Etiket: oscar wilde

  • Doğallıktan sapkınlığa, hoşgörüden düşmanlığa

    Doğallıktan sapkınlığa, hoşgörüden düşmanlığa

    Batı’nın eşcinsellikle ilgili tutumu, bunu bir günah olarak gören Yahudi-Hıristiyan geleneğiyle şekillendi, sapkınlık yozlaşma gibi yan anlamlar yüklendi. Bu köklü tabu, ancak günümüzde tarihçilerin alanına girdi.

    Antik Yunan kültürü hakkında genel kanaat eşcinselliğin o dönem yüceltildiği yönünde. Oysa, cinselliğin bir bütün olarak ele alındığını ve tabu olmadığını söylemek belki daha doğrudur.

    Örneğin Antik Girit’te, Tanrı Zeus’un kartal kılığına girerek genç Ganymedes’i kaçırması gibi, yetişkin erkeklerin, ergenlik çağındaki erkek çocukları kaçırması geleneği vardı. Bu, genç kuşağın, yaşlı kuşak tarafından hayata hazırlanması töreninin bir parçasıydı. Şölenler (sempozyum), “erastes” (daha yaşlı, evli erkek) ile “eromenes” (genç erkek) arasında yakınlaşmayı sağlayan toplantılardı. Burada aktif-pasif ilişki öne çıkıyordu. Genç erkek yetişkinliğe adımını atar atmaz “eromenes” rolünü terk etmek zorundaydı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Antik Yunan’da soylular için özel bir fahişe sınıfı (hetaira) vardı. MÖ 5. yüzyıldan, bir hetaira sahnesi.

    Ancak bu kural da Antik Yunan uygarlığının tümünü özetlemez. Çünkü yetişkinler arası eşcinsel ilişkiler de doğal karşılanıyordu. İlyada destanındaki Akhilleus ile Patroklos yetişkindir. Bu iki asker arasındaki aşk, bizi Thebai’nin ünlü Kutsal Tabur’una götürür. Bu seçkin birlik 150 erkek çiftten oluşuyordu. Platon, eşcinsel çiftlerin çok iyi asker olacağı fikrine, Şölen’de Phaedrus’un ağzından değinir: “Eğer âşıklardan bir ordu kurulsaydı yanyana savaşırken dünyaya diz çöktürürlerdi. Çünkü hangi âşık sevdiğinin gözü önünde savaştan kaçar veya teslim olur? Ayrıca kim tehlike anında sevdiğini terk eder?” 

    Platon’un Şölen’de, komedi yazarı Aristophanes’in ağzından anlattığı hikaye ünlüdür: “Bir zamanlar insan soyu sadece erkek ve dişi değildi, her ikisini de içine alan bir üçüncü tür vardı. Ona androgynos (androjin) denirdi. Ayrıca her insanın dört kolu, dört bacağı, iki yüzü vardı; cinsel organları çiftti.” Bir gün tanrı Zeus bu insanlara kızar ve ikiye ayrılmalarını emreder. Böylece bugün bildiğimiz insanlar ortaya çıkar. Kimisi erkek, kimisi dişidir. Devam eder Aristophanes: “Her birimiz, insanın sadece bir parçasıyız. Tamamlayıcı parçamızı arayıp duruyoruz. ‘Androgynos’ dediğimiz karma yaratığın bir parçası olan erkekler kadınları arar, kadınlar da erkekleri. İlk kadınların bir parçası olan kadınlar erkekleri sevmez. İlk erkeklerin bir parçası olanlar da erkeklerin peşindedir.”

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Gündelik eşyalara yansımıştı Simeon Solomon’un 1864 tarihli eserinde, MÖ 7. yüzyılda Midilli (Lesbos) adasında doğan şair Sappho, çağdaşı başka bir şair olan Erinna’yla resmedilmiş (üstte). MS 50 yılına tarihlenen bu gümüş kupadaki erotik sahnede, yetişkin bir erkek ergen bir erkekle beraber betimlenmiş (altta).
    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Ancak Platon, son eseri Yasalar’da eşcinselliğin doğaya aykırı olduğunu, ideal toplumda yasaklanması gerektiğini bildirir. Çelişkili gibi görünen bu manzaradan çıkan tek sonuç, eski Yunan uygarlığında her tür cinsel eğilim hakkında olumlu-olumsuz yargıların dile getirildiği gerçeğidir. Roma uygarlığında, daha kolay anlayabileceğimiz bir ahlak anlayışı vardı. Aktif olan herşey erkek ve üstün, pasif olan herşey kadın ve aşağıydı. Buna uyulduğu sürece, bir erkeğin kiminle ilişki kurduğunun önemi yoktu. Sorun, Sezar’ın başına geldiği gibi, aktif rol terkedildiği zaman başlıyordu. Sezar 20 yaşındayken, İzmit’e Bitinya Kralı IV. Nicomedes’in yanına gönderilmişti. Kral onu öyle sevmişti ki, Roma’daki düşmanları hakkında kralın oğlanı olduğu yolunda bir dedikodu başlattılar. Hatta, ona “Bitinya Kraliçesi” adını taktılar.

