Etiket: osmanlı dönemi

  • Bakırköy İnşaat azasında 6 Kişi Nasıl Öldü?


    istanbul 1914 yılına elektrikli tramvay heyecanıyla girmişti. atlı tramvaylar tarihe karışmış ise de tramvay kazaları can almaya devam ediyordu. buna son zamanlarda otomobil kazaları eklenmişti. fakat hiçbir kaza, nisan ayında meydana gelen ve 16 kişinin ölümüne yol açan ulaşım bağlantılı kaza kadar yakıcı olmamıştı. bakırköy’deki istasyonun temel kazısında sona yaklaşılırken 8 nisan 1914’te yaşanan çökme nedeniyle yirmiden fazla işçi toprak altında kaldı.

    İstanbul’u Balkan şehirlerine bağlayan Rumeli Demiryolu’nun inşasından yaklaşık kırk yıl sonra bu yolun Sirkeci-Yeşilköy arasının çift hatta dönüştürülmesine karar verilmiş, Rumeli Demiryolu’nu yapan Şark Demiryolları Şirketi çift hat inşaatına 1910 yılında başlamıştı. Proje kapsamında, 1872’de yapılmış olan Makriköy (Bakırköy) İstasyonu’nun genişletilmesi kararlaştırılmıştı. Bu tarihte Alman sermayesinin hâkim olduğu Şark Demiryolları Şirketi, inşaatı İtalyan müteahhit Parissis’e verdi. Parissis de Avusturyalı mühendis Hochreiter ile anlaştı. Böylece birer ustabaşı ve amele çavuşu ile yeteri kadar amele istihdam edilerek inşaata başlandı.

    Geliyorum Diyen Kaza
    İnşaatın temel kazısında sona yaklaşıldığı 8 Nisan 1914 günü saat 10.30 sıralarında meydana gelen ani bir çökme nedeniyle yirmiden fazla işçi toprak altında kaldı. Soruşturma sırasında çizilen krokide görüldüğü üzere, İstanbul’un gözde esnafından tekstilci Şamlı Mustafa Efendi’nin köşkünün altına yakın bir yerde Bizans devrinden kalma ve taştan inşa edilmiş bir kemerli yapıya rastlanmıştı. Kemerin barutla parçalanarak yıkılması planlanmıştı fakat barut yerleştirilebilmesi için ortasına doğru bir tünel açılması gerekiyordu. Temelin içi bir buçuk metre kadar kazılmıştı ki altı boşaldığı için dayanaksız kalan 5 metre yüksekliğinde ve 1 metre kalınlığındaki kemer sırtı işçilerin üzerine yıkıldı. Yakındaki diğer işçiler, ahali ve Yüzbaşı Aziz kumandasındaki bir grup, kazma ve küreklerle işçilerin imdadına koştu. Altıncı Alay’dan İsmail Hakkı Bey de bir miktar asker ve Hilal-i Ahmer grubuyla kurtarma işine destek vermiş, Şehremaneti olay yerine bir otomobil göndermiş, ayrıca sağlık ekipleri gelmişti.

    Enkaz Altından Arkadaşlarını Çıkarmalarına İzin Verilmedi
    Çökmenin yaşandığı yerde, Doğu şehirlerinden yeni gelmiş amele grubu çalışmaktaydı. İlk hamlede enkazın ön tarafından 7 işçi yaralı olarak kurtarıldı. Bunların memleketleri, adları ve yaşları şöyleydi: Hınıslı Ahmet oğlu İsa (13), Karahisarlı İbrahim oğlu Halil (45), Muşlu Mehmet oğlu Esad (40), Bitlisli Abdullah oğlu Teço (50), Bitlisli Murat oğlu Cendo (50), Karahisarlı Mehmet oğlu Hasan (46) ve Bulanıklı Derviş oğlu Mehmet (35). Bakırköy Belediye Tabibi Tolyan, Yeşilköy Tabibi Nihanyan, Doktor Binbaşı Fevzi Bey, Eczacı Kargopoulos ve Doktor Miralay Hıristaki’nin çevredeki eczanelerden aldıkları malzemelerle yaptıkları ilk müdahalenin ardından yaralılar trenle Yedikule’deki Balıklı Rum Hastanesi’ne nakledildi. 

    Başları parçalanmış, bacakları kopmuş, iç organları fırlamış hâlde çıkarılan cansız bedenler ise Bakırköy Camii’nde gasledildikten sonra hemen defnedildi. Bunların kimlikleri: Bulanıklı Ramazan oğlu Diyav (35), Bitlisli Nadir oğlu Cendo (35), Bulanıklı Nadir oğlu Holida (50), Bulanıklı Derviş oğlu Aziz (50), Bitlisli İbrahim oğlu Mustafa (38) ve Bulanıklı Ömer oğlu Mustafa (38) şeklindeydi. Çoğu birbirinin akrabası olan ve bir gün önce işe alınmış olan grup 25 kişiydi. Bunlardan biri ilk anda kaçarak yara almadan kurtulmuş, ikisi ise o gün işe gelmemişti. Toprak altında daha dokuz kişi bulunmaktaydı. Hastanedeki yaralılardan Halil de akşama doğru can vermişti.


    “çöken kemer kütlesi her biri onlarca ton ağırlığında dört parçaya ayrılmıştı. bunların insan gücüyle kaldırılması imkânsız olduğundan şirket’e yapılan ısrarlar sonucunda yedikule ve sirkeci’deki iki vinç olay yerine getirildi. fakat en fazla 16 ton kaldırma gücüne sahip vinçlerden birinin zincirinin kopması üzerine çalışma durduruldu. kemer parçaları kaldırılamadığı için işçiler âdeta ölüme terk edildi.”

    Çöken kemer kütlesi her biri onlarca ton ağırlığında dört parçaya ayrılmıştı. Bunların insan gücüyle kaldırılması imkânsız olduğundan Şirket’e yapılan ısrarlar sonucunda Yedikule ve Sirkeci’deki iki vinç olay yerine getirildi. Fakat en fazla 16 ton kaldırma gücüne sahip vinçlerden birinin zincirinin kopması üzerine çalışma durduruldu. Kemer parçaları kaldırılamadığı için işçiler âdeta ölüme terk edildi. Ertesi gün mühendis raporları uyarınca kaza yerinde çalışılması riskli görüldüğünden ve feci kazadan olumsuz etkilenen ameleler de korku, endişe ve üzüntüleri nedeniyle çalışmak istemediklerinden inşaat tatil edildi. Amelelerin enkaz altındaki arkadaşlarını çıkarmalarına izin verilmedi. Müteakip günlerde de soruşturmanın selameti nedeniyle kazı yapılmadı. Enkaz altındakilerle beraber ölü sayısı 16’ya yükseldi. 

    Soruşturmalar ve Raporlar
    Polis, Adliye, Nafia Nezareti ve Şehremaneti kurulları ayrı ayrı inceleme ve soruşturmalar yapıp raporlar hazırladılar. Bazı inşaat görevlilerinin ifade vermeye gelmemesi, hemen tamamının inkârcı bir üslup takınıp sorumluluğu birbirinin üstüne atmaları yüzünden soruşturma uzadı. Polisin 9 Nisan tarihli ön raporunda, kazanın müteahhit ve mühendisin kurallara riayet etmemeleri yüzünden meydana geldiği belirtilmiştir. Şehremaneti mühendisi Piraşkoh ise raporunu kroki üzerindeki harflerle anlatmıştır: “8 Nisan 1914 Çarşamba günü Bakırköy İstasyonu önündeki inşaatta meydana gelen feci kazanın sebebini araştırmak üzere olay yerine gittim. Ekli krokide gösterildiği üzere E-L-V-B yönünde hafriyat yapılmakta iken ortaya çıkan V-N-H duvarının parça parça yıkılması mümkün olmadığından altının oyulmaya başladığını mühendis ifade etmektedir.

    Duvarın altındaki hafriyat N-H yönünde T noktasına kadar 1 metre 40 santim ilerleyince altı boşaldığı için amelenin üzerine yıkılmıştır. Bu kadar uzun boşluğun üzerindeki yapının çökeceğini hesap edemeyen mühendis doğrudan kusurludur. Gözlem ve görüşlerim bundan ibarettir.”


    “krokide görüldüğü üzere, altı oyulan ve herhangi bir istinat unsuru yerleştirilmediği için boşluk üzerinde kalan kemerin çökeceğini yoldan gelip geçen ahali dahi tahmin etmiş ve mühendise defalarca ihtarda bulunmuş olmasına rağmen mühendis aldırış etmemiştir.”

    Krokide görüldüğü üzere, altı oyulan ve herhangi bir istinat unsuru yerleştirilmediği için boşluk üzerinde kalan kemerin çökeceğini yoldan gelip geçen ahali dahi tahmin etmiş ve mühendise defalarca ihtarda bulunmuş olmasına rağmen mühendis aldırış etmemiştir. Ustabaşı Marcilio sorgusunda, kemerin barutla yıkılması kararlaştırıldığı için yer altında kimsenin çalıştırılmadığını savunurken, işçiler tam tersine Marcilio ile amele çavuşu Mehmet’in kendilerini kemerin altında çalışmaya sevk ettiklerini söylemişlerdir. Müteahhit Parissis teknik bakımdan kusur bulunmadığını savunmuş, Krieger adlı mühendis inşaatın o kısmının kendisine ait olmadığını belirterek Hochreiter’i işaret etmiş; Hochreiter ise kazayı öngördüğünü fakat işi durdurma yetkisi müteahhitte olduğu için onu bilgilendirdiğini söyleyerek sorumluluğu Parissis’e yüklemiştir.

