Etiket: nihat erim

  • Gerçek bir kader kurbanı: ‘Esrarcı Çocuk’ Timothy

    1971 Ağustos’unda istanbul/Sultanahmet’te yapılan uyuşturucu operasyonunda Timothy Davey adlı 14 yaşında bir ingiliz çocuğunun da yakalanması hem ülkesinde hem de Türkiye’de şaşkınlıkla karşılanmıştı. Basının “Esrarcı Çocuk” adını taktığı Timothy’ye 6 yıl ceza verilmesi ve sonrasında yaşananlar, diplomatik krize yol açacaktı.

    Sultanahmet Meydanı yakınlarında 11 Ağustos 1971 gecesi yapılan uyuşturucu operasyonu, ilk bakışta o yılların alışıldık vakalarından biri gibi görünüyordu. Yabancı uyruklu 4 kişi uyuşturucu alışverişi sırasında yakalanmış, 24 kilo esrar ele geçirilmişti. Haber sıradan görünüyordu, çünkü 1960’ların ikinci yarısından itibaren İstanbul’u ve özellikle Sultanahmet bölgesini mesken tutan Batılı hippiler, sürekli uyuşturucu haberleriyle gündeme geliyordu. Hindistan ve Nepal’den ucuza aldıkları esrarı kendi ülkelerine götürmek isteyen çok sayıda kişi İstanbul’da yakalanmıştı. Türkiye’de esrar kaçakçılığına 8 yıldan başlayıp müebbet hapse varan cezalar verilmesine rağmen bu ticaret önlenemiyordu, zira ortada çok kârlı bir iş vardı: Nepal’in başkenti Katmandu’dan alınan esrarı Avrupa’da 50 katına varan fiyatlara satmak mümkündü.

    01
    İfadesinde, “Annemle kardeşlerimin aç kalmasına dayanamadığım için bu işe kalkıştım” demesi Timothy’yi kurtaramamıştı

    Haberin ilginç tarafı ertesi gün ortaya çıktı. Yakalananlardan biri olan İngiliz Timothy Davey henüz 14 yaşındaydı. 1 yıl önce annesi, 3 küçük kardeşi ve annesinin erkek arkadaşı ile birlikte ambulanstan bozma eski bir minibüsle Nepal’e giden Timothy, buradan aldığı esrarı İngiltere’ye götürmeye karar vermişti. Ancak dönüş yolunda minibüsleri arızalanmış, tamir ettirecek paraları olmadığı için sersefil bir vaziyette İstanbul’da kalmışlardı. Tam bu sırada annenin erkek arkadaşı esrar içerken yakalanmış ve uyuşturucu kullanma suçundan tutuklanıp 2 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Bunun üzerine annesi ve 3 küçük kardeşiyle iyice zor duruma düşen Timothy Davey, esrarı İstanbul’da elden çıkarmaya karar vermiş; birlikte yakalandığı Fransız vatandaşları Patrick Biasot, Jean Jacques Marissot ve Avusturyalı Frederich Stoll’a satmaya çalışmıştı.

    Tabii 14 yaşındaki Timothy’nin 24 kilo esrarı Nepal’de tek başına satın alması, Türkiye’ye kadar aynı araçta yolculuk ettiği 2 yetişkinden saklayarak getirebilmesi, İstanbul’da 3 yabancıya satmaya kalkması kimsenin aklına yatmıyordu. İşin arkasında annesinin olduğu öne sürülüyordu ki, muhtemelen doğruydu. Eğer suçu anne Jill üstlense epey uzun bir ceza alacaktı; iddialara göre oğlu serbest bırakılır diye ummuş ve suçu üstlenmesini istemiş ya da üstlenmesine göz yummuştu. Anne olaydan haberi olmadığını söylüyordu. İfadesinde, lise yıllarında Timothy’ye hamile kalınca okulu bırakıp evlendiğini; birkaç yıl sonra boşanıp ikinci evliliğini yaptığını ve toplam 6 çocuğu olduğunu; ikinci kez boşandıktan sonra da şimdiki erkek arkadaşıyla tanıştıklarını anlattı. En küçük 2 çocuğunu annesine bırakıp 4 çocuğu ve erkek arkadaşı ile birlikte 1970 baharında Nepal’e gitmeye karar vermişti.

