Z kuşağı, önce konuşma dilinde yaygınlaşan, sosyal medya mecralarıyla yazıya da yansıyan yeni bir dil oluşturdu. Yeni kuşağın kullandığı bu sözlere, “yeraltında konuşulan şifreli bir dil”in ürünleriymiş gibi dışlayıcı bir tutumla yaklaşılması o sözleri dillerden silmez, tersine daha da kullanılır duruma getirir, yaygınlaştırır. Dil canlıdır.
Bir günlük gazetede şu satırlara rastlamıştım: “DM’den yürümek, modern zamanda birisiyle tanışmanın en etkili ve hızlı yoludur. İlgi duyduğunuz birine DM’den yazarken eliniz ayağınız birbirine karışıyor olabilir. DM’den yürümek bir sanattır, DM’den yürümenin de incelikleri var. Peki DM’den nasıl yürünür? İşte 7 adımda DM’den yürüme rehberi…”
Oğuz Atay Tutunamayanlar (1972) romanında, “dil, yaşayışımızın aynasıdır” der. Hayatlarımız her geçen gün daha hızlı akıyor. Z kuşağı, önce konuşma dilinde yaygınlaşan, sosyal medya mecralarıyla yazı diline de yansıyan yeni bir dil oluşturdu. Bu kuşağın kendi aralarındaki iletişime egemen olan sözleri incelediğimizde, eski dil yapılarının bozulmasıyla elde edilen, İngilizce kökenli fiilleri de içeren, argo ağırlıklı ve mizah içeriği üretme kaygısı taşıyan yapılarla karşılaşıyoruz: “Akmak, atar yapmak, ayar vermek, birine dalmak, birine yükselmek, birine yürümek, boş yapmak, darlamak, DM’den yürümek, düşmek, gider yapmak, kasmak, takipçi kasmak, duyar kasmak, stalklamak, trip atmak, trollemek, yargı dağıtmak.
Her kuşak, kendinden sonraki kuşakların ürettiği yeni dili soğuk karşılar. Geçmişte de aydınlar, kendi yaşadıkları çağın yeni dilini acımasızca eleştirmişlerdi. Kimi aydınlar günümüzde bu yeni üretilen sözlerin dili yozlaştıracağı endişesini taşırken, azınlıkta kalan bir grup dilbilimci ise yeni öneriler sunmanın dili zenginleştireceğini savunuyor. Kendi adıma bu dilden pek hazzetmesem de, dilimizi yozlaştırıp zarar vereceğini düşünmüyorum.
Yeni kuşağın kullandığı bu sözlere, “yeraltında konuşulan şifreli bir dil”in ürünleriymiş gibi dışlayıcı bir tutumla yaklaşılması, hâtta bunların yok sayılması o sözleri dillerden silmez, tersine daha da kullanılır duruma getirir, yaygınlaştırır. Dilbilimcilerin sokaktaki bu sözleri “yeni söz önerileri” olarak derleyip incelemeleri, söz varlığını geliştirme yolunda önemli bir çalışma olacaktır. Bu yeni dil üzerine birkaç akademik makale yayımlandı bile (örneğin düne kadar ayıp karşılanıp mesafeli olunan “bir tık” sözü bile dil otoritelerince, son güncellemede TDK Sözlük içine katıldı).
Bu yeni nesil dile ait sözlerin tutunup tutunamayacakları zaten zaman içinde belli olacak. Kabul görmezse unutulur giderler, kabul görürse yerleşir kalırlar. Sonuçta bu sözleri beğenen kullanır, beğenmeyen kullanmaz. Sözcükler halkın dilinde ya tutunamaz ölürler ya da sonsuza dek yaşarlar. Dilin canlı olduğunu, değişerek geliştiğini ve yeniden işlenmeyen dillerin öldüklerini unutmadan Türkçemizi yaşatmaya devam edelim.
Yeni nesil sözler: Gideri var mı?
