Etiket: nazım hikmet ran

  • Nâzım Hikmet’in 10+1 sıradışı eseri

    Nâzım Hikmet’in 10+1 sıradışı eseri

    Türkçemizin en büyüklerinden, dünyanın gelmiş geçmiş en önemli şairlerinden Nâzım Hikmet Ran 119 yaşında. İlk şiirinin yayımlandığı 16 yaşından (1902), son nefesini verdiği 61 yaşına (1963) kadar öyle etkili oldu ki, “dünya şairi” kimliği genç yaşında yeryüzünün neredeyse tüm coğrafyalarına ulaştı. Yasaklara, mahpusluklara rağmen dizeleriyle bütün insanlığı kucakladı. 

     1. YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1918 

    1
    Nâzım Hikmet’in ilk şiiri Yeni Mecmua dergisinde yayımlanır. Derginin kapağında Mehmed Nâzım ismi sol taraftaki blokta, en altta yer alır. 

    Nâzım Hikmet’in ilk şiiri 3 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua dergisinde Mehmed Nâzım imzasıyla yayımlanır. Henüz 16 yaşındaki şair, “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” şiiriyle derginin kapağından okuyucuya duyurulur. Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Yeni Mecmua dergisinin yazar kadrosunda Yahya Kemal, Halide Edib (Adıvar), Refik Halid (Karay), Mehmet Fuat (Köprülü), Ahmet Emin (Yalman) gibi döneminin önemli isimleri vardır. 

    sıradışı eserler

    2. KİTAPTA İLK ŞİİR / 1920 

    Nâzım Hikmet’in şiirinin çıktığı ilk kitap ise Numaralı Kitaplar serisinden 1920’de Tanin Matbaası’nda 64 sayfa olarak basılan Üçüncü Kitap’tır. Burada Nâzım Hikmet’in “İman” ve “Namus” isimli şiirleri kendi ismiyle yer alır. Şair henüz 18 yaşındadır. Orhan Seyfi (Orhon), Celâl Sahir (Erozan), Vâlâ Nureddin, Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Yusuf Ziya’nın (Ortaç) da aralarında bulunduğu dönemin genç kalemleriyle kolektif olarak çıkarılan Numaralı Kitaplar, Yeni Edebiyat Neşriyatı adlı yayınevi tarafından 8 adet basılmıştır ve “şiir, hikaye, temaşa” üst başlığını taşır. Nâzım Hikmet ilk dönem şiirleriyle bu serinin beş kitabında vardır.

    Sıradışı eserler
    1920’de dönemin genç, geleceğin usta edebiyatçılarını biraraya getiren Numaralı Kitaplar serisinden Üçüncü Kitap ve Nâzım’ın şiirinin yer aldığı sayfa.

    3. İLK FOTOĞRAF / 1920

    Nâzım Hikmet’in bir yayında kullanılan ilk fotoğrafı, Ümid dergisinin 26 Ağustos 1920 tarihli 8. sayısındadır. Dergide çıkan “Lades” şiiri, şairin fotoğrafıyla okura sunulmuştur. 18 yaşındaki genç şair, bu şiiri “Güzide Halam’a” diye ithaf etmiştir. Aynı fotoğraf iki ay sonra Alemdar gazetesinin 30 Ekim 1920 tarihli sayısında, “Kısm-i Edebi” ekinde yayımlanacaktır.

    sıradışı eserşer
    Şairin yayımlanan ilk fotoğrafı 1920 Ağustos’unda çıkan Ümid dergisindeki şiirinin üzerinde yer alıyor.

    4. BATI’DA YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1925  

    Nâzım Hikmet, Aydınlık ve Orak Çekiç dergilerinde yazdığı yazılardan dolayı Takrir-i Sükun Yasası’na göre komünist örgütlenme ve propaganda ile içgüvenliği bozmaktan, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce 15 yıl kürek cezasına mahkum edilir. 1925 Haziran’ında polis tarafından arandığı İzmir’den gizlice İstanbul’a, annesi Celile Hanım’ın evine gelir; buradan Moda-Mühürdar açıklarında bekleyen bir takayla, tayfa kılığında Sovyetler Birliği’ne kaçar. 

    9

    Şairin memleketini gizlice terketmek zorunda kaldığı o Haziran günlerinde; Fransa’da Henri Barbusse ile Paul Vaillant Couturier’nin çıkardığı, sol camianın en prestijli dergilerinden Clarté’nin (Berrak) kapağında “Occident-Orient (Batı-Doğu)” şiiriyle Nâzım Hikmet Fransız okura duyurulur. Nâzım, derginin Haziran 1925 tarihli sayısındaki şiirinde, 1923’te ölen ünlü Fransız oryantalist romancı Pierre Loti’yi şu dizelerle yerecektir: 

    “… 

    Çürük Fransız kumaşlarını 
    yüzde beş yüz ihtikarla şarka satan: 
    Piyer Loti! 
    Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer! 

    Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer, 
    Şarkın kurtulduğu gün 
    senin ruhunu 
    köprü başında çarmıha gerer 
    karşısında cıgara içerdim! 
    …” 

    Nâzım Hikmet’in Clarté’de yayınlanan “Piyer Loti” şiiri, Batı’da bir dergide yayımlanan bilinen ilk şiiridir. Yazar Nedim Gürsel ise Pierre Loti İstanbul’da adlı kitabında, “Nâzım Hikmet’in de, yıllar sonra Paris’te, bu şiirinde Loti’ye haksızlık ettiğini söylediğini Abidin Dino’dan dinlemiştim” diye yazacaktır. 

