Med halkı, MÖ 1000’lerin başlarında Hazar’ın doğusundan güneye inen büyük göç kolunun kalabalık bir kümesiydi. Oluz Höyük kazılarında MÖ 600-550 arasına tarihlenen buluntular, “kimliklendirilmiş” arkeolojik bulgular değildir. Dolayısıyla bundan hareketle İslâmiyet öncesi Kürtler’le ilişkilendirilen yaklaşımlar bilimsel sayılamaz.
Oluz Höyük kazılarının 2022 ve 2023 dönemlerinde 4B Mimari Tabakası’nda (MÖ 600-550) Med Krallığı dönemine ait mimari kalıntıların açığa çıkarılması; çanak-çömlek ve bazı küçük buluntuların saptanması Türkiye kamuoyunda ve uluslararası arkeoloji çevrelerinde oldukça dikkati çekti.
Medler ve Med Krallığı’nın kendilerine ait yazılı kayıtların bugüne değin ortaya çıkarılamamış olması, arkeolojik bulguların kimliklendirilmesini de zorlaştırıyordu. Bu süreçte, “ateş kültü” ile ilgili erken dönem bulguları, Oluz Höyük’ün MÖ 500’lerde bu krallığın batı sınırında kutsal bir yerleşme olduğunu kanıtladı. Med halkı, MÖ 1000’lerin başlarında Hazar Denizi’nin doğusundan güneye doğru inen büyük göç kolunun kalabalık bir kümesini oluşturmuştu. Büyük kafileden ayrılan Med kümeleri, Urmiya Gölü havzasına yerleşmişti. MÖ 8000’lerden (öntarih-protohistorya dönemi) itibaren Medler’in yaşadığı bölgeyi Assurlular “Mada”, eski Yunanlar ise “Medya” olarak adlandırmışlardır.
Medler uzun yıllar süren mücadeleler sonucunda MÖ 625 civarında Sakalar’ı (Doğu İskitler) İran topraklarından çıkarmışlardır. Ülkesindeki Turanî göçebelerden kurtulan Med Kralı Kyaksares (MÖ 625-585) İran coğrafyasında genişleme arzusundaydı. Bu siyaset doğrultusunda Medler, dönemin Pers ülkesi Parsua’ya ilerleyerek Kral Ariaramna’yı egemenlik altına aldılar ve ülkeyi talan ettiler. Kyaksares, Parsua ile beraber 1. Kyros’un (MÖ 640- 600) ülkesi Parşumaş’ı da ele geçirerek tahta 1. Kambys’i (MÖ 600-559) çıkardı. Böylelikle Parsualar, Med Krallığı’na bağlı vasal bir beylik konumuna düştüler. Kyaksares’ten sonra Med Krallığı tahtına Astyages (MÖ 585-550) çıktı. Akhaimenid soyundan gelen 1. Kambys, Kral Astyages’in kızı Mandana ile evlendi. Bu evlilikten, MÖ 559’da İran’da Önasya’nın en büyük imparatorluklarından birini kuracak olan Büyük Kyros doğdu (MÖ 590).
Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna gelen Medler batıdaki sınırlarını Kappadokia’ya kadar ilerletmişlerdi (MÖ 585).
İran’daki siyasal ve askerî yapılanmasını tamamlayan Medler, önce Urartu Krallığı, sonrasında ise Assur İmparatorluğu’nun tarihten silinmesiyle Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna geldiler; Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısındaki Anadolu topraklarını tehdit etmeye başladılar. Medler’in batıya doğru hareketlenmeleri; Kızılırmak kavsi içi ve yakın çevresinde Antik Batı’nın Kappadokia dediği, Assurlular’ın ise Tabal, Kaşku ve Tukhana (Tuvana) olarak andığı topraklarda yaşayan Frigleşmiş Kızılırmak Havzası topluluklarının yakın geleceklerini belirleyen politik ve askerî olayların başında gelmektedir. Medler’in Anadolu’nun doğu yarısını işgal etmeleri (MÖ 590) ile Batı İran, Mezopotamya ve Anadolu topraklarında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başladı. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medler’e karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başladıkları anlaşılmaktadır. Kültürel birliğin sağlanmasında, Medler’in Anadolu’ya taşıdıkları Erken Zerdüşt Dini’nin etkisi önemli olmuştur.
Bugün İran’ın Şiraz şehrinin 50 km kuzeydoğusunda bulunan Persepolis’teki Apadana Sarayı duvar kabartmalarında Med ve Pers askerleri.
MÖ 559’da Persler’in başına geçen Büyük Kyros, Medler’in boyunduruğunda olmasına rağmen Elam Krallığı’nın eski başkenti Susa’yı ele geçirdi. Mezopotamya’nın güneyine açılan yol üzerinde bulunan Susa, stratejik konumu dolayısıyla Persler için çok önemli bir merkez konumuna geldi. Uzun bir süre devam eden isyan sonucunda MÖ 550’de anne tarafından dedesi olan Med kralı Astyages’i yenen Kyros, iki krallığı birleştirerek kendisini ülkenin tek hakimi ilan etti.
Persepolis’teki Apadana Sarayı kabartmalarından bir örnek.
Medler ve Med Krallığı hakkında, ikincil kaynaklar ile Persepolis Apadana Sarayı kabartmaları dışında kimliklendirilmiş arkeolojik bulgular yoktur. Arkeolojide “hayalet kültür” adı verilen bu durum, Medler’i daha güçlü oldukları dinî görünümleri ile tanımlamayı zorunlu kılar. Ahura Mazda, natürist külte bağlı olan Med tanrılarının en büyüğüdür. Ahura Mazda’nın dini olan Mazdeizm, İran ve yakın çevresini ciddi biçimde etkilemiş ve eski İranlılar ateş, güneş, ay, toprak, su ve rüzgarı kutsal varlıklar olarak görmüşlerdir. Ay gece, güneş ise gündüz aydınlığını; ateş Ahura Mazda’nın varlığını; toprak ve su ise temizliği temsil ederler. Ateş, su ve toprağın kirletilmesi kesinlikle yasaktır. Anne tarafından Med kanı taşıyan Büyük Kyros, dedesi Astyages’i mağlup edip Pers egemenliğini kurduğunda; Pers aristokrasisi Medler’in ruhban sınıfı olan Moglar (Muğ, Magi) tarafından temsil edilen ve genellikle yoksullar tarafından benimsenmiş olan Zerdüşt Dini’ne sempati duymadılar. Moglar da Pers kralları ile soylularından hoşnut değillerdi; zaman zaman halkı krala karşı kışkırtma faaliyetlerine giriştiler. Med Krallığı döneminde saygın kişiler olarak hürmet gören Moglar, Persler tarafından ciddiye alınmadılar; ancak kurban ayini, fal ve rüya tabiri gibi ihtiyaçlar dahilinde talep gördüler.
Oluz Höyük’teki Med buluntularını analiz eden ve geçen ay yayımlanan (#tarih, s.109: “Medler, Oluz Höyük’e geldi; heykel-sunak gitti, ateş geldi”) yazımızdan sonra; özellikle kimi milliyetçi ile Kürt yerel tarihçilerin sosyal medyada “Med-Kürt eşitliği” temelinde bu arkeolojik keşfi siyasallaştırmaya çalıştıkları gözlendi. Bunun temel nedeni, Oluz Höyük’te “ateş kültü” ile Med Krallığı’nın birarada açığa çıkarılmış olmasıdır. Med-Kürt bağlantısı aslında uzun yıllardır gündemde olan bir şehir efsanesidir ve bilimsel açıdan kanıtlanmış bir yönü yoktur. Herodotos’un bildirdiğine göre, Medler İranî bir halktır ve Persler’le akrabalıkları vardır. Akhaimenid döneminde Persler Medler’i kendilerine örnek almış ve onlar gibi giyinmişlerdir. Büyük Kyros, Med, Elam, Babil, Lydia, Assur ve Fenike kıyafetlerini görmüş, bunların içinde Medler’inkini benimsemiştir. Sözkonusu dönemde bir halkın başka bir halkın kıyafetinden giyinmesi pek görülmüş bir şey değildi ve bu durum bir utanç meselesiydi. Buna karşın, dil, ırk ve inançları bakımından birbirlerine çok yakın olan bu iki halk için böyle bir durum sözkonusu olmamıştır.
Med diline ait herhangi bir belge bulunmamakla birlikte, bunun Pers dili ile yakın olduğu düşünülmektedir. Teorik ve arkeolojik düzlemde Kürtler’in Medler’le tarihsel bağları olduğunu söyleyebilecek durumda değiliz. İslâmiyet öncesi tarihleri bir “karanlık çağ” olan Kürtler için, Medler ve Zerdüşt Dini üzerinden bir tarih oluşturulmaya çalışılması bilimsel bir yaklaşım değildir. Bugüne değin Önasya coğrafyasında yapılan arkeolojik kazılarda İslâmiyet öncesi Kürtler’le ilişkilendirilebilecek herhangi bir arkeolojik bulguyla karşılaşılmadığı gibi, Kürtler’in Zerdüşt Dini mensubiyeti, ibadetleri ya da tarihsel ateşgedeleri ile ilgili hiçbir bilgi de yoktur. Ayrıca İslâmiyet öncesi Kürt tarihinde Zerdüşt Dini’ne mensup bir tarihsel şahsiyet de bilinmemektedir. Arkeoloji bilimi, aktüel siyasetin formatlarına göre düzenlenmez.
