, o dönemki sermaye sahiplerinin profilini çıkarmamıza da yardım etmektedir. Osmanlı Devleti’nde gelmiş geçmiş en zengin serma­yedarlardan Kamondo ailesinin ise sadece iki hisse alması dikka­ti çekicidir (İ.MVL. 21151).

    1belge-2
    Mıgırdıç Cezayirliyan (1805-1861).

    Ayvansaray Köprüsü projesi, zamanına göre gayet ciddi hazırlanmış bir projedir. Şirketin tasfiye sürecinde hazırlanan bilanço hesaplarında, yıllara dağılan bazı yazışmalarda, ger­çekleştirilen yatırımın mühim ayrıntılarına tesadüf edilmek­tedir ve bunlar da gayet bilinçli, şehircilik açısından önemli noktalardır. Tabii o yıllarda ÇED raporu gibi değerlendirmeler hayal dahi edilemediğinden, köprünün çevreye vereceği za­rarlar umursanmamıştır (bugün ise, bunlar bilinmesine rağmen yine umursanmamaktadır).

    Haliç akıntısının bu bölgede zayıf olması, büyük ihtimal bu mevkiin (Ayvansaray- Piripaşa arası) köprü için seçilmesinde etkilidir. Ayrıca Hasköy ve Ayvansaray’da yaşayan yoğun Ermeni nüfusunun yararına bir hizmet olarak da düşünülmüş olabilir. Üstelik Mıgırdıç’ın kendi konağı da Hasköy’dedir. Tabii o tarihte Hasköy ve çevresinde Yahudi nüfusu da Müslüman­lar’a nazaran üç kat fazladır (MVL. 820/131-3). Bundan dolayı olsa gerek, İstanbul halk ağzın­da Ayvansaray Köprüsü’nün “Yahudi Köprüsü” adıyla anıldığı da rivayet edilir.

    19. yüzyıl nüfus sayımlarında yetişkin ve çocuk erkek nüfus sayılmış, kadınlar sayım dışı bı­rakılmıştı. Elde edilen istatistikî verilerin, bu nedenle ortalama 2 ile çarpılması gerekir. Piri­paşa Mahallesi’nde 12 hanede oturan 21 kişi ve 71 yabancı ile birlikte İslâm nüfusu ancak 92’ye ulaşırken, 142 hanede 1.196 Yahudi vardı. Köprüden doğru­dan yararlanan bu mahalleye bitişik 108 hanede 260 kişi ve 159 yabancıyla birlikte, 419 kişinin yaşadığı Turşucu Mahallesi tamamen Müslüman nüfustan oluşuyordu. İki mahallede yaşayan toplam 519 Müslüman nüfusa karşılık sadece Piripaşa Mahallesi’nin 1.196 Yahudi’den oluşan nüfusu vardı. Aya Paras­kevi Kilisesi’ne kayıtlı Rumlar ve özellikle Piripaşa’da oturan Ermeniler’le birlikte Hasköy’ün tamamında gayrimüslim nüfus Müslümanlar’dan fazlaydı.

    1belge-3
    Prusyalı Subay Carl Stolpe’nin ilk olarak 1866’da basılan haritası, köprünün faaliyette olduğu yıllarda hazırlanmış olmalıdır; zira 1866’da köprü çoktan kaldırılmıştı. 1882’de güncellenmiş yeni bir baskısı yapılırken, artık ortada olmayan Ayvansaray Köprüsü’nün haritada bırakılması ilginçtir.

    Haliç’in karşı karşıya iki iskelesi olan Ayvansaray ve Piripaşa semtleri, Unkapanı ile Galata Köprülerine bir hayli uzak kalıyordu. Bölge sakinle­rinin günde 2-3 kuruş kayık, vapur parası ödemeye güçleri yetmiyordu (MVL. 824/59). Bu durum yoksul kişilerden oluşan bu iki semt halkına epey külfet getiriyordu. Oysa 1845’te yayalar Galata Köprüsü’nden 5 para (40 para=1 kuruş) vererek geçebili­yordu (İ.MVL. 1353).

    Köprüye dair Osmanlı Arşi­vi’nde çok sayıda belge bulunsa da, bugüne kadar tasnifi tamam­lanıp araştırmaya açılmış arşiv vesikaları arasında köprünün inşaat keşif defterlerine, planla­rına henüz rastlanılamamıştır.

    Köprü inşaatı padişahın 11 Haziran 1851 tarihinde verdiği izinden sonra başlamış; şaşır­tıcı bir şekilde çok kısa sürede tamamlanmış; 19 Şubat 1852 Perşembe günü açılış töreni ya­pılması için Sadaret’ten Kaptan Paşa’ya tezkire yazılmıştır (A.M­KT.NZD. 49/32). Sinan Genim’in aynı tarihli Journal de Constan­tinople gazetesinden naklettiği yazıda şöyle denmektedir: “İnşa edilen köprünün uzunluğu 380 metre, genişliği ise 8.40 metredir. Ortada her iki yandaki 1.50 metre genişliğindeki yaya yolundan demir parmaklıklarla ayrılan 6.40 metre genişliğinde at ve arabalara ayrılmış ge­liş-gidiş yolu bulunmaktadır. Bir yenilik ve kolaylık olmak üzere, yağışlı havalarda atların ayak­larının tutunabileceği şekilde döşeme tahtaları hafifçe çıkıntılı olarak döşenmiştir. Bu buluşun İmparatorluk Tersanesi çalışan­larından M. Vasis Janide tarafın­dan düşünüldüğü belirtilmiştir.” Sinan Genim aynı yazıda köprünün yer aldığı harita ve fotoğrafları da göstermiştir (TAÇ dergisi, sayı 14).

    O dönemde imar faaliyetle­rinden pek nasibi olmayan bu yerin çehresi, köprü inşaatının başlamasıyla beraber değişmeye başlar. Piripaşa iskelesinden Süt­lüce-Kırkağaç yönüne kadar bir­çok mülkün istimlak edilmesiyle yollar genişletilerek ağaçlandırı­lır; Piripaşa deresi doldurularak meydan düzenlemeleri yapılır. Böylesine bayındırlık faaliyetle­rine harcanan para, neredeyse köprünün inşaatına yakın bir harcama kalemi oluşturmuştur. Köprü 1 milyon 19 bin kuruşa; çevre düzenlemesi, istimlak bedelleri ve sair masraflar 878 bin kuruşa mâl olmuştur. Toplam 1.897.463 kuruş masrafa karşılık 269 hissenin bedeliyle 1.345.000 kuruş sermaye oluşturulabilmiş, 552.463 kuruş açık verilmiştir. Bu noktada geçiş ücretlerinden elde edilen gelirin ne kadar olduğu önem kazanıyor. 13 Mart 1852-9 Nisan 1859 tarihleri arasında 930.628 kuruş hasılat toplanabil­miştir (İ.MVL. 21151). Bu belgeler karşısında, Semavi Eyice’nin İslâm Ansiklopedisi’nin “Haliç” maddesinde kaynak belirtmeden naklettiği “Ayvansaray Köprüsü iki kıyı arasında kayıkla taşıma­cılık yapan sandalcılar tarafın­dan işlerine zarar verdiği için, açılışından 10 gün sonra yakılmış ve bir daha yapılmamıştır” rivayetinin mesnetsizliği ortaya çıkmaktadır.

    1belge-4
    Ayvansaray Köprüsü’nün günümüzdeki konumu, yaklaşık olarak kırmızı çizgiyle gösterilen hat üzerindedir.

    Bilançoda yer alan rakamlar, Ayvansaray Köprüsü’nün Galata ve Unkapanı Köprüleri kadar işlek bir trafiğinin olmadığını gösteriyor. Bunda elbette, köprünün yapıldıktan hemen sonra bazı dubalarının bir miktar suya batmasıyla tamiratının gerekmesi ve 6 aya varan süre trafiğe kapatılması da etkilidir. Ayrıca Mıgırdıç’ın daha sonra hapis, sürgün cezalarına maruz kalması ve mallarının haczedil­mesiyle şirketin Ticaret Nezareti tarafından yönetilmesi; işletme­sinin mültezimlere ihale veya emanet yöntemleriyle yürütül­mesi hasılat kayıplarına sebep olmuştur. Köprünün işletmeye açıldığı ilk yıldan itibaren oluşan işletme ve bakım giderleri, hasılatının yarısına denk gelir; bu nedenle pek kârlı bir işletme olmadığı görülür.

    Galata ve Unkapanı köprüle­rinin bulunduğu yerlerde deniz derinliği 40 ila 60 metreye kadar ulaşırken, Ayvansaray-Piripaşa arası oldukça sığ bir bölgeyi teşkil ediyordu. Eyüp’e doğru neredey­se 3 metreye kadar inen derin­liğin biraz gerisinde yer alan Ayvansaray Köprüsü, tekne ve mavnaların geçebileceği sadece iki açıklıktan ibaretti; köprüyü ayakta tutan dubalar, Kâğıthane ile Alibeyköy derelerinin taşıdığı alüvyonların bu sığ bölgeden atılmasına bir set oluşturuyordu. Üstelik kısa zamanda midyelerin sardığı dubaların ağırlaşmasıyla bazı yerleri batmış ve çok kısa bir sürede köprüden Eyüp’e doğru olan mıntıka deniz trafiğini en­gelleyecek derecede sığlaşmıştı.

    O yılların denizcilik üzerine yetkili otoritesi olan Bahriye Meclisi’nin yönlendirmelerini ve Meclis-i Vala’nın (zamanın Da­nıştay’ı) verdiği raporları dikkate alan Sultan Abdülmecid, 8 Mart 1859 tarihli iradesiyle köprünün Haliç’ten kaldırılmasına karar verdi (İ.MVL. 18076). Köprünün kaldırılacağını duyan Hasköy halkı, cemaat temsilcileri ve mahalle muhtarlarının mühürlü mahzarlarıyla itiraz ettilerse de sonuç değişmedi (MVL. 824/59; 822/53). Kararın hemen yerine getirilemediği, tebligatın hissedarlara 4 Temmuz 1860’da yapılmasından anlaşılıyor. Zaten bundan sonraki safhada, üst rütbeli devlet adamları ve devletle içiçe sarraflardan ibaret hissedarların mümkün olduğun­ca az bir zararla, hatta başabaş bir mali durumla şirketi tasfiye edebilmeleri için elden gelen tüm kolaylığın gösterildiği anlaşılıyor.

    1belge-5
    Avusturyalı ressam-seyyah Joseph Schranz’ın Le Bosphore et Constantinople Panorama adlı eserinde, Eyüp-Piyer Loti Tepesi’nden Ayvansaray Köprüsü.

    Sultan Abdülmecid’in ülkenin imarına, şekillenmesine yardım edeceğine inandığı girişimlere verdiği önem, Şirket-i Hayri­ye’de hem kendisinin hem de hanedan mensubu kadınların hisse senedi sahibi olmasında kendini göstermiştir. Ayvansaray Şirketi’nin hissedarları arasında sultanın ve hanedan mensup­larının bulunmayışı, Sultan Abdülmecid’in bu şirkete karşı biraz mesafeli duruşu olduğunu yansıtıyor. Aynı vaziyeti, şirketin köprünün iki başına padişah tuğrasının asılması talebine olumsuz cevap vermesinde (ve açılış törenine katılmayışında) görüyoruz (İ.DH. 15132). Buna rağmen şirketin tasfiyesine dair muhasebe kayıtlarında tuğra masrafı olarak gösterilen 2.500 kuruşun itirazsız kabul edilmesinden, asılmasa da bu tuğraların hazırlandığını anla­maktayız. Oysa Sultan, Ayvan­saray Köprüsü’nden 2 yıl sonra yeniden inşa edilen Hayratiye Köprüsü’nün iki başına tuğra ve tarih beyitlerinin asılmasını kabul etmiş, Cuma Selamlığı’n­dan sonra düzenlenen görkemli açılış törenine katılmıştı.

    Tüm bu yaşananlar, şirketin baş müteşebbisi Cezayirlioğlu Mıgırdıç’ın köprünün açılışın­dan kısa bir süre sonra devlet nezdinde itibarını yitireceğinin; elindekini avucundakini kaybe­deceğinin ve ardından sürgün­lerle, mahkemelerle karşılaşa­cağı sürecin habercisi olmalıdır. Aslında Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’yla olan rekabetinde Cezayirlioğlu Mıgırdıç’ı hede­fine koymuştu. Reşid Paşa’nın azlinden 2 ay sonra sadrazam olduğunda, Mıgırdıç’ın talihi ters döndü. Mehmed Ali Paşa’nın biz­zat önayak olduğu soruşturma­ların ardından Mıgırdıç malını, mülkünü, itibarını kaybetti ve köprüsünün de ortadan kalktı­ğını görerek 1861’de yoksul bir şekilde dünyaya veda etti.

    1 BELGENİN BELGESİ

    1belge-Kutu

    Ayvansaray Köprüsü Şirketi tarafından, muhtemelen hisse senedi almak isteyenleri bilgilendirmek maksadıyla düzenlenmiş matbu beyanname. Beyanname yazısının üst tarafındaki klişede köprünün çizimi bulunur. Köprünün dubalar üzerinde inşa edilen yapısı, iki yanında hafifçe yükselen kemerli geçiş kanalları, yaya yollarını koruyan parmaklıkları ayrıntılı bir şekilde çizilmiştir. BOA.A.MKT. 2431/51 Köprüsü Şirketi tarafından, muhtemelen hisse senedi almak isteyenleri bilgilendirmek maksadıyla düzenlenmiş matbu beyanname. Beyanname yazısının üst tarafındaki klişede köprünün çizimi bulunur. Köprünün dubalar üzerinde inşa edilen yapısı, iki yanında hafifçe yükselen kemerli geçiş kanalları, yaya yollarını koruyan parmaklıkları ayrıntılı bir şekilde çizilmiştir. BOA.A.MKT. 2431/51

  • Pîrî Reis dünyayı keşfetti; biz ise önce onu idam ettik, 375 yıl sonra tekrar keşfettik!

    Pîrî Reis dünyayı keşfetti; biz ise önce onu idam ettik, 375 yıl sonra tekrar keşfettik!

    Büyük Türk denizcisi, coğrafyacısı, haritacısı Ahmed Muhyiddin Pîrî, Osmanlı tarihindeki benzersiz bilimsel ve askerî başarılarının ardından, 1554’te “düşmandan kaçtığı” gerekçesiyle ve Kanunî’nin fermanıyla başı kesilerek öldürüldü. 80’ini geçmiş Pîrî Reis’in bedeni denize atıldı, malı müsadere edildi, mezarı olmadı. Yaptığı haritalar 1929’da tesadüfen bulundu ve Atatürk’ün talimatıyla tekrar basılarak dünyaya mâledildi. Bir Osmanlı trajedisi.

    Geçen sene başında kaybettiği­miz Prof. Dr. Ertuğrul Önalp, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, İspanyol Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda emek vermiş kıymetli hocalarımızdandı. Önalp’ın 2010’da Tarih Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan “Pîrî Reis’in Hürmüz Seferi ve İdamı Hakkındaki Türk ve Portekiz Tarihçilerinin Dü­şünceleri” makalesi, bu konudaki en kapsamlı yazılardandır.

