Etiket: nizam-ı cedid

  • Bir padişah ile annesinin benzersiz saygısı ve sevgisi Selim-Mihrişah Valide Sultan

    Bir padişah ile annesinin benzersiz saygısı ve sevgisi Selim-Mihrişah Valide Sultan

    Osmanlı tarihinde tahta çıkan sultanların, özellikle analarıyla ilişkileri mesafeli ve doğal olarak resmîydi. Hanedanda 34 sene gibi çok uzun bir süreden sonra doğan ilk erkek çocuk olan 3. Selim, 1789’da başa geçti. Annesi Mihrişah Valide Sultan ise hem saygıdeğer ve hayırsever kimliği hem de oğluyla ilişkilerindeki hassasiyetiyle tarihe geçecekti.

    Sultan 3. Ahmed’in oğlu olan Şehzade Mustafa (1717-1774), babası tahttan indirildiğinde 13 yaşındaydı. 27 yıl kafes hayatı yaşadıktan sonra 1757’de 40 yaşında tahta çıktı. Bir hayli geç yaşta kurabildiği ailesinin üzerine titreyen müşfik bir baba oldu. Tahta çıkana kadar geçen sürede, 30 yıl boyunca Osmanlı hanedanında doğum olmamıştı.

    3. Mustafa’nın ilk çocuğu olarak dünyaya gelen Hibetullah Sultan 3 yaşında vefat etti. Saltanatının 4. yılında dünyaya gelen ilk erkek çocuğu Şehzade Selim ise Osmanlı hanedanında 34 yıl sonra doğan ilk şehzade sıfatıyla ayrı bir sevgiye mazhar olmuştu; ama o da 13 yaşındayken babasını kaybedecekti. 3. Mustafa’dan sonra 1774’te tahta çıkan amcası 1. Abdülhamid’in saltanatının ilk zamanlarında, Mihrişah Valide ile Şehzade Selim teamüllerin aksine daha serbest hareket edebildiler. Adet olduğu üzere Şehzade Selim kafese kapa­tılmışsa da 1789’da 27 yaşında padişah oluncaya dek eğitimine önem verildi; önceki şehzade­lerin aksine nispeten ser­bestçe hayatını sürdürmesine ses çıkarılmadı. 3. Mustafa’nın diğer çocukları Şah Sultan, Beyhan Sultan ve Hatice Sultan da, babalarının himayesinde iyi yetiştirilmiş, sanata meraklı, devlet işleriyle ve ıslahat hamleleriyle ilgili saltanat kadınlarıydı.

    3. Mustafa’nın Osmanlı hanedanında pek aşina olmadı­ğımız bir şekilde ailesini sevgi çemberiyle birarada tutabilmesi, mutlaka kendi şefkati kadar, en değer verdiği kadını olan Mihrişah Valide (başkadınefendi) sayesindedir. 3. Mustafa’nın, annesinin adı olan Mihrişah’ı bir cariyesine isim olarak seçmesi dikkati çekici bir durumdur. Bununla da kalmamış 6 yaşında ölen 1763 doğumlu kızının adını da Mihrişah koymuştur.

    Mihrişah Başkadınefendi’nin, padişahın kadınları arasında ayrıcalıklı bir mevkii vardı. Öncelikle hanedanın devamı açısından hayati önem taşıyan şehzadeyi uzun yıllar sonra dünyaya getirdiği için geleceğin valide sultanı olacağı düşüncesi, muhakkak ki ona tartışılmaz bir otoriter cazibe sağlıyordu. Üstelik saltanatın kamuya açık yüzü olarak, daha Harem kadınıyken yapmaya başladığı hayır işleriyle halk tarafından tanınmıştı. Tutumlu bir kadın olmalı ki çok paraya sahipti. Şehzade Selim’in doğumunda vezirler ve devlet adamlarından gelen hediye para­lar da onun nezdinde duruyordu. Öyle ki 1768-74 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ağır tahribatı sırasın­da Hazine’de para kalmayınca, Sultan 3. Mustafa Mihrişah Baş­kadınefendi elinde bulunan bu paraları ordunun masraflarında kullanmak üzere düzenlediği bir senet karşılığı borç olarak almıştı!

    1Belge-3
    Sultan Selim (1761-1808). Gravür: Antoine Ignace Melling
    1Belge-4
    Mihrişah Valide Sultan. Kaynak: Bu Mülkün Kadın Sultanları, Necdet Sakaoğlu

    Sultan 1. Abdülhamid’in 1774’te tahta çıkmasından bir süre sonra Topkapı Sarayı’ndan uzaklaştırılıp Eski Saray’a götürülen ve burada 15 yıl kalan Mihrişah Başkadınefendi, oğlu­nun 1789’da padişah olmasıyla Valide Sultan unvanını alarak büyük bir törenle yeniden Topka­pı Sarayı’na getirildi. Bu tarihten sonra, oğlunun Nizam-ı Cedid adı verilen ıslahat ve hükümdarlık faaliyetlerinde en büyük destek­çisi oldu.

    İstanbul’un imarında imzası olan en önemli kadınlardan biri Mihrişah Valide Sultan’dır. Gayet hassas ruhlu ve nazik olduğunda kaynakların ittifak ettiği bu hayırsever Osmanlı kadını, bir valide sultan olarak kendisine tahsis edilen hasların gelirlerini, Hazine’den verilen maaşları, har vurup harman savurmadı. Kurduğu vakıf ile tahsis ettiği gelirler, hayır eserlerinin işleyiş ve düzenini kusursuzca sağlaya­cak niteliktedir. Nizam-ı Cedid yeniliklerinde en önem verilen ordu ve donanma alanlarında da askerî kışlaların masraflarına katkı yaptığı gibi, kışla olan semtleri de çeşmelerle, camilerle donatmaya çalışmıştır. Nizam-ı Cedid devrinin askerî imar faaliyetlerinden olan Humbara­cı-Lağımcı Kışlası’yla, Taksim ve Levent kışlalarındaki camileri o yaptırmıştır. İstanbul’un fet­hinden itibaren her asırda inşa edilen tesislere rağmen kronik hâle gelen su sıkıntısını gidermek ve öncelikle yeni kışlalara bol su temin etmek için günümüzde de kullanılan Belgrad Ormanla­rı’ndaki Valide Bendi’ni yaptıran da odur. Eyüp Sultan semtinde inşa ettirdiği külliyedeki türbe­sinin yanına büyük bir imaret yaptırmayı da ihmal etmemiştir. Günümüzde Vakıflar Genel Mü­dürlüğü’nün yönetimindeki bu imaret, her gün yüzlerce yoksul aileye sıcak yemek sağlamaya devam eden, İstanbul’da Osman­lılardan kalma tek imarettir.