Oluz Höyük 2023 kazıları esnasında arkeologlar Med Sunağı’nda çalışılırken.
MÖ 590’a kadar, Anadolu’da kesintisiz bir biçimde farklı inanç sistemleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştı. Medler’le birlikte ise, Erken Zerdüşt dini özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğrafyada etkili olmaya başladı. Görsel ifadelerin yerini ateş aldı; küller depolandı; ateş, bir tür “kıble” olarak kullanıldı.
Göçebe Persler, MÖ 1. binyılın başlarında Horasan’dan yani Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklardan Proto-Türk (Turanî) Sakaların (Doğu İskitler) baskısıyla İran’ın bugünkü Fars Bölgesi’ne geldiler ve yerleştiler. İlk Pers ülkesinin adı olan “Parsua”, Yeni Assur, Yeni Babil, Yeni Elam, Urartu ve Eski Pers kaynaklarında geçmektedir. MÖ 716-715 yıllarında bölgeye büyük bir sefer gerçekleştiren Assur Kralı 2. Sargon, sarp bir tepe üzerinde yer alan ve güçlü kulelerle korunan Med kenti Ganghutu’ya saldırmış ve kenti zaptetmiştir. Bu bağlamda Assur döneminde Persler ile Medler’in Batı İran’da birlikte yaşadığı anlaşılmaktadır.
Perslerin komşuları olan Medler, uzun yıllar süren mücadeleler sonucunda MÖ 625 civarında Sakaları İran topraklarından çıkarmayı başardılar. Buradaki Proto-Türk göçebelerden kurtulan Med Kralı Kyaksares (MÖ 625-585) İran coğrafyasında genişleme arzusundaydı. Bu siyasetin bir sonraki aşamasında Medler, Persleri de egemenlikleri altına aldılar. Böylelikle Persler, Med Krallığı’na bağlı bir beylik konumuna düştüler. Kyaksares’ten sonra Med Krallığı tahtına Astyages (MÖ 585-550) çıktı. Akhaimenid soyundan gelen Pers Kralı 1. Kambys ise, Kral Astyages’in kızı Mandana ile evlendi. Bu evlilikten, MÖ 590’da İran’da Önasya’nın en büyük imparatorluklarından birini kuracak olan Büyük Kyros doğacaktı.
Kubaba Sunağı ve yakın çevresinde, çok sayıda dinsel bulgu ortaya çıkarıldı.
Önce Urartu Krallığı sonrasında ise Assur İmparatorluğu yıkılmıştı. İran’daki siyasal ve askerî yapılanmasını tamamlayan Medler ise Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna geldiler; Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısındaki Anadolu topraklarını tehdit etmeye başladılar.
Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinde, Antik Batı’nın “Kappadokia” dediği, Assurlular’ın ise “Tabal” olarak andığı topraklarda Frigleşmiş Kızılırmak Havzası toplulukları yaşıyordu. Medler’in batıya doğru hareketlenmeleri, bu coğrafyanın yakın geleceğini belirleyen
politik ve askerî olayların başında gelmektedir. Medler’in Anadolu’nun doğu yarısını ele geçirmeleri ile Batı İran, Mezopotamya ve Anadolu topraklarında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başladı. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medler’e karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başladıkları anlaşılmaktadır. Kültürel birliğin sağlanmasında, Medler’in Anadolu’ya taşıdıkları Zerdüşt dininin etkisi önemli olmuştur. Bu duruma MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Kızılırmak Havzası ve doğusunda Zerdüşt dininin saygı görmüş ve yaygınlaşmış olması tanıklık etmektedir.
Kazı başkanı Prof. Dr. Şevket Dönmez ve ekibi, Med sunağında çalışırken.
MÖ 590’da başlayan Kızılırmak (Halys) Savaşı, MÖ 585’de sona ermişti. Bu tarihten itibaren Lidya Krallığı, Med sınırını oluşturan Kızılırmak’ın yakın çevresinde ve batısında oturan Frig halkı ile Frigleşmiş topluluklara baskı yapmaya başladı. MÖ 585’teki barış antlaşması ile sağlanan huzur ortamı, MÖ 546’da Akhaimenid kralı Büyük Kyros’un Lidya Kralı Kroisos’u yenmesi ve Anadolu’yu zaptetmesiyle son buldu.
Önemli bir Kuzey Kappadokia kenti olan Oluz Höyük’e, yaklaşık MÖ 585 civarında Med boylarından biri olan Magiler’in (Mog, Magus) yerleşmiş olduğu, dinsel mimarideki bazı eklenti unsurları ile taşınabilir maddi bulgulardan anlaşılmaktadır. Bu durum, Anadolu’nun doğu yarısını MÖ 585’ten MÖ 559’a değin 26 yıl boyunca yöneten Medler’in, Amasya coğrafyasının da dahil olduğu Kappadokia’ya büyük önem vermiş olduklarına işaret eder. Bu süre içinde Magiler’in, Erken Zerdüşt dininin temel kültünü oluşturacak olan Ateş Kültü inancını hem de Zerdüşt’ün hayatta olduğu bir dönemde Oluz Höyük’e taşımış oldukları gözlenmektedir. Misyonları Zerdüşt dininin yaşatılması olan Magiler’in, Medler’le birlikte Anadolu’ya ilk defa MÖ 590’larda misyoner olarak girdikleri ve sonrasında belki de hiç geri dönmedikleri anlaşılmaktadır.
Med Krallığı’nın Anadolu’daki yayılım alanı.
Medler’in işgale başladığı MÖ 590’a kadar, Anadolu’da kesintisiz bir biçimde farklı inanç sistemleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştır. Medler’le birlikte ise, merkezinde “arkaik monoteizm” (tevhid) ile “anikonizm” olan Erken Zerdüşt dininin özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğrafyada etkili olmaya başladığı anlaşılmaktadır. Oluz Höyük’te açığa çıkmaya başlayan arkeolojik bulgular, büyük olasılıkla Medler’in hareket güzergahlarına ve yerleşmelere de işaret etmektedir. Oluz Höyük kazıları, Anadolu’ya yeni olan bu dinde heykelin ve sunağın olmadığına, görsel ifadelerin yüceltilmesi ya da bunlara saygı duyulması noktasında muhalif bir düşünce ve eylem bulunduğuna işaret etmektedir. Görsel ifadelerin yerini ateşin aldığı, belki ateşin bir “kıble” olarak kullanıldığı bu yeni dinin bulguları Oluz Höyük’te açığa çıkmaya devam etmektedir.
Hitit çöküşünden yaklaşık 600 yıl sonra Oluz Höyük’ün Frig Krallığı döneminde önemli bir dinsel merkez olmaya başladığına işaret eden en önemli yapı Kubaba Sunağı’dır (kurbangah). MÖ 600’lerde inşa edildiği anlaşılan sunak, yerleşmenin o dönemdeki en yüksek noktasında bulunur. Kubaba Sunağı, ana plan şeması olarak kareye yakın dikdörtgen biçiminde masif bir yapıdır. Sunak ve yakın çevresinde 2010 döneminden itibaren geliştirilen kazılarda, yapıyı işlevlendirmesine yardımcı olan taştan şekillendirilmiş Kubaba heykelciği parçası dışında, çok sayıda dinsel bulgu ortaya çıkarılmıştır. Bunlar içinde kamçılı kırbaçlara ait olduğunu düşündüğümüz delinmiş koyun parmak (phalanx) ve omur (astragalos) kemikleri dikkati çekmektedir.
Oluz Höyük’te çıkarılan tunç bir levha, bölgedeki Med varlığının önemli arkeolojik kanıtlarından.
Oluz Höyük 2023 dönemi çalışmaları sırasında Kubaba Sunağı’nın doğusunda yapılan genişleme ve derinleşme çalışmaları sırasında kare biçimli yeni bir masif yapı ortaya çıkarıldı. Kubaba Sunağı ile aynı doğrultuda ve hizada inşa edilmiş olan kare yapının hemen kuzey bitişiğinde ise yuvarlak planlı bir ocak bulundu. Batı ve doğusundaki alanlarda yoğun bir biçimde kül depolama yerleri saptanan ocağın tabanı ve kenarlarının özenli biçimde kil ile sıvanmış olduğu gözlendi (Bunlara ek olarak, kare biçimli yapının güneydoğu köşesine, yapıyla organik bağı olduğu anlaşılan dikdörtgen plan şemasına sahip bir taş platform inşa edilmiş olduğu anlaşıldı).
2023 dönemi çalışmalarında saptanan kare biçimli yapının inşa tekniği, taş cinsleri, taş ve çamurdan oluşan yapı malzemeleri ile plan şeması Kubaba Sunağı ile büyük benzerlikler göstermektedir. Kubaba Sunağı’nı pozisyonlayarak aynı hizada inşa edilmiş olması da gözönüne alındığında, bu yapının da bir sunak olduğu düşünülebilir. Her iki sunak arasındaki yakın benzerlikler, bunların aynı dönemde, yani MÖ 600 civarlarında birlikte inşa edilmiş olduklarına işaret etmektedir.
