Etiket: osman kavala

  • En karanlık anda bile mücadeleyi sürdürenler

    Geçmişimizde bir 1. Meşrutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabiliriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerlere o kadar tutulmuşdur ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine karşın hakimiyet-i milliye ilkesini hayata geçirebilmiştir.

    Hatırlanacağı üzere bir ara “Türkiye, Malezya mı oluyor?” ya da “Tür­kiye, Malezya olur mu?” tarzında sorular ortalığı sarmıştı. Biz tarihçiler bu sorulara gülmüş ve “Türkiye ne zaman Malezya’ya benzemişti ki bundan sonra da benzesin?” sorusuyla yanıt vermiştik. Bu yanıt, Türkiye’nin kendine özgü bir birikimi olduğu anlamına geliyordu.

    Şöyle bir bakalım tarihimize. Devletin bir yanda Yunan isyan­cılarıyla, diğer yanda da Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yla bile başa çıkamaz hâlde olduğu, eski başkenti Edirne’nin Rus ordusu tarafından işgal edildiği, bütün bunlara ek olarak da maliyesinin iflasın eşiğinde olduğu bir sırada 2. Mahmut adında devrimci bir sultanımız oldu. Arkasından da Tanzimat adını verdiğimiz reformlar süreci başladı.

    Geçmişimizde bir 1. Meş­rutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl da ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabi­liriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerleri o kadar benimsemiş, onlara o kadar tutulmuş ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine ve kendisini çepe­çevre saran sayısız olumsuzluğa karşın Sultan Vahdettin’e karşı ayaklanmış, hakimiyet-i milliye­den vazgeçmek istemediği için. Mustafa Kemal Paşa’nın önder­liğinde gene açmış parlamento­sunu Anadolu’nun ortasında ve cumhuriyeti kurmuş. Bir müddet sonra da “46 ruhu”nu yaratmış ve 1950’de Beyaz İhtilâl’i gerçekleş­tirmiş.

    resim_2024-08-24_011146033
    Bayraklar ve Atatürk fotoğraflarının altında bir Cumhuriyet Bayramı hatırası…

    Ülkemiz bugün de büyük bir buhran içinde. Ekonomimiz kö­tüleşmiş, uçan kuşa borçlanmış vaziyetteyiz. Adalet dizgesi öyle bir çökmüş ki, Anayasa’mızdaki “hukuk devleti” ilkesi şaka gibi duruyor ve sürekli ihlâl ediliyor. Bu durumun 28 Mayıs’tan sonra da sürme olasılığı var.

    Ancak muhalefet hareketi, 28 Mayıs’ta alacağı sonuç ne olursa olsun, saygı uyandıran bir canlılık ve yaratıcılık sergiledi. Bu harekete katılanlar neredeyse tabularını törpüler hâle geldiler. Türküyle Kürdüyle, Sünnisiyle Alevisiyle, milliyetçisi ve sos­yalistiyle bir demokrasi arayışı ortaya çıktı. Bugün birçokları belki itiraf etmeyeceklerdir ama, bu arayışın güleryüzlü yoğun­luğu, kendilerini muhalefet cephesinde konuşlandıranları bile şaşırttı.

    Dolayısıyla artık demokra­sinin de ülkeye özgü birikimin önemli bir bileşeni olduğunu ve günlük yaşamımızda şahit oldu­ğumuz olumsuzluklar ne olursa ve ne kadar sert olursa olsun, Türkiye’nin doğru yolda olduğu­nu söyleyebiliriz.

    KADINLARIN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI MÜCADELESİ – 1934

    Küçümsendiler, karalandılar ama eşit yurttaşlığı elde ettiler

    Türkiye’de kadınlar birçok Batılı ülkeden önce eşit vatandaşlık haklarına ulaştı. Bu büyük başarının arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme kazanan ve kadınların seçme-seçilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek 1980’lere kadar unutturulan Türk süfrajetlerinin mücadelesi vardı.

    Belediye seçimlerinde seçme hakkını 1930’da kazanan Türk kadınları, milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını da 5 Aralık 1934’te elde etti. 8 Şubat 1935’de ilk defa mec­lis seçimlerine katılan kadınlar, 18 sandalye elde etti.

    Türkiye’de kadınlar, eşit va­tandaşlık haklarına birçok Batılı ülkeden (örneğin Fransa’dan) önce ulaşmıştı; ancak bunun arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme ka­zanan ve kadınların seçme-se­çilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek unutturulan bir mücadele vardı. Nezihe Muhittin, Ulviye Mevlan, Mükerrem Belkıs gibi Türk süfrajetleri, 1923’te kuruluşuna izin verilmeyen Kadınlar Halk Fırkası ve ardın­dan Türk Kadınlar Birliği, kadını, entelektüel erkek sohbetlerinin sembolik nesnesi olmanın öte­sinde siyasi aktör olarak ortaya çıkarmayı başarmıştı.

    Henüz ne cumhuriyet ne de Cumhuriyet Halk Fırkası varken, Nezihe Muhiddin başkanlığında kurulan Kadınlar Halk Fırka­sı’nın programına göre kadın­ların siyasi hakların yanında eğitim, iş hayatına katılma, savaş durumunda askerlik yapma gibi talepleri de vardı. Ancak hükümetten uzun süre ses çıkmamış­tı. 8 ay sonra Dahiliye Vekale­ti’nin fırkanın kurulmasına izin vermediğini bildirmesi ise soğuk duş etkisi yaratmıştı. Bir görüşe göre, kadınlar seçim hakkına sahip olmadığına göre parti de kuramazlardı. Bunun üzerine 7 Şubat 1924’te Kadınlar Birliği kuruldu. Yunus Nadi’nin başını çektiği gazeteciler, o sıralarda Nezihe Muhiddin’i ve Kadınlar Birliği’ni eleştiriyor, “Kadınlar Meclis’e girip manto modasını tartışacaklar” diye alay ediyor­lardı.

    resim_2024-08-24_011252893
    11 Nisan 1930’da Sultanahmet Meydanı’nda kadınların seçme ve seçilme hakkını kutladığı mitingden… (DEPOPHOTOS)

    Nezihe Muhiddin 1927’de birlikten ihraç edildi, birlik de 1930’da “artık kadının bütün haklarını elde ettiği” gerekçesiy­le kendi kendini feshetti. Nezihe Muhiddin, unutulmuş ve hayalkırıklığına uğramış bir öncü olarak 1958’de bir akıl hastane­sinde öldü.

    1935 seçimlerinde “müfrit” (aşırı) olmayan 18 kadın nihayet TBMM’ye girmişti ama bağımsız kadın hareketi de yarım asır sürecek bir uykuya dalmıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Meclis’te kadın oranı %5’i bile bulmamıştı. 1935’te %4.5 olan kadın milletvekili oranı, sonraki seçimlerde azalış göstermiş, 2007’ye kadar bu oran aşılamamıştı.

    14 Haziran 1993’te hükümeti kurmakla görevlendirilen Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçse de, “cinsiyete duyarlı” politikalar izlememesi dolayısıyla kadın ha­reketi tarafından “kaçırılmış bir fırsat” olarak değerlendirilmişti.

    Yeni dönemde Meclis’te 121 kadın milletvekili olacak. Hedef­lenen yüzde 50’ye yaklaşılamasa da %20’nin biraz üzerindeki bu oran, cumhuriyet tarihi boyunca kadınların Meclis’te elde ettiği en yüksek temsil düzeyi.  

    1950 SEÇİMLERİ

    Seçmenler sandığa koştu tek parti iktidarı tarih oldu

    14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde 27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Demokrat Parti %89.3’lük katılım rekoru kırılan seçimleri kazanmıştı. En önemlisi de seçmenlerin oylarıyla iktidarı değiştirmesi ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamasıydı. Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu.

    Türkiye’de 1908’den beri sürmekte olan parlamento için seçim yapma geleneği, ilk defa 1946 seçimlerinde halk iradesi öğesini de içermişti. Zira 2. Meşrutiyet ve Millî Mücadele dönemlerinde çok partili seçim­ler yapılmakla birlikte, genel oy hakkına geçilmemiş; bu hakkın kanunlaştığı 3 Nisan 1923’den sonra ise Demokrat Parti’nin ku­rulduğu 1946’ya kadar çok partili seçim yapılmamıştı.

    Tarihe “şaibeli” diye geçen, oy sayımında usulsüzlüklerin yaşandığı 21 Temmuz 1946 seçimlerini CHP kazandı ama Demokrat Parti Meclis’e girdi ve etkin bir muhalefet oluşturdu.

    Türkiye’nin ikinci çok partili genel seçimleri 14 Mayıs 1950’de yapılacaktı. Seçimlerin bu defa şaibeli olmayacağının ilk gös­tergesi 16 Şubat 1950’de kabul edilen yeni seçim yasası ve bu yasayla kurulan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) oldu. 1946’daki şa­ibe iddialarına zemin hazırlayan açık oy-gizli sayım yerine gizli oy-açık sayım kuralı uygulana­cak, yüksek yargıçlardan oluşan YSK da yargı denetimini sağla­yacaktı.

    CHP, Demokrat Parti ve 1948’de Demokrat Parti’den ayrılanların kurduğu, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi’nin katıldığı 1950 seçim­leri gergin bir bayram havası içinde geçti. Vatandaşlar ilk defa sandıklara akın etmişler, %89.3’lük bir katılım rekoru kır­mışlardı. Sandıklar kapandıktan sonra sayım işlemlerini kontrol etmişlerdi.

    Seçimlerin sonunda %55.2 oy oranıyla birinci olan De­mokrat Parti 416 milletvekili çıkarıp Meclis’teki sandalyelerin %85.4’ünü almıştı. CHP %39.6 oy oranına karşılık 69 sandalyeyle yetinirken, Millet Partisi %4.6’yla bir milletvekilliği kazanmıştı.

    27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılmıştı. Kutlamalar, yeni iktidarın kurulması boyunca, yani 3 hafta kadar sürmüştü.