    Soruşturma, teknik sorumluların ihmalini ortaya sermiştir. Altı oyulan tonlarca ağırlıktaki kemerin yıkılacağını hesap edemeyen ve ihtarlara kulak tıkayan mühendis Hochreiter ile gerekli denetimi yapmayan müteahhit Parissis’in kusurlu oldukları açıktı. Nafia Nezareti de kendisine yönelen eleştiriler üzerine Demajo ve Galip adlı mühendislere keşif yaptırmış, bunlar da sorumluluğun tamamen Hochreiter’e ait olduğunu rapor etmişlerdir.

    Ecnebi Şirketlere Öfke, Hükümete Sitem
    Basının hedefinde Şark Demiryolları Şirketi vardı. Olay öncesinde önlemleri almayan Şirket, olaydan sonra da gevşek davranmıştır. Bütün ekipmanıyla kurtarma faaliyetine girişmesi beklenirken vinçlerini kullanmaya nazlanmış, civardaki işçilerin yardıma koşmasına bile gerek duymamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın yaklaştığı bu günlerde, yerli basın, Avrupalı şirket, müteahhit ve mühendislere öfke duymaktaydı. Şirketler, Müslüman canına değer vermemekle suçlanıyordu. Tanin gazetesi, kendilerine yarım yevmiye reva görüldüğü hâlde en tehlikeli işlerde çalıştırılan amelenin sayısının kaydedildiği bir defter bile bulunmamasını eleştirerek, amelenin “kurbanlık sürü addedilmesini” kınamıştır. Tasfir-i Efkâr, şimdiye kadar bu tür kazalarda yüzlerce kişinin öldüğünü belirterek, “birçok kişinin hayatıyla eğlenen, onu hiçe sayan bu insafsız ve merhametsiz” Frenk şirketlerinden hesap sorup mazlum vatandaşların hukukunu korumayan hükümete yüklenmiştir. Zira her kazanın ardından yapılan iş, “bir-iki rapor tutup üç-beş ah u vah etmekten” öte geçmemiştir. Ülkenin birer birer yitip giden yahut sakat kalan bu enerjik ve faydalı bireylerinin kendilerine veya yakınlarına tazminat namına ya bir şey verilmemiş ya da hiç değerindeki miktarlar reva görülmüştür. Hele kazaların derinlemesine incelenerek sorumlu ve suçluların cezalandırılması yoluna hiç gidilmemiştir. Bakırköy olayı dosyasının da “insafsız şirketler menfaatine” kapanmasına seyirci kalmak istemeyen Tasfir-i Efkâr hem mağdurların haklarını korumak hem de bundan sonrası için bir ibret olmak üzere sorumluluk üstlenerek davacı olmaya karar vermiştir. Zorunlu giderleri üstlenen gazete, tanınmış avukatlardan Talat Bey’le anlaşmış, mağdurları ve yakınlarını evraklarıyla beraber yönetim binasına davet etmiştir.

    Tamamen Şirket’e ait olduğu gözlenen suçun 182. madde kapsamında değerlendirileceğini belirten bir hukukçu ise Osmanlı kanunlarında mali sorumluluk hakkında açıklık olmadığından tazminat için yaralıların bizzat ve ölenlerin vârislerinin talep ve iddiada bulunmaları gerektiğini hatırlatmıştır. Sabah gazetesinin yazdığına göre, yaralılar ile ölenlerden bazılarının akraba ve yakınları Adliye Nezareti’ne dilekçe vererek ölenler için diyet/tazminat ödenmesini, yaralıların çalışamadıkları günlere ait gündeliklerinin inşaat mühendisinden tahsilini ve ayrıca mühendisin cezalandırılmasını talep etmişlerdir. Ancak işçilerin çoğunun yakınları memleketlerinde bulunduğundan dava sürecinin uzaması kaçınılmazdı. Nitekim Bidayet Hâkimi Rıfat Bey’in ifadeleri alıp diğer evrakla beraber dosyayı tamamlayarak savcılığa sunması haziran ortalarını bulmuştur. Gündemin diğer konularından dolayı Bakırköy kazası haberleri gazete sayfalarından uzaklaşmıştır. Nihayet temmuzun sonunda Dünya Savaşı’nın başlaması, Osmanlı Hükümeti’nin seferberlik ve moratoryum ilanı ile girilen yeni süreçteki sorunlar ve İstanbul işgali acısı Bakırköy kazasını unutturacaktır.

    Karagöz’ün Şakası
    Mizah dergisi Karagöz’ün bu tarihlerde en fazla eleştirdiği konulardan biri, İstanbul’da özellikle tramvayların yol açtığı trafik kazalarıydı. Kazazedelerin parçalanmış bedenlerini gösteren karikatürü kapaktan yayımlayan derginin imzasız yazarı, “Bakırköy Kazası” başlığı altında incelediği inşaat faciasına ilginç bir yorum getirmişti: 

    “Ben bu başlığı gazetelerde gördüğüm zaman şaştım kaldım. Kendi kendime dedim ki, Bakırköy’ün kaza olduğunu bilmeyen kimse var mıdır ki yalnızca Bakırköy yazılmıyor da burasının kaymakam tarafından yönetilen bir kaza olduğu vurgulanıyor? Şaşkınlığım bir gün sürdü. Ertesi gün yine gazetelerde okudum ki işin feci tarafı komik tarafından daha büyükmüş. İhmal ve umursamazlık yüzünden birçok kişi telef olup gitti. Şimdi Şirket’in bu zavallıların ailelerine tazminat vermesi konuşuluyor. Giden gittikten sonra, heyhat!.. 

    Son günlerde İstanbul’un her tarafında kazalar artmaya başladı. Duvar kazası, çökme kazası, tramvay kazası, elektrik kazası. Memlekette bu kadar kaza varken hâlâ münhâl [boş] bir kaza bekleyen işsiz kaymakamlara ne demeli?..” #

    KAYNAKÇA
    İkdam, 9-10 Nisan 1914.
    Tanin, 9-10 Nisan 1914.
    Tasfir-i Efkâr, 11-16 Nisan 1914.
    Sabah, 9-12 Nisan 1914.
    Karagöz, 11 Nisan 1914.
  • Mimar Sinan’a Diyarbekir Selamı


    osmanlı padişahlarından ı. süleyman, ıı. selim ve ııı. murad dönemlerinde baş mimar olarak görev yapan koca sinan (koca mimar sinan ağa) bu topraklarda önemli eserler bırakmıştır. cami, mescit, medrese, türbe, imaret, darüşşifa (hastane), su yolu, köprü, kervansaray, hamam… edirne’de yaptığı selimiye camisi, dünya kültür mirası listesindedir. başta istanbul ve edirne olmak üzere eserleriyle bildiğimiz mimar sinan’ın diyarbekir’de (diyarbakır) inşa ettiği eserleri bilenlerimiz ise pek fazla olmasa gerek.

    Melik (Melek) Ahmet Paşa Camii 
    Melikahmet Caddesi (eski adı Uzunçarşı), 1960’lı yılların başında sağlı sollu yapılar yıktırılıp genişletilerek açılan, Diyarbakır Suriçi’nin Balıkçılarbaşı’ndan Urfakapı’ya (doğudan batıya) uzanan iki caddesinden biridir. Diğer cadde bu caddeyi ortadan bir haç gibi bölen Gazi Caddesi’dir (eski adı Bağdat Caddesi). 

    Melik (Melek) Ahmet Camii, Diyarbekirli, vergi iltizam memurluğu yapmış, sonra paşa olmuş, beylerbeylik ünvanı da almış Melek Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bitişiğinde bir de hamamı vardı. Son yıllarda hamamın bir bölümü yıktırılarak caminin caddeye bakan yüzündeki plastik satıcılarının deposu hâline dönüştürüldü. Cami şimdilerde restorasyona alınmış durumdadır.

    Mimar Sinan’a ait şehirdeki beş eserden biri olan Melik Ahmet Paşa Camii, caddenin en görkemli eseridir. Cami minaresinin çok önemli bir detayı vardır; 58. basamağına kadar iki ayrı merdiveni olup, 59. basamaktan sonra tek merdivene dönüşerek minarenin şerefesine çıkılır. Öylesine bir ritmik ahenge sahiptir ki o minareden ezan okumak! Şehrin namdar simalarından Mevlüthan Mustafa Bey kendisiyle bir kitabım için yaptığım sözlü tarih çalışmasında şöyle demişti: “Gençtim çıkar, minareden çıplak sesle saba makamında sabah ezanını okurdum. Sesim Urfakapı surlarına çarpar tekrar bana geri dönerdi…”

    Eser, önündeki plastik satıcıları nedeniyle âdeta görünmez hâldedir. Şehrin, caminin ibadet yerinin bir geçitle altı yol olan tek nadide eseridir. 

    Ali Paşa Camii (Külliye)
    Mimar Sinan’ın kentteki bir diğer eseri Ali Paşa Camisi’dir. Diyarbekir’de valilik yapmış olan Hadım Ali Paşa tarafından 1534-37 yılları arasında yaptırılmıştır. Kentin, bir kuşak gibi uzayıp giden Ben u Sen bölgesindeki surlarının, Evli-Ulu Beden ile Yedi Kardeş Burçları’nın tam karşısında, aynı adı taşıyan mahalledeki caddenin Suriçi cephesinde bir yapılar manzumesi olarak varlığını sürdüren önemli bir külliyedir.

    Tek kubbeli caminin Şafiiler kısmı 1769 yılında camiye eklenmiştir. Bu bölümde ek olarak medrese, hamam, zikirhane ve avluda şadırvanı da mevcuttur. Kare planlı yapının ibadet mekânının üzeri kubbeyle kapatılmıştır. Kubbe dışarıdan sekizgen bir kasnak üzerine oturtulmuş piramit tarzı bir yapıyla örtülüdür. Caminin iç duvarları yarısına kadar çiniyle kaplıdır. Caminin dış cephesi birer sıra siyah ve beyaz taş dokusuyla örülüdür.