    Suc Tarihi - ANA - 2
    Timothy ve ailesi Nepal’e giderken de İstanbul’da konaklamış, Küçükçekmece’deki bir pansiyonda kalmışlardı. Burada çekilen fotoğrafta gitar çalan anne Jill ve dört çocuğu epey neşeli görünüyor. Altta, Timothy ceza aldığı duruşmada.
    Suc Tarihi - 5

    Timothy de polis sorgusunda annesinin olaydan haberdar olmadığını iddia etti. Ancak yaşı küçük olduğu için serbest kalma planı tutmadı ve diğer 3 kişiyle birlikte tutuklandı. 3 yetişkin sanık normal koğuşta kalırken, Timothy çocuk tutuklu ve hükümlülerin kaldığı sübyan koğuşuna konuldu.

    Sanıkların yargılanmasına 3 ay sonra başlandı. Timothy Davey’nin yaşı küçük olduğu için gizli görülen dava sonucunda, esrarı satın alan iki Fransız’la Avusturyalı 12 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılırken, “annemle kardeşlerimin aç kalmasına dayanamadığım için bu işe kalkıştım” diye ifade veren Timothy’ye ise yaşının küçüklüğü nedeniyle 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi.

    Cezaların açıklanmasıyla birlikte olay Birleşik Krallık ile Türkiye arasında uluslararası bir soruna dönüşecekti. Kararın ertesi günü Londra’nın en önemli gündem maddesi Timothy olmuştu. Dışişleri Bakanı Alec Douglas-Home, Büyükelçi Zeki Kuneralp’ı çağırıp duyduğu üzüntüyü dile getirdi; muhalefetteki İşçi Partisi’nin lideri Harold Wilson olayı rezalet ve vahşet olarak niteledi; Başbakan Edward Heath ise ellerinden geleni yapacaklarını duyurdu.

    Timothy’nin doğum yeri Dartford’da 2.000 kişi Türkiye’yi protesto yürüyüşü yaptı, çoğu öğretmenlerden oluşan başka bir kalabalık da Londra’daki Türkiye Büyükelçiliği önünde bir gösteri düzenledi. 6 yıl hapis cezasını barbarlık olarak nitelendiren İngiliz bulvar gazeteleri ateş püskürüyor, parlamentoya Timothy’yi kurtarma çağrısı yapıyordu. Bazı haberlerde, çocuk mahkumların Türkiye cezaevlerinde cinsel saldırıya uğradığı imaları da vardı.

    Ada’dan yükselen protesto seslerine Türkiye’den tepki gelmesi de gecikmedi. Dışişleri Bakanı Haluk Bayülken, Meclis’te yaptığı konuşmada “biz tarihin derinliklerine giden, yüzyıllarla, binyıllarla ifadesini bulan büyük bir milletin evlatlarıyız. Kimse bizim bağımsızlık, şeref ve haysiyetimizin zerresine dokunamaz. Kimseden şefkat dersi alacak da değiliz” derken, Meclis’teki en büyük 3 parti olan CHP, Adalet Partisi ve Demokratik Parti’den milletvekilleri yaptıkları ortak açıklamada İngilizleri “kendilerini hâlâ eski imparatorluk günlerinde sanmakla” itham ediyordu. Başbakan Nihat Erim de Londra’da bir gece kalıp British Airways ile gideceği ABD gezisi programını değiştirdi ve Frankfurt üzerinden Pan-American uçağıyla gitti.

    PERUKLU-TIMOTHY
    Firar ettikten sonra tanınmamak için peruk takan Timothy ve kaçmasına yardım eden Herman Roulf yakalandıktan hemen sonra sınır karakolundaki nezarethanede.