Kutsal Ateş Ocağı’nda onlarca yıl yanan ateşin kutsal külleri, yapının etrafında depolanmış.
Geç Frig kültürünün inanç sistemindeki Kubaba için yapılmış olduğu gözlenen bu iki sunağın ve kutsal alanın, MÖ 585’ten itibaren Anadolu’ya yayılmaya başlayan Magiler’le birlikte değişime uğramaya başladığı anlaşılmaktadır. Özellikle doğuda yer alan sunağın kuzeyine eklenen “Kutsal Ateş Ocağı” ile güneydoğusuna inşa edilen taş platform bu değişimin arkeolojik kanıtlarıdır. Bu müdahalelerle Kubaba için inşa edilmiş kare biçimli kutsal bir yapıya “Ateş Kültü” ile ilgili işlevler yüklenmiş olduğu gözlenmektedir.
Güneydoğudaki platform ise çok büyük olasılıkla üzerinde ateş yanan bir yapı olarak tasarlanmıştı. Orijinal yüksekliği çok büyük olasılıkla 3 metreyi bulmuş olan platformun üzerinde yanan ateş, yerleşmede bir ateşgede olduğunu işaret etmek için kullanılıyordu. Mimari kalıntıların yanısıra saptanan tunç bir levha ile çanak-çömlek parçaları, Oluz Höyük’teki Med varlığının diğer arkeolojik kanıtlarını oluşturmaktadır.
Amasya-Oluz Höyük’te açığa çıkartılan Anadolu Erken Türk Dönemi (11. yüzyıl) mezarları; yaylak-kışlak sistemine dayanan göçebe Türkmenlerin, İslâmi kuralların dışında kalan ata kültünü sürdürdüklerini kanıtlıyor. Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl önce, Kuzey-Orta Anadolu’ya sızmış Türkmen boyları ve geleneğin arkeolojisi.
Ortaçağ’da Orta Asya Türk boylarının genel bir bütünlük içinde aynı inanca sahip olduklarını söyleyemeyiz. Türklerin 7.-10. yüzyıllarda Tengricilik (Gök Tanrı dini), Maniheizm, Mazdekizm, Hıristiyanlık, Yahudilik, Zerdüşt dini ve Budizm ağırlıklı olmak üzere farklı sistemler içinde oldukları bilinmektedir.
Türk kümeleri 7. yüzyıldan itibaren Emevî (661-750) ve Abbasî (750-892) devletleri dönemlerinde İslâmiyet ile tanışmalarına karşın; 10.-11. yüzyıllara kadar yaklaşık 300 yıllık sürede çoğunlukla bu yeni dinin periferisinde kendi mevcut din sistemlerine bağlı şekilde yaşadılar. İbn-i Fadlan, İtil (İdil/Volga) Bulgarlarına ulaşmak için yaptığı uzun yolculukta, 920-921’de bir süre Oğuzlara misafir olmuştur. Seyahatname adlı eserinde, Oğuzların İslâmiyet hakkındaki düşünce ve çekinceleri ile bakışaçılarını; 10. yüzyılda bölgede dinsel anlamda neler yaşandığını Arap bir Müslümanın gözüyle anlatmıştır. İbn-i Fadlan’ın aktarımları üzerinden İslâmiyet’in Oğuz boyları arasında 10. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yayılmaya başladığı düşünülse de, Türklerin yeni bir din sistemine geçiş öyküsü tarihî anlamda hâlâ birçok bilinmezlik içerir.
Türkmen Mezarlığı’nın proto- Alevî karakterini temsil eden bulgular, Tokat’ın Zile ilçesi sınırlarındaki Acısu Mezarlığı’nda bulundu.
Türk kümeleri, Saka (Doğu İskit) döneminden (MÖ 9.-3. yüzyıllar) beri büyük hayvan sürülerinin idaresi ile geniş sahalarda sürekli dolaşma temelindeki göçebeliklerinde, çadır hayatına alışkın bir yaşam tarzına sahiplerdi. Yaylak-kışlak sistemine dayanan bu hayat, sürekli bir hareket gerektiriyordu. Kent hayatından uzak kalmış konar-göçer Türklerin, doğal olarak tapınak, ibadethane gibi yapıları ve zorunlu ibadet tekrarları bulunmuyordu. Başka bir deyişle, göçebe Türk kümelerinin mobilize hayatları ve yollarda tükenen zamanları, tapınak ile tapınağa bağlı yerleşik din sisteminin kurumsallaşmasına olanak tanımamıştır. Ayrıca İslâmiyet’in kimi kurallarının doğadaki yaşama ve Türklerin tarihsel hayat tarzına uymaması da sorunlara neden olmuş gibi görünmektedir. Bu bağlamda İslâmiyet çerçevesi içinde farklı bir kategori oluşturan Türk kümelerinin, kendi geliştirdikleri bu özgün İslâmi tarzı Asya gelenekleri ile Anadolu’da dolaşırken karşılaştıkları eski yerel kültlerden çıkarsamalar yaparak şekillendirdikleri gözlenmektedir. Bu süreç, 10. yüzyıldan itibaren Alevîlik denilen yeni bir inanç sisteminin oluşmasıyla sonuçlanmıştır.
Oluz Höyük’te açığa çıkartılan Anadolu Erken Türk dönemi mezarlarında bir kadın iskeleti (üstte) ve bulunan bir çocuk iskeletinden çıkartılan modelleme (altta sağda).
Alevîlik olgusunun tarihî seyri noktasında, Oluz Höyük Türkmen Mezarlığı’nda saptanan bazı bulgular, sözkonusu inanç sisteminin 10. yüzyılın ikinci yarısında konar-göçer Türkmenlerde bulunduğunu gösterir. Alevîliğin tarihsel kökenleri ile ilgili masabaşı çalışmalarında Yesevîlik, Vefaîlik, Kalenderîlik ve Haydarîlik gibi damarlardan hangisinin daha etkin olduğu noktasında yoğun tartışmaların yaşandığı bu dönemde; Oluz Höyük’teki arkeolojik bulguların sözkonusu damarlardan çok daha erken bir dönemi işaret etmesi oldukça değerli ve önemlidir. Alevîler üzerine yapılan tartışmalarda, konar-göçer Türkmenlerin hayat tarzı ile Orta Asya’dan getirdikleri kültürel miras ve inançları genellikle gözardı edilmektedir. Bu bağlamda, Oluz Höyük bulgularının Alevîliğin oluşmaya başladığı süreci yani “Proto-Alevîliği” temsil ettiği anlaşılmaktadır.
Oluz Höyük’te açığa çıkarılan Anadolu Erken Türk Dönemi (11. yüzyıl) mezarları, arkeolojik değerleri kadar inanç sistemleri ile de dikkati çekicidir. Akhaimenid Dönemi’ne tarihlenen 2B Mimari Tabakası (MÖ 450-300) içine açılmış olan bazı mezarlar, Türkmen boyunun en erken gömülerini oluşturur. Kiremit, ahşap ve taş kullanılarak gerçekleştirilen basit toprak gömülerin dikkati çekici özellikleri, kimi mezarlarda İslâmî cenaze gelenekleri yanında, birtakım farklı uygulamaların da saptanmış olmasıdır. Bir kız çocuğuna ait mezarda, kulak bölgesinde in situ bulunan tunç küpeler ile karın bölümünde saptanan tunç bir fibula vardır. Olasılıkla kefeni bağlamak için kullanılmış fibula’nın üzerinde saptanan fosilleşmiş açık renkli düz dokuma kumaş kalıntısı, Anadolu’da bugüne değin bir İslâmi mezarda saptanmış en eski kefen bulgusunu oluşturmaktadır. Mezarın yönü ile bireyin kefen ile gömülmüş olması, cenazenin İslâmi geleneklere uygun biçimde gömülmüş olduğuna işaret ederken, küpe ve fibulanın varlığı, kurgan uygulamalarına atıf yapmaktadır (Ölmüş bireylerin eşyaları ya da takılarıyla gömülmesi İskitlerle başlayıp, Hun, Göktürk ve Oğuzlarla devam etmiş kadim bir Türk cenaze geleneğidir). Oluz Höyük çocuk mezarındaki uygulamalar ve buluntular, MÖ 8.- 7. yüzyıllardan beri devam eden Türk cenaze geleneğinin MS 11. yüzyılın ilk çeyreğinde İslâmiyet içindeki varlığına işaret etmektedir.
Günümüzde, Anşa Bacı Ocağı’na mensup Sıraç Türkmenlerinin ikamet ettiği tarihsel kimliği olan Acısu Köyü mezarlığında mezartaşları.