    5. ŞAİRLER DE ÇİZER / 1929 

    İlk kadın ressamlarımızdan Celile Hikmet’in oğlu Nâzım Hikmet, annesi gibi hem resime-çizime meraklıydı hem de bu yeteneğini az sayıda da olsa kimi kitabında imzasız olarak sergilemekten kaçınmamıştı. Öyle ki 835 Satır kitabının 1929’daki ilk baskısının kapağı Nâzım Hikmet imzalıdır. Kitabın bu ilk baskısındaki tipografik yaklaşım, döneminin Rus konstrüktivizm akımından etkilenmiş görünür. 1928’e kadar Moskova Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) hem öğrencilik hem eğitmenlik yapan şairin şiirlerinde de bu akımdan izler görülür. 

    “İyi haber: İpekçilik broşürleri işi gitgide yoluna giriyor. Şimdi bana broşür başına kaç para vermek lazım geldiği hakkında müzakere olunuyor. Broşürlerin kaynak resimlerini de bana yaptırıyorlar”. Nâzım Hikmet’in Piraye Hanım’a Bursa Cezaevi’nden yazdığı bu tarihsiz mektup, şairin bibliyografyasında müstesna bir yer edinen çizerliğini de gözler önüne seriyor. Bursa Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nin desteğiyle yayınlanmış 7 adet broşürün metinlerinde ve metin içi çizimlerinde şairin imzasının olduğunu müjdeliyor. 

    10

    6. ‘MÜMTAZ OSMAN’ İMZALI OPERET / 1933 

    Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ve 1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminin senaryosunu ve filmdeki şarkıların sözlerini Mümtaz Osman yazmıştı. Nâzım Hikmet, İpek Film ve yönetmen Muhsin Ertuğrul’la ilk Türkçe operet-film için anlaşmış, o da senaryo ve operet güfteleri için daha önce Darülbedayi’de “Kafatası” ve “Bir Ölü Evi” piyesleri için beraber çalıştığı Nâzım Hikmet’le el sıkışmıştı. 

    Peki şair neden Mümtaz Osman müstear ismini kullanmıştı? 1932’de Nâzım Hikmet’in Gece Gelen Telgraf kitabıyla ilgili soruşturma açılmış, dönemin anti-komünist havasıyla okların her geçen gün üzerine yöneldiği şair, çareyi mahlas kullanmakta bulmuştu. Tıpkı daha sonraki film senaryolarında kullanacağı Selma Muhtar, M. İhsan, Ercümend Er ve İhsan Koza takma adları gibi. 

    İlk gösterimi 22 Ocak 1933’te yapılan, başrollerinde Feriha Tevfik, Ercüment Behzat ve Hazım Körmükçü’nün yer aldığı filmin bir de şarkı kitapçığı çıkacaktır. İstanbul’da ve İzmir’de dağıtılan ve içinde Nâzım Hikmet’in külliyatına girmemiş şiirlerin bulunduğu bu ufacık çok nadir kitapçığın kapağının üzerinde de Mümtaz Osman yazacaktır. Kitapçık, filmin gösterime girdiği 1933’te sinemalarda dağıtılmış ve Nâzım Hikmet’in o yıl basılan tek eseri olmuştu. 

    1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminde, filmle aynı adı taşıyan ve sözlerini Nâzım Hikmet’in yazdığı, Hazım Körmükçü’nin seslendirdiği parça, taş plak olarak piyasaya çıkmıştı.
    Parçayı, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz. 

    Aynı yıl, filmde geçen ve sözlerini Nâzım’ın yazdığı “Aldatursa Beni Karum” adlı parça ile yine kendisinin yazdığı “Söz Bir Allah Bir” operetinin “Sorguya Çekme Beni” isimli parçası da Hazım Körmükçü’nün sesinden Gramofon Plak Şirketi tarafından plak olarak basılır. Plağın kapağında “Karım Beni Aldatırsa filminden” ibaresi yer alır ve filmdeki koro da Hazım Körmükçü’ye eşlik eder. 

    Nâzım Hikmet, “Mümtaz Osman” takma adıyla yazdığı iki operetin şarkı sözlerinin plağa aktarılmasıyla da telif ücreti alır. Bursa Cezaevi’nde mahpusluğu sırasında 5 Temmuz 1933 tarihinde eşi Piraye Hanım’a gönderdiği mektupta bu plakla ilgili şunları yazar: “Benim piyes işinin peşine düştüğün çok iyi. Bir de Vedat canıma, Vedat biriciğime söyle; onun da tanıdığı, İpekçi’lerden tanıdığı bir Sarı İhsan vardır. Bu ihsan benim ‘Karım Beni Aldatırsa’ filminin plaklarıyla alakadar. O plakların parasını da Vedat ondan sorsun”. 

    7. YAZDI VE YÖNETTİ: GÜNEŞE DOĞRU / 1937 

    Nâzım Hikmet’in 1937’de yazıp yönettiği tek uzun metrajlı filmi olan “Güneşe Doğru”, şairin kayıp eserlerinden biri. Arif Dino, Mediha Baran, Ferdi Tayfur, Safiye Ayla, Neyzen Tevfik gibi isimleri kadrosunda toplayan filmin kendisi gibi afişi de kayıp. Aradan geçen 84 yılda “Güneşe Doğru”nun çekildiğine dair en önemli kanıt ise iki sinema ilanı. 

    28 Ekim 1937’de İstanbul İpek ve İzmir Elhamra sinemalarında gösterime girdiği bilinen “Güneşe Doğru”nun Eskişehir Asri ve Yeni Sinema’ya ait bu sinema ilanları, filmin 6 Kasım 1937’de Eskişehir’de de gösterime girdiğini belgeliyor ve içeriğine dair önemli detaylar veriyor. İpek Film, filmi tanıtırken yerelliğe, “memleket filmi” oluşuna vurgu yapmış: “Üç senelik bir ayrılıktan sonra Türk rejisörleri – Türk artistleri – Türk musiki üstadları – Türk teknisyenlerinin yaptığı – Aşk – Güzellik – Vatan severlik – Heyecan ve sergüzeşt filmi” denilirken, 1934 yapımı “Leblebici Horhor Ağa”ya da vurgu yapılmış. 