    Tepki sadece yetkili ağızlardan gelmiyordu. İstanbul Barosu’ndan Gazeteciler Cemiyeti’ne, Türk Kadınlar Birliği’nden Türkiye Sosyal Psikiyatri Derneği’ne kadar onlarca kuruluş İngilizlerin tutumunu kınayan açıklamalar yaptılar. Gazeteler de boş durmuyordu. “Türk düşmanı İngiliz basını”nın İrlanda’da yaşanan kanlı çatışmaları unutturmak için olayı abarttığını söyleyen Günaydın gazetesi Timothy’ye “Esrarcı Çocuk” adını taktı. En ilginç tavır ise TRT’den geldi. Kurumdan yapılan açıklamada, yaşananlardan dolayı Kraliçe 2. Elizabeth’in Türkiye gezisini anlatan belgeselin yayın akışından çıkarıldığı duyuruldu. İlk mahkeme kararın açıklanmasından yaklaşık 4 ay sonra, Haziran 1972’de temyiz mahkemesi sanıklara verilen tüm cezaları onayladı. Artık yasal yollardan yapılacak bir şey kalmamıştı.

    İngiliz ceza sisteminde “sübyan koğuşu” diye bir kavram olmadığı için, Timothy Davey’nin yetişkinlerin kaldığı cezaevinde yatması Türkiye’nin en çok eleştirildiği noktaydı. Timothy 1 yıl sübyan koğuşunda kaldıktan sonra Ankara Keçiören Çocuk Islahevi’ne nakledildi. Yarı açık cezaevi niteliğindeki bu ıslahevindeki çocuk mahkumlardan öğrenci olanlar ya da çalışanlar sabah cezaevinden çıkıp akşam dönüyordu. Diğer mahkumlar da kapalı cezaevlerine göre çok daha rahattı.

    6 Ekim 1972 günü Timothy Davey, ıslahevinin uygun koşullarını değerlendirdi ve sabahın erken saatlerinde firar etti. Kaçış haberi derhal tüm sınır kapılarına bildirilmişti. Firardan 12 saat sonra Timothy ve kaçışına yardım eden 26 yaşındaki Alman Herman Roulf, Hatay’daki Cilvegözü sınır kapısında yakalandılar. Tanınmamak için peruk takan Timothy’nin üzerinde James Jonathan adına düzenlenmiş bir İngiliz pasaportu bulunuyordu. İkili önce uçakla Adana’ya, buradan minibüsle Hatay’a geçmişti.

    Suc Tarihi - 2
    Sağmalcılar Cezaevi’ndeki Timothy, iki kardeşi ve avukatının yanında. Ekim 1971.

    Timothy’nin belki de en büyük şanssızlığı, narkotik polisi Orhan Türkyılmaz’ın sınır kapısında görevli olmasıydı. Kimi zaman arkadaşlarıyla tavla oynayan Türkyılmaz sınırdan geçmek isteyenleri uzaktan izliyor, şüpheli gördüğü bir durum olursa müdahale ediyordu. Birkaç yıl önce, Suriye’den gelen dört Batılı hippinin tavırlarından şüphelenmiş ve araçlarını didik didik aramıştı. Aracın iki deposundan birinde benzin, diğerinde garip bir sıvı bulunmuştu. Sıvının ne olduğu hemen çözülememiş ama daha sonra o zamana kadar Interpol’ün dahi varlığından haberdar olmadığı “sıvılaştırılmış esrar” olduğu anlaşılmıştı. Türkyılmaz’ın içgüdüleri sayesinde yakalanan bu uyuşturucu, dünyada ilk kez kayıtlara geçiyordu. Timothy de annesiyle birlikte kaleme aldıkları anı kitabında (An Alternative Childhood- Alternatif Bir Çocukluk) peruk takmasına rağmen Orhan Türkyılmaz’ın yanına gelip, “Merhaba Timothy, nasılsın?” demesi üzerine büyük şaşkınlık yaşadığını anlatacaktı.