Akmak, atar yapmak, atarlanmak, atmak, ayar olmak, ayar vermek, bir şeyi çakmak, bir yere dalmak/bir şeye dalmak/birine dalmak, birine yazmak, birine yükselmek, birine yürümek, bir şeye takmak, boş yapmak, captionlamak, darlamak, darlatıp durmak, daral gelmek, diss atmak, DM’den yürümek, düşmek, gider yapmak, gideri var, gömmek, gözü-kulağı kanamak, iş atmak, iş/hesap kitlemek, kafa açmak, kafasını yaşamak, kasmak, takipçi kasmak, maincraft kasmak, level kasmak, ortalama kasmak, duyar kasmak, kopmak, linç etmek/linç yemek, mezuna kalmak, pes atmak, pik yapmak, random atmak, sallamak, sıkıntı yok, sıkmak, soğuk yapmak, stalklamak, tav olmak, trip yapmak/trip atmak/tribe girmek, trollemek, yardırmak, yargı dağıtmak.
Devlet radyoları dışında yayın yapan İTÜ Radyosu, 78 yıllık tarihinde birçok ilk yayına ses oldu. Kapatıldı, açıldı, engellendi ama susmadı. Birçok hocanın, gönüllü çalışan müzik insanlarının ve öğrencilerin fedakarlıklarıyla bugüne ulaşan İTÜ Radyosu, hem Türkiye’nin hem dünyanın birçok yerinde özel içerikleriyle ses vermeye devam ediyor.
İstanbul Teknik Üniversitesi Radyosu fikri, 1943’te o dönemin Millî Eğitim Bakanı Müsteşarı Rüştü Uzel’in teşvik ve ilhamı ile laboratuvarda bir verici cihaz yapılması düşüncesiyle doğdu. Amaç, öğrencilerin stüdyo donanımları tasarımı, vericiler ve yayıncılık teknolojisi konularında uygulamalı eğitimini sağlamaktı.
Prof. Dr. Mustafa Santur’un öncülüğünde, o dönemde asistan olan Prof. Dr. Adnan Ataman ve kürsü elemanlarının çalışmaları ile 250 W gücünde ve 42 m dalga uzunluğunda çalışan bir verici yapıldı ve 1946 ortalarında kısa dalga üzerinden yayına başlandı. Bu verici, kürsü elemanları ve öğrenciler için bir uygulama alanına dönüştü; stüdyo cihazları öğrenciler tarafından tasarlanıp üretildi; vericinin gücü 500 watt’a yükseltildi; ayrıca 47 m dalga uzunluğunda çalışan 1 kW gücünde yeni bir verici yapıldı. 47 m vericisinin yapımına 1952’de başlandı ve 1954’te yayına geçildi. Her iki vericinin tasarım ve üretiminde Tahsin Saya ve Ziya Akçasu görev aldılar. Bunların kalitesini gözlemek için gerekli olan monitör alıcıları ve monitör osiloskobunun tasarım ve yapımını ise Prof. Dr. Duran Leblebici üstlendi.
İTÜ Radyosu FM vericisi de yine bu laboratuvarda Prof. Dr. Mustafa Santur’un danışmanlığında Pertev Apaydın tarafından geliştirildi. 1957’de, Türkiye’de bir ilk olan FM yayını başlatıldı. Bu yayınlarda genellikle çok sesli müzik eserleri çalınırken Türk Müziği yayınlarına da yer verildi.
İTÜ Radyosu’nun teknik ekipmanı üniversitenin öğrencileri ve hocaları tarafından oluşturuluyordu.
İTÜ Radyosu, Millî Eğitim Bakanlığı’nın 9 Nisan 1937 tarih ve 3222 sayılı Telsiz Kanunu’nda yer alan “Lise ve yüksek mekteplerde ve üniversitelerde ders icabı yapılacak telsiz tesisatı ve neşriyatı Maarif ve Nafia vekâletlerince hazırlanacak esaslara göre yapılır” hükmüne göre kuruldu. 1948’de, o günkü adıyla İnönü Stadyumu’nda yapılan Türkiye-Avusturya ulusal futbol maçı İTÜ Radyosu’ndan naklen yayınlandı.
1952’de İTÜ Radyosu’na Gümüşsuyu binasının zemin katında, Yüksek Frekans Tekniği Laboratuvarı’na bitişik iki oda verildi. Antenler de Gümüşsuyu binasının çatısına kuruldu. 1957’de İTÜ Radyosu, antenlerin daha yükseğe kurulmasına olanak veren Taşkışla binasının İnönü Stadyumu’na bakan kulesine taşındı.
