Etiket: nazım hikmet

  • Türkiye’de 1 Mayıs’ın ilkleri: Dizelerle duyuldu işçinin sesi

    Türkiye’de 1 Mayıs’ın ilkleri: Dizelerle duyuldu işçinin sesi

    Osmanlı Devleti’nin son iki yılında (1922-1923) Türkiye’de de başlayan 1 Mayıs kutlamaları, dönemin dergilerinde de karşılık buldu. Özellikle şiirlerle-çizimlerle yansıtılan 1 Mayıs için, başta genç Nâzım Hikmet olmak üzere birçok edebiyatçı seferber oldu. Yeni Hayat dergisi 1922’de Ankara’da 1 Mayıs ve işçiler için ilk özel sayıyı çıkaracak, ilk şiiri yayımlayacaktı.

    YENİ HAYAT DERGİSİ / 1 MAYIS 1922

    İlk 1 Mayıs şiiri Saraçoğlu imzasıyla…

    Edebiyat-Tarihi-3
    “Sosyalist Fırka” ve “Yaşasın İşçiler” pankartlarının görüldüğü işçi bayramı kutlamasından bir kare.

    Yeni Hayat, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın (THİF) yayın organı olarak ilk sayısını 18 Mart 1922 tarihinde, Ankara’da İkaz Matbaası’nda yayımladı. Ankara’da eski harfli Türkçe çıkan ender Sol yayın­lardan biriydi. Haftalık çıkan derginin lejandı şöyleydi: “Bütün dünyanın emekçileri ve mazlum halkı birleşiniz!” Derginin sahip ve müdürü hanesinde “Nâzım” ismi yazıyordu. Dergiyi çıkaran bu isim, TKP’nin kurucuların­dan, THİF Genel Sekreteri, Tokat milletvekilliği de yapmış Nâzım Resmor Öztelli’ydi (1866-1935).

    Yeni Hayat’ın 1 Mayıs 1922 Pa­zartesi tarihli 7. sayısı, “1 Mayıs nüsha-i fevkalâdesi” üstbaşlı­ğını taşıyordu. Bu sayı, basın tarihimizdeki ilk 1 Mayıs özel sayısıydı.

    Derginin imzasız ilk yazısı­nın başlığı “1 Mayıs”tı. “Bundan otuz üç sene evvel 1889 sene­sinde ikinci defa olarak Paris’te toplanan Avrupa Sosyalistleri, Beynelmilel İkinci Sosyalist Kongresi’ni teşkil ve Bir Mayıs’ı kendilerine bayram ittihazıyla tesid etmişlerdi” satırlarıyla başlayan yazı şu cümlelerle bitiyordu: “Kralların, prensle­rin taçlarını, tahtlarını deviren bugünkü mazlum beşeriyetin, Lloyd Corcların ve hempalarının sernigûn (başaşağı) olduklarını görmekle de bahtiyar oldukları gün pek yakındır.”

    Yazının altında ise bir 1 Mayıs şiiri vardı (bu şiir, günümüze kadar yanlış ulaşan bir bilgi­yi de düzeltmek için önemli bir vesikadır; ilk 1 Mayıs şiiri olduğu kaydedilen Yaşar Nezihe Hanım’ın 1 Mayıs 1923 tarihli Aydınlık dergisinde çıkan şiirin­den tam 1 yıl önce yayımlan­mıştır).

    Edebiyat-Tarihi-1
    Mayıs 1922 tarihli Yeni Hayat dergisinin 1 Mayıs nüsha-i fevkalâdesi kapağı (altta solda). Yeni Hayat dergisinde Saraçoğlu imzalı ilk 1 Mayıs şiiri.

    “Saraçoğlu” imzasıyla çıkan tarihimizin ilk 1 Mayıs şiirinin tamamı şöyleydi:

    Mayıs bütün sinemizin süslü güzel gelini /

    Sanatının elmasıyla tezyin eder kendini /

    Kalbindeki gizli aşkı mesaiyi benimser /

    Demir renkli çehresinde altın nuru gülümser /

    Doğdu bu gün medeniyet insaniyet güneşi /

    Edebiyat-Tarihi-2

    Kapitalist hayatının söndü artık ateşi /

    Nasırlanan ellerinde emekçinin şan vardır /

    Ey emekçi vur çekici, vur oturma şan arttır /

    Bir Mayısın hatırası sevdasıdır ebedi /

    İnsanların gözlediği kutlu bayram bu idi /

    İşte bütün insanlığı tesid eden gün bugün /

    İşte bize pek sevinçli meserretli bir düğün /

    Ayrı yoktur bu meslekte işçi birlik koludur /

    Bu mesut gün dertleşmenin en birinci yoludur /

    Kutlu olsun bu mübarek, ferihli (neşeli) gün arkadaş /

    Bugün sanat çiçeğiyle taçlanıyor her bir baş.

    (Aydınlık dergilerinin taranmış nüshalarına TÜSTAV’ın iternet sitesinden ulaşılabilir.)

    Edebiyat-Tarihi-4
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sembol kapağı (altta solda). Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sembol kapağının orjinal çizimi.

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1923

    İlk 1 Mayıs çizimi ‘N. A.’ imzasıyla…

    İkdam gazetesinin 1 Mayıs 1923 tarihli ilk sayfasındaki haberde şöyle yazıyordu: “Bugün Amele Bayramı. İstanbul ame­lesinin tezahüratı. Bugün cihan amelesinin 39. defa olarak tesid edeceği (kutlayacağı) 1 Mayıs Amele Bayramı’nı bizim amelemiz de teside hazırlanmış­lardır.”

    Edebiyat-Tarihi-5

    1923’ün 1 Mayıs’ı ilk defa resmen “İşçi Bayramı” olarak kutlandı ve TKP’nin kurucularından Şefik Hüsnü Deymer’in (1887-1959) çıkardı­ğı Aydınlık dergisi 15. sayısında ilk defa 1 Mayıs’a özel bir kapak­la piyasaya sunuldu. “Bütün dünyanın işçileri birleşiniz!” le­jandlı derginin sembol kapağında; kırmızı fon üzerinde, kalpaklı, fesli, başörtülü, sarıklı, ülkenin bütün emekçi­leri ilk resmî 1 Mayıs’ı, “İşçi Günü 1 Mayıs” flaması altında kutlar­ken tasvir edilmişti. Bu kapak, Türkiye’de kutlanacak sonraki 1 Mayıs’lar için de sembol bir çizim oldu. “N.A” imzalı ve ilk defa dergimizde yayımlanan bu sembol kapağın suluboya orji­nal çiziminde ise, flamada “İşçi Bayramı 1 Mayıs” yazmaktaydı. “N.A” inisiyali kullanan sanat­çının kim olduğu ise ne yazık ki bugüne dek henüz öğrenileme­miştir.

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1923

    Yaşar Nezihe: ‘Ey işçi… Kuvvettedir hak‘

    Aydınlık’ın 1 Mayıs’ta çıkan sayısının içkapağında, ilk Türk kadın sosyalistlerinden Yaşar Nezihe (Bükülmez) (1882- 1971) imzalı “1 Mayıs İçin” şiiri yer alır. Yeni Hayat’taki ilk “1 Mayıs” şiirinden sonra, Türkçe ikinci 1 Mayıs şiiridir:

    Ey işçi!.. / Bugün hür yaşamak hakkı seninken /

    Patronlar o hakkı senin almışlar elinden. /

    Sa’yinle edersin de “tufeyli”leri zengin /

    Kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin? /

    Edebiyat-Tarihi-6
    Yaşar Nezihe Hanım ve Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sayısındaki şiiri.

    Rahat yaşıyor; işçi onun emrine münkad; /

    Lakin seni fakir etmede günden güne berbat. /

    Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden /

    Azmet de esaret bağı kopsun bileğinden. /

    Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün /

    Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün. /

    Ey işçi!.. / Mayıs Bir’de; bu birleşme gününde /

    Edebiyat-Tarihi-7

    Bî şüphe bugün kalmadı bir mani önünde… /

    Baştan başa işte koca dünya hareketsiz /

    Yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz. /

    Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin /

    Tazim ile, hürmetle sana başlar eğilsin. /

    Dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi /

    Bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi. /

    Herkes yaya kaldı, ne tren var, ne tramvay /

    Sen bunları hep kendin için şan ve şeref say… /

    Bir gün bırakınca işi halk şaşkına döndü /

    Ses kalmadı; her velvele bir mum gibi söndü. /

    Sayende saadetlere mazhar beşeriyet /

    Sen olmasan etmezdi teali medeniyet. /

    Boynundan esaret bağını parçala, kes, at! /

    Kuvvettedir hak. Hakkını haksızlara anlat.”

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1923

    Türkçe Enternasyonal: ‘Bu kavga en kati…’

    1 Mayıs sayısının ikinci sayfasında, 1870’de Eugène Pottier tarafından Fransızca yazılan ve 1888’de Pierre De Geyter tarafından bestelenen Enternasyonal marşı yankılanır. İşçi sınıfının marşı olarak kabul edilen Enternasyonal, bu yayınla ilk defa Türkçe olarak notalarıyla birlikte sunulur. Marş, sağ yumruk dirsekten kırık ve yumruk içi karşıya bakacak şekilde kaldırılarak söylenmektedir:

    Kalk ey lanetle damgalanmış /

    Aç ve çıplak mazlum dünya! /

    Zulme karşı yürekler yanmış, /

    Alevlenmiş bu dava! /

    Yıkalım bu köhne cihanı, /

    Kuralım bir yeni âlem: /

    Arzın sefil, mahkûm insanı /

    Arza hâkim olur o dem..

    (Nakarat)

    Bu kavga son, en kati, /

    Şanlı bir harp olur. /

    Enternasyonal’le /

    İnsanlık can bulur. /

    Yok bize hiç kimsenin imdadı /

    Sultanlardan, vezirlerden! /

    Bizi bunlardan kurtaracak /

    Kuvvetimizdir ancak /

    Parçalayıp köhne zinciri /

    Hükmü ele almak için, /

    Kızgın iken dövün demiri, /

    Ocakları körükleyin!

    (Nakarat)

    Demir kollu zahmet ordusu /

    Dünyada bizleriz ancak, /

    Zahmetkeşin fabrika, toprak; /

    Tembellere ölüm! Korku! /

    Cellatların başında bir gün /

    Şimşek çakar, ölüm gürler! /

    Al bayrakla doğan parlak gün /

    Bize kurtuluş getirir!