    Daha 1 yıl önce uyuşturucu suçundan 10 yıl ceza alan İngiliz Vernon Williams ve 8 yıla mahkum Alman Harold Schafer, ülkelerinin girişimleri sonucu Ankara Yarı Açık Cezaevi’ne nakledilmişti. Buradan 8 Ağustos 1971 gecesi firar edip İran’a kaçan ikilinin sınırdan nasıl kolayca geçtiği araştırıldığında, yalnızca kendi ülkelerinin temsilcilikleri tarafından verilen ve sahte isimlere düzenlenen gerçek pasaportlarla çıkış yaptıkları belirlenmişti. Timothy’nin üzerinde yakalanan pasaport da gerçek bir pasaporttu ve muhtemelen İngiliz devlet görevlileri tarafından düzenlenmişti.

    Suc Tarihi - 1
    Timothy, 1973 ilkbaharında İzmir Şirinyer Çocuk Islahevi’nde kendisini ziyarete gelen annesi, anneannesi ve kardeşiyle birlikte.

    Ankara’ya gönderilen Timothy Davey ve Herman Roulf sorgularında firar sürecini detaylarıyla anlattılar. Kaçış planını Timothy’nin annesi ve Londra’dan tanıdığı Roulf yapmıştı. Firar gününün sabahı anne Jill ve 3 çocuğunun normal yollardan Suriye’ye geçtiği, kaçışın başarılı olması durumunda Timothy ve Roulf ile Halep’te buluşmayı planladıkları da ortaya çıktı. Roulf, Timothy’nin üzerinde yakalanan pasaportu nereden bulduğu sorusuna “İngiltere’de sahte pasaport yapan arkadaşlarımdan aldım” yanıtı verdi. Roulf’un iddiasına göre Ankara’daki Birleşik Krallık Büyükelçiliği’nden bir yetkili, Timothy’nin annesine “Keçiören’deki ıslahevinden kaçmak çok kolay” demiş ve firar planını bundan sonra yapmaya başlamışlardı. Firar davasının sonunda Timothy firar etmek, sahte pasaport kullanmak ve Türkiye’yi izinsiz terketmek suçlarından 6 ay, Roulf ise 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezalar beklenenden azdı ama, Timothy bir süreliğine ıslahevinde kalma hakkını kaybetti ve Ulucanlar Cezaevi’ndeki sübyan koğuşuna konuldu. Suriye’den Lübnan’a geçen Timothy’nin annesi ise oğlunun hasretine dayanamadı ve firara yardım etmek suçundan yargılanacağını bile bile yeniden Türkiye’ye geldi. Ona verilen 20 günlük hapis cezası da ertelendi.

    Timothy Davey, 1973’te İzmir-Şirinyer Çocuk Islahevi’ne nakledildi. Cumhuriyetin 50. yılı nedeniyle çıkan af yasasıyla 20 Mayıs 1974’te serbest kaldı ve aftan yararlanan tüm yabancı mahkumlar gibi sınırdışı edildi.

  • Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet

    Türkiye’deki öğrenci gösterileri, Paris ve dünyadaki protesto hareketleriyle eşzamanlı başladı. Başlangıçta siyasal iktidar tarafından -bugün inanılmaz ölçüde demokratik gözüken- yumuşak bir tutumla karşılaştı. ABD 6. Filosu’nu protesto gösterileri ve Vedat Demircioğlu’nu öldürülmesiyle radikalleşen hareket, kalıcı bir miras bırakamasa da bir dizi yeniliğin hazırlayıcısı oldu.

    Her şey süt liman gözüküyordu. 1965 seçimlerinde tek başına güçlü bir iktidar kuran Adalet Partisi, zaten 1969’da da iktidar olacaktı. Çeşitli ağır sanayi yatırımlarıyla ekonomi şaha kalkmış, kente yeni gelenler hem iş hem de iyi kötü başlarını sokacak bir yer bulabilmişlerdi. Ortalıkta bir kriz olduğunu söyleyecek bir Allah’ın kulu yoktu. Pastanın büyümesinden kimlerin ne kadar nasiplendiği ise ayrı bir konuydu.