    Eşcinselliği tabu haline getiren Yahudi-Hıristiyan uygarlığı oldu. Eski Ahit’in Levililer kitabında şöyle der: “Bir erkekle, bir kadınla yattığın gibi yatmayacaksın; bu iğrençliktir” (18:22) ve “Bir erkek bir erkekle bir kadın gibi yatarsa, ikisi de iğrençlik eder. Kesinlikle öldürülecekler; ölümü hak etmişlerdir” (20:13). Tekvin’de anlatılan, Sodom ve Gomora kentlerinin başına gelenler, insanlığa bir uyarıdır. Tanrı’nın gazabıyla yok olan bu iki komşu şehirde yaşayanların işlediği en büyük günah, ensest, anal ve oral seks gibi cinsel suçlardı. Sonraki yüzyıllarda Batı’da “sodomi”, en başta eşcinseller arasındaki olmak üzere doğal kabul edilmeyen cinsel ilişkilerden doğan suça verilen ad oldu.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Dürer’in erkekleri bir arada banyo keyfi yaparken gösteren 1497 tarihli gravürü.

    Hıristiyanlık, Yahudilerin bu yasalarını devraldı. Bunu Yeni Ahit’te Aziz Pavlus’un Romalılara Mektubu’nda görürüz: “Onların kadınları bile doğal ilişkiler yerine doğal olmayanları yeğlediler. (…) Erkekler erkeklerle utanç verici ilişkilere girdiler ve kendi bedenlerinde sapıklıklarına yaraşan karşılığı aldılar. “ (Romalılar 1:26-27). Bizans İmparatoru Iustinianus’un yasalarında (529-534) eşcinsellere ölüm cezası öngörülüyordu. Bu, Kilise yasalarını etkileyerek yüzyıllarca Avrupa’da yürürlükte kalacaktı.

    Ancak ölüm cezası ne kadar uygulandı? Ortaçağ boyunca Kilise’nin en büyük hedefi, “sapkın” ilan ettiği tarikatlardı. Ancak, bunlara yöneltilen suçlamalar arasında her zaman “sodomi” de bulunurdu. Örneğin Tapınak Şövalyeleri yok edildiğinde (1307-1314), tarikatın başüstadı Jacques de Molay dahil, şövalyeler eşcinsellikle suçlanmıştı. Doğrudan eşcinsellere yönelik “haçlı seferlerinin” sayısı, örneğin cadı avlarından daha azdı. Fransız tarihçi Yvan Matagon’a göre, 1317- 1789 arasında Fransa’da 38 kişi eşcinsellikten idam edilmişti; oysa aynı dönemde, yılda ortalama 10 kişi cadı diye yakılmıştı. Bu, katoliklere özgü değildi. En büyük eşcinsel katliamlarından birini protestan Hollandalılar 1730’da yaptı.

    Lezbiyen kurbanların sayısı, her zaman erkek eşcinsellere göre daha az oldu. Aralarında ancak erkek kılığına bürünenler dikkat çekiyordu. İsveç Kraliçesi Kristina (1626- 1689), tahttan feragat ettikten sonra Avrupa’da sık sık erkek kılığında dolaştı. İsveçliler Kristina tahttan indikten bir yıl sonra (1655) sert bir yasa çıkardılar. Bu yasanın ilk kurbanı da, erkek kılığına girdiği için “Tanrı’yla alay etmeye cüret eden” Lisbetha Olsdotter oldu. 1679’da başı kesilerek idam edildi.

    18. yüzyılda Fransız ve İngilizler, başkentlerinde bir eşcinsel altkültürünün patladığını gözlemlediler. 1691’de kurulan Adab-ı Muaşeret Derneği (Society for the Reformation of Manners) “ahlaksız” avı başlattı. Dernek, fahişe ve eşcinselleri tespit ediyor, her yıl bir “kara liste” yayınlıyordu; deyimin kökeni buydu. Paris’te ise eşcinselleri polis örgütü muhbirler ve ‘kışkırtıcı’ ajanlarla kovalamaktaydı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    İkona dönüşen Aziz Sébastien
    Guido Reni’nin 1618 tarihli eserinde ok hedefi olmuş çıplak bir erkek vücuduyla simgelenen Aziz Sébastien, 19. yüzyıldan sonra homoseksüel bir ikon olarak görüldü.
    Une histoire de l’homosexualité, 2006

    Aydınlanma Çağı’nda, suç ve ceza tanımını dinî kaynaklardan alan yasalar eleştirilmeye başlandı. Sodomi bunlardan biriydi. Bu, aydınların eşcinselleri hoşgördüğü anlamına gelmiyordu. Örneğin Voltaire’e göre sodomi, “insanlığı yok edici bir kusur, doğaya karşı korkunç bir saldırı”ydı. Ancak İngiliz Jeremy Bentham gibileri de vardı. Her tür reform için uğraşmış ama eşcinsellerle ilgili kitabını hayattayken yayınlamaya cesaret edememişti. Şöyle yazmıştı: “Bu insanların bütün Avrupa ulusları tarafından neden bu kadar sert bir muameleye tabi tutulduğunu anlamak için yıllarca düşündüm durdum; ama hiçbir neden bulamadım.”