    Her ana-oğul arasındaki sevgi bağının padişahlar ile annelerin­de de olmaması için hiçbir sebep yoktur. Mutlaka padişahlar da analarını üzmek istemez; valide sultanlar da çocukları padişah da olsa onların üzerlerine titrerlerdi. Babası 3. Mustafa’nın terbiyesi ve şefkatiyle yetişmiş 3. Selim ile annesi Mihrişah Valide Sultan arasında çok güçlü bir bağ olduğunu ıspatlayan belgeler günümüze intikal etmiştir. Bizzat 3. Selim’in el yazısıyla (hatt-ı hümayun) yazılmış belgelerde padişahın annesine olan sevgi­sini gösteren cümleler vardır. Bunlardan birincisi, Napoléon’un Mısır’ı işgal etmesi (1798-1801) üzerine sadrazam ve serdar-ı ekrem tayin edilen Yusuf Ziya Paşa’nın, seferden döndükten sonra Valide Sultan’a yazdığı mektubun üzerinde görülür. Sadrazamın padişahtan gördüğü iltifatları bire bin katarak anlat­tığı mektup, 3. Selim validesinin yanında otururken gelmiştir. Bu mektuptan çok hoşlandığını söyleyen Mihrişah Valide Sultan, sadrazama cevap yazma işini oğ­luna havale eder. İşte bu noktada validesinin hatırını kırmayan padişah, Osmanlı sultanları için pek düşünülemeyecek bir hare­ketle, onun kâtibi makamında ağzından cevabi yazıyı yazar; sonra şu cümlelerle sadra­zama hitap eder: “Benim Vezirim. Bu kağıt validemin yanında oturur iken geldi. Hazzedersin deyu cevabını bana yazdırdı. Tahririnden hazzedip sana çok dua eyledi” (BOA.TSMA-E. 787/36). Tüm Osmanlı tarihinde böyle bir uygulamanın bir başka örneğine günümüze intikal eden belgeler­de rastlanılmamıştır.

    Diğer bir belge, diğer bir hatt-ı hümayun ise tüm zamanlarda padişahların analarıyla olan sev­gi-saygı ilişkisine dair gösterile­bilecek en etkili kanıtlardandır. Valide Sultan’ın ağır hasta olduğu bir zamanda onun dileğini yerine getirerek onu mutlu etmeye çalışan bir padişahın, annesiyle olan diyalogunu, samimi-doğal hislerini annesinin kethüdası Yu­suf Ağa’ya aktardığı bu belgenin de eşi, benzeri yoktur.

    Hikaye şöyledir: 3. Selim’in Hasköy’deki imar faaliyetlerinin eseri Humbaracı ve Lağımcı Kışlalarının ortasına, Mihrişah Valide Sultan da bir cami inşa ettirmişti. Osmanlı geleneğinde “selâtin camileri” adı verilen pa­dişahların, valide sultanların ca­mileri iki veya daha fazla mina­reli olabilir; vezirlerin, ulemanın ve halktan diğer hayırseverlerin camileri ancak tek minareli inşa edilebilirdi. Hasköy’deki Mihri­şah Valide Camii de başlangıçta tek minareli projelendirilmişti. Haliç’in karşı kıyısındaki Eyüp’te, Fatih zamanından kalma Eyüp Sultan Camii 1766 depreminde büyük zarar gördüğü için tamir kabul etmemiş ve 3. Selim devrinde temellerine kadar yıktırıldıktan sonra yeniden inşa edilip 1800’de ibadete açılmıştı. Anaoğulun Haliç’in iki yakasında karşı karşıya inşa ettirdikleri iki camiden padişahınki iki mina­reli, valideninki tek minareli olunca, Mihrişah Valide’nin canı sıkılmışa benziyor. 3. Selim’in bizzat yazdığına göre kendi cami­ine de bir minare eklenmesini şu sözlerle talep ediyor:

    -“Senin camiine gıpta ediyo­rum. Diğer validelerin camileri de iki minarelidir. Benim Has­köy’deki camiime ah bir minare daha yapılsa.”

    Bunun üzerine 3. Selim “kethüdanıza yazın, yaptırır” cevabını veriyor. İşte bu noktada aralarındaki ana-oğul muhabbe­tini ve Valide Sultan’ın nezaketini çarpıcı şekilde vurgulayan cümle geliyor:

    – “Yok, ben hicap ederim; sen yaz, yaptırsın. Yaptırır ise pek hazzederim.”

    3. Selim, annesiyle arasında bu şekilde gelişen diyalogu, yazdığı hatt-ı hümayunla Valide Kethüdası Yusuf Ağa’ya aktarır­ken, annesini mutlu edebilecek uyarıyı da ihmal etmez. Camisine bir minare daha eklenmesi için padişahın emir verdiği, kethüda tarafından Valide Sultan’a da bildirilir.

    1Belge-5
    Melling’ten günümüze Halıcıoğlu’ndaki değişim
    Antoine Ignace Melling’in (1763-1831) Voyage Pittoresque de Constantinople et Des Rives du Bosphore adlı 1819’da Paris’te basılmış eserinde, Eyüp tarafından bakışa göre çizilmiş gravürde Humbaracılar Kışlası ve içindeki tek minareli Mihrişah Valide Camii görülüyor. Melling’in 1802’de İstanbul’dan ayrılmasından önce çizilmiş olması gereken gravürün bitiş tarihi 1806 olarak belirtilmiştir. Halıcıoğlu’ndaki camiyi çevreleyen kışla binaları 1894 depreminde hasar görmüş, bir bölümü ortadan kalkarak cami yol kenarında kalmış ve üzerinden Haliç Köprüsü geçirilmiştir. Kışla binaları günümüzde Fatih Sultan Mehmed Vakıf Üniversitesi yerleşkesi olmuştur.
    1Belge-2
    1Belge-1