    1961 Anayasası ile bir özgürlük sarhoşluğu yaşandığı söylense de köylüler tepkilerini gösteriyor, “Doğu mitingleri”nde vatandaşlık haklarından dem vuruluyor, işçiler de grevlerle hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlardı. Sonraları siyasi tarihimiz açısından önemli bir gelişme olarak kabul edilecek Necmettin Erbakan’ın Odalar Birliği genel sekreterliğinden istifası da, iktidar katındaki gerilimlere bir işaretti. Bir yıl sonra da TBMM Başkanı Ferruh Bozbeyli, Celal Bayar’ın desteği ile Demokratik Parti’yi kuracaktı.

    68 sakin başlamıştı ama görüş mesafesi kapalıydı. Gazeteler bir yandan birinci sayfadan Paris’te yapılacak Vietnam görüşmelerine yer verirken, yavaş yavaş çeşitli ülkelerde öğrenci olayları da sütunları işgal etmeye başlıyordu. 9 Mayıs’ta sürmanşet: “Paris: Öğrenci-polis çatışmalarında 1000 kişi yaralandı”. Altta De Gaulle’ün boy resmi, bir de not: “Ekim’de Türkiye’ye gelecek olan De Gaulle’ün boyuna göre yatak yapılıyor”. Oysa olaylar öyle hızlı gelişmekteydi ki, De Gaulle’ün yatağa girecek vakti yoktu! İçerde iki sütunluk bir yazı göze çarpıyordu: “Franco’ya karşı işçi ayaklanıyor”.

    Her ne kadar 21 Mayıs 1968’te İlahiyat Fakültesi’nde sağcı öğrenciler dekanı feci şekilde dövmüş ve ancak diğer öğrenciler sayesinde dekan kurtarılmış ve ardından 300 ilahiyatlı öğrenci fakülteyi basıp işgal etmişse de, bu olay “münferit” kalmıştır.

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Başlangıç: Üniversite işgalleri 1968’in Haziran’ında çeşitli üniversitelerde öğrenciler üniversite reformu talebiyle boykota gidiyorlar ve başta İstanbul Üniversitesi ve İTÜ olmak üzere çeşitli fakülteleri işgal ediyorlardı.

    9 Haziran’da ise Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde işgal başlar. 10 Haziran’da sağcıların kontrolündeki İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, üniversitede reform isteyen bir dilekçeyi rektörlüğe sunar. Ertesi gün gazetelerde bir yanda Paris’te “Kanlı olaylar yine başladı” denirken, komşu sütunda “Öğrenci hareketleri genişliyor: Hukuk Fakültesi de işgal edildi” başlığı görülür. “Sağ-sol yok, boykot var” tabelası biraz da geleneksel öğrenci derneklerine bir tepkiyi dile getirse de, ertesi gün başka fakültelerin de katılımıyla bu tabela ortadan kalkar. Artık sol da vardır, boykot da vardır.

    Tarihe geçen siyasi yorumlar!

    İktidar yönünden gelen ilk tepkiler ılımlıdır. Vali Vefa Poyraz “Üniversitedeki boykot olayı üniversitenin iç işidir. İdareyi ve polisi ilgilendirmez. Bizim herhangi bir müdahalemiz düşünülemez”; Başbakan Demirel ise “Dünya bir garip dünya oldu, belki garip dünya oldu demek de doğru değil dünya yeni ufuklara doğru giden bir dünya oldu. Bu dünyanın yeni ufuklara doğru ne kadar gittiğini, nereye varacağını bunların nelere malolacağını kestirmek güç. Ama gerçek şu ki dünyada yeni görüşler yeni fikirler, derinliğine bakılması lâzım gelen bir takım hâdiseler cereyan ediyor” gibi, bugün nereden nereye geldiğimizi gösteren tarihsel demeçler vereceklerdir!

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Öğrenci ve gençlik hareketleri Türkiye’de öğrenci hareketinde özellikle 1965’ten itibaren ciddi artış vardı. Ancak asıl sıçrama Mayıs 1968’de tüm dünyada görülen hareketlilik ile birlikte yaşandı ve işçi gençlik arasında da yayıldı.

    Reform mu, devrim mi?

    Birkaç yıl sonra 12 Mart 1970 askerî müdahalesinin ünlü başbakanı olacak olan Nihat Erim ise Meclis’te şöyle demektedir: “Bu bir patlamadır. Genç kuşağın patlamasıdır. Gençliğimiz esasında yerden göğe haklıdır”!

    İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği Başkanı Harun Karadeniz ise diğer fakülte taleplerinden faklı olarak “eğitimde ilkokuldan başlayan bir devrim istediklerini” belirtmektedir. En radikal tutumu takınan Harun Karadeniz, “Bugünkü eğitim düzeni, burjuva düzeni, burjuva eğitim düzenidir. Öğrenciler kapitalist dünya için bir robot, bir üretim aracı olarak yetiştirilmek istenmektedir. Tüm öğretim kurumlarında ülke gerçekleri ile bağdaşmayan bilgiler okutulmaktadır” diyordu.

    İstanbul Üniversitesi yöneticileri kapıda işgalci öğrencileri temsilen konsey tarafından karşılanmış ve birlikte rektörlük binasına gidilmişti! Rektör Egeli burada yaptığı konuşmada “Düşündüğümüzün dışında bir netice olmadı. Ancak bu kadar rahat, bu kadar anlayışlı bir hava içinde bitebilirdi. Sâkin ve hızlı çalışma ile olumlu sonuçlar alabiliriz” demişti.

    Yönetimin, dünyadaki benzer olaylara göre hareketi kazasız belasız geçiştirdiklerine sevindikleri anlaşılmakta. Öğrenci talepleri ise örneğin İstanbul Üniversitesi’nde kapsamlı bir reform tasarısı olarak kitapçık halinde basılmıştır. Köhnemiş geleneksel üniversite anlayışı yerine Batı’daki taleplere benzer, yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun bir eğitim sisteminin ayrınıtılandırıldığı bir tasarıdır bu.

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Antiemperyalizm, tam bağımsızlık Eylemler arttıkça kullanılan semboller de kitleselleşiyordu. 6. Filo protestosu ile birlikte Temmuz’dan itibaren “antiemperyalizm” ve “tam bağımsızlık” vurgularda birinci sıraya oturur oldu.

    Ancak öğrenci olaylarını basit bir üniversite hoşnutsuzluğu ile sınırlı görmek mümkün değildi. Üniversite haberlerinin yanında gazetelerde şunları okumak da mümkündü: “… dün giden yıkım ekipleri, bir gecekonduyu yıktıktan sonra, 3 bin kişinin saldırısına uğrayınca, yıkım işinden vazgeçmek zorunda kalmıştır… Toplum polisi olaya müdahale edememiştir.”

    Öte yandan özgürlükler açısından Türkiye elbette bir cennet değildi. Mayıs ortasında gazetelerde şunları okuyabilirdiniz: “TİP’in İstanbul ve Ankara’daki toplantıları tecavüze uğradı: Üçü ağır, dokuz yaralı var”. TİP’in bir kahve toplantısı, yüzlerce kişinin taşlı sopalı saldırısına uğramıştı.

    Üniversite işgali, çeşitli hak arayışlarına etkin bir sesini duyurma şekli olarak yaygınlaştı ve eşzamanlı olarak Temmuz başında Derby fabrikasında grevde olan işçiler fabrikayı işgal ettiler. Daha önce rastlanmayan bu eylem biçimi, Demir-Döküm ve Hisar Çelik gibi fabrikalara da yayıldı.

    68 denince nedense yalnızca öğrenci hareketleri akla gelir. Oysa işçi hareketindeki bu yayılım, başlangıçta kendi ölçeğinde Batı’daki kadar radikal olmayan öğrenci hareketinin ardından “idare ve polis” tarafından aynı anlayışla karşılanmaz. İstanbul’un hemen kıyısındaki grevler, artık bir fabrika işgali ihtimaliyle birlikte düşünülür olur. 68’in bu dalgası, hükümetin sendikalar kanununu değiştirme niyeti üzerine patlak veren 15-16 Haziran 1970 olaylarıyla zirvesine varacaktır.