    Ali Paşa Camisi’nin tek şerefeli minaresi beyaz taşla örülüdür ve yapının kuzeydoğusuna yerleştirilmiştir. 

    Caminin batı tarafında yer alan medrese, tek katlı ve dikdörtgen tarzda inşa edilmiştir. Medrese avlusunun sağ ve solunda önü eyvanlı beşer odası vardır. Avlunun güney yakasında sekizgen planlı mescit bölümü yer alır. Derslik olarak da kullanılan medresenin asıl örtüsü toprak damlı iken şimdilerde onarımdan geçirilerek betonla kapatılmıştır. Bir dönem “Düşkünler Evi-Dar-ül Acaze” olarak da hizmet yürüten bu bölüm, bir ara Sur İlçe Kaymakamlığı’na tahsis edilmişti. Şimdilerde yeniden restorasyona alınmıştır.

    Alipaşa camii ve külliyesinin ön bahçesinde birkaç mezardan oluşan bir mezarlık da vardır. Ayrıca külliye ve cami, yer aldığı mahalleye de ad olmuştur.

    Behram Paşa Camii
    Giriş kapısının üzerindeki kitabeden anlaşıldığı kadarıyla 1564 ila 1572 yılları arasında kentte valilik yapmış olan 13. Osmanlı Valisi Behram Paşa tarafından yaptırılmış. Melek (Melik) Ahmet Caddesi ile Mardin Kapı arasındaki bölgeye denk düşen Süleyman Nazif Mahallesi’nde yer alır cami. Tümüyle kesme taştan yapılmış bir sanat harikasıdır. İç ve dış taş işçiliğiyle Diyarbakır’ın en zengin sanat yapılı camisi olma özelliğine sahip bir yapıdır. Ayrıca caminin giriş kapısının ahşap işlemeleri muhteşemdir…

    İbadet mekânı kare planlıdır ve üzeri kubbe ile örtülüdür. Ana mihrabının dışında cami içerisinde altı mihrabı daha vardır. İç duvarlar belli bir yüksekliğe kadar İznik çinileriyle bezelidir. Kuzey yakasında çift kademeli ve yanlardan taşan beş eyvanlı son cemaat yeri vardır. Son cemaat yerinin yanlara taşan sağdaki kısmının üzerine de caminin minaresi yerleştirilmiştir. 


    “behram paşa camii, tuhfetu’l mi’marin adlı eserde mimar sinan eseri olarak kayıt altına alınmıştır. bu yönüyle yapının, sinan’ın silivrikapı’daki hadım ibrahim paşa camisi’ne benzer bir özellik taşıdığı da ifade edilir.”

    Caminin ana giriş kapısının üzeri mukarnaslı bir bordür ile çevrelenmiş olup üzerinde kitabesi mevcuttur. Ayrıca çilehanesi ve ortadaki şadırvanıyla birlikte çift revaklı yapısı ilgi çekicidir. Cami pencerelerinin demir parmaklıkları ve dövme lokmaları kayda değer işçiliğe sahiptir. 

    Behram Paşa Camii, Tuhfetu’l Mi’marin adlı eserde Mimar Sinan eseri olarak kayıt altına alınmıştır. Bu yönüyle yapının, Sinan’ın Silivrikapı’daki Hadım İbrahim Paşa Camisi’ne benzer bir özellik taşıdığı da ifade edilir.

    Mimar Sinan’ın hayatının son yıllarıyla ilgili olarak çocukluk arkadaşı olan Şair-Nakkaş Sâî Mustafa Çelebi’ye yazdırdığı bilinen üç eserlik Tezkereler’inden biridir Tuhfetu’l Mi’marin (Diğer iki eseri; Tezkiret’ül Bünyan ve Tezkiret’ül Ebniye). Bu eserde Sinan’ın mühendislik yönü ele alınır. Behram Paşa Camisi’nin Tuheftu’l Mi’marin’de yer alıyor olması bu yönüyle kayda değer özellik taşır.

    Caminin hemen yanı başında şimdilerde Kürt sözlü kültürünün taşıyıcı unsurları olan enstrümansız, sadece sesleriyle kılam ve sıtran (bir nevi şarkı-türkü) söyleyen Dengbêjlerin mekânı “Mala Dengbêjan” (Dengbêjler Evi) vardır. Eski ve bazalt taş evin avlusunda Dengbêjler seslerini ünlerken cami cemaati dinler. Ezan sesine de dengbêjler icabet eder…

    Fatih Paşa (Kurşunlu) Camii ve Özdemiroğlu Osman Paşa Türbesi
    Eski kentin Suriçi’nin Fatih Paşa Mahallesi’nde yer alan cami, 1516-20 yıllarında Diyarbekir Valisi Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yaptıran Bıyıklı Mehmet Paşa’nın adıyla da anılma özelliği vardır.

    Bıyıklı Mehmet Paşa, Osmanlı tarihinde Diyarbekir’e atanan ilk vali olarak tarihlere geçer. 1915-21 yılları arasında altı yıl süreyle görev yapar. Safevi savaşları nedeniyle kent de savaştan nasibini alıp hayli tahrip olunca hızla kentin imarına girişir Bıyıklı Mehmet Paşa. Şehrin doğu yakasında, eski kentin milattan önce 3000’li yıllarda ilk kurulduğu İçkale bölgesine çok yakın olan noktasında camii, medrese ve hamamdan oluşup kendi adıyla anılan “Bıyıklı Mehmet Paşa Külliyesi”ni yaptırır. 

    Kimi kayıtlarda dile getirildiği kadarıyla külliyenin yerinde Aziz Teodoros Kilisesi’nin olduğu ifade edilir. Kimi kayıtlarda ise külliyenin yerinde harap olmuş eski bir kiliseden artakalan bazalt taşların külliye inşasında kullanıldığı dillendirilir.  

    Fatih Paşa ya da halk arasında bilinen yaygın adıyla “Kurşunlu Camii” bugünkü yapısıyla çok özgün bir mimariyle yapılır. Caminin yapıldığı 1500’lü yılların başına kadar henüz İstanbul’un tanışmadığı “yarım kubbe” tarzı bu yapıda denenir ve sonradan İstanbul’daki camilerin mimarisinde de aynı tarz uygulanır. 

    Büyük kubbe ve etrafındaki küçük kubbelerin üzeri kurşunla kaplanır. Bu özelliği nedeniyle cami halk arasında “Kurşunlu Camii” olarak ünlenir ve âdeta diğer adı “Bıyıklı Mehmet Paşa” ya da sonradan paşanın ünvanı olması nedeniyle eklenen “Fatih Paşa Camii” isimleri neredeyse unutulur…

    Caminin eklentisi olarak hizmet gören bir de hamamı vardır. Hamam, yıllar sonra şehre seyyah kimliğiyle gelen Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde çok özel bir anlatımla “Kürtler Hamamı” bir diğer adıyla “Eşbak Hamamı” olarak dillendirilir. Külliyenin sahibi ve kentin ilk Osmanlı valisi Bıyıklı Mehmet Paşa 1521 yılında vefat edince vasiyeti üzerine kendi adıyla anılan külliyenin arka haziresine defnedilir.

    Yaygın bilgiye göre Mimar Sinan’ın kentteki beş eserinden biridir. Mimarisi, Sinan’ın İstanbul’daki Şehzade Camisi’ndeki tarza benzerdir. Siyah bazalt ve beyaz taşların harmonisi mimari özelliğidir. Son cemaat bölümünün üzerinde sekiz sütunla desteklenen yedi kubbesi vardır ve kubbeleri açıktır. Kubbenin iç kısmında Arapça İslam’ın dört halifesinin adları yazlıdır. Mihrap ve minberi Osmanlı tarzıyla yapılmıştır. Tek şerefeli minaresi klasik Osmanlı mimari tarzını yansıtır.

    Minarenin hemen yanı başına Özdemiroğlu Osman Paşa’nın türbesi ekli olduğundan minare kaidesinin doğu bölümü kapanmıştır. 

    Mimar Sinan’ın eserlerinin listelendiği Tuhfetu’l Mi’marin adlı eserde türbenin adı geçmektedir. Caminin batı yakasına düşen türbe kentte 1571-75 yılları arasında valilik yapmış olan Özdemiroğlu Osman Paşa için 1585 yılında yaptırılmıştır. Türbe, Mimar Sinan’ın Fatih Paşa Camii ile birlikte bir diğer eseridir…

    Fatih Paşa (Kurşunlu) Camii ve Özdemiroğlu Osman Paşa Türbesi’ne, bugün o bölgenin son birkaç yıl içinde yeniden restorasyonu sonucu hemen yanı başındaki İçkale’nin Küpeli Kapısı’nın önünden, uzun ve hayli geniş bir güzergâhtan gidilir. O yol üzerinde bir de Nasuh Paşa Camii vardır. İşte o Nasuh Paşa Camisi’nin önünden başlayarak Fatih Paşa Camisi’nin avlusunun içine kadar -bundan on yıl öncesine kadar- her hafta pazar günleri açık “Halk Pazarı” kurulurdu. Öyle bir pazar ki sabahın beşinden öğle namazı saatine kadar sürerdi pazarın yoğunluğu. Diyarbakırlı kuşbazların cins kuşları da bakıcıların işli bakır kap-kacakları da sergilenir, satılırdı. Çoğunluğu eski hatta antika olmuş ya da artık kullanılmadığı için elden düşmüş eşyaların yanında hırsızlık malları da satılırdı. Eşyası çalınanlar bazen pazarda arardı çalınan eşyasını ve bulunca ya ciddi kavgalar yaşanırdı satıcıyla ya da bir şekilde birilerinin araya girmesiyle tatlıya bağlanırdı.