    Önalp’ın makalesinin başındaki giriş, Pîrî Reis’in idamına giden süreci şöyle özetler:

    Piri Reis

    “Portekizliler Basra Körfezi’nin girişindeki Hürmüz Adası’nı 1515’te ikinci defa fethederek bu körfez yoluyla yapılan ticareti kontrol etme imkânına sahip oldular. Ama Osmanlı hâkimiyeti altındaki Aden’i ele geçiremedikleri için Kızıldeniz ile Hindistan arasındaki Müslüman ticaretine engel olamadılar. Osmanlı Devleti, hem Kızıldeniz’in güvenliğini sağlamak hem de Hint Okyanusu’nda Portekizlilere karşı mücadelede etmek amacıyla 1525’te Süveyş’te bir deniz üssü kurdu. Bura­daki donanmanın başına 1547’de Pîrî Reis getirildi. O sıralar Osmanlıların Hint Okyanusu’ndaki yegane limanı olan Aden’de yerli Araplar isyan ederek hakimiyeti ele geçirmişlerdi. Pîrî Reis, Portekizlilerin himayesine girmeye meyilli olan Aden şeyhinin isyanını 1549’da bastırarak burasını yeniden Osmanlı hakimiyetine dâhil etti. Bu başarısından sonra Kanunî Sultan Sü­leyman ona yeni bir görev verdi. Buna göre, Süveyş’ten donanmasıyla Bas­ra’ya gidecek ve oradaki 15.000 askeri aldıktan ve diğer gemileri donanması­na dâhil ettikten sonra ani bir harekat­la Hürmüz Adası’nı ele geçirecekti. Bu harekatı başarıyla gerçekleştirebilmesi için Basra’ya ulaşana kadar Porte­kizlilerin husumetine yol açacak bir davranıştan kaçınması gerekiyordu. Ne var ki Pîrî Reis, Basra’ya ulaşmayı beklemeden önce Maskat’ı yağmaladı, daha sonra kendi donanmasıyla ve kuvvetleriyle Hürmüz kalesini muha­sara etti. Hürmüz’deki Portekiz gar­nizonu hazırlıklı olduğundan kuşat­maya uzunca bir süre direndi. Pîrî Reis kaleyi fethedemeyeceğini anlayınca kuşatmayı kaldırarak Basra’ya çekildi. Orada Basra beylerbeyi Kubad Paşa’nın kendisini soğuk bir şekilde karşılaması ve kadırgalarına kürekçi temin etmede yardımcı olmaması üzerine Süveyş’e dönmek niyetiyle ganimetle yüklü 3 kadırgayla Basra’dan ayrıldı. Fırtınalı bir gecede Portekizlilere farkettirme­den Hürmüz Boğazı’nı aşmaya muvaf­fak oldu. Mısır’a geldiğinde tutuklandı ve daha sonra gönderilen padişah fermanı uyarınca Kahire’de boynu vurularak idam edildi.”

    Portekiz kaynaklarının dikkatli bir tetkikiyle yazılan makalenin sonuç bölümünde şu değerlendirme yapılır:

    “Türk kaynaklarında Pîrî Reis’in idam sebebi hakkında bir görüş birliği olmamasına mukabil, bu konuda Por­tekizli yazar Couto’nun ve onun eserine dayanan diğer Portekizli tarihçilerin düşüncesine göre Pîrî Reis’in idam edilmesinin esas sebebi padişahın emrine itaatsizliktir… Padişahtan aldığı talimata göre Pîrî Reis’in önce Basra’ya gitmesi ve orada hazır bulunan 15.000 askeri ve diğer gemileri donanmasına dâhil ettikten sonra ani bir saldırıyla Hürmüz Adası’nı ele geçirmesi gere­kiyordu. Dolayısıyla Basra’ya varana kadar başka bir işle uğraşmamalı, yani Portekizlilerin dikkatini çekmemeliy­di. Bu görüş bize de mantıklı gelmekte­dir. Dikkat edilecek olursa, bu itaat­sizlik Osmanlılar açısından iki vahim sonuç doğurmuştur: Birincisi, Hürmüz Adası’nın ani bir saldırıyla fethedilmesi imkânının, Portekizlilerin o sulara kuvvetli bir donanma göndererek önlem almalarıyla tamamen ortadan kalkmış olmasıdır. Gerçekten de Hür­müz fethedilmediği sürece Türklerin ne Basra Körfezi yoluyla Hint Okyanu­su’na rahat bir şekilde ulaşmaları ne de Acemlere karşı yaptıkları savaşlar­da Kızıldeniz yoluyla Basra’ya ikmal yapmaları mümkün değildi. İkinci sonuç ise, Basra’ya gönderilen donan­manın büyük bir kısmının orada âtıl vaziyette yatması sebebiyle Portekizli­lerin gerek Basra Körfezi’nde, gerekse Aden sularında ve hatta Kızıldeniz’de Osmanlılara karşı deniz üstünlüğünü elde etmeleriydi. Bu durumda Hare­meyn, yani İslâmın kutsal şehirleri Mekke ve Medine, Portekiz tehdidine her zamankinden daha fazla maruz kalmış oluyordu.”

    Piri Reis
    Coğrafyacı-kaşif Pîrî Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde Çanakkale Boğazı.

    Yine Önalp’ın çalışmasına göre, Türk tarihçileri arasında da Pîrî Reis’in idam sebebi hakkında bir fikirbirliği bulunmaz. Tarihçi Mustafa Cezar “Eski Osmanlı kaynaklarının hemen hemen hepsinde yer alan bir rivayete göre, Pîrî Reis’in Hürmüz muhasarasını kaldır­masının sebebi, şehirdeki Portekiz kumandanından rüşvet almasıdır. Müverrih Âli ve Peçevî de bu rüşvet meselesine temas etmekle beraber, hâdiseyi Kubad Paşa’nın garazına atfederek, para mukabilinde muhasara kaldırma rivayetinin sıhhatine inan­mamaktadır.”

    Kimi tarihçiler onun Maskat ve Hür­müz’deki Müslüman halkı yağmaladığı için idam edildiğini ileri sürer; kimileri ise Pîrî Reis’in Basra’ya büyük bir ga­nimetle geldiğinde, bundan pay almak isteyen Kubad Paşa’yı reddetmesinin bir dönüm noktası olduğunu; paşanın ona garez duyarak katledilmesini sağlamak için padişaha mektuplar gönderdiğini belirtir. Tarihçi Yılmaz Öztuna ise bu konuda şunları yazar:

    “Pirî Reis’in bu pek parlak ve meşak­katli seferi, Türk amiralinin bilgisini ve servetini kıskanan rakiplerini azdırdı. Beylerbeyi payesiyle Mısır’a, Bas­ra’ya ve Arabistan’da kendi fethettiği toprakların başına getirileceğinden çe­kinilmiş olmalıdır. Rakiplerin istismar ettikleri konu, Portekiz donanmasının Türk donanmasının karşısına çıkmaya cesaret edememesine rağmen, ciddî hiçbir sebep olmaksızın küçük Hürmüz adasının fethinin gerçekleştirilme­mesi, bilhassa Pirî Reis’in donanmayı Basra’da bırakıp Süveyş’e getirmeme­sidir. Bu ikinci husus üzerinde durmak lâzımdır. Türk denizcilerinde, umumi­yetle bütün milletlerin denizcilerinde olduğu gibi gemi, âdeta kutsal, canlı, sevilmekten ileri bir hisle bağlanılan bir varlıktır. Her Türk kaptanı, ‘yarın İstanbul’da Paşakapısı’nda (Kasım­paşa’daki makamında) bana emanet edilen teknenin hesabı sorulur!’ endi­şesi içindeydi. Onun için, Pirî Reis gibi, Osmanlı cihanşümul denizciliğinin piri olan Kemal Reis’in yanında yetiş­miş pek tecrübeli ve ihtiyar bir amira­lin, çok ciddî sebepler olmaksızın, do­nanmasını, şu veya bu vesileyle başka bir Türk limanında bırakıp, amirallik merkezi olan Süveyş’e dönemeyeceği aşikârdır… Donanmanın Portekizli­lere kaptırıldığı rivayetleri İstanbul’a gelmiş ve imparatorluk taht şehrinde büyük dedikodular yapılmış, teessürler izhar edilmiştir… Sadrazam Rüstem Paşa’nın da, korsanlıktan yetişmiş, boyun eğmez Türk amirallerine nefreti malum olduğundan, Pîrî Reis aleyhin­deki havayı körüklediği muhakkak sayılabilir. Bunun üzerine, Kanunî Asrı’nı lekeleyen birkaç hadiseden biri­ni teşkil eden bir ferman çıkartılarak, büyük denizcinin başının vurulmasına karar verilmiştir. Bu vaziyetten birinci derecede Kubad Paşa, ikinci derecede de sultan-zâde olan Mısır beylerbeyi Dukaginzâde Mehmed Paşa mesul­dür. Kubad Paşa, Basra’da Pîrî Reis’e, fırtınadan zarar gören kadırgaları için kürek gibi teçhizatları bile temin et­memek suretiyle, hislerini zaten izhar etmişti… Dukaginzâde ise, kendisi ana tarafından Osmanoğlu olduğu halde, Türk amiralinin şahsını gölgede bıra­kan servet ve nüfuzunu kıskanıyordu. Pîrî Reis’in düşmanları, onun, idam edilmiş bulunan Sadrâzam Damat İbrahim Paşa’nın adamı olduğunu ileri sürecek kadar akıl sahasından dışarı çıkmışlardır.”

    1976’da vefat eden tarihçi Cengiz Orhonlu ise konuyla ilgili olarak şu fikirdedir: “Pîrî Reis’in katli hakkında çağdaş ve çağdaş olmayan tarihçilerin aldıkları tutum dikkate değer. Peçuylu İbrahim ve Kâtip Çelebi herhangi bir beyanda bulunmayarak yalnız olayı nakletmektedirler. Onun Hint donan­ması kaptanlığında haleflerinden biri olan Seydi Ali Reis, diğer tarihçilerden ziyade gerçekleri bilmesi muhakkak olmasına rağmen, manâlı bir sükûtla olayı geçiştirmektedir… Bununla bera­ber bazı tarihçiler de uygulanan karar hakkında çok gayretkeştirler; Mehmed Efendi, Celâlzade Mustafa ve Mustafa Âli gibi tarihçilere göre Pîrî Reis men­faatini gözeterek teslim olmak üzere iken Hürmüz muhasarasını kaldırmış, bunun yanısıra Hint donan­masını Basra’da bırakarak 3 kadırga ile kaçmıştır…”

    Piri Reis
    Pîrî Reis, Kitab-ı Bahriye’de İstanbul’u; suriçi bölgesini, sarayı, her bir camisi ve medresesiyle ayrıntılı şekilde çizmişti.

    Orhonlu, Pîrî Reis’in Hür­müz kuşatmasını kaldırarak Basra’ya çekilmesini, o oradan ayrıldıktan kısa bir süre sonra güçlü ve dinlenmiş bir Portekiz filosunun yardıma gelmesi sebebiyle son derece isabetli verilmiş bir karar olduğunu ifade eder; ayrıca kürekçi temin etmedeki güçlükten dolayı onun yıpranmış olan kadırgala­rı Basra’da bırakarak sadece üç kadırgayla dönmesini de makul bir davranış olarak görür.

    Portekiz kaynaklarında Pîrî Reis’in rüşvet aldığına dair herhangi bir bilgi yoktur. Zaten Portekizli tarihçilerin olayı nakledişinden de anlaşıldığı kadarıyla rüşvet alması sözkonusu olamaz. Hürmüz kalesi kumandanı Alvaro de Noronha’nın kral III. João’ya yazdığı 31 Ekim 1552 tarihli mektu­bun muhtevasından da anlaşıldığına göre, Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasını kaldırmasının esas nedeni mühim­matının azalmasıdır: “Hiç kuşku yok ki, Türkler kuşatmaya başladıkları gibi devam etselerdi, surları tamamen yıkabilirlerdi, sonunda onları öyle zor durumlara soktuk ve öyle tehlikelerle karşı karşıya bıraktık ki kaybetme­leri kaçınılmaz oldu. Bu sebepten ve (Türkler) buraya gelirken bir kalyonun Bab’ül Mendeb Boğazı’ndan geçerken batmasından ötürü levazım, barut ve harp malzemesinde sıkıntıya düştü­ler ve kuşatmayı kaldırmaya mecbur oldular”. Couto’ya göre Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasını kaldırmasının başlıca sebebi kaleyi günlerce top ateşine tutmasına rağmen bir sonuç alamamasıdır.

    Sonuç olarak, bu coğrafyanın en bü­yük coğrafyacılarından, denizcilerin­den biri, “hiçbir başarı cezasız kalmaz” deyişiyle hem idam edilmiş hem de silinmiştir.

  • Osmanlı padişahı, hiçbir dönem İslâm halifesi olmadı

    Osmanlı padişahı, hiçbir dönem İslâm halifesi olmadı

    Osmanlı padişahları 18. yüzyılın sonlarına kadar halife unvanını kullanmadı. Osmanlılar Türk soyundandı, dili Türkçeydi. Halife olmanın koşulu ise Arap ve Kureyş kabilesinden, Haşimoğlu soyundan olmaktı. Sultan Reşad 1. Dünya Savaşı sırasında cihad ilan edip Müslümanlar’ı savaşa çağırmıştı ama Araplar İngilizler’le çalışacaktı!

    Okur-yazar çoğunluğu­muzun tarih kültürü kulaktan dolma, okul kitaplarından hatırlananlar, basında okunanlardır. Bugün bile bu sığ bilgilerle “tarih” ak­tarmayı görev sayanlar var.

    Son örnek “halifelik”, “kelime-i tevhid” yazılı “yeşil bayrak” savları. Şeriat devleti olma, bunu simgeleyen keli­me-i tevhid yazılı bir de “yeşil bayrak”!

    Osmanlı Devleti bir şeriat devleti değildi. Bayrağı Türk bayrağı idi. Cumhuriyetle bu bayrak değişmedi; biçimi, ren­gi, nerelerde ne zaman açılaca­ğı-asılacağı bir nizamnameye bağlandı. Tarihî Galata Köprü­sü’nde Suudî bayrağı açılması cehalet değilse, 2024’ün ilk günlerine tarihlenen bir “fo­toğraf vakası”dır!

    “Padişah” olabilmek için Osmanoğulları soyundan bir padişahın oğlu olmak koşuldu. Ancak “hümayun”, “şahane”, “mülûkâne” bileşikli padişah sanları arasında hiçbir zaman bir “Halife-i Şahane/Mülûkâne” sanı yoktu. Ancak 19. yüzyılın 2. yarısında bir “halifecilik” akımı başladı ama, Osmanlı padişa­hını Hz. Muhammed’in halifesi saymak olanaksızdı. Osmano­ğulları hanedan geleneğinde de halifelik yoktu. Hanedan Türk, dili de Türkçe idi. Halife olma­nın ilk koşulu, Arap ve Kureyş kabilesinden, Haşimoğulları soyundan olmaktı.

    Kapak_Dosyasi_7
    Osmanlı protokolü yüzyıllarca değişmeden sürdü. Bu protokole son halife Abdülmecid Efendi de uydu. Abdülmecid’in cuma selamlığından.

    Buna karşın 18. yüzyılın son çeyreğinde Aynalıkavak Tenkihnamesi’ne, Ruslar’a tanınan ödünlere karşılık, Osmanlı padişahının da (1. Abdülhamid) bütün Müs­lümanlar’ın halifesi olduğu maddesi yazılmıştı. Kuşkusuz bunu önerenler, Müslüman Arap toplumların bunu kabul etmeyeceğini biliyordu. İslâm ulemasının da onayı yoktu. Buna karşın “halife sultan” yakıştırması 18. yüzyıl son­larından başlayarak kritik durumlarda kimi padişahların sanlarına “Halife-i Müslimin” övgüsü olarak eklendi. Sadece bir defa, 1. Dünya Savaş’ında Sultan 5. Mehmed Reşad bu sanla cihad-ı ekber ilan ederek bütün Müslümanlar’ı düşmana karşı savaşa çağırmıştı. Oysa buna ilk uyması gereken Hicaz Emiri Haşimî Şerif Hüseyin ve Araplar, bilindiği gibi İngiliz­ler’le işbirliği yapacaklardı!

    Son dönem padişahlarına “Halife-i Resulullah” değil, Müslümanlar’ın önderi anla­mında “Halife-i Rûy-i zemin”, “Halife-i Müslimin”, hatta “Zıllullah-ı fi’l-Âlem (Tanrı’nın gölgesi) gibi işlevi, yaptırımı olmayan başka onursal sanlar yakıştırıldı.

    13. yüzyıl sonu, 14. yüzyıl başında Anadolu’nun kuzeybatı bölgesinde kurucu beylerin adlarıyla tarih sahnesine çıkan Karaman, Menteşe, Aydın, Karesi gibi yerel Türk egemen­leri arasında Osman da vardı. 1281-1299 arasında Eskişe­hir-Söğüt-Bilecik bölgesini yurt edinen baba-oğul Ertuğrul ile Osman’ın örgütlediği Osma­noğulları’nın kuruluşu evresi, gazilerin fetih ve zaferleri, veli/ ermiş kimliklerin moral deste­ği ile parlak geçti. Osmanlılık, öteki beyliklerden önce “devlet” oldu. İstanbul’un alınışıyla, Batılılar’ın Ottoman Empire (Memalik-i Osmaniye) adıyla imparatorluk düzeyine ulaştı.

    Osmanlı hanedanında bu emperyal kimliği ya da portre­yi ilkin Fatih Sultan Mehmed temsil etti. Döneminde, Rume­li’nin ve Anadolu’nun “Çasar”i (Roma İmparatoru) sayılıyordu. Bu konumu, yaptırdığı sara­yın (Topkapı) Bâb-ı Hümayun denen görkemli cümle/tören kapısı alınlığındaki yazıtta vur­gulanmıştır: “Sultan’ül-Berrîn, Hakanü’l-Bahreyn” (Karaların Sultanı, İki Deniz’in Hakanı).