    (Nakarat)

    Aydınlık dergisinin sorumlu yayın müdürü de olan Sadrettin Celal (Antel) (1890-1954), “1 Mayıs” başlıklı başyazısında 1 Mayıs’ın resmî olarak kutlanmasına dair şöyle der:

    “1 Mayıs, memleketimizde, maalesef pek yanlış anlaşılmıştır… Geçen seneye gelinceye kadar 1 Mayıs’a, alelade bir çırpıcı veya Kâğıthane tenezzühü (gezisi) mahiyeti verilmişti. Büyük bir memnuniyetle şahit olduk ki bu yanlış ve muzır telakki, yavaş yavaş değişmeye ve Türkiye işçi sınıfı da beynelmilel 1 Mayıs gününün hakiki mahiyetini anlamaya başlamıştır. İstanbul’da geçen seneki 1 Mayıs, ecnebi işgali ve saray hükümeti tazyikatı altında bulunmamıza rağmen memleketimizde ilk defa olmak üzere, hakikaten işçi sınıfına layık ciddi bir surette yapılmıştır. Kuvvetle ümit ve temenni etmeye hakkımız vardır ki bu seneki 1 Mayıs, geçen senekinden daha muazzam bir surette yapılacaktır.”

    Edebiyat-Tarihi-8
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sayısında sağda Enternasyonal Marşı. Solda 1 Mayıs yazısı.

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1923

    Nâzım Hikmet: ‘Geç kaldılar/geç/dan/dan…‘

    1 Mayıs 1923 tarihli Aydınlık’ta, elbette Nâzım Hikmet’in de bir şiiri vardır. Şair Moskova’dan gönderdiği ve “İstanbul amele­lerine” ithaf ettiği “N. H” imzalı “Grev” şiirinde şu konstrüktivist satırlarla seslenir:

    Stop! /

    Fren! /

    Edebiyat-Tarihi-9
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1923 tarihli sayısında bir karikatür ve N.H imzalı “Grev” şiiri.
    Edebiyat-Tarihi-10

    Zınkk! /

    Dur – du. /

    Amele /

    Başparmağını tele /

    Dokundurdu. /

    Akimülatör, dinamo, motor, buhar, benzin /

    Elek – trik /

    Tırrrrrrik /

    Dur – du. /

    Siyah tuğla bacalarda dumanlar donakaldı, /

    Koptu kayışlar.

    “- Patron sabotaj var. /

    – Koş telefona. /

    – İşlemiyor. /

    – Telgraf /

    – Teller kesilmiş makine

    bomboş /

    – Koş /

    Karşımda durma avanak /

    Hangarda ne varsa üstüne atlayarak/

    Koşun şehre/

    Kırk ikilik, tayyare, tank /

    Ne bulursanız/

    Yetiştirin.”/

    Birden /

    Bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs /

    Tozu dumana kattılar dumanı toza/

    Fakat /

    Yine birden /

    Ekşi boza, /

    Ne ileri /

    Ne geri /

    Pahh… Fısss… /

    Patladı lastikleri.. /

    Geç kaldılar /

    Geç /

    Dan /

    Dan /

    Dan /

    Tıka taka frev /

    Edildi ilan /

    Umumî grev/”

    Dergide Leman Sadreddin “Kadının Hakkı”, Saadet isimli bir başka kadın yazar ise “Kadınlık İçin” yazısını yazmıştır. Saadet Hanım’ın yazısı şu satırlarla biter: “Sizden cebren alınan haklarınızı istemek için birleş­meye ve mücadeleye başlayınız ve yalancılığa karşı hakikatin, esarete karşı hürriyetin, kine karşı aşkın, zulme karşı aydınlığın, ölüme karşı hayatın zaferi için çalışanların arasına karışınız. Bir­leşiniz, çünkü kadın bir meta gibi kalamaz. O, erkeğin çok kıymetli bir arkadaşı olmalı. Ve onunla elele vererek bütün beşeriyetin, insani­yetin saadeti için çalışmalıdır.”

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1924

    Yasaklanan 1 Mayıs bayramı ve kızıl kapak

    Edebiyat-Tarihi-11
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1924 tarihli sembol kapağı.

    Gösteri ve kutlamalar 1924’ün 1 Mayıs’ında yasaklanır. Aydınlık 1924’e de yine özel bir “1 Mayıs” sayısı yapar ve kızıl bir kapakla okur karşısına çıkar. Kapakta kalpaklı, fesli erkekler, başörtülü kadınlar ve küçük çocuklar orak-çekiç figürlü bayrağı taşıyan grubun çevresinde toplanmıştır. 21 numaralı bu sayının ilk sayfasındaki başyazı Şefik Hüsnü’nün “Amele Sınıfı Cumhuriyet Hakkında Ne Düşünüyor?” başlıklıdır. “Kongreyi (İktisat Kongresi) takip eden geçen seneki 1 Mayıs’ta hükümetin gösterdiği haşin muamele, ameleyi tatlı rüyasından uyandıran bir soğuk duş tesiri icra etti. Yapılan veya yapılması muhtemel olan nümayişler vesilesiyle, bazı inkılapçı işçilerin ve işçi sınıfı dostlarının zindanlara atılması, amelenin halkçı hükümetine karşı beslediği itimad hislerini sarstı” satırlarının yer aldığı yazı şöyle sonlanır: “O hâlde Türk işçisinin bu seneki 1 Mayıs’a ait diledikleri iki maddede hülasa edilebilir: 1-Amele lehinde ciddi bir mesai kanunu. 2-Cemiyetler kanununa sendikalarla edilebileceğine ait bir madde ilavesi. Sendika birliklerinin serbestçe teşkili. 1 Mayıs günü, memleketin her tarafında işçi arkadaşlarımız bu basit dileklerini, gür sesleriyle hükümete işittirmeli ve arzularını is’af ettirinceye kadar, her fırsatta müttehiden harekete gelmeye ahd etmelidir.”

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1924

    Nâzım’dan Türkiye emekçilerine

    Nâzım Hikmet, Aydınlık’ın 1 Mayıs 1924 tarihli 1 Mayıs özel sayısında da “Ahmet” imzalı iki şiirle yer alır. Şairin Türkiye emekçilerine ithaf ettiği “Şarka Çevir Yüzünü” isimli şiir şöyledir:

    Yine böyle titredim, yine kaldım böyle lal? /

    Bu ağlayan ses kimin, kim bu ürperen hayal? /

    Bakışları bulanık? Yüzünün rengi ölü, /

    Yarı beline kadar bataklığa gömülü. /

    Öyle bir bataklık ki: Sonsuz bir yığın çamur /

    Hangi kara bulutlu gökten boşanan yağmur /

    Bu yatağı yaratmış? /

    Sonra onun koynuna kim bu mahkumu atmış? /

    Bu zavallı esirin burada beklediği ne? /

    Yoksa hükmedilmiş mi açlıktan ölümüne? /

    Odun yığınlarının üstünde

    yatacak mı? /

    Yoksa taşlanacak mı? Yoksa taşlanacak mı? /

    İşte garp ufukları karardı

    baştanbaşa, /

    Magrib’te bir siyah el onu tutuyor taşa… /

    Şimdi kör hücumuyla dinmeyen bir yağmurun, /

    Toprağı yumuşuyor saplandığı çamurun, /

    Etrafında bataklık büyüyor, çoğalıyor, /

    Kurtulmak istedikçe daha fazla dalıyor, /

    Fakat hâlâ taş gelen tarafa dönmüş yüzü, /

    Hala magrib ufkunda dileniyor gündüzü… /

    Edebiyat-Tarihi-13
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1924 tarihli sayısında Ahmet imzalı “Şarka Çevir Yüzünü” şiiri.

    Ah ey zavallı esir! Oradan ne bekliyorsun? /

    Bir güneş ver diyorsun! /

    Bir güneş ki yaratsın her şulesinde bir yaz. /

    Ebediyen kurusun bu bataklık, bu kuyu… /

    Mademki senelerdir senin beklediğin bu; /

    Garba yalvarma artık, magribden güneş doğmaz! /

    Eğer bir gün kurtulmak istiyorsan, mutlaka /

    Şarka çevir yüzünü, yüzünü çevir şarka!..

    Nâzım Hikmet yine aynı sayı için “Ahmet” imzasıyla Ehram isimli bir şiiri yazar:

    Mısır’ın kızıl çöllerinde yükselen ehram /

    Seni bugün gönlünün diliyle söven adam, /

    Belki mert yüreklidir, belki de bir delidir, /

    Fakat seni ne yapıp yıkmaya yeminlidir… /

    Söyle ey taş olan dev! Kımıldan, söyle melun, /

    Hâlâ çürümedin mi, koynundaki firavun, /

    Edebiyat-Tarihi-14
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1924 tarihli sayısında Yaşar Nezihe imzalı “1 Mayıs” şiiri.

    Hâlâ sürüklenen o ehram medeniyeti /

    Bugün de kamçısını çalanların niyeti, /

    Koca bir medeniyet evet şanlı mezar /

    Hala biz esirleriz, efendilerimiz var, /

    Ne vakte dek bin esir bir başa olacak ram, /

    Söyle Mısır’ın o kızıl çöllerindeki ehram!

    AYDINLIK DERGİSİ / 1 MAYIS 1924

    ‘Biraz kaldır başını, sana başlar eğilsin’

    Yaşar Nezihe Hanım, Aydınlık’ın 1924’teki ikinci “1 Mayıs” sayısında da yeni bir şiiriyle okura seslenir. “Türk işçisine” ithaf ettiği şiiri şöyledir:

    Ey işçiler! Bir Mayıs: sizin serbest gününüz; /

    Yürüyünüz ileri, “aydınlık”tır önünüz. /

    Atölyeler kapandı, dünya sanki uykuda, /

    Şimdi istismarcılar hep telaşta, korkuda. /

    Bugün kızıl bayrağın kızıl nurlar saçarken, /

    Edebiyat-Tarihi-15
    Aydınlık dergisinin 1 Mayıs 1924 tarihli sayısında “façizm” yazılı vinyet.

    Yarın için kurtuluş yollarını açarken… /

    Meşru olan hakkını istemekten usanma /

    “Sabret biraz…” derlerse bu sözlere inanma! /

    Burjuvazi yalanla dolabını döndürür, /

    Kalbindeki emelin nurlarını söndürür. /

    Sen bir mağdur işçisin, senelerce ezildin. /

    “Bir Mayıs”ta hür oldun, bunu bir bayram bildin. /

    Evet, hürsün, yarın da hür olmaksa emelin, /

    Edebiyat-Tarihi-16
    Aydınlık dergisinde kapitalizm karşıtı iki vinyet.

    Esaret bağlarını kırsın kuvvetli elin. /

    Bir günlük hürriyetin sana bayram oluyor, /

    Dudakların gülüyor; kalbin sevinç doluyor. /

    Fakat… İdrak etmedin sen hakiki bayramı, /

    Yine yarın hırpalar maişetin alamı. /

    Edebiyat-Tarihi-17

    En büyük bayram sana hakkını aldığın gün, /

    İstismardan kurtuluş ne tatlıdır bir düşün. /

    Böyle daim birleşip kuvvetini göstersin! /

    İttihaddan ayrılma, galip olmak istersen. /

    Patronların elinde sen oyuncak değilsin /

    Biraz kaldır başını, sana başlar eğilsin.”