    Sinema ilanlarında filmin konusu ve oyuncularına dair detaylı bilgiler yer alırken senarist ve yönetmen olarak Nâzım Hikmet ismine rastlanmaması şaşırtıcı değil. “Güneşe Doğru”nun çekileceği sırada, 1936’yı 1937’ye bağlayan gece, “komünistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım Hikmet gözaltına alınıp tutuklanacak ve 1937’nin ilk birkaç ayını Sansaryan cezaevinde geçirecektir. 

    “Güneşe Doğru” filminin Eskişehir’deki Asri ve Yeni Sinema’ya ait el ilanlarında, yönetmen ve senaryo yazarı olarak Nâzım Hikmet’in adı -malum sebeplerle- geçmiyor. İlan metninin son cümlesi ise dönemin samimiyet algısını göstermesi bakımından ilginç: “Bu yeni yerli filmimizin mevzuunun son kısmını bütün halkımızın merak edip göreceği bir eser olduğundan, koymuyoruz”. 

    8. YAŞARKEN TÜRKİYE’DEKİ SON ESERİ / 1949 

    Yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiyem’de Türkçemle yasak”. 

    Nâzım Hikmet 11 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı Otobiyografi şiirinde bu notu düşmüştü defterine iki satırla. 

    1949’da Nâzım Hikmet henüz Bursa cezaevindeyken, Ahmet Halit Kitabevi, şairin yazdığı La Fontaine’den Masallar’ı “Ahmet Oğuz Saruhan” takma adıyla yayımlayacak, bu çeviri-uyarlama yapıt Nâzım Hikmet yaşarken Türkiye’de basılan son eseri olacaktı. Şairin bu tarihten sonra Türkiye’de ve Türkçe basılan ilk eseri için 16 yıl daha, yani 1965’i beklemek gerekecek; 1963’te vefat eden Nâzım bunu da göremeyecekti. 

    Nâzım Hikmet, çeviri-uyarlama olan La Fontaine kitabında “Ahmet Oğuz Saruhan” ismini kullanmış. 

    9. HİROŞİMA’YI UNUTMAYAN ŞAİR – 1955 

    Kitaplarının memleketinde yasak olduğu yıllarda, bütün dünyada Nâzım Hikmet şiirleri çevriliyor; Hindistan’dan Japonya’ya, İsrail’den Ukrayna’ya okurlar Nâzım Hikmet’i keşfediyordu. 

    Japonya’da da ilk Nâzım Hikmet kitabı 1955’te yayımlandı. Kitabın ismi Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden’di. Ferhad ile Şirin Nâzım Hikmet’in 1948’de Bursa Cezaevi’nde yazdığı bir tiyatro oyunuydu ve ilk defa 1953’te “Bir Aşk Masalı” adıyla Moskova Dram Tiyatrosu’nda sahnelendi. İşte bu ilk Japonca Nâzım kitabında, Moskova’daki o piyesten siyah-beyaz bir Nâzım Hikmet fotoğrafı da vardır. 

    Japonya’da ilk basılan Nâzım kitabı: Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden. 
    1956’da çıkan Japonca olarak ve sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu kitabında Nâzım Hikmet’in meşhur şiiri. Sağdan sola ve yukardan aşağı! 

    1956’da da iki Nâzım Hikmet kitabı daha çıkar Japoncada. Biri sadece 250 adet basılan Dört Hapishaneden, diğeri de sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu. İçsayfada şairin bir portresinin de yer aldığı bu avuç içi kadar iki kitap, Japon halkının geçmiş yaralarına bir merhem niteliği de taşır. Japon okurlar özellikle şairin Hiroşima’ya bir ağıt olarak 1956’da yazdığı “Kız Çocuğu” şiirini öyle benimseyecektir ki, kitap 1958’de çok dramatik görseller ve özel bir baskıyla tekrar çıkacaktır. 

    1961’de ise Japonya’da Seçilmiş Şiirler kitabı çıkar. Kutulu özel bir baskıyla ve kapağında Türkçe “Nâzım Hikmet, Seçilmiş Şiirler” yazısıyla. Kendi dilinde şiirleri basılması yasak olan usta şair, Japonya’da Japonca bir kitapta Türkçe olarak duyurulur. Bu, Japon halkının Hiroşima’yı unutmayan Nâzım Hikmet’e selamıdır. 

    10. İTALYANCA NÂZIM VE ARA GÜLER – 1961 

    Ölümünden birkaç sene evvel, Galatasaray’daki Ara Cafe’de her zamanki masasında oturan Ara Güler’in yanına bu kitapla gittiğimde, daha kitabın o kırmızı mukavvasını görür görmez gözleri ışıldamış ve o kendine has üslubuyla kalayı basmıştı: “Ulan p……. beni astırmak mı istiyorsun? Nereden buldun o kitabı?” 1961’de Torino’da İtalyanca ve Türkçe olarak basılan In quest’anno 1941 yani Şu 1941 Yılında kitabı! İtalya’da İtalyanca ve Türkçe, kırmızı mukavva kutusunda, 1. sınıf kuşe kağıda basılmıştı. Kitabın içindeki şiirlere eşlik eden siyah-beyaz Türkiye manzaraları fotoğraflarıyla. Ama kitabın künyesinde herhangi bir isim yoktu. Ancak fotoğraflar, “bunları böyle ancak Ara Güler çekebilir” diye bağırıyordu. 