İTÜ Radyosu’nun programlı yayınlara başlamadan önceki ilk spikerleri olan öğrenciler ve Zayıf Akım Kolu kürsülerinin asistanları Adnan Ataman, Tahsin Saya, Ziya Akçasu, Tarık Özker ve Fikret Yücel’dir. Bu kuşaktan sonra görev yapan spikerler arasında Duran Leblebici, Yakup Paker ve Yavuz Taşçı’yı sayabiliriz. Gönüllü olarak yapılan spikerlik görevine seçilebilmek için bir sınav yapıldığını da Prof. Dr. Duran Leblebici’nin anılarından öğreniyoruz. Spiker olmak isteyenlerin seçme sınavlarında Klasik Batı Müziği eserlerinin, bestecilerinin adlarını ve eser bölümlerinin özelliklerini doğru telaffuz edebilme koşulu vardı. Radyonun açılış müziği, Mozart’ın “Türk Marşı” diye bilinen “Rondo Alla Turca” eseriydi. İstanbul’daki önemli konser salonlarından kayıtlar, basketbol ve futbol maçlarının naklen yayınları başlamıştı. Hıfzı Topuz, Şevket Rado, Adalet Cimcoz ve Adalet Ağaoğlu gibi kalemler, gazetelerdeki köşelerinden Teknik Üniversiteliler’i yüreklendiriyordu.
Taksim Belediye Gazinosu’nda 1953-54 sezonunun ilk dinletileri Suna Kan-İdil Biret resitalleri oldu ve bu “harika çocuklar”ın ilk konserleri İTÜ Radyosu’ndan dinlendi. İTÜ Radyosu, dinleyicilerin gönlünde devlet radyolarının yerini almaya başlamıştı.
Radyo, özellikle savaş dönemlerinde en önemli haber alma kaynağıydı.
27 Mayıs 1960 öncesinde İTÜ Radyosu yayınlarına ara vermek zorunda kalmıştı. 30 Mayıs 1960 tarihli yazı ile İTÜ Radyosu’nun yayınlarına tekrar izin verildi. O dönemde ismi efsaneleşen Rektör Prof. Dr. Mustafa İnan’ın 2 Haziran 1960 akşamı İTÜ Radyosu’ndan yayınlanan konuşması büyük yankı uyandıracaktı. Oğuz Atay da Bir Bilim Adamının Romanı isimli eserinde bu radyo konuşmasının tam metnine yer verecekti. Rektör İnan konuşmasında Nâmık Kemal’in ünlü “Ne mümkün zulm ile bidat ile imhayı hürriyet / Çalış idraki kaldır muktedir isen ademiyetten” mısralarına yer vererek, konuşmasını şöyle bitirecekti: “Varolsun ilmin sesi ve onun koruyucuları.”
1963’te İTÜ Radyosu’nun stüdyo ve vericileri Maçka binasına taşındı. Binanın arka cephesinin en üst katına yerleşen radyo, 1983’e kadar 20 yıl buradan yayınlarına devam etti. Maçka stüdyosuna geçildiğinde FM yayınlarında Haluk Buran’ın diploma çalışması olarak tasarlayıp gerçekleştirdiği verici kullanılmaya başlanmıştı. İTÜ Radyosu 1972’de stereo yayına geçti. Stereo kotlayıcı, Prof. Dr. Osman Palamutçuoğulları tarafından tez çalışması olarak gerçekleştirildi. İTÜ Radyosu’nun yayınları, önceden olduğu gibi hep 18.30-22.00 saatleri arasındaydı.
Maçka döneminde naklen yayınlar ve konser kayıtlarının yayınları önemli bir yer tutar. O dönemde Elmadağ’daki Şan Sineması’nda Pazar sabahları Klasik Batı Müziği ve Türk Müziği konserleri olurdu. Bu konserlerin kayıtları radyo çalışanları tarafından alınır ve yayınlanırdı. Şan Sineması’ndan bazı konserler naklen yayınlanırdı. Taksim’deki Maksim Sahnesi ve Şişli’deki Kent Sineması’ndan da konserler kaydedilir ve bu kayıtlar haftaiçinde dinleyicilere sunulurdu. Maçka döneminde Ali Irvalı ve daha sonra Vural Tekeli İTÜ Radyosu’nda kadrolu olarak görev yaptılar. Aynı dönemde spikerlik yapmış olan öğrenciler arasında Çetin İzbul, Prof. Dr. Avni Morgül, Prof. Dr. Hakan Kuntman, Lütfi Yenel, Kozan Asova, Cevat Erdal, Celal Erdem ve Metin Oğuz bulunuyordu.