    Onun ardılı padişahlar da en geniş sınırlarla Doğu Avrupa, Kuzey Afrika, Mısır, Arabistan, Kafkasya ve Kırım’ın sultanıy­dılar. Roma’dan 1000 yıl sonra Akdeniz havzasına egemen, Osman’ın soyundan sıralı inen “padişah oğlu padişah”ların, yazılı buyruklarındaki sanları da “Sultanü’l-berrîn Haka­nü’l-Bahreyn” idi. Asya, Avru­pa, Afrika’da egemen oldukları ülkelerin toplu tanımı “Mema­lik-şahane”, “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye”, “Memalik-i Âliye-i Osmaniye”, Avrupa’da Otto­man Empire’dı. Yakın zaman tarihçilerimiz de bundan çeviri Osmanlı İmparatorluğu derler.

    Kapak_Dosyasi_8
    Hilafet bayrağı diye bir şey yoktu. Seferleri önceleyen hafta ve aylarda da padişahlık simgesi tuğlar, sancak-ı şerif, yeşil -beyaz kılaptanla işlenmiş üç hilalli Liva-i sultanî Saray kapısına asılırdı.

    Şu da vurgulanmalı: İstan­bul’un alınışını izleyen dönem­lerde Arap-İslâm ülkelerini de sınırlarına katan Osmanlı padi­şahları “Hâdimü’l-Haremeyn” (Mekke ve Medine’ye hizmet eden) sanını almakla yetindiler. İslâmiyet’e hizmeti öncelediler ama bir İslâm devleti olma­yı amaçlamadılar. Örneğin “Osmanlı” adının başına-önüne bir “Türk” eklemedikleri gibi, “İslâm” da eklemediler; ama gayrimüslim uyruk ve toplu­luklara inanç-ibadet, ticaret, yaşama özgürlüğü tanıdılar.

    Fatih Kanunnamesi denen yasada, padişahlık alan ve yet­kileri belirlenmişti. Buna göre ülke Osmanoğulları’nın mülkü, mülkün sahibi de tahttaki padi­şahtı. Padişah ülkeyi ve tebaayı dilediği gibi yönetmek yetki­sindeydi; ancak bu keyfî bir yönetim değildi. Din kuralları ve örfle (yasalar) sınırlanmış bir yetkiydi.

    Padişah, Dîvân-ı Hümâ­yun’da alınan ve sadrazamca sunulan kararları onaylar; varsa önerilerini bildirirdi. Tanzimat sonrası düzenleme­de de Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) kararlarını onaylardı. Öyle ki arşivlerde telhisle­rin (karar özetlerinin) altına “onaylamıyorum!” anlamında bir sözcük değil, “mabeyn şer­hi” denen öneri yazılırdı.

    Osmanlılık, temel ve bir­leştirici kavram; ana öge de Osmanoğulları idi. Padişahlı­ğın bir olmazsa olmazı “gazâ ve cihad”dı; bunun somut belirtisi kılıç kuşanma idi. Tahta geçen şehzade, padişâh-ı âlem ve başkomutan oluyordu.

    VEZİRİAZAM / SADRAZAM / BAŞVEKİL

    ‘Yük taşıyan’ 218 vezir, 600 yıl padişah adına yetki kullandı

    İlk zamanlar Büyük Vezir/Vezir-i Kebir, giderek Vezir-i azam, sonra sadrazam, arada yine Vezir-i azam, son dönemlerde ise başvekil denen kişi; padişahın mühr-i hümayununu taşıdığından padişahın yet­kilerini de taşıyordu (kuruntulu sadrazam­lar bu mührü hamamda bile boyunların­da taşırlarmış).

    Padişah, sorumluluklarını, sözlük anla­mı “yük taşıyan” olan vezirlere, asıl büyük sorumluluğu ise başvezire (sadrazam) yüklerdi. Sadrazam, Dîvân-ı Hûmayun’un başkanı, Tanzimat ve sonrasında Meclis-i Vükêlâ/ Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) reisi konumundaydı.

    İlk vezir Alaeddin Paşa’dan sonuncu Tevfik Paşa’ya (1922) kadar, 218 sadra­zam saptanıyor. Klasik dönemde zengin gelirli hasları olan, “meşru rüşvetler” de alan sadrazamlara 1843’te 1000 altın aylık bağlandı. 2. Meşrutiyet sadrazamla­rı, nazırlardan heyet-i vekile kurarak padi­şahın onayına sunma yetkisi kazandılar.

    Sadrazamın doğrudan buyruklarına “emr-i sâni” ve “irade-i âliye” denirdi. Dîvân-ı Hûmayun’daki mutat oturumla­rından başka, ayrıca Paşakapısı Divanha­nesi’nde veya sadrazamın kendi kona­ğında, yönetime ilişkin konuları görüşmek üzere haftada 2 gün toplantı yapılırdı.

  • Padişah: 7 iklimin hakimi ancak sınırlanmıştı yetkisi

    Padişah: 7 iklimin hakimi ancak sınırlanmıştı yetkisi

    Osmanlı döneminde “astığı astık-kestiği kestik” olarak bilinen padişahlar, birçok kurum ve kişi tarafından “ortak karar”a zorlanmıştır. Fatih’ten bu yana padişahlar önemli kararlarını hep danışarak aldılar. “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var”dı ama; esas olarak Dîvân-ı Hümâyun ve sonradan Meşveret Meclisi’nin denetimi vardı.

    Günümüzde mitinglerde açılan “hilafet bayrakla­rı”, sıklıkla dile getiri­len Osmanlı özlemi… Osmanlı döneminde devlet idaresi ve bu­nun günlük hayattaki biçimleri, uygulaması nasıldı? Padişah her konuya tek başına karar veren mutlak güç müydü? Bu soruları tarihçi Necdet Sakaoğ­lu’na yönelttik.

    Klasik Osmanlı devrinde gerek Dîvân-ı Hümâyun, gerek sadrazam, gerek diğer iktidar odaklarının, kısacası sistemin nasıl çalıştığını en yalın ifadesiyle anlatır mısınız? Bunlar ne iş yapıyorlardı ve yetkileri nasıl düzenlenmişti?

    Bu elyazmasının içerisinde (Dîvân-ı Hümâyun kararla­rından örneklerin bulunduğu derleme bir münşeat mecmua­sını gösteriyor. Tarih: 1620) bes­meleyle başlayan veya dualarla biten tek bir belge yoktur. Hepsi adeta bugünkü laik düzene uyan bir biçimdedir. Konu anla­tılmış, kararlar alınmış, altına da imzalar atılmış. Şeyhülisla­mın da veziriazamın da kazas­kerin de imzası var. Bu, Osmanlı Devleti’nde Fatih’in koyduğunu düşündüğümüz kanunnameyle başlamış bir düzen.

    Diyelim ki bir savaş/sefer kararı… Padişahın tek başına karar vermediği kritik durumları ve işleyişi anlatır mısınız?

    Kapak_Dosyasi_1
    Yayın Kurulu üyemiz Necdet Sakaoğlu, padişah-divan ilişkisini anlatıyor

    Prut Harbi’nden (1710-11) örnek verelim. Savaşa giden yolda önce bir takım sınır olayları meydana geldi. Bunları hallet­mek için gelen elçinin istekleri reddediliyor, gönderilen elçi de istenilen kararla dönemiyor­du. Bizden giden elçi menfi bir sonuçla dönüyor veya onların gönderdiği elçi istediği sonucu alamadan dönüyordu… Sonra, huduttan da cansıkıcı haberler gelmeye başladı. Neticede konu, artık Kubbealtı’nda, Dîvân-ı Hümâyun’un gündemi oldu. Nişancı, Kubbealtı üyelerini -Hey’et-i Vükelâ- yani “Bakan­lar Kurulu”nu bilgilendirerek “Rusya’ya harp açmamız gere­kir” diyor, gerekçelerini anlatı­yor. O zamanlar henüz Hariciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı). Dışişleri’ne bakan Nişancı Efendi, onun yardımcısı reisül­küttab var (bugünkü Dışişleri Genel Sekreteri). Bunlar savaş açma gerekçelerini kurula getiriyorlar. Kurulda sadrazam sırayla herkese söz veriyor “Ne dersiniz” diye. Onlar da görüş­lerini açıklıyorlar. Bütün bu is­tişareden sonra alınan karaları divan katipleri yazıyor. Kurul üyelerinin adları ve unvanları yazılıyor imza olarak. Sonra pa­dişaha sunulmak üzere Nişancı Efendi, reisülküttaba bir de özet hazırlattırıyor. Bu karar özetine “telhis tezkiresi” deniyordu. Sonra divan günlerini (cu­martesi, pazar-pazartesi-salı) izleyen arz günlerinde (çar­şamba-perşembe) Sadrazam, vezirler, kadıaskerler, Nişancı Efendi, arz odasında padişahın huzuruna çıkarak onay alı­yorlardı. Padişah çoklukla arz tezkiresinin yukarısına “mü­nasiptir, mucibince amel oluna” (uygundur, gereği yapılsın) diye yazar veya yazdırırdı.

    Dîvân-ı Hümâyun nasıl çalışıyor?

    Cumartesi, pazar, pazartesi ve salı günleri toplanıyor. Çar­şamba ve perşembe de “arz tezkiresi”nin sunulduğu günler. Bu 2 gün padişah arz odası­na çıkıyor. Arz odası Dîvân-ı Hümâyun’un tam karşı çapra­zında. Çavuşpaşa ve kethüda efendi, padişahın arz odasına geldiğini sadrazama haber veriyor. Sadrazam da tek veya kurul üyeleriyle, arz kıyafetiyle -padişahın huzuruna çıkarken giyilen kürk ve kavuk ile- huzu­ra giriyor. Padişah “sedir taht”ta oturmakta. Bir yanında “kılıç”, diğer tarafında “kitap” var. Yani padişah, “sahibü’s- seyf ve’l kalem”; okur-yazar, gerektiğin­de de savaşır” hatırlatmasıdır. Arkasındaki rafta da kitaplar duruyor. “Padişahım nasılsı­nız?” gibi cümleler kurulmaz, resmî bir görüşme. Padişah başıyla işaret ediyor. Sadrazam, sözlü olarak Divan’da alınan kararı bir cümleyle açıklar veya Nişancı Efendi’ye işaret ede­rek okutur. Padişah açıklama isterse sadrazam veya işaret ettiği üye açıklar. Padişah “mü­nasiptir, mucibince amel oluna” der veya aynı anlama gelecek şekilde başıyla işaret eder. Hu­zurda veya daha sonra bu cümle yazılarak sadrazama gönderi­lir. Böylece Dîvân-ı Hümâyun kararı onanmış olur. Divandaki söz alma, itiraz, tartışmalar… Padişah huzurunda yapılamaz. Ayakta, elpençe sessiz duruş, mutlak saygı gereğidir. Dua, amin, teşekkür de sözkonusu değildir.

    Kazasker Bostanzade Yahya Efendi, çocuk denebilir yaştaki 1. Ahmed’in (1603-1617) hu­zuruna arza girince nasıl tere battığını Târih-i Sâf ’ta anlatır.

    Dîvân-ı Hümâyun’un ne tür kuralları, törenleri var?

    2. Mahmud’a (1808-1839) kadar klasik dönemde Dîvân-ı Hümâ­yun, en yüksek karar merciiydi. Dîvân-ı Hümâyun üyeleri sabah namazını Ayasofya’da kıldıktan sonra önlerinde-arkalarında muhafızlar (korumalar) olacak şekilde, sarayın tören kapısı Bâb-ı Hümayun’dan girerek Bâbüsselâm’ın önünde attan iniyorlar. Evvela reisülküttap (başkatip) ve katipler giri­yor. Kubbealtı’nın kapısı açık. Ayasofya’dan gelen üyeler de -yeniçeri ağası, kadıaskerler, vezirler, şeyhülislam- sırayla içeri girip sedirlerdeki yerlerini alıyorlar ama sadrazam girene kadar ayakta bekliyorlar. En son sadrazam giriyor, bir sağına bir soluna bakarak “Sabahınız hay­rola” diyor. “Selamün aleyküm” demiyor!

    Örnek olsun diye getirdiğim elyazması mecmuadaki (der­leme bir eser) onlarca Dîvân-ı Hümâyun kararlarından biri şu 7 sayfadadır. Yazı mükem­mel, cümleler kusursuz. Metin Türkçe ama Farsça-Arapça deyimlerle yüklü. “Niye yalın Türkçe yazmamışlar” diye­meyiz. Divan kararları, kağıdı, yazısı ve ifadesiyle özgündür. Sahtesi yapılmamalı, yapılamaz! Bunun için Osmanlı bürokra­sisinde belgeler çok özenli yazılır, Farsça-Arapça-Türkçe karma deyimler, terimler tercih edilirdi. Sıradan okur yazar­ların taklit edemeyeceği hatta okuyamayacağı, anlayamaya­cağı metinler kurulurdu. Yazılar harekesiz ama mükemmeldir. Okumayı kolaylaştırıcı hareke­ler yok. “Nîşân-ı Hümâyun odur ki”, yani “padişahın emri şudur” cümlesiyle başlıyor, besmeleyle başlamıyor. Dîvân-ı Hümâyun kararlarının altında, toplantıda bulunanların adları-imzaları var. Divan reisi olan sadraza­mın adı-imzası en altta, en alt düzeyde rütbeye sahip olanların adı-imzası en yukarıda yazılı­yordu, usûl böyleydi. Veziriazam kendini “minel fakir” -yoksul kul- olarak yazmış. Yani o kadar mütevazı.

    Adsız_Resim (1)

    Kubbealtı kararlarıyla padişahın iradesinin uyuşmadığı durumlarda ne oluyordu?

    Ender olarak yaşanıyordu denebilir. İstisnalar dışında “padişah itirazı” gösterilemez. Fatih Kanunnamesi gereği ku­rul oturumlarına katılamazdı padişah. Adalet Kasrı’nın Kubbealtı’na açık ka­fesli ve perdeli pence­resinden oturumları izleyebilirdi. Çünkü karar padişahın buyruğu gibi kaleme alınıyor. Padişah ku­rula girmezdi çünkü Dîvân-ı Hümâyun başkanı sadrazam padişahın mührünü taşıyor. Dolayısıyla onun yetkilerini taşımakta. Kimi du­rumlarda divandan önce padişahın gö­rüşü alınabiliyordu kuşkusuz. Bunların hepsi yaşanmıştır. Demek ki Osmanlı padişahı “şuraya savaş açtım” veya “şunu onaylayın” diyemiyordu. Veya padişah sadrazamı azledi­yordu. Görüş ayrılıkları nede­niyle sadrazam azilleri çoktur.

    Dîvân-ı Hümâyun kararları­nı katipler özenle yazar, mü­meyyizler (redaktör-editörler) kontrol ederdi. Divan kararla­rında bir yanlış bulmak olası değildir.

    Bu bahsettiğiniz sistemde yetki paylaşımına dair aklınızda bir hadise var mı?

    Mesela cülus töreni en büyük törendi. Sultanın ölmesiyle, yerine yeni padişahın geçmesi. Ölen padişahın defteri kapanmış, hükümleri geçmez olmuştur. O ancak tarihin konusu olmuştur artık. Devletin ve ülkenin sahibi, kulların efendisi artık yeni padişah olacaktır. Klasik biat olan cülusta, padişaha en son saygı sunan sadrazamdır, yalnızca o, padişahın ayağını öper. O an padişah da sadrazam da ayağa kalkarak “musafaha” (ellerini buluşturma yöntemiyle selamlaşma) ederlerken içoğlanlar yani Enderun’dan “alkıççı” denen bir grup, “alkıç” denen “ululama” yaparlarmış: “Padişahım çok yaşa, bin yaşa!”, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” derlermiş.

    Kapak_Dosyasi_3
    Dîvân-ı Hümâyun kararlarından örneklerin bulunduğu münşeat mecmuası, 1620’ler (Necdet Sakaoğlu koleksiyonu).

    Acaba günümüzde sıkça duyduğumuz “Allahuekber”i de derler miydi alkıççılar? “Allahuekber” diye bağırmak Osmanlılar’da var mı diye aradım; teşrifat defterlerinde öyle bir nümayiş bulamadım. Osmanlı protokolü belki biraz Roma’dandı.