    Tarihî verilere ve Suriçi’nin en eski yerleşkesi Amida Höyük’te birkaç yıldır yürütülen kazılarda ortaya çıkan buluntulara göre şehrin dokuz bin yıllık bir kesintisiz yaşam alanından söz edebiliyoruz. İşte böylesine kıymetli bir kadim yerleşkenin etrafını çepçevre kuşatan ve beş kilometreden fazla, kalkan balığı görüntüsünde, dört yöne açılan dört kapısı ve seksen iki burçlu mimari yapısıyla dünyada tek örnek olup 2015’ten beri UNESCO’nun kalıcı tarihî kültürel miras listesinde olan Diyarbakır Surları içinde beş asır önceden bugüne kalan bir buluşma davetine selamdır bu yazı.

    Sinan’ın pek de bilinmeyen Doğu diyarındaki beş eserini yön levhaları ile birbirine bağlayan bir çağrı bizimkisi… #

  • İbn Battûta’nın İzinde Adım Adım Anadolu ve Ahilik

    İbn Battûta’nın İzinde Adım Adım Anadolu ve Ahilik


    ünlü gezgin ibn battûta’nın 14. yüzyılda anadolu’da yaptığı yolculuk, sadece bir gezginin deneyimlerini değil, aynı zamanda bir dönemin sosyal, kültürel ve ekonomik yapısını da yansıtıyor. ibn battûta, tarihçiler ve araştırmacılar için anadolu’nun zengin tarihine dair önemli bir kaynak teşkil etmekte ve battûta’nın gözünden bu coğrafyayı anlamamıza yardımcı olmaktadır.

    Fas’ın Tanca kentinde 1304 yılında doğan, Orta Çağ’ın en büyük gezgini İbn Battûta’nın 22 yaşında hacca gitmek için 14 Haziran 1325’te Tanca’dan başlayan yolculuğu 28 yıl sürecektir. Üç kıtada 117.500 km yol kateden Battûta, Fas sultanının isteği üzerine anılarını kâtip İbn Cüzey aracılığıyla yazmaya başlar. İbn Battûta’nın kısa adı Rıhle olan seyahatnamesi bugün dünyanın en çok tanınan eserleri arasındadır. 

    Ibn-i_Batuta_1) ibni battuta
    İbn Battûta’yı devenin sırtında gösteren bir minyatür.

    İbn Battûta Alanya ve Antalya’da
    Lazkiye’de Cenevizli tüccar Martelmin’in gemisine binen İbn Battûta on günlük bir yolculuktan sonra Rum diyarı olarak da bilinen “Türk ülkesine”ne ulaşır. Alanya izlenimlerini şöyle aktarır:

     “… Alanya deniz kıyısında bir şehirdir, ahalisi tümüyle Türkmenlerden oluşmaktadır. Kahire, İskenderiye ve Suriye tüccarları bu şehre gelip alışveriş ederler. Kerestesi bol olduğu için buradan yüklenen balyalar İskenderiye, Dimyat ve öteki Mısır limanlarına gönderilir. Şehrin üst tarafında gayet sağlam ve sarp bir kale var. Ulu Sultan Alâeddin [Keykubat] Rûmi tarafından yaptırılmıştır.”

    Alanya Sultanı Karamanoğlu Yusuf Bey’le şehrin 10 mil uzağındaki köşkünde görüştükten sonra Antalya’ya doğru yola çıkan İbn Battûta, Antalya’da Şeyh Şihâbeddin Hamevi’nin medresesinde konaklar. Battûta, Hristiyan tüccarların “Mina/liman” denilen yerde, Rumların ve Yahudilerin de ayrı bir mahallede yaşadığını belirtiyor. Müslümanlar ise şehrin merkezindedir.

    Antalya’ya varışının ikinci gününde medreseye gelen bir genç, İbn Battûta ve arkadaşlarını yemeğe davet eder. İbn Battûta’nın, “Bu adam yoksul birine benziyor, onu zor durumda bırakmayalım.” demesi üzerine Şeyh Şihâbeddin Hamevi, “Bu adam Ahi yiğitlerinin önderlerindendir. Kendisi derici tayfasının ustalarından cömertliğiyle tanınmış biridir. Zanaatkârlar arasında aşağı yukarı iki yüz adamı vardır.” der.

    Ibn-i_Batuta_2) İbn-i Battuta'nın Anadolu yolculuğu
    İbn Battûta’nın Alanya’dan başlayan Anadolu yolculuğu Sinop’ta son buldu.

    Ahilik Teşkilatı ve İbn Battûta’nın Hayranlığı
    Selçuklu’nun son, Osmanlı’nın kuruluş aşamasında Anadolu’da görülen Ahi teşkilatını kuran ve yayan -Ahi Evran olarak da tanınan- Nasırüddin Mahmud B. Ahmed’dir (1171-1262). Ahi Evran’ın deri ustası olması nedeniyle önce dericilerin, sonra diğer meslek gruplarının katılımıyla 32 mesleği içeren dayanışma teşkilatı hâline gelen Ahi zaviyeleri; yolculara ücretsiz yiyecek, içecek ve barınma hizmeti veren konuk evleri olmanın dışında, gençlerin meslek, ahlak ve görgü kuralları öğrendikleri yerlerdi.

    İbn Battûta, Anadolu coğrafyasında misafir edildiği Ahi tekkelerine hayran kalır:
    “Anadolu’ya geldiğimizde hangi zaviyeye gidersek gidelim büyük alaka gördük. Komşularımız, kadın ya da erkek bize ikramda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Burada kadınlar yüzlerini örtmezler. Yola çıkacağımız zaman akraba ya da ev halkındanmışçasına bizimle vedalaşıp üzüntülerini gözyaşı dökerek belli ederlerdi.Onlar [Ahiler] Anadolu’ya yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her yerde; köy, kasaba ve şehirlerde bulunmaktadırlar. Şehirlerine gelen yabancıları misafir etme, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini ve konaklayacakları yeri sağlama, onları eşkıyanın ve vurguncuların ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple haydutlara katılanları temizleme gibi konularda bunların eşine dünyada rastlanmaz.”

    Şimdi İbn Battûta’nın Anadolu seyahat rotasını takip edelim.

    İbn Battûta’nın Akdeniz’den Ege’ye Uzanan Seyahati 
    Antalya Sultanı Hıdır Bey’i ziyaret eden İbn Battûta, Burdur’da yöre hatibinin evine misafir olur. Burdurlu Ahiler yanlarında kalmasını istese de hatip razı olmaz. Ahi yiğitler İbn Battûta ve arkadaşlarına bir bağ evinde ziyafet verir. İbn Battûta bunu şöyle anlatır:
    “[…] bir ziyafet hazırladılar, kurbanlar kestiler. Bizimle tanışmaktan duydukları sevinç gerçekten hayret vericiydi! 

    Onlar bizim dilimizi bilmiyorlar, biz de onların dilinden anlamıyorduk; aramızda bir tercüman da bulunmuyordu! Oradan Sabartâ’ya [Isparta] hareket ettik. Burası da mamur bir şehir, zengin çarşıları var. Her yanından çaylar akıyor. Bağı, bostanı bol bir belde. Şehir kalesi yüksek bir tepe üzerinde. Akşam vakti oraya vardık. Yöre kadısının evine konuk olduk. Oradan Ekrîdûr’a [Eğridir] yollandık. Kalabalık mı kalabalık bir şehir. Çarşıyarı şirin ve zengin. Şehrin çevresi ağaçlıktır. Her yanı bahçe. Orada suyu tatlı bir göl bulunuyor. Oradan Kulhisar’a [Gölhisar] yöneldik. Kulhisar’ın hükümdarı Muhammed Çelebi’dir. Burası dört yanı suyla çevrili bir kasabadır. Burada ahı [Ahi] yiğitlerinden birinin tekkesinde konakladık.” 


    “ibn battûta’yı denizli’de misafir etmek için yarışan iki ayrı ahi tekkesi mensupları arasında tartışma başlar. hançerler çekilir. ahiler sonunda aralarında kura çekme konusunda anlaşır.”

    Ibn-i_Batuta_3) İbn-i Batuta
    İbn Battûta’nın Mısır gezisini gösteren bir gravür.

    İbn Battûta’yı Denizli’de misafir etmek için yarışan iki ayrı Ahi tekkesi mensupları arasında tartışma başlar. Hançerler çekilir. Ahiler sonunda aralarında kura çekme konusunda anlaşır.
    “Buraya Dûngûzla da [Doñuzlu, Domuzlu, Denizli] deniliyor. Burası bölgenin en güzel, en büyük şehirlerindendir. Burada dünyada eşi benzeri olmayan altın işlemeli pamuk elbiseler dokunur. Şehirde Hristiyan nüfusun çokluğu nedeniyle bu işi yapanların ekseriyeti Rum kadınlardan oluşuyor.”

    Tavas yolu güvenli olmadığı için bir kafileye katılan İbn Battûta, Tavas Kalesi dışında bir fakirin evinde konaklar. Kale komutanı eve yiyecek ve hediyeler gönderir. 

    “Oradan Muğle’ye [Muğla] hareket ettik. Şeyh efendilerden birinin tekkesinde konakladık. Bu şehirde, ileride bahsini edeceğimiz Milas hâkiminin oğlu İbrahim Bek’le görüştük. Bize çeşit çeşit ikramda bulundu, bir kat elbise ihsan etti. Oradan Milas’a doğru hareket ettik. Burası Anadolu ülkesinin en güzel, en büyük şehirlerinden biridir. Suyu bol, meyvesi bol, bahçesi bol! Orada ahı [Ahi] yiğitlerinden birinin tekkesine indik. İkramı, iltifatı, ziyafeti, temizliğimize gösterdiği dikkati ve hamama götürme konusundaki ısrarı ile diğerlerini geçti, bize çok hürmet etti.” 