Yetişkin bir kadına ait olan diğer bir mezar ise aşamalı yapımı ve gelenekçi uygulamalarıyla oldukça değerli detaylar içerir. Birey mezara baş batıda, ayaklar doğuda ve yüzü kıbleye bakacak biçimde yerleştirilmiştir. Ayaklar üzerine büyük bir kiremit parçası konulduktan sonra mezar çukuru yatay yerleştirilen ahşaplarla kapatılmış, mezar çukurunun üstü yanlara da taşacak biçimde kiremitlerle gelişigüzel kaplanmıştır. Kiremitlerle kaplanan alan toprakla kapatılmış ve büyük bir tümsek oluşturulmuş olmalıdır. Tüm bu detaylar özenilmiş bir mezar uygulamasına işaret etmekle birlikte, son aşamada oluşturulan büyük tümseğin, kurgan biçiminde bir mezara öykündüğü kesindir. 11. yüzyılın ilk çeyreğinde oluşturulmuş bu mezar, Türklerin İslâmiyet cenaze geleneklerini benimsemeye başladığı bir dönemde yapılmış son kurgan uygulamalarından biri gibi görünmektedir.
Oluz Höyük Türkmen Mezarlığı’ndaki ölü gömme gelenekleri Anadolu İslâm cenaze uygulamaları ile karşılaştırıldığında, Anadolu’ya özgü olmayan unsurlar farkedilir. Bu mezarlığın benzer unsurları barındıran bir çağdaşı, bugüne kadar Anadolu ve Önasya’da saptanamamıştır. Buna karşın kurgan benzeri mezar yapıları, mezar içlerindeki bazı uygulamalar ile ölü hediyelerinin varlığı; Anadolu Türklerinin anayurdu olan Hazar Denizi doğusundaki coğrafyayı işaret etmektedir.
Sir Derya (Seyhun) havzasında yer alan Süttü Bulak mevkii geniş bir nekropol alanı içerir.
Oluz Höyük çocuk mezarında bulunan fibula ve küpe.
Sir Derya (Seyhun) havzasında yer alan Süttü Bulak mevkii geniş bir nekropol alanı içerir. Kırgızistan’daki Issık Gölü’nün batısında bulunan Süttü Bulak, aynı adı taşıyan küçük bir buzul gölünün kenarındadır. Tanrı Dağları havzasında yer alan Süttü Bulak, Göktürk Dönemi’nden itibaren Türk boylarının gömü yaptığı büyük bir mezarlık alanıdır. Süttü Bulak’ta Kırgız ve Alman arkeoloji ekiplerinin yaptığı kazılarda açığa çıkarılmış ve Erken-Geç Ortaçağ’a tarihlenen bazı mezarlarda, bireylerin ahşap eyerlerle gömüldüğü gözlenmiştir. Sözkonusu mezarlardaki eyerlerin iskeletlerin ayakları üzerinde saptanmış olması, hem atlı göçebe bir yaşama hem de uygulama bakımından Oluz Höyük kadın mezarına atıf yapmaktadır. Bu bağlamda, Oluz Höyük kadın mezarındaki kiremit, mezara eyer bırakılması geleneği ile ilgili gibi görünmektedir. Oluz Höyük’te eyer yerine kiremit kullanılmasının akla gelebilecek ilk nedeni yoksulluk olmalıdır. Anadolu dağlarında yaşam mücadelesi veren ve ölen bireylerini Oluz Höyük’te defneden Türkmen boyu, cenaze geleneklerini devam ettirme noktasında kendileri için gerekli ve değerli bir eşyayı mezara bırakma yerine, bunu simgeleyen bir kiremidi kullanmayı tercih etmiş olmalıdır.
Oluz Höyük’te bulunan kadın mezarının restitüsyonu.
Anadolu Alevîliği üzerine bugüne değin yapılmış bilimsel çalışmalar ile kaleme alınmış kitaplar ve makalelerde kullanılan bulgular içinde, arkeolojik buluntulara yer verilmemiştir. Oluz Höyük Türkmen Mezarlığı bu noktada, erken gömüleri ve bu gömülerde uygulanmış cenaze gelenekleri ile Alevîliğin oluşum dönemindeki arkeolojik bulgu noksanlığını tamamlar. 11. yüzyılın ilk çeyreğine tarihlenen Oluz Höyük’ün erken Türkmen mezarları, Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl önce, koyun sürülerine yeni ve geniş otlaklar bulmak için Kuzey-Orta Anadolu’ya sızmış Türkmen boylarının varlığını kanıtlamıştır.
Acısu Köyü mezarlığında mezartaşlarının üzerine resmedilmiş betimlemeler.
Türkmen Mezarlığı’nın proto-Alevî karakterini temsil eden bulgular, Oluz Höyük’ün yakın çevresinde halen yaşamaktadır. Özellikle Alevî-Türkmen köyleri ve onların cenaze gelenekleri Oluz Höyük bulgularının tarihsel önemini kavramamız açısından çok önemli ve değerlidir. Bu köylerden en önemlisi Oluz Höyük’ün kuşuçumu 50 km. güneyindeki Acısu köyüdür. Sıraç Türkmenlerinin yaşamakta olduğu Acısu köyü, Tokat-Zile sınırları içindedir, bu köyün Oluz Höyük’e coğrafi yakınlığı konar-göçer Türkmen boyunun dolaştığı bölge dahilinde bulunduğunu düşündürmektedir.
Acısu köyü günümüzde, Anşa Bacı Ocağı’na mensup Sıraç Türkmenlerinin ikamet ettiği tarihsel kimliği olan bir yerleşimdir. Anşa Bacı Türbesi’nin de bulunduğu köy mezarlığı, özellikli mezarları ve mezartaşları ile dikkati çekicidir. Bunların içinde bazı mezartaşları üzerine resmedilmiş gündelik eşya betimlemeleri, defnedilmiş bireyin hayattayken sevdiği ve kullandığı yiyecek, içecek, eşyalarla ilgili olmalıdır. 2018’de köye yaptığım ziyaret sırasında köy sakinleri, ölen bireylerin mezara elbiseleri giydirilmiş olarak yatakları, yorganları bazen de sevdikleri eşyalarla defnedildiklerini aktarmışlardı. Yüzey araştırması ve sözlü tarih çalışmasıyla ortaya konan bu tespitler, buradaki cenaze uygulamalarının kurgan geleneklerinin günümüze ulaşan pratikleri olduğuna işaret etmektedir. İskit-Hun-Göktürk-Oğuzların kurgan ve cenaze gelenekleri ile Anadolu’ya taşınan bu geleneğin Ortaçağ’daki uygulayıcıları olarak Oluz Höyük Türkmen boyunu gösterebiliriz.
Süttü Bulak’taki eyerli mezar.
Ortaya çıkarılan bulgular hem Kuzey-Orta Anadolu’ya, Amasya’ya binlerce koyun ve keçiden oluşan sürülerine yeni otlaklar bulmak amacıyla, kıl çadırları ile birlikte gelmiş konar-göçer bir Türkmen boyunun varlığına işaret etmekte hem de Anadolu Alevîliğinin kökenlerine yeni bir bakışaçısı getirmektedir. Erken Türkmen boylarının hayvan yetiştirici konar-göçer hayat tarzının dinsel kimliklerinin inşaında belirleyici bir rol oynadığı görülmektedir. Gelenekçi toplumlarda ritus’ların devam ettirilmesi kaçınılmazdır. Türklerin ata kültü noktasında atalardan intikal eden ritus’ların değişmezliği, katı kurallara bağlı içgüdüsel hareketlerin icrası; Türkmenlerle İslâmiyet arasındaki yakınlaşmanın da sorunu olmuştur.
Bunlara ilave olarak Anadolu’ya saf Türkçeleri ile giren, dilleri konusunda asla taviz vermeyen ve dinsel ayinlerinde Türkçe dışında dil kullanmayan Türkmen kümelerin; İslâmiyet’in gerekliliklerinden olan Arapça dilinin baskısı karşındaki refleksleri de Anadolu Alevîliğinin oluşumunda belirleyici olmuştur. Bu bağlamda Anadolu’ya 10. yüzyılın ikinci yarısında girmeye başlayan erken Türkmen boylarının kendilerine özgü dinî yorumu ile daha sonra ortaya çıkacak olan Alevî inancı arasında kayda değer benzerlikler olduğu gözlenmekte, bir öncül-ardıl ilişkisi kurulabilmektedir.
Anadolu’da ilk dönemlerdeki göçmen İslâmı, zamanla yerini kalıcı ve yerli bir İslâm’a bıraktı. Türkçe bu dini taşıyan bir dil haline geldi. Bu dönemde halk arasında Peygamber soyuna bağlılık, dinî kahramanların yüceltilmesi gibi eğilimler ve derviş grupları ortaya çıktı.
AHMET T. KARAMUSTAFA
Anadolu’nun İslâmlaşması çok boyutlu, çok katmanlı ve uzun süreli bir olgudur. Henüz bu tarihi layıkiyle yazdığımız söylenemez. Cumhuriyet dönemi tarihçiliğinde yarımadanın İslâmlaşması Malazgirt Savaşı ile başlayan Türkleşme süreciyle neredeyse özdeşleştirilerek bu güçlük göz ardı edilmiş, İslâmlaşma adeta tek eksenli bir olguya indirgenmiştir. Oysa Anadolu İslâmı’nın karmaşıklığı ve çeşitliliğini yeniden keşfetmeye çalışmanın vakti çoktan gelmiştir.