    Edebiyat-Tarihi-18
    Aydınlık dergisinden bir vinyet. Altyazıda, “Karl Marks feylosof” yazıyor.
  • Şehrin yükünü onlar taşıdı, kazalar ‘işin fıtratı’ sayıldı…

    Şehrin yükünü onlar taşıdı, kazalar ‘işin fıtratı’ sayıldı…

    İstanbul gibi büyük kentlerde yük ve eşya nakliyatı yüzyıllar boyunca kelimenin tam anlamıyla hamalların sırtındaydı. Özellikle sırt ve sırık hamallığı çok tehlikeliydi ve hamalların yüzlerce kiloluk yükün altında ezilip ölmesi kimseyi şaşırtmıyordu. 1937’de yasaklanan hamallık, 1950’lerde Demokrat Parti döneminde yeniden serbest bırakılacaktı.

    Türk Dil Kurumu’nun 1930’larda hazırladığı sözlüklerde “sırık ham­malı” şöyle tarif edilir: “Sırıkla ağır eşya nakleden hammallar hakkında kullanılır bir tabirdir. Büyük fıçı ve variller ağır­lıklarına göre iki yahut dört hammalla nakledilir. İki ham­malla naklolunanlar bir sırığa geçirilir, hammalın biri önde, öteki arkada olmak ve sırığın uçları omuza konmak suretiyle taşınır. Ağırlığının fazlalığı ha­sebiyle dört hammala taşınan­lar ise çaprasvari iki sırıkla ve hammalların ikisi önde, diğer ikisi de arkada olduğu ve sırıkla uçları keza omuza alınmış bu­lunduğu halde nakledilir.”

    Kurumun 1938 sonrasın­daki sözlüklerinde “hammal” kelimesinin bir m’si kaybolur; “sırık hamalı” açıklamasında­ki tüm cümleler -di-li geçmiş zaman ile değiştirilir ve son bir cümle eklenir: “Sırık hamallığı cumhuriyet devrinde menedil­miştir.”

    Sosyal-Tarih-1
    Sırt hamallarının taşıdığı yükün ağırlığı kimi zaman 200 kiloyu geçiyordu.

    Sırık hamallığının (ve sırt hamallığının) neden yasaklan­dığını daha iyi anlamak için, bu işin özellikle İstanbul’daki ta­rihine bir gözatmak gerekir. İs­tanbul gibi binlerce yıldır liman işleten bir şehirde, malların bir yerden bir yere taşınması her zaman bir sorun olmuş­tur. Şehir Osmanlı kontrolüne geçtiğinde, mevcut yük taşıma nizamı korunur. Her pazarın, her iskelenin bir “yiğitbaşı”sı olduğu gibi bir “hamalbaşı”sı da vardır. Başkente Anadolu’dan ve Rumeli’den gelenlerin ilk yaptığı işlerden biri hamallıktır.

    Hamallığın, iskele hamallığı, sırık hamallığı, sırt/arka ha­mallığı, sepet hamallığı, beygir hamallığı ve gümrük hamallığı gibi alt kolları vardır. Bunların dışında pazardan alınanları ve aşırı sarhoş olanları (“küfe­lik”) evlerine taşıyan küfeciler ile hasta taşıyan sedyeciler de hamal sınıfından sayılır.

    Hamallık türlerinden en tehlikelisi hiç kuşkusuz sırık hamallığıdır. Yükün bağlandığı dayanıklı ve esnek sırıkların yaylanması, hamalların üzerine binen ağırlığı giderek arttı­rır. Sırığın üzerindeki yükün kayması ise genellikle felaketle sonuçlanır; sayısız sırık hamalı bu nedenle ezilerek ölmüş veya sakat kalmıştır.

    Osmanlı döneminde bu mes­leğin de kendi odaları, loncaları; başkethüda, kethüda, kethüda vekili, bölükbaşı, ihtiyarlar ve hamallar şeklinde giden bir hiyerarşisi vardı. İstanbul’da yaşayan birinin kendine ait ağır yükleri taşıması yasaktı; her­kes yükünü hamala taşıtmak durumundaydı. İzmir doğumlu İtalyan gazeteci Willy Sperco, Yüzyılın Başında İstanbul kita­bında bu durumu şöyle anlatır: “Fakir olsanız bile, kendinize ait ağır bir bavulu sırtınızda taşıya­mazdınız. Ailenizin yardımıyla eşyanızı bir arabaya yükleye­mezdiniz. Bu hakka yalnızca mahallenin hamalları sahipti ve nakliye ücretlerini de kendileri saptardı. Hamalların başkanı gelir, eşyanızı incelerdi.”

    Sosyal-Tarih-2
    Sosyal-Tarih-3
    Sırık hamallığı en tehlikeli hamallık türlerinden biriydi. 1898’de gümrükte çalışan sırık hamalları (üstte) ve 1930’ların başlarında İstanbul sokaklarında fıçı taşıyan sırık hamalları. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    Hamallar, aynı zamanda Ye­niçeri Ocağı’nın da defterlerine kayıtlı oldukları için 1826’da Ocak ortadan kaldırılınca İs­tanbul bir süre hamalsız kaldı. Bu boşluğu yüzyılın sonla­rına kadar Ermeni hamallar doldurdu. 26 Ağustos 1896’da hamal kılığına giren Ermeni Taşnaktsutyun militanlarının Osmanlı Bankası genel müdür­lük binasını silah ve bomba­larla basmasından sonra çıkan olaylarda çok sayıda Ermeni ha­mal öldürüldü ve mesleğe Kürt hamallar hakim oldu.

    2. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908’de, Avusturya ve Bulga­ristan mallarını boykot eylem­lerinde hamalların büyük rol oynaması; Selanik, İzmir ve İstanbul limanlarındaki grev­ler; 1909’da İttihat ve Terakki hükümetinin hamal loncasını ve gümrük hamallığı kethüda­lığını kaldırmasıyla sonuçlandı.

    Bu tarihe kadar hamallar, taşıdıkları yükten kazandık­ları paranın bir kısmını haraç olarak loncaya verir; bir kaza ya da hastalık durumunda mas­raflar bu haraçlarla oluşturulan sandıktan karşılanırdı. Lonca­larının kapatılması, hamalları sahipsiz bıraktı. 1910’larda ve cumhuriyetin ilk yıllarında, aşırı yükün altında ezilerek ölen hamallarla ilgili gazete haberlerine sıklıkla rastlanır.

    1935’te gazetelerde hamal­larla ilgili hararetli bir tartışma başlar. Bir grup, İstanbul’daki 4 bin hamalın insanlıkdışı koşullarda çalıştığına dikkati çekip sırt ve sırık hamallığı­nın yasaklanmasını ya da hiç değilse taşınan yüklere sınır­lama getirilmesini isterken; karşı grup ise şehrin engebeli, asfaltsız, taşlı yollarının yük taşıyacak motorlu araçlar için uygun ve yeterli olmadığını, İstanbul’daki ticaretin hamal­lığa muhtaç olduğunu savunur. Hamallığın zorluklarına dikkati çeken gazeteci Asım Us, Akşam gazetesindeki köşesinde şunla­rı yazar:

    “Bir adam bir silah ile öldü­rülürse bunun adı cinayettir. Herkes isyan eder. Halbuki İstanbul’da hamal denilen bin­lerce adam 100, 150 kiloluk ağır yükler altında her gün inleye­rek tedricî surette ölüme gidi­yorlar. Buna ses çıkaran yoktur. Sırt hamallığı hiç olmazsa makul şekle konmalı. Mesela 50 kilodan fazla bir adama yükle­nemez diye.”

    Sosyal-Tarih-4
    İstanbul’daki gümrüklerde çalışan Kürt hamallar 2. Meşrutiyet’in ilanının 10 Temmuz 1913’teki 5. yıldönümü kutlamalarında. Hamalların başı, o tarihte 136 yaşında olan Zaro Ağa (ortada), 1934’te 157 yaşında öldü ve Türkiye’nin en uzun yaşayan insanı oldu.

    1935 Nisan’ında hamalla­rın taşıyacağı yük İstanbul’da 50 kilogramla sınırlanır ama, hız kesmeden gelmeye devam eden ölüm haberlerine bakı­lırsa bunu pek umursayan olmamıştır. Başkent Ankara’da ise daha radikal bir karar alınır ve yılın sonunda sırt ve sırık hamallığı yasaklanır. Kararı alkışlayanlardan Falih Rıfkı Atay, Ulus gazetesindeki köşe­sinde şöyle yazar: “Ankaramız bu manzaradan kurtulmuştur. Hamallar küçük yükleri elde ve ağırlarını arabada taşımak­tadırlar. Diğer şehirlerimizin niçin beklediklerini sorabilir miyiz? Acaba bize araba teker­leklerine elverişli düz yollar olmadığını mı söyleyecekler? Böyle bir iddia meşhur özür ve suç fıkrasını hatıra getirebilir. Daha kısasını söyleyeyim: İki büklüm cumhuriyet vatandaşı olamaz! Sırt ve sırık hamalları­nın ıstırabını seyretmeye daha uzun müddet tahammül etmek istemiyoruz!” 1936’da sırt ve sırık hamallığının tüm yurtta kaldırılması için ilk ciddi adım atılır ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya 4 Nisan 1936’da belediyelere bir genelge gönderip hamallığın kaldırılması için gerekli ça­lışmalara başlanması talimatı verir: “Ağır yükler altında iki büklüm ezilerek geçen ha­malların vaziyeti, vatandaşlık gurur ve şefkatini zedeleyen bir manzaradır. Eşya nakliyatı hayvanlara veya makinele­re havale edilmelidir. Yalnız yapılacak müdahaleler nakliyat işini sekteye uğratmamalıdır. İdareci reislerle belediyeciler ve ticaret odaları gibi alakadar teşkilat mensupları biraraya gelerek şehrin bütün nakliyat işlerini, mahalli şartları tetkik ederek gözden geçirmeli. Yapı­lacak ıslahat, bir plan dahilinde ve kademe kademe gerçekleşti­rilmelidir.”

    İçişleri Bakanı’nın genelgesi hamallığın kaldırılmasına iliş­kin hazırlıkları hızlandırır belki ama, ölümleri azaltma yönünde bir etki oluşturmaz. Nitekim ilk genelgeden 10 ay sonra Ba­kanlık belediyelere bir genelge daha göndererek bu defa sırt ve sırık hamallığının tamamen yasaklanmasını ister. Cumhu­riyet gazetesi bu gelişmeyi 19 Şubat 1937’de şöyle duyurur: “Geçen gün Karaköy’de bir hamalın arkasındaki ağır yükle düşüp beyni patlayarak ölmesi üzerine, Dahiliye Vekaleti yeni bir tamimle sırt hamallığının men’ini istedi. Vekaletin isteği pek isabetlidir. Bu şekil yük taşıma hem halk hem de bizzat hamallar için tehlikelidir.”