    Ancak eşcinselliğin, din temelli bir suç olması, önemli bir değişikliğe yol açtı. Fransız Devrimi, dine dayalı tüm suç ve cezaları ortadan kaldırırken, eşcinsellik de dahil edildi. 1810’da Fransız İmparatoru Napoléon ünlü Medeni Kanununu yürürlüğe koyduğunda, bundan geriye dönmedi. Eşcinsellik artık bir suç değildi. Napoléon şöyle söylemişti: “Yasanın bu işlere burnunu soktuğu bir ülkede yaşamıyoruz. Doğa bunun fazla yayılmamasını sağlamış. Yasal işlemlerin yaratacağı skandal sadece sayıyı artırır” (Ancak Fransa’da, 1980’lere kadar genel ahlaksızlık yasasından yararlanan polis eşcinselleri kovalamayı sürdürdü).

    19. yüzyılda birçok ülke Napoleon yasalarını benimsedi. Böylece Hollanda, İspanya, Portekiz, Bavyera ve İtalya gibi ülkeler eşcinselliği yasalarında tanımlamazken, Prusya (sonra Almanya), Büyük Britanya ve ABD’de yasalar, 20. yüzyılın sonuna kadar eşcinselliği bir suç olarak tanımlayıp ceza öngördüler.

    1900’lerde iki dava, eşcinselliğe yönelik önyargılar sebebiyle büyük birer skandala dönüştü. Bunlardan biri, İngiltere’de yazar Oscar Wilde’ın yargılanması (1895), diğeri ise Almanya’da Kayser II. Wilhelm’in arkadaşı Prens von Eulenburg, Berlin askeri komutanı Kont Kuno von Moltke, İmparatorluk muhafız komutanı von Hessel gibi aristokratların karıştığı davaydı (1907). Her iki skandal da, eşcinsellikle suçlanan kişilerin, kendilerini temize çıkarmak için iftira davası açmasıyla başlamıştı. Ancak temize çıkacakları yerde, eşcinsellikleri tanıklar aracılığıyla kanıtlanınca, Oscar Wilde gibi hapse atılmış ya da Eulenburg gibi gözden düşmüştü. “Homoseksüellik” kelimesi de bu dönemde Almanya’dan dünyaya yayıldı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    20. yüzyıla kadar erkek erkeğe dansedilen kovboy partileri görmek mümkündü, 1910.

    Avrupa’daki son eşcinsel katliamı, Almanya’da Eulenburg davasından yaklaşık 30 yıl sonra Nazizm döneminde (1933-1945), yaşandı. Alman Ceza Yasası’ndaki 175. Paragraf (§175 StGB), erkekler arasındaki eşcinsel ilişkileri cezalandırıyordu. 1935’te Naziler bu paragrafı daha da ağırlaştırdılar. Eşcinseller, mahkumiyetleri bittikten sonra toplama kamplarına yollanıyor ve burada pembe bir yıldız taşımak zorunda kalıyorlardı. Savaş bittikten sonra, Nazilerin diğer kurbanları kurtulurken, 10 bin eşcinsel tutuklu, normal hapishanelere yollandılar. Savaştan sonra kurulan komünist Demokratik Alman Cumhuriyeti, 1987’de bu cezayı kaldırdı, demokrat Federal Alman Cumhuriyeti ise bunun için 1994’e, iki Almanya birleşinceye kadar bekledi.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Papa 2. Jean Paul’un New York ziyareti öncesindeki bir kadın hakları yürüyüşünde “Nefret, AIDS’e çare değildir” yazılı pankart.