    İç Anadolu Seyahati: Konya, Aksaray, Niğde, Kayseri…
    “Kûnya [Konya] büyük ve güzel bir şehir. Meyvesi boldur. Sayısız nehir ve çayları, eşsiz bahçeleri var. Burada daha önce bahsettiğimiz kamaruddin denilen kayısı türü yetiştirilir, Mısır ve Suriye’ye ihraç edilir. Şehrin caddeleri geniş, çarşıları da muntazam ve şirin.”
    İbn Battûta Konya ve Karaman Beyi Karamanoğlu Bedreddin Bey’le şehir dışında av dönüşü karşılaşır. “Atımdan indim; o da bineğinden indi. Selam verdim. Selamımı alıp beni kucakladı. Bu ülkede hükümdarların şöyle bir âdeti var. Uzaktan gelen biri onunla karşılaştığında beriki bineğinden iniyorsa o da iniyor!”

    “Aksarâ [Aksaray], Irak hükümdarlarına [İlhanlı’ya] bağlı şehirlerdendir. Anadolu topraklarında ele geçirilen yerleri Irak hükümdarı adına yöneten Ertena beyinin vekili Şerif Hüseyin bu şehrin hâkimi olduğu için biz onun evinde konakladık. Sonra Nekde’ye [Niğde] yöneldik. Burası da Irak hükümdarlarına bağlıdır. […]Bu şehir de [Kayseri] Irak padişahının hükmü altındadır. Irak ordu birlikleri burada üstleniyor. Bu şehirde ahılardan [Ahilerden] Emir Ali’nin tekkesinde konakladık.”

    Amasya, Gümüşhane, Sivas, Erzincan ve Erzurum 
    Bu şehirlerde de Irak hükümdarının hüküm sürdüğünü belirten İbn Battûta yolculuğu boyunca yine Ahi tekkelerinde misafir edilir. Erzurum’da Ahi Tûman’ın tekkesinden ikinci gün ayrılmak isteyince tepkiyle karşılanır. Tekke şeyhi ihtiyar, “Eğer böyle yaparsanız bizim itibarımızı yok etmiş olursunuz şehirde! Çünkü konukluk en aşağı üç gün olmalı!” der.

    Birgi, Tire, Ayasuluk (Selçuk), İzmir
    İbn Battûta’nın Erzurum’dan sonra Birgi’ye geçmesi seyahatnamenin bazı sayfalarının kaybolduğu veya sonradan yazıya geçirildiği için unutulmasına bağlanabilir. Aydınoğlu Muhammed’in hüküm sürdüğü Birgi ve Tire’de üç gün geçirdikten sonra Ayasuluk’a (Selçuk) geçen İbn Battûta, İzmir’i harap durumda bulur. 

    Manisa, Bergama, Balıkesir
    “Şehrin [Manisa] hükümdarı Saruhan adında biridir. Orada ahılardan [Ahilerden] birinin tekkesinde konakladık. Burası dağ eteğinde güzel ve büyük bir şehir. Kurulduğu ovada zengin su kaynakları, nehirler ve bahçeler var. Ertesi gün yola koyularak Bergama’ya vardık. Şehrin hâkimi Yahşi Han’dır. Harap bir şehir ama tepedeki kalesi hâlâ sapasağlam. […] Şehrin [Balıkesir] ileri gelenlerinden Ahı Sinan’ın zaviyesinde konakladık. Şehir kalabalık bir nüfusa, zengin ve şirin çarşılara sahip.”

    Bursa
    “Burası muazzam bir şehir; çarşıları güzel, caddeleri geniş, bahçeler ve gür çaylar çeviriyor şehri. Bu şehirde, yiğitlerin büyüklerinden Ahı Şemseddin’in zaviyesinde konakladık. Bursa’nın sultanı İhtiyaruddin Urhan Bek’tir [Orhan Bey]. Sultan Osmancûk’un oğludur. Bu sultan, Türkmen hükümdarlarının mal, ülke ve askerce en büyüğüdür. Onun kaleleri yüze yakındır. Vaktinin büyük bir kısmını buraları dolaşmakla geçirir.”

    İznik, Sakarya, Geyve, Göynük
    “Bu şehirde [İznik] fıkıh bilgini, Hacı Alâeddin Sultanöyûkî’nin yanında kaldık. Beni, Beylûn Hatun’a [Nilüfer Hatun] götürdü. Bu kadın bize ikramda bulundu, iyi davrandı, yardım etti.” 
    İznik’te 40 gün kalan İbn Battûta azgın Sakarya Nehri’ni salla geçip Geyve’ye ulaşır. Göynük’te sadece yönetici olan aile Müslüman’dır. Nüfusun tümü Hristiyan’dır. İbn Battûta ve kafilesi Mudurnu’ya giderken kılavuzun terk etmesi sonucu yolunu kaybedip donma tehlikesi geçirir. Sığındıkları Ahi tekkesi kurtarıcıları olur.

    Bolu, Gerede, Safranbolu, Kastamonu
    “Bôlî’de [Bolu] ahı yiğitlerinden birinin tekkesinde konakladık. Âdet gereği tekkenin bütün bölümlerinde ocaklar kış boyu aralıksız yanar. Ertesi sabah Keredey-i Bôlî [Bolu Geredesi] denen yere vardık. Burası büyük bir düzlük üzerine kurulmuş şirin bir şehirdir. Buradan Borlû’ya [Safranbolu] gittik. Tepe üzerine kurulmuş küçük bir şehir. Eteklerinde hendek var. Tam zirvede sarp bir kale mevcut. Orada bir medresede konakladık. Ertesi gün Kastamûnya’ya [Kastamonu] yöneldik. Bu şehir Anadolu’nun en güzel, en büyük beldelerindendir. Yaşamak için her kolaylık var! Eşya fiyatları çok ucuz.”

    Sinop
    Anadolu’da yaptığı yolculuğun son noktası Sinop’ta 51 gün geçiren İbn Battûta bir gemi kiralayarak Kırım’a doğru yelken açar. Kırım’dan sonra yolculuğu ise Konstantiniyye’ye olacaktır.

    İbn Battûta 1369 yılında Mağrip’te (Fas) vefat etmiş ve doğduğu kent Tanca’da defnedilmiştir. #

    Ibn-i_Batuta_4) İbni Batuta'nın gezi güzergahı
    İbn Battûta’nın dünyanın farklı yerlerine yaptığı yolculukların güzergâhını gösteren harita.
    KAYNAK
    Ebû Abdullah Muhammed İbn Battûta Tancîİbnûta, İbn Battûta Seyahatnâmesi, çev. A. Sait Aykut, YKB Yayınları, İstanbul, 2005.
  • İstanbul’da Çikolatanın İlk Yılları

    İstanbul’da Çikolatanın İlk Yılları


    1853-1856 osmanlı-rusya savaşı istanbul’a kazandırdığı birçok yenilikle anılır. türkiye telgrafı bu savaş sırasında tanımış, müttefik gemilerinin yanaşabilmesi için karaköy limanı’na rıhtım yapılmış, boğazlara 18 fener inşa edilmiş; modern hemşireciliğin kurucusu sayılan florence nightingale yaralı askerlere gönüllü bakmak üzere istanbul’a gelmiş; iskoçların çaldığı gaydanın makamına kendini kaptıran üsküdarlı bir müzikseverin buna uyarladığı güfteyle “kâtibim” türküsü ortaya çıkmıştır. avrupalı askerlerin bol keseden harcamaları ekonomiyi canlandırmış, esnafın yüzü gülmüştür. bolluk, lüks tüketimi beraberinde getirirken çikolatanın geniş kitlelere yayılması da bu sırada olmuştur.

    Çikolatalar - Kreatif Stok

    Kırım Harbi (1853-1856) olarak adlandırılan savaşta Avrupa’nın büyük devletleri Osmanlı ile ittifak etmişti. Savaş başlar başlamaz binlerce Müttefik askeri aileleriyle birlikte İstanbul’a geldi. Fransız aileler Avrupa Yakası’nın, İngilizler ise Üsküdar’ın gözde semtlerine yerleştirildi. Babıâli misafirlerin konforu için büyük gayret göstermiş, bazı mahalle sakinlerini evlerinden çıkararak onları yerleştirmiş, kamu kurumlarının yakınına meyhane açılmasını yasaklayan kararı bile kaldırmıştı. Buna karşılık Müttefik askerler, kadınları bakışlarıyla taciz etmek; zevk için masum sokak köpeklerini zehirlemek, cami avlularındaki ve meydanlardaki güvercinleri vurmak, martılara nişan almak, camilerde namaz kılanlarla ve ezan okuyan müezzinlerle alay etmek, Türk uygarlığının ölüye verdiği değerin göstergesi olan kitabeli ve süslü mezar taşlarını kırıp bunlardan kaldırım yapmak gibi ahlak dışı birçok davranışta bulundu…