    Sosyal-Tarih-5
    Limanda bekleyen küfe hamalı çocuklar. İstanbul, 1920.

    Yasal düzenleme yapılmadığı için bu genelge de etkili olmaz. Nihayet 1937 Ağustos’unda yeni yasa hazırlanır. Buna göre sırt ve sırık hamallığı bazı bölge­lerde 1 Ekim 1937’den, ticaretin hareketli olduğu bazı bölgeler­de ise 1 Kasım 1937’den itibaren yasaklanmıştır.

    1950’de Demokrat Parti’nin (DP) iktidara gelmesinden sonra işler yeniden değişir. DP, dönemin kimi aydınlarının “Atatürk devrimlerine karşı bir tutum” olarak yorumladığı bir karar alarak hamallığı serbest bırakır!

    Başta sırt ve sırık hamallığı olmak üzere Osmanlı döne­minden miras kalan geleneksel hamallığın ortadan kalkması için, bu mesleği ikame edecek teknolojileri beklemek gereke­cektir. Zaman içinde karayolla­rının gelişmesi ve motorlu taşıt sayısının artmasıyla nakliyat kolaylaşır; buna forklift gibi yük taşımada kullanılan iş makine­lerinin hayatımıza girmesi de eklenince geleneksel hamallık tarihe karışır.

    1935’TE İSTANBUL’DA BİR TRAJEDİ

    Sosyal-Tarih-Kutu-2

    Bir hamalın feci ölümü ve Nâzım Hikmet’in tepkisi

    Bir sırt hamalının İstanbul Bahçekapı’daki feci ölümü, Cumhuriyet gazetesinin 12 Haziran 1935 tarihli haberinde şöyle aktarılır: “Çiçekpazarı hamallarından Pütür­geli Mehmet oğlu Hasan 200 kilo ağırlığında bir yük alarak Bahçeka­pı’ya doğru yürümeye başlamıştır. Fakat Hasan Ecza Deposu’nun biraz ilerisinde şoför Niyazi’nin 1821 sa­yılı otomobili kendisine çarpmış ve hamal beyin üstü, yükü ile beraber düşmüş ve hemen ölmüştür.”

    Nâzım Hikmet, 14 Haziran 1935’te Tan gazetesinde Orhan Selim takma ismiyle yazdığı “İşin İç­yüzü” başlıklı yazısını hamal Hasan’ın ölümüne ayırır:

    I

    Otomobilde genç bir kadınla bir erkek var. Kadının dizlerinde paketler duruyor, erkeğin dizlerinde paketler.

    II

    Bir hamal gidiyor. Sırtında 250 kiloluk bir yük. Yarı belinden aşağı eğilmiş. Baltayla ortasından kırılmış koca­man bir ağaç gibi.

    III

    Bir ecza deposu. Balıkyağı şişeleri, tıraş sabunları, arpa, mercimek unla­rı, fitil kutuları, zeytinyağı tenekeleri. Alışveriş. Depoya girip çıkan.

    IV

    Gazetelere bakılırsa, otomobildeki gençler bir eğlentiye gidiyorlar. Ecza deposunun yanındaki dükkandan, belki de ecza deposundan bir şeyler almak istiyorlar. Şoföre ‘Şuraya’ diyorlar, şoför oraya doğru giderken sırtında 250 kilo yük taşıyan hamalla çarpışıyor. Bu belki ufacık bir sarsın­tıyla geçecek bir çarpışmadır. Fakat 250 kilo, kambur, kemikleri çıkmış bir sırtta tek durur mu? 250 kilo yıkılıyor hamalın kafasına, hamal ölüveriyor.

    Sosyal-Tarih-Kutu-1
    Pütürgeli hamal Hasan’ın ölüm haberi. 12 Haziran 1935, Cumhuriyet.

    V

    1. Otomobildekiler belki şoförün hamalı öldürmediğini söyleyecek bi­ricik şahitlerdi, fakat geç kalmamak her şeyden üstündür. Hemen inip otomobilden kayboluyorlar.

    2. Hamal ya ölmüş ya ölmemiştir. Daha belli değil. Onu kaldırıyorlar, ecza deposuna, Hasan Ecza Depo­su’na sokmak istiyorlar, depodakiler kafasından kan sızan, müşteriye benzemeyen yaralı adamı içeri almıyorlar.

    3. Kaldırımda ölenin arkadaşları diyorlar ki: ‘Cebinden 292 kuruş çıktı. Halbuki o beş lira biriktirip evdekile­re göndermek istiyordu. Muradına eremeden öldü adamcağız.’

    VI

    Bütün bu numaralı yazıları yazmak­tan kastım şu:

    A. Belediyece 50 kilodan fazla yük taşımak yasak edildiği halde bu adamcağıza 250 kiloyu kim yükledi? Bunun hesabı sorulacak mı?

    B. Otomobildeki iki yolcu kazanın aslını gördüklerine göre, en küçük bir insanca hareketten niçin sakınıyor­lar?

    C. Hasan Ecza Deposu kanunen yaralıyı içeri almaya borçlu değildir. Ancak, eğer gazetelerin yazdıkları doğruysa, böyle bir ödevi yapmaya vicdanen borçlu değil miydi?”

  • Cumhuriyetin Resimli Ay’ı yayıncılığın öncü yıldızıydı

    Cumhuriyetin Resimli Ay’ı yayıncılığın öncü yıldızıydı

    Cumhuriyetin ilk kadın gazetecisi ve yayıncısı Sabiha Sertel’in, eşi Zekeriya Sertel’le birlikte 1924’te çıkarmaya başladığı Resimli Ay dergisi, yeni dönemin ilim-irfan belgesi, kültür lokomotifi oldu. Cumhuriyetin, aydınlanmanın ve eleştirel düşüncenin ilk ve en parlak işlerine imza attı. Dergiler, gazeteler, kitaplar, ansiklopedilerle dolu bir külliyat.

    RESİMLİ AY / 1924-1931

    Yeni Türkiye ve Sabiha Sertel’in müthiş mücadelesi

    edebiyat_tarihi_1
    Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve kızları Sevim 1919’da New York’ta.

    Sabiha Sertel (1895-1968) ile gazetecilik okuyan eşi Zekeri­ya Sertel (1890-1980), Halide Edip Adıvar’ın umut vadeden 6 Türk öğrenciye referans olduğu Charles R. Crane bursuyla Co­lumbia Üniversitesi’nde eğitim gördükten sonra 1923’te Türki­ye’ye döner. ABD’deyken Millî Mücadele’ye destek vermişler­dir; şimdi de cumhuriyet için çalışma vaktidir.

    Sertel’ler 1924’ün 1 Şubat’ın­da Resimli Ay’ın ilk sayısını çı­karır. Bu ilk sayı 3 baskı birden yapar. Sabiha Sertel o sayının 15 bin adet gibi, zamanı için çok ciddi bir net satışa ulaştığını yazacaktır.

    Genç ve yeni Türkiye’nin bel­li ki Resimli Ay gibi bir dergiye ihtiyacı vardır. Sabiha Sertel, anılarını yazdığı Roman Gibi’de o günleri şöyle anlatır: “Resimli Ay basın hayatına halkın kültür seviyesini yükseltmek amacıyla atılmıştır. O vakit %80’i oku­ma-yazma bilmeyen memle­ketimizde yarım bir eğitimle kalmış, aydınlar tarafından ihmal edilmiş insanları aydın­latmak; onlara demokrasinin ne olduğunu anlatmak ilk he­defti. Bundan başka Resimli Ay millî kurtuluş savaşından sonra kurulması tasarlanan ‘Yeni Türkiye’de sosyal problemleri ele almak, saltanat devrinin cumhuriyete miras bıraktığı ekonomik, sosyal, kültürel bo­zuklukları su üstüne çıkarmak, bunlara çare aramak amacıyla ortaya çıkmıştı. Davaların akademik, teorik bakımdan incelenmesini değil, bu teorileri halkın anlayabileceği bir dille halkın önüne sermeyi hedef tutmuştu. Bir bakıma Resimli Ay bir magazindi; fakat halkın kültür seviyesini yükseltmeye yarayacak bir magazin.”

    edebiyat_tarihi_3
    Resimli Ay’ın 1 Şubat 1924 tarihli ilk sayısı. Kapak: Cevad Şakir
    edebiyat_tarihi_4
    Resimli Ay’ın Kasım 1925 sayısında Mustafa Kemal.

    3 renkli trikromi baskı tek­niği, ülkemizde ilk defa Resimli Ay’ın kapaklarında kullanılır. Şık kadın portrelerinin bulun­duğu kapaklarda döneminin Vogue ve American Magazine dergilerinden izler vardır ama bizim değerlerimizle harman­lanmıştır. İlk sayının İstanbul siluetli, minyatürlü, kenarla­rı altınla süslenmiş tezhipli kapağı, ressam Cevat Şakir Ka­baağaçlı imzalıdır. Cevat Şakir, bu kapakları yapmak için nasıl çalıştığını şöyle anlatacaktır: “Eski Türk minyatürlerinin renklerine daldım. Orası da bir âlemdi, bir meçhul diyar­dı. Altın ezmesini öğrenmek için Medreset-ül Hattatin’e gittim. Oradaki tezhip, yani altınlı minyatür hocası ‘morun yanına mutlak lal konacak’ diye renklerle beni kıskıvrak bağlamaya çalıştı.”

    1924-1931 arasında yayın hayatını sürdürecek renkli, resimli güncel aktüalite ve edebiyat dergisi Resimli Ay’ın kadrosunda Mehmet Rauf, İbnürrefik Ahmet Nuri, Ahmet Nuri, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Hakkı Sûha, Ercüment Ek­rem, Hıfzı Tevfik, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Mahmut Yesari, Yakup Kadri vardır.

    edebiyat_tarihi_5
    1927 Mart sayısında “Öpüşmenin eşkali” başlıklı fotoyazıda, “artist öpüşü”, “karı-koca öpüşü”, “veda öpüşü” ve diğerleri tanıtılıyor.