    Adnan Menderes başbakanlı­ğındaki 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı, demokrasiye inananlar açısından tam bir hayalkırıklığı oldu. Ancak bütün bu olumsuz­luklar, 1950’deki iktidar değişik­liğinin Türkiye siyasi kültürüne bir şey katmadığı anlamına gel­memeli. Belki siyaset sahnesinin ön saflarında olanlar için fazla bir şey değişmemiş; millî irade, kültür ve değerleri başkaları tanımlar, bu tanımlara uyma­yanları da başkaları cezalandırır olmuştu. Ancak sahnenin arka saflarında olan ve 4-5 yılda bir yoklananlar için durum artık eskisi gibi olmayacaktı. Seçmen, oyuyla ilk kez iktidar değiştirmiş ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamıştı.

    resim_2024-08-24_011313255
    Seçimlerin ertesi günü zafer sarhoşu Demokrat Partili vatandaşlar. O gün başlayan kutlamalar tam 3 hafta sürecekti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    1973 SEÇİMLERİ

    Halka dönük politika CHP’yi zafere taşıdı

    1973 seçimlerinde Ecevit’in liderliğindeki CHP’nin %33.3 oy oranıyla seçimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti. 1977’de de devam ettirilen başarının arkasında CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’in sosyal demokrat çizgisi ve siyasete doğrudan katılmayı isteyen halk kitlelerinin yeni bir demokrasi arayışı yatıyordu.

    CHP’nin 1966’da benimsediği “ortanın Solu” düşüncesi partide çatlak yaratmıştı. Genel Sekreter Bülent Ecevit sosyal de­mokrat politikaları savunurken, karşı çıkan pek çok vekil partiden ayrılmıştı. 1972’de Ecevit’in genel başkan seçilmesinden sonra, 34 yıldır CHP’nin lideri olan İsmet İnönü de partiden istifa etmişti.

    14 Ekim 1973 seçimlerine bir yıldan az kala İnönü’nün ayrılma­sı kamuoyunda CHP’nin tarihî bir hezimet yaşayacağına yoruluyor­du. CHP’nin %33.3 oy oranıyla se­çimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti.

    Başarının mimarı hiç şüphesiz CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’ti. Sosyal demok­rat çizgi, gitgide politize olan ve sadece seçimlerde oy vermeyi değil siyasete doğrudan katıl­mayı isteyen halk kitlelerinin arzusunun, yeni bir demokrasi arayışının sonucuydu ve başarılı olmuştu. Yeni CHP’nin özellikle kent yoksullarına yönelik poli­tikaları da meyvesini verecek, parti 1973 yerel seçimlerinden zaferle çıkıp büyük belediyeleri 1980 darbesine kadar elinde tut­mayı başaracaktı. CHP’nin 1977 seçimlerini %41.4’le oy rekoru kırarak kazanmasının sebebi de bu politikalardı.

    resim_2024-08-24_011322156
    1973 seçimleri öncesi Ecevit’in yurt gezileri ülke çapında irili ufaklı neredeyse tüm meydanları dolduruyordu.

    1983 SEÇİMLERİ

    Darbecilerin desteği sandıkta ters tepti

    1980 darbesinin üç yıl ardından yapılan ilk seçimlerde yeni kurulan 15 partiden yalnızca 3’üne izin çıkmıştı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in seçime iki gün kala açıkça MDP’ye destek vermesi ters teperken, halk o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışan Turgut Özal’ın partisini tercih etmişti.

    Kenan Evren liderliğindeki cuntanın 12 Eylül 1980’de yaptığı darbenin ardından tüm siyasi partiler kapatılmıştı. Üç yıl sonra sözde demokrasiye dö­nülecek ve seçimler yapılacaktı ama yeni kurulan 15 partiden yalnızca üçüne seçimlere katıl­ma izni çıkmıştı: Emekli Orge­neral Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), genel başkanlığını Turgut Özal’ın yap­tığı merkez sağdaki Anavatan Partisi (ANAP) ve merkez solda konumlanan Halkçı Parti (HP).

    Seçimlerin, darbecilerin des­teklediği MDP ile ANAP arasında geçmesi bekleniyordu. Ancak değişim vadetmesi, o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışması Özal’ı kısa sürede bir adım öne geçirmişti.

    Seçimlere iki gün kala Cumhurbaşkanı Kenan Evren halka seslenerek Özal’ı suçladı ve “İcraatımızı devam ettirecek bir yönetimi işbaşına getire­ceğinize inanıyorum” sözle­riyle MDP’ye açık destek verdi. Ancak bu konuşma sandıkta ters tepecek ve ANAP kimsenin beklemediği bir zafere ulaşıp % 45.1’lik oy oranıyla seçimi kazanacaktı. Özal’ın partisi 212 milletvekilliği alırken, seçimleri üçüncü tamamlayan MDP ise %23.3 oyla 71 milletvekili çıka­rabilmişti.

    resim_2024-08-24_011332203
    Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ile Diyarbakır’da bir mitingde… (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    SÜREKLİ AYDINLIK İÇİN BİR DAKİKA KARANLIK EYLEMLERİ – 1997

    Susurluk kazası sonrası sivillerin temizlik çağrısı

    Susurluk Kazası yıllardır Türkiye’de olan biten pek çok karanlık hadiseyi açıklayan devlet-siyaset-mafya ilişkilerini gözler önüne serdi. Bu hukuk dışı ilişkiler ağının aydınlatılması talebi, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri ile kitleselleşecek, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından birine dönüşecekti.

    3 Kasım 1996’deki Susurluk Kazası’nın ardından Türkiye bambaşka bir gündeme uyan­mıştı. O gün Balıkesir’in Susurluk ilçesinde bir kamyona arkadan çarpan Mercedes’i süren polis okulu müdürü Hüseyin Kocadağ, üzerinde sahte kimlik bulunan kontrgerilla mensubu Abdullah Çatlı ve sevgilisi Gonca Us aynı araç içinde öldü. İktidar partisi DYP’nin milletvekili Sedat Bucak ise yaralı kurtuldu. Bucak aynı zamanda aracın sahibiydi. Kaza­nın ardından otomobilin baga­jından çok sayıda silah çıktı. Bazı silah ve mermiler Özel Harekat Daire Başkanlığı envanterine kayıtlıydı. İsrail’den alınan bu silahların “kaybolduğu” söyleni­yordu.

    Bu hukuk dışı ilişkiler ağı, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından biri olan “Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık” eylemlerine de kapı açmıştı. Kazanın ardından küçük bir grup, olayın aydınlatılması için toplumu harekete geçirecek bir yol bulmak üzere toplandı. Daha sonra “Aydınlık için Yurttaş Girişimi” olarak anılacak grubun içinde yer alan Avukat Mebuse Tekay, o günleri şöyle anlatı­yordu: “Bütün Türkiye Susurluk konuşuyor, ama herkes ‘Ben tek başıma ne yapabilirim ki?’ diye düşünüyordu. Sanki biri bir şey yapsa hepimiz katılacaktık. Birkaç arkadaş sessiz kalma­maya karar verdik. Öyle bir şey yapmalıydık ki isteyen herkes buna katılabilmeli, ama yaygın bir katılım olmasa da biz kendi tepkimizi gösterebilmeliydik.” Sonunda Avukat Ergin Cinmen, parlak bir fikir buldu: Her akşam saat 21.00’de evlerin ışıkları söndürülecekti. Toplumun her kesimine hitap edebilmek için eylemi hiçbir siyasi partiyle iliş­kilendirmeme kararı verildi.

    resim_2024-08-24_011338521
    Susurluk Kazası’nın ardından başlayan “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri, sokağa da taşmıştı.
    resim_2024-08-24_011344793

    1 Şubat 1997 gecesi başlayan eylem giderek kitleselleşti. Halk, eylemi kendi yaratıcılığını kul­lanarak çeşitlendirmeye başladı: Işıklar yakılıp söndürülüyor, balkonlara çıkılarak düdükler, tencerelerle ses çıkartılıyordu. Eylem sokağa da dökülmüştü, yurttaşlar mumlarıyla protesto­lar düzenlemeye başlamıştı.

    Kaza sonrası oluşturulan kamuoyu baskısının sonucunda İçişleri Bakanı Mehmet Ağar is­tifa etti. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı olay hakkında dava açarken TBMM’de de araştırma komisyonu kuruldu. Tepkilerin büyük bir bölümü Susurluk’a yönelirken, önemli bir kısmı da Refah-Yol hükümetini hedef almaya başlamıştı. Bu noktada televizyon kanallarında “askerî lojmanlardan eyleme destek veriliyor” haberleriyle birlikte eylemlere polis müda­haleleri de başladı. Kazadan dört ay sonra 28 Şubat sürecini başlatan ve “postmodern darbe” diye nitelendirilen Millî Güven­lik Kurulu toplantısı yapıldı. 18 Haziran’da Refah-Yol hükümeti düşmüş, Başbakan Necmettin Erbakan istifa etmişti. ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın başbakan olduğu ANASOL-D hükümetinin vaatlerinden biri ise Susurluk’un aydınlatılmasıydı.

    1 MART TEZKERESİ / 2003

    Türkiye savaşa hayır dedi tezkere Meclis’ten geçemedi

    2000’lerin başında, Türkiye en zorlu ekonomik, diplomatik ve siyasi krizlerinden birinden geçerken, kimse Irak’ı işgal etmeye hazırlanan ABD’nin taleplerinin reddedilebileceğini düşünmüyordu. 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmemesi için toplanan her kesimden savaş karşıtı, aksini ispat edecekti.

    Kasım 2002’de AK Parti iktidara geldiğinde, hem Türkiye hem de dünya çok çal­kantılı bir dönemden geçiyordu. Türkiye, 2001 sonunda topladığı tüm vergilerle borç faizlerini bile ödeyememişti. Dış politikada yalnızlaşmış; Ecevit döneminde başlatılan AB uyum süreci ise as­kerî ve sivil bürokrasi tarafından ciddi bir dirençle karşılanmıştı.

    Dünyada ise 11 Eylül saldırıla­rının artçı sarsıntıları sürüyordu. Ekim 2002’de ABD Kongresi, Irak’a askerî operasyon düzen­lenmesine izin vermişti. 2002 başında dönemin başbakanı Ece­vit, Washington’a davet edilmiş, Türkiye’nin ciddi şekilde ihtiyaç duyduğu ekonomik yardımlar teklif edilmişti. Henüz genel se­çimler yapılmadan Recep Tayyip Erdoğan da “geleceğin başbakanı” sıfatıyla Beyaz Saray’da ağırlan­mıştı. Kısacası, ABD’nin Türki­ye’ye, Türkiye’nin de “Maaş bile ödeyemeyecek duruma düşeriz” diyen Erdoğan’ın söylediği gibi ABD’ye ihtiyacı büyüktü.