    (Valide Sultan kethüdaları, Osmanlı düzeninde çok nüfuzlu, kudretli olurlardı. Yusuf Ağa da 1790/91’de tayin edildiği kethüdalık görevini Mihrişah Valide’nin 1805’teki ölümüne kadar sürdürmüştür. Bundan bir süre sonra hacca gitmeye niyetlenip yola çıkmış, Vehhabi İsyanı nedeniyle Medine’den geri dönüşünde bu defa da Kabakçı İsyanı’na denk gelerek İstanbul’a sokulmamıştır. Nizam-ı Cedid’in nüfuzlu insanlarından olduğu için, yeni padişah 4. Mustafa tarafından sürüldüğü Bursa’da katlettirilecektir. Günümüzde padişah kadınları ve kızlarına ait belgelerin büyük çoğunluğu, kethüdaların ölümlerinden sonra elkonulan terekeleri arasından çıkmıştır. Yayımladığımız belge de mutlaka onun terekesi ara­sında bulunup Osmanlı Arşivi’ne intikal etmiştir).

    Hatt-ı hümayunların çoğunda olduğu gibi bu belgede de tarih yazılı değildir. Dolayısıyla belgeyi zamanına isabetle oturtabilmek için bazı çapraz sorgulara ihtiyaç vardır. Humbarahane Camii’nin inşa tarihi de ihtilaflıdır. Ca­milere dair en önemli Osmanlı kaynağı olan Ayvansaraylı Hüsa­mettin’in Hadikatü’l-Cevami adlı eserinin matbu Ali Satı zeylinde Humbarahane Camii’nin açılış tarihi 1803/1804 olarak veriliyor. Bu tarihte bir hata olduğu kesin­dir; çünkü caminin 1794’te ibade­te açıldığı sabittir. 17 Mayıs 1794 tarihli bir belgede kubbesinin çatıldığı ve kurşun örtülmesine başlanıldığı (BOA.C.EV. 21165), 1209 Rebiülevvel ayında (26 Eylül-25 Ekim 1794 arası) camiye ilk defa gelen padişaha Valide Sultan tarafından mücevherli sorguç hediye edildiği kayıtlıdır (BOA.TSMA-D. 2440). Yine aynı şekilde İÜ Nadir Eserler-TY8872 numaradaki yazmada (vr. 138 a-b) cami inşaatının 1209 Rebiülahir gurresinde (26 Ekim 1794) bitirildiği ve padişahın o ayın ilk Cuma günü namazını kılıp açılışı yaptığı yazılıdır.

    Kimi kaynaklarda Valide Sultan’ın dilediği ikinci mina­renin kısa bir süre sonra eklen­diği belirtiliyor. Bu durumda 3. Selim’in Valide Kethüdası Yusuf Ağa’ya yazdığı hatt-ı hümayunun 1794’ün biraz sonrasına ait olması gerekirdi. Oysa Humbara­cılar Kışlası Camii’nin 1794, Eyüp Sultan Camii’nin 1800 tarihinde tamamlandığı ortadadır. Eyüp Sultan Camii’nin 1798-1800 ara­sındaki inşa sürecinden önceki bir tarihte Mihrişah Valide’nin oğlunun camiinin iki minareli olmasına gıpta etmesi mümkün değildi. Mutlaka Eyüp Sultan Camii bittikten ve Haliç’in karşı kıyısına iki minareli manzarası yansıdıktan sonra Valide Sultan ilgili talepte bulunmuştur. 1784- 1802 arasında 18 yıl İstanbul’da yaşayan Melling’in Haliç ve İstan­bul’u tasvir eden gravüründe de Humbarahane Camii tek mina­reli olarak resmedilmiştir.

    Valide’nin ağır seyreden bir hastalığı olduğu ve hatt-ı hümayunun yazıldığı sırada sık sık nöbet geçirdiği anlaşı­lıyor. Belgede “meraktan ah-of ediyor” cümlesindeki “merak” keder, sıkıntı, kaygı anlamına da gelir. Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin 8 Temmuz 1805 tarihli raporunda (BOA.TSMA-E. 484/7) Valide Sultan’ın hastalığına “gizli sıtma” teşhisi konularak kınakına ilacı öneriliyor. Asım Tarihi’nde Mihrişah Valide’nin 1220 Rebiülevveli’nde (1805 Haziran sonu-Temmuz) başlayan hastalığının, ölümüne kadar 2.5 ay sürdüğü belirtilirken ölüm tarihi yanlışlıkla 29 Eylül 1805 gösterilmiştir. 16 Ekim 1805’te öldüğüne göre, hekimbaşı ile vakanüvisin belirttikleri hastalık süresi uyumludur..

    Elimizdeki verilere göre 3. Selim’in kethüdaya hatt-ı hümayununu Temmuz-Ekim 1805 arasında yazdığını söyle­yebiliriz. Bu durumda 3. Selim’in annesinin acılarını biraz olsun hafifletmek, onu mutlu etmek, bir anlamda ölüm döşeğindeki son arzusunu gerçekleştirmek için dileğini kethüdasına yazdığı­nı kabul edebiliriz. Muhtemelen Mihrişah Valide Sultan, camisine çok istediği ikinci minareyi göremeden ölmüştür.

    3.SELİM’İN HATT-I HÜMAYUNU

    1Belge-Kutu

    Padişahın, annesinin ricasıyla kethüdaya gönderdiği buyruk

    Hüve Ağa
    Fe lillahi’l-hamd buraya gele[li] valideme nabet [nöbet] gelmeyor. Lakin merakdan bazı kere ah of ideyor. Lakin inşallah böyle kalur ise külliyen sıhhati dahi Hüda’dan me’mûlümdür. Bizim camie karşu olmağla ahşam bana dedi ki senin camiine gıpta idem ve sâir valideler dahi iki minarelidir. Benim Hasköy’deki camiime ah bir minare daha yapılsa dedi. Ben de kethüdanıza yazın da yaptırır dedim. Yok, ben hicab ederim sen yaz yaptırsın. Yaptırır ise pek hazz iderim deyu söyledi. Ben de olsun sabah yazayım yaptırsun dedim. Hâsılı Humbarahane Camii’ne bir minare dahi yapılmak arzu ideyor. Sen valideme yazasın ki şevketlü efendimiz tenbih eyledi sizin Humbarahane[de]ki camie bir minare dahi ısmarladım deyu yazasın, hazz ider (BOA.HAT. 1487/63).