    Derginin Kasım 1925 ve Ağustos 1927 tarihli sayılarının kapağında Atatürk fotoğra­fı yer alır. 1925’te Resimli Yıl ismiyle bir almanak, 1927’de ise Resimli Ay Almanağı adında ikinci bir yayın çıkar. Ağustos 1925 sayısında “İnsan may­mundan mı gelmiştir, Allah tarafından mı yaratılmıştır?” başlığıyla Darwin’in fotoğrafı­nın da yer aldığı evrim konusu işlenir. Mart 1927 tarihli sayının kapağında da “Ahirete inanır mısınız” sorusu vardır. Aynı sayı içerisindeki “Öpüşmenin eşkali” başlıklı fotoyazı da ilgi çekiciydir. Okurlara “artist öpüşü”, “karıkoca öpüşü”, “veda öpüşü” gibi çeşitli öpüşme tarzları tanıtılır. Resimli Ay’ın 1927’deki İhap Hulusi çizimli Ekim sayısının kapağında ise cumhuriyetin ilk nüfus sayımı için yurttaşlar sayıma davet edilir: “Tahrir-i nüfusa yar­dım her vatandaşın borcudur.” Resimli Ay Harf Devrimi’ne de öncü olacak, okurları yeni harf­lere özendirecektir.

    Derginin yayıncılık başarısı, Resimli Ay Matbaası Türk Limi­ted Şirketi’ne öncülük eder; yeni dergilerin, kitapların, ansiklo­pedilerin lokomotifi olur.

    edebiyat_tarihi_2
    Sabiha Sertel

    RESİMLİ HAFTA / 1924-1925

    Ve Cevat Şakir Bodrum’a sürgüne gönderilir

    edebiyat_tarihi_6
    Resimli Hafta’nın 13 Nisan 1925 tarihli 35. sayısında Cevad Şakir’in yazısı.

    Serteller, cumhuriyet döneminin ilk haftalık magazin dergilerin­den biri olan gazete formatında­ki Resimli Hafta’yı 4 Eylül 1924 tarihinde yayımlamaya başlar; dergi toplam 38 sayı çıkar; hika­ye, karikatür, din, bilim, kadın konularında çok genel kapsamda içerikler sunan popüler bir haf­talık dergidir bu.

    1925’te Şeyh Said isyanının ar­dından, TBMM 4 Mart’ta Takrir-i Sükûn Kanunu’nu kabul ederek hükümete olağanüstü yetki­ler tanır. Cevad Şakir, Resimli Hafta’nın 3 Nisan 1925 tarihli 32. sayısında “Hüseyin Kenan” takma ismiyle 4 asker kaçağı­nın hazin hikayesini konu aldığı “Hapishanelerde Neler Gördüm?” yazısı ve 13 Nisan 1925 tarih­li 35. sayıda “Hapishanelerde İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler?” baş­lıklı yazı dizisi nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce “memlekette isyan bulunduğu sırada askeri isyana teşvik edici yazı yaz­mak”tan suçlu bulunarak 3 yıl kalebentliğe, Bodrum’a gönderi­lir. Resimli Hafta, bu hadisenin ardından 23 Nisan 1925 tarihli 38. sayısıyla yayınına son verir.

    ZOR ZAMANLARDA İNATLA ÇIKAN HAFTALIK GAZETE / 1925-1929

    Resimli Ay yoksa Resimli Perşembe var

    Resimli Ay’ın kapandığı sırada Serteller, Resimli Perşembe adında tamamen siyasetdışı, aktüel, bol fotoğraflı ve resimli bir haftalık gazete çıkarmaya başlar. Re­simli Perşembe’nin ilk sayısı 28 Mayıs 1925 tarihinde çıkar; yazar kadrosunda; Abdullah Cevdet, Ahmed Rasim, Ercümend Ekrem, Kemalettin Şükrü, Nâhid Sırrı, Sâlih Münir, Münire Handan, Vâlâ Nurettin yer alır.

    edebiyat_tarihi_7
    Resimli Perşembe’nin 28 Mayıs 1925 tarihli ilk sayısı.

    Zekeriya Sertel’in Sinop’a sürgün gönderilmesiyle, Resimli Perşembe de yine Sabiha Ser­tel’in omuzlarında yükselecektir. Sabiha Sertel, o zor günleri şöyle anlatır: “Zekeriya’yı ertesi gün Sinop’a sevk ettiler. Kütüphaneye geliyorum. Resimli Ay ortağı Suudi Bey dergilerin çıkmayacağını söylüyor ve ekliyordu: ‘Mahkûm bir adam dergi çıkaramaz…’. Ze­keriya’nın yokluğundan faydala­narak dergileri kapatmak, serma­yenin üzerine konmak istiyordu… Bu konuşmadan sonra Resimli Ay imtiyazını Nebizade Hamdi Bey üzerine aldı. Resimli Ay ve Resimli Perşembe’ye ait paranın doğru­dan doğruya Sinop’a, Zekeriya Bey’e gönderilmesini rica ettim”.

    Sabiha Sertel, Resimli Perşem­be’yi ayakta tutar; 14 Mart 1929 tarihine kadar 199 sayının başmimarı olur.

    Resimli Perşembe 184. sayı­sından itibaren tamamıyla La­tin karakterlerine geçer. Zeke­riya Sertel bu durumu dergide büyük bir heyecanla okurlara şöyle duyurur: “Mecmuamız, harf inkılâbının mecmuacılıkta yapacağı inkılâba bir numune olmaya çalışmıştır. Bu nüs­hamızı karilerimizin dikkatle tetkik etmelerini rica ederiz. Bütün münderecâtımız o sû­retle tasnif ve tertip edilmiştir ki Resimli Perşembe’ye büsbü­tün yeni bir şekil vermiştir.”

    RESİMLİ AY’IN KAPANMASI ÜZERİNE SEVİMLİ AY / 1925

    Önce resimliydi ama sonra ‘Sevim’li oldu

    edebiyat_tarihi_8
    Sevimli Ay’ın 1926
    tarihli ilk sayısı.

    Takrir-i Sükûn Kanunu çıktıktan sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul’da ve Anadolu’da ya­yımlanan birçok gazete kapatılır. Bundan Resimli Ay da nasibini alacaktır. Derginin kapatılması noktasında literatüre (ve wiki­pedia’ya) hatalı olarak girilmiş ve kullanılmaya devam edilen bir bilgiyi düzeltelim: Resimli Ay’ın 1925’te Cevat Şakir Kabaa­ğaçlı’nın “Asker Kaçakları Nasıl Asılır?” başlıklı yazısından dolayı kapatıldığı ve Zekeriya Sertel’in bundan dolayı Sinop’a sürgün edildiği bilgisi doğru değildir. Resimli Ay dergisi hakkında, 1925 Nisan tarihli 3. sayıda çıkan Safaeddin Rıza imzalı “Mekteb mi, Kışla mı?” yazısı dolayısıyla İstiklal Mahkemesi’nce dava açılır ve Zekeriya Sertel bu yazı dolayısıyla sürgüne gönderilir.

    Kapatılan derginin ve matbaa­nın yayın hayatına devam etmesi için, isimler “Sevimli Ay” olarak değiştirilir. Sevim, Sertel’lerin 1917’de doğan ilk çocuklarının da adıdır. Zekeriya Sertel’in sürgün­den dönmesiyle birlikte, Sevimli Ay dergisi (ve matbaası) tekrar Resimli Ay ismiyle yayınına devam eder.

    edebiyat_tarihi_9

    ‘ON KURUŞA BİR KİTAP’ SERİSİ / 1926-1927

    10 kuruşa 1001 Gece Masalları

    1926’da Resimli Ay Matbaa­sı’nda “On Kuruşa Bir Kitap” adı altında, fiyatı ucuz ama içeriği kıymetli cep kitapları serisi yayımlanmaya başlar. Sloganı “Beherinin fiyatı 10 kuruştur, her yerde satılır”­dır.

    edebiyat_tarihi_10
    Bin Bir Gece Masalları fasiküllerinin kapakları.

    İlki 1926’da yayımlanan bu kitaplar, dinî, öğretici, ahlaki ve gündelik bilgilerin yanısıra, Robinson Crusoe, Vatansız Adam, Aya Seyahat ve Cüceler Memleketinde gibi klasikleri de sunan bir seridir. Bu seride, fasiküller halin­de yayımlanan Bin Bir Gece Masalları müstesna bir yere sahip olur. Hem kapakları hem içsayfa çizimleriyle 62 sayfalık formatta sunulan bu kitapçıklar büyük ilgi görür. Doğu mistisizminin hari­ka siyah-beyaz çizimlerle çocuklara ve gençlere ilgi çekici şekilde yansıtılması, okuma-yazma öğreniminde büyük fayda sağlar. 1926-1927 arasında yayımlanan “On Kuruşa Bir Kitap” serisinde 25 kitapçık yer alır.

    ÇOCUK ANSİKLOPEDİSİ / 1927-1928

    İlk Türkçe çocuk ansiklopedisi

    edebiyat_tarihi_12
    Çocuk Ansiklopedisi’nin
    İhap Hulusi imzalı kapağı.

    Türkçe ilk çocuk ansiklopedi­sini yayımlayan yine Resimli Ay ekibi oldu. İhap Hulusi’nin yaptığı nefis renkli kapakları, içsayfa çizimleri ve fotoğraf­larıyla, 1927-1928 arasında 4 cilt olarak yayımlanan Çocuk Ansiklopedisi; Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve Faik Sabri Duran tarafından hazırla­nıyordu. Toplam 1518 say­falık ansiklopedi, o tarihe kadar ülkemizde çocuklar için hazırlanmış ilk ansik­lopediydi. Ansiklopedinin 4. cildinde meşhur Alice Harikalar Diyarında, üç bölüm hâlinde ve kısaltıla­rak “Alis Tuhaflıklar Memleketinde” ismiyle ilk defa tercüme edilmiş, çocuklara sunulmuştu.

    HİMAYE-İ ETFAL CEMİYETİ ÇOCUK KÜLLİYATI / 1927

    İsviçre’den Heidi geldi

    edebiyat_tarihi_11
    Türkçede ilk defa yayımlanan Heidi’nin kapağı.

    Sabiha Sertel çocuklara ve gençlere çok önem veriyordu. Onların ufkunu açacak ve Batı’daki yaşıt­larıyla aralarındaki farkı kapatacak bir literatür sunmayı kendisine misyon edinmişti. Çocuk Esirgeme Kurumu’yla işbirliği yapa­rak ve çevirilerini Zekeriya Sertel’le birlikte üstle­nerek bastığı 10 kitaplık “Himaye-i Etfal Cemiyeti Çocuk Külliyatı” serisi, bu girişimin en somut örneğidir. Bu külliyatla beraber, İs­viçreli yazar Johanna Spyri’nin meşhur Heidi ve Keçi Çobanı kitapları ilk defa Türk­çeye tercüme edilir.