    Savaş, Moda ve Çikolata
    Askerlerin yaptıkları halkta kendilerine karşı nefret doğururken kadınların yaşam biçimi şehirde değişim rüzgârı estirdi. Müttefik askerlerin eşleri ve çocukları, Türk halkının asırlardır merak ettiği, ne olduğunu tam olarak bilmeden özendiği Avrupa kültürünün tanıtıcısı oldular. İstanbul, dekolte giysileriyle ve üstelik eşleri yanında olmadığı hâlde çarşılarda serbestçe dolaşıp alışveriş yapan kadınları ilk defa görmekteydi. Özgüvenli kadınlar ilginç kıyafetler giyip tuhaf takılar takıyor, değişik bir müzik dinliyor ve düzenli spor yapıyordu. Erkekler de giysileriyle, yiyip içtikleriyle ve eğlenceleriyle tamamen farklı bir yaşam sergilemekteydi. Osmanlılar, misafirlerin yaşantısını şaşkınlık ve kınama ile karışık bir duygu içinde izlemekle beraber birçokları onlara özenmekten kendini alamadı. Nitekim savaş bitip askerler ve aileleri İstanbul’u terk ettiklerinde, geride Avrupai yaşama öykünen kitleler bırakmışlardı. Batılılar gibi üretmeyen ancak onlar gibi tüketen toplumda moda olgusu hızla yayıldı. Mutfaklar yeni tüketim maddeleriyle tanıştı. O tarihlere kadar şifalı bitki olarak aktarlarda satılan çay, kahvaltıda içilmeye başlandı. Çikolata yaygınlaştı. Daha önce çubuk kullanan kimi tiryakiler artık Avrupalılardan öğrendiği sigaraya yöneldi. Beyoğlu sokaklarında silindir şapka takıp zarif bastonla gezmek, süs köpeği dolaştırmak moda hâline geldi. İçkili-yemekli aile toplantıları başladı. 1861’de tiyatro kuruldu. Batı’nın “okuma evi” formatında kıraathaneler açıldı. Piyano, opera, dans ve bale öğreten kurslar yayıldı…

    Cikolata_2)
    L’Illustration, 14 Ocak 1911.
    Cikolata_3)
    L’Illustration, 25 Ocak 1913.

    Çikolatanın İstanbul Macerası
    Kırım Savaşı öncesinde, İstanbul’da çikolatayı tanıyanlar, burada yaşayan bazı Batılılarla ve yabancı hükümdarların padişaha hediye göndermeleri yoluyla bunu tatmış olan saray çevresiyle sınırlıydı. Çikolatanın İstanbul serüvenine dair ilk bilgileri reklam metinlerinden öğreniyoruz. İngiliz Churchill’in çıkardığı ilk Türkçe özel gazete olan Ceride-i Havadis, 18 Eylül 1849 tarihli sayısında, Françesko Vallaury adlı kişinin Beyoğlu’nda açtığı şekerci dükkânında, hayli düşük fiyatlardan şekerleme ve içecek türleri ile “çukulata” sattığını, büyük ziyafetler için tatlı hazırladığını ve benzersiz dondurmalar imal ettiğini duyurmuştur.1 Ancak Fransuva’nın ünü Beyoğlu dışına pek çıkamamıştı. Gazete 1855’in başında, Hocapaşa’da bir esnafın çikolata satmaya başladığı ilanını yayımladı. Hocapaşa, Tarihî Yarımada’da Türk nüfusun yoğun olduğu bir mahalleydi. Burada çikolata satılması bunun Müslümanlar arasında da alıcı bulduğu anlamına gelmekteydi. Reklam, esnafı tanıtmakla kalmıyor, baştan çıkaran lezzetin besin değeri ve sosyal hayattaki yeri hakkında uzunca bilgi veriyordu: “Çukulata kuvvet verici bir gıdadır. Kolay sindirimi, çekici görünümü ve nefis lezzetiyle büyük bir şöhret yakalamıştır. Ucuz olduğu için geniş kitlelerce kapışılmaktadır. Çukulata yalnızca kahvaltılık değildir; ‘suâre’ denilen gece eğlencelerinde ‘krema’ şeklinde hazırlanıp sunulmakta, tıpkı peynir gibi ekmekle beraber yahut yemeklerden sonra meyve niyetine yenilmektedir. Tıbbi faydasından dolayı bebeklerden hastalara, sıradan insandan krala herkesçe tüketilebilen, sosyete çevresinde çok tutulan bir gıdadır. Hassas bünyeli ve zayıf kimseler için vitamin deposudur.

    […]

    Çukulata artık İstanbul’da. Almak isteyenler Hocapaşa’da Karakolhanenin yanındaki mağazada bulabilirler. Paketler hâlinde üç farklı fiyata satılmaktadır. Küçüğü 30, ortası 40, büyüğü ise 60 kuruştur.”2

    Osmanlı Yazınında Çikolata Algısı
    Öncelikle sözcüğün tam olarak yerleşmediğini, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar Türkçe literatürün bunu genel olarak “çukulata”, “çukulat”, “şukulat” ve “şukula” şekillerinde kaydettiğini belirtelim. Cerîde-i Havâdis’in sözünü ettiği, krema şeklindeki sıvı çikolataydı. Tablet çikolata ilerleyen tarihlerde vitrinlerdeki yerini alacaktır. Çay gibi çikolata da başlangıçta sağaltıcı bir madde olarak algılanmıştır. Çikolatanın ne olduğunu soran okuyucusuna, Hadika’nın verdiği cevap ilginçtir: “Batı ülkelerinde bolca tüketilen, İstanbul’da yenilmesi ve içilmesi günden güne artan, Amerika’nın ve Hindistan’ın bazı bölgelerinde yetişen kakao adlı ağacın meyvesidir.” Bademe benzeyen meyve dalından koparıldığında acı ve nahoş bir tada sahiptir, eritilince lezzetli bir çeşni kazanır. Gayet besleyici olmakla beraber sindiriminin güçlüğünden ötürü sütle birlikte tüketilmesi gerekir.3 “Çukulat” makalesinin yazarı ise Çin’de çay, Arabistan’da kahve, Paraguay’da mate, Meksika’da kakao ne ise Güney Avrupa’da çukulat odur, diyerek bunu içecek sınıfında değerlendiriyor. Özellikle çocuklar ve yaşlılar ile asabi mizaçlılara önererek bir de tarif veriyor: “Çukulat halis süt ile birkaç defa kaynatıldıktan sonra çini kap içinde sabaha kadar dinlendirilmeli ve sabahleyin sıcak su ile ısıtılarak içilmelidir.”4

    Cikolata_4)
    “Nestle’nin Sütlü Unu: Halis İsviçre sütünü havi olup çocuklara mahsus en âlâ gıdadır. Çocuklarınızı humma-yı tifoidî, iltihâb-ı em‘â ve sair emrazdan vikaye etmek üzere onlara Nestle’nin sütlü ununu veriniz.” Tanin, nr. 1389, 12 Temmuz 1912.
    Cikolata_5)
    Fransız Chocolat-Menier’nin reklamı. Şark, 30 Nisan 1875.

    M. Ziyaeddin, “takviye edici, mide dostu nefis bir yemek” diye tanımladığı çikolatanın düşkünler, müzmin hastalar ve öğrenciler için faydası üzerinde duruyor.5 Doktor Ş. Kamil, kakao, şeker ve Hint bademinden yapılmış “besleyici macun” diye tarif ediyor. Her iki yazar çikolatanın türlerinden ve imalatından uzunca bahsettikten sonra çay ve kahve gibi bunun da sahtesinin üretildiğine dikkat çekerek tüketiciyi uyarıyor. Mideyi yormadan sindirilmesi için kahveyle içilmesini öğütleyen Kamil, çikolatayı kış içeceği olarak görme eğilimindedir. Isınmak için kat kat esvap giyip hamallık etmektense her sabah çikolata ile kahvaltı etmeyi daha akılcı bulmaktadır.6 Doktor Edhem ise kafein işlevi gören teobromin ile yüzde 49 oranında yağ içeren, böylelikle 10 dirhemi 150 kalori veren çikolatanın enerji değerinden söz eder. Türkiye’de çikolata tüketiminin günden güne artışını bu açıdan sevindirici bulur.7
    Tütün ve kahve yasaklarına benzememekle beraber, çikolatanın da bir süre engellendiğine dair örneğe sahibiz. 1906 yılında, İtalya’dan gelen çikolataların ambalajlarındaki timsahlı logoların üzerinde Fransızca prophète (peygamber) yazısı görülünce bunlar gümrükte alıkonulur. Önce kelimenin kazılması düşünülür. Fakat sözlükte prophète’in “falcı” anlamına da geldiği ve firmanın bu anlamda kullandığı öğrenilince çikolatalar serbest bırakılır.8

    İstanbul’da Çikolata Rekabeti
    Reklamlarda, ürünlerin küresel şöhretleri, güvenilirlikleri ve İstanbul’daki adresleri gibi ayırt edici özellikleri öne çıkarılmıştır. Fransız Chocolat-Menier’nin 1875 tarihli reklamında Londra, New York, Porto ve Viyana sergilerinde altın ve gümüş madalyalar kazandığı ve Fransa’da yıllık 6.000 ton tüketildiği belirtilmiştir. Dünyanın en büyük gıda üreticilerinden Henri Nestlé, 1875’ten itibaren süt tozu satışıyla girdiği İstanbul’da beklediğinin üzerinde ilgiyle karşılaşınca şirketinin Orta Doğu şubesini Londra’dan buraya taşımıştır. Ürününü, siyah zemin üzerine beyaz harflerle ve kaligrafi tekniğinde işlenmiş “Sütlü Çukulataların En A‘lâsı Nestlé Çukulatasıdır” sloganıyla tanıtmıştır. Şirketin İstanbul temsilcisi Paul Robeli, Meşrutiyet’in ilanından üç ay sonra, ürünlerinin İstanbul ve diğer şehirlerdeki tanınırlığını öne sürerek Osmanlı sarayının fornisörü (tedarikçisi) ünvanını almıştır.9