    Padişahın tahta geçişinde yani cülûs merasiminde, teşrifat sırası yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarıyaydı. En alt seviyede protokole dahil olanlar, yani gayrimüslim temsilcileri, padişaha yaklaşmadan uzaktan temenna (eğilip elini ayağına sonra başına götürmek) ederek hızla geçerler. Sonra müteferrikalar, kalem efendileri… Giderek üst düzeye doğru padişaha yaklaşma adımları birer ikişer artar. Sıra padişahın ayağını öpenler gelir. Son zamanlarda ayak öpmek hakaret gibi sayıldığından padişah tahtının yanına saçak konulmaya başlanmış ve o öpülmüş. Abdülmecid’den itibaren de saçak öpülmesi âdet olmuş.

    Kapak_Dosyasi_4
    Dîvân-ı Humâyun üyelerinin, alınan kararları altına ad ve unvanlarını yazarak imzaladıkları görünüyor.

    Daha sonra ortaya çıkan Meşveret Meclisleri var. Bu meclisleri hangi ihtiyaç doğurdu?

    Meşveret Meclisi, Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyıl sonunda başlattığı bir uygulama. Zira Kubbealtı vezirleri, çoklukla görgü-bilgi ve öğrenimleriyle devletin işleyişini yeterince bilemiyorlardı. Padişahlar da aynı durumdaydı. İşi bilen uz­manlara ihtiyaç duyulduğunda konuyu ve durumu bilenler pa­dişahın veya sadrazamın baş­kanlığında toplantıya çağırılır, konular burada tartışılırmış.

    Veziriazamın da Paşakapısı’n­da topladığı bir divan vardı. Kimi Veziriazamlar, da Kub­bealtı günlerinin ikinci veya üçüncüsünü Paşakapısı’nda birkaç veziri ve işbiliri çağırıp yaparlarmış.

    Kapak_Dosyasi_5
    Topkapı Sarayı, İkinci Kapı ve Dîvân-ı Hümâyun, Hünername.

    İstanbul fethinden 19. yüzyıla kadar bu işleyişe dair neler söyleyebilirsiniz?

    Fatih Sultan Mehmed’in getir­diği düzen, “laik” bir düzendi. Çünkü Dîvân-ı Hümâyun, şeri­ata göre çalışmıyordu. Topkapı Sarayı da“laik” bir saraydı. Sa­ray’da ezan okunmazdı.Ağala­rın minaresiz bir mescidi vardı. Son birkaç minaremsi muhdes­ler 18. yüzyıl ve sonrasındadır. Surların kuşattığı alanda ve sa­rayı kuşatan iç sur içinde de yani Topkapı Sarayı’nda cami yoktur. Haremağası Beşir Ağa ısrarla kendi bölümlerine bir cami yaptırmak istemiş, sonunda caminin çatısını geçmeyecek bir minare koymasına izin verilmiş. Bir köşe, minare biçiminde ya­pılmış. Ezan okunması da sorun olmuş. Seferli Koğuşu’nun min­yatür mescidine Sultan Abdül­mecid izin vermiş. Koca sarayda cami yok. Minaresiz bir Ağalar Mescidi vardı.

    Topkapı Sarayı’nın 2. kapı­sından sonra “örf” başlar; yani “şeriat” biter! Bu, şu demek oluyor: Topkapı Sarayı’nın kuleli kapısından itibaren örf geçer­lidir. Örf, zamanın kurallarına göre yetkili olan kişinin aklına uyan şekilde karar vermesi ve uygulamasıdır. Dolayısıyla pa­dişahın idam cezası vermesi de orada başlıyor. Ama Sadrazam da o eşikten girdiği an yetkile­rini kaybederdi; ancak kapının dışına adım attığı an padişahın bütün yetkilerini kullanabilirdi.

    Kapak_Dosyasi_6
    Devletin tüm meseleleri Kubbealtı’nda toplanan Dîvân-ı Hümâyun’da tartışılıyordu.
  • Devlete başkaldıranın sonu ya ölüm ya da sürgün oldu

    Devlete başkaldıranın sonu ya ölüm ya da sürgün oldu

    Osmanlı İmparatorluğu’nun tarikatlara bakışında devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardır. Devletin temel nizamının sarsılması tehlikesi bir tarafa, bunun ihtimaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakılmamıştır. Öne çıkan örnekleri ve istisnalarıyla Osmanlı döneminin iz bırakanları.

    Türkler’in Anadolu’yu mes­ken tutmaya başlamala­rında öne çıkan “Bacılar, Gaziler, Ahiler, Abdallar” olarak kategorize edilen grupların hepsi savaşçılardı. Bunlardan Abdallar zümresi olarak adlandırılanlar, günümüzde tasavvuf büyükleri ve müritleri olarak tanındıkla­rından savaşçı kimlikleri unu­tulmuştur. Oysa Geyikli Baba, Abdal Musa gibi şeyhler, müritle­riyle birlikte Bursa’nın fethinde savaşmış, hatta kendi zaviyeleri­nin bulunduğu yerleri bilfiil kılıç zoruyla zaptetmişlerdir.

    Aşıkpaşazade, Tevârih-i Âl-i Osman adlı eserinde Orhan Gazi’nin Geyikli Baba ile karşı­laşmasını anlatır. Geyikli Baba’ya kim olduğunu soran Orhan Gazi “Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu’l-Vefa tarîkindenim” cevabı­nı alır. Anadolu’nun gördüğü en etkili isyan hareketi olan Baba­iler İsyanı’nı başlatan, Selçuklu Devleti’ni yıkıp kendi devletlerini kurma peşinde iken bozguna uğ­rayan bir tarikatın şeyhine bağlı olduğunu çekinmeden söyleyen bir derviş vardır karşısında. İlginç olansa, Osmanlı Beyliği’nin başındaki Orhan Bey’in bu Vefaî dervişine ilgi gösterip zaviyesini inşa etmesidir. En önemli komu­tanlarından Turgut Alp zaten Geyikli Baba’nın mürididir.

    Tasavvufi hareketlerin önemli bir kısmı, ilk ortaya çıktığı za­manlardan beri devleti hedef­lerine alan, bazen devletleşen hareketler olmuşlardır. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nden yönettiği gücün karşılığı devlet değilse de onun kadar etkili­dir. Osmanlılar’ın doğudaki en büyük rakibi Safevî Devleti, Şeyh Safiyyüddin İshak’ın 14. yüzyılın başlarında Erdebil’de kurduğu tarikata dayanmaktadır.

    Kapak_Dosyasi_6
    2. Abdülhamid döneminde saray ressamı Fausto Zonaro’nun yaptığı tablo. Zikir halinde, kendinden geçmiş ve şeyhlerinin önünde eğilen müritler, tekkeye getirilmiş çocuklar…

    Kendi kuruluş devrinde abdalların etkisini gören Os­manlıların tasavvufi hareketlere kayıtsız kalması düşünülemezdi. Başlangıçta bugünkü anlamda Sünnî kalıplarla karşılanan bir dinî ortam yoktu. Her anlayışın bağlıları, rahatlıkla kendi iti­katları çerçevesinde hayatlarını sürdürüyordu.

    Safevîler, propagandistleri ile resmî devlet felsefesi olarak benimsedikleri şia akidesini Anadolu içlerinde yaymaya çalıştıkça, bazı şehzadelerin isyanlarına açıktan destek verdikçe; Osmanlılar Safevîliğe ve Şiiliğe meyletmesi muhtemel Türkmen gruplarının ayrılıkçı kimliğe düşmemesine çalıştı. Heterodoks gruplarla mümkün mertebe uzlaşma yoluna giderek, tarikat faaliyetlerinde serbest hareket etmelerine imkan sağ­ladılar. Ne var ki Osmanlı-Safevî arasındaki rekabetin, İslâm dini içinde o zamana kadar keskin bir ayrım halini almamış Sünnî-Şii rekabetine dönüşmesi; her iki ta­raftaki karşıt grupların, sistemin ideolojik paradigması altında ezilmesine yol açacaktı.

    Osmanlı medreseleri, kesin olarak devletin kontrolü ve yön­lendirmesi altında bulunduğun­dan, Sünnî geleneğin sarsılmaz kalesi haline geldiler. İslâm coğ­rafyasının genişlemesine paralel olarak farklı inançlarla çarpış­manın sonucunda ortaya çıkan sentezler; Osmanlılar öncesinde zındıklık ve ilhad hareketleri olarak reddedilip, müntesipleri ağır şekillerde cezalandırılırdı. Başlangıçta sistemlerine açıkça bir saldırı olmadıkça Osman­lılar’ın pek itibar etmediği bu ayrım, Sünnî ekolün giderek tavizsiz olması, âlimlerin siyaset ve devletle içiçeliği, ikbal kaygısı gibi etkenlerle Osmanlılar’a da sirayet etti. Şeyh Bedreddin, Mol­la Lütfi, Sarı Abdurrahman gibi Sünnî ulemanın katline fetvalar verilerek bunlar idam edildiler. Osmanlı Devleti’nin kurulu­şundan itibaren ruhi altyapısını oluşturan ve bir nebze Alevîlik taşıyan Vefaîlik, Kalenderîlik gibi tarikatlar yanında, Bayramîlik, Halvetîlik gibileri; Safevîliğin geliştirdiği şia akidesi ile hiç alakaları olmadığı, hatta Sünnî renkleri daha ağır bastığı hâlde takibe alındılar. Bu devirden kalma Bektaşîler, Yeniçeri Ocağı ile olan bağları sayesinde ocağın kaldırıldığı 1826’ya kadar doku­nulmaz kalmayı başardılar.

    Kapak_Dosyasi_7
    Tekkelerde icrâ edilen “halka-i zikr”. Osmanlı döneminde bu usullerin şeriata aykırı olduğuna dair fetvâlar yazılmış, özellikle Kadirîler, Cerrahîler ve Rufaîler kontrol altında tutulmuşlardı.

    Anadolu ve Rumeli’deki heterodoks gruplar olsun, Sünnî tarikatlar olsun; her biri mezhep çatışması da içeren İran savaş­larının sona erdiği 1821-23’e kadar gözden uzak tutulmadılar. Üzerlerindeki sosyal ve ekono­mik baskılar ile bazen içlerinden çıkan bir “baba”nın kurtarıcılı­ğına sığındılar, bazen de Celalî adı verilen eşkıyaların peşine takıldılar. Anadolu ve Rumeli’nin sosyal panoraması bu vaziye­ti alınca da her türlü tarikat ile şeyh, hatip, vaiz gibi etkili şahsiyetler ve çevreleri, devletin her hareketlerini kontrol ettiği zümreler haline geldi.

    Bu zümrelerin kendilerine yaşama alanı açabilmek için devlet adamları arasında yayılma faaliyetleri aynı sıralara rastla­maktadır. Bektaşîlik zaten hima­yeye mazhar resmî devlet tarikatı hükmündeydi. Mevlevî, Melâmî, Halvetî gibi yaygın tarikatlar da müritleri arasında vezirler, paşalar, beyler olmasına özel önem verdiler. Melâmîler bunlar arasında en etkili olmalarına rağmen, mensuplarından olan devlet büyüklerinin ardı ardına katledilmeleri üzerine bir nevi gizlilik kuralları çerçevesi altında faaliyet yürütmüşlerdir.

    Zamanla gelişen Selefî akım­ların Osmanlılar’daki yansıması olan Kadızadeliler gibi gruplar, cephe aldıkları tasavvuf ekolleri ile şiddet içeren bir mücadeleye girerek, asayişin ihlal edilmesine sebep olduklarından topyekûn imha edilmişlerdir. 17. yüzyılın önemli dönüm noktalarından olan Kadızadeli hareketi, günü­müzdeki Selefîler gibi katı İslâmi kuralları topluma dayatmış; bazı türbelerin tahribi, tekkelerin basılması, dervişlere uygulanan şiddet eylemleri ile toplumun hafızasından kolay kolay silinme­mişlerdir.

    Kapak_Dosyasi_8
    1582’de 3. Murad’ın şehzadesi Mehmed’in sünnet törenine sancak, kılıç ve teberleriyle katılan Eyüp Sultan sufileri. Topkapı Sarayı, H.1344

    Tarikatların izlenmesi ve aleyhlerine bazı yaptırımlar uygulanabilmesi için belirli kriterler geliştirilmişti. Önce­lik mürit sayısında idi. İkinci olarak, mensuplarının canlarını şeyhleri için feda etme nokta­sına gelip gelmedikleri önem kazanırdı. Rumiye Şeyhi’nin o devir için korkunç bir rakam olan 40 bine ulaşan mürit sa­yısını ve bunların şeyhleri için her an canlarını vermeye hazır olduğunu öğrenen 4. Murat, tereddütsüz şeyhin idamını emretmişti. Üstelik o devirde koyu Sünnî olan Rumiye Şey­hi’nin müritleri, Osmanlılar’ın savaş halinde olduğu Safevîler ile sınır bölgesinde yaşıyorlardı. Bir tampon bölge olarak onların kullanılmasını bile düşünme­den, doğrudan doğruya idama hükmedilmesi; stratejik olarak iç kargaşadan daha fazla korkul­duğunu, üstelik bu iç kargaşanın bir tarikat şeyhi ile başarılması ihtimalinin yüksek olduğunun düşünüldüğünü gösterir. Aynı hassasiyet birçok hadisede tek­rarlanmıştır.

    Osmanlı iktisadî düzeninde büyük yeri olan vakıf sistemi, tarikatların ekonomik özgür­lüğündeki en önemli unsurdu. Padişahlar, valide sultanlar, sadrazamlar, devlet adamları ve halk tabakasından isteyen herkes, bağlı oldukları tarikat­lara zengin gelir kaynakları vakfetmişlerdir. Bu gelirler her ne kadar devlet denetiminde harcanmak zorunda olsa da, çok çeşitli yolsuzluklar yapılabil­mekteydi. Gelirler tarikatların gücünü arttıran, etkisini çoğal­tan bir nitelikte olduklarından, Bektaşî tarikatının yasaklandığı 1826’dan sonra vakıflarına el­konulmuş veya bunlar başka bir tarikata devredilmiştir. 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması ile tüm tarikatların mal varlık­larına da Vakıflar Müdürlüğü tarafından el konulmuştur.

    Özetle, Osmanlı veya cumhu­riyet dönemi ayrımı olmadan, devlet refleksinin aynı doğrul­tuda çalışması sözkonusudur. Böylelikle devlet sistemine rakip unsurların ekonomik gücü kısıt­lanmıştır. Şer’i-Sünnî bir İslâm devleti olan Osmanlı Devleti’nin, tarikat, tekke gibi kavramlara bakışında Alevî- Sünnî kontras­tını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardır. Asayişin ihlal edildiği durumlarda, hatta devletin temel nizamının sarsılması ihtimaline kapı aralayan şeyh-veli-müder­ris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıl­dığı görülmemiştir.

    1638 – SAKARYA ŞEYHİ AHMED

    Zar-zor yakalandı, işkenceyle öldürüldü

    Sakarya Nehri civarında Şeyh Alaaddin isimli bir şeyhin müridi olan Ahmed, Mehdi olduğunu iddia ederek müritler toplamaya başlamış ve kendi şeyhini öldürerek tek­kenin başına geçmişti. Civardaki “Etrak-i bi-idrak” bu şeyhe tâbi olarak adak ve sadakalarını, can ve başlarını şeyhin yolu­na feda etmeye can atar duruma geldiler. Müritlerinin giderek çoğalması ile bir gün Eskişehir kasabasını bastılar. Şehirli ile aralarında çıkan çatışmada ölenler oldu.

    Kapak_Dosyasi_Kutu2a

    Sultan 4. Murat, Bağdat Seferi’nde Ilgın kasabasına geldiğinde, Eskişehir kadısı o civarda Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Sakarya Şeyhi Ahmed’in ahvalinden şikayetçi oldu. Şimdi önlenmezse ileride daha büyük sorunlar çıkabileceği söylendi. Böylelikle Sakarya Şeyhi’nin üzerine Anadolu Beylerbeyi Varvar Ali Paşa ko­mutasında bir miktar asker sevkedildi. Bu kuvvet, şeyhin etrafında toplanan 7-8 bin kişilik gücün karşısında bozguna uğradı. 4. Murat’ın çok hiddetlendiği bu olaydan sonra, en seçkin birlikler Sakarya Şeyhi’ni yakalamakla görevlendirildi. Ancak bazı hilelerle ele geçirilebilen Şeyh Ahmed, 4. Murad’ın huzuruna çıkarılıp sorgulandı. Cellat Kara Ali’ye teslim edildikten sonra işkence altında öldürüldü; cesedi teşhir edilerek orta yerde bırakıldı.