    1927-1928 arasında Re­simli Ay Yayınları tarafından bu seride, sert kapağa renkli çizimlerle yayımlanan 10 kitap şunlardır: “1. Evde Mekteb: An­nelerle Hasbihal 2. Evde Mek­teb: Çocuklara Masal 3. Evde Mekteb: Oyuncaklar 4. Sara 5. Haydi (Heidi) 6. Keçi Çobanı 7. Ali’nin Düğmesi 8. Bir Yarama­zın Hikâyesi 9. Peri Masalları 10. Hollandalı İkizler.  

    edebiyat_tarihi_13
    Resimli Hikaye’nin 1 Eylül 1927 tarihli ilk sayısının kapağı.

    RESİMLİ HİKAYE / 1927-1930

    İlk Türkçe hikaye dergisi

    Resimli Ay Yayınları ta­rafından gerçekleştirilen diğer bir “ilk” de, hikaye mecmuasıydı. İlk sayısı 1 Eylül 1927’de basılan Re­simli Hikaye 1927-28 ara­sında 14 sayı, 1930’da ise 8 sayı olarak, iki dönemde toplam 22 sayı çıktı. Der­ginin ilk döneminde yazar kadrosunda Yakup Kadri, Mehmet Rauf, Ercüment Ekrem, Mahmut Yesari, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Osman Cemal, İbnürrefik Ahmet Nuri isimleri vardı: ikinci dönemde ise Nâzım Hikmet’in katılımıyla dergi­nin yazar kadrosuna 4 önemli isim daha girecekti: Suat Derviş, Vâlâ Nurettin, Sadri Ertem, Sabahattin Ali.

    RESİMLİ AY KAPANIYOR / OCAK 1931

    Ne sermaye denen ejder, ne de daha kuvvetlileri bizi durduramaz!

    Resimli Ay’ın yayın hayatı, Sabiha Sertel’e göre iki döneme ayrılır. Derginin 1924- 1928 arasında yayımla­nan eski harfli Türkçe sayılarında, demokrasi­yi kurmak ve toplumsal problemleri ele almak ön plandadır; 1928’den itibaren ise Nâzım Hik­met, Sabahattin Ali, Suat Derviş, Sadri Ertem, Nail Vahdeti Çakırhan gibi sosyalist politik ideal­leri savunan kalemler ağır basar. Hoş-güzel kadın kapaklarının yerini, emekçi kadınları ve emek mücadelesinin sembollerini gösteren kapaklar alır.

    edebiyat_tarihi_14
    Resimli Ay’ın 1 Ocak 1931 tarihli 9 numaralı sayısı (solda). Derginin 15 Ocak 1931 tarihli 10 numaralı son sayısı.

    1928’den itibaren başlayan bu ikinci döne­min ikinci yılında Nâzım Hikmet’in “Putları Yıkıyoruz” başlığıyla Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan ya­zıları Sağ-Sol kavgasının fitilini ateşler. Sabiha Sertel’in 1929’da Resimli Ay’ın 10. sayısında ya­yımladığı “Savulun Geliyorum” başlıklı yazısı ise “Türklüğü tahkir (aşağılama) mahiyetinde” görülür. Sabiha Sertel, mecmu­anın sorumlu müdürü Behçet Bey’le birlikte mahkemeye sevkedilerek, neşriyat yüzünden hakkında dava açılan ilk Türk kadın gazeteci olur.

    edebiyat_tarihi_15

    Resimli Ay’ın ikinci dönemi Mart 1929’da başlar; Ocak 1931’e kadar 21 sayı yayımlanır. 1931’in Ocak ayında 15 gün arayla çıkan 9 ve 10 numaralı son iki sayısı; kütüphanelerde yer almayan, tezlerde, araştırmalarda değini­lemeyen, şimdiye kadar kapağı ve içeriği yayımlanmamış iki nadir sayıdır. Bu son iki sayı, Resimli Ay’ın kapanışı ve veda edişinin asıl nedenini de açıkça gözönüne seren önemli belge­lerdir.

    Sabiha Sertel, Roman Gibi’de, Babıâli’de küçük bir odada bu son iki sayıyı nasıl çıkardığı­nı yazmıştır. Bu sayılar diğer Resimli Ay’lara nazaran daha bü­yük formatta, ucuzca bir saman kağıdına, Marifet Matbaası’nda ve 24’er sayfa olarak basılmıştır.

    Resimli Ay’ın 1 Ocak 1931 tarihli 9 numaralı sayısının baş­yazısı, Sabiha Sertel imzalı “Re­simli Ay’ın Hikâyesi”dir. Sabiha Sertel, Resimli Ay Türk Limited Şirketi’nin diğer ortaklarıyla ya­şadıkları fikir problemini, diğer ortakların yazıları ve yazarları tasvip etmeyişini açıkça gözler önüne serer.

    Sabiha Sertel’in yazının sonundaki cümleleri, dergiye bir veda niteliğindedir: “Şimdi, kü­çük ve mütevazı odasında yine parasız ve yalnız çıkıyor. Resimli Ay yedi senelik mücadele ha­yatında, mahkemeden mahke­meye gitti, iki defa sermayenin tokadını yedi. Ne çıkar? Azimle yola çıkanları, sermaye denen ejder değil, ondan daha kuvvet­lileri de korkutamaz ve durdu­ramaz.” 15 Ocak 1931 tarihli 10. ve son sayının başyazısı Sabiha Sertel’in “İrticaın Sebepleri” ya­zısıdır. 15 Ocak 1931 tarihli bu 10. sayıyla, 1924’te başlayan uzun ve benzersiz Resimli Ay serüveni sona erer.

  • ‘Vatan haini’ Nâzım’ın ‘vatan şairleri’ne karşı çıkışı!

    Cumhuriyet döneminin özellikle edebiyat alanındaki ilk ve en büyük kamplaşması 1935’ten itibaren yaşanır. Nâzım Hikmet’in hedefinde, hiç sorgulanamaz denecek bir isim, “vatan şairi” Nâmık Kemal vardır. Sol-Sağ fikir ayrışmasının bugünkü kökleri oluşur ve ünlü yazarlar saf tutmaya başlar. Nâzım Hikmet neredeyse tek başınadır ama, yine de…

    Edebiyat_3
    Kurtuluş Savaşı sırasında yayınlanan mefkure kartpostalında, duvarda Nâmık Kemal portresi, 1920.

    Gerek 1908’de 2. Meşruti­yet’in ilanında gerekse 1919’da Kurtuluş Sava­şı’nın çetin günlerinde; Nâmık Kemal sevinçte de kederde de Türk milliyetçiliğinin, vatan şairliğinin simge ismiydi. Top­lumun önemli bir motivasyon kaynağı, ortak değeriydi. Öyle ki 1930’ların başında Ham­dullah Suphi Tanrıöver, Türk Ocağı’na hem Mustafa Kemal’in hem de Nâmık Kemal’in büstle­rinin konulacağını söylemişti.

    Bununla birlikte Nâmık Kemal’in bu “büstleşmiş” imajı sorgulanamaz değildi. Bu durum, 1935’te 33 yaşında olan Nâzım Hikmet’in bir şiiriyle iyice açığa çıkacaktı (1932’de Kerim Sadi bir öncü olarak “Nâ­mık Kemal: Tarihin Materiyalist Telâkkisine Göre yahut Tarihî Nâmık Kemal’in Keşfine Doğru İlk Adım” adlı bir broşür yazmış ve şairin “… ferdi mülkiyet pren­sibiyle Türkiyede, yeni bir sınıf halinde taazuva başlayan (şe­killenen) ve tedricen (giderek) kümeleşen burjuvazi”nin sesi olduğunu iddia etmişti).

    Edebiyat_5
    Ratip Tahir’in çizimi. Nâzım Hikmet, Abdülhak Hamit, Mehmet Emin, Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri’nin putlarını baltalıyor, 1929- Resimli Ay.

    1935’te Hitler, Yahudiler’in si­vil haklarını elinden alan Nür­nberg Kanunları’nı gündeme getirmiş; nasyonal sosyalizm Türkiye’de de kendine taraftar bulur olmuştu. Bu iklimde genç Nâzım Hikmet hem Sol kanatta Nâmık Kemal’e karşı bir “vatan şairi” olarak kendi ismini yükseltecek hem de dönemin popüler milliyetçiliğine karşı bir “put yıkma” işine girişecekti.

    Türkiye’de 30’lu yılların ortasında Sağ-Sol ayrımları yeniden tarif edilecek; özel­likle edebiyatçılar-yazarlar arasındaki kalem kavgaları da yükselecekti. Nâzım Hikmet’in Peyami Safa’yı hedef alan dizeleri de işte böyle ortamda yazılacak ve unutulmaz şiirler arasına girecekti. Cumhuri­yetin bu ilk büyük ideolojik kamplaşması, Sağ-Sol mefku­resinin yıllar geçse de değişme­yecek temellerini ve isimlerini oluşturacaktı.

    Edebiyat_6
    Nâzım Hikmet, Yakup Kadri ve Hamdullah Suphi’ye karşı boks ringinde mücadele ediyor. Ratip Tahir, 1929- Resimli Ay.

    1935

    Edebiyat_9
    Son Posta gazetesinin 30 Kasım 1935 tarihli nüshasında Nâzım Hikmet’in kucağında Orhan Selim’le (Nâzım’ın kullandığı takma ad) hicvedildiği “Provaktör ne demektir?” başlıklı kurgu/mizah sayfası.

    Nâzım Hikmet’ten Peyami Safa’ya: ‘Sen bu kavgada bir nokta bile değil, bir küçük eğri virgül, bir zavallı vesilesin!’

    Peyami Safa, 1930’da Sertel’le­rin Resimli Ay Yayınları’ndan çıkan 9-uncu Hariciye Koğuşu adlı kitabını Nâzım Hikmet’e ithaf etmişti. Aradan geçen 5 yılda ise Peyami Safa çizgisini değiştirmiş ve gazetelerde Nâzım Hikmet’le polemik yarıştırır hale gelmişti. Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç’ın birlikte çıkarmaya başladığı Aydabir dergisinin 1 Eylül 1935 tarihli ilk sayısında yayımlanacak Nâzım Hikmet’in “Bir Provaktör Üstün­de Hiciv Denemeleri” şiiri, açıkça Peyami Safa’yı hedef alıyordu. Şiir aslında Temmuz’da kaleme alınmış, Nâzım kimi dostları­na şiirden bahsetmiş olacak ki dizelerin uğultusu yayımlandığı günden önce dillerde dolaşmaya başlamıştır.

    Şiirin girişin­de T. F. imzasıyla Tevfik Fikret’in “Kız Kardeşim İçin” şiirinin bir dizesine ithaf vardır: “Sen ölmedin, seni öldürdüler zavallı kadın”. Nâzım Hikmet, Tev­fik Fikret’in bu dizelerinden hem ses ve kurgu için ilham alır hem de onun şahsına ve kalemine özel­likle bu şiirle bir selam gönderir. Nâzım, Peyami Safa için; “Sen bu kavgada / bir nokta bile değil, / bir küçük, eğri virgül, / bir zavallı vesilesin!..”… diye­cektir.