Bizans’ın 1071’de Selçuklulara karşı uğradığı Malazgirt yenilgisinin Anadolu’nun kapılarını Türkmenlere açtığı, Rum varlığının giderek aşınmaya yüz tuttuğu bilinen gerçeklerdir. Ancak Anadolu’nun İslâm’la tanışıklığının çok daha önce, daha ilk Müslüman Arap fetihleri döneminde başladığı unutulmamalıdır. Bu dönem ve mekanların tarihini henüz Anadolu’nun İslâmlaşması hikayesine yerleştirebilmiş değiliz. Yerli halklar olan Ermeniler, Gürcüler, diğer Kafkasyalılar, Kürtler ve Rumlar, ayrıca bu bölgelere göçmen olarak giren Araplar, İranlılar, sonra da Türkler arasında Müslümanlık acaba nereye kadar, nasıl, hangi biçimlerde yayılmıştı? Bu soruya cevap verecek durumda değiliz. Yine de Anadolu İslâmının temel taşlarından biri olan Seyyid Battal Gazi destanıyla bugün Türkiyeli Türkler için bir kimlik sembolü haline gelmiş Dede(m) Korkut kitabının Malazgirt öncesi dönemden öğeler barındırdığını hatırlarsak, Anadolu’da İslâm’ın tarihini niçin Emevi, Abbasi dönemlerinden başlatmamız gerektiği biraz olsun anlaşılmış olur.
Kuzeydoğu Anadolu’nun en eski camilerden Menuçehr Camii, 11. yüzyılda Kars’ta Ani kentine inşa edilmişti. Caminin minaresinde Arapça ‘Bismillah’ yazıyor.
Malazgirt’ten Rum Selçuklularının 12. yüzyılın son çeyreğinde Anadolu’da hakimiyetlerini pekiştirmelerine kadar geçen süre içinde elimizde İslâm hakkında kaynak yoktur. Geniş kitleler şöyle dursun, yönetici sınıfın (yani ilk Rum Selçuklularının, Danişmendlilerin, Mengüçeklilerin, Saltukluların) bile dindarlığı hakkında karanlıkta sayılırız. 12. yüzyılın son çeyreğinden itibaren hem yazılı kaynaklar hem de birçoğu bugün ayakta duran mimari eserler şehirlerde yaşayan seçkin zümrelerin dinî yaşamlarına ışık tutmaya başlar. Bu dönemde Anadolu -Bizans’ın elinde kalan Batı, Kuzeybatı ve Karadeniz sahili hariç olmak üzere- bir fetih alanı ve uç boyu olmaktan çıkarak cami, medrese, darülhadis, zaviyeleriyle darü’l-İslâmın yeni bir uzantısı haline gelir. Müslüman nüfus henüz her yerde azınlıktadır, üstelik siyasi-hukuki İslâmlaşma süreci yüzyılın ikinci yarısında Moğol İlhanlı hâkimiyetiyle sekteye uğrayacaktır. Yine de yarımada bundan böyle dönüşü olmaksızın bir İslâm ülkesi olma yolundadır. Buna rağmen, Selçuklu ve İlhanlı döneminde Anadolu İslâmı hâlâ bir tür göçmen İslâmı’dır. İlim, marifet ve edebiyat dili önce Arapça sonra da Farsçadır; Türkçeyse daha yeni yeni yazıya geçmektedir. Müslüman nüfusun çoğunluğunun Türkçe konuştuğu bir ortamda yazılı ve sözlü kültür arasındaki bu belirgin kopukluk yüzünden yalnızca eğitimli seçkinlerin dini görüşleri hakkında bilgi sahibiyiz.
16. yüzyıldan dervişân tasviri. Dervişler 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da İslâmın şekillenmesinde önemli bir rol oynadı.
13. yüzyıl boyunca fıkıhta Hanefilik ve Şafi’iliğin, kelamda da Eş’ariliğin ağır bastığı İslâmi ilimlerde bir hareketlilik görülmez. Tasavvuftaysa tam tersine adeta bir yıldızlar şöleninden söz edilebilir. İbn ‘Arabi’yle (ö. 1240) onun ilk takipçisi Sadreddin Konevi’den (ö. 1274) Mevlana Celaleddin Rumi’ye (ö. 1273), Necmeddin Razi’den (ö. 1256) Fahreddin ‘Iraki (ö. 1289) ve Evhaddeddin Kirmani’ye (ö. 1238), 1200’lü yılların Anadolusu, tasavvuf tarihinin en seçkin simalarından önemli bir kısmını kendine çekmiştir. Arapça ve Farsça yazan bu mutasavvıflara Türkçenin en yetkin mutasavvıf şairi Yunus Emre’yi de (ö. 1320?) eklersek Anadolu’nun bu yüzyılının tasavvuf tarihinde ne denli ayrıcalıklı bir yer tuttuğu daha iyi anlaşılır.
Mengücek Beyi Behram Şah döneminde basılan sikkenin (1167) ön yüzünde Bizans tarzında bir elinde mızrak bir elinde açık kitap tutan söz konusu melik ‘kılıç ve kalem’ sahibi (sahib-i seyf ve’l-kalem) olarak betimlenmiş.
14. yüzyıl başlarında Beylikler dönemine girildiğinde Anadolu yavaş yavaş yeni bir kimliğe bürünür. İlim dili hâlâ Arapçadır, şeriat çerçevesinde kalan tasavvufun diliyse hem Arapça hem de Farsçadır ama artık ilmi nitelikli Türkçe eserler yazılmaktadır. Ancak Türkçe yazılan eserler artık zamanın ilim düzeyini yansıtmakla birlikte daha geniş bir kitleyi hedef alan popüler eserlerdir. Bu tip eserlerin ilk belirgin örneği Âşık Paşa’nın (ö. 1332) tasavvufi bir meşreble yazılmakla birlikte aslında halka bazı temel İslâmi bilgileri sunmayı hedefleyen Garibnâme’sidir. Hatta Yunus Emre’nin Risaletü’n- nushiyye’sine de bu gözle bakmak mümkündür. Sözü geçen eserleri daha sonra Hibetullah ibn İbrahim’in Sa’atname’si (14. yüzyıl?), Kutbeddin Mehmed İzniki’nin (ö. 1418) Mukaddime’si, Yazıcıoğlu Ahmed (ö. 1465) ve Mehmed (ö. 1451) kardeşlerin eserleri, özellikle Muhammediyye, Dürr-i Meknun ve Envarü’l-’aşıkin, izler. Tabii bunlara Süleyman Çelebi’nin (ö. 1422) Mevlid adıyla bilinen Vesiletü’n-necat’ını da eklemelidir. Çoğu bir tür ilm-i hal olarak görülebilecek bu eserler hem gittikçe genişleyen Türkçe okuyucu kitlesine hem de Muhammediyye ve Mevlid gibi manzum olanları yüksek sesle okunduklarında okuma yazma bilmeyenlere hitap ederler. Bu aşamada Yunus Emre’nin, tasavvufi aşk mektebine dayanan dindarlık biçimini sevgi şiirine dönüştürmede gösterdiği inanılmaz başarısıysa geniş halk kitlelerinin gönlüne akan diğer gür bir İslâmlaşma ırmağının kaynağını oluşturur. Böylelikle Türk.e gitgide bir İslâm dili haline gelir. Burada söz konusu olan İslâm, Kur’an ve hadis ilimleri, tefsir, fıkıh ve kelamın çetrefil bahisleri değil, daha çok Peygamberin hayatı, ibadetin gerekleri, Müslüman ahlakı ve ahireti konu alan, ilk dönem İslâm tarihiyle İslâmi ilimlerin ve şer’i tasavvufun hep birlikte damıtılarak gündelik yaşama yedirilmiş bir biçimidir. Bu şehirli İslâm’ın tarihi aynı zamanda Sünni Hanefi Müslümanlığın her biçiminin Anadolu’da Türkçe konuşanlar arasında yavaş yavaş giderek yayılmasının tarihidir. Gözlerimizi seçkinlerden Anadolu halklarına çevirip de geniş halk kitlelerinin İslâm’la tanışıklıklarının ne olduğu sorusuna yanıt bulmaya çalıştığımızda manzara değişir. Ermeni, Gürcü, Kürt, Rum, Süryanilerin en azından bir kısmının Müslümanlaşmış olduğuna kesin gözüyle bakabilsek de bu süreci aydınlatmaktan aciziz (bunlar arasında yalnız Kürtlerin bütünüyle Müslümanlaştığı, diğerlerinin çoğunluğunun Hıristiyan kaldıkları unutulmamalıdır). Ancak gayrimüslimlerin, İslâm’ı giderek Türkçe süzgecinden geçmiş biçimiyle tanımış olacakları, onlar arasından Müslüman olanların da tabiri caizse “Türkçe İslâma” girmiş olmaları gerektiğini düşünmemiz doğaldır. Nitekim 14. yüzyıl sonlarında gelişen devşirme uygulamasıyla Müslüman olan Rumelili Hıristiyan oğlanlar İslâm’ı Türkten öğrenir. Bu durum İslâm’a Osmanlılarla Kuzeybatı Anadolu ve Rumeli fetihlerinde işbirliği yaparak giren ünlü akıncı aileleri Köse Mihal, Evrenos, Turahan ve Malkoç oğulları için de böyledir. Anadolu’da, sonra Rumeli’de, Müslümanlık giderek Türkçe gömleğine bürünmektedir.