12 Eylül 1980 darbesinin ardından İTÜ Radyosu yayınlarına 3 ay ara vermek zorunda kaldı. 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 10 Aralık 1980 tarihli yazısı ile İTÜ Radyosu’nun yayınlarına tekrar devam edebileceği bildirildi.
İTÜ Radyosu Maçka stüdyosu.
Ağustos 1983’te yayınlarına ara veren İTÜ Radyosu, 1993’te İTÜ Rektörlüğü’nün başlattığı yeniden yapılanma projesi ile Maslak Yerleşkesi’nde ana kumanda ve arşiv mekanlarına kavuştu. Özellikle taş plak, uzunçalar plaklar ve dar bantlardan oluşan tarihî değere sahip müzik arşivinin Maçka’dan en az kayıpla taşınması ve yeniden düzenlenmesinde Öğr. Gör. Yücel Durusoy çok büyük emek vermiştir. Şubat 1995’te Suha Çalkıvik, İTÜ Radyosu yayın sorumluluğuna getirilmiş ve İTÜ genelinde öğrencilere radyoda çalışmaları için çağrıda bulunulmuştur.
Maslak’taki deneme yayınları 1995 başında İtalya’dan getirilen 1 kW gücündeki iki adet FM verici ile başladı. Bu dönemde özellikle radyonun teknik sorumluluğunu gönüllü olarak büyük bir özveri ile yürüten Dr. H. Bülent Yağcı’nın, yayınların atmosferden ve kablo TV şebekesi üzerinden dinleyicilere ulaştırılması için yaptığı özverili çalışmalar unutulmaz.
İTÜ Radyosu, cumhuriyetin 72. kuruluş yıldönümünde, 29 Ekim 1995 Pazar günü saat 19.30’da hem kablo TV sistemindeki FM kanalından hem de FM 103.8 MHz’den klasik müzik programları ile yayınlarına tekrar başladı. O günlerde sınırlı sayıdaki klasik müzik CD’leri çalınıyordu. İTÜ öğretim üyelerinin, özellikle Prof. Dr. Duran Leblebici ve Yücel Durusoy’un kişisel arşivlerinden getirdikleri CD’lerin yayınlandığı günlerdi…
Semih Balcıoğlu’nun İTÜ Radyosu ile diğer kamu radyolarını karşılaştıran ve o dönemin baskıcı iktidarını hicveden karikatürü.
1997’den başlayarak 3 saatlik sayısal bantlardan anonslu program kayıtları yayınlamaya başlandı; 1998’de internet üzerinden yayına geçildi. İTÜ Radyosu, Türkiye’de yine öncü rolünü sürdürerek internet üzerinden yayın yapan ilk radyolardan biri oldu. 2000’den sonra Maslak Yerleşkesi içinde kapalıdevre yayınlarla ve internet ortamında yayıncılık sürdürüldü. İTÜ’deki konserlerin kayıtları, İTÜ Rock Günleri etkinliği naklen yayınlandı. Yeni programlar üretildi, radyonun diskoteği genişletildi. Sinema eleştirmeni, radyo programcısı ve çevirmen Sevin Okyay’ın radyo arşivine yaptığı CD bağışları önemlidir. Öğrencilerden oluşan kadro, yayıncılık çalışmalarının yanısıra Murat Sönmez’in öncülüğünde, tozlu raflarda dağınık durumdaki dinleyici istekleri, mektuplar, yayın akışları, teknik yayın raporları, basında İTÜ Radyosu gibi yazılı ve basılı belgeleri tarihsel bir sıralama ile düzenleyerek yıllar süren bir çalışma ile kolay incelenebilir bir arşiv oluşturdu. Bu arşive, İTÜ Radyosu ve İTÜ TV tarihinde çok önemli bir isim olan ve genç yaşında bir kaza sonucu kaybettiğimiz Aldo D’orfani’nin adı verildi.