    Edebiyat_7
    Edebiyat_8
    Aydabir dergisinin 1 Eylül 1935 tarihli ilk sayısında Nâzım Hikmet’in “Bir Provaktör Üstünde Hiciv Denemeleri” adlı şiiri.
    Edebiyat_4
    Türk bayraklarıyla Nâmık Kemal portre kartpostalı, 1900 başları.

    Nâzım Hik­met, Nâmık Ke­mal’e karşı “tak­ma aslan yeleli” yakıştırmasıyla şiirin devamında şu satırları yazar: “Bir düşün oğ­lum, / bir düşün, ey, göbekli patron veletlerinin / “Doğru yol” göstericisi… / Bir dü­şün ey yetimi Safa, / bir düşün ve hatırla ki, son defa: / O, takma as­lan yeleli / Nâmık Kemal üstadın senin; / abanoz ellerinden / zenci kölesinin / som altın taslarla şarap içerek / ve “didarı hürri­yet”in dizinde / kendi kendinden geçerek: / “Yüksel ki yerin / bu yer değildir, / dünyaya geliş / hüner değildir!” / demiş… /. Şiirin son di­zesinde de yine Nâmık Kemal’in “Vatan yahut Silistre” piyesine gönderme yapılır: “Karabet ustanın uduna benzemez suratı. / O, ne şapırtılarla çiğnenen bir sakız, / ne ‘Vatan-Silistre’de Abdullah çavuşun tiradı, / ne de ‘Bir akşamdı’ da müteverrim bir bayan ilacıdır. / O, şahlanmış bir kavga atı / kalın kabzalı bir savaş kılıcıdır. / Bu ata atlıyacak yürek / ve bu kabzaya bilek / gerek…”.

    Peyami Safa ise “Cingöz Reca­i’den Nâzım Hikmet’e” başlığıyla, Hafta dergisinin 23 Eylül 1935 tarihli sayısındaki cevabında şu dizeleri yazacaktır: “Bre toprak altında yatan / büyük Türk ölü­lerine çatan / bre tümen tümen kıtır bom / bre tümen tümen palavra / bre işçiye yalan / ölüye iftira atan / sağı sola katan / bre kaltaban / bre Türk düşmanı, bre vatan / haini şarlatan!”.

    Edebiyat_2
    2. Meşrutiyet kartpostalı. Enver Paşa ve Resneli Niyazi esaret zincirini kırıyor. Nâmık Kemal, Mithat Paşa ile özgürlüğün ellerini çözüyor, 1908.

    1935 VE 1943

    Nihal Atsız’dan Nâzım Hikmet’e: ‘Bizim ırkçılığımız bütün milletlere karşı. Komünist Don Kişot’u Nâzım Hikmetof’

    Edebiyat_10
    Nihal Atsız’ın 1935’te yayımladığı Komünist Don Kişotu Proleter-Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa kitabı.
    Edebiyat_11
    Nihal Atsız’ın 1943’te yayımladığı En Sinsi Tehlike kitabının kapağı.

    Nâzım’ın Nâmık Kemal’e “takma aslan yeleli” gön­dermesi yaptığı ve adeta milli­yetçi cepheye karşı kılıçları çek­tiği şiiri büyük yankı uyandırır. Hüseyin Nihal Atsız, şiirin ya­yınlanmasından hemen sonra, kapağında aylı kurt simgesi olan Komünist Don Kişotu Proleter – Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa adlı kitabını yayınlar. “Hikme­tof”, Nâzım Hikmet’in Polonyalı dedesine ve onun Yahudiliğine, tam da Nazizmin iktidardan savaşa doğru yürüdüğü bir dönemde Türkçü bir kalemden yapılan bilinçli göndermelerdir (Atsız bu ırkçı söylemleriyle ilgili 1943’te yayımlanacak En Sinsi Tehlike kitabında, “Anası veya babası Çek, Lehli gibi Al­man düşmanı milletlerden olan fertleri Almanlar yabancı say­mıyorlar. Bizim ırkçılığımız ise bütün milletlere karşıdır… Harp Okulu öğrencilerini zehirlemek isteyen Nâzım Hikmetof yoldaş Polonyalı olduğu için ırkçıyız” diye yazacaktır).

    Atsız’ın 1935’te yayınlanan ve Nâzım Hikmet’i hedef alan, “Son zamanlarda da İstanbul’da bir ko­münist Don Kişot’u türedi” satırlarıyla başlayan 12 sayfalık kitapçığı da dolaysız olarak Nâzım Hik­met’e saldırıdır:

    “Nazım Hik­metof yoldaş bu münakaşayı Türk milliyetperverliği üzerinde tepinmeğe yeltenmek için vesile yaptı ve Türkiye’nin en büyük adamlarından biri olan Nâmık Kemal’i aslan postu giymiş olmakla itham etti. Öyle sanıyorum ki, aslan postu giymiş olmakla kastettiği mana eşekliktir. Bu aslan postu giyen ve kendisini aslan diye satan eşeğin hikayesine telmihen yapılmış, komünistlere yaraşır şekilde bayağı, Don Kişotça bir teşbihtir. Bir kere Nâmık Kemal aslan postu giymiş değildir. Nâ­mık Kemal aslanın ta kendisi­dir. Evet, Nâmık Kemal aslandı, sırtlan değil. Çünkü mezarlarda yatan aslanlara değil, kanlı cellat gibi tepemizde yaşıyan kızıl sultanlara saldırıyor, ağız dolusu küfrü onların suratına haykırıyordu”.

    1935

    ‘Bu biricik kominist şair kafasından zoru olan bir hastadır’

    Millî Türk Talebe Birliği’nin başkanlarından Rüknettin Fethi de, 1935’te yazdığı Nâzım Hikmet’in Saldırışı Ve Eski Yeni Üzerinde Bir Konuşma kitabında, Nâzım’ın Nâmık Kemal yaklaşı­mına tepki gösterir. Fethi yazısı­na “Hepimizin tanıdığı biricik (!) kominist şair Nâzım Hikmet ev­vela bir aylık mecmuada basdığı ve sonrada portreler adlı kitabına eklediği bir yazı ile Peyami’nin portresini çizerken arada ulus büyüğü Nâmık Kemal’e tasalluta yeltenmiş” diye başlar. 16 sayfalık kitapçığın genelinde Nâzım Hikmet’in “hasta” olduğunu iddia eder: “Nâzım Hikmet geçmişdeki ve son yaptığı saldırışı ile ispat etmiştir ki kafasından zoru olan ve zaman zaman nöbet geçiren bir hastadır”.

    1936

    Kemal Tahir’in ilk kitabı Nâmık Kemal tartışması üzerine: ‘Nâmık Kemal lasınıfî (sınıfsız) bir hürriyetperver miydi?’

    Nâzım Hikmet’in Nâmık Kemal dizelerinin yankısı durmadan büyürken, bir tarafta da edebiyat dünyasında saflar şekillenmektedir. Kemal Tahir, 1936’da o zamana dek türüne pek az rastlanan, aynı zamanda kendisinin de ilk eseri olacak, 32 sayfalık bir anket kitabı yayımlar. Anket kitabının konusu Nâmık Kemal’dir: Nâmık Kemal İçin Diyorlar ki

    Kitapta Kemal Tahir şu isimle­re sorularını yöneltir: Falih Rıfkı, Va-Nu, Hüseyin Cahid, Peyami Safa, Ercüment Ekrem, Sadettin Nüzhet, Kerim Sadi, Dr. Fuad Sabit, Nâzım Hikmet, Hüseyin Avni ve Suad Derviş. Kemal Tahir yazarlara şu soruları sormuştur. “1. Nâmık Kemal’in sosyal kana­atleri nelerdir? 2. Nâmık Kemal’in istediği liberalizm ile bugünkü demokrasi ve liberalizm arasın­daki farklar. 3. Nâmık Kemal’in din, milliyet ve vatan telâkkisi. 4. Nâmık Kemal neden laik değildi? 5. Edebiyatımızdaki tesirleri ve gazeteciliği. 6. Nâmık Kemal’in istibdatla yaptığı müca­dele bir inkılâpçı karak­ter taşır mı? 7. Bugünkü gençlik Nâmık Kemal’i neden ideal bir kahra­man saymak istiyor?”

    Edebiyat_12
    Kemal Tahir’in yayımladığı Nâmık Kemal İçin Diyorlar ki kitabı.

    Kitap, Nâmık Kemal ve milliyetçilik tartış­masını daha da büyüte­cektir.

    Kemal Tahir, kitabın­da yer alacak soruları sormak üzere Nâzım Hikmet’in evine gi­der. Sonrasında şöyle yazacaktır: “Hazırladığım kağıdı önüne sürdüm. Okudu. Sonra kütüphanesinden bir kaç kitap çıkardı. Baktım. Nâmık Kemal külliyatı. Bir taraftan sahifeleri çevirirken bir taraftan başladı: ‘Nâmık Kemal’i bize, tarihi ve sınıfi şartlarının dışında, mutlak, lasınıfî bir hürriyetperver ve lasınıfî bir halkçı olarak gös­termek istiyorlar. Muayyen bir sınıflı cemiyetin, muayyen tarihi bir inkişaf merhalesinin verimi olan Nâmık Kemal, denildiği gibi lasınıfî hürriyetperver ve lasınıfî bir ‘halkçı’mıydı? Ve esasen buna imkan var mıydı?”

    Nâzım’ın anketin so­nunda söyledikleri yine çok tartışılacaktır: “Evet, Nâmık Kemal o kölenin elinde şarap içerek bu ‘didarı hürriyetin’ dizinde kendi kendinden geçerek, fırkayı mümtazeye ‘Yüksel ki yerin bu yer değildir / dünyaya ge­liş hüner değildir…’ demişti”.

    Kitapta görüşlerine yer verilen Suat Derviş’in cevapları da bu anket kitabına gelecek tep­kileri büyütecektir: “Eğer üniver­site gençliğine bir vatanperverlik modeli gösterilmek isteniyorsa bu model neden Nâmık Kemal’in şahsından oldukça uzak bir ma­zide, bir imparatorluk tarihinde aranıyor? Türkün yakın tarihinde şüphesiz ki Nâmık Kemal’le mu­kayese edilmeyecek kadar büyük vatanperverler vardır; eğer mu­hakkak bir model lazımsa bunlar gösterilebilirdi”.