    Türkiye’de Nâzım Hikmet’in adını bile anmanın yasak olduğu o yıllarda Ara Güler 33 yaşında ama kendini kanıtlamış bir fotoğrafçıydı. İki isim bu kitapta biraraya gelmiş ve bu müthiş eser ortaya çıkmıştı. Zor bela, yalvar yakar Ara ağabeyi ikna edip, kitaba imzayı attırdım o gün. 1961’in o yasak yıllarındaki bu gizli ortaklık da belgelenmiş oldu; 60 yıl öncenin yazılmamış tarihi geç de olsa rayına oturdu. 

    Nâzım’ın İtalya’da basılan kitabının kapağı ve Ara Güler’in yıllar sonra yazdığı ithaf: “Merhaba-Ara Güler”. Kitap, şiirlerin orijinallerini ve İtalyancalarını yanyana sunuyor. 

    10+1. 1965’TEKİ BÜYÜK UTANÇ 

    Resmî Gazete’nin 17 Aralık 1965 Cuma günü yayımlanan 12179 numaralı sayısı, iki yıl önce vefat etmiş şair Nâzım Hikmet ile ilgili yeni bir yasağı duyuruyordu. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ve Başbakan Süleyman Demirel imzalı kararname, Paris’te 1959’da çıkan, şairin kendi sesiyle 13 şiirini Fransızca okuduğu “La Voix de Nâzim Hikmet” adlı 33 devirlik plağın yurda girişini ve dağıtılmasını yasaklıyordu. 1963’te Moskova’da vefat ettikten sonra bile yurdunda, Anadolu’da bir köy mezarlığına dahi gömülmesine izin verilmeyen Nâzım Hikmet’in şimdi de sesinin Türkiye’ye girmesine izin verilmiyordu. Bu yasak, 61 yıllık ömrünün 12 yılı aşkın bir süresini hapiste geçiren şairin ödediği bedellerin belki de en küçüğüydü ama, bir utanç belgesi olarak tarihimize kazındı. 

    Şairin 1959’da Fransa’da yayımlanan ve içinde kendi sesiyle Fransızca olarak okuduğu 13 şiiri bulunan 33 devirli plak. Plağın arka kapağında, Polonya asıllı Fransız şair, gazeteci ve çevirmen Charles Dobzinski’nin (1929-2014) kaleme aldığı müthiş bir yazı bulunuyor. 
    1965’te, Nâzım’ın ölümünden iki yıl sonra Bakanlar Kurulu’nun Resmî Gazete’de yayımlanan yasak kararı. 
    Nâzım Hikmet’in Fransızca olarak seslendirdiği 13 şiirini, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz. 
  • Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!

    Ünlü şair 1951’de Türk vatandaşlığından çıkarıldıktan sonra Polonya vatandaşlığı için başvurmuş ve 1955’te kabul edilmişti. Nâzım Hikmet’in Varşova arşivlerindeki başvuru ve kabul belgeleri ilk kez günışığına çıkıyor.

    Varşova’da Nâzım Hikmet’in izini sürüyoruz. Onun “Saman Sarısı” adlı şiirine ilham veren Varşova Bristol Oteli akşam ışıl ışıl parlıyor. Şehrin merkezindeki bu seçkin mekan 1901 senesinde açılmış; mucizevi şekilde 2. Dünya Savaşı’nın korkunç yıkımında ayakta kalabilmiş. Savaş sonrası, Nâzım’ın burada kaldığı yıllarda devletin işlettiği bir otel olarak hizmet vermiş; 1970’lerin sonunda kapanmış. 1993’te restore edildikten sonra tekrar otel olarak hizmete giren bu tarihî bina, 2005 ve 2013’te de restorasyon görmüş. Halen de şehrin hafızasını yaşatan en özel mekanlardan birisi.

    Polonya ulusunun büyük şairi Adam Mickiewicz’in 1855’te Istanbul’da öldüğü ev, bugün bir müze olarak korunuyor. Ne yazık ki, Polonya vatandaşı da olan Türk şairi Nâzım Hikmet adına Varşova’da bir plaket bile bulunmuyor.

    17 Haziran 1951’de Türk vatandaşlığından çıkarılan Nâzım Hikmet, 3 Haziran 1963’teki ölümüne kadar Moskova’da yaşadı; çeşitli ülkelere seyahatler yaptı. Şair Moskova’da yaşamasına rağmen Sovyetler Birliği vatandaşı değildi.

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    Kerç Boğazı’nın stratejik noktasında Yenikale, Kerç Boğazı’nın dar yerinde, Azak Denizi’ne giriş-çıkışları kontrol eden stratejik bir mevkideydi (üstte). Kerç kenti, adını Türkçedeki “karşı” sözcüğünden alıyor (altta).

    Nâzım’ın anne tarafından büyük dedesi, Konstanty Borzecki isimli Polonya kökenli bir subaydı. 1826’da Polonya’da doğmuş, Prusya’ya karşı 1848 ayaklanmalarına katılmış, yenilgi sonrasında 1849’da Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmış ve Osmanlı ordusunda yüzbaşı rütbesi ile görev almıştı. 1851’de Müslüman oldu ve Mustafa Celalettin ismini aldı. Kırım Savaşı’na katıldı. Paşa rütbesi ile Karadağ’da savaşırken yaralandı ve 1876’da hayatını kaybetti. 1869’ta yayımlanan Fransızca yazdığı Eski ve Modern Türkler kitabı Türk ulusçuluk düşüncesinin ilk eserlerinden birisi sayılır ve kendisinden sonraki kuşakları etkilemiştir.

    Türk vatandaşlığından çıkarılması sonucu vatansız kalan Nâzım Hikmet, büyük dedesi ile olan aile bağı nedeniyle 1955’te Polonya vatandaşlığına başvurdu. Biz de Varşova’da Nâzım’ın izini devlet arşivlerinde sürmeye karar verdik. Değerli dostlarımız Karol ve Kasia Zbikowski bize yardımcı oldular. Polonya devlet arşivlerine girerek Nâzım Hikmet’in Türkiye’de ilk kez yayımlanan olan Polonya vatandaşlık başvuru belgelerine ulaştılar ve bizim için tercüme ettiler.