    1715 – EBUBEKİR SİYAHİ EFENDİ

    Dinî akideler üzerinde bozgunculuk iddiası

    Kapak_Dosyasi_Kutu2b

    İran ve Azerbay­can taraflarında Tarih-i Raşid’in naklettiğine göre “Nüzûlî” lakabıyla şöhret bulmuştu. Suriye’de Rakka civarına yerleşip geçerli ve yaygın inançlara muhalif bâtıl sözlerle, çe­şitli sihirlerle hal­kın kafasını karış­tırarak meşhur olmuştu. Rakka Beylerbeyi’nin yanında bulunduğuna dair kayıttan anlaşıldı­ğına göre, onun himayesine girmişti. Yine de 1715’te “dinî akideler üzerindeki bozgunculuğu etrafına yayılmadan hakkından gelinmesi için” Rakka Beylerbeyi Ahmet Paşa’ya gönderilen emirle öldürülmesi istendi ve öldürüldü.

    1811 – ÜSKÜDARLI ŞEYH İBRAHİM

    Sultan 2. Mahmut: ‘Bu adam Şeyh değil kalleşmiş’

    Kapak_Dosyasi_Kutu2c

    Üsküdar’da ortaya çıkan Şeyh İbrahim’in, nefesi kuvvetli olduğuna dair yayılan dedikodu şöhretini arttırmıştı. Saçma-sapan sözler söylese de müritleri kendisine çok bağlıydı. İstanbul’un kibar zümre­sinden, bilhassa Enderun halkından mürit kazanmaya önem vermişti. Has Odalı Hüseyin Ağa da bunlardan biriydi. Şeyh İbrahim’in emriyle çektiği zikirlerin fazlalığından aklını oynatmış, böyle bir buna­lım anında Topkapı Sarayı’n­daki Sünnet Odası’nın camını çerçevesini indirmişti. Sultan 2. Mahmut bizzat olay yerini ince­ledi ve birkaç gün sonra tebdil-i kıyafet Çamlıca’nın yolunu tuttu. Şeyh İbrahim’in tekkesinin önünün İstanbul kadınlarının arabaları, kira beygirleri ve Enderun ağalarıyla dopdolu ol­duğunu görünce hiddetlendi ve “bu adam şeyh değil kalleşmiş” diyerek sürgüne gönderilmesini emretti.

    1882 – AYDINLI MEHDİ HASAN BABA

    Modern zamanların affedilen Mehdi’si

    Kapak_Dosyasi_Kutu2d

    Aydın’da 1882’de Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Hasan Baba yakalanmıştı. Hakkındaki belgeler göre, pek önemli biri olmasa da dikkat edilmesi gerektiği vurgulanır. Bayındırlı olan Hasan Baba’nın, Aydın Mev­levihânesi Şeyhi Mehmed Behiç Efendi ile bağlantısı vardı. Hatta mehdiliğini ilan etmesi için “ge­reken” gümüş el, sancak, külah ve elbise parasını Behiç Efendi sağlamıştır.

    Mehdi olarak ortaya çıkan Hasan Baba’nın aynı zamanda esrarkeş olduğu anlaşılır (bunun da eskinin mirası Kalenderî tavırdan yansıdığı şüphesizdir). Aydın, Nazilli çevrelerinde müritleri olması muhtemel kişilerle han odalarında esrar parti­leri düzenler. Yakalanıp sorgulan­dıktan sonra Limni adası­na sürgüne gönderilir. Önceki yüzyılların Meh­di’lerine göre şanslıdır. Canını kurtarmış, üstelik hapiste geçire­ceği günler için cüz’i de olsa bir aylık bağlanmıştır. Bu vaziyette tam 16 yılını Limni’de sürgünde geçiren ve iyice ihtiyarlayan Hasan Baba affedilerek tahliye edilmiş ve almakta olduğu ma­aşı kesilmeden, memleketi olan Bayındır’a gönderilmiştir.

  • Sosyalist Fecri gazetesi: Ezilen Müslümanlar’ın sesi

    Yugoslavya Komünist Partisi’nin 1920’de Türkçe yayımladığı Sosyalist Fecri gazetesi bölgede yaşayan Müslüman işçi ve köylülerin sesi olmuş; Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı’nın açık şekilde eleştirildiği bir platforma dönüşmüştü. Boynik ve Rada’nın kitabı, gazetenin tüm sayılarını ilk defa toplu olarak okuyucuya sunuyor.

    Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun Balkanlar’da varlığını sürdürdüğü son dönemde, Bulgaristan, Yugos­lavya ve Makedonya’da yalnızca ulusal hareketler değil Sosyalist Enternasyonal nezdinde kabul görmüş sosyal demokrat partiler de vardı. Bu dönemde, halkların içiçe geçtiği bu bölgede, milli­yetlerarası savaşı önleyecek bir Balkan Federasyonu kurulma tartışması da yürütülmüştür.

    Ocak 1909’da kurulan Üsküp Sosyal Demokrat Örgütü, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Erfurt programına sadık kalan ilk Makedonyalı örgüttü. Kendi­lerini Osmanlı Sosyal Demokrat Partisi’nin yerel örgütü olarak tanıtmışlardı. Baştan beri en­ternasyonalist bir çizgiyi takip eden bu örgüt, 1909’da Selanik’te Osmanlı Sosyalist İşçi Federas­yonu’na katıldı ve çok milliyetli bir oluşumu model aldı. Örgütün yayımladığı Socijalistica Zora (Sosyalist Şafak), Selanik’te çıkan Ergatis ve El Labrador, İstanbul merkezli İştirak ve Sofya’da yayımlanan Rabotniceska Iskra ile birlikte dönemin Osmanlı sosyalist neşriyatı arasındadır. Bu gazete 10 yıl sonra Yugoslavya Komünist Partisi’nin yayın orga­nı olarak daha güçlü bir şekilde çıkacak ve 1920’de birkaç aylığına da olsa kardeş yayın organı Sos­yalist Fecri ile Müslüman ahaliye seslenecektir.

    Sezgin Boynik ve Tevfik Rada, işte bu gazetenin öyküsünü anlatıyor. “Sosyalist Fecri” Gaze­tesi (1920) adlı kitapta, gazetenin tüm sayıları da ilk defa okurlara sunulmuş. Bunlarda özellikle Sovyet Devrimi ve Anadolu’daki Millî Mücadele ile ilgili çok sayıda haber dikkati çekiyor.

    10 Eylül-19 Kasım 1920 ara­sında 12 sayı çıkan gazetenin yazıişleri sorumlusu ise Üsküp­lü öğretmen Ferit Bayram. Kitapta, Kemal Seyfullah’ın 1978’te yazdığı Ferit Bayram biyografisi de yer alıyor.

    Ferit Bay­ram’ın ilginç bir yaşamöy­küsü var. Gazetenin yayın hayatına son verme­sinden hemen sonra 28 Kasım 1920’de yapılan seçimlerde Yugoslavya Komünist Partisi’nden (YKP) milletvekili seçilmiş. 1921’de, YKP’nin diğer Sol örgüt ve sendikalarla birlik­te yasaklanmasının ardından tutuklanan Bayram 2 yıl cezae­vinde yattıktan sonra ev hapsi­ne alınmış. 1930’da ilahiyat ve fen-edebiyat eğitimi verilen Üs­küp Büyük Medresesi’nde dersler vermeye başlamış. Medrese, şeriat fikirlerine karşı ılımlı bir İslâm anlayışını yaygınlaştırma­yı amaçlamışsa da, beklenmedik bir şekilde Müslüman gençlerin devrimci ve sosyalist de olduğu bir yer haline dönüşmüş. 1925- 1941 arasında 680 öğrencinin yaklaşık yüzde 10’u YKP üyesi olmuş. 2. Dünya Savaşı’nda sür­dürülen partizan savaşında da 37 medrese öğrencisi şehit düşmüş.

    Masis Kürkçügil

    TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR ATLASI

    Uzun yıllardır televizyon ekran­larından tanıdığımız, Ortaasya Türk devletleriyle ilgili çok sayıda belgesel hazırlayan gazeteci Ah­met Yeşiltepe’nin çocuklar için kaleme aldığı ve Berk Öztürk’ün çizimleriyle katkı sağladığı Türk Dünyası Kültür Atlası yayımlandı. Yeşiltepe, sunuş yazısında kita­bını şöyle anlatıyor: “Derin bir merak duygusuyla ‘Bu insanlarla nasıl bir akrabalık bağım var?’ sorusunu heybeme koyup çıktım yola. Bizi ‘biz’ yapan kültürel bi­rikimin köklerini aramak üzere Asya’nın içlerine doğru 10 binler­ce kilometre yol gittim. Sonsuz­luk hissi uyandıran bozkırlardan doruğu bulutlarla kaplı mavi dağlara, kızıl-siyah renklerle yoğrulmuş İpek Yolu çöllerin­den en soğuk tundralara sayısız yolculuk… Elinizdeki Atlas, bu yolculukların özetidir”.

    DAKİKALAR İÇİNDE OSMANLI PADİŞAHLARI

    Tarihçi Önder Kaya’nın kitabında kimi askerî yönüyle, kimi politik dehasıyla, kimi özel hayatıy­la dikkatleri üzerine çeken 36 padişahın öyküleri fotoğraflar ve gravürler eşliğinde anlatı­lıyor. Peki bu padişahlar nasıl yetişmişti? Etraflarında nasıl bir devlet kadrosu vardı? Kişilikleri ve icraatları üzerine etki edenler kimlerdi? Neleri sever, nelerden hoşlanmazlardı? Aile hayatları nasıldı? Fırsat buldukça hangi meslek ya da sanat dalı ile uğ­raşırlardı? Kitapta bu soruların cevaplarının yanı sıra Hürrem Sultan, Pargalı İbrahim Paşa, Cem Sultan, Kösem Sultan, So­kollu Mehmet Paşa, Köse Mihal, Geyikli Baba, Emir Buhari, Şeyh Bedrettin, Şeytan İbrahim Paşa, Molla Kâbız, Aziz Mahmut Hüdai, Patrona Halil, Mimar Sinan, Kabakçı Mustafa gibi pek çok şahsiyetin hikâyesi; Kardeş Katli, Fetret Devri, Karlofça Anlaşması, Kadızadeler ile Sivasîlerin kav­gası, Lale Devri, Vaka-i Vakva­kiye, Vaka-i Hayriye gibi pek çok olay hakkında bilgiler de var.

    İKİNCİ YÜZYILDA YENİDEN ATATÜRK

    Emekli Tümgeneral Ahmet Ya­vuz’un anlatımıyla gazeteci Mert İnan tarafından kaleme alınan İkinci Yüzyılda Yeniden Atatürk, bilinmeyen ve merak edilen yön­leriyle Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünce dünyasına ışık tutuyor. Kitapta Atatürk’ün Mareşal Fevzi Çakmak, Enver Paşa, Kazım Karabekir gibi isimlerle ilişkisi­ne de yer verilmiş. Ahmet Yavuz Atatürk’ün asker olarak örnek aldığı ve hayranlık duyduğu isimleri de şöyle sıralıyor: “Fatih Sultan Mehmet’i çok beğeniyor. Attila’yı, Timur’u, Napolyon’u çok iyi incelediğini biliyoruz. Napol­yon’u ‘sınırını bilmiyor’ sözleriyle eleştiriyor. Clausewitz’i, Jomini’yi inceliyor. Büyük Önder’in, Alman Mareşal Goltz Paşa’dan da etki­lendiğini görüyoruz. Goltz Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın akade­mide öğretmeniydi”.

    İSTANBUL’UN BAYLAN’I: 100 YILLIK SERÜVEN

    Yeme-içme kültüründeki de­ğişim ve dönüşümüne öncü­lük eden, cumhuriyetle yaşıt Baylan’ın asırlık yolculuğu bir kitaba dönüştü. Yazar Seve­cen Tunç kitabında Baylan’ın öyküsünü cumhuriyet tarihine koşut biçimde, tarihî dönemeç­lerin, değişimlerin, toplumsal ve ekonomik gelişmelerin izlerini sürerek anlatıyor. Baylan’ın mar­kalaşma sürecinin kahramanı ve Türkiye’nin ilk ‘okullu’ pastacısı olan Harry Lenas’ın öyküsünün de ayrıntılı biçimde ele alındığı kitaptan; Baylan’ın en meşhur lezzeti “Kup Griye”nin yaratıcı­sı olarak bilinen Lenas’ın aynı zamanda espresso kahve, cap­puccino, İtalyan dondurmaları, milkshake, tiramisu, İskandinav kanepeleri ve tam yağlı grav­yer peynirden yapılan “hakiki” tostları İstanbul’a ilk getiren kişi olduğunu da öğreniyoruz.

    TÜRK HAVA HARP SANAYİİ TARİHİ

    Osman Yalçın kitabında Türki­ye’nin pek çok ülkeden önce baş­ladığı ve hızlı geliştiği, fakat çabuk duraksadığı hava harp sanayisini geçmişten günümüze kadar ay­rıntılarıyla aktarıyor. İlk bölümde Mahmud Şevket Paşa’nın, savaş uçakları ufukta henüz belirmiş­ken harekete geçmesi ve havacılık çalışmalarının dünya devleriyle eşzamanlı olarak başlaması var. İlk hava harekatını Balkan Savaşları’nda gerçekleştiren Türk pilotlar, 1. Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda da kritik rol­ler oynuyorlar. Sonraki bölümde ise erken cumhuriyet dönemi ha­vacılık hamleleri, devletin ve özel girişimcilerin yatırımları, Türk uçaklarının dünyayla rekabet edecek seviyeye ulaşması, bu atı­lımın 2. Dünya Savaşı yıllarında duraklaması ve günümüze kadar olan dönem anlatılıyor.

    DENGE OYUNU

    Nazi-Sovyet Saldırmazlık Antlaşması’nın imzalandığı, Fransa’nın birkaç hafta içinde çöktüğü, Mihver güçlerinin hızla ilerlediği bir dönemde Türkiye, 2. Dünya Savaşı’na girmemek için büyük bir gayret göstermişti. Selim Deringil bu kitabında, iktisadî ve askerî açıdan eli epey zayıf olan Türki­ye’nin bu dönemde izlediği dış politikayı anlatıyor. Dış politi­kayı yönetenlerin gerçekçiliği ön plana alarak, nasıl “aktif ta­rafsızlık” izlediklerini, Müttefik ve Mihver ülkelerin diplomatla­rıyla nasıl pazarlık yaptıklarını, hangi argümanları kullandık­larını, savaş sırasında yaşanan­lar ve savaş sonrasında olacak­lar konusunda hangi hususlara dikkat ettiklerini diplomatik kaynakları, anıları, belgeleri ve basını ayrıntılı bir şekilde inceleyerek yansıtıyor.

    AVRUPA’DA VE OSMANLI’DA CADILIK

    Özge Özal kitabında, kadınların bir başkaldırı olarak benimse­diği cadı kimliğini, bu kimliğin evrimini, cadıların temsil ettiği doğaüstü güçleri, cadı avının arka planını ve tarihteki bazı cadı avı vakalarını anlatırken Avrupa tarihine has bir olgu olarak kabul edilen cadılık kavramının bu coğrafyayla sınırlı olmadığının da altını çiziyor. Zaten kitabın bir amacı da Osmanlı coğrafya­sındaki cadılık anlayışına ışık tutmak. Cadılığın Osmanlı’daki karşılığının Avrupa’dakinden farklarını açıklayan yazar, kitabın sonraki bölümlerinde Osmanlı İmparatorluğu’nda cadı­lıkla suçlanıp cezalandırılmış ka­dınlardan, birtakım cadılık vaka­ları sebebiyle alınan önlemlerden örneklere yer vermiş. Görsellerle zenginleştirilen kitabın sonunda geniş bir kaynakça da var.

    TRAKYA’DA BİR LİMAN KENTİ: SELYMBRİA

    Tanzimat dönemiyle birlikte tutulmaya başlanan temettuat defterleri, vatandaşların bilgile­riyle hayvan, arazi ve diğer mal malvarlıklarının hane bazında kaydedildiği resmî defterlerdi. Dönemin sosyal ve ekonomik tarihinin araştırılmasında önemli kaynak rolü üstlenen bu defterler, öncelikle devletin vergi mükelleflerini ayrıntılı biçimde tespit etmesine ve daha düzenli vergi toplamasına yarıyordu. Ahmet Can Uysal bu kitabında, 1845’te Silivri’de (eski adı Selymbria) tutulan temet­tuat defterlerinden yola çıkarak o yıllarda İstanbul’un buğday ihtiyacının önemli bir bölü­münü karşılayan ve hareketli bir ticaret hayatının olduğu Silivri’nin demografik, ekono­mik ve idarî yapısını mahalleler ve etnik topluluklar ölçeğinde detaylı bir şekilde inceliyor.