Bu dönemde Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan adlı eseri ve Charles Dickens’ın İki Kentin Öyküsü adlı romanı “arkası yarın” formatı ile her gün radyodan seslendirildi. Radyo çalışanı öğrencilere her dönem verilen fonetik-diksiyon eğitimleri canlı olarak radyodan yayınlandı. Duygu Çetegen ve Hakan Yusufoğlu’nun hazırlayıp sundukları “Konuklarımızla Dünyadan İTÜ’ye” programı dünya müziklerini dinleyiciye taşıdı. Dünyaca ünlü sanatçıların İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi (MİAM) stüdyolarında gerçekleştirilen konser kayıtları bir dizi halinde yayınlandı. 2011’de başlatılan “Plak Sayısallaştırma Projesi” ile uzunçalar (LP) plaklar sayısal ortama aktarıldı.
2022’de ölen fotoğraf sanatçısı ve ressam Ali Arif Ersen’in, olağanüstü bir yaşam motivasyonuyla arkadaşı H. Turgut Uyar ile birlikte hazırladıkları caz programı “Kış Bahçesi”, ulusal basının da ilgi odağı oldu. Prof. Server Acim 2013’ten itibaren 52 hafta boyunca “Film Müziği Atölyesi” programını, 2014 başından itibaren “Klasik Batı Müziği’nde Türler, Biçimler ve Besteciler” programını hazırlayıp sundu (2019’da kaybettiğimiz Acim’in radyoya verdiği emek, açık arşivlerde sonsuza kadar yaşayacaktır).
İTÜ Radyosu’nun kuruluşunda büyük emeği olan Prof. Dr. Mustafa Santur.
2012 Mayıs ayından başlayarak Dr. Demet Çilden ve Dr. Doğuş Güler’in değerli çabalarıyla klasik Batı müziği, caz/ Blues ve rock olmak üzere üç ayrı kanaldan internette dinleyicilerine seslenen İTÜ Radyosu, bugün mobil uygulamalardan da dinlenebiliyor. “Tune-in” radyo uygulaması verilerine göre, Türkiye’de internet üzerinden en çok dinlenen üniversite radyoları arasında ilk 5 radyonun 3’ü İTÜ Radyosu’nun kanalları. Ayrıca Türkçe ve İngilizce anonslarla hazırladığı özel programlarla 43 ülkeden 700 öğrenci radyosunun ortak yayınladığı programlarla sesini dünyaya duyuruyor. Bu yıl 78. yaşını kutlayan İTÜ Radyosu, öğrencilerin disiplinli ve özverili çalışmaları, amatör ruh ve heyecanlarıyla dünyanın her yerine sesini ulaştırmaya devam ediyor.
20. YÜZYILIN BAŞINDA RADYONUN İDEOLOJİK İŞLEVİ
Millî kültürün tek sesi ve ‘kulakla görmek’ imkan
Radyo tüm dünyada “milletin sesi” olarak görüldü. Dr. Meltem Ahıska’ya göre radyo, 20. yüzyılın başında ‘benzerleştirmeye, tüketmeye’ yönelik bir kültüre geçişe eşlik etti. Geniş alana bir merkezden sesleri dağıtan radyo, tarihsel olarak millî kültürün oluşturulmasının da en önemli aygıtı oldu.
Radyo yayıncılığı 1930’ların sonundan 1990’ların başına kadar devlet kontrolünde gerçekleştirildi. Bunu sağlayan hukuki çerçeve, özel ve bağımsız radyo yayıncılığına izin vermedi. Türkiye’de radyo yayıncılığının tarihi özellikle büyük kent –Ankara, İstanbul, İzmir– odaklı son derece merkezî bir yapı sergiliyor. Bu özelliğiyle radyo, en başta yayıncılar, devlet insanları ve kısmen de izleyiciler tarafından “milletin sesi” olarak görüldü ve değerlendirildi. Radyonun böyle bir işlev yüklenmesinin Türkiye’ye özgü olduğunu söylemek mümkün değil elbette. Avrupa ve ABD kaynaklı birçok araştırma radyonun 1950’lere kadar milletin “inşa”ında ve millî hayatın oluşturulmasında oynadığı rol üzerinde durur. Türkiye’de radyo yayıncılığı tarihi de benzer bir dönemleştirmeyle, yani 1950’lere kadar ve böyle bir çerçevede, milletleşme “projesi” ile iletişim teknikleri arasındaki ilintiyi kurarak değerlendirilebilir. Ancak millet ve iletişim, bağımsız değişkenler olarak ele alınabilir mi?