    Soğuk Savaş dönemine gelindiğindeyse ünlü insanlar sık sık yakalanarak “rezil” ediliyordu. Ancak 1950’lerde İngiltere’de iki olay, ters tepki yarattı. İlki, 2. Dünya Savaşı’nda Alman askerî şifrelerini çözmeyi başaran, bilgisayarın ilk mucitlerinden, ünlü matematikçi Alan Turing’in “ahlaksızlıktan” mahkum olmasıydı (1952). Turing, hapse girmektense hormon tedavisini (kimyasal olarak hadım edilmeyi) kabul etti. Ancak iki yıl sonra depresyona kapılarak kendini öldürdü. Savaşın kazanılmasında bu kadar önemli rol oynayan bir bilginin 42 yaşında ölüme sürüklenişi herkesi etkiledi. İkinci olay 1953’te oldu. Yetenekli oyuncu John Gielgud, polis tarafından yakalanarak para cezasına çarptırıldı. Olay gazetelere yansıyınca, Gielgud, o akşam Liverpool’da ancak arkadaşlarının zorlamasıyla sahneye çıktı. Ancak seyircilerin yuhalamasıyla değil alkış ve tezahüratla karşılaştı. Bu olay, tiyatro yazarı Oscar Wilde’ın neredeyse taşa tutulduğu 1895’ten bu yana İngiliz toplumunda çok şeyin değiştiğini gösteriyordu.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Ancak toplumda asıl yankı uyandıran, 1960’ların sonunda Batı dünyasını sarsan öğrenci, feminist, savaş karşıtı ve siyahların eylemlerinden sonra eşcinsellerin ayaklanması oldu. 28 Haziran 1969’da New York’ta, polisin eşcinsellerin sık sık gittiği Stonewall Inn adlı bir barı basarak müşterileri dövdüğü haberi yayılınca, kentin her yerinden eşcinseller buraya gelerek iki gün boyunca gösteri yaptı ve polisle çatıştı. Stonewall Inn ayaklanmaları, eşcinsellerin devrimi oldu. Ertesi yıl aynı gün, Stonewall Inn ayaklanmasını anmak için New York, Chicago ve Los Angeles’ta ilk kez “Gay-Pride” denilen gösteriler düzenlendi. Neşeli, pervasız anlamındaki “gay”, eşcinsellere takılan adlardan biriydi. Amerikalı eşcinseller bu kelimenin ardına gurur anlamındaki “pride”ı eklediler. Kimliklerini açıklamaktan utanmadıklarını belirten bu ifade, bugün dünyanın pek çok kentinde 28 Haziran’da yapılan gösterilerin ismi oldu.

    Tanınmış ve toplumda etkili insanların eşcinsel olduklarını açıklamaları, cinsel kimlikleri nedeniyle acı çeken/çektirilen insanların trajedisini anlatan filmler, toplumda eşcinsellere karşı duyulan korku/nefretin yıkılmasında, yasalardaki değişiklikler kadar etkili oldu. 8 Eylül 1975’te Time dergisi ilk kez “Ben Bir Eşcinselim” başlığıyla çıkmıştı. Bu cesareti gösteren kişi, Vietnam’da savaşmış ABD Hava Kuvvetleri assubayı Leonard Matlovich’ti. Bu yıl ise Michael Sam, eşcinsel olduğunu açıklayan ilk Amerikan futbol oyuncusu oldu. Eşcinsellerin erkekliğin simgesi kabul edilen askerlik ve futbolculuk gibi meslek gruplarında da görülebildiğinin ortaya koyulması, toplumdaki önyargıların kırılması açısından önemliydi.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Gözükara Vietnam gazisi
    ABD Hava Kuvvetleri astsubayı Leonard Matlovich, 8 Eylül 1975 tarihli Time nüshasının kapağında eşcinsel kimliğini açıklayarak büyük bir tartışma yaratmıştı, ölümünden sonra mezartaşına “Ordudayken iki adam öldürdüğüm için madalya; birini sevdiğim için atma kararı verdiler” yazıldı.

    Eşcinsellerin ceza yasaları ve ayrımcılığa karşı açtıkları mücadele, 1981’de AIDS’in ortaya çıkışıyla da durmadı. İlk yıllarda hastalık eşcinsel ilişkilere bağlanıyor, hatta “eşcinsel vebası” diye anılıyordu. AIDS, pek çok kişinin ölümüne yol açmasına rağmen, aynı zamanda eşcinselliği tabu olmaktan çıkardı.

    ABD’de ancak 2003 gibi yakın bir tarihte sodomi yasaları, ülke genelinde kalkmıştı. ABD Yüksek Mahkemesi, o yıl sodomi yasalarının anayasaya aykırı olduğuna hükmetmişti. Bugün eşcinseller, aynı cinsten kişiler arasındaki evliliklerin kabul edilmesi için birçok ülkede mücadele ediyor. Ancak yasalar ne derse desin, bu eski tabu ortadan kalkmış değil. Bilimsel çevrelerde ise insan cinselliğinin karmaşıklığıyla ilgili tartışmalar hâlâ devam ediyor.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Yasalar ilk defa onları onayladı Danimarkalı eşcinsel hakları savunucusu Eigil ve Axgil çifti, 1989’da Danimarka’nın yapılan düzenlemeyle beraberliğini yasalarca kabul ettiren ilk çift oldu. Bu, dünyada bir ilkti.