    XIX. YÜZYIL İSTANBUL’UNDA RUMLAR

    Meropi Anastassiadou bu kita­bında Pera Rumlar’ı özelinde İstanbul’un toplumsal, ekono­mik, kültürel ve kentsel değişi­minin izlerini sürmüş. 19. yüzyıl başında henüz bir mahalle olan Pera’nın yarım yüzyıl içinde Os­manlı modernleşmesinin vitrini ve yüzünü Avrupa’ya çevirmiş bir başkentin kalbi haline geli­şini anlatıldığı kitapta kiliseleri, okulları, hastaneleri ve hayır kurumlarıyla İstanbul’daki Rum varlığı anlatılırken Rumlar’ın gündelik yaşamından kesitler de sunuluyor. Anlatılanların arka planında, milliyetçiliğin yük­seldiği bir çağda kozmopolit İs­tanbul’un dönüşümü, Tanzimat reformlarının Rum kurumları üzerindeki etkisi, siyasal çalkan­tılar, rakip ideolojiler, cemaat içi dinamikler, tartışmalar, gerilim­ler ve uzlaşmalar da anlatılmış.

  • Osmanlı’da ‘gâvur’a dayatılan ayrımcı bir uygulama: Cizye

    Osmanlı’da ‘gâvur’a dayatılan ayrımcı bir uygulama: Cizye

    Osmanlılar’da gayrimüslimlerden alınan cizye vergisi, 1855’te kaldırılıncaya kadar devletin en önemli gelir kalemlerinden biri oldu. Asırlarca İslâmiyet’e göre “nas” olarak kabul edilen ve değiştirilmesi, ilgası akla bile getirilmeyen cizyenin kaldırılması, Kırım Savaşı’ndan itibaren Batı’nın dayattığı şartlar sonucu gerçekleşmişti. Kaybolan belgelerin izinde…

    Osmanlı Devleti’nin Kur’an’a dayanan şer’i kaynaklı vergilerinden olan “Cizye Vergisi”, buluğ çağına ermiş gayrimüslim erkeklerden; bunların sağlıklı, görünür bir sa­katlığı bulunmayan, iş-güç sahibi olanlarından alınırdı. İstisnai şekilde askerliğe alınmayan Müslüman Çingeneler de cizye mükellefi sayılmışlar ve bölge­lerindeki gayrimüslim Çingene­ler’den daha düşük bir miktarda “Kıptiyan Cizyesi” ödemekle yükümlü olmuşlardır.

    Devletin ilk zamanlarından itibaren uzun bir süre rahip, papaz, manastırda inzivada yaşayan keşişler gibi din adam­larından alınmasa da, 18. yüzyıl­dan itibaren onlar da mükellef sırasına konmuştur. Yaşlılar, kadınlar ve çocukların tamamen muaf tutulduğu bu vergi uzun asırlar boyunca farklılıklarla uygulanmış, ancak İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren ana hatlarıyla aynı kalmıştır; zaman­la Osmanlı Devleti’nin en önemli gelir kaynakları arasına girmiş­tir. Dönemlere göre değişiklikler olsa da, bütçe gelirlerinin % 10 ilâ % 20’sinin sağlandığı önemli bir kalem oluşturmuştur.

    1_Belge_1
     “Kağıd-ı cizye-i gebran” başlıklı bu evrak mükellefin adı ve bölgesinin yazılı olmaması nedeniyle tahsildara teslim edilmemiş bir örnek. 1107 olan tarihindeki 7 rakamı karalanmış.

    Mükellefler maddi güçleri­ne göre “âlâ-evsat-edna” yani “zengin-orta hâlli-yoksul” diye üç sınıfa ayrılmıştır. Ödedikleri vergi -teorik olarak Hz. Mu­hammed döneminde uygulan­dığı söylenen- zenginden 48, orta hâlliden 24, yoksuldan 12 dirhem (1 dirhem = 3.207 gram) saf gümüş karşılığı alınmaya çalışılmışsa da; her dönem ve Osmanlılar’ın her bölgesi için aynı miktarda olmamış, enflasyonist baskının hisse­dildiği yıllar içinde de değer kaymaları yaşanmıştır. Bazı yıllar seyyanen herkese aynı vergi salınmış ve ortalama de­ğer olarak “1 altın” üzerinden alınmıştır.

    Osmanlı tebaası Müs­lümanlar’la gayrimüslimler, Gülhane Hatt-ı Hümayunu’na (1839) kadar eşit sayılmadılar. Müslümanlar’a karşı şahitliği kabul edilmeyen, onların evle­rinden daha yüksek ve gösterişli ev yapmalarına, ata binmelerine, sarı mest/pabuç giymelerine izin verilmeyen gayrimüslimler, bir de cizye vergisi ödemekle yükümlü kılınmışlardı.

    Gayrimüslimler, Kur’an’ın Tevbe Suresi’nin 19. Ayeti’nde (farklı yorumlar olsa da) “küçük düşürülüp kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşılması” istenilen kişilerdir. Bu durum, şüphesiz onların toplumsal psikolojileri üzerinde de sarsıcı etkiler yapmıştır. Diğer taraftan, Müslümanlar’ın askerlik yüküm­lülüğü varken askerlik yapmayan ve buna karşılık korunmaya alı­nan (ehl-i zimmet) gayrimüslim­ler, devletin çöküş dönemlerinde savaşlarda kırılan, ticaret ve sanat erbabı olmaktan uzaklaşan Müslümanlara göre nüfusları­nı korumuş; daha avantajlı bir durum elde etmişlerdi. Yine de cizye ödememek için isyanlara kalkışmışlardır.

    Ağırlıkla İslâmî fıkıh kural­larına göre yönetilen devlette, cizyenin tahsilatı her yıl hicrî yılbaşı olan 1 Muharrem’den başlatılırdı. Bu maksatla yur­dun dörtbir yanına gönderilen fermanlarda, Kur’an’dan, hadis ve fıkıh kaynaklarından ilgili deliller zikredilerek cizyenin meşruiyeti vurgulanırdı. Cizye tahsildarlarına reayaya zulme­dilmemesi, hile ve yolsuzluktan uzak durulması mutlaka tembih edilirdi. Buna rağmen insan faktörünün devreye girdiği akçeli işlerde yolsuzluklar kaçınılmaz oluyordu. Reayaya yapılan hak­sızlık ve zulüm sadece tahsildar­lar, kadılar, idareciler tarafından değildi; kimi yıllarda vergi tahsi­latı maktu olarak kilise adamları tarafından yapılıyor ve onlar da kendi dindaşlarını zulüm ve hak­sızlığa maruz bırakabiliyordu.

    Osmanlı Devleti’nin samimi olarak bu yolsuzlukları önlemeye çalıştığı bir gerçektir. Padişahlar, valide sultanlar, padişah kızları, özellikle kendi haslarında, mu­kataalarında yaşayan gayrimüs­limlerin haklarını korumaya, onları ezdirmemeye dikkat etmişlerdir. Cizye tahsildarla­rı, âmilleri, câbileri arasında yolsuzluğa ve gayrimüslimlere eziyete kalkışanların cezalandı­rılmalarına, haksız yere alınan vergilerin mükelleflere iadesine dair çok sayıda ferman ve belge vardır. Bunlardan görebildik­lerim içinde, 2. Mahmud’un (1785-1839) hatt-ı hümayunu en etkileyici olanıdır. Kara Yorgi’nin Sırp İsyanı sırasında tedip edilen ve Osmanlı tabiiyetini yeniden kabul eden 100 bin kişiye eski cizyelerinden daha yüksek mik­tarda vergi tarh edilmesi için izin isteyen Sadrazam Hurşid Ahmed Paşa’ya; “Ziyade evrak sürüp [cizye evrakı] hizmet göstermek için reayayı tazyik etmesin. Mül­ke akçeden ziyade reaya lazım­dır. Aslından buna dikkat olun­mayıp hemen bugünkü faideye bakılarak ekser umur yolundan çıkmağa sebep olmuştur” cüm­lelerini bizzat kalemiyle yazan 2 Mahmud buna izin vermemiştir (TSMAe, 711/20).

    1_Belge_2
    İslâm’a geçen bir Hıristiyan için yapılan tören. Jean Du Mont gravürü, 1694.

    Devletin bilhassa askerî hu­suslarda istihdam ettiği marto­los, voynuk, madenci, tersane iş­çisi gibi görevliler ile tulumbacı, hekim ve benzeri sivil görevler­deki iş-güç sahibi gayrimüslim­ler, talepleri halinde genellikle cizyeden muaf tutulurlardı. Ecnebi sefaretlerinde hizmet­karlık eden Osmanlı tebaasından gayrimüslimler başlangıçta az sayıda olduklarından cizyeden muaf sayılmışlardır. Ancak zamanla sefirlerin, konsolos ve ahidnameli tüccarların bu imti­yazı istismar ederek çok sayıda gayrimüslime muafiyet almaları devleti fazlasıyla rahatsız etmiş ve bu durumun izalesi için yoğun mesai sarfedilmiştir.

    Tanzimat Devri, cizye vergisi gibi “nas” olarak kabul edilen bazı İslâmî kuralların temelli kaldırıldığı veya yumuşatıldığı bir dönemdir. Kanunî dönemin­de “faizin haramlığı” varken, para vakıfları yoluyla paranın ve “muamele-i şer’iye” adı verilen dolambaçlı yollarla faiz geliri elde edil­mesine nasıl izin verilmişse; 19. yüzyılda da köle ticareti­nin yasaklanması, mürtedin (İslâm’dan çıkan) öldürülmesi, müslim-gayrimüslim eşitsiz­liğinin giderilmesi, cizyenin kaldırılması gibi, geçen Osman­lı asırlarında “dokunulamaz ve değiştirilemez” diye bilinen ko­nularda, Batı dünyasının istekleri doğrultusunda hareket edilmiş­tir. Mürted ve şahitlik mesele­sinde dinî hükümlerin ortadan kaldırılmasına cesaret edileme­yerek, ecnebilerin davaları şer’i mahkemelerden adliye mahke­melerine alınmış; İslâmiyet’ten çıktığı için katledilmesi gereken­ler hakkında hüküm verilmesi geriye bırakılmış veya hükümler infaz edilmemiştir.

    Asırlarca nas olarak kabul edi­len ve değiştirilmesi, ilgası akla bile getirilmeyen cizye vergisinin kaldırılması, 19. yüzyılda düvel-i muazzama tarafından Osmanlı Devleti üzerinde kurulan baskı sonucu gündeme gelmiştir. 1848 devrimlerinin Avrupa’da yarattığı kargaşa ortamından ve ulusların bağımsızlık mücadele­sinin Osmanlı gayrimüslimlerine yansımasından ürken Osmanlı yönetimi; İngiltere Büyükelçi­si Canning’in eşitlik, mürted, şahitlik, gayrimüslimlere rütbe verilmesi ve cizye gibi konular­daki taleplerini ilk defa 1850’de uzlaşmacı bir niyetle ele almışsa da hafif makyajdan başka bir dü­zenleme yapmamıştır (BOA.İ.DH. 213/12447).

    Aynı taleplerin yerine getiril­mesi, 1853-56 Kırım Savaşı’nda Rusya’ya karşı Fransa ve İngiltere ile kurulan ittifakın ardından Osmanlılar’ın Paris Konferan­sı’na katılabilmeleri için şart koşulmuştur. Babıâli bürokrasisi bu dayatma karşısında, şeyhülis­lamlık ile yürüttüğü müzakere­lerde İslâm tarihinden “duruma uygun” bir delil aramış ve Hz. Ömer’in Hıristiyan Arap kabi­lesi Beni Tağlib’in talebi üzerine onlardan cizye alınmamasına yönelik kararına/içtihadına dayanarak tüm Osmanlı ülke­sindeki gayrimüslimlerden cizye vergisini kaldırmıştır (1855).

    1_Belge_3
    1604’e ait, Cizye-i Edirne başlıklı bu kağıt, orta boylu, ak sakallı, sol eli çolak Dimitri veled-i Teno’ya verilen bir cizye evrakı.

    Cizye kalkınca gayrimüslim­lerin askere alınmaları gündeme gelmiştir. O sırada kimi devlet adamları tarafından Hıristiyan­ların askere alınmaları uygun görülmediğinden ve gayrimüs­limler de zaten askerlik yapmak istemediklerinden, cizye yerine bedelli askerlik getirilmiştir. 1909’da gayrimüslimlerin de zorunlu askerlik ile yükümlü kılınmasına kadar, bu bedel uygulaması yürürlükte kalmıştır. Bu tarihten sonra Osmanlı Dev­leti’nde cizye tamamen kalkmış ve toplumsal hafızadan da büyük oranda silinmiştir.

    1_Belge_4
    1691’e ait Cizye-i Kaza-i Tırnova başlıklı kağıt, uzun boylu, açık kaşlı, ela gözlü, sarı traş bıyıklı Miho veled-i Yovan’a verilen cizye evrakı.

    Cizye kağıtları, Osmanlı diplomatikası açısından “tezkire” başlığı altında sınıflandırılan belgelerdendir. Devlet ile vatan­daş arasındaki akçeli ilişkilerin kısa-öz cümlelerle, stilize yazı ve işaretlerle oluşturulduğu bu tür tezkirelerin çoğu maliye kalem­lerine aittir. Tanzimat öncesi dönemde defterdarların idare­sinde olup “bab-ı defterî” olarak adlandırılan maliye büroların­dan Cizye Muhasebesi Kalemi, konuyla ilgili her türlü belge ve defterin hazırlanıp tutulduğu bürodur. Bu büro, Tanzimat’ın ilanından kısa bir süre önce “bab-ı defterî” yerine oluşturu­lan Maliye Nezareti bünyesinde, cizye vergisi kaldırılıncaya kadar varlığını sürdürmüştür.

    İstanbul’un fethi öncesi yıllara ait evrak ve defter nadir olduğundan bunların kayıtları­na vakıf olmasak da, kuruluştan itibaren gayrimüslimlerden cizye vergisi alınmıştır. Cizye Muhasebesi Kalemi’nde hazır­lanan cizye tezkireleri vergiyi ödeyen reayaya teslim edilip yanlarında kaldığından, arşivle­rimizde bunların çok az sayıda örneği mevcuttur. Arşivlerde bulunanlar da mükelleflerin ölü­müyle gayrimüslim kocabaşıları tarafından kayıttan düşülmesi için teslim edilenlerden, gerek­li boşlukları doldurulmamış örneklerden veya konu olduğu davanın belge eki olarak işi bi­tince arşivlere kaldırılanlardan ibarettir.

    Cizye tezkireleri, bugünün A4 ebadındaki bir tabaka kağıdın her çeyrek kısmına 1 adet tezkire isabet edecek tarzda kesilmiş­tir. Bazı yıllara ait tezkirelerin kenarları, ıstampa ile basılmış motiflerle çerçeve içine alınmış­tır. Yalova’da 1744’de İbrahim Müteferrika tarafından kuru­lan kağıt fabrikasında, 1760’a kadar cizye kağıdı üretilmiştir. Fabrikada çalışan zimmîler, her yıl belirli miktarda cizye kağıdı üretip Cizye Muhasebesi’ne teslim etmeleri karşılığında bu vergiden muaf tutulmuşlardı. 1. Abdülhamid devrinde, 1784’te, cizye kağıtlarının matbaada basıldığının kayıtlarına rastla­nılmıştır (BOA.HAT. 807). Matbu veya gayrimatbu kağıtların mü­hürleme işlemleri Cizye Muha­sebesi’nde yapılır; her bölgenin cizye defterlerindeki mükellef sayıları ve sınıflarına göre ev­rakı hazırlanır; bunlar torbalara doldurulduktan sonra mü­hürlenir ve defterleri koruyan birlikte tahsildarlarla birlikte bölgelerine gönderilirdi.