Ancak Türk halkın Müslümanlığı, şehirli seçkinlerinkinden çok farklıdır. 1240’ta Selçuklu yönetimini bir hayli zorlayan Babai isyanına katılan Türkmenlerin dinî görüşleri bugün bizler için müphem kalsa da, yer yer şeriat halkası dışına taşan bir evliya inancı besledikleri besbelli, Peygamber soyuna aşırı bir bağlılık göstermiş olmaları da olasıdır. İşte bu dönemden 16. yüzyılda Anadolu’da Osmanlı hakimiyetini sarsan Kızılbaş ayaklanmalarına kadar geçen üç yüzyıl boyunca halkın Müslümanlığını anlamak istiyorsak onların Peygamber soyunu yüceltme, bu soya bağlanma kaygısını ve buna bağlı olarak gelişen evliya inancını layıkiyle incelememiz gerekir.
Mevlâna ile Şems’in karşılaşıp dost oluşlarını betimleyen bir Osmanlı minyatürü.
İslâmlaşma sürecinde Peygamber soyuna sıkı sıkıya yapışarak seyyid ve şerifleri yüceltmenin, hatta kendi soyunu bu soya bağlamanın önemi hâlâ yeterince araştırılmamıştır. Büyük bir olasılıkla bu olgu Türkmenler ve Kürtler arasında Anadolu’da ilk olarak Vefailik silsilesinin Babai isyanıyla öne çıkmasıyla belirir. Vefailik, 11. yüzyılda Irak’ta yaşamış, annesi Kürt olmakla birlikte soyu baba tarafından İmam Zeyne’l-’Abidin aracılığıyla Hz. Ali’ye çıkan Bağdat’lı Ebu’l-Vefa Tacü’l-’Arifin (ö. 1107) adlı bir şeyhden inen bir silsiledir. Çocuğu olmayan Ebu’l-Vefa’nın soyu hem evlat edindiği erkek akrabaları hem de diğer evlâtlıkları tarafından sürdürülmüş, bir şekilde bölgedeki Türkmenler ve büyük olasılıkla Kürtler arasında da kabul görerek bu soya bağlılık onların Müslümanlığının bir parçası haline gelmiştir. Babai hareketinin önder belirlediği Baba İlyas da aslen Horasanlı görünmekle birlikte Ebu’l-Vefa’ya birkaç kuşak öteden bağlanarak bu silsilenin bir halkası olmuştur.
Ejderle insan davulda buluştu 13. yüzyıla tarihlenen tunç davul, üzerindeki ejder ve insan başlı, kûfi yazı kuşağıyla Türklerin eski kültürü ile İslam sonrası kültürün harmanlandığı önemli bir örnektir.
Peygamber soyuna bağlılık, bu bağlamda Hz. Ali’yle onun soyundan olanlara duyulan sevgiyle saygı, hatta bazı seyyid ve şerifleri veli düzeyine çıkartmak, bundan böyle Anadolu halk Müslümanlığının ana öğelerinden biri olmuştur. Yalnız Baba İlyas ve Vefailerin değil, Hacı Bektaş gibi velilerin de seyyid olduklarına inanılmış, Türkmenler arasında Müslümanlaşma sürecinin bir parçası olarak ortaya çıkan ocak düzeninin merkezinde de seyyidler yer almışlardır. Yani bugün Alevi ocakları olarak tanıdığımız yapının k.kü bazı Türkmen ve Kürt topluluklarının İslâmlaşma süreci boyunca seyyidlik çevresinde yeniden yapılanmalarına dayanmaktadır. Bu açıdan halkın önemli bir kısmı için İslâma girmenin seyyidlere bağlanarak Peygamberin soyuna tutunabilmek anlamına geldiği söylenebilir. Çoğu zaman bir Şiilik belirtisi olarak görülegelmiş Hz. Ali ve oniki imam sevgisinin de bu gözle görülerek yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bu olguyu yalnızca Şiiliğe bağlamak yanıltıcı olur.
Lambert de Vos’un yaptığı 1574 tarihli resim albümünde iki Bektaşi dervişi.
Seyyidliğin yanısıra, yer yer onunla özdeşleşmiş olarak, evliya inancı da geniş halk kitlelerinin İslâmi inanç ve kılgılarının oluşmasında çok önemli bir etmen olmuştur. Kökleri İslâmın erken dönemlerinde yatan evliya inancı 9.-11. yüzyıllarda hem Müslüman halk arasında belirgin bir kılgı öbeği (yatırlar ve onlar etrafında oluşan edimler) hem de tasavvuf ehli elinde özgül bir kavram .rgüsü olarak ortaya çıkar. Tanrı’nın kullar arasında emirlerini yerine getirmekle yükümlü velileri bulunduğuna, bu velilerin hem hayattayken hem de ölümlerinden sonra dünyada ilahi kudretin bir tür dışavurumu olarak faaliyet gösterdiklerine inanmak olarak özetlenebilecek evliya inancı, evliya oldukları düşünülen kişilerin belirmesine, giderek yatırların ve yatır merkezli ziyaret, adak gibi kılgıların oluşmasına yol açar. Aynı zamanda velayet, yani velilik kavramı, tasavvuf akımı içinde de birçok mutasavvıfça işlenerek zenginleşir. İşte bu evliya kültü ve tasavvufi velayet kavramı İslâmlaşmaya başlayan Anadolu’da da kısa sürede devreye girer. Bir yandan tasavvuf erbabı velayet kavramını temel alan kutb-ı zaman, insan-ı kâmil, silsile (yani veliler zinciri) gibi söylemlerini ve mürşide, yani yaşayan velilere bey’at etmek, kendini mürşide teslim etmek gibi edimlerini halk arasında bir ağ gibi örerken bir yandan da halk İslâm kahramanı olarak belirlediği bazı şahsiyetleri kutsamaya, yani velileştirmeye başlar. Tabii, halkça kutsananların bir kısmı tasavvuf ehli tarafından kabul görmez, ya da tersine mutasavvıflarca veli sayılanların bir bölümü hiçbir zaman halkça kutsanmaz. Bu örtüşmezliğin en belirgin örnekleri gaza kahramanlarıyla şeriat dışı yaşayan derviş takımlarıdır. Halk yalnız mutasavvıfları değil belki de onlardan çok abdalları, babaları, gazileri velileştirmiştir.
Kapı tokmağında Türk-İslâm sentezi Artuklu döneminde 13. yüzyıla tarihlenen Cizre Ulu Camii’nin kapı tokmağı, üzerindeki ejder, arslan ve kartal figürleriyle Türk ve İslâm kültürlerinin sentezini yansıtıyor.
13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da dindarlıkları şeriat dairesi dışında şekillenmiş bir dizi derviş takımı belirir. Bunlar arasında kökleri Anadolu dışında yatan Kalenderiler, Haydariler ve Camilerle Anadolu’ya özgü olan Bektaşiler ve Rum Abdallarını sayabiliriz. “Rum Abdalları” aslında dağınık oldukları anlaşılan yerli derviş takımlarını toplu halde tanımlamak için 15. yüzyıl sonu 16. yüzyıl başlarında Aşıkpaşazade (ö. 1484’ten sonra) ve Vahidi (ö. 1523’ten sonra) gibi yazarların kullandıkları bir ifadedir; bu adlandırmadan yola çıkarak gerçekte Anadolu ve Rumeli çapında “Abdalan-ı Rum” adlı bir örgüt bulunduğunu düşünmek doğru olmaz. Anlaşılan Anadolu’da 13. yüzyıl ortalarından başlayarak Türkçe (ve belki Kürtçe) konuşan birçok yerli derviş türemiş, bunlar 14. ve 15. yüzyıllarda çoğalarak halk arasında kutsanmış, Hacı Bektaş, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Şücaettin Veli ve Otman Baba gibilerinin çevresinde kalabalık derviş grupları oluşmuştur. Bunlar arasında yalnız Hacı Bektaş, Yeniçerilerce benimsenmesi sonucu Osmanlılarca kalıcı kabul görmüş, bu nedenle de Osmanlılar, şeriatı öne süren yeni hukuki düzenlemelere gittiklerinde, ulemaya bağlı mutasavvıflarca şeriat dışı görülen derviş takımlarının büyük çoğunluğu eninde sonunda Bektaşilik bünyesinde erimişlerdir. 13. ve 14. yüzyıllar boyunca Farsça konuşan Kalenderiler, Haydariler ve Camiler gibi yabancı derviş takımları, zaten oldukça zayıflamışlardır ve Bektaşilik içerisinde erimeleri herhalde zor olmamıştır.