    ABD 6. Filosu ve gösteriler

    Dünya ölçeğinde Vietnam Savaşı vesilesiyle yükselen anti-emperyalist duyarlılığı sınarcasına, o güne kadar sakin bir şekilde tatillerini geçirdikleri İstanbul limanına gelen Amerikan 6. Filosu, siyaseten düşük profili başlayan Türkiye 68’inin kana bulanmasına ve gençliğin hızla radikalleşmesine yol açtı. Yapılan protestoları engellemek için İstanbul Teknik Üniversitesi öğrenci yurdunu polisin basması sonucu bir çok öğrenci yaralandı. Baskından sonra infial halinde olan öğrenciler önce Taksim’e çıkarlar, ardından Dolmabahçe’ye inerek Amerikan askerlerini denize atarlar.

    Olaylar artık hızlanmıştır. Yurt baskınında hastaneye kaldırılan Vedat Demircioğlu’nun, 6. Filo’nun gidişinden iki gün sonra öldüğü bildirilir. Öğrenciler ilkin Vilayet’e sembolik bir yürüyüş yaparlar; ardından büyük bir kitle Cağaloğlu’nda kortejin yolunu kesen polisle çatışır.

    Eğitimde reform talebiyle sakin başlayan üniversite gençliği olayları, fabrika işgalleri ve anti-Amerikan gösterilerle hızla siyasallaşır. Başbakan Demirel’in üniversite işgalleri karşısındaki ılımlı tavrı, yerini “idare ve polisin himmeti”ne bırakır.

    Geçmişteki güdümlü çeşitli gençlik hareketlerinin ardından (Tan Matbaası’nın basılması gibi) 27 Mayıs 1960 darbesi arifesindeki öğrenci olayları ile farklı türden bir siyasallaşma yaşayan gençlik hareketi, yeni bir siyasal özne arayışına yönelmiş; mevcut seçeneklerin toplumun karşı karşıya bulunduğu sorunları çözmekte aciz olduğu görüşü giderek egemen olmuştur.

    Prag baharı ve Çekoslovakya işgali

    Dünya 68’inin önemli bileşenlerinden Prag olayları ve ardından Varşova Paktı ülkelerinin tanklarla Çekoslovakya’yı işgali, Türkiye solunu da etkiler. Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde bu konudaki çatlamalar, başka nedenlerle birleşerek partinin parçalanmasının bir unsuru olur. Bu da Türkiye 68’inin dünyadan farklı bir yönüdür.

    Dünya ölçeğinde Varşova Paktı’nın eylemini haklı gören herhangi bir 68 bileşeni yokken, Türkiye’de (istisnalarla birlikte) tam tersi bir gelişme yaşanmaktadır. 1968 yılı, üç yıl önceki seçimlerden 15 milletvekili çıkaran TİP’in yavaş yavaş siyaset sahnesinden çekildiği, gençliğin sağlı sollu radikalleştiği, iktidar blokunda çatlakların belirdiği bir dönem olarak önceki yıllardan bir kopuşu temsil eder.

    Dünyanın bütün ülkelerindeki gibi Türkiye 68’i de iktidara yönelik veya iktidarı etkileyecek bir konumda ve yönelişte değildi. Bir itiraz geleneğinin oluşmasında önemli bir rol oynayan 68, miras aldığı kültürün de çok uzağına gitmedi ama bir dizi yeniliğin de hazırlayıcısı oldu.

    50 YIL SONRA 1968 OLAYLARI

    1968 dalgasında solcular, milliyetçiler ve radikal dinciler

    Türkiye özelinde sol radikalleşmeye tepki hem milliyetçi hem de radikal kesimlerden gelmiş; ancak birinci kesim derhal öne çıkar, daha doğrusu çıkartılırken, radikal dinci kesimin gelişmesi daha uzun vadeli ve daha yaygın bir örgütlenmenin ara adımlarını oluşturmuştur.

    TANJU AKAD

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Arka planda öğrenciler arasındaki çatışmalarda da eşit oranda artış vardı.