    Kağıdın en üstünde yer alan iki mühürden biri, cizyenin “âlâ-evsat-edna” sınıflarından hangisine ait olduğunu, diğeri ise cizye tahsilatının hicrî yılını göste­rir. Alttaki iki mühürden biri başdefterdara, diğeri cizye muhasebecisi efendiye aittir. Bazı evrakta 5. mühür olarak cizye mülteziminin adı bu­lunur. Kaza adı yazıyla değil mühürle vurulmuşsa, mü­hür adedi 6’ya çıkar. Üstteki ilk satırda cizyenin hangi gayrimüslim tabakaya ait olduğu “Cizye-i Gebrân/Ya­hudiyân/Kıbtiyân” ibare­siyle yazılır; ait olduğu kaza neresiyse oranın adı da alt satırda belirtilir. Onun altında, ortaya gelecek şekilde mükel­lefin baba adıyla birlikte adı ve eşkalinden ayırt edici özellik­leri (uzun boylu, ela gözlü, açık kaşlı, sarı bıyıklı, matruş, bir eli çolak vs.) kaydedilmiştir. Cizye muhasebesi usullerinde, evrak üzerinde “Hıristiyan” tabiri kullanılmaz, Sâsâni devrinden itibaren Mecusî, Ateşperest an­lamına gelen “gebr” kelimesinin çoğulu olan “gebran” tabiriyle Hıristiyanlar kastedilir. Türkçe­de kullanılan “gavur” kelimesi de bazı yorumlara göre kafir kelimesinin değişime uğramış şekli olmayıp “gebr” sözcüğün­den gelmiştir.

    1_Belge_5
    Istampa baskısı, motifli çerçevesiyle bir Kıbtiyân-ı Müslim’e (Müslüman Çingene) ait cizye kağıdı. Mühürde 1106 [1694] tarihi yer almasına rağmen klişedeki 1107 tarihi hatalı basılmış olmalı ki 7 rakamı kazınmış.

    Kaynaklarımız genel ola­rak cizye kağıtlarının ilk defa 1691’de Köprülüzade Fazıl Mus­tafa Paşa’nın cizye reformuyla, cizyesini ödeyen gayrimüslim mükelleflere teslim edilmek üzere ihdas edildiğinden sö­zetseler de; 1604 (1013) yılından örnekler (BOA.D.CMH.1/23) ile, Haremeyn Evkafı reayalarının bağlı bulundukları vakfa cizye­lerini ödediklerinde verilen 1624 (1034) yılından tezkireler vardır (TSMAe. 1412/46). Bunların şe­killeri de 1691 reformunda ihdas edildiği söylenen tezkirelerden farklı değildir. Aslında, mükel­leflerin ödedikleri cizye kar­şılığında aldıkları bir makbuz mahiyetinde olan bu tezkireler, Osmanlı devrinde icat edilmiş değildir. Hz. Ali ve Hz. Ömer’in halifelikleri sırasında cizyeleri­ni ödeyenlere tahsildarların deri parçasından mamul mühürlü makbuzlar verdikleri, bazen de o makbuzları boyunlarına astırdıkları kayıtlıdır. Osmanlı devrinde de cizye kağıdını alan mükellefler bunları mutlaka yanlarında taşımakla ve kırda, şehirde, yolda karşılarına çıkan cizye kolcuları istedikleri tak­dirde ibraz etmekle yükümlüy­düler. Arşivimizde mevcut cizye tezkirelerinin, sahipleri tara­fından 5-6 kez katlanıp küçük bir muska boyutuna indirildiği anlaşılmaktadır. Muhtemelen bir muskanın içinde taşındığını gösteren kat yerleri hâlen görül­mektedir.

    Yürürlükten kaldırılan matbu veya gayrimatbu cizye belge­lerinin toplu hâlde bulunduğu Topkapı Sarayı Kubbealtı’nda, bunların lüzumsuz sayılarak saray mutfaklarında yakılması için 1881’de çeşitli girişimlerde bulunulmuştur (TSMAe. 626/45; 630/90). 1883’te, Kubbealtı’nın tamir edilmesiyle ilgili bir belgede (TSMAe. 607/1) ise hâlen orada durduklarına bakılırsa, bu ilk girişime izin alınamamış demektir. Topluca günümüze intikal eden cizye belgeleri ol­madığına göre; bunlar ya tespit edemediğimiz bir tarihte imha edilmişlerdir ya da Abdurrah­man Şeref Bey’in 2. Meşruti­yet’in ilanından sonra kurulan Tarih-i Osmanî Encümeni adına Kubbealtı’ndaki evrakı Hazine-i Evrak’a naklettirdiği sırada çürüdüğü tespit edilen belgeler arasındadır.

  • ‘Kullanışlı’ bir kutuplaşma: Dinî tutuculuk – bağnazlık

    17. yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı iktidarını ve sokağı etkileyen Kadızadeliler hareketi, ıslahat hareketlerini hedef almış; bunları dinî yönden baskılamıştı. Yeniliklerin toplumda kabul görmesi üzerine bunlara en çok rağbet gösterenler, bir zamanlar bunları engellemeye çalışanlar oldu! Zaten bağnazlığın ince taraflarından biri de buydu.

    Vaiz Kadızade Mehmed Efendi, 4. Murad’ın hükümdarlığı (1623- 1640) zamanında padişahın yakınında yer almış, çevresine topladığı kalabalık bir kitleyle yarım asırdan fazla süren Kadı­zadeliler hareketinin temelini atmıştı. Kadızade Mehmed esas olarak 16. yüzyıl Osmanlı toplu­munda, Kanunî devrinde adını duyuran din adamlarından Birgivi Mehmed Efendi adlı bir fakihin fikirlerinden etkilen­mişti. Aslında ana akım, 14. yüzyıl başında Anadolu, Irak ve Suriye civarında Moğol istila­sının tüm şiddetiyle sürdüğü zamanların siyasal ortamında önemli bir kişilik olarak Şam’da ortaya çıkan İbn Teymiye adlı âlimin görüşleridir.

    İbn Teymiye, İslâm dininde Hz. Muhammed sonrasında gelişen ve “bid’at” adı verilen uygulamaların dinde yeri olmadığını söylemiş ve bunla­ra savaş açmıştı. İslâm’ın Hz. Muhammed dönemindeki “saf” hâlini yeniden toplum nezdin­de egemen kılmaya yönelik bu bakışaçısına “Selefilik” adı verilmiştir. Selefiler, Kur’an’da yazılanlara ve sünnete bağlı kalan saf bir İslâm inancını gaye edindikleri iddiasındadır; bu yolda yorum farklılıklarını kabul etmezler; ancak kendi anlayışlarının da bir tür yorum olduğu gerçeğini gözardı eder­ler. Asırlar sonra aynı görüş­leri dile getiren Kadızadeliler, Osmanlı Devleti’nin resmî din anlayışı olan İslâm’ın Sünnilik yorumunda kendilerine aykırı gelen hususlara “emr-i maruf, nehy-i münker/iyiliği emretme, kötülüğü engelleme” ilkesiyle karşı çıkmaya başladılar.

    İlginçtir ki 17. yüzyılda aynı Müslümanlıkta olduğu gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da “saf akideye dönüş” eğilimleri görülür. Hıristiyanlığın Pro­testan kanadı içinde yer alan ve İngiltere’deki siyasal geliş­melerde 16. yüzyıl ortalarından itibaren taraf olarak bir yüzyıl boyunca toplumu derinden etkileyen Püritenizm akımı ile Yahudilikte yeni bir Mesih olma iddiasıyla ortaya çıkan Sabetay Sevi’nin önderliğindeki Sabeta­yizm cereyanı böyledir. Aynı za­manlarda Rus Ortodoks Kilisesi ile ayrılığa düşen Malakanların yüzyıllar içinde Batı Anadolu’ya veya Kars’a yerleştirilmeleri farklı yönlerden cereyan et­mişse de, ihtilaflarının özünde dinde saflık arayışı vardır.

    Kullanışlı bir kutuplaşma
    Kadirîler, 17. yüzyıldan itibaren Kadızadelilerin hedefindeki tarikatlardan biri oldu. Gravürler Mouradja d’Ohsson’un “Tableau General de l’Empire Othoman” (1787) adlı eserinden alınmıştır.

    “Saf, katkısız” anlamındaki “pure” kelimesinden türetilen Püritenizm, içinde yer aldığı Protestanlığın en saf Hıristi­yanlık inancına kavuşması için çaba gösterilmesinin adı oldu. İngiliz Püritenleri 1620’den itibaren baskı altında bulun­dukları Britanya’yı terketmeye başladılar ve peyderpey göç ettikleri Yeni Dünya/Amerika kıtasında hareketlerini et­kinleştirerek günümüzdeki ABD’nin kuruluşunda en büyük hisseye sahip oldular.

    Osmanlı topraklarındaki Yahudilerin büyük çoğunlu­ğunun aralarında istemediği Sabetayizm mensuplarının ce­zalandırılması talebi de, Sultan 4. Mehmed’e başvurmaları üze­rine Sabetay Sevi ile 200 aile civarında olduğu rivayet edilen müritlerinin toplu hâlde İslâm dinine geçmesiyle hâlledildi.

    Kadızadeliler ise hem devlet adamları arasında hem de ka­muoyu nezdinde güçlü dayanak noktalarına tutunarak toplum üzerinde uzun süre etkili oldu. Hareketin liderlerinin sürgü­ne gönderilip taraftarlarının cezalandırılmasından sonra bile görüşleri etkisini yitirmedi. Günümüzde de kimi çevreler­de tüm canlılığıyla yaşamaya devam etti, ediyor.

    Kadızadelilerin hedef aldık­ları ilk kurumsal yapı, İslâmi­yet’in zuhurundan sonra yerel inanışlar ve felsefi akımlarla beslenerek “tasavvuf” adını alan düşünce sistemi oldu. Tasavvuf ekollerinin o yıllarda Osmanlı topraklarında en yay­gın olanlarından Mevlevilik ve Halvetilik tarikatları ve bağlı­larına karşı vaaz kürsülerinden itiraz seslerini yükseltmekle kalmadılar; onların tekkeleri­ne saldırıp, dervişlere sopa ve kesici aletlerle hücum ettiler.

    17. yüzyılın ilk yarısında Hal­veti Tarikatı’nın şeyhi olan Ab­dülmecid Sivasî de 4. Murad’ın saygı duyduğu ve yakınında bulundurduğu kişilerdendi. Hatta 4. Murad, 1633’teki büyük İstanbul yangını sonrasında Yeni Cami’de Kadızade Mehmed ile Abdülmecid Sivasî’ye peşpe­şe vaaz verdirmiş ve kalabalık cemaatle birlikte kendisi de vaazları dinlemişti.

    4. Murad, Kadızade Meh­med’in tütünün, kahvenin ha­ram olduğuna yönelik vaazları­nı, İstanbul’un asayişini büyük ölçüde ihlal eden Sipahi ve Yeniçerilerin toplantı mekânla­rı olan kahvehaneleri kapatmak için bir fırsat olarak gördü. Meş­hur tütün ve kahve yasakları bu tarihten sonra uygulamaya konuldu; asayişin sağlanması yolunda tebdil-i kıyafet şehri gezen padişahın tütün ve kahve bağımlılarına karşı amansız “siyaseten katl” politikalarına meşruiyet kazandırıldı.

    Kadızade Mehmed sadece ta­savvuf aleyhtarlığıyla kalmadı. O yılların Osmanlı toplumu­nun dar bir çevresinde bilinip geneline yayılmayan bazı dinî konulardaki ihtilafları tartış­maya açarak kamuoyunu uzun süre meşgul etti. Kâtip Çelebi bir zamanlar rahle-i tedrisin­den geçtiği Kadızade Efendi’yi hocası olduğundan saygıyla ansa da, bu hareketin sistema­tize ettiği görüşleri ve ona karşı Sivasî Efendi taraftarlarının mücadelesini objektif bir tavırla Mizanü’l-Hak fî İhtiyari’l-Ehak adlı kitabıyla bizlere anlattı. Türkiye kütüphanelerinde çok sayıda yazmasının bulunma­sı, o tarihlerdeki tartışmalara toplumun duyduğu ilginin kanıtıdır.

    resim_2024-08-25_021933437
    Rufâî tarikatına bağlı olanlar Kadızadeliler tarafından bi’dat kabul edilen zikir törenleri sırasında.

    Kâtip Çelebi o günlerin en tartışmalı konuları olan “Hızır’ın yaşayıp yaşamadığı; müzik, tekkelerde raks ve sema; peygamber ve sahabenin adları geçtiğinde salatü selam okun­ması; tütün, kahve, afyon; Hz. Muhammed’in ana-babasının iman veya küfür üzere ölümü; Firavun’un imanı; Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi’nin küfre düşüp düşmediği; Yezid’e lanet okuma; bid’at; kabir ziyaretle­ri; Regaib ve Kadir gibi kandil geceleri; tokalaşma-musafaha, selamlarken başla, vücutla eğilme; emr-i bi’l-maruf; millet; rüşvet; Birgivi ve Ebussuud; Sivasi ve Kadızade” başlıkla­rını sağlam bir muhakeme ve tarafsızlıkla eserinde inceleyip açıkladı. Görüldüğü üzere bu başlıklarda yer alan tartışma konuları bilgili-bilgisiz halk kit­lelerinin silahlı-bıçaklı çatış­malarına sebep olacak derece­de hayati konular değildir. Vaiz ve şeyhlerin elinde büyütüle büyütüle oluşan kartopundan çığın altında kalan taraftarlar yaklaşık yarım asır birbirle­rinden şüphe duyarak yaşamış ve iki taraf da birbirine zarar vermiştir.

    Kâtip Çelebi’nin, dergimizin 33. sayısında da alıntıladığı­mız şu meşhur sözleri yüksek bir seviyeyi yansıttığı gibi, günümüzde dahi geçerliliğini korumaktadır:

    “Bir grup akıllı insan -bu ha­dise taassuptan doğan bir kuru kavgadır. Bunlar iki faziletli şeyhtir; ne Sivasî ne Kadızade Efendi bize cenneti garan­ti edemez. Birbirlerine olan muhalefetleri bunları meşhur etti, padişah da bu sayede onları öğrendi. Onlar da yakaladıkları şöhreti iyi değerlendirdiler. İşlerini görüp dünya nimetle­rinden yararlandılar. Ahmaklık edip onların davasını sürdü­rürsek elimize zarardan başka bir nesne geçmez- diyerek işe karışmadılar. İslâm Sultanı iç çatışmaya ve bozgunculuğa yolaçmaması için böyle taassup sahiplerini kahretmeli, ceza­landırmalıdır. Bu ihtilafın, iki taraftan birinin galip gelmesine fırsat verilmeden sonlandırıl­ması zorunludur. Gerek Sivasî gerekse Kadızade taraftarla­rı ahmaktır. Âlemin düzeni insanların hadlerini aşmadan hayatlarını sürdürmeleriyle sağlanır”.

    resim_2024-08-25_021939760
    Mevlevî dervişler de uzun bir dönem boyunca Kadızadelilerin saldırılarına maruz kaldı.

    Kadızadeliler “tahta tepenler ve düdük çalanlar” yakıştırma­sıyla itham ettikleri Halvetî ve Mevlevî tarikatlarının mürit­lerine saldırıp tekkelerini ka­pattırmaya başladıkları sırada o kadar ileriye gitmişlerdi ki işi, yıkılan tekkelerin yerinde­ki toprağın metrelerce kazılıp denize atılmasını, aksi takdirde oralarda yapılacak mescitlerde kılınacak namazların kabul ol­mayacağını iddia etmeye kadar vardırmışlardı!

    Sivasî taraftarları da boş durmuyor, Kadızadelilerin ilham kaynakları olan Birgili Mehmed Efendi’nin kitapların­daki hükümlerin yanlışlığını ortaya koymaya, kaynaklarının düzmece olduğunu ispata çalı­şıyorlardı.

    Osmanlı uleması uzun süre bu iki grup arasındaki kavganın politikaya yansıyan yönleriyle de uğraştı. Sivasî ve Kadıza­de’nin peşpeşe ölümlerinden sonra yerleri boş kalmadı. Ka­dızadeliler Üstüvânî Mehmed Efendi (öl. 1661) ile Vânî Mehmed Efendi’yi (öl. 1685) zamanla başlarına geçirdikten sonra da çatışmalar devam etti. Vaaz kürsülerinde alenen siyaset güdülüyor, işbaşındaki sadra­zam ve vezirlerin aleyhine çok keskin propagandalar yürütü­lüyordu. Boynueğri Mehmed Paşa’nın 1656’da sadaretten azledilmesindeki etkileri çok güçlüydü. Yerine gelen Köprülü Mehmed Paşa’nın sadareti­nin ilk haftasında yoğunlukla bulundukları Fatih Camii’nde eyleme geçen Kadızadeliler; bid’at olarak gördükleri selâtin camilerindeki birden fazla minarenin yıktırılması; tek­kelerin kapatılması; türbelerin yıktırılması; felsefe, mantık, matematik, astronomi gibi akli ilimlerden önce Kur’an, tefsir ve hadis gibi nakli ilimlerin öğretilmesi; namazda ve diğer ibadetlerde sonradan ortaya çıkan her uygulamanın yü­rürlükten kaldırılması için 4. Mehmed’den talepte bulunma­ya karar verdiler.