  • ‘Ecnebiler’in Hagia Sofia’sı Türkler’in Ayasofya Camii

    ‘Ecnebiler’in Hagia Sofia’sı Türkler’in Ayasofya Camii

    Yaklaşık 1500 yıl önce yapılan Ayasofya, dünyanın en önde gelen anıt eserlerinden. Gerek 1453’ten önce gerekse cami olduktan sonra bu mekanla ilgili tartışmalar hep devam etti. Bugün de yeni yapılan giriş kapısı, üst katları, farklı ücret uygulamalarıyla gündemde. Bu müstesna yapının dünden bugüne uzanan ibadet, ziyaret, çizim ve kullanım macerası.

    Osmanlı Devleti’nde mua­melat ve ukubat (toplum­sal esaslar ve cezalar) yönünden İslâm’ın Sünnî yoru­munun Hanefî mezhebi kuralla­rına uyulurdu. Hanefîler’e göre gayrimüslimlerin camileri ziya­ret etmesi caiz olsa da, Osmanlı toplumunun erken çağlarından Nizam-ı Cedid devrine kadar bu kurala pek uyulmamış; camile­rin gayrimüslimler tarafından ziyareti bir tarafa, onların cami­lere bitişik veya yakın evlerde oturmaları dahi engellenmiştir. Bu nedenle 19. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı mahalle düzenin­de cami/mescit merkeze alındı­ğından, çevresinde gelişen iskan düzeninde sadece Müslüman ahalinin mesken tutmasına izin verilerek Müslüman mahalleleri oluşturulmuştur.

    Hıristiyan veya Yahudi ma­halleleri de aynı şekilde bir kilise veya sinagog çevresinde konuş­lanmış meskenlerden ibarettir. Bunlar Müslüman mahallelerine komşu olduklarında, sınırlar çıkmaz sokaklarla belirlenir ve birbirlerinin yaşam alanlarına nüfuz etmeleri engellenirdi. Kentlerin yerleşim düzeni böyle olunca, Osmanlı tebaasından gayrimüslimlerin mahalle mes­citlerine veya anıtsal camilere gi­rip çıkması da mümkün olmazdı.

    16. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkelerinin ikamet elçiliklerinin birbiri ardına açıldığı İstanbul’da, yerli gayrimüslim nüfusun ya­nında bir de hatırısayılır miktar­da ecnebi nüfusu yerleşik düzene geçmişti (“ecnebi” kelimesinin lügat anlamındaki çeşitliliğinin ötesinde, bu kelime terim olarak kullanıldığında; vatandaşlık hukukunun geliştiği 19. yüzyıla kadar Avrupalı gayrimüslimlere “ecnebi” denir, yerli gayrimüs­limlere ise “azınlık” veya “ecnebi” denilmezdi. Onlar erken dönem­de reaya, sonrasında Müslüman halkla birlikte tebaa, 2. Meşru­tiyet sonrasında vatandaştır. 19. yüzyılın son çeyreğinden itiba­ren ise, Osmanlı Devleti’ne tâbi olmayan herkes Müslüman da olsa “ecnebi”dir. Azınlık tabiri ise Lozan Antlaşması’ndan sonraki zaman dilimi için sözkonusudur).

    1Belge_1
    Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot, Ayasofya’nın içten ve dıştan birçok resmini çizmiş, 1680’de yayımlamıştı.

    İstanbul bilindiği gibi, öteden beri Batılı seyyah veya heyetle­rin gözdesi olmuştur. Kalabalık diplomatik heyetler ile bağımsız dolaşan seyyahlar birbiri ardına İstanbul’u ziyaret ettiler. Turizm anlayışının henüz yeşerme­diği zamanlarda Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkilediği Avrupalılar, eski kültürleri merak ettikleri ölçüde soluğu Osmanlı topraklarında alıyor; çoğunlukla Kudüs hedefli gezilerin en önemli ayağı olarak “kâfir Müslüman­lar”ın işgalindeki İstanbul’u “Roma başkenti” gözüyle görüp ziyaret ediyorlardı.

    Bu ziyaretlerde görülmek is­tenilen en önemli tarihî eser, şüp­hesiz Ayasofya Camii’ydi. Ne var ki İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen bu tarihî eserin ziyareti, yerleşik âdetler ve gayri­müslimlere getirilen kısıtlamalar nedeniyle mümkün değildi. An­cak üst düzey diplomatik heyetler ve onlara eşlik eden seyyahlara izin verilirdi ki, bunun için de çoğu defa bizzat padişahın veya nadir durumlarda sadrazamın onayı gerekmekteydi. İstanbul’u Bizans döneminde 1162’de ziyaret eden Sultan 2. Kılıçarslan ve yine 1332’de şehre gelen ünlü seyyah İbn-i Batuta, Müslüman oldukları için Ayasofya’ya sadece uzaktan bakabilmişler; fetihten sonra ise bu defa Hıristiyanlar için yasak­lar başlamıştı.

    Osmanlı toplumunda cami­lerin kullanımı-işlevi bugün­künden farklıydı. Bunlar namaz vakitlerinde açılıp-kapanan ve Müslümanlar’ın sadece ibadet ettiği mabetler değildi; günün her saatinde, namaz saatleri dışında da neredeyse her sütunun di­binde herkese açık cami dersleri veren dersiamlar ve takipçisi öğrenciler vardı; geceleri de yolcuların, yolda kalmışların geçici ikamet ettikleri yerlerdi; aynı zamanda sıklıkla yangın felaketine maruz kalan İstanbul­lular’ın da geçici barınaklarıydı. Külliye tarzındaki büyük camile­rin etrafında muhakkak medre­seler bulunurdu ve bunların da her yaştan öğrencileri çevreden eksik olmazdı. Bunların “sohta/ softa” olarak adlandırılanları, camilerin içini bırakın, çevre­sinde bile ecnebilerin veya yerli gayrimüslimlerin dolaşmasını istemez, bunlara tepki gösterirdi.