    1968’den yarım asır sonra, söz konusu dönemin objektif bir analizi için yeterli zamanın geçtiğini düşünebiliriz. Ancak ilk iş olarak çok önemli bir kayıt koymak gerekir. Dönemin olaylarından etkilenenler sadece belli bir görüşün, akımın veya siyasi tutkunun insanları değildir. Bu dönemde radikalleşenler arasında çok farklı görüşlerden solcular, milliyetçiler ve dinî cemaatlere yakın muhafazakar kesimler de vardır. Yani 1968’in genel tanımı radikalleşme ise ve ilk öne çıkanlar da solcular olmakla birlikte; onların karşısında her türlü muhafazakar akımdan da sözedilmelidir.

    Türkiye özelinde sol radikalleşmeye tepki hem milliyetçi hem de radikal kesimlerden gelmiş; ancak birinci kesim derhal öne çıkar, daha doğrusu çıkartılırken, radikal dinci kesimin gelişmesi daha uzun vadeli ve daha yaygın bir örgütlenmenin ara adımlarını oluşturmuştur. 1968 sol için bir dönüm noktası sayılabilir ama sadece sola ait değildir. 68 dalgasının dünyadaki nedenleri şunlardı:

    • 1960’lar dünyada eski sömürgeciliğin tasfiyesi için yürütülen savaşların en yoğunlaştığı dönemdi. Özellikle Vietnam Savaşı’nda Amerikan gücünün başarısızlığı birçok ülkede anti-emperyalist mücadelenin nispeten kısa sürede başarılabileceği kanısını öne çıkarmıştı.
    • Che Guevara’nın Bolivya’da başlatmaya çalıştığı girişim her ne kadar kendisinin ölümü ve siyasi-askerî anlamda büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmışsa da, dünyada anti-emperyalist heyecanı artırmış ve bugün dahi etkisi süren bir sembol yaratmıştı.
    • Avrupa ülkelerinde 1. ve 2. Dünya Savaşları sonrasında radikal solun yükselişi sona ermiş, Avrupa komünizmi çerçevesinde sol partiler sistemle tamamen uzlaşmıştı. Gençlik içerisinde bir kesim o dönemde hâlâ nispeten geniş bir tabanı olan komünist partilerin bu tutumunu bir ihanet olarak görmüş ve onlara karşı daha radikal bir çizgiyi benimsemişti. Ne var ki bu kesimin hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar marjinal olduğu ve sansasyonel eylemlerinin kitlelerden destek alamayacağı ortaya çıkmıştı. “Kızılordu Fraksiyonu” gibi umutsuz çıkışlar birkaç düzineden fazla eylemci bulamayacaktı. Üniversite öğrencilerinin sokak gösterileri ise çalışan kesimlerden herhangi bir destek görmeyince, tüm bunlar çok kısa sürede sönüp gitti.
    • 1968 yılında Çekoslovakya’nın işgali SSCB tipi güdümlü rejimlere tepkiyi artırmış, alternatif sol arayışlarını hızlandırmıştı.

    Tüm bu faktörlerin ışığında, 1968’de dünya solunun yükselişinin 1917-18 ve 1943-48 yılları arasındaki krizlerden kaynaklanan dalgaların bir devamı olmadığı, tam tersine sönmekte olan bir ateşin son kısa parlaması olduğu ortaya çıktı. Ne var ki bunlar, solun geleneksel olarak çok zayıf olduğu Türkiye’de birçok ülkeden daha derin bir etki yaptı. Gerçi, bu da sadece ülkemize özgü bir durum değildi. Sadece gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde değil, başta Latin Amerika olmak üzere birçok azgelişmiş ülkede de Komintern geleneğinden gelen kurumsal ve yerleşik sol partilerin pasifliğine karşı bir tepki gelişmekteydi. Bu bizde daha çok üniversite gençliği içerisinden çıkan ve silahlı kontra örgütlerin saldırıları nedeniyle daha da radikalleşen bir kesim oluşturdu. Bunların, toplumun tümü açısından marjinalliği aşamadığı belliyse de, ülkemiz açısından sansasyonel (hem basın hem de provokasyon peşinde olan kesimler tarafından abartılan) bir etki yaptığı görüldü. Bu etki radikal sol örgütlere (esas olarak Dev-Genç) biraz daha taraftar sağladı ama, bu gene de onları marjinallikten çıkaracak ölçüde değildi.