    Köprülü Mehmed Paşa bun­lara taviz vermeyerek müca­deleye başladığında, toplumsal gerginliğin azaltılması için, liderleri hakkında verilmiş idam fermanlarını sürgün ce­zasına çevirmeyi tercih etti. O sıralarda Kadızadelilerin önde gelenlerinden olan Üstüvânî Mehmed, Türk Ahmed ve Diva­ne Mustafa’nın Kıbrıs’a sürül­mesiyle bir süreliğine ortalık sakinleşti.

    resim_2024-08-25_021945847
    Gravür, Rufaî dervişlerinin zikir esnasında vücutlarını şişledikleri “Burhan” ayinini temsil ediyor.

    Vânî Mehmed’in nüfuzunu artırması

    Ne var ki 4. Mehmed’in çok önem verdiği, kendine ve Şehzade Mustafa’ya hoca olarak tayin ettiği Vânî Mehmed, saray çevresinde elde ettiği nüfuzla padişahı Kadızadeli fikirleriyle yeniden tanıştırdı. Onun isteği doğrultusunda kabir ziyareti yasaklanırken bazı tekkelerle meyhaneler de kapatıldı.

    Bu yazıda yeni bir belge olarak ortaya koyduğumuz vak’a, Vânî Mehmed Efendi’nin gücünün arttığı bu dönemde, İstanbul’da Sultan Selim Camii’nde Kadı­zadelilerin Halvetî dervişlerine saldırmalarını konu edinmek­tedir. İstanbul’da Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Beşir Ağa bölümünde 676 numarada bulu­nan Mecmua’nın ilk sayfasında yazılı olan bu not; Kadızadelilerin şimdiye kadar bildiğimiz Fatih Camii’nde, Bursa’da ve tekke­lerde çıkardıkları olaylara ilave olarak Sultan Selim Camii’nde de şiddet eylemlerinde bulundukla­rını bildirmektedir.

    Vânî Mehmed gücünün doruklarındayken ikbali zevale döndü ve hocası olduğu 4. Meh­med tarafından Kestel-Bursa’ya sürüldükten az sonra, 1685’te öldü. Nüfuzlu zamanında Bursa’ya sürdürdüğü mutasav­vıflardan Niyâzî-i Mısrî’yle aynı yerde sürgüne katlanamadı. İlginçtir, Yahudilerin şikâyetiy­le Sabetay Sevi’yi 4. Mehmed’in huzurunda sorguya çeken de Vânî Efendi olmuştu. Ölümün­den yıllar sonra bile İstanbul’da adının verildiği Vaniköy sem­tine tasavvuf erbabının rağbet etmediği, burada oturmayı iste­mediği, hatta denizden semtin koyuna uğramayıp açıktan geçtikleri anlatılan hikayeler­dendir.

    Vânî Mehmed’in ölümünden sonra Kadızadeliler hareketi kendine önemli bir lider çıkaramadı; ancak toplum katman­ları ve inanç grupları arasında varlığını günümüze kadar sürdürdü.

    Zaten Osmanlı Devleti de 1683 Viyana Kuşatması’ndan sonra 1699 Karlofça Barışı’na kadar sürekli savaş hâlinde kalmış ve antlaşma sonrasında 1703’te tahta çıkan 3. Ahmed’in saltanatı sıralarında bambaş­ka bir dünya anlayışına doğru yol almıştı. Bu durum, sanatta ve teknolojide Batı’ya açıl­ma gündeminde, vüzeradan ve ulemadan Kadızadelileri destekleyecek etkili, nüfuzlu kimselerin çıkmamış olmasına bağlanabilir.

    Kadızadeli zihniyeti Osmanlı topraklarında asla yok olmadı. Bu akımın takipçileri, bir gün mutlaka toplumu dönüştürüp kendilerine benzetecekleri hayalinden hiç uzaklaşmadı. Hareket ve doktrin itibarıyla pek destekçi bulamadıkla­rından, varlıklarının ortadan kalktığı düşünülmemelidir. IŞİD ve Taliban zihniyetlerinin tutunduğu bir dünyada kulla­nışlı olmaları hâlinde destekçi bulmaları sorun olmaz. Şiddete olan eğilimleri de kullanışlılık imkanlarını olağanüstü artırır.

    resim_2024-08-25_021952153
    Niyâzî-i Mısrî’nin 17. yüzyılda Kadızâdeliler tarafından sürgün edildiği Limni Adası’ndaki türbesi.

    Kadızadeli zihniyetinin devam eden etkileri

    18. asrın ortalarında Muhammed b. Abdülvehhab’ın Arap Yarımadası’nda temellerini attığı ve bugün Suudi Arabistan’ın resmî zihniyetini temsil eden Vehhabilik hareketi, aynı Birgili ve takipçisi Kadızadeli toplulukları gibi itikadi olarak İbn Teymiye ekolüne yaslanarak gelişmiş ve bir devletin ideolojisi hâline gelebilmiştir.

    Osmanlıların Lale Devri, Ni­zam-ı Cedid ve Tanzimat Devri olarak tasnif edilen ıslahat devirlerinde muhalif grupların tezlerini dile getirirken kullan­dığı argümanlar daima aynı kaynaklara dayanır. Askerlikte, donanmada, sanayi ve teknolo­jide yapılmaya çalışılan ıslahat, gerçekleştirilmeye çalışılan yenilikler sürekli olarak bu hareketin mirasçıları tarafın­dan engellenmeye çalışılmıştır. Ancak bu yenilikler toplumda büyük kabul görüp, kullanımla­rıyla hayatı kolaylaştırmış; o za­man da bunları bizzat engelle­meye çalışanlar, bunlara en çok rağbet gösterenler olmuştur! Zaten bağnazlığın ince tarafla­rından biri de budur.

    18. ve 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’ne iltica eden veya davet edilen -Baron de Tott gibi- ya­bancı uzmanların anılarında sıklıkla görüşlerini eleştirerek yer verdikleri “yobaz taifesi”, Kadızadelilerle aynı damardan gelişmiştir.

    Geçen asrın başında Hüseyin Vassaf ve ortalarında Cema­lettin Server Revnakoğlu gibi tasavvuf araştırmacılarının “Fatih Sofuları” adını taktıkları inanç grubu; nitelikleri itibarıy­la Kadızadelilerin 20. yüzyıla da intikal etmiş somut mirasçıları olarak değerlendirilmelidir. Tarikatları zındıklıkla suçlayan, devlet görevi almak istemeyen, kendilerinden olmayana kız vermeyen, camilerde imamın arkasında namaza durmayıp bir kenarda içlerinden birini imamete geçiren, çocuklarını kendi sıbyan mekteplerine gön­deren bu topluluk, tipik Kadıza­deli özellikleri gösterir.

    4. Murad devrindeki Kadı­zade Mehmed’in tütünü haram kılması gibi, bunların ilk reisle­ri olan Oflu Emin Efendi’nin en bilinen eseri de tütünü haram ilan ettiği risalesidir. Geçmiş asırlarda tekke-medrese ça­tışması hâlinde gelişen, ancak günümüzde tekke ile medreseyi uzlaştırıp kaynaştıran taassup hareketlerinin toplumu hangi meçhule götürebilecekleri dikkatle incelenip değerlendi­rilmelidir.

    1 BELGE’NİN BELGESİ

    Sultan Selim Camii’nde sabaha kadar süren çatışma

    Kadızadeli taraftarları Fatih’te önce Halvetîyye tarikatı mensuplarına, sonra hadiseleri bastırmaya çalışan Yeniçerilere saldırmıştı.

    Eski Türkçesiyle

    60-65 1BELGE_dk

    Mine’l-Garaib Elleti Vaka’a fî 13 min Safer li-Sene 78 (4 Ağustos 1667)

    Safer ayının 13. gecesi leyle-i Hamîs’de dua Sultan Selim Cami-i Şeri­fi’nde ber-mukteza-yı de’b olup cami-i şerife etrafından adamlar gelip ol gece ihya ve seheri Asâkir-i İslam mansur ve a’da-yı din-i mübîn makhur olmak üzere ihya ve duaya varanlar ba’de salatü’l-ışa Halvetiye tarîkında olanlar eslâfdan [İslam’dan?] anane ile sabit olan üzere kelime-i tevhide şüru’larında muhibb-i Kadızadelerin dimağların­da olan habaseti izhar için yanlarına kimi deste-çûb ve kimi kebîr bıçaklar i’dâd eylemişler imiş. Halvetiyye cehrle tevhide şüru’larında taraf-ı âhar birkaç kimesne meclislerine gelip “Nehy-i münker zimmetimize lazım geldi. Bî-ma­na ne çağırır, bağırırsız. Eylediğinizi kâfir ve Yehud ve Mecusî eylemez. Siz mülhidlersiz ve Rafizîlersiz ve zındık­larsız” deyu tevhid-i şerif eylemekten men’e cesaret eylediklerinde halk iki taraf olup ve içlerine erâzil dahi karışıp mükâlemeleri müşâteme ve mudâ­rebeye müeddi olmağla Sultan Selim şorbacısı yoldaşlarıyla geldikte meğer Kadızade tarafında olanlar âlât-ı darb u cerhi i’dad eylemişler imiş. Men’e kadir olmayıp belki onları dahi darb u şetm edip mabeynlerinde sabaha gelince üç defa muharebe ve mudarebe olup kimi mecruh ve kimi meşcuc-ı demle cami-i şerifi telvis edip [derkenardaki cümle ilave] ve birisinin bir gözünü çıkarmışlar. Dülbendler ve feraceler ve hırkalar ve kiminin yanlarında olan akçeleri zayi olup ashab-ı hal ve akdin bir tarafı guşmal olmamıştır. Hak Sübhanehu ve Teâlâ hayırlar vere. Ve bu vak’a Edir­ne’de rikâb-ı sultana arz olunmuştur.

    Günümüz Türkçesiyle

    Vak’a 4 Ağustos 1667 gecesi Fatih semtindeki Sultan Selim Camii’nde cereyan etmiştir. (Bu cami Kadızade Mehmed Efendi ile Abdülmecid Sivasî Efendi’nin uzun süre vaaz verdiği camidir ve o sıralarda Vânî Mehmed Efendi de vaazları için burayı seçmiştir. Fatih semti 1656’da nispeten durdurulan Kadızadeli taraftarlarının yoğunlukla meskûn bulundukları bir yerdir). Her sınıftan kalabalık bir cemaat adet üzere sabaha kadar ibadet için toplanırlar. İslam askerlerinin zaferi ve düşman askerleri­nin bozguna uğraması maksadıyla dualar edilir (Girit kuşatmasının en şiddetli zamanlarıdır ve cemaatin sabaha kadar ibadeti bu gerekçeyle olmalıdır). Yatsı nama­zından sonra Halvetî dervişleri kendi usulleri üzere sesli zikir çekmeye başladıklarında yanlarına gelen Kadızadeli taraftarları bunların kötülüğünü engellemek yani “nehy-i münker” hakları olduğu iddiasıyla “Neden böyle anlamsız anlamsız bağırıp çağırıyorsunuz. Sizin yaptığınızı kâfir, Yahudi, Mecusi yapmaz. Sizler dinsiz, Rafızî ve zındıklarsınız” diyerek olay çıkartırlar ve tarikat usulünce zikir yapmalarına engel olurlar. İki tarafa ayrılan halkın arasına ayak takımı da karışınca konuşmaları kavgaya dönüşür. Sultan Selim semtinde görevli Yeniçeri Çorbacısı yoldaşlarıyla yetişse de Kadızadeliler önceden hazırladıkları sopa ve büyük bıçaklarla Yeniçerileri engeller hatta belki de sövüp onları da döverler. Sabaha kadar gruplar arasında üç kez çatışma çıkar ve cami yaralıların kanlarıyla kirlenir. Birinin de gözü çıkar. Tülbent, ferace ve hırkalar, kiminin yanında olan paralar kaybo­lur. Çatışan taraflardan hiçbirine söz geçirilememiştir. Bu olay Edirne’de olan sultanın eşiğine arz olunmuştur.

  • Klasik Osmanlı tarihçiliğinin en önemli isimlerinden

    Osmanlı İmparatorluğu’nda Aydın ve Bürokrat: Tarihçi Mustafa Ali (1541-1600) kitabıyla Kanunî döneminde Osmanlı kimliğini ustaca anlatan, klasik dönem Osmanlı tarihçiliğinin büyük isimlerinden Cornell H. Fleischer, 24 Nisan’da 73 yaşında hayata veda etti. Yetiştirdiği tarihçilerde, yayınlarında ve dostlarının anılarında yaşayacak.

    Chicago Üniversitesi öğretim üyesi ve klasik dönem Osmanlı tarihçiliğinin önde gelen isimlerinden Cornell H. Fleischer’i yitirmenin üzüntüsü içindeyim. Günümüz dünyasında genç denecek bir yaşta kaybettiği­miz Cornell, çocukluğunda bir süre yaşadığı Ortadoğu’ya gönülden bağlı, Arapça, Farsça ve Türkçe­ye tümüyle hâkim bir insandı. Yakından tanıyabildiğim yabancı meslektaşlarım arasında kuşkusuz en iyi Türkçe konuşandı. Sohbetler koyulaştığında cümlelerine, yaşça benden büyük olmasına karşın, “abi” diye başladığını hatırlıyorum.

    resim_2024-08-25_171640257

    Osmanlı İmparatorluğu’nun 16. yüzyılı konusunda dünyaca tanınmış bir uzman olan Cornell, Türkçeye Osmanlı İmparatorlu­ğu’nda Aydın ve Bürokrat: Tarihçi Mustafa Ali (1541-1600) başlığıyla çevrilen kitabıyla Kanunî Sultan Süleyman zamanında “Osmanlı ol­ma”nın nasıl bir şey olduğunu çok ustaca anlatmış ve bu entelektüel biyografi kitabıyla ayrıca Osmanlı tarihçiliğinde yeni bir çığır açmıştı. Mehdilik, sahibkıranlık ve kâhinlik konularında, özellikle Hicret’in 1000. yılında beklenen kıyamete ilişkin kehanetler üzerinde çalışan Cornell’in bu konularda yazdığı makaleler de geçen yıl Türkçede yayımlandı.

    Doktorasını 1982’de Princeton Üniversitesi’nden alan Cornell, hemen ertesi yıl Ohio Devlet Üni­versitesi’nde hocalığa başlamıştı. 1985’te Washington Üniversite­si’ne (St. Louis) geçti ve burada 8 yıl kaldı. 1993’ten beri Chicago Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Cornell, 40 yıllık hocalık ya­şamında sayısız öğrenci yetiştirdi. Bugün Osmanlı tarihçisi olarak tanıdığımız pek çok isim kendisi­nin rahle-i tedrisinden geçmiştir. Dolayısıyla, Cornell’in kıymetli hatırasının yalnızca üstün vasıflı yayınlarında ya da benim gibi dostu olmak ayrıcalığına erişmiş kişilerin anılarında değil, öğrencisi olmuş olan çok sayıda Osmanlı tarihçisinin eserlerinde de yaşaya­cağından eminim.

    ROBERT G. OUSTERHOUT (1950-2023)

    resim_2024-08-25_173049345

    Bizans İstanbul’unu bugünün insanına anlattı

    İstanbul, Trakya, Kapadokya ve Ku­düs’te Bizans mimarisi, anıtsal sanat ve şehircilik üzerine araştırmalara imza atmış ünlü Bizans mimarisi uzmanı Robert G. Ousterhout, 23 Nisan’da hayata veda etti. Pennsylvania Üniversitesi Sanat Ta­rihi Bölümü’nde Bizans Sanatı ve Mimarisi profesörü ve Antik Çalışmalar Merkezi Direktörü olarak görev yapan Ousterhout İstanbul, Kapadokya ve Kudüs’teki Bizans mimarisi, anıtsal resim sanatı ve şehir ya­şamı üzerine çalışmalar yapmış; Sanatsal Açıdan Kariye Camii; Bizans’ın Yapı Us­taları; Tarihî Kartlarda Yaşayan İstanbul; Bizans Toplumunu Görünür Kılmak gibi önemli çalışmalara imza atmıştı. 2011’den bu yana Koç Üniversitesi’nin uluslara­rası yaz okulu “Bağlamda Kapadokya” lisansüstü seminerinin eş yönetmenliğini yapıyordu.