    3. Selim’in saltanatı (1789- 1807) sırasında Rusya ve Sicil­yateyn elçileri ile İsveç masla­hatgüzarı, yanlarında zevceleri ve kalabalık bir subay grubuyla tebdil-i kıyafet ederek Süleyma­niye Camii’ni ziyarete geldiler. Padişahın izniyle “beyaz üzerine sadrazam buyrultusu” verilerek ve yanlarında Babıâli’den tayin edilen görevliler olduğu halde camiye gelen resmî ziyaretçile­re bir grup softa fizikî saldırıda bulundu; Rusya elçisi ile zevcesi darp edildi; bir subay başından yaralandı. Elçiler hemen Babıâ­li’den tarziye talebinde buluna­rak suçluların en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi. Rusya ve diğer ülkelerle ilişkilerin bo­zulmasına sebep olacak derecede vahim bu olayın duyurulduğu 3. Selim, olayı özetleyen telhisin üzerine kendi eliyle yazdığı hatt-ı hümayunda şöyle dedi: “Bakındı şu vakitsiz olan hezeyana. Elçi elbette taltif olunsun ve ‘Efen­dimiz duymasın yoksa biz tekdir oluruz’ diye itizar olunsun. Ve hediye dahi irsal olunsun. Maazallah böyle vakitte…”. Bunun üzerine yakalanan softalardan lider mertebesindeki 4’ü elçilerin gönderdiği görevlilerin şahit­liğinde Rumelihisarı’nda idam edilmiş; geri kalan ikinci derece suçlu saldırganlardan 14 softaya da Babıâli’de Rusya tercümanıyla ilmiye görevlilerinin şahit olduğu bir infazla 20’şer değnek vurul­muş; yine de Rusları memnun etmek zorlukla mümkün olabil­miştir (BOA. HAT. 15274; 15309; 15612).

    1Belge_2
    Fossati Albümü’nden bir çizim ve detay. Sultan Abdülmecid döneminde restorasyon sonrası Ayasofya’da rehber veya tercüman eşliğinde üst kat galerilerini gezen ecnebiler. Ziyaretçiler ayakkabılarını çıkarmamışlar…
    1Belge_2_1

    Ecnebilerin cami ziyaretleri­nin katı kurallara tâbi tutulma­sında, istenmeyen sonuçlara, dip­lomatik krizlere yolaçabilecek bu gibi hadiseler de etkili olmuştur. İslâm’ın şanını gösterme fırsatı bulunduğu ve şer’an caiz olduğu vurgusuyla sadrazamın telhis ettiği başka bir belge ise İspanyol seyyahlarla ilgilidir. Bunların cami gezme talebine yine 3. Selim tarafından bu defa izin verilmemesi, Ruslar’la yaşanan tatsızlığın henüz unutulmamış olmasıyla izah edilebilir (BOA. HAT. 8005). Yine de bu padişah devrinde, diplomatik heyetlerin Ayasofya başta olmak üzere cami ziyareti talepleri pek fazla red­dedilmemiştir. Bu devirde yavaş yavaş -erken Osmanlı devirle­rindeki katı tavrın aksine- gayri­müslimlerin cami gezmelerinde şer’an bir sakınca bulunmadığı, bunları engellemeye izin olmadı­ğı söylenmeye başlanır. Sultan 3. Selim ile 2. Mahmud’un saltanatı (1808-1839) sırasında izin taleple­rine olumlu bakılmasını isteyen sadrazamların ortak gerekçe­leri; “düvel-i Nasara (Hıristiyan devletler) elçilerinin camileri gezmek istemeleri karşısında İslâm’ın ahlaki temizliğini gös­terme fırsatı yakalanacağından şer’an cevaz verildiği” olmuştur (BOA.HAT. 7044; 34577). Bilhassa, büyükelçilerin görev süreleri bitince İstanbul’dan ayrılmak üzere bulundukları sırada selatin camilerini gezmelerinin teamül olarak kabul edildiği anlaşılmak­tadır (BOA.HAT. 10872).

    2. Mahmud, ecnebilerin gide­rek artan talepleri karşısında zi­yaretlerin usulünü şekillendiren ilk padişahtır. Hatta kendisi hatt-ı hümayunlarında bizzat yazdığı maddelerle, farkında olmadan ilk “turist talimatnamesi”ni kaleme almıştır da denilebilir. Madde madde “cami ziyaretlerinin öğrencilerin tatil günlerinde, namazdan önce veya namazdan sonra yapılmasını; tercümanla­rın camilerde saygısızlık addedi­lebilecek hareketlerden kaçın­maları noktasında ziyaretçileri uyarmalarını; şeyhülislamlıkla bilgi alışverişinde bulunularak, gezilecek camilerde umuma açık ders veren hocalarla talebeleri­nin seyyahlarla gerginlik yaşa­mamaları için gereken tedbirle­rin alınmasını” istemiştir (BOA. HAT. 34577; 31893). Bu maddeler, bundan yaklaşık 50-60 yıl sonra 2. Abdülhamid döneminde Evkaf Nazırı tarafından kaleme alınan 5 maddelik talimatnameye öncü­lük edecektir.

    Ayasofya, Sultan Abdülme­cid’in emriyle 1847-49 arasında İtalyan asıllı İsviçreli Mimar Gas­pare ve Guiseppe Fossati kardeş­lere restore ettirildikten sonra, gezilerin daha kolaylaştırıldığı anlaşılıyor. Kırım Savaşı sırasın­da İngiltere ve Fransa ile kurulan ittifakın ardından 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı’yla, Batı’ya açılım evresinde eski kısıtlama ve zorluklar nispeten ortadan kalkmıştı. Yine de bu yıllarda Os­manlı tebaası gayrimüslimlerin de Ayasofya’yı izinsiz ziyaret ede­medikleri anlaşılıyor. İzinlerin çıkmasına bağlı olarak gezenler de çoğalınca, seyyahlarla cami görevlileri arasında çekişmeler de artmıştır.