    5 Ekim 1955 tarihinde Polonya vatandaşlığına kabul edilen Türk dilinin büyük şairi Nâzım Hikmet Ran, Bakanlar Kurulunun 5 Ocak 2009 tarihli kararıyla yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu!

    Belge 1: Nâzım’ın iltica talebi

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    Nâzım’ın iltica talebi “Polonya Halk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’na, Borzencki Nâzım, Nâzım ve Celile oğlu, Selanik 13 Ekim 1902 doğumlu. Rica olunur. Türk vatandaşlığından çıkarılmam ve vatansız bir kişi olarak yaşamam nedeniyle lütfen bana Polonya vatandaşlığı veriniz. Aile büyüklerimden birisinin Polonyalı olması nedeniyle bu talebi yapmaktayım. Nâzım Hikmet Varşova, 28 Eylül 1955” Bu mektup Leh dilinde başka bir kişi tarafından elle yazılıp, Nâzım Hikmet tarafından yeşil mürekkep ile imzalanmıştır.

    “Polonya Halk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’na,

    Borzencki Nâzım, Nâzım ve Celile oğlu, Selanik 13 Ekim 1902 doğumlu.

    Rica olunur.

    Türk vatandaşlığından çıkarılmam ve vatansız bir kişi olarak yaşamam nedeniyle lütfen bana Polonya vatandaşlığı veriniz. Aile büyüklerimden birisinin Polonyalı olması nedeniyle bu talebi yapmaktayım.

    Nâzım Hikmet

    Varşova, 28 Eylül 1955″

    Bu mektup Leh dilinde başka bir kişi tarafından elle yazılıp, Nâzım Hikmet tarafından yeşil mürekkep ile imzalanmıştır.

    Belge 2

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    “Devlet Konseyi’ne Talep, Borzencki Nâzım’a Polonya vatandaşlığı verilmesi hakkında Borzencki Nâzım, 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Polonya vatandaşlığı talep etmektedir. Eserlerini Nâzım Hikmet adıyla yayımlayan seçkin şair, aile büyüklerinden birisinin Polonyalı olduğunu beyan etmektedir. Borzencki Nâzım bugün vatansız bir kişidir ve Türk vatandaşlığından çıkartılmıştır. Devlet Konseyi ofisi, konseyden aşağıdaki kararı oylamasını talep etmektedir: Polonya vatandaşlığı hakkındaki 8 Ocak 1951 tarihli yasanın 10. ve 13. maddelerine istinaden Devlet Konseyi 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Hikmet ve Celile oğlu Borzencki Nâzım ‘a Polonya vatandaşlığı

    “Devlet Konseyi’ne Talep,

    Borzencki Nâzım’a Polonya vatandaşlığı verilmesi hakkında

    Borzencki Nâzım, 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Polonya vatandaşlığı talep etmektedir. Eserlerini Nâzım Hikmet adıyla yayımlayan seçkin şair, aile büyüklerinden birisinin Polonyalı olduğunu beyan etmektedir. Borzencki Nâzım bugün vatansız bir kişidir ve Türk vatandaşlığından çıkartılmıştır. Devlet Konseyi ofisi, konseyden aşağıdaki kararı oylamasını talep etmektedir:

    Polonya vatandaşlığı hakkındaki 8 Ocak 1951 tarihli yasanın 10. ve 13. maddelerine istinaden Devlet Konseyi 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Hikmet ve Celile oğlu Borzencki Nâzım ‘a Polonya vatandaşlığı verir.

    Varşova 3 Ekim 1955”

    Belge 3

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    “Polonya Devlet Konseyi Kararı 17/55 – 5 Ekim 1955 Devlet Konseyi’nin vatandaşlık verdiği isimler: 4. Borzecki Nâzım”

    “Polonya Devlet Konseyi Kararı 17/55- 5 Ekim 1955

    Devlet Konseyi’nin vatandaşlık verdiği isimler: 4. Borzecki Nâzım”

    Saman Sarısı

    Seher vakti habersizce girdi gara ekspres
    kar içindeydi
    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
    peronda benden başka da kimseler yoktu
    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
    perdesi aralıktı
    genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
    bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
    baktım arkasından
    üst ranzada ben uyuyorum
    Varşova’da Biristol Oteli’nde
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
    oysa karyolam tahtaydı dardı
    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    ak boynu uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    oysa karyolası tahtaydı dardı
    vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
    … “

  • Nâzım’dan Şarlo’ya barışa, dostluğa ve tarihe atılan imzalar

    Nâzım’dan Şarlo’ya barışa, dostluğa ve tarihe atılan imzalar

    Charlie Chaplin, 1954 yılında Dünya Barış Konseyi’nin barış ödülünü alır. Ödülün altında kimsenin bugüne kadar dikkatini çekmeyen meşhur bir imza vardır: Nâzım Hikmet! Aynı ödülü 1950’de alan Nâzım ile Şarlo’nun kesişen hayat hikayelerine, Nobelli biliminsanları Frédéric Joliot-Curie ve eşi Irène Joliot-Curie de dahil olacaktır. 

    Meşhur aktör ve yapımcı Charlie Chaplin, namı diğer Şarlo, 5 Haziran 1954’te İsviçre’de Cenevre Gölü kıyısındaki malikanesinin bahçesinde Dünya Barış Konseyi’nin ödülünü almıştı. Barış ödülünün üzerinde iki imza vardı; biri konsey başkanı Frédéric Joliot-Curie’ye aitti, diğeriyse ödül jürisi başkanı Nâzım Hikmet’e! 