Ülkemizde radyonun ilk yıllarıyla ilgili yaptığım araştırma, radyonun milletin kurulması için bir araç olarak kullanılmasından ziyade; radyodan yayınlanan sesler sayesinde milletin, bir millet yaratma işini üstlenen birçok seçkin tarafından başta şüphe edilen varlığının hayal edilebildiğini gösteriyor. Radyo teknolojisi, millet hayalini başka birçok “iletişim” ortamından daha fazla mümkün kılmıştır. 1940’larda Radyo dergisinde yazan Burhan Belge’ye göre radyonun en önemli hususiyetlerinden biri “kulakla görmeye” imkan tanımasıdır. Radyo, “hayalinizi, insanları da sesleri kadar güzel tasavvur etmek bahsinde serbest bırakır”. Radyo yayıncılığının tarihine baktığımızda, bu hayalin bir düzeyde milletin varlığını oluşturmayı ve ona inanmayı mümkün kılarken, bir başka düzeyde açmazlar yarattığını, sesin ulaştığı karmaşık gerçeklik alanıyla başetmekte çekilen güçlükleri yansıttığını görüyoruz. Bu açmazların başında, “kulakla görülen” ve “gözle görülen” arasındaki fark geliyor. Seçkinler bir millet kurma pratiği içinde radyodaki sesler sayesinde olmayanı olmuş, özleneni gerçekleşmiş kılmaya çalışırken; buna radyo gibi “modern” bir teknolojik dayanak bulmuşken; bu seslerle ifade bulan “gerçekliği”, başta yayıncıların kendi deneyimleri olmak üzere, yerin ve zamanın yaşantılanmasıyla bağdaştırmak hiç de kolay olmamış. Yayıncıların anlatılarında bu türden kopukluklara ve yarılmalara sıkça rastlamak mümkün…
1922-52 arası ABD’deki radyoculuk üzerine yazan Michele Hilmes, radyoyu “kablolar, vericiler ve elektronlar olarak, temelini elektrikte bulan bir şey yerine, kültürden temellenen bir toplumsal pratik olarak” düşünmemizi önerir. Buna kesinlikle katılıyorum. Ancak kültürü sadece düşüncelerin alanı olarak görmeyeceksek, radyo yayıncılığı aynı zamanda teknik ve maddi düzenlemeler içeren bir kültürün içinde şekillenen bir pratiktir. Bu nedenle radyo deyince bir yandan da “kablolar, vericiler ve elektronları” düşünmemek imkansız. Radyoda program yapan bir yayıncı bu teknikler sayesinde kendi toplumsal konumuna ve izleyiciye ilişkin politik bir imgelem oluşturmaktadır…
Radyonun ifade alanını oluşturan tekniklere tarihsel olarak baktığımızda, bu teknolojinin yirminci yüzyılın başında kaydetmeye, muhafaza etmeye, ayrıştırmaya katkıda bulunan yazılı kültürden; yaygınlaştırmaya, benzerleştirmeye, tüketmeye yönelik bir kültüre geçişe eşlik ettiğini, hatta bunu mümkün kıldığını söyleyebiliriz. Geniş bir coğrafi alana sesleri dağıtan radyo, kapitalizmin dinamiklerine tarihsel olarak eklemlenen millî kültürün baş imleyicilerinden biri olarak ortaya çıktı.
Meltem Ahıska
(Yazarın Metis Yayınları’ndan çıkan Radyonun Sihirli Kapısı Garbiyatçılık ve Politik Öznellik adlı kitabından özetlenerek alıntılanmıştır.)
Bir cümlede özne genellikle yalın hâlde bulunur. Özne yalın değilse özne-yüklem uyumsuzluğu vardır. Özne ile yüklem arasında, kişi, tekillik-çoğulluk ve olumluluk-olumsuzluk yönlerinden uyum olması gerekir. Bu uyumun olmaması durumunda anlatım bozukluğu ortaya çıkar. Ancak günlük kullanımda ve tabii edebiyatta istisnalar vardır.