    Diğer yandan, gerekli şartlar sağlanmadan artan ziyaretçi sayısı kontrolü zorlaştırmıştır. Ayasofya’daki üst kat galeri du­varlarıyla sütunlarının bilhassa Rum ve Yunan olduğu tahmin edilen kişilerce kötü niyetli çeşitli yazı ve şekillerle kirletildiği ihba­rı gelince, bizzat 2. Abdülhamid (saltanatı 1876-1909) tarafından bir teftiş emredilmiştir. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa emri yerine getirir; Ayasofya’da 20-30 yıldan beri tarihî duvarlara yazılan bu yazı ve şekilleri binaya zarar vermeyecek şekilde sildirir.

    1Belge_3
    2. Abdülhamid’in Osmanlı propagandası çerçevesinde hazırlattığı fotoğraf albümü (altta sağda) ve buradaki bir Ayasofya fotoğrafı. Albüm, Sébah ve Joaillier tarafından 1893’te hazırlanmıştı.
    1Belge_4

    Mustafa Paşa, Ayasofya’nın üst kat galerilerinin boş olma­sından dolayı, sefaret mensup­ları hariç olmak üzere, Hariciye Nezareti’nden verilen biletlerle gelen “adi ziyaretçiler”in sadece cami içini gezmekle yetinmeleri gerektiğini; bunların üst katlara çıkarılmamasının görevlilere emredildiğini Yıldız’a gönderdiği takririnde belirtiyor. Takrirde sözü geçen “biletler”in mahiye­ti hakkında kaynaklarda bilgi yoktur; ancak bu yazımızda kullandığımız Ayasofya ve Ce­behane biletleri olması kuvvetle muhtemeldir. Bilet üzerindeki yazıda “cami-i kebir” veya “cami” kelimelerinin bulunmayıp sade­ce “Ayasofya” yazılması dikkati çeker.

    Bu yıllarda Ayasofya’nın en önemli süsleme unsurlarından olan mozaiklerin ziyaretçiler tarafından çalındığı veya satın alındığı da kayıtlara geçmiştir. Evkaf Nezareti, Ayasofya özelin­de olmakla birlikte tüm selâtin camilerinde “turistik” ziyaretler­den kaynaklanan olumsuzlukları değerlendirerek, aksaklıkları gidermeye yönelik bir talimatna­me hazırlar. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa’nın Yıldız’a sunduğu 1887 tarihli “İstanbul’daki mukaddes mekanları ziyaret edecek gayri­müslimlere dair talimatname” Türkiye’nin ilk turizm genelgesi sayılmalıdır (metni için: Emine Betül Çakırca, “On Dokuzuncu Yüzyılda Seyir ve Temaşa Mekânı Olarak Ayasofya Camii ve Gayri­müslim Ziyaretçileri”).

    Seyahatnamelere göre sivil seyyahlar, resmî makamlardan izin almanın zorluğundan veya kendilerine daha kolay geldiğin­den, cami kapılarında kurdukları ikili ilişkiler, cami görevlilerine verdikleri hediye ve paralar sa­yesinde rahatlıkla camilere alın­mıştır. Softaların bu gibi seyyah­lara müdahale ettiklerine dair kayıtlara rastlanılmıyor; ancak seyyahlar her anlatıda tedirginlik hatta korkularını aktarmaktan çekinmemiştir.

    1Belge_5
    Grelot’nun, sakal bırakıp sarık sararak ve uzun bir elbiseyle kimliğini gizleyerek girdiği Ayasofya’da çizdiği iç mekan çizimlerinden. Relation Nouvelle D’un Voyage De Constantinople, 1680.

    16. yüzyıldan itibaren birçok seyyah kitaplarında Ayasofya’nın iç mekanını gayet ayrıntılı tasvir edebilmiş; hatta çok değerli gravür ve planlarla Osmanlılar’ın eksik bıraktığı bu alanı doldur­muşlardır. Bu seyyahların en önemlisi, Ayasofya’nın içerisin­de kaldığı 3 günü ayrıntılarıyla anlatan (1670’ler); tarihte ilk defa Ayasofya, Sultan Ahmed, Süleymaniye ve Yeni Cami’nin planlarıyla, bunların içeriden ve dışarıdan çok mükemmel gra­vürlerini çizen Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot’dur (1630-?). Sakal bırakıp sarık sara­rak ve uzun bir elbiseyle kendini kamufle ederek Ayasofya’da giz­lice kaldığı 3 gün içinde iç mekan resimlerini çizmiş; ibadet eden Müslümanlar’ın hareketlerini incelemiş; namaz kılınırken icra edilen rüku, secde gibi eylemleri tespit edip resimlemiştir. Fransa Kralı 14. Louis’ye sunduğu 1680 tarihli Relation Nouvelle D’un Vo­yage De Constantinople kitabıyla haklı bir ün kazanmıştır.

    Bundan 30 yıl sonra ise, İsveçli bir subay olan Cornelius Loos (1686-1738), Ayasofya’nın gayet ayrıntılı iç mekan tasvirlerini yapacaktır. İsveç Elçiliği’nde ter­cüman olan diplomat ve tarihçi Ignatius Mouradgea d’Ohsson ise (1740-1807) 1787’de Paris’te ba­sılan Tableau Général de l’Empire Othoman adlı eserinde Ayasof­ya’yı mükemmel çizimlerle içe­riden ve dışarıdan göstermiştir. İnsan bu eserleri görünce, “keşke rahat rahat çalışıp daha fazla eser bırakmalarına izin verilsey­di” diye hayıflanmadan edemi­yor (Ayasofya seyyahlarına dair toplu malumat için: Emrah İstek, 100 Seyyahın Gözüyle Ayasofya, Beyan Yayınları, 2021).

    Sultan Abdülmecid’in emriyle 1847-49 arasında Fossati Kar­deşler’in Ayasofya restorasyonu öncesi durumunu ve şeklini gösteren yegane resimler bu eserlerle günümüze gelmiştir. Gaspare Fossati’nin bizzat çiz­diği tablolarının ötesinde baskı özellikleriyle de başlı başına bir sanat eseri olan ve 1852’de Londra’da basılan Ayasofya Al­bümü, kendinden önceki gizli ve sıkıntılı süreçlerle elde edilmiş resimlerin aksine bizzat Sultan Abdülmecid’in emri ve devle­tin parasıyla ortaya konulmuş mükemmel bir çalışmadır. Aya­sofya galerilerini gezen ecnebi­leri resmederek bize Ayasofya turizmiyle ilgili en erken tarihli görsel malzemeyi bıraktığı için de önemi büyüktür.