    Chaplin,-Charlie_01
    Kader ortaklarını birleştiren imzalar Gerçek adı Charles Spencer Chaplin olan, Türkiye’de daha çok Şarlo adıya tanınan “Charlie”, bir anlamda Nâzım’la aynı kaderi paylaşmış, “komünist avı” nedeniyle Avrupa’dan ABD’ye dönememişti. 1954’de kendisine verilen barış ödülünü İsviçre’deki evinde aldı. Ödülde Nâzım Hikmet’in imzası vardı.

    O dönem Sovyetler Birliği tarafından kurulan ve amacını “dünya barışı, silahsızlanma, insan hakları ve sosyal adalet için çalışmak” olarak ifade eden Dünya Barış Konseyi’nin (World Peace Council) başkanı da, ölene kadar bu görevi yürüten Fransız fizikçi Frédéric Joliot-Curie idi (1900-1958). 

    Bu yazıda iki büyük sanatçı, Charlie Chaplin ve Nâzım arasındaki bağlantıları paylaşmak istedim. Bunlar sadece bir imzayla sınırlı değildir; Nâzım Hikmet, Şarlo’yu uzun yıllardır takdir etmektedir. Şöyle anlatmış bu takdiri: “Ne yazık ki ben Şarlo’nun son filmini görmedim. Ama bak ne oldu. 20. yüzyılın en büyük dram yazıcısına, rejisörüne, aktörüne, yani asrımızın Şekspir’ine; dünya barış hareketi, dünya barış mükâfatını verdi. Ben, bu barış mükâfatlarını dağıtan jürinin başkanıyım. Bu mükâfatı meşhur bestekar Şoskatoviç’e de (Dmitri Dmitriyevich Shostakovich) verdik. İkisinin diplomalarını imzaladım. Ömrümde imzam böylesine şerefli ve tarihi vesikaya ilk defa konduğu için, kağıtları imzalarken bayağı elim titrediydi. Fransız parlamentosu fahri başkanı Edvart Herio’ya da (Édouard Marie Herriot) barış mükâfatı verildi. Onun diplomasını da ben imzaladım” (Aydın Aydemir – Nâzım, Nâzım, s. 301). 

    Nâzım Hikmet’in Şarlo’ya ilgisi yıllar öncesine dayanır. 23 Kasım 1935’te Akşam’da Orhan Selim imzasıyla yazdığı yazıda Cemal Nadir’in Amca Bey adlı karikatür karakterini Şarlo’yla kıyaslar: “Bay Amca filozofide materyalisttir. Onun materyalizmi ile Şarlo’nunki arasında bir benzerlik vardır. İkisi de hayatı severler, ikisi de her şeyden önce maddeye inanırlar”. 

    Screen-Shot-2016-12-20-at-15
    u1256626inp.jpg
    IMG_4388
    ‘Dünya şairini serbest bırakın’ 1948’de Nâzım Hikmet on yıldan uzun bir süredir hapistedir. Aralarında Aragon, Tristan Tzara, Picasso, Camus, Sartre gibi yazar ve sanatçıların bulunduğu aydınlar, serbest bırakılması için büyük bir kampanya başlatırlar. Aynı dönemde Nâzım da açlık grevine başlar, dostları da ona destek vermek için Nâzım Hikmet adlı bir gazete çıkarır.

    Bir okurdan gelen mektup üzerine de bir hafta sonraki “Şarlo ve Materyalizm” başlıklı yazısını tamamen Şarlo’ya ayırır. Bu yazıda bir yandan Şarlo hakkında düşüncelerini bir yandan da “materyalizm” kelimesinin toplumda ne kadar yanlış anlaşıldığını açıklar. Bu konu birkaç yazı boyunca sürer. 

    IMG_4390
    Materyalizm ve Şarlo üzerine Nâzım Hikmet 23 Kasım 1935’te Orhan Selim imzasıyla Akşam’a bir yazı yazar ve Cemal Nadir’in Amca Bey adlı karikatür karakteriyle Şarlo’yu materyalizm açısından ele alır. Bir okurdan gelen mektup üzerine de bir hafta sonraki “Şarlo ve Materyalizm” başlıklı yazısını tamamen Şarlo’ya ayırır ve “materyalizm” kelimesinin toplumda ne kadar yanlış anlaşıldığını açıklar. 

    Nâzım Hikmet, Ekber Babayef’le yaptığı sohbette de temeli hemen anlaşılan sanatı ve sanatkârları diğerlerine tercih ettiğini belirtirken Şarlo’nun ismini Shakespeare, Tolstoy, Gogol ve Balzac’la beraber anmıştır (Ekber Babayef, Nazım Hikmet, Bütün Eserleri, 1972, Cilt VIII, s.460). Ölümüne iki yıldan az bir zaman kala, 11 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı “Otobiyografi” şiirinde Şarlo’yu yine anar: 

    … sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım /
    şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile 

    Bu dizeler bile şairin Şarlo’ya ne kadar değer verdiğini göstermeye yeter. Aynı şiirde şu dizeler de vardır: 

    … otuzumda asılmamı istediler 
    kırk sekizimde/ Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de 

    Şimdi biraz geriye gidelim ve Nâzım Hikmet’in barış ödülüne bakalım. Evet, Şarlo’ya 1954’te verilen bu ödül, 1950’de de Nâzım Hikmet’e verilmiş, o yılın Kasım ayında Varşova’da toplanan Dünya Barış Konseyi, bu ödüle Nâzım’ı layık görmüştü. 