    İKTİDARINA GÖRE…

    ‘Majesteleri’ eşcinseller

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Fransa kralı 3. Henri

    Eşcinsel hükümdarlar arasında örneğin İngiltere kralı 3. William gibi koyu protestan bir asker, Prusya Kralı 2. “Büyük” Friedrich gibi çağının en büyük komutanı sayılan bir ateist, Fransa Kralı 3. Henri gibi şık giyinmekten hoşlanan, çevresi “minyon” denilen gözdeleriyle dolu kurnaz bir katolik politikacı bulunabiliyordu. Eğer bu krallar, başarılı ve güçlü hükümdarlarsa, biyografi yazarları eşcinsel oldukları iddialarını kanıtlayacak “kesin bir delil” bulunamadığını söyleyip konuyu geçiştiriyorlardı. Eğer İngiltere Kralı 2. Edward gibi güçsüz bir hükümdarsa ve bir isyan sonucu tahttan indirilmişse, eşcinselliğini özellikle vurgulamakta bir sakınca yoktu. Örneğin bu son kralın nasıl öldüğü hakkında gerçekten de “kesin delil” olmamasına rağmen, anüsüne kızgın bir demir saplanarak öldürüldüğü iddiası birçok tarih kitabında tekrarlanabiliyordu.

    KRALIN EŞCİNSEL KARDEŞİ

    Fransız Dük’ün sır küpü eşi

    Fransa Kralı 14. Louis eşcinsellerden nefret ederdi. Ne var ki, kardeşi Orléans Dükü, en tanınmış eşcinsellerdendi. “Mösyö” diye anılan Dük, iki kere evlenmişti ama sarayda herkes, onun asıl gözdesinin Şövalye de Lorraine olduğunu biliyordu. Mösyö’nün ikinci eşi “Madam” Elisabeth Charlotte’un mektupları ve günlüğü, dönemin önemli tarihsel belgelerindendir. Halasına mektubunda “Madam” eşinin sevgililerinden şöyle söz eder: “Bu minyonlarla hiçbir sorunum yok. Kibar kibar oturup laklak ediyoruz.” 1705’te kız kardeşine yazdığı bir mektupta, bir tipoloji denemesi yapar: “Luise, sen nerelerde yaşıyorsun, dünyadan haberin yok? Burada erkekleri seven erkeklerle ahbaplık etmeyi reddedenler, konuşacak altı kişi bulamaz. Her türlüsü var. Kadınlardan nefret edenler var; hem erkekleri hem kadınları sevenler var. Bazıları delikanlıları, bazıları kendi yaşıtlarını sever…” Kocası öldükten sonra ise günlüğüne şöyle yazar: “Öte dünyadakiler burada neler olup bittiğini görebilselerdi, Mösyö benden çok memnun kalırdı. Çekmecelerini açtım; yanlış ellere düşmemesi için erkek arkadaşlarının yazdığı mektupların hepsini yaktım…”

    PSİKİYATRİK VAKA

    40 yıl önce resmen hastalıktı

    İki yüzyıl önce ortaya çıkan modern psikiyatri “homoseksüellik” kelimesini benimsedi. Amerikan Psikiyatri Derneği’nin (APA), 1952’den beri belli aralıklarla yenilediği akıl hastalıkları rehberi DSM’de (Diagnostic and Statististical Manual of Mental Disorders), eşcinsellik, önce sosyopatik bir kişilik bozukluğu, sonra bir cinsel sapma olarak tanımlandı. Ancak 1974’te DSM’den tamamen çıkartıldı. Bu gelişmeyi sağlayan en önemli etken, eşcinsellerin eylemleri olmuştu.

    SEMBOL BAYRAĞIN TARİHİ

    Gökkuşağında buluştular

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Eşcinsel hareketin sembolü olan gökkuşağı bayrağı ilk defa 25 Haziran 1978’deki San Francisco Onur Yürüyüşü’nde dalgalandı. Yaratıcısı Gilbert Baker, Kansaslı bir eşcinsel hakları savunucusuydu. Baker’in kendi dikip boyadığı sekiz şeritli bayraktaki her rengin bir anlamı vardı. Pembe cinselliği, kırmızı hayatı, turuncu iyileşmeyi, sarı güneşi, yeşil doğayı, mavi sanatı, çivit uyumu ve mor ruhu simgeliyordu. Seri üretimde tutturulması zor olduğu için pembe renk çıkarıldı. 1978’de eşcinsel politikacı Harvey Milk’in öldürülmesiyle alevlenen yürüyüşlerde, bayrağın ikiye bölünüp taşınması için çivit rengi de çıkarıldı ve şerit sayısı altıya düştü.

    Bayrak, ilhamını Oz Büyücüsü (1939) filminden alıyordu. 20. yüzyılın eşcinsel ikonlarından Judy Garland’ın filmde seslendirdiği Oscar ödüllü “Gökkuşağının Üzerinde” (Over The Rainbow) parçası, filmin 1960’larda bir “dolaptan çıkma” analojisi olarak okunup kültleşmesiyle yaygınlaştı ve bir eşcinsel marşı hâline geldi; gökkuşağı imgesiyse Baker’a esin kaynağı oldu.

  • Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık

    Eşcinselliğin Avrupa’daki sosyal-kültürel tarihinin kırılma noktası 1895’te, Oscar Wilde’in zindana kapatılmasıyla yaşandı. 20. yüzyıl boyunca kültür-sanat bağlamındaki birkaç canalıcı hamle, yapılan mücadeleyi özetliyor.

    Michel Foucault, ölümünün 30. yıldönümünde (1926-84) anılıyor. Yeniden değerlendirmelerin başta gelen ortaklığı, erken yaşta ölümünden bu yana ışığının etkisinin azalmadığı yönündeki yorumlara dayanıyor. Bir “düşünür” olarak nitelendirmek yeterli midir Foucault’yu? Bir zihniyet analizcisi, bir toplumsal mekanizmalar sökücüsü, bir kapalı kutu kurumlar tarihçisi, sözün özü bir kanıları tersyüz edici barınıyor kimliğinin köklerinde.

    Oylumlu çalışmalar eşliğinde deliliğin, hapisanenin, kliniğin arşivlerine battıktan sonra, son döneminde kapsamlı bir çalışmaya girişmiş, Cinselliğin Tarihi’ni yazmaya koyulmuştu. Gerçi sona erdiremedi bu mikroskopik okumasını, ama 6 cilt olarak tasarladığı bu bütünlüğün yabana atılamayacak bir bölümünü düze çıkarmayı başarmıştı.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Oscar Wilde’ın (solda) yan yana oturup poz verdiği Lord Alfred Douglas ile ilişkisi 1895’teki davada aleyhine kullanılmıştı.

    Bilme İstemi (1976) başlıklı ilk cildinde Cinselliğin Tarihi’nin, tıpkı daha önceki kazılarında yaptığı gibi, Batı toplumlarının tarihinde “norm”ların nasıl oluştuğunu, cinsellik bağlamında “a-normal”in çerçevesinin hangi dayanaklara bağlı biçimde çizildiğini olanca açıklığıyla göstermişti Foucault: Kilise-Devlet-Aile üçgeni yasakların sınırını genişletirken, “zevk”i en büyük tehlike kaynağı olarak görmüş, özgürleştirilmesini önleme yolunda Kutsal’ın yanı sıra Tıbbı ve Hukuku da işe koşmuştu. Fücurdan rüşde, gövdenin zevk haritasının daraltılmasından farklı cinsel eğilimlerin suç ya da hastalık kapsamına sokulmasına dek giden eksenlerde, Batı dünyası bir tabu cehennemine dönüştürülmüştü. Buradan hepten çıktığı söylenebilir mi? Katedilen mesafe ne kadardır ve hangi bedeller ödenerek kazanılmıştır? Kalıcı bir utku sözkonusu mudur? Bunlar ve benzeri soru(n)lar bugün de hararet noktası olma özelliğini koruyor: Örneğin, eşcinsellerin evlilik ve çocuk edinme haklarının yasallaşma sürecinde, her ülkede, tartışmaların sert kutuplaşmalar yarattığı gözlemleniyor.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Michel Foucalt, sona erdiremediği altı ciltlik Cinselliğin Tarihi kitabında, eşcinselliğe yönelik farklı bir bakışaçısı sunmuştu

    O yakada bu gelişmeler yaşanadursun, bu yakada en iyi niyetle, savuşturulan eski yasakların yeri yenileriyle dolduruluyor. Üstünden ve içinden baskıyla donatılmış toplumlarda, karşı kefede ikiyüzlülük standartları da yükseliyor.

    Geçen yıl Foucault’nun ülkesi Fransa, sosyalist (!) iktidarın belki de tek olumlu adımı aracılığıyla, eşcinsellere evlilik ve çocuk edinme hakkını tanıyan devletler arasına, zorlu ve çekişmeli bir süreçten geçerek katıldı. 1789 Devrimiyle, Aydınlanma’yla haklı olarak böbürlenen Fransa’da, Foucault’nun ortalığı biribirine katan, “Biz İbneler” diye başlayan metnini yayımladığında eşcinsellik “suç” kapsamına giriyordu. Bir başka sosyalist önder, Mitterand 1981’de iktidara geldikten sonra çözülebilmiştir o kördüğüm. Gene de, toplumun önemli bir kesiminin bu gelişmeyi tepeden inme bir dayatma olarak algıladığı unutulmamalıdır: Evet, iki ünlü kara mizah sanatçısı, Coluche ve Thierry Le Luron, televizyondan canlı olarak yayımlanan şen şakrak bir sahte düğün provası yapmışlardır o dönemde, ama Le Luron’un kendisi bile eşcinselliğini saklamış, ailesi de AİDS’ten öldüğünün öğrenilmesini istememiştir. Geçerken anımsatmalı: Foucault’nun AİDS’ten öldüğü de uzun süre dillendirilememişti. Özgürlüğün simgesi, İnsan Hakları’nın beşiği sayılan bir ülkede bile tabuların çözülmesi savaşım ve kararlılık gerektiriyordu demek, sanırım en doğrusu.