    1905 tarihli bir ilan Flavius’u “en birinci çikolata fabrikası” olarak sunmakta; evlatlarının sağlığını düşünenlerin, takviye edici gıda olarak, zararlı kimyasal içermeyen ve bademli, sütlü, fındıklı türleri bulunan bu çikolatadan almalarını önermektedir.10 Cailler’nin tanıtıldığı uzun metinde, ülkemizde çikolatanın yakın zamanlara kadar şeker zannedildiği, oysa bunun yalnız şeker değil damağı okşayan nefis bir tatlı, mükemmel bir mide ilacı, vitamin kaynağı ve bir parçası yarım kilogram süt değerinde protein kazandıran, üstelik mideyi bozmayan bir deva olduğu belirtilmiştir. Batı’da sosyetik ve sağlığına düşkün kadınların aşırı çikolata arzusu bundan ileri gelmekteydi. Ticari değeri yükseldiği için taklitleri piyasaya sürülen Cailler’in İstanbul’da satın alınabileceği güvenilir tek adres Selanik Bonmarşesi’ydi.11

    20. yüzyılda birbirleriyle rekabet eden şirketler, bir yandan da sahtecilikle savaşmaktaydı. Günde 60 ton tüketildiği için taklit edildiğini düşünen Menier, “Taklitlerini reddediniz!” uyarısı yapmaktaydı. İttihat ve Terakki’nin millî ekonomi modeli gereği yerli malı kullanmayı teşvik eden politikası karşısında yabancı girişimciler başka arayışlara girmişlerdir. Yerli süt üreticilerinin karşısında güç kaybeden Nestlé, rakipleriyle baş edebilmek için promosyon kampanyası başlatmış; 12 süt şişesi getirenler arasında yapılacak çekilişi kazananlara altınlı, elmaslı yüzükler, çikolata paketlerindeki bilmeceyi çözenlere 25, 50 ve 100 franklık hediyeler vermeyi vadetmiştir. Ancak gazeteler, Nestlé’nin halkı aldattığını, bulmacayı çözdüğü hâlde hediyesini alamayan yüzlerce kişinin şirket acentesine şikâyette bulunduğunu yazmışlardır.12

    1914 yılının başında yayımlanan “Türk Çikolatası” başlıklı reklam, çocuklarının güçlü ve enerjik olmasını isteyen aileleri, Edirneli meşhur şekerci İzzet Efendi’nin Divanyolu’ndaki dükkânına davet ederek Torino sergisinde altın madalya kazanan halis badem ezmesi ile deva-yı misk almalarını istiyordu. Başlığının aksine içeriğinde çikolatadan bahsedilmeyen reklam, yaklaşan Dünya Savaşı’na hazırlık olarak “gürbüz ve yavuz” Türk çocukları yetiştirmek isteyen İttihatçı yönetimin politikasına uygundu.

    Cikolata_6)
    Sütlü çikolataların en âlâsı “Nestle” çukulatasıdır. Şehbal, 15 Kasım 1910; Tasfir-i Efkâr, 7 Aralık 1913.
    Cikolata_8)
    “En birinci çikolata fabrikası Flavius”, Servet-i Fünun, nr. 730, 20 Nisan 1905.

    Cumhuriyet Kurulurken Çikolata
    İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası Mecmuası Eylül 1925 sayısında, çikolata tüketimini anlamamıza yarayan istatistik bilgiler aktarıyor. Buna göre, Mütareke’den sonra İstanbul nüfusunun artışı ve özellikle yabancıların aşırı sarfiyatı tüketimi katlamıştır. Piyasada, tanınmış 30 kadar markanın yanında adi markaların ürünleri dolaşmaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonraki gümrük düzenlemelerinin etkisiyle ithalat azalmıştır. Dünya Savaşı’ndan önce ve Mütareke yıllarında piyasaya hâkim olan Fransız çikolataları İtalya, İsviçre ve İngiltere markalarıyla rekabet edemez hâle gelmiştir. Bunun sebebi, bahsedilen ülkelerin ambalajlarının küçük ve dolayısıyla herkesin alabileceği fiyatta olmasıdır. En popüler çikolataların aylık tüketim miktarı 20 bin Türk lirası civarındadır. Bunun 8 bini İngiliz, 6’şar bini İtalyan ve Fransız markalarına aittir. Avrupa mallarının en kalitelilerinin perakende fiyatı 190-250 kuruş arasında değişmekte; adi cinsler ise 140-150 kuruş arasında satılmaktadır. İstanbul’da Avrupa’daki gibi fabrikalar bulunmamakla beraber bazı şekerciler hatırı sayılır miktarda çikolata imal etmektedir. “Bunlar karmakarışık, alaca bulaca ambalajlarla ve gayr-i mevcut bir Hollanda firmasıyla arz edilmekte ve ortalama 110 kuruşa satılmaktadır.” #

    DİPNOTLAR
    1 Ceride-i Havadis, nr. 452, 1 Zilkade 1265 (18 Eylül 1849); Saadet Özen, Çikolatanın Yerli Tarihi, YKY, İstanbul, 2014.
    2 Ceride-i Havadis, nr. 723, 22 Rebîulâhir 1271 (12 Ocak 1855).
    3 Hadika, 18 Mart 1871.
    4 Sıhhat, 25 Mart 1885.
    5 Tercümân-ı Hakikat, 4 Eylül 1892.
    6 Maarif, 5 Mart 1893.
    7 Servet-i Fünûn, 1 Eylül 1904.
    8 BOA, ZB, 595/67, 9 Nisan 1907.
    9 BOA, DH.MKT, 2667/85.
    10 Servet-i Fünun, 29 Haziran 1905.
    11 Sabah, 20 Kasım 1905.
    12 Alemdar, 21 Ağustos 1912.
  • 1870 Büyük Beyoğlu Yangını

    1870 Büyük Beyoğlu Yangını


    türkiye geçmişten bugüne pek çok deprem, yangın ve sel felaketiyle boğuştu. 21 ocak 2025’te bolu kartalkaya’da bir otelde çıkan yangında 78 kişinin yaşamını yitirmesi ülkemizi yasa boğdu. yangına neden olan “ihmaller” zinciri gündem olurken geçtiğimiz yıllarda yaşanan can kayıplarının hemen hepsinin nedeni olan benzer ihmaller tekrar hatırlara geldi. bu “hatırlama” ve hızla “unutma” süreçleri elbette yeni değil. bundan 155 yıl önce yine ihmallerin neden olduğu 1870 beyoğlu yangını da bunlardan biriydi.

    İstanbul, kurulduğu tarihten itibaren yangınlarla anılır. İstanbul’un geçirdiği çok sayıda yangın içinde 19. yüzyılda yaşanan üç büyük yangın öne çıkar: 1822 Tophane Yangını, 1826 Hocapaşa Yangını ve 1870 Beyoğlu Yangını. 5 Haziran 1870’te Beyoğlu’nda öğle saatlerinde başlayan yangın gece yarısına kadar bir uçtan bir uca binlerce binayı yok ederken yüzlerce kişinin de canını alacaktı. Talimhane’de, Taksim’den Dolapdere’ye doğru inerken ahşap evlerle çevrili olan ve o zamanlar “Macar” adıyla anılan semte, yangının başladığı Feridiye Sokağı’na uzanalım…

    Beyoglu_Yangini_Yangin-03
    Yangının Kasımpaşa semtine girişi, L’Illustration, 25 Haziran 1870.

    Feridiye Sokağı’nda Yangın Var!
    Edebiyatımızın usta kalemi Salâh Birsel, Beyoğlu’nu anlattığı Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu ve Halley Kimi Kurtarır isimli kitaplarında 1870 Yangını’ndan söz eder. Halley Kimi Kurtarır’da yer alan “İşte Buna Yandı Yüreğim” başlıklı yazıdan birkaç satırı birlikte okuyalım: “Şimdiki Taksim Caddesi’nin altına düşen semte o vakitler ‘Macar’ adı veriliyordur. İşte yangın Macar’da, Feridiye Sokağı’nda, Reçini adında birinin kiracı olarak oturduğu evden çıkmıştır. Rüzgâr dur durak dinlemediği için ateş altı koldan Tarlabaşı’nı, Yenikafa Sokağı’nı, Bülbülderesi’ni, Aynalıçeşme’yi, Kalyoncukulluğu’nu sarmış, Cadde-i Kebir diye anılan İstiklal Caddesi’ne çıkarak Galatasaray’a yürümüştür. Yangında iki bin beş yüz, yallah yallah üç bin ev ve dükkân haritadan silinmiştir. Kalyoncukulluğu’ndaki kimi kişiler de evlerinin taş olmasına güvenerek, pencerelerinin demir kanatlarını örtüp içeri kapandıklarından, evleriyle birlikte, alevlerin karıntısına kılıç lokması olmuşlardır. Evlerinin bodrumlarına sığınanlar ise dumandan boğulmuşlardır.”

    Bazılarına göre beş bazılarına göre de altı koldan yayılarak Beyoğlu’nu 12 saatte yakıp yıkan yangının nedenleri üzerine yazılar, tanıklıklar dönemin basınında geniş yer alır. Sıralanan nedenler, ihmaller ne yazık ki yeni değildir. “Düzensiz, plansız yapılaşma”, “dar sokaklar”, “ahşap evlerin çokluğu” ve “tulumbacıların yetersizliği” gibi konularda hemen herkes hemfikirdir.

    L'Illustration (Paris)
    İngiltere Sefarethanesi yanarken, L’Illustration, 25 Haziran 1870.