Derviş dindarlığı büyük ölçüde tasavvuftan esinlenmekle birlikte şeriat söylemi ve kılgısından uzaktır. Bugün bize oldukça yabancı olan bu dervişlerin düşünce ve inanç dünyasına girmek bir hayli zordur. Ancak Kaygusuz Abdal gibi geride yazılı eser bırakmış olan birkaçının yazdıklarından hareketle genelde Tanrı’nın dünyada, özellikle de insanda içkin olduğuna inanarak insanı yücelttikleri, ahireti bu dünyadaki yaşamdan ayrı bir olgu olarak görmeyip cennet, cehennem, kıyamet gibi kavramları kendi dünyevi yaşamlarına uyarladıkları, ulemâdan, şehirli mutasavvıflardan ve şeriat anlayışından uzak durdukları söylenebilir. Velayet, mürşid-i kamil, yol adab ve erkanı gibi tasavvufi kavram ve yaklaşımları da derviş dindarlığında temel yer tutar. Bu dindarlık biçiminin geniş halk kitlelerinin Müslümanlaşmasında, özellikle de bugün Alevilik adını verdiğimiz dindarlık biçiminin oluşmasında çok önemli bir rol oynadığı anlaşılır.
Roma lahdinde Müslüman emir Danişmendli emiri Halifet Gazi’nin Amasya’daki kümbeti 13. yüzyıl başlarına tarihleniyor. Gazi, burada bir 2. yüzyıl Roma lahdinde yatıyor. Altta mumyalanmış cesetlerin bulunduğu cenazelik, üstte bir ziyaret yeri ve mescit bulunan bu erken dönem yapılara kümbet denir. Zamanla cenazelik ortadan kalktı ve mezar anıtları türbeye dönüştü.
Abdal, baba, dede gibi adlarla tanınan dervişler dışında halkça kutsanan bir başka takım da gazilerdir. Bir kısmı Eyüp Sultan, Battal Gazi, Ebu Müslim gibi tarihi kişilikleri Malazgirt öncesine uzanan, bir kısmı da Sarı Saltuk, Kızıl Deli gibi Anadolu ve Rumeli’nin İslâma açılmasında önemli roller oynadıkları anlaşılan bazı savaş kahramanları zamanla kutsanarak velileştirilmiş, bunlarla gazayla ilgileri olmayan dervişler birbiriyle kaynaşmışlardır. Battalname, Saltukname gibi halk destanlarındaki kahramanların velileştirilmesi ve seyyidleştirilmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir. Battal Gazi, Sarı Saltuk zamanla derviş dindarlığına da girmiş, türbeleri, bilhassa Seyyid Gazi türbesi, Rum Abdallarının çok rağbet gösterdikleri bir mekan haline gelmiştir.
Figürlü çiniler Selçuklu çini sanatının en özel parçalarının yer aldığı Kubad-abad Külliyesinin Büyük Saray bölümünden çini örnekleri, Konya Karatay Müzesi.
Beylikler ve erken Osmanlı dönemi Anadolu halk İslâmı bize işte böyle renkli, çeşitli, tekdüze olmayan bir tablo sunar. Bu dönem boyunca bir yandan şeriate dayalı Sünni Hanefi dindarlık biçimleri –Bayramilik gibi tasavvufi yollar da dahil olmak üzere– büyük ve orta boy yerleşim merkezlerinde yayılırken, diğer yandan İslâmı herşeyden önce Peygamber soyuna tutunmak, seyyidleri sevmek, yüceltmek olarak gören ve şeriate aşina olmayan geniş kitleler, dervişleri, seyyidleri, gazileri velileştirerek Anadolu’yu yatır ve peygamber ocağıyla dolu bir İslâm diyarı haline getirmiştir.
HÜLASA DER İLM-İ TIB
Anadolu’daki Türkçe ilk eser bir tıp kitabıydı
Türklerin Anadolu’ya göçünün birçok ayrıntısı bilinmez. Merak edilen konulardanbiri de Anadolu’ya göç eden Türklerin yazdığı eserlerdir. Bu süreçle ilgili araştırmalar yapan Mikhail Bayram 2,5 asırda 250’nin üzerinde eser yazıldığını bildirmiştir. Bunların 14’ünün müellifi belli değildir. Geriye kalan eserlerin 145’i Farsça, 68’i Arapça, 15’i Türkçe birkaçı da Ermenice ve Süryanice yazılmıştır. Bunlar içinde tespit edilebilen en eski telif eser bugün Konya Koyunoğlu Kütüphanesinde 12049 numaralı Hakim Bereket tarafından kaleme alınan tıp ile ilgili Tuhfe-i Mübarizi adlı Farsça eserdir. Eserin girişinde yazarı aslında kitabı Arapça yazdığını ve Farsçaya tercüme edip Emir Mübazüriddin Halifet Gazi’ye sunduğunu Danişmendli hükümdarının da eseri çok beğenip ‘bunun Türkçe yazılsaydı çok değerli bir eser olacağını’ belirttiğini anlatır. Müellifin yazdığı bir tıp kitabı da Türkçe Hülasa der İlm-i Tıb adıyla hükümdara sunulmuştur. Bu iki eser ve Tabiat-nâme isimli küçük bir Türkçe mesnevi bir arada ciltlenmiştir.
Eserin sunulduğu Halifet Gazi Amasya’da yaşamış Selçukluların Sinop ve Samsun civarındaki seferlerine katılmış, Amasya valiliği sırasında 1232’de Gürcistan’a yapılan bir seferde şehit olmuştur. Amasya’da kendi adıyla anılan kümbete defnedilmiştir. Eser muhtemelen 13. yüzyılın başında yazılmıştır. Anadolu’da ilk Türkçe eseri hazırlayan Hakim Bereket’in kim olduğu hakkında bilgi yoktur. Muhtemelen Halifet Gazi’nin Amasya’da inşa ettiği medresede müderrislik yapmıştır. Bazı araştırmacılar Harzemli olduğu düşüncesindedir.
Koyunoğlu Şehir Müzesi ve Kütüphanesi, No: 12049
AMASYA’DA BULUNAN MEZAR
İddia kanıtlandı: Türk kızı 1000 yıldır orada
ŞEVKET DÖNMEZ
Amasya yakınındaki Oluz Höyük’te 2007’de keşfedilen Ortaçağ mezarlığı, ilk kez NTV Tarih dergisinde (Ocak 2012, 36. sayı) “1000 Yaşındaki Türk Kızı” başlığıyla duyurulmuştu. Kazı sırasında arazi gözlemine dayanarak, bu bireylerin 10 – 11. yüzyıllarda yaşamış yerleşik olmayan insanlar olduğunubelirtmiştik. Bireyler, İslâm gelenekleriyle gömülmüşlerdi. Ancak, 6 yaşındaki bir kız çocuğunun mezarından çıkan tunç küpeler ile fibula, mezarların Geç Roma dönemi kiremitleriyle oluşturulması, İslâmiyet dışı ölü gömme geleneklerine ve mezarlık sahiplerinin malzeme bulmakta zorlandığına işaret ediyordu. İlk aşamada mezarlığın göçebe bir Oğuz (Türkmen) aşiretine ait olabileceği sonucuna varılmıştı. 2013’te kazının antropoloji uzmanı Prof. Dr. Yılmaz Selim Erdal tarafından iki iskelet üzerinde yaş tayini amacıyla Tokyo Üniversitesi’nde C14 analizleri yaptırıldı; bu bireylerin 1020 – 1077 arasında ölmüş olduğu kesinleşti. Mezarlık bireylerinin, kazının daha 7. yılında 100’ü aşması, aşiretin kalabalıklığına işaret ediyor. Oluz Höyük dışından taşınarak mezarlarda kullanılan Geç Roma Dönemi kiremitleri, topluluğun çevreyi iyi bildiğini gösteriyor. Bu veriler, aşiretin en az 100 – 150 yıldır bölgede olduğunu, Kuzey – Orta Anadolu’da öncü Türk grupların 10. yüzyıldan itibaren dağınık da olsa görünmeye başladığını ortaya koyuyor.
Kemik ete bürünmüştü Oluz Höyük kazı alanında (ortada) bulunan mezarın 1000 yaşında bir Türk kızı olduğuna dair tahminler NTV Tarih dergisinin 36. sayısında duyurulmuş, bilgisayar ortamında kemik kalıntılarına uygun bir yüz çizilmişti.
MÜSLÜMAN-HIRİSTİYAN İLİŞKİLERİ
Diyalogun kitabını yazdılar
Müslümanlarla Hıristiyanlar birbirlerinin dini hakkında ne düşünüyordu? Erken Osmanlı döneminden iki örnek olay, onların oturup din hakkında tartıştığını gösteriyor. Selanik Başpiskoposu Grigorios Palamas, 1354’te Osmanlılara esir düştü. Orhan Gazi’nin elindeyken Selaniklilere yazdığı mektupta Türklerle yaptığı dinî konuşmaları anlattı. Palamas’a göre Türkler ısrarla “Biz sizin peygamberinize inanıyoruz, siz neden bizimkine inanmıyorsunuz?” sorusunu sordular. Bir başka belge de, Yıldırım Bayezid’in yanında 1390- 91 arasında rehin olarak bulunan müstakbel Bizans İmparatoru 2. Manuel Palaiologos’un bir Müslüman din adamıyla yaptığı tartışmaları anlattığı 26 Diyalog adlı eserdi. Sonradan yazdığı bu diyaloglarda Palaiologos, Hıristiyanlığı İslamiyet karşısında nasıl savunduğunu anlatmıştı. Palamas ve Palaiologos’un anlattığı bu konuşmalar gerçekte nasıl olmuştu, hatta olmuş muydu, bilmek mümkün değil; ama bu belgelerin varlığı bile, o dönemde iki din ve kültürün arasındaki ilişkilerin sadece askeri ve ticari olmadığını gösteriyor.