    Eşcinselliğin, farklı cinselliklerin konumuna geçmezden önce, genel olarak cinsellik ekseninde Foucault’nun çerçevesini çizdiği bir karşıt hareketler düzeneğinin üzerinde kısaca oyalanmak gerekir. Düşünür, 19. yüzyıldan başlayarak, ‘modern burjuva yaşamı’nın biribirileriyle çarpışan iki temel güdü etrafında biçim aldığını ileri sürer. Üstte görünen elbette ana akıntıdır: Çoğalmayı esas tutan, aileyi çekirdeğe oturtan bir yaşam düzeni olağan cinsel işlevleri tanımlar, “sakat” gördüklerini (sözgelimi mastürbasyonu) çentikler. Gelgelelim, altta ikinci bir güçlü akıntıya, ters yönden gelerek “zevk alanları”nı çeşitleyen bir alana olanca gücüyle açılıp teslim olmaya yatkındır. Modern burjuva toplumu, yukarıda çatık kaşla patolojiye devredilen her açılımı aşağıda, olumlu vurguyla sapkı coğrafyasında yüceltmeye koyulmuştur.

    Şüphesiz, bu süreç de savaşım yoluyla gelişmişti. “Cehennem kütüphanesi” kavramı (önceki yıl bu konuda dev bir sergi gerçekleştirildiğini anımsatalım), taşkın erotik metinlerin ve gravürlerin yasaklanması nedeniyle öne çıkmıştı. Marquis de Sade, yaşamının geniş bir dilimini zindanda geçirmiş, Restif gizlenmiş, Verlaine ve Rimbaud polis kayıtlarına geçmişti. Oysa burjuvalar çoktan sapkın sayılagelen cinsel çeşitlemeleri kurumsallaştırma yolunu tutmuşlardı. Batıda özel genelevler, alenî metreslerse Doğu’da çokeşlilik ya da çoğlanlıktı.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Une histoire de l’homosexualite,2006

    Eşcinselliğin, modern burjuva toplumunda da, uzunca bir süre başka bir tarihe (Eski Yunan) ya da coğrafyaya (Doğu) ait bir cinsellik formatı olarak alımlandığı söylenebilir. Patlama, bir bakıma Oscar Wilde vakası ve davasıyla oluşmuştur: Eşcinselliğin de, farklı cinselliklerin de sosyal-kültürel tarihinin kırılma noktası. 1895 ilkyazında, Wilde’in “norm dışı” ilişkileriyle mahkûm edilip zindana kapatılmasından başlayarak, Batı dünyasında, yeraltı ve yerüstü bir aktivizm boyatmaya koyulur. Hareketi, şüphesiz, genel anlamıyla özgürlük ve eşitlik esaslı kolektif kalkışımlardan soyutlayamayız: Kazanımlar iç dayanışmalar üzerinden sağlanmıştır. 1895’ten günümüze eşcinsellik bağlamında tanık olunan siyasal ve toplumsal hareketliliği anahatları çerçevesinde bile özetlemek haddime düşmez; burada, kültür-sanat bağlamında birkaç canalıcı hamleye dikkat çekmekle yetineceğim.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Genet’nin Beat etkisi Jean Genet (en sağda), Beat kuşağı yazarları ile Chicago’da (soldan sağa: Terry Southern, Allen Ginsberg ve William S. Burroughs), 1968.

    Yüzyılbaşı Avrupa’sında eşcinsel kadın yazarların erkek benzerlerine oranla daha gözüpek, cüretkâr ve savaşçı oldukları gözlemleniyor: Natalie Barney, Renée Vivien, Colette boşuboşuna “Amazon” sayılmamışlardır; hem yaşamlarında, hem yapıtlarında sözgelimi Proust’a göre tabu kırıcıydılar. Gide, öte yandan, uzunca süre örtündükten, ikilemlere boğulduktan sonra perdeyi aralayabilmişti. Cocteau, duruşu itibarıyla belki bir adım ileriye gitmeyi göze almış, Beyaz Kitap’la çerçeveyi kırmıştı, ama dar bir çevreyi ilgilendirmişti çıkışı. Kaldı ki, bu önemli kitabı sonuna dek adıyla yayımlamayı göze alamamıştır.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Amazon ‘tapınağı’
    ‘Amerikan Amazonu’ Natalie Barney, çeşitli davetler, etkinlikler düzenlediği Paris’teki evinin bahçesindeki ‘Dostluk Tapınağı’nın önünde, 1920’ler.