    Ancak pazarlıklar çekişmeli geçiyor, uzayan süreçte zaman kazanan savaş karşıtı cephe güçleniyordu. “Türkiye Irak’a girmezse parçalanır” diyen köşe yazarlarına, zarar edeceklerini açıklayan iş insanlarına rağ­men on binlerce insan, Türki­ye’nin her yerinde protestolara katılıyordu. Türkiye kamuoyu %90’lara varan bir çoğunlukla bu savaşa karşıydı. Oya Baydar, o günleri “Müslüman muhafaza­kar kesimle Çağdaş Yaşamcı’lar, Doğu Perinçek’çilerle ÖDP’liler, Dilipak’la Barış Girişimi’nden Os­man Kavala, Hrant Dink, hepimiz yan yanaydık” diye anlatıyordu.

    resim_2024-08-24_011350637
    1 Mart Tezkeresi’nin oylanması öncesi düzenlenen savaş karşıtı protestolardan… (ALİ ÖZ ARŞİVİ)

    Irak’a Türk askerinin gönde­rilmesi ve Türkiye topraklarında 62.000 ABD askeri bulundu­rulmasını öngören Başbakan­lık Tezkeresi işte bu ortamda Meclis’te oylamaya sunuldu. Oylamadan önce alışılmadık bir ikili, Şanar Yurdatapan ve Ab­durrahman Dilipak, Genel Kurul Salonu’nun önünde yan yana dikilmişti. Dilipak, tokalaşmak için uzatılan elleri yakaladığı gibi burnuna götürüyor, “Henüz kan kokmuyor” diyerek son darbeyi vuruyordu. Tezkerenin oylandığı sırada 100.000’e yakın insan Sıh­hiye Meydanı’nda Türkiye’nin en büyük savaş karşıtı mitingi için toplanmıştı.

    Erdoğan o dönemde henüz başbakanlık koltuğuna otur­mamış bir genel başkanı olarak meclis grubuna hâkim olama­mıştı. AK Parti’nin grup kararı almadığı ve oylamanın gizli yapıldığı oturumda AK Parti’den 97 milletvekilinin de katkısıyla 264 kabul, 250 ret, 19 çekimser oy kullanıldı. Gerekli olan salt ço­ğunluğa ulaşılamadığı için Hürri­yet’in bir gün sonraki manşetiyle “Sonuç evet, karar ret” oldu.

    Bu sonuç, hem hükümet hem de ABD için bir şok etkisi yarattı. 14 Mart 2003’te Erdoğan başkan­lığında kurulan 59. hükümet bu sefer 30 fireyle “Sınırlı Tezkere”yi kabul etti. Bir gün sonra, 20 Mart 2003’te Irak’ın işgali başladı.

    Savaş karşıtları işgale engel olamamıştı ama Türkiye’yle ilgili oluşan “paralı asker” algısını kırmış, en önemlisi de çok farklı kesimlerden insanların ortak bir amaç için mücadele edebileceği­ni göstermişti.

    AB İLE TAM ÜYELİK MÜZAKERELERİ – 2005

    Avrupa ile ilişkilerin zirvesi Türkiye’de demokrasi ümidi

    1959’da başlayan ama uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin zirve noktası, 2005’te Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin resmen başlamasıydı. Bu Türkiye açısından bir diplomatik zafer olmanın yanısıra Müslüman bir ülkenin Avrupa demokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi.

    Avrupa Birliği’nin öncüsü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) 1958’de kurul­duktan kısa bir süre sonra, 31 Temmuz 1959’da, Türkiye top­luluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştu. Başbakan Adnan Menderes’in yaptığı başvuru­dan dört yıl sonra, 1963’te AET, üyelik koşulları hayata geçiri­linceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanma­sını önerdi. İlişkiyi resmileşti­ren Ankara Antlaşması, 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girdi.

    Türkiye’den kaynaklı siyasi ve ekonomik sebeplerle uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen AET ile ilişkiler 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından resmen askıya alındı. 1980’lerin ikinci yarısında Türkiye giri­şimlerde bulunsa da Avrupa ile ilişkiler daha çok iç siyaset mal­zemesi olarak kullanılıyordu.

    1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile 1999’da Helsinki’de yapılan ve Tür­kiye’nin adaylığının resmen onaylandığı AB zirvesi, ilişkiler açısından önemli dönüm nok­talarıydı. Ancak görüşmelerin gidişatı Türkiye’nin üyeliğinin zor olduğunu gösteriyordu, ta ki 2002’ye kadar.

    3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AK Parti’nin se­çim vaatlerinden biri AB üyeliği için çaba göstermekti. Nitekim iktidara gelir gelmez çalışma­lara başladılar ve Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi sonucunda Türkiye’nin kriterleri karşıla­ması şartıyla müzakerelerin başlayacağı duyuruldu.

    resim_2024-08-24_011356549
    2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle üyelik müzakerelerinin başlamasına farklı dillerde “Evet” diyen Avrupalı parlamenterler.

    Türkiye, Kopenhag Kriterleri başlığı altında toplanan şart­ları yerine getirmek için bazı önemli adımları atınca AB’nin 2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle tam üyelik müzake­relerinin 2005’te başlatılması kararı alındı. Bu karar, neredey­se yarım asırdır AB’nin kapısını aşındıran Türkiye için büyük bir zafer olmanın yanısıra Müs­lüman bir ülkenin Avrupa de­mokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi. 15 Aralık 2004’teki toplantıda Avrupalı parlamen­terlerin aralarında Türkçenin de bulunduğu tüm Avrupa dillerinde “evet” yazan dövizleri kaldırıp verdikleri poz, zaferin sembolüne dönüşmüştü.

    AB, Türkiye’ye Kopenhag si­yasi kriterlerinin uygulanması, siyasi reformların içselleştiril­mesi, sivil toplumla diyalogun güçlendirilmesi gibi kriterler sunmuştu. Ancak AB içinde Türkiye’yi istemeyen muhafa­zakar liderler de boş durmuyor, süreci yavaşlatmaya çalışıyor­du. Ardından, 2004’te Kıbrıs’ın AB üyesi olması ve Türkiye’nin limanlarını Rum kesimine açmak istememesiyle başla­yan bir kriz dönemine girildi. Bu krizle birlikte Türkiye-AB müzakere süreci durakladı, AK Parti de eski “hevesini” yitirin­ce AB’ye üyelik çabaları rafa kaldırıldı.

    MEDENİ KANUN VE TCK REFORMLARI / 2002-2005

    Dünya yerinden oynadı kadınlar özgür olunca…

    Kadın hareketi, son 25 yılda devleti dönüştürmeyi başaran en önemli gruplardan oldu. 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen Türkiye, 2000’lerin ilk yarısında Medeni Kanun ve TCK kampanyalarında kadınların mücadelesini konuşuyordu. Kampanyalar başarıya ulaşmış, yasaların ruhu kadın bakış açısıyla değiştirilmişti.

    Kadın hareketi, Türkiye’de ta­rihi boyunca en umutsuz an­larda, en sert saldırılar karşısında bile direnmenin sembolü oldu. 12 Eylül darbesi sonrası, toplumun hemen bütün örgütlü kesimleri büyük yara almışken, kadın ha­reketi kendisini ilk toparlayanlar­dan biriydi. Bu çabalar, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başlarında zirveye ulaşarak, Türkiye’nin kadın hakları konusunda hızlı bir dönüşüme girmesine kapı açtı. Bu dönem kadınlar, özellikle yasal reformlar için yaptıkları kam­panyalarla öne çıktı.

    Bu kampanyalar sonucunda ilk önce 1 Ocak 2002’de Medeni Kanun değişti. Aile reisliği yal­nızca erkeklere tanınmış bir hak olmaktan çıktı, “evlilikte edinil­miş mallara eşit katılım” yasaya girdi. Kadınlar artık çalışmak için eşlerinden izin almak zorunda değildi; evlendiklerinde isterlerse kendi soyadlarını da koruyabili­yor, miras paylaşımında erkekle­re öncelik tanıyan maddelerden kurtuluyorlardı.

    resim_2024-08-24_011403433
    17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü. (MURAT ÇELİKKAN ARŞİVİ)

    Medeni Kanun Kampanya­sı’nın verdiği heyecanla kadın örgütleri, Nisan 2002’de Türk Ceza Kanunu Çalışma Grubu’nu kurdular. Temel amaçları, mevcut TCK’nın ataerkil ruhunun izlerini silmek ve kadınların yasada birey olarak kabul edilmesini sağla­maktı. 1926’da yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nda kadının bedeni ve cinselliği eşinin, ailesinin ve toplumun malı sayılıyordu. Bu yüzden, tecavüz, taciz gibi cinsel suçlar “toplum ve aile düzenine ve genel ahlaka zarar veren dav­ranışlar” olarak tanımlanıp, ge­rektiği gibi cezalandırılmıyordu. Kadınların bekar veya evli olması, cinsel suçlara verilen cezaları etkiliyordu.

    Kadınlar, önce bütün yasayı tarayıp kadının insan haklarını ihlal eden, ayrımcılığı meşru­laştıran, kadınların bedensel bütünlüğünü yok sayan maddeler listelemişti. Ardından kadın bakış açısıyla alternatif bir yasa metni hazırlanmıştı. 3 yıllık kampanya­nın ardından 2005’te yürürlüğe giren Yeni TCK’da yaklaşık 30 madde değiştirilmişti.

    Burada cinsel suçlar “Kişilere Karşı Suçlar” başlığına alınmış, tecavüz faillerine karşı evlilik yoluyla verilen cezasızlık ortadan kaldırılmıştı. Eski yasada suç olmayan “evlilik içi tecavüz” dün­yadaki çoğu ülkeden önce, TCK’da suç olarak ele alınmıştı. Eski yasa kadınlar arasında bekaret ve medeni durumlarına göre ayrım­cılık yapıyordu. Örneğin bekar bir kadını kaçırmanın cezası, evli bir kadını kaçırmanın cezasın­dan daha hafifti. Bu tip maddeler kaldırılmıştı.