    1433337625189
    Nâzım: Chaplin, Shakespeare ayarında Nâzım Hikmet, Ekber Babayef’le yaptığı sohbette temeli hemen anlaşılan sanatı ve sanatkârları diğerlerine tercih ettiğini belirtirmiş; Charlie Chaplin’in ismini Shakespeare, Tolstoy, Gogol ve Balzac’la beraber anmıştı.

    1948’de Nâzım Hikmet on yıldan uzun bir süredir hapistedir. O yıl Sabahattin Eyuboğlu’nun çevirdiği şiirleri Fransa’da yayımlanır. Aragon’un, Maison de la Pensée Française’de okuduğu bu şiirler binlerce kişiyi etkiler. Bir yıl sonra Paris’te şair Tristan Tzara başkanlığında “Nâzım Hikmet’i Kurtarma” komitesi kurulur. Aragon’un yanında Picasso, Camus, Sartre gibi pek çok sanatçı Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için başlatılan eylemlere katılır. 

    Yurtiçinde de Ahmet Emin Yalman’ın 19 Ağustos 1949’da Vatan’da kaleme aldığı “Fikret ve Nâzım Hikmet” başlıklı yazısıyla af konusu gündeme gelir. Şairin suçu artık gazetelerde yer alan bir tartışma konusudur. 

    19 Kasım 1949’da Tzara, Başbakan Menderes’e bir mektup gönderir. Arkasından pek çok kuruluş Türkiye Cumhuriyeti idarecilerini mektup yağmuruna tutar. Nâzım Hikmet, ayrı bir yazı konusu olabilecek gelişmeler ve açlık grevinden sonra, 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur; ama affedilmemiş, cezasının üçte ikisi indirilmiştir. 

    nazım
    Hapisten çıktıktan sonra 13 sene yaşayabildi Nâzım Hikmet, dünyadan ve Türkiye’den gelen yoğun baskılar üzerine 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuştu; ama affedilmemiş, cezasının üçte ikisi indirilmişti. Büyük şair daha sonra yurtdışına gitmek zorunda kalacak ve 1963’te Rusya’da ölecekti. 

    22 Kasım 1950’de Dünya Barış Konseyi’nin Varşova’da yapılan toplantısında, Nâzım Hikmet’in Pablo Neruda, Pablo Picasso, Paul Robenson ve Wanda Jakubowska ile beraber barış ödülü aldığı duyurulur. Pasaport isteği geri çevrilen şair, bu toplantıya katılamaz. Ödülünü onun adına teslim alan Neruda, törende yaptığı konuşmada Nâzım Hikmet için şöyle der: “Cezavindeki yılları boşa geçmedi. Nâzım’ın lirik yapıtları en yüksek noktasına orada ulaştı. Sesi dünyanın sesi oldu. Barış için savaşın bu önemli günlerinde şiirlerimin onun şiirleriyle yan yana olmasından gurur duyuyorum” (Mehmet Fuat, A’dan Z’ye Nâzım Hikmet, YKY, İstanbul, 2002, s. 252). 

    Nâzım Hikmet ödülünü 17 Kasım 1951’de Prag Üniversitesi’nde alacaktır. Bugün Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nda sergilenen ödülün metninde, Fransızca olarak: “Halklar arasındaki barışa yaptığı müstesna katkıları ve kendisinin tüm faaliyetlerini gözönünde bulunduran Dünya Barış Konseyi, 1950 Uluslararası Barış Ödülü’nün Nâzım Hikmet’e verilmesini kararlaştırmıştır / Dünya Barış Konseyi Başkanı Frédéric Joliot-Curie ve uluslararası barış ödülleri jürisi başkanı Pietro Nenni. Paris, 9. 2. 1951” yazmaktadır (Kıymet Coşkun – Barışın Şairi Nazım Hikmet kitabından). 

    Pietro Nenni (1891-1980) İtalyan sosyalist politikacıdır. 1911’de Trablusgarp’taki Osmanlı Devleti-İtalya savaşını protesto ettiği için hapse girer. Faşistlerin iktidara gelmesinden sonra Fransa’ya giden Nenni, İspanya İçsavaşı’nda Cumhuriyetçilerin safında savaşır, onlar yenilince önce Fransa’ya daha sonra 1943’te İtalya’ya döner. Değişik hükümetlerde bakanlık ve uzun yıllar İtalyan Sosyalist Partisi’nin genel sekreterliğini yapar. İspanya’da İçsavaş ve Faşizm adlı kitabı Türkçe’ye de çevrilip basılmıştır. 

    Diğer imzanın sahibi Frédéric Joliot-Curie ise 1930’da doktorasını bitirmiş, “Yapay Radyoaktiflik” üzerine yaptığı çalışmalarla 1935’te karısı Irène’le birlikte Nobel Kimya Ödülünü kazanmıştır. 2. Dünya Savaşında Almanların işgal ettiği ülkesini terketme tekliflerini reddederek direniş hareketine katılır. Savaştan sonra da, ölene kadar dünya barışı için vargücüyle çalışır. 

    Tam burada Nâzım Hikmet’in ‘Karımın İstanbul’dan Yazdığı Mektup’ şiirinin hikâyesi de anlatılmalı. 

    IMG_4186
    İki dünya şairi: Nâzım ve Neruda 1950’de Nâzım Hikmet’e verilen Barış Ödülünü de, onun adına bir diğer dünya şairi Pablo Neruda alacaktı. Ödül bugün Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfında sergileniyor (solda). İki büyük şair, hemen sonraki yıllarda karşılaşacaklardı (sağda). 