    1870’LER…

    Ayasofya’ya giriş için 9 gün süreli turist bileti

    1Belge_Kutu
    Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenen 9 günlük biletle Ayasofya Camii ziyaret edilebiliyordu.

    Hariciye Nezareti Teşrifat Mü­dürlüğü tarafından hazırlanan biletlerle, Ayasofya Camii ile Ahmed Fethi Paşa’nın 1846’da Topkapı Sarayı Cebehanesi’nde (Aya İrini Kilisesi) kurduğu ilk Türk müzesi olan Askerî Müze ziyaret edilebiliyordu. Belge satırlarında karşımıza çıkan, ancak ne olduğu anlaşılamayan bu biletlerin bugüne kadar hiçbir kaynakta görülememesi; mutlaka zamanında şahıslara verilip giriş es­nasında imha edilmeleri nedeniyle günümüze intikal etmemesinden kaynaklanmıştır. Bugün bulunan örnekleri de zaten çok azdır ve bunlar kenarda-köşede kalanlar olmalıdır.

    Osmanlı Arşivi’nde korunan bu biletler, ortasından delikli kağıda basılmış, aynı tabakada biri Aya­sofya diğeri Cebehane için olmak üzere iki adet giriş biletinden ibarettir. Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenmiştir. Tam ortada iki kısmı ayıran çizginin üzerindeki ay-yıldız tasarımı oriji­naldir. Eski harfli Türkçe yazıda “Babıali Teşrifatî-i Hariciye-Duhuliye Bileti-A­yasofya-Dokuz gün için muteberdir-Fî” yazıları okunmaktadır. Türkçe kısımda “Fî” yazısından sonra bir tarih konulma­mış, ancak Fransızca kısımdaki “187” ibaresi bu biletin 1870’lerde hazırlandı­ğına delil olmuştur. Cebehane için de aynı şekilde bilet hazırlanmış, tek farkla “Ayasofya” yerine “Cebehane-i Âmire” yazılmıştır. Biletlerin dağıtım şekline, ücretli veya ücretsiz olup olmadığına, verildiği kişilerin bir deftere kaydedilip edilmediğine dair soruların cevapları henüz ortaya çıkmamıştır. Önümüzdeki yıllarda tasnifi tamamlanıp araştırmaya açılması beklenen belge ve defterler arasından tamamlayıcı malumatın çıkması muhtemeldir.

  • 7 sene ömür aldı ama idamdan kurtulamadı

    7 sene ömür aldı ama idamdan kurtulamadı

    18. yüzyılın sonlarında, 3. Selim devrinde giderek zenginleşen Yusuf Ağa, saraya yakın ve çok etkili bir isim idi. 4. Mustafa başa geçince önce Bursa’ya sürüldü, ardından idam edilerek başı Topkapı Sarayı’nda “ibret taşı”na kondu. Yusuf Ağa iktidar günlerinde 3. Selim’in sohbet arkadaşlarından bestekar Hacı Sadullah Ağa’yla yazılı bir anlaşma yapmış, onun ömründen yedi sene almıştı!

    Valide Kethüdası olarak bilinen Yusuf Ağa, Giritlidir. Fakir bir adam olan babası, oğlunu Girit Ağası Süleyman Ağa’ya “ahret oğlu” diye kapılandırarak İstanbul’a gönderir. İstanbul’un ricâl ve kibarıyla ilişkilerini geliştiren Yusuf Ağa, 1. Abdülhamid’in kız kardeşi Esma Sultan’ın kethüdalığına getirilir. 3. Selim’in tahta geçmesiyle annesi Mihrişah Valide Sultan’a kethüda oldu. Kardeşi Ömer Ağa’yı da 3. Selim’in kız kardeşi Esma Sultan’a kethüda tayin ettirdi. Yusuf Ağa 3. Selim’in başlattığı Nizam-ı Cedid’in en hararetli taraftarlarındandı. Sözü dinlenen ve servet edinen devlet adamları sırasına girmişti. “Devlet Müsteşarı” ünvanıyla anılır oldu. Adım adım yol alarak devletteki nüfuzunu o derece arttırdı ki üst derece memuriyetlerde görevlendirme ve aziller onun tasvibi olmadan yapılamıyordu. Halk arasında siyasi gücü ve zenginliğini zulüm ile elde ettiği söylenirdi.

    7 sene ömür aldı ama idamdan kurtulamadı

    Mihrişah Valide Sultan’ın vefatından sonra hacca gitmeye niyetlendi ama, Vehhabî isyanı yüzünden Medine’den ileriye gidemedi; geri dönüş yolunda 3. Selim’in tahttan indirildiği kanlı olaylar gerçekleşti. İznik’e henüz gelmişti ki yeni padişah 4. Mustafa’nın fermanıyla Bursa’ya sürüldü. Malı, mülkü, evrakı, nesi var, nesi yoksa mühürlendi. Yeni dönemin etkili ismi Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa, ezelden beri kin duyduğu Yusuf Ağa’yı öldürtüp olağanüstü servetinin bir kısmını çalıp çarpmak için fırsatı kaçırmadı ve biraz dolap çevirdikten sonra idam fermanını da elde etti. Yusuf Ağa 25 Mayıs 1807’de Bursa’da idam edildi. Kesik başı İstanbul’a getirilip Topkapı Sarayı’nda Orta Kapı önündeki “ibret taşı”na konuldu. O zamanlar “ibret taşı” denilen taşların üstünde sıra sıra kesik başların dizilmesi sıradan olaylardandı. Sabah sadrazam olan devletin en yetkili söz sahibinin kesik kafasının akşama doğru ibret taşında sergilenmesi hiç yadırganmazdı. Yusuf Ağa da kudret, servet ve devletin en üst seviyelerinde yıllarca gezmiş, ama sonunda o taşa kafasını kaptırmaktan kurtulamamıştır.