    Bu sırada Türkiye’de ilk kez “namus” kavramı da tartışılmaya başlanmış; “namus cinayetleri”n­de ceza indirimine gidilmesi kı­sıtlanmıştı. Ayrıca edep, töre, ırz, namus, ahlak, ayıp, edebe aykırı davranış gibi ataerkil ve ayrımcı ifadeler kanundan çıkartılmıştı.

    Deniz Kaynak’ın Nisan 2021’de #tarih’e yazdığı “Kağıt üzerinden hayata eşitlik-özgürlük savaşı” yazısından kısaltılarak alınmıştır.

    HRANT DİNK’İN CENAZESİ – 2007

    Onca uğursuzluğa rağmen tekrar yeşeren ümit ve heves

    Hrant Dink’in öldürülmesi, gazeteci suikastlarının gelenek hâline geldiği Türkiye’de beklenmedik bir tepki yaratmış; 100 bin kişinin kendiliğinden toplandığı cenaze töreni, nadir bir toplumsal birliktelik örneği olmuştu. 16 yıldır tekrarlanan anmalar, cinayetin aydınlatılmasına yönelik ısrarın hatırlatıcısı olmaya devam ediyor.

    Agos gazetesinin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi, Türkiye’nin yakın tarihindeki en karanlık sayfa­lardan biriydi. 2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte giderek daha keskin hâle gelen toplumsal ay­rışmaların habercisi olan cina­yet, sadece Türkiye Ermenileri arasında değil, neredeyse tüm toplumda yankı bulan bir acı ya­ratmıştı. Öyle ki, tarihi boyunca gazetecilere karşı suikastların gelenek hâline geldiği bir ülke­de, bu olayın bu denli yüksek sesli bir karşı çıkışın sembolü olacağını, büyük ihtimalle ne cinayetin planlayıcıları ne de Dink’in cenaze töreninin dü­zenleyicileri öngörebilmişti.

    Dink’in cenaze töreninde siyasi görüşü, hayatta durduğu yer birbirinden geceyle gündüz gibi farklı on binlerce kişi, hiç kimse onları oraya çağırmadan toplanmış; “Hepimiz Hrant’ız” dövizlerinin Osmanbey’den Yenikapı’ya uzandığı görkemli yürüyüşte Türkiye’de nadir görülen bir toplumsal birliktelik sergilenmişti.

    Bu toplumun ilacını baş­ka hiçbir yerde değil ancak birbirinde bulabileceğini son soluğuna dek tekrarlayan, “Biz yaşadığımız cehennemi cenne­te çevirmeye talip insanlardık” diyen Hrant Dink olmadan geçen 16 yılda da her 19 Ocak’ta bu yürüyüşler tekrarlanmaya devam etti. Yıldırım Türker’in Nisan 2015’te #tarih’e yaz­dığı gibi “Hrant siyasi olarak yalnızca hakları rahatlıkla gasp edilebilen, ayrımcılığın bin bir çeşidine maruz kalan Ermenileri temsil etmiyordu. Öyle olsaydı bütün mutsuzların, bütün itirazı olanların, bütün hak hukuk peşinde koşturanla­rın ufkunda böylesine güçlü bir ışık olarak varolmazdı. Hrant, bizatihi bir öneriydi. Bir hayat önerisi. Dayanışmanın, adil paylaşımın, kardeşliğin, coşku­nun, şefkatin, karşılıklı anlaya­rak, hissederek varılan barışın temsilcisiydi. Onu tehlikeli kılan da işte bu ulaşabildiği ge­niş alandı. Hrant, hepimiz için Heves’i temsil ediyordu. Küs­meden, içini acılaştırmadan, hevesini bir an olsun kaybet­meden anlamaya ve anlatmaya çalışan o adamın varlığı, yakı­nında olmasak da sanki gelecek hissimizi diri tutuyordu. Hem ne güzel bir memleketti burası. Onca uğursuza rağmen Hrant gibi bir adam da yeşeriyordu bu topraklardan.”

    resim_2024-08-24_011410969
    16 yıldır, her 19 Ocak’ta binlerce insan Şişli’de vurulduğu yerde Hrant Dink’i anmaya devam ediyor.

    SPORDA KADIN BAŞARILARI

    Önyargıları yıkıp geçtiler madalyalarla cevap verdiler

    Meclis’te, akademide, üst düzey yöneticilik pozisyonlarında temsil oranları tartışıladursun, kadınlar önce Türkiye’nin Olimpiyat kafilesinde erkek sayısını aştı. Aşmakla da kalmadılar, judodan tekvandoya, halterden basketbol ve voleybola elde ettikleri başarılarla “daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek” (citius, fortius, altius) oldular.

    Son yıllarda Türkiye’de spor alanında bir devrim yaşanı­yor. Özellikle kadınlardaki sıçra­ma çok çarpıcı. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, bazılarının bunu ailelerinden bile sakladıkları bir ülkede elde edilen dereceler özellikle anlamlı.

    Türkiye’nin Olimpiyat se­rüveni 1908’de başladı; Türk kadın sporcular ilk defa 1936’da sahnede boy gösterdi. Tarihin en politize spor organizasyonunun açılışı Berlin’de Nazi selamlarıyla yapılırken, eskrimde mücadele eden Halet Çambel ile Suat Fet­geri mihmandarlarının önerisini reddetmiş, Hitler’le tanışmaya gitmemişlerdi!

    resim_2024-08-24_011418919
    Millî voleybolcumuz Eda Erdem, 2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda.

    2000’lerle birlikte kadın spor­cularımızın önlenemez yükselişi başladı. Takvimler 14 Ağustos 2004’i gösterdiğinde, Atina’da 48 kiloda yarışan haltercimiz Nurcan Taylan, dünya rekorunu kırarak altın madalya kazanan ilk kadın sporcumuz oldu. Bugün ise bir zamanlar iki kadın sporcuyla çıkılan Olimpiyat yolunda, kafi­lenin neredeyse yarısını kadınlar oluşturuyor.

    Hemcinslerinin cinayetlere kurban gittiği, spor yapan kadın­ların başarılarından çok şortla­rının konuşulduğu topraklarda kadın voleybolunun sıçrayışı, iyi işleyen bir sistemin azimle birleş­mesi karşısında engellerin bir bir yıkılabileceğinin sembolü olmaya devam ediyor.

    Ekolden bahsetmemizin mümkün olmadığı topraklarda, kadın voleybolunun tıkır tıkır iş­leyen sistemi, fabrika gibi oyuncu üretiyor; altyapılardaki yetenek­ler durmadan üstyapıya taşınıyor; bir oyuncu gittiğinde yeri hemen dolduruluyor; dünyanın en büyük yıldızlarıyla harmanlanan kulüp takımları arka arkaya büyük başarılara imza atıyor.

    MERVE DİZDAR – 2023

    ‘Umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime…’

    resim_2024-08-24_011425104

    Bu yıl 76. Cannes Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü Nuri Bilge Ceylan’ın “Kuru Otlar Üstüne” filmindeki performansıyla alan Merve Dizdar, ödül konuşmasında bu toprak­larda kadın olmanın doğurduğu güç ve direncin, imza attığı başarıdaki rolünü anlattı ve ödülü de kadınlara armağan etti.

    Dizdar, ödül konuşmasında filmde canlandırdığı “Nuray” karakterine gönderme yaparak “Nuray, inandığı şeyler ve varoluşu için mücadele veren ve bu uğurda bedeller ödemek zorunda bırakılmış bir kadın. Onu tanımak ve anlamak için uzun uzun çalışmak isterdim ama ne yazık ki ya­şadığım coğrafyada bir kadın olmak, Nuray’ın duygusunu doğduğum gün­den beri ezbere bilmeyi gerektiriyor. Bu ödülü, Nuray ve onun gibi kadın­ların mücadelesine güç verebilmek için; kendisine layık görülenlere boyun eğmeyip eyleme geçen, bu uğurda her şeyi göze alan ve ne olursa olsun umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime ve Türkiye’de haket­tiği güzel günleri yaşamayı bekleyen tüm mücadeleci ruhlara armağan ediyorum” dedi.

  • Hak, hukuk, adalet gak, guguk, siyaset

    Geçen ay önce Gezi Davası’nda, ardından CHP’li Canan Kaftancıoğlu hakkında çıkan kararlar, yargının siyasallaşması tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Ancak tarih, yargının özünde hiçbir zaman siyasetten bağımsız olmadığını gösteren birçok örnek barındırıyor. Sokrates’ten Jeanne d’Arc’a, Mithat Paşa’dan Dreyfus’a, Yassıada’dan Deniz Gezmiş’lere sembol davalar ve birer aydınlanma belgesi hâline gelen savunmalar…

    Platon’un Devlet’te yap­tığı “hukuk” tanımının üzerinden neredeyse 2400 yıl geçti: “Her hükümet, yasaları kendi işine geldiği gi­bi kurar. Demokratlar demok­ratlığa, Tyrannis Tyrannis’e uygun yasalar kurar. Kendi işlerine gelenlerden ayrılanı da yasalara karşı geldi diye ce­zalandırırlar”… Siyasetle ada­letin bir ileri iki geri dansı, o günden bu yana pek az değişti.

    Tarafsızlığına istinaden göz­leri bağlı, bir elinde caydırıcılığı simgeleyen kılıcı, bir elinde den­geli bir adaleti temsil eden tera­zisiyle, hukukun evrensel ilkele­rini vücudunda toplayan Tanrı­ça Themis bir hayalden ibaretti. Zira “hukuk devleti” modelinin siyasi olanla hukuki olan arasına çektiği sınır, hemen her zaman ihlallerle mürekkep olmuştu. Ele aldığı maddi gerçekliği, toplu­mun algılarından yalıtarak, “Ey­lem gerçekleşti mi?”, “Bunu is­pata yetecek kanıt var mı?” gibi teknik sorular üzerinden incele­mesi gereken hukukçu; tarih bo­yunca, özellikle de kamuoyunun gözü önünde cereyan eden dava­larda, siyasal olanın etkisinden nadiren kurtulabilmişti. “Kamu­oyu vicdanı”nı ya da “devletin üstün çıkarı”nı gözetme baskısı­nı hep üzerinde hissetmişti.