    1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’da kalan karısı Münevver ile 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Münevver’in yazdığı 100. mektup, Kitap-lık dergisinin Mayıs 2009 tarihli sayısında Melih Güneş tarafından yayımlandı. Nâzım Hikmet’in altı sayfalık bir şiir haline getirdiği bu mektubun kısa bir bölümünde Münevver Hanım şöyle yazmaktadır: 

    “Bu akşam da bir havadis verdiler radyoda, Irène Joliot-Curie ölmüş, tanıdığım imiş gibi üzüldüm, daha gençti, lösemiden ölmüş, sebep de radyom araştırmaları dediler. Kaç sene evvel daha pek gençtim, “Marie Curie” kitabını okumuştum, o kitab aklıma geldi, bir de Ludwig bir kitabında Madam Küriden, iki Yunan heykeli gibi iki genç kız, genç kız da değil ya, iki kız çocuğundan bahseder. Çocuklardan biri Irène Curie. Çocuğun bu gün lösemiden ölmüş olması bana çok dokundu, mücerret bir şahsiyet, bir bilim adamı değil yanlız ölen, o küçük çocuk. Ne tuhaf, Irène Jo-liot-Curie için ağladım bu akşam, asabım büsbütün bozuldu. Çok, ama çok acıdım. Kendisine öleceği zaman, Türkiyede hiç tanımadığı bir kadının ağlayacağını deselerdi, şaşardı halbuki. Kocasını düşündüm, keşke bir mektup yazsam ona, başsağlığı dilesem diye düşündüm, adresini bilmem”. 

    orviss-health-4-national-womens-history-month-29-638
    Nobelli çiftin trajik öyküsü Frédéric ve Irène Joliot-Curie, aileden bilimci ve Nobelli bir çiftti. Irène Joliot-Curie’nin 1956’da ölmesi üzerine, Nâzım eşi Münevver’den bir mektup almış, bu zamansız ölümden de bahseden mektubu altı sayfalık bir şiir haline getirmişti. 

    Irène Joliot-Curie 17 Mart 1956’da öldüğüne göre, mektup o tarihe yakın günler içinde yazılmıştır. Irène, Curie’lerin büyük kızıydı. 1926’da Frédéric Joliot ile evlenmiş ve radyoaktivite üzerine annesiyle başladığı çalışmalarını sürdürmüştü. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, eşiyle birlikte Nobel ödülü alarak annesinden sonra bu ödülü kazanan ikinci kadın olmuştu. Curie’lerin küçük kızları Eve (1904-2007) ise önce gazeteciliği seçti, sonra da kocasıyla birlikte UNICEF için çalıştı. 1937’de annesi Marie Curie’nin hayatını anlatan kitabı yazdı. Büyük bir olasılıkla Münevver’in okuduğu kitaptı bu. Münevver’in mektubu ise, Nâzım’ın şiirine şöyle yansımıştı: 

    Bir kara haber de verdi bu akşam radyo: 

    Iren Jolio Küri ölmüş. 
    Daha gençti. 
    Yıllar var 
    bir kitap okudumdu 
    ölenin anası üstüne yazılmış. 
    Bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder, 
    -satırlar gözümün önüne geldi-
    sarışın iki Yunan heykeli gibi, der. 
    İşte bu çocuklardan biri öldü. 
    Bilmem ki nasıl anlatsam, 
    büyük bilgin, büyük adam, 
    ama şimdi lösemiden ölen 
    o sarışın kız çocuğu da. 
    Bu ölüm bana çok dokundu. 
    Iren Jolio Küri için 
    ağladım bu akşam. 
    Ne tuhaf. 
    Iren, deselerdi, Iren, 
    öldüğün zaman, 
    deselerdi. 
    Istanbullu bir kadın, 
    hem de hiç tanımadığın, 
    ağlayacak arkandan, 
    deselerdi, 
    şaşardı. 
    Kocası geldi aklıma, 
    bir mektup yazsam, 
    başsağlığı dilesem 
    diye düşündüm. 
    Adresini bilmiyorum ama. 
    Paris, Frederik Jolio Küri, desem, 
    gider miydi? 

    Bu mektubun ve şiirin yazılmasından iki yıl sonra Paris, Cezayir’de süren savaşı ve katliamı protesto edenlerin eylemlerine sahne olmaktadır. Frédéric Joliot-Curie bu yürüyüşlere Sorbonne Üniversitesinin öğretim üyeleri arasında katılmıştır. O günlerde Paris’te olan Nâzım Hikmet ise hasta kalbine güvenemediği için yürüyüşe katılamamış ama dostlarıyla seyretmiş, “Paris’te 28 Mayıs 1958” şiirinde bu hadiseyi yazmıştır: 

    … ah bu yürek ah bu yürek ah bu yürek 
    bu enfarktlı bu mendebur 
    ah bu yürek 
    koymadı ki aralarına girek. 
    önde milletvekilleri kurdeleli, 
    bir yanımda şahin gözlü montör piyer 
    bir yanımda ak sakallı profesör sorbon’dan… 

    Belki de Nâzım, karısının başsağlığı dileğini iletebilmiştir birara, kimbilir? Zira bu protesto yürüyüşünden sadece üç ay sonra Frédéric Joliot-Curie de ölecek, eşinin yanına Sceaux Mezarlığına gömülecekti. Şimdilik bildiğimiz, ortaya çıkarabildiğimiz, Nâzım’dan Şarlo’ya, oradan Curie ailesine uzanan bir dostluklar ve mücadeleler tarihinin mısraları, onurlu insan hikayeleri…

    3537580633_7b8be30e41_b
    Büyük bilimcilerin değerli anısına Bilim tarihine geçen Frédéric ve Irène Joliot-Curie, bugün birçok yayında, pullarda ve Nâzım’ın şiirlerinde yaşamaya devam ediyor. İki yıl arayla vefat eden çift, Paris yakınında Sceaux Mezarlığında, damatları ile yanyana yatıyorlar. Türkiye’de ise Güney Gönenç’in yazdığı, Frédéric Joliot-Curie’nin hayatını anlatan ve Hep Aranızda Olacağım adlı kitap 1983’te yayımlanmıştı.