    O yazılardan birine göz atalım… 25 Haziran 1870 tarihli Le Monde Illustré dergisinde “Pera’da Büyük Yangın” başlığı ile yayımlanan yazı, yangının çıkış, yayılış ve verdiği hasarı konu ettikten sonra yaşananların neden “kaçınılmaz” olduğunu sıralamaktadır. Yazar Maxime Vauvert, “Gözlerimizi Pera planına çevirip, birbirine geçen ve düzensiz bir çit etkisi yaratan bu yüzlerce dar sokağı sayarsak, böylesine tedbirsiz bir topografyaya sahip bir semtin periyodik olarak yangınla harap olduğunu anlarız.” diyerek başlar yazısına. Devamında on yıl içinde Pera’nın dördüncü kez yanması üzerine kaderciliğin kendini “yazgı” diye avutmasından söz ederek yangından çok önceleri ve de yangından çok sonraları yaşadığımız onca felaketin asli nedenine işaret eder. İstiklal Caddesi’nin yangın sonrasındaki hâlini yine Vauvert’ten aktaralım: “Rue de Pera’da, sadece birkaç parça kararmış duvar görülebilir, bunların hepsinden yerinden oynamış ve bükülmüş, arkasında güzel Rumların ve güzel Ermenilerin Boğaz’ın esintisini solumak için geldiği o zarif cam balkonların iskeleti sarkmaktadır. Bu aristokrat semtin zarif sokağının sağında ve solunda sadece yıkılmış evler ve küller vardır.”

    Gazeteler felaketin boyutlarını, nedenlerini ve bundan sonra yangınlar için alınması gereken önlemleri sıralarken, “yetkililerin” her zamanki gibi suskunluğu ile karşı karşıya kalır. Var olan önlemlerin yeni yangınları önlemeye yetmeyeceğini ifade eden Brunetti, yayımladığı 5 Haziran 1870 Hatırası: Pera Felaketinin Bir Bölümü isimli kitapçıktaki şu cümlelerle durumu açıkça ortaya koyar: “Türkiye, şu anki yerleşim yeri olarak, bu belayla mücadelede kullanılan çarelerin gücü ne olursa olsun, yangının etkisinden kaçamayan bir ülke olarak düşünülebilir. İnşaatlarımızın koşulları öyledir ki, yangınların tahribatına son vermeyi teklif edecek olsaydık, İmparatorluğun tüm şehirlerini yıkmak ve eski binaları modern mimarinin verilerine göre yenileriyle değiştirmek gerekirdi. Bu, mümkün olanın sınırlarının ötesinde olduğundan, yangınla mücadele için uygun tüm önlemlerin, inşaatlarımızın şu anki durumu göz önüne alındığında, özellikle de sadece birkaç gün önce tanık olduğumuz yangın gibi yangınlarda işe yaramadığı açıktır.”

    The Illustrated London News  1870-06-18: Vol 56 Iss 1599
    İstanbul tulumbacıları, The Illustrated London News, 18 Haziran 1870.

    İtalyan Yazar Amicis Anlatıyor
    İtalyan yazar Edmondo de Amicis, 1874’te İstanbul’a yaptığı seyahati anlattığı İstanbul (1874) isimli kitabında, 1870 yangınına uzunca yer verir. Amicis, 1874’te kendisine anlatılanla kaleme aldığı “Büyük Pera Yangını” hakkında şunları yazar: “Tophane’nin topu Marmara Denizi’nden Karadeniz’e kadar duyulan üç patlamayla tehlikeyi büyük şehre haber vermiş. Seraskerlik, Saray, Sefaretler, Beyoğlu ve Galata birbirine girmiş ve birkaç dakika sonra, Feridiye Sokağı’na, Harbiye nâzırı, bir sürü zabit ve bir tulumbacı ordusu doludizgin girmişler ve yangın söndürme çalışmaları büyük bir süratle başlamış. Fakat aşağı yukarı her zaman olduğu gibi, hiçbir şey yapılamamış. Daracık sokaklarda rahat hareket edilemiyor, tulumbalar çalışmıyor, su çok uzaktan getiriliyor ve kâfi gelmiyormuş, tulumbacılar her zaman olduğu gibi intizamsızmış ve bulanık suda balık avlayabilmek için kargaşalığı azaltmaktan ziyade çoğaltmaya bakıyorlarmış.”

    Amicis, dört yıl önce yaşananları anlattıktan sonra yangının izlerini taşıyan birkaç yer de olmasa yangının neredeyse unutulduğunu, gazetelerin önlem önerilerini hükümetin duymazdan geldiğini, İstanbulluların kendini “kadere” teslim ettiğini söyleyerek devam eder: “Böylece, hiçbir şey veya aşağı yukarı hiçbir şey değişmediğinden sultanların şehrini zaman zaman tahribedeceği ‘yazılı’ olan bu büyük yangınların sonuncusunun 1870 yangını olmadığından emin olunmalıdır.”

    Plan de Péra / Quartiers ravagés par l'incendie du 5 Juin 1870
    Pera Haritası: 5 Haziran 1870 yangınında harap olan mahalleler.

    Yangınlar için önerilen önlemler alınmadığından gazetelerin, Amicis’in öngörülerini doğrulayan büyük yangınlar peş peşe gelir. 1908’de Fatih Çırçır semtinde çıkan “İstanbul Felaketi” olarak adlandırılan yangında yaklaşık 1.500 bina yanarken 1911’de Aksaray’da 2.400, 1918’de yine Fatih’te 7.500 ev kül olacaktır.

    Biz tekrar 1870 Beyoğlu Yangını’na dönelim… 6 Haziran’dan başlayarak yerli ve yabancı gazetelerde “Büyük Beyoğlu Yangını”na ait haberler yayımlanır. Yangında hayatını kaybedenlere ilişkin haberler hemen her gün değişmektedir. İlk “resmî” açıklamada ölü sayısı 84 olarak verilirken sonra sayı 113 ve en nihayetinde 128 olarak kayıtlara geçer. Gazetelere göre bu sayı gerçeği yansıtmıyordur. Bazı gazetelere göre 500 bazılarına göre de yangında 900 kişi ölmüştür. Aynı tutarsızlık yangının hasarı konusunda da yaşanır. Altıncı Belediye Dairesi’nin (Beyoğlu Belediyesi) ilk açıklamasına göre yangında 65 sokak, 163 mahalle ve 3.449 ev harap olmuştur. Ancak gazetelere göre bu sayı 4 bin ila 9 bin arasında değişkenlik göstermektedir. Yine gazetelere göre

    29 bin kişi evsiz kalmıştır. Naum Tiyatrosu, Lüksemburg Oteli, Galatasaray Karakolu, Ermeni Katolik Kilisesi gibi çok sayıda bina yanarken; Amerikan, İtalyan, Portekiz ve İngiliz sefarethaneleri yangında büyük hasar görmüştür. Yaklaşık 2,5 kilometrelik bir alanı etkisi altına alan yangında ölenlere ve yanan binalara ait yapılan “resmî açıklamalar” inandırıcılıktan uzak bulunur.

    The Illustrated London News  1870-07-02: Vol 57 Iss 1601
    Pera Yangını, The Illustrated London News, 2 Temmuz 1870.

    Yangının Ardından
    Reşad Ekrem Koçu yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi, “Beyoğlu Yangınları” maddesinde yangın sonrasında yaşananlar hakkında şu bilgiyi verir: “Padişahın emri ile Taksim’deki Topçu Kışlası derhâl boşaltıldı, kışlanın karşısındaki Tâlimhâne meydanı ile Ermeni mezarlığına 2000’den fazla çadır kuruldu. Tophâne Müşüri paşa felâketzedeleri arabalarla ve kurtarabildikleri eşyaları ile bu kışla ile çadırlara naklettirdi, çadır aralarına taraf taraf çeşmeler yapıldı, elden gelen insânî yardım gösterildi.”

    Beyoglu_Yangini_Yangin-07
    1870 Beyoğlu Yangını sonrası…

    Abdülaziz’in emriyle evsiz kalanlar Taksim Topçu Kışlası’na, Talimhane ve eski Ermeni Mezarlığı’na kurulan çadırlara yerleştirilir. Bir süre sonra da çevre semtlerde kiralanan evlere taşınırlar. Dayanışmanın bir başka örneği ise yangının maddi zararlarını gidermek üzere kurulan yardım sandıklarıdır. Hükümetin oluşturduğu yardım sandığına Abdülaziz başta olmak üzere bankalar ve varlıklı tüccarlar bağış yaparken, yangından etkilenen elçilikler kurdukları yardım sandıklarına yurt içinden ve yurt dışından para toplarlar.
    Maddi zararın yaklaşık 3.000.000 lira olarak kayıtlara geçtiği yangında, İstanbul’da faaliyet gösteren İngiliz sigorta şirketleri büyük zarara uğrar ve hükümete önlemlerin alınması için baskı yapar. 1870 Yangını sonrasında itfaiye teşkilatı yeniden düzenlenir. 1874’te İstanbul’da 48 yıl görev yapacak olan Macar Ödön Seçenyi (Széchenyi) Paşa tarafından kurulan İtfaiye Alayı, 1923’te İstanbul Belediye İtfaiyesi’ne devredilir. 

    Beyoglu_Yangini_Yangin-08.1

    İstanbul tarihine “Beyoğlu Harîki Kebîri” (Büyük Beyoğlu Yangını) olarak geçen yangın, Beyoğlu’nda bir dizi değişikliğe ve yeniliğe neden olur. Yangından sonra yıllar içinde Beyoğlu yeniden yapılanırken yenilenir. Beyoğlu ile birlikte Harbiye, Nişantaşı ve Şişli gibi semtler büyür, gelişir. Ahşap evler yerine kâgir evlerin, iki üç katlı binaların yerine apartmanların ve “modern yaşamın” yükseldiği Beyoğlu, kültür ve sanatın olduğu kadar moda ve eğlencenin de İstanbul’daki ilk adresi olacaktır. Yangından sonra Beyoğlu küllerinden yeniden doğar… #