    Sorun şu ki, toplumsal algılar zaman içinde dönüştü; iktida­rı elinde tutanlar değişti; siyasi angajmanların kimisi tarihe ka­rıştı. Bir zamanlar “gerçek” olan da böylece yer değiştirdi; tarihin mahkemesinden geçerek “ger­çek dışı”, “hukuk dışı” oldu. Bir zamanların “vatan hainleri”, “din düşmanları”, “teroristleri”nin sonradan aziz ya da kahraman ilan edildiği bile görüldü. Bugün kimse Sokrates’ten, Jeanne d’Ar­c’tan veya Mithat Paşa’dan bah­sederken haklarında verilen hü­kümlerin adil olduğunu söylemi­yor. 3. Reich’ın, faşist İtalya’nın, Vichy hükümetinin hâkimleri hukuksuz devletlerin hukukçu­ları olarak 1945 sonrası yargılan­dılar. Moskova Mahkemeleri’nin ve Franco’nun “adli bekçileri”, McCarthy döneminin lejyoner sözde hukukçuları arkalarında temizlenmesi mümkün olma­yan siciller bıraktılar. Cumhur­başkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Minareler süngümüz/ kubbeler miğfer” diye başlayan şiiri oku­duğu için hapisle cezalandırıl­dığı günlerden güçlenerek çıktı. Şimdilerde devam eden kimi da­vaların tarafları acaba yarın na­sıl görülecek?

     CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na 2013’te yaptığı sosyal medya paylaşımları nedeniyle 5 ayrı suçtan verilen hapis cezasının 4 yıl 11 ay 20 günlük bölümü geçen ay onandı (altta). HDP’nin eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu (altta).

    Bir zamandır ceza hukuku­nun iki yüzüne şahitlik ediyoruz. Bir tarafta yurttaş ceza hukuku, diğer tarafta düşman ceza hu­kuku… Kavramın mucidi Alman hukuk felsefecisi Günter Jakobs, 70’lerde tüm dünyada “terör olayları”nın etkisiyle ayyuka çı­kan güvenlik kaygısına dayana­rak, hakları olan “yurttaş”ın na­sıl bertaraf edilmesi gereken bir “düşman”a dönüştüğünü vur­guluyordu. “Düşman”, anayasal düzenle uzlaşmaz bir tavır sergi­lediği için “yurttaş” olma vasfını yitiriyor; yalnız geçmiş eylem­lerinin kefaretini ödemek için değil aynı zamanda müstakbel eylemlerini engellemek için de hapsediliyordu. Bu bir ceza değil, tedbirdi! “Sanık” bile olamaya­cak düzeyde hakları kısıtlanmış politik öznelerin yargılamaları, zaten baştan verilmiş bir hükme sonradan kılıf uyduran bir kur­guya dönüşüyordu.

    Artık yasaları koyduğu gibi “olağanüstü hâl”e de karar veren egemen, bir yandan karar alma yetkisini hukuk üzerinden meş­ru kılarken bir yandan da olağa­nüstü hâl tanımı ile onu askıya alabiliyor. Sonuçta mahkeme salonu, istisnanın kural hâline geldiği, adaletten çok körü körü­ne “öç alma”ya dayanan bir siya­si düellonun sahnesi oluyor. Bu düellonun son zamanlarda Tür­kiye’de tartışılan halkası; Gezi’de “Bize dayatılan hayatı istemiyo­ruz” diyen milyonlarca insanın iktidar üzerinde yarattığı trav­manın “günah keçisi” ilan edilen Osman Kavala ile Gezi Dava­sı’nda hapsedilen Can Atalay, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Mücella Yapı­cı ve Tayfun Kahraman. Ayrıca AK Parti’nin iktidar çoğunluğu­nu kaybettiği ilk seçim olan 2015 Haziran’da büyük rol oynayan HDP ve Selahattin Demirtaş. Son olarak da 2019’daki İstan­bul belediye seçimlerinin iki ana unsurundan biri olarak görülen CHP’li Canan Kaftancıoğlu.

    Gezi Davası’nın günah keçileri

    Yaklaşık 3 yıldır devam eden Gezi Parkı davasında 25 Nisan’da Osman Kavala, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı (üstte). Davanın diğer sanıklarından Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’nin ise 18’er yıl hapis cezasına çarptırılmalarına ve tutuklanmalarına karar verildi (en üstte).

    Yıldırım Türker Yeniden TV’de Kavala kararıyla ilgili şöy­le diyor: “Ürkütücü bütün sıfat­ların yüklenebildiği bu adam; bu ‘kızıl milyoner’, bu ‘kirli Batı’nın casusu’, bu ‘darbe kışkırtıcısı’nın gerçekte kim olduğu hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir linç güruhu onun ağırlaştırılmış mü­ebbet cezasını coşkuyla karşıla­dı. (…) Binbir rezillikle artık her­kesin bildiği seyirde devam eden ‘hukuk süreci’, hükmü yarım ya­malak ilan ederek sırra kadem basan hâkimleriyle hayatımız­dan geleceğe dair bütün beklen­tileri silivermişti. Hüküm, Os­man’ın hayatını sonlandırmakla kalmıyor, topluma çok önemli bir ‘andıç’ da sunuyordu”.

    William Godwin’den alıntıy­la “İnsanlık çıkarının yansız göz­lemcisi olmayı ve kendi tercihle­rimizi gözardı etmeyi gerektiren adalet”in peşinde, bu ay, sembol siyasi davaları, birer aydınlanma belgesi hâline gelen savunmaları ve eninde sonunda tarihin verdi­ği-vereceği mahkumiyet kararla­rını ele alıyoruz.

    ATİNA / MÖ 399 SOKRATES

    Ve savunma, ithamın önüne geçer

    Ölümden kurtulabilecekken, sürgüne gitme fırsatını geri çevirdi; baldıran zehrini tercih etti.

    Balık için su ne ise, savunma için özgürlük odur” diyen Sokrates, yargılanan bir kişinin savunmasının, yargılamayı yapan kurumun itham­larının önüne geçtiği ilk örnekti. Bu yüzden ona “Savunmanın Babası” denmişti. Başta Platon’un gençlik ürünü Sokrates’in Savunması olmak üzere 2.400 yıllık bu davanın kayıt­ları, yalnızca bir bilgenin kendine özgü duruşunu, akıl yürütme biçi­mini göstermekle kalmıyor, çağın adalet anlayışının içine düştüğü çıkmazlara da işaret ediyordu.

    Atina’nın ünlü filozofu, kul­landığı diyalektik metotla, sorular sorarak insanları edinilmiş bilgilerini sorgulamaya yöneltiyordu. İnsanın nesnel düşünceye ancak kendi aklıyla ulaşabileceğini savunuyor­du. Gelenekleri sarsmak, sitenin Tanrılarından farklı Tanrıları yücelt­mek ve gençliği yoldan çıkarmak suçlamalarıyla “özel mahkeme”de yargılandığı sırada yaptığı savun­ma; karaçalmanın ve dayanaksız suçlamaların mahkeme kararını biçimlendirişini gözler önüne sermişti. Sokrates pekala ölüm­den kurtulabilecekken, onurunu korumayı yaşamsal ilkelerin başına yerleştirdiğini söylemiş; sürgüne gitme fırsatını geri çevirerek bal­dıran zehrini tercih etmişti. Ölümü Eski Yunan uygarlığının çöküşünün başlangıç noktasındaydı; toplum mahkemeden gereken sonucu çıkaramamıştı.

    Apuleius Altın Eşek’te mahke­meyi tarihe şu sözlerle kazıyacaktı: “Ey ilkel yaratıklar, hatta mahkeme sürüleri, hatta togalı akbabalar! Günümüzde bütün hâkimlerin yar­gılarını para için satmasına neden şaşırdınız? (…) Tanrısal bir önseziye sahip olan o yaşlı adam, hani Delp­hoi Tanrısı’nın bilgelikte bütün ölümlülere üstün tuttuğu adam, son derece çirkin bir hizipçiliğin dalavereleri ve kıskançlığıyla oyuna gelmedi mi, gençliği bozuyormuş diye? Ama yurttaşların alınlarına sonsuza değin sürecek bir rezaletin damgası da vurulmuş oldu”.

    Jacques-Louis David, “Sokrates’in Ölümü” adlı tabloda (1787) kaçmak yerine ölümü seçen Sokrates’i dimdik, öğretmeye devam ederken resmetmiş.

    BAĞDAT / 922 HALLÂC-I MANSUR

    Bedeni parçalandı, ismi tarihe kazındı

    Kâbe’yi yoketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi. Savrulan küllerinden yeniden doğdu.

    İsa Peygamber’in çarmıha gerilişi; ardından Savonarola ve Giordano Bruno’nunkiler gibi yargılanma öyküleri Batı dünyasında en ufak ayrıntısına kadar büyüteç altına alınmıştır. İslâm dünyasın­da ise Şeyh Bedreddin, Nesimî, Nadajlı Sarı Abdurrahman gibi va­kalar, geniş ölçekte sis altındadır. Bunun bir istisnası, aradan geçen 1.100 yıla karşın sapkınlık ya da dinsizlik bağlamında İslâm uygar­lık tarihinin tanık olduğu en sarsıcı olaylardan Mansûr El-Hallâc’ın başına gelenlerdir.

    Hallâc-ı Mansûr’un Abbâsî Halifesi Muktedir Bi’llâh’ın emriyle infazı (Bağdat, 26 Mart 922).

    9. ve 10. yüzyıllarda yaşa­mış İranlı mistik ve şair, Sufizm öğretisinden etkilenmişti. “Ben Gerçek’im” deyişiyle tanınan Hallâc-ı Mansur, başarılı bir hatip olarak çevresine birçok taraf­tar toplamış; Abbasi saltanatı içindeki iktidar mücadelelerine dahil olmuştu. Yaptığı açıklama­lar hem halktan hem de toplumun elitlerinden tepki görüyordu. Bir yandan Tanrı’ya olan aşkını ilan ediyor, diğer yandan da mevcut sistemi eleştiriyordu. Sünni re­formcuların güneyde yol açtıkları problemlerden haberdar olan Bağdatlı elitler harekete geçti ve Hallac 9 Mart 922 günü, aylar boyu süren çetrefil bir yargılama sürecinin sonunda, Kâbe’yi yo­ketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi.