    Bu saptamalarda bir hafife alma, bir burun bükme edâsı aranmamalı. Baskı ortamının o dönemdeki gücünü bugünden bakarak küçümsemek yanılgı olur. Mahut ‘modern burjuvazi’, ne yaşanırsa yaşansın, gelgelelim açığa vurulmasın, âlenen ifade edilmeye kalkışılmasın şiarını kafalara kakmaktaydı. Gide Corydon’u 12 adet bastırmış, sonra da nüshaların çoğunu şömine ateşine sürmüştü; genç Marc Allégret’yle fırtınalı aşkını sürdüredursun, evli barklı adamdı. Walt Whitman, Lorca, Luis Cernuda toplum önünde cinsel tercihlerini saklamak durumundaydılar. İkinci kırılma noktası Jean Genet’yle gelecekti.

    Asıl skandal, ıslâh evinden hapisaneye geçmiş bir hırsızın, sonsuz bir fütursuzluk içinde eşcinsel aşkı olanca çıplaklığıyla kitaplarına sokmuş olmasından mı doğmuştu, yoksa bu adımı atarken ve bütün yerleşik burjuva değerlerini altüst ederken ülkesinin dilini en klâsik ölçülerinde yetkin biçimde kullanmasından mı, tartışılmıştır. Gerçekten de Genet’nin, o güne dek ücra köşelerine kimsenin sokulamadığı bir yasak dünyayı, burjuvaların dilini onlardan daha iyi kullanarak yansıtmaktaki bir amacının da onları yaralamak olduğu söylenmiştir. 2. Dünya Savaşı’ndan alabora çıkmış Avrupa’da, yıkımların arasından taze bir çiçek gibi fışkıran bu yapıta başta Sartre ve Cocteau, pek çok aydın arka çıktı. Daha önemlisi, eşcinsel edebiyat artık eskisi gibi örtük, ürkek bir dile ve duruşa geri dönmeyecekti.

    Üç çeyrek yüzyıl içinde, edebiyat ve sanat çevrelerinden, Genet’nin açtığı yolu sürdüren çok sayıda yaratıcı geçtiği sır sayılmaz. William Burroughs ve Beat Kuşağı şairlerinden John Ashbery’ye Amerika’da, Tony Duvert’den Monique Wittig ve Hervé Guibert’e Avrupa’da pek çok edebiyat adamı yolu genişletti. Plastik sanatlarda (Andy Warhol, David Hockney ya da Mapplethorpe), sinemada (Pasolini, Fassbinder) gerçekleştirilmiş çok sayıda yapıt konunun çevrenini büyüttü. Bugün, kültürel coğrafyada “cins” kuramları ana okulları sıralarında pratiğe geçiriliyor.

    Ya burada, bizim coğrafyamızda, başka coğrafyalarda? Düpedüz suç kapsamına sokulmadığı ülkelerde, farklı cinsel kimlikler günâhlı, yasaklı, itilip kakılmalı statüsündeler. En iyi niyetle, sessizlikle kuşatılsınlar isteniyor. Kenarın kenarına püskürtülüyor, “merkez”den olabildiğince uzak tutulmaları sağlanıyor.

    Kültürel ifade bağlamında bile: Dar, kuytu bir köşede durmalılar. Biriki metropolde, biriki semtte görece özgür davranma hakkıyla sınırlanıyor konumları. 1981’de yazdığım “Satürn’ün Çocukları — Eşcinsellik Üzerine”yi okuyan yaşça benden büyük bilge bir dostum, dışarıdan gazel “diklenmeleri gerekir” yargımı yalınkat bir cümleyle ters çevirdiğinde utanmıştım: “Bu ülkede, eşcinsel olduğunu itiraf ettiğin an kiralık ev bulamazsın”.

    Edebiyat-Sanat ortamı açısından çok farklı göremeyiz durumu. Baha Tevfik, o anarşist uçbeyi, modern edebiyatımızın eşcinsel temalı ilk kitabını 1910’da yazmıştı: Aşk, Hodbînî. Gelgelelim, yeni Cumhuriyet “yurttaşlık bilgileri” arasına bu konuları almaya yanaşmadı. Bugün hayatta olmayan ve eşcinselliği bilinen birçok yazarla ilgili hâlâ susuyoruz. Yaşayan yazarları, sanatçıları bu bağlamda anmak bir bakıma muhbirlik konumuna düşürebilir endişesiyle tıknefes kalıyoruz. Devran sürüyor neyse ki: Dışarıdan değilse içeriden çıkışlar, hamleler yavaş yavaş geliyor.

    Türkiye’de cinselliğin ve eşcinselliğin tarihi, dışarıdan içeriden aynı anda yazılabilir: Popüler kültürün büyük figürleri Zeki Müren’in ve Bülent Ersoy’un yabana atılamayacak önemdeki tercihlerinden Küçük İskender’e gelen çizgide yaşananların payı tanınarak.