Yıllar önce bir köşe yazarı, televizyon programında şöyle demişti: “Biraz sonra ben de uzman arkadaşım da söyleyecek ki … (Fiilin “söyleyeceğiz” olması gerekirdi)”. Bir haber spikerinden de şu cümleyi duymuştuk: “Emeklilik yaşını yükseltilmeden… (Oysa “yaşı” denmeliydi)”.
Bir cümlede özne genellikle yalın hâlde bulunur. Özne yalın değilse özne-yüklem uyumsuzluğu vardır. Özne ile yüklem arasında, kişi, tekillik-çoğulluk ve olumluluk-olumsuzluk yönlerinden uyum olması gerekir. Bu uyumun olmaması durumunda anlatım bozukluğu ortaya çıkar. O cümleyi kuran kişinin dile özen göstermediğini düşünürüz.
Konuşurken ortaya çıkan anlatım bozukluklarının yazılı metinlere de yansıdığı ileri sürülür. Örneğin, “Annem, babam beni, ben de onları çok severim” cümlesindeki anlatım bozukluğu, “Annem, babam beni çok seviyorlar. Ben de onları çok seviyorum” diye düzeltilebilir. Gerçekte özne-yüklem uyum kurma olgusu çok doğal, çok kolay gibi görünse de, uzun cümlelerde sıkça karşılaşılan bir sorun olarak karşımıza çıkar. Özne tekilse yüklem de tekil, özne insan ve çoğulsa yüklem de çoğul olur, diye bir kural vardır. İnsan dışındaki çoğul öznelerin yüklemi tekil olur. Türkçede öznenin tekil veya çoğul olma durumu birkaç durumda bozulmaktadır. Saygı ve nezaket amacıyla oluşturulan cümleler, kökende özne tekil olsa bile çoğul biçiminde söylenir: “Ulu Önder Atatürk, İzmir’i şereflendirdiler”.
Meydan okuma, küçümseme, övünme, alçakgönüllülük anlatmak için kurulan cümlelerde de özne tekil kişi olsa da 1. çoğul kişi biçiminde kullanılır. Bu tür kullanımlarda da yüklemin çoğul olduğu görülür: “Biz adamı böyle rezil ederiz”. Kimiz zaman 3. çoğul kişide de özne çoğul olmasına rağmen yüklem çoğul eki almayabilir: “Onlar bize hiç gelmedi”. Ancak bu kural giderek değişmeye başlamıştır. Ayrıca zaman adları (Aradan aylar, yıllar geçti), organ adları (Böbrekleri ağrıyor), bitki adları (Bahçedeki otlar sarardı), hayvan adları (Kurbağalar derede yüzer), soyut adlar (Bugünkü düşünceler hazırlıyor yarını), cansız varlık adları (Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?) eylem adlarında (Birden caddede bağrışmalar, koşuşmalar oldu) özne olan topluluk adları “-ler, -lar”la çoğullanmamışsa (Kalabalık birden dağıldı) yüklem tekil olur. Dilbilgisi bakımından tekil görülen sözcük aslında çoğuldur. Ancak bitkilerden, cansızlardan, hayvanlardan olan çoğul öznelerin kişileri tek tek düşünülüyor veya düşündürülmek isteniyorsa yüklem çoğul olabilir: “Bir tepenin üzerinde keçiler birbirleriyle oynaşıyorlardı”.
Bazı dilbilimcilerin çok sayıda özel durum sıralayarak kural saptamaya çalışmaları ve bunun beraberinde getirdiği öğrenme zorlukları her zaman sorun yaratmıştır; oysa dilde zorlama olmaz. “Ay bir yandan sen bir yandan sar beni” diye söylediğimiz türküde özne-yüklem uyumu aramaya hiç gerek yok. Şiirde özne istediği yere saklanır. Şairler sorgulanamaz:
“Leylim Ley”
‘Beni istediğim anlama kavuşturacak…’
Size, sözümün eri olduğumu nasıl anlatsam? Biletçi dediğim zaman biletçi, reisicumhurbaşkanı dediğim zaman da reisicumhurbaşkanı demek istediğimi, yalnız onu demek istediğimi, başka hiçbir şey kasdetmediğimi belirtmenin hiçbir yolu yok mu? Yeni bir dilbilgisi kitabı çıktı mı bugünlerde? Öznenin, yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak böyle bir kitap. Ne diyorlarsa, yalnız onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak? (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, s. 688)