    Kimine göre zındık, kimine göre mülhid olan El-Hallâc’ın hem kimliği hem de düşüncesi ve inanış biçimi, 4. yüzyıldan baş­layarak yasaklanmış, unutulsun istenmişti. Gelgelelim, Bağdat’ta çarmıha gerilen, gövdesi ağır ağır parçalanan, kafası kesilen (ve önce Bağdat’ta, sonra Horasan elinde sergilenen), gövdesi üzeri­ne neft dökülerek yakılan, külleri savrulan sufinin hikayesi tarihten silinemedi. Barındırdığı yaşamsal tehlikelere karşın, Arap dünyasın­da olduğu kadar, Acem dünyasın­da ve Türk coğrafyalarında da etki alanı, muhalifler ve mazlumlar katında kalıcı oldu.

    FRANSA / 1431 JEANNE D’ARC

    Erkek kıyafetleri giydi, savaşa katıldı ve en tehlikelisi, ülkeyi kimin yöneteceğine karar verdi.

    İngiltere Kralı 8. Henry’nin kurtulmak için cadılıkla suçladığı karısı Anne Boleyn; 1634’te Fransa’da Kardinal Richelieu’ye karşı çıktığı için şeytanla işbirliği yapmakla suçlanıp idam edilen Urbain Grandier ve daha birçokları… Siyasi nedenlerle “cadılıkla” suçlanarak ortadan kaldırılan pek çok örnek var tarihte. Ancak hiçbiri Fransa’yı işgal eden İngilizlere karşı savaşın kahramanı hâline gelen Jeanne d’Arc’ın 19 yaşında yakılması kadar meşhur değil.

    Onu meşhur eden olaylar, epi topu 2.5 yıl içinde cereyan etmişti: 1429’da Fransa’nın büyük bölümünü, kendini Fransa Kralı ilan eden İngiltere Kralı’na kaptırmış olan Fransız prensi Charles’ın sarayına gelişi; Jeanne’ın ona gerçek Fransa kralı olduğunu söyleyişi; zırh giyerek ya­nında az sayıda savaşçıyla İngiliz kuşatması al­tındaki Orléans kentini kurtarışı; sonra Charles’ı büyük bir törenle Fransa tacını takmaya ikna edişi; 1430’da Bourgogne Dükü’ne esir düşerek İngilizlere satılması; ertesi yıl Paris Üniversite­si’ndeki din adamlarının gayretiyle çıkarıldığı mahkemede duyduğu seslerin Tanrı’dan değil şeytandan geldiğine karar verilmesi ve yakılarak idam edilişi…

    Yargılamayı ilk aşamasından beri İngiltere Kralı’nın danışmanlarından, ilahiyatçı ve kilise hukuku doktoru Caughon yönlendirmek­teydi; yöneltilen suçlamaları kilise ile birlikte hazırlamışlardı. Bu suçlamalar 76 maddeden oluşsa da Jeanne ile ilgili esas sorunun “erkeğe özgü” eylemleri olduğunu anlıyoruz. Jeanne d’Arc erkek kıyafetleri giyiyor, savaşa katılıyor ve en tehlikelisi ülkeyi kimin yöneteceğine karar verebiliyordu. 24 Mayıs 1431 günü sözlerini geri aldığını ve pişman olduğunu belirten metni imzalasa da, ömür boyu hapis cezasını yeniden ölüme çeviren de cezaevinde kendisini görme­ye gelen engizisyon yargıçlarını erkek kıyafet­leriyle karşılaması olmuştu. Mahkemede, erkek kıyafeti giymesinin Tesniye’ye göre “Tanrı’ya karşı işlenmiş bir suç” olduğu söylenmişti.

    30 Mayıs 1431’de eski bir pazar yeri olan Vieux-Marché meydanında, yüzlerce kişinin gözleri önünde yakılarak öldürüldü. Tutuk­luyken onu kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmayan Kral 7. Charles, cezanın infazından yaklaşık 20 yıl sonra Engizisyon Mahkeme­si’nden kararın tekrar gözden geçirilmesini istedi. 1456’da Papa’nın emri üzerine toplanan mahkeme Jeanne’ı gıyabında yeniden yargıladı ve suçsuzluğuna hükmetti. Jeanne d’Arc 16 Mayıs 1920’de Papa 15. Benedictus tarafından azize ilan edildi.

    Hermann Stilke’nin, 1843 tarihli “Jeanne d’Arc’ın kazıktaki ölümü” tablosu, Hermitage Müzesi’nde.

    ROMA / 1633 GALİLEO GALILEI

    Biat etti ama, ‘yine de dünya dönüyor’ dedi

    Ünlü astronom diri diri yakılmaktan kurtuldu; ama “halk anlayabilir” gerekçesiyle kitapları yakıldı.

    Ortaçağ’dan Rönesans dönemine uzanan çizgide, Batı uygarlığının gelişim çizgisine mührünü vurmuş davalardan biri de Galileo Galilei’nin (1564-1642) yargılanışıydı. İtalyan fizikçi ve astronom, Dünya’nın Güneş çev­resinde döndüğü iddiasının Tev­rat’ta yer alan “Yeşu’nun Güneş’e hareketsiz durma emri” yolundaki beyanlarına ters düşmesinden dolayı 1633’te “din dogmalarına karşı geldiği” gerekçesiyle, Papa­lık tarafından özel olarak kurulan Roma Engizisyon Mahkemesi’nin önüne çıkarıldı. 69 yaşındaki Galilei, sadece 20 gün süren o mahkemede diri diri yakılmaktan kurtulmak için diz çökerek “biat” etmek zorunda bırakılmıştı. Dizleri üzerinden doğrulurken, ayağını sessizce yere vurmuş ve “Eppur, si muove!” (Ama yine de dönüyor) demişti. Biat ettiği için diri diri yakılmaktan kurtulmuştu belki ama müebbet hapse mahkum edilmişti. Cezası sonradan kendi evinde göz hapsi­ne çevrildi. Büyük Dünya Sistemi Üzerine Konuşmalar adlı yapıtı ise yasaklandı ve yakıldı.

    Din-bilim çatışmasının en klasik örneklerden biri olan Galileo Davası’nda ilginç bir nokta vardı. Galileo’nun bilimsel açıdan Kopernik döneminden kalan, bilime yeni ve çarpıcı bir unsur getirmeyen Diyalog adlı kitabının kiliseyi rahatsız eden yanı, üslubu ve İtalyanca yazılmış olmasıydı. Kitapta söylenenleri ve kimden bahsedildiğini herkes anlayabilir; küçük düşürücü taşlamalar tüm İtalyanlar tarafından okununca, kilisenin ciddiyet ve vakarına halel gelebilirdi. Kutsal makamın kitabı incelemek için atadığı üç ilahiyatçı bilirkişi “O İtalyanca yazıyor; yanlışların kolaylıkla kök saldığı sıradan halkı iğfal etmek için” demişlerdi.

    1633’te Roma’daki Engizisyon Mahkemesi’ndeki dava sırasında İncil’i iten Galileo.

    İSTANBUL / 1884 MİTHAT PAŞA

    ‘Yazık; devlete ve millete yazık’

    Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutuldu; idam cezası sürgüne çevrildi; Abdülhamid tarafından Taim’de boğduruldu.

    1822-1884 arasında yaşayan Mithat Paşa, tarihimizin en trajik şahsiyetlerinden. Edirne’den Bağdat’a valilik görevleriyle başarılı bir devlet adamı portresi çizen, Ziraat Bankası’nın kuruluşuna öncülük eden Mithat Paşa’nın adını tarihe kazıyan, sonradan kurbanı olduğu ilk anayasamız Kanun-ı Esâsî olmuştu.

    Kanun-ı Esasî’nin ilk taslağı Mithat Paşa tarafından hazırlanmış ve yine onun çabaları sonucunda 2. Abdülhamid tarafından 23 Aralık 1876’da “Vezir-i Meâlî-semirim Mithat Paşa (Yüce Nitelikli Vezirim Mithat Paşa)” diye başlayan bir Hatt-ı Hümayun ile ısdar edilmişti.

    Kanun-ı Esasi, öngördüğü haklar bakımından aslında çağdaşı pek çok anayasanın hiç de gerisinde değildi. Bununla birlikte, aynı Ana­yasa’nın bir maddesi, tüm bu hakla­rın kullanılmasını olanaksız kılmıştı. 113. maddeye göre padişah, hükü­metin emniyetini suiistimal ettikleri bir polis soruşturması sonucu (!) tespit edilenleri sürgüne yollama yetkisine sahipti. Mithat Paşa, anayasanın bu maddesini Sultan 2. Abdülhamid’in ısrarları üzerine ve daralan vaktin bir sonucu olarak kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu madde, ne hazin ki ilk olarak kendi­sine karşı kullanılacaktı.

    Temmuz 1910 tarihli Resimli Kitab dergisinde Mithat Paşa, hususi katibiyle birlikte…

    Anayasanın öngördüğü kukla sadrazamlık rolünü reddeden, ger­çek bir Meşrutiyet başbakanı gibi davranan Mithat Paşa, Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutuldu. Padi­şah Abdülhamid, kendi oturduğu Yıldız Sarayı’nda özel bir mahkeme oluşturmuştu. Paşa kendisi hak­kındaki suçlamaları çürütmesine rağmen saraya bağlı yargıçlar, onu ölüm cezasına çarptırmış; cezası Padişah tarafından sürgüne çevril­mişti. Mithat Paşa 5 Şubat 1877’de önce Cidde’ye, ardından Taif’teki sürgününe doğru yola çıkarken “Yazık, devlete ve millete yazık! İnna lillah ve inna ileyhi raciun” de­miş; “Konstitüsyon (Anayasa) bitti, bu millet terakki edemeyecek” diye feryat etmişti.

    Mithat Paşa, sürgüne gönde­rildiği Taif zindanlarında 1884’te Abdülhamid’in emriyle boğduruldu. 1. Meşrutiyet Meclisi’nin sonu da Mithat Paşa’dan pek farklı olmaya­cak, mimarı olduğu anayasa 1 yıl sonra rafa kaldırılacaktı.