    İşte bu Yusuf Ağa’nın terekesinden günümüze intikal eden bir belge vardır ki okununca herkese garip gelen muhtevasıyla ünlüdür. Devrinin hayli ünlü bestekârlarından, III. Selim’in sohbet arkadaşlarından Hacı Sadullah Ağa’nın “ömründen yedi seneyi Kethüda Yusuf Ağa’ya hibe ettiğine, bağışladığına dair sözleşme” Yusuf Ağa’nın Beşiktaş’taki yalısında akdedilen bir mecliste, tamamen hukuki sürece uygun bir şekilde düzenlenmiş mahkeme hüccetidir. Hacı Sadullah Ağa bu tarihlerde etkili devlet ricaliyle ilişkileri üst düzeyde olan birisiydi. Mütercim Asım’ın nakline göre Yusuf Ağa, hibe olarak adı geçen muameleden dolayı Sadullah Ağa’ya yedi kese akçe ihsan etmişti. Yusuf Ağa’nın muhallefatı incelenirken ortaya çıkan belge, İstanbul’da türlü türlü dedikodulara sebep olmuştur. İnsani zaaflardan tutun da belgeyi düzenleyenlerin küfrüne dair ithamlar ortada uçuşur. İlk elde hüccette mührü bulunan “Şeytan” lakaplı Galata Kadısı Emin Efendi, Mekke payeli üst düzey yargı mensubu olduğu halde böylesine gayriciddi bir işlem gerçekleştirdiği için Gelibolu’ya sürülmüştür. Mütercim Asım’ın Asım Tarihi’nde kayıtlı mektup metni Ahmed Cevdet Paşa’nın Cevdet Tarihi’nde “Tertib-i Cedid 8. cildinin 359-60.” sayfasında ve “Eski Tertib 7. cilt 452.” sayfasında da naklen verilmiştir.

    KESİK BAŞIN BELGESİ

    ‘Sayısız zulüm eylediğinden başka…’

    Adet olduğu üzere kesik başının yanına iliştirilen idam yaftasına yazılan ibareler de şöyledir:

    “Valide Kethüdası sabık Yusuf Ağa, Devlet-i Aliyye’de nüfûz iktisâb ve mâ’il-i tama‘ ve irtikâb olarak teferrüd ve Memâlik-i Şâhâne’de kâ’in aceze-i ibâda mezâlim-i nâ-ma‘dûd eylediğinden gayri Nizâm-ı Cedîd’i ihdâs ve harâb-ı memâlik ve perişânî-i fukarâya bâdî nice nice bid‘a ihtirâ‘ eylediğinden bu keyfiyet gazab-ı Şâhâne’yi mûcib olmakdan nâşî hakkında fermân-ı kazâ cereyân-ı sudûrıyla katl u i‘dâm ve nihâde-i cây-i ibret-i âm olunan merkûm Yusuf Ağa’nın ser-i maktû‘udur”.

    (Önceki Valide Kethüdası Yusuf Ağa, Devlet-i Aliyye’de nüfuz kazanıp, açgözlülüğe meyilli ve rüşvette birinci olarak Osmanlının aciz kullarına sayısız zulüm eylediğinden başka, Nizam-ı Cedid’i ihdas, memleketi harap, tebaayı perişan etmeye sebep nice yeni adet icat eylemelerinden ötürü Padişah IV. Mustafa’nın gazabını çekerek idam edilen ve ibret taşına konulan Yusuf Ağa’nın kesik başıdır.)

    HİBE EDİLEN YAŞAM YILLARI

    ‘Ömrümün yedi sene-i kâmilesini Yusuf Ağa hazretlerine hibe edip…’

    Mütercim Asım’ın Asım Tarihi’nde kayıtlı mektup metni Ahmed Cevdet Paşa’nın Tarih-i Cevdet adlı eserinin “Tertib-i Cedid 8. cildinin 359-60.”  sayfasında ve “Eski Tertib 7. cilt 452.” sayfasında da naklen verilmiştir.

    7 sene ömür aldı ama idamdan kurtulamadı

    “Yusuf Ağa Terekesinde Zuhur Eden Hüccet-i Garibenin Sureti

    Mahruse-i Galata muzafatından Beşiktaş nahiyesinde Paşa Mahallesi’nde kain mehd-i ulya-yı saltanat devletlü inayetlü valide sultan-ı aliyyetü’ş-şan hazretlerinin kethüda-yı âlî-kadrleri saadetlü atufetlü Yusuf Ağa bin el-merhum İsmail Ağa hazretlerinin sahilhanelerinde ma’kud meclis-i şer’-i enverde el-Hac Sadullah Ağa bin Ahmed işbu baisü’l-kitâb müşarünileyh hazretleri mahzarında bi’t-tav’-ı ve’r-rıza ikrar-ı tam ve takrir-i kelam edip ibtida-yı hilkat-i ervâhda takdir ve Levh-i Mahfuz’a sebt u tahrir olunan ecel-i mev’udumdan ömrümün yedi sene-i kâmilesini müşarunileyh Yusuf Ağa hazretlerine hibe edip onlar dahi Hazret-i Adem aleyhisselam ömr-i şerif-i mukadderlerinden malumü’l-mikdarını Şit aleyhisselama hibe buyurup Şit aleyhisselam dahi ithab ve kabul buyurdukları kaziyyeyi alim oldukları ecilden meclis-i hibede ithab ve kabul buyurdular dediğini müşarunileyh ağa hazretleri dahi şifahen tasdik ve vicahen tahkik buyurduklarında hakim-i mevki’-i sadr-ı küttab tûbî lehu ve hüsn-i meab (yemhullahü mayeşau ve yüsbitü ve indehü ümmü’l-kitab) [Kuran-ı Kerim, Ra’d Suresi 39] nazm-ı celilinin mufad-ı şerifini tefekkür buyurduklarında hıfzan li’l-makal ol ki vakiü’l-haldir bi’t-taleb ketb u imla olundu. Hurrire fi’l-yevmi’s-sabi’ ve’l-ışrin min şehr-i Rebiulahir li-seneti ihda aşer ve mieteyni ba’de’l-elf. [27 Rebiülahir 1211/30 Ekim 1796] ma-fihi mine’l-hibetü ve’l-ithab Haffafzade Mehmed Emin el-Kadi bi-Mahruset-i Galata

    Şuhudü’l-Hal

    İrfanzade Arif Efendi

    Kethüda-yı müşarunileyh Ahmed Efendi

    Kapu Çukadarı Ömer Ağa

    Musahib-i Şehriyari Sadık Ağa ve gayruhum minel huzzar”