DİNLERİ AYRI, EFSANELERİ AYNI
Digenes Akritas ve Battal Gazi kardeşti!
Battal Gazi adlı kahramanın Hıristiyan Bizanslılarla mücadelesi, Battalnâme adlı bir Anadolu destanıdır. Efsanelere göre 8. yüzyılda Eskişehir, Afyon, Kayseri veya 9- 10. yüzyılda Malatya’dayaşamıştır. Anlatılarda Emevi, Abbasi, Selçuklu dönemlerini yaşar. Bazen bir Arap emir, bazen bir Türk, bazen bir seyyid olur. Sevgili atı Attar ile maceradan maceraya koşar. Keşiş elbiselerine bürünerek manastırda Hıristiyanlarla tartışmalara girer. Devlerle, cadılarla savaşır, perilerle dost olur. Bizans kayserinin amca oğluyla güreşe tutuşur. Yenilen Bizanslı din değiştirip Battal Gazi’nin en yakın dostu olur. Battal, bir savaşta bugün Seyitgazi denen yerde ölür. Bir başka rivayette bu kalenin tekfurunun kızı Battal’a aşık olur. Ona yazdığı mektubu taşa sarıp atar ama taş Battal’a çarpıp onu öldürür. Unutulan türbesi Alaeddin Keykubad’ın annesi Ümmü Hatun’un gördüğü bir rüya sayesinde bulunur. Bugün Eskişehir, Seyyitgazi’de Battalgazi türbesi vardır.
12. yüzyılda yazılmış Digenes Akritas destanı ise, Battalnâme’nin Bizans’taki karşılığıdır. Digenes “çift soylu” demektir. Bu Hıristiyan kahramanın babası Müslüman Arap, annesi bir Rum Ortodoks’tur. Destan 9. – 11. yüzyıllarda Bizans’ın Araplara karşı saldırıya geçtiği dönemi anlatır. Digenes, haydut ve canavarlarla savaşır ancak destan barışçıl bir dünyayı tanımlar. Digenes sonunda Fırat kıyısında yaptırdığı sarayda, eşi Evdokya ile birlikte ölür.
Oluz Höyük’teki kazılarda Zerdüştlüğün Anadolu’daki ilk izlerine ulaşıldı. Buluntulara göre kadim inanç 2500 yıldır bu topraklarda.
Amasya, Oluz Höyük’te yapılan kazılarda Zerdüştlüğün Anadolu’daki en erken izleri bulundu. MÖ 5. yüzyıla ait buluntularla, dinin pratiklerinin 2500 yıldır süreklilik arz ettiği anlaşıldı.
Tek tanrı-vahiy-peygamber sisteminin Önasya’daki ilk örneği Zerdüştlük, günümüz İran-Irak coğrafyasında egemen olan Sasani (224- 651) döneminin resmî diniydi. Tarihiyse bilindiği kadarıyla MÖ 650 yıllarına kadar uzanıyor. Bugüne kadar bulunan ilk yazılı kaynaklarsa 7. yüzyıl tarihli. Bu dönemden önceki sürecinin ya sözlü tarihe dayandığına ya da kayıtların henüz bulunamadığına inanılıyor. İşte bu dönem Zerdüştlüğün “arkaik dönemi” olarak nitelendiriliyor. Ve bu dönemi incelemek için arkeologların ve din tarihçilerinin elinde iki temel kaynak var: Antik Dönem yazarları ve arkeolojik çalışmalar.
Daskyleion’da (Hisartepe) 1910’da bulunan kabartma (solda) kurban ayinlerini anlatıyordu. Oluz Höyük’te ortaya çıkan eşek kafatasları kabartmaların gerçekliğini kanıtlıyor.
Eldeki bütün kaynaklar birarada değerlendirildiğinde temelinde ateşe saygı törenleri olmak üzere pek çok dinî ritüelin dahil olduğu bir Zerdüştlük portresi ortaya çıkıyor. Oluz Höyük’te TÜBİTAK tarafından desteklenen kazılarda bu portreyi aydınlatan pek çok yeni bilgi elde edildi.
Yeni bilgilerden biri doğrudan 1910’da Manyas Gölü kıyısında bulunan Anadolu kabartmalarıyla ilgili. MÖ 5. yüzyılın güçlü devleti Akhaimenid İmparatorluğu döneminden kalma ünlü Daskyleion (Hisartepe) kabartmalarının birinde iki kişinin sunak üzerinde boğa ve koyun kurban ettikleri an tasvir edilmiş. Oluz Höyük’te açığa çıkarılan kutsal çukurlarda da, öldürülmüş eşek ve yavru domuzlara ait kafatasları bulundu. Dolayısıyla buluntularla, Daskyleion kabartmasındaki sahneyi eşleştirmek mümkün. Böylece Anadolu’da arkaik Zerdüşt dinî kurban ayinleri arkeolojik olarak ilk kez kanıtlandı.
Oluz Höyük’teki kutsal çukur Zerdüştlüğün tarihine ışık tutuyor. Bulunan aletler günümüz ayinlerinde kullanılanların neredeyse aynısı. Anlaşılan o ki, 2500 yıldır dinin pratikleri neredeyse hiç değişmemiş.
Yeni kazılarla kurban ayinlerinin ötesinde Zerdüştlüğün temelindeki ateş ayinleri konusundaysa eldeki bilgilerin kapsamı genişledi. Bugüne kadar ateş ayinleri Erciyes Dağı eteklerinde tesadüf eseri bulunmuş olan dört tarafında Magi adı verilen rahiplerin betimlendiği bir ateş sunağı dışında bir arkeolojik kimliğe sahip değildi.
Oluz Höyük, doğusundaki Geldingen Ovası’nın yer seviyesinden 15 metre yükselikte. Kazı çalışmalarında 3 bin metrekarelik bir alana ulaşıldı.
Ta ki Oluz Höyük kazılarına kadar. Çünkü bölgedeki Pers Yolu denen taş döşemeli yol kalıntısının güneyinde keşfedilen bir ateş yakma çukuru, burada ayin gerçekleştiğine dair de izler taşıyor. Bu ayinlere dair eski izlerin Anadolu ve Mezopotamya’da ne denli nadir olduğu düşünüldüğünde, Oluz Höyük buluntularının önemi daha da artıyor. Zira, MÖ 5. yüzyıla tarihlenen bu çukur, zaten ateşe özel bir saygı duyan Kızılırmak havzası toplumlarının dinî tercihleri ile arkaik Zerdüştlük arasında doğrudan bağlantı kurulmasına olanak veriyor.
Ayrıca kazıları değerlendirirken günümüz Zerdüştlüğündeki ibadet şekillerini de göz önüne almak, geriye dönük açıklamalar için kısmen de olsa fırsat tanıyor. Örneğin bugünkü ayinlerde sandalağacı kutsal ateşi toz haline getirilir ve kokusu odaya dağıtılır. Ayrıca arınma amacıyla da kutsal su, vücuda dökülür. Bu her iki pratik için de özel bir kepçe kullanılır. Oluz Höyük’teki kazılarda da sapı ördek başı biçiminde tunç bir kepçe bulundu. Üstelik bu kepçe, kullanılamayacak duruma gelmiş kutsal eşyaların gömüldüğü çukurlardan birinde ortaya çıktı. Geçmişten günümüze gelen bu eşleşme Zerdüşlük tarihi açısından önemli bir tespite imkan veriyor: Anlaşılan, bu kadim inancın ayinleri 2500 yıldır fazla değişime uğramadan bugüne kadar ulaşmış.
Zerdüştlük
Ateşle yayıldı
Zerdüştlük Kuzeybatı İran’daki Media’da doğdu ve Anadolu’ya MÖ 590’dan itibaren Med Krallığı’nın yayılımı ile girdi. Dinin kurucusu Zerdüşt’ün ne zaman yaşadığı bilinmemekle birlikte MÖ 800–550 yılları arasında bir dönemin üzerinde duruluyor. Tek tanrı (Ahura Mazda), vahiy, peygamber (Zerdüşt) sisteminin Önasya’daki en erken örneğinin izlendiği Zerdüştlüğün, arkaik dönemini yaşamış olduğu Med Krallığı (MÖ 678-550) ve Akhaimenid İmparatorluğu (MÖ 550-331) sürecindeki kurumsal yapısı hakkında yeterli bilgi bulunmuyor. Med kökenli oldukları bilinen ve magi denen rahiplerin varlığı kabartmalardan da izlenebiliyor. Magilerin yönettiği, genellikle açık havada gerçekleştirilen Ateş Kültü ayinleri zamanla tapınaklardaki sunaklarda yapılmaya başlanmıştı. Başlangıçta elit bir kesime hitap eden din, Ateş Kültü ayinleri ile birlikte halka açık bir hale gelmiştir.