    FRANSA / 1898 ALFRED DREYFUS

    ‘Gerçek yürüyor, kimse durduramaz’

    Emile Zola’nın tarihe geçen “J’Accuse” (İtham Ediyorum) makalesine rağmen mahkum edilen yüzbaşının hikayesi…

    Her şey Fransız Genelkurmayı’nda görev yapan Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un, Alman Askerî Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askerî belgeleri gönderdiği iddiasıyla tutuklanmasıyla başlamıştı. Daha mahkeme bile başlamadan Fransız basını kaynıyor, “bu Yahudi”nin suçlu olduğunu ilan ediyordu. 1894 Aralık’ta yargılanmaya başlanan yüzbaşıy­la ilgili eldeki tek delil, çöp sepetinde bulunan imzasız bir belgeydi. Bu belgedeki elyazısının Dreyfus’unkine benzediği ileri sürülüyordu.

    Savaş Bakanı General Mercier, istihbarat servisinin Dreyfus hakkında hazırladığı “gizli dosya”yı, sanığın ve savunma avukatının haberi olma­dan askerî yargıçlara gönderdiğinde; hiç kimse savunma hakkını yok sayan bu durum karşısında sesini çıkarmadı. 22 Aralık 1894’te karar açık­landı: Dreyfus oybirliğiyle vatana ihanetten suçlu bulunmuş; rütbesinin geri alınmasına ve Şeytan Adası’nda ömür boyu hapsine karar verilmişti.

    2 yıl sonra askerî istihbaratın başına geçen Binbaşı Georges Picquart, gerçek suçlunun Walsin Esterhazy adında bir subay olduğunu ortaya çıkarmış, ama o da kendisini Tunus’ta sürgünde bulmuştu. Ünlü romancı Emile Zola, Cumhurbaşkanı Félix Faure’a hitaben bir mektup yazarak, L’Aurore gazetesinde yayımladı. Yazıya “İtham ediyorum” (J’Accuse) başlığını atan, gazetenin editörü Clémenceau’ydu. Zola, skandalı örtbas etmek için ordu içinde kurulan komployu anlatıyor ve şöyle diyordu: “(Ama) gerçek yürüyor ve onu durdurmaya kimsenin gücü yetmez…”

    Zola, 1 yıl hapis ve 3.000 Frank para cezasına çarptırıl­mış, İngiltere’ye kaçmıştı. Sonunda Dreyfus davasının omur­gasını oluşturan imzasız belgenin sahte olduğu ıspatlandı. Bu sahte belgeyi düzenleyen Albay Henry intihar etti. Yeniden başlayan mahkeme, bu sefer hafifletici nedenleri dikkate alarak Dreyfus’u 10 sene cezayla bir defa daha Şeytan Ada­sı’na gönderdi. Ancak “gerçek yürüyordu”. Eylül 1899’da cumhurbaşkanı, Dreyfus’u affettiğini açıkladı; tam olarak aklanması ise 1906’da son kez yargılanmasıyla müm­kün oldu.

    11 yıl önce askerî okulun bahçe­sinde apoletleri sökülen Dreyfus için aynı yerde yeni bir tören düzen­lendi ve bölük komutanı olarak binbaşı rütbesiyle yeniden orduya alındı. Göğsüne Légion d’Honneur nişanı iliştirildi. O gün “Yaşasın Dreyfus!” diye bağıranla­ra şöyle cevap verdi: “Hayır, yaşasın hakikat!”

    TÜRKİYE / 1926 İZMİR SUİKASTI DAVASI

    Ankara’nın yumruğu, muhalefetin idamı

    Mustafa Kemal’i hedef alan suikast planı, siyasi-iktisadi bir davaya dönüştü; Cavit Bey de ipe yollandı.

    14 Haziran 1926’da Gazi Musta­fa Kemal’e İzmir’de yapılması planlanan bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Eski Lazistan milletvekili Ziya Hurşit tarafından yönlendi­rilen kiralık katil çetesi gözaltına alındı. Ankara İstiklal Mahkeme­si’nin İzmir’e varmasının hemen ardından, faillerin yanısıra hayatta kalan ünlü İttihatçıların ve Millet Meclisi’ndeki eski Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın da nere­deyse tüm üyeleri tutuklanmış; suikast tertibine yardımcı olmak ve darbe planlamakla suçlanmışlardı.

    İzmir ve Ankara’daki iki mahkemede, kimisi suikastla ilgisi bulunmayan sanıklardan 18’i ölü­me mahkum edildi. Millî Mücadele kahramanlarından olmalarına rağmen daha sonra muhalefet kanadına geçen Kâzım (Karabekir), Ali Fuat (Cebesoy), Refet (Bele) ve Cafer Tayyar (Eğilmez) ise kamuoyunun baskısıyla serbest bırakılmıştı.

    “Gerçek ve çok ağır bir suçtan hareket edilerek, siyasi bir davaya varılmış”, aslen ekonomik bir ope­rasyon olan tasfiye, “Kara Kemal ve İtibar-ı Millî Bankası’nın başındaki Cavit Bey’i hedef almıştı. Ali Çe­tinkaya, Kılıç Ali ve Dr. Reşit Galip beylerden oluşan İstiklâl Mahkeme­si, ona olmadık ithamlar yönelt­mişti. Osmanlı Devleti’nin ilk ciddî bütçesini yapan maliyeci Cavit Bey, çok parlak bir savunma yapmasına karşın idamdan kurtulamadı.

    ABD / 1950 ETHEL VE JULIUS ROSENBERG

    Bir çift güvercin havalansa…

    ABD’de modern cadı avı: Atom bombası ile ilgili sırları Sovyetler’e sızdırdıkları iddiasıyla “yargılanıp” öldürüldüler.

    ABD’de 12 Nisan 1945 günü Başkan Roosewelt’in ölmesi ve yerine Harry S. Truman’ın baş­kan seçilmesiyle yeni bir dönem başlamıştı. İki yıl geçmeden 12 Mart 1947’de “Hürriyet ve ba­ğımsızlıklarını korumaya çalışan milletlere askerî ve ekonomik yar­dım yapmak suretiyle komünizmi durdurmayı amaçlayan” Marshall Planı’yla Soğuk Savaş perdesi açılacaktı.

    1950’de Kore Savaşı’nın devam ettiği sırada, Senatör McCarthy’nin anti-komünist kampanyasıyla bu savaş ülkenin içine de taşındı. McCarthy ülkede komünist, komünist yanlısı ve güvenliği tehdit eden 57 milyon 205 bin 81 kişi olduğunu açıklaya­rak ülke çapında bir paranoyayı; seçkin aydınlarla muhalif sanat­çıları hedef tahtasına oturtan ve yaklaşık 10 yıl sürecek bir “Cadı Avı”nı tetikledi.

    Kampanyanın ilk kurbanla­rı, New York’ta kendi hâlinde yaşayan orta hâlli, iki çocuklu bir Yahudi aileydi. Julius Rosen­berg 17 Temmuz 1950 gecesi FBI görevlileri tarafından evinden gö­türüldü. Yaklaşık 1 ay sonra da eşi Ethel Rosenberg tutuklanacaktı.

    6 Mart 1951’de başlayan mahkemede suçlama çok ağırdı: “Rosenbergler tanrısever bir ulusu ortadan kaldırmak üzere ha­zırlanan çirkin ve gizli bir ittifakın içerisinde yer almışlar”dı. Vatan hainliği ve casuslukla ilgili yasa uyarınca suçlanıyorlardı. Nükleer silahlarla ilgili bilgileri SSCB’ye sızdırmışlardı!

    Nagazaki’ye atılan atom bom­basının mühendisi Philip Morrison mahkemede dinlendi. Morrison, kanıt olarak sunulan belgelerin yanlışlarla dolu bir karikatür olduğunu; esasen bombanın plan­larının savaştan sonra uygulamalı olarak açıklandığını; planın zaten özel bir anlam ifade etmediğini belirtti.

    Rosenbergler’e verilen ölüm cezası, dünyanın değişik ülkele­rinde onbinlerce kişinin gösterile­rine rağmen 19 Haziran 1953’de elektrikli sandalyede infaz edildi.

    İddia makamının tanığı David Greenglass ise neredeyse 50 yıl sonra bir röportajda kardeşini ve eniştesini idama götüren davada yalan ifade verdiğini açıkladı!

    TÜRKİYE / 1961 YASSIADA DURUŞMALARI

    Hasta demokrasinin ölüm fermanı

    Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan, itibarsızlaştırma çabaları eşliğinde idama yollandı.

    Türkiye’nin aylarca radyoda­ki “Yassıada Saati” pro­gramında, Hâkim Salim Başol’un “Sanıklar getirildiler. Bağlı olmayarak yerlerine alındılar. Müdafiler hazır…” açılış sözleriyle dinlediği Yassıada Davaları’nın sonunda çıkan kararla; 16 Eylül 1961’de, Menderes hükümeti Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, İmralı Adası’nda idam edildi. 15 Eylül gecesi intihar etmeye çalışan eski Başbakan Adnan Menderes de, kurtarıldıktan sonra 17 Eylül’de alelacele İmralı’ya götürülüp idam edilecekti.

    27 Mayıs 1960 darbesinden 5 ay sonra başlayan ve 11 ay 1 gün süren yargılamalarda toplam 1.033 saatlik 202 oturum yapıl­mış; 592 sanık suçlanmış; 1.068 tanık ifade vermişti. Davalar sırasında eski Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar’ın da içlerinde bulunduğu 7 sanık kalp krizi geçirerek vefat etmişti. Duruşmalar sırasında sa­nıkların kişisel hayatlarına dair bir dizi dava da (Bebek Davası, Köpek Davası…) onları itibarsızlaştırmak için kullanılacaktı.

    Kararlar 15 Eylül 1961’de açık­landı. 15 sanık ölüm cezası alır­ken, 402 sanık ömür boyu hapse ya da başka ağır cezalara mahkum oldu. MBK, idam cezalarından 12’sini müebbet hapse çevirip, üçünü onayladı.

    TÜRKİYE / 1972 DENİZ GEZMİŞ YUSUF ASLAN HÜSEYİN İNAN

    Güneşe gömülen 3 fidan

    20’li yaşlarının başında, “Anayasal düzeni zorla değiştirmek” istedikleri gerekçesiyle, milletvekillerinin de onayıyla…

    Türkiye’de sol hareketin sembol isimleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, 6 Mayıs 1972’de idam sehpasına yürürken, Gezmiş ve Aslan henüz 25 yaşında, İnan ise yalnızca 23 yaşındaydı. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Yassıada’daki üç idamın rövanşı olarak görülen idamlarının onayı Meclis’ten “3-3” bağırışları ara­sında çıkmıştı. Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in başrolde ol­duğu, iki eliyle onay verdiği karara evet diyenler arasında CHP’den de 30 isim vardı.

    Savcılık iddianamesinde Anka­ra İş Bankası Emek Şubesi soygunu ve Ankara Balgat’taki Amerikan tesislerinden dört Amerikan askerinin kaçırılması eylemlerine dayanılarak TCK’nın 146. madde­sine muhalefet ve Anayasal düzeni zorla değiştirmek suçlamaları yer alıyordu.

    Dava, Hüseyin İnan’ın yaka­lanmasının üzerinden sadece üç gün geçtikten sonra idam istemiyle açılmıştı. Bu derece ağır suçlama­ların yöneltildiği bir iddianamenin hazırlanması için inanılamayacak kadar kısa bir süreydi bu.

    Deniz Gezmiş savunmasın­da şöyle diyordu: “İddianame kelle istemek için hazırlanmıştır. Yapılan tahliller yanlıştır, hatalıdır; değerlendirmeler keza isabetsiz­dir. Yalnız biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunmak­tayız ve yine varlığımızı devletin bağımsızlığına armağan etmiş bu­lunmaktayız. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz. (…) İddia makamı bizim vermekte olduğumuz ba­ğımsızlık savaşına karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na karşı, reformlara karşıdır ve bu nedenle bizim anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Kud­reti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın. Onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerinde yıkma­ya alışmışlardır”.

    Demirel yıllar sonra idamlar için “O günkü şartlar onu gösteri­yordu” diyecekti.

    TÜRKİYE / 1998 PINAR SELEK

    Adaleti beklerken: 20 yılın hesabı

    20 yıl boyunca sahte tutanaklarla; basına sızdırılan dayanaksız suçlamalarla uzatılan bir hukuksuzluk örneği…

    İstanbul’daki tarihî Mısır Çarşısı’nın girişindeki yiyecek büfesinde 9 Temmuz 1998 günü büyük bir patlama meydana geldi. Patlama 7 kişinin ölümüne, 100’ün üzerinde insanın da yaralanmasına neden oldu. O sıra­da Pınar Selek, 27 yaşında genç bir sosyologdu. Türkiye’nin her daim en hassas meselelerinden “Kürt sorunu”yla ilgili bir araştırmaya başlamıştı. Olaydan iki gün sonra gözaltına alınan 15 kişi arasında o da vardı. Ancak Filistin askısın­da kolunun çıkmasına yolaçan işkence sorgusu sırasında ona bombayla ilgili soru sorulmamıştı.

    Suçlamaya doğrudan tek da­yanak, Abdülmecit Öztürk adlı 16 yaşında bir çocuğun “Mısır Çarşı­sı’na Pınar Selek’le birlikte bomba koyduk” demesiydi. O da daha sonra ifadesini ağır işkence altında verdiğini, Selek’i tanımadığını itiraf etmişti. Mahkemenin baş­lamasıyla tayin edilen üç uzman profesör ise raporlarında patlama­nın kesinlikle bomba değil, tüp gaz kaçağından olduğunu söylemiş­lerdi. Buna rağmen Selek davasını, 20 yıl boyunca sahte tutanaklarla; basına sızdırılan dayanaksız suçla­malarla; dört defa beraat etmesine rağmen her defasında uzatılma­sıyla yakın tarihimizin en çarpıcı adaletsizlik numunelerinden biri hâline getiren, belki de bu genç kadının bombalardan çok daha güçlü olmasıydı.

    Selek’in savunması her şeyi özetliyordu: “Mısır Çarşısı komp­losu en çok neye zarar verdi diye düşünüyorum. En güzel yıllarıma mı, geleceğime mi? Öncelikle bu komplo, annemin hayatına mâl oldu. İkincisi sokak sanatçıları atölyesini öyle bir tuz-buz etti ki artık tamir edilmesi imkânsız… Peki ya benim açımdan, neler oldu? Oyunun kuralıymış, öğren­dim. Eğer şifreyi yüksek sesle söy­lemeye çalışırsan, suçlu ilan edi­lirsin. Üstelik suçun, şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. Tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mâl edilir. Örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. Hayatını İslâmi değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. Ya da bir anti-militarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. Ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin. Yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. Suçlamalar sürekli tek­rarlanır, tekrarlanır… Bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. Artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. Bir düşünce suçlusu değilsindir. Barış suçlusu da ilan edilmezsin. Savaş örgütü seni terorize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır”.

    TÜRKİYE / 2007’DEN BUGÜNE

    ERGENEKON-BALYOZ-KCK

    Torba davalara insan atmak

    Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ben bu davanın savcısıyım” dediği, AK Parti’nin müdahil olduğu Ergenekon soruşturması, Trabzon jandarmasına geldiği iddia edilen “ihbar telefonu­nun” ardından 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduya yapı­lan opearasyonda 27 el bombasının bulunmasıyla başladı. Soruşturma­nın ilk iddianamesini dönemin özel yetkili savcıları Zekeriya Öz, Meh­met Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın hazırladı. 2.455 sayfalık iddianame 25 Temmuz 2008’de kabul edildi. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Cum­huriyet gazetesi imtiyaz sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk, Sedat Peker, Sami Hoştan ile bazı emekli askerler ve dönemin İP yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 46’sı tutuklu 86 sanık iddianamede yer aldı. Daha sonra 23 ayrı iddianamenin tek dos­yada birleştirilmesiyle yargılananla­rın sayısı Türkan Saylan gibi isimleri de kapsayan 275 kişiye çıktı.

    Faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar, işkence ve köy yakmalar, gözaltında kaybedilenler konuşu­luyordu; Gazi Katliamı’ndan Hrant Dink cinayetine Türkiye’nin aydın­latılmayı bekleyen en kara sayfaları bahis konusuydu; ancak sanıklar “silahlı örgüt kurmak ve yönetmek” başta olmak üzere devlete karşı suç­lardan yargılanıyorlardı. Yaşamını yitirenlerin ailelerinin müdahillik talepleri kabul edilmemişti. “Gizli tanıklık” uygulaması da ilk kez Erge­nekon’la hukuk literatürüne girmişti. Davada 31’i gizli tanık olmak üzere 160 tanığın beyanı alınmıştı.

    Dava 1 Temmuz 2019’da sona erdi. “Örgüt üyeliğiyle” suçlanan tüm sanıklar beraat etti. 12 yıllık hikayenin sonunda davanın savcıları bugün ya tutuklu ya da firari…

    Ergenekon’dan 3 yıl sonra bir gazete haberiyle “Balyoz” başladı. Taraf gazetesinin 20 Ocak 2010’da açıkladığı 2003 tarihli “Balyoz Harekât Planı”nın 5.000 sayfalık belgelerinde Fatih ve Beyazıt camile­rinde bomba patlatılarak hükümetin sıkıyönetim ilan etmeye zorlanması, Yunanistan hava sahası üzerinde bir Türk jetinin düşürülerek halkın galeyana getirilmesi ve darbe sonrası önceden ismi belirlenen kişilerin tu­tuklanması gibi planların olduğu ileri sürüldü. Gazetenin yazarı Mehmet Baransu, 30 Ocak 2010’da elindeki belgeleri bir bavul içerisinde İstanbul Adliyesi’ne teslim etti.

    Adalete Balyoz

    21 Eylül 2012’de tamamlanan dava­da 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan ile Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek ve Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Halil İbrahim Fırtına’ya darbe girişiminde bulundukları iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Ardından eksik teşebbüste bulundukları gerekçe­siyle cezaları 20 yıl hapis cezasına düşürüldü. AYM, 18 Haziran 2014’te verdiği kararla 230 Balyoz davası sanığının başvurusu üzerine verdiği kararda dijital veriler ve sanık dinle­nilmesiyle ilgili konularda haklarının ihlal edildiğine hükmetti. 31 Mart 2015’te Anadolu 4. Ağır Ceza Mah­kemesi, Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” yönünde verdiği kararın ardından yeniden görülen “Balyoz Planı” davasında 236 sanık hakkında beraat kararı verdi. Geçen sürede, Silahlı Kuvvetler mensubu birçok seçkin subay 3.5-4 sene hapiste kaldı; orduyla ilişkileri kesildi.

    KCK adı altında açılan davalar ise, diğer “torba davalar”dan farklı olarak ayrı ayrı görüldü. Verilen ha­pis cezaları, diğer “torba davalar”da tutumu değişen devletin, burada değişmediğinin de bir göstergesiy­di. Aralık 2011’de Özgür Gündem gazetesi, Dicle Haber Ajansı (DİHA) büroları, Demokratik Modernite dergisi, Etkin Haber Ajansı (ETHA) ve Fırat Dağıtım’ın bürolarına ve evlere düzenlenen baskınlarla 49 basın çalışanı gözaltına alındı ve 36’sı tutuklandı. Nisan 2012’de hazır­lanan iddianamede, gazetecilerin meslektaşlarıyla ve haber kaynakları ile yaptığı görüşmeler, haberler ve haber görüntüleri, “örgüt yönetici­liği” ya da “örgüt üyeliği” suçlama­larına delil olarak gösterildi. “KCK Basın” olarak adlandırılan dosyada yargılanan 46 kişiden 37’si 9 ay-2.5 yıl arası tutuklu kaldı. Tüm sanıklar, özel yetkili mahkemelerin kaldırıl­masının ardından Temmuz 2014’te tahliye edildi. 9 yıldır devam eden yargılamada, savcılık esas hakkın­daki mütalaasını halen açıklamadı. Aralarında siyasetçiler, belediye çalışanları, sivil toplum çalışan­ları, avukatlar, akademisyenler, sanatçılar, yazarlar ve gazetecilerin de bulunduğu binlerce kişi gözaltına alındı, 1.000’e yakın kişi tutuklandı.