    1936

    ‘Gençlik, yabancı emeller taşıyan bir cereyana asla müsamaha edemez’

    Edebiyat_13
    Millî Türk Talebe Birliği’nin yayımladığı Nâmık Kemal kitabının kapağı

    Giderek büyüyen tartışma or­tamında, Millî Türk Talebe Birliği de o dönem milliyetçiliğin kurumsal bir safı olarak devreye girer. 1936’da 54 sayfalık Nâmık Kemal kitabını çıkarır. Kitapta Nâmık Kemal hakkında övgü dolu yazılarıyla şu isimlere yer verilir: Abdülhak Hamit, Ab­dülbaki Gölpınarlı, Nihat Sami, Hamdullah Suphi, Dr. Cezmi, Hü­seyin Cahit, İsmail Habip, Agah Sırrı, Nihal Atsız ve İbrahim Necmi.

    Girişteki “Niçin Çıkarıyoruz?” başlıklı önsözde, kitabın çıkış amacı 3 maddede ifade edilir: “1. Gençlik Nâmık Kemal’i seviyor. 2. Gençlik Nâmık Kemal perdesi altında Türk milliyetçiliğine hücumu gaye edinen ve yabancı emeller taşıyan bir cereyana asla müsamaha edemez. 3. Gençlik isnat kabul etmez”.

    1936

    İt Ürür Kervan Yürür: ‘Bu bir ateşli türküdür, inandığı için döğüşenin dilinde dolaşır, durur’

    Edebiyat_14
    13 Kasım 1946 tarihli Ses gazetesinin baş sayfasında Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’ndan bir şiir… O dönem için çok nadir görülebilecek şekilde şairin kendi ismi yazılmıştır.

    Bütün tar­tışmaların ortasında Nâzım Hikmet, gazete makalelerinde kullandığı “Orhan Selim” mahlasıyla 1936’da 47 sayfalık bir kitap çıkarır: İt Ürür Kervan Yürür

    Nâzım Hik­met’in hedef gös­terildiği o yıl, onun kitabını basma cesareti gösteren yayıncı A. Cevad kitabın girişin­de şunları yazar: “Nâzım Hikmet ‘Orhan Selim’ im­zasını kullanmaya başladığı günden beri bazı kimseler şöyle bir teraneye başladılar: ‘Nâzım inandığı büyük gayeden adım adım gerilemektedir. Nâzım burjuva oldu’. Herkesin dili­nin kahyası değilim amma, varlığını in­sanın kurtuluşunu isteyen bir gaye için harcayan adama iftira edilmesine de hiç tahammül edemem”.

    Nâzım Hikmet, kitabının ismini seçiş nedenini şöyle anlatır: “Büyüdükten sonra bu sözün içimde doğurduğu say­gılı korku, bir çok korkular gibi silindi. Bu sözü en kara gün­lerimde bir ışık kaynağı gibi doldurduğum oldu gözlerime. ‘İt Ürür Kervan Yürür’. Bu bir ateşli türküdür ki, her inanan, her inandığı için döğüşen ada­mın dilinde dolaşır durur. Her devrimin ilk bağırtıları kavga­ya atılırken bu sözü haykırmış­lardır”.

    Edebiyat_15
    Nâzım Hikmet’in Orhan Selim mahlasıyla yayımladığı İt Ürür Kervan Yürür kitabı.

    Haber gazetesinin 30 Aralık 1936 tarihli nüshasında şu başlıklı bir haber vardır: “Ko­münistlikten nezaret altına alınanlar”. Şair, komünist pro­paganda yapmaktan, Nurkalem fabrikası işçileriyle nezarette­dir. “Komünistliğe tahrik ama­cına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım,1937’nin ilk bir­kaç ayını cezaevinde geçirir (7 Ocak 1938’de ise Harp Okulu öğrencilerini isyana teşvik etmekten tutuklanacak ve 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptı­rılacaktır).

    Yaklaşık 10 yıl sonra, 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 13 Kasım 1946 tarihli Ses gaze­tesinin ilk sayfasında Nâzım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı”ndan bir şiir, çok nadir görülebilecek şekilde onun ismi açıkça yazılarak basılır. Mustafa Kemal’in at üstün­de bir vinyetle resmedildiği kapakta, şairin meşhur şiiri vardır. Sol kesim, “vatan şairi”­ni onun dizeleriyle selamlar.

  • Hapislerde geçen bir hayat yasak tanımaz bir edebiyat

    1963’te vefat eden Türkiye’nin-Türkçenin en büyük şairlerinden Nâzım Hikmet, ülkesindeki hayatının büyük kısmını hapiste geçirdi. Eserleri uzun yıllar boyunca yasaklandı. Başka kitaplarda, dergilerde, filmlerde adının anılması bile yasaktı. Nâzım Hikmet’in yazdıkları, cesur insanların yayınları.

    Bundan tam 60 yıl önce, 3 Haziran 1963’te Mosko­va’da hayatını kaybeden Nâzım Hikmet, tek bir vasiyet bırakmıştı geriye; “Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, -öyle gibi de görünüyor- Ana­dolu’da bir köy mezarlığına gö­mün beni ve de uyarına gelirse, tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani…”. Türkçenin büyük şairi Nâzım Hikmet’in 60 yıldır Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmesi yasak. Tıpkı yaşadığı dönemde isminin bile memleketinde 28 yıl boyunca yasaklanmış olma­sı gibi. Kitaplarda, dergilerde, filmlerde Nâzım Hikmet’in ismini anmanın yasak oldu­ğu yıllara ve her şeye rağmen onun ismini anan yürekli insanlara dair kronolojik bir panorama.

    Hapislerde geçen bir hayat
    Nâzım Hikmet, İpekçi Film’in sahibi ve dostu yapımcı İhsan İpekçi ile birlikte. 1937’de Ar stüdyolarında çekilmiş bir fotoğraf
    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk
    21 Ocak 1937 tarihli Haber gazetesinde tutuklama haberi

    1936-1937

    Komünist ve gizli cemiyet başkanı!

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 2
    Yeni Asır’ın Nâzım’ın tutuklandığını duyuran haberi.

    27 Aralık 1936 tarihli Haber gazetesi, Nâzım Hikmet’in tevkif edildiğini duyurur: “Şair ve mu­harrir Nâzım Hikmet evvelki gün tevkif edilmiştir. Bugün öğrendi­ğimiz bu tevkifin sebebi hakkın­da resmî makamlardan malumat almak, Pazar olmak dolayısıyla mümkün olmamıştır”. Haber ga­zetesinin 3 gün sonra, 30 Aralık 1936 tarihli haberinin başlığı ise “Komünistlikten nezaret altına alınanlar”dır. Nâzım Hikmet ko­münist propaganda yapmaktan, Nurkalem fabrikası işçileri ve “Demiri şerbet yapanlar” isimli yazısı nedeniyle Fatma Nudiye Yalçı ile birlikte nezarettedir.

    21 Ocak 1937 tarihli gazetelere yansıyan haberlerde ise, “Komü­nistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım Hikmet’in tutuklandığı yazılacak ve şair 1937’nin ilk birkaç ayını cezaevin­de geçirecekti.

    resim_2024-08-25_023149976
    27 Aralık 1936’da çıkan Haber gazetesinin ilk sayfasında gözaltı haberi.
    resim_2024-08-25_023156208
    Haber gazetesinin 30 Aralık 1936 tarihli haberi.

    1937 -1942

    Cismini gösterdi ama ismini kullanamadı

    resim_2024-08-25_023203982
    Nâzım’ın yazıp yönettiği “Güneşe Doğru” filminin reklam afişeti.
    resim_2024-08-25_023234245
    Şairin senaristliğini yaptığı “Kıskanç” filminin afişi.

    1937 başındaki gözaltı ve tutukluluk, Nâzım Hikmet’in kişisel tarihi kadar bibliyografyası için de dönüm nok­tasıdır. Artık adı iyiden iyiye “komü­nistlikle” anılan ve milliyetçi çevre­lerin olduğu kadar dönemin Hitler yanlısı nasyonal sosyalist çevrelerin de hedef tahtasında bulunan 35 yaşındaki genç Nâzım Hikmet için 1937 yılı, henüz adı konulmamış bir yasağın da başlangıcıdır. Çok daha sonra, 1 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı Otobiyografi şiirinde kayıt düştüğü dizelerin miladı işte bu 1937 yılıdır: “Yazılarım otuz-kırk dil­de basılır / Türkiye’mde Türkçemle yasak”. 1937’den başlayarak 1965’e kadar tam 28 sene Türkiye’de onun ismiyle hiçbir kitabı basılamayacak; kitaplarda, dergiler­de, filmlerde ancak takma isimlerle yer bulabilecektir.

    1936’da yayımla­nan Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Milli Gurur Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanına Zeyl, Sovyet Demokrasisi, Alman Faşizmi ve Irkçılığı kitapları, Nâzım Hikmet yaşarken kendi ismiyle Türkiye’de basılan son kitaplarıdır.

    Öyle ki 1937’de Nâzım Hikmet’in yazıp yönettiği tek uzun metrajlı filmi olan “Güneşe Doğru”, 28 Ekim 1937’de İstanbul İpek ve İzmir Elhamra sinemalarında gösteri­me girecek; ancak ne ilanlarda ne filmde Nâzım Hikmet’in ismine rastlanamayacaktır. Sonraki senelerde İpekçi kardeşlerin dostluğu ve desteğiyle senaristli­ğini yapacağı “Tosun Paşa” (1939) filminde Mümtaz Osman; “Şehvet Kurbanı” (1940) ve “Kahveci Güzeli” (1941) filmlerinde M. İhsan; 1942’de gösterime giren “Kıskanç” filminde ise Mümtaz Osman mahlaslarıyla yer alacaktır. Bu filmlerin afişlerinin ortak özelliği ise senarist isminin afişlerde yer almamasıdır.

    resim_2024-08-25_023242260

    1938-1939

    12.5 yıl sürecek hapis hayatı başlıyor

    Nâzım Hikmet, 17 Ocak 1938’de bu defa Harp Okulu öğren­cilerini isyana teşvik iddiasıyla tutuklan­dı. Toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılacak, 15 Temmuz 1950’ye ka­dar çoğunluğu Bursa Cezaevi’nde olmak üzere aralıksız 12 yıl 6 ay hapis yatmak zorunda kalacaktı. Cezaevi süreci, onun isminin üzerindeki yasağı daha da per­çinleyecekti.

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 3
    Kağıtta Kalmıyacaktır ve kapağında Nâzım’sız soyadı.

    Şair 1939’da 16 sayfalık Kağıtta Kalmıyacaktır-Bir Memleket Davasının Vesikalara Dayanan Hikayesi broşürünü Mehmet Ran ismiyle yayımlayabilecekti.

    1943

    Tolstoy tercümesi ve ipekçilik broşürü

    resim_2024-08-25_024859113
    Harb ve Sulh romanının kapağı. Çevirmenler: Nâzım ve Zeki Baştımar.
    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 5
    İpekçilik üzerine bilgi veren broşürler. İsimsiz yazar ve ressam: Nâzım Hikmet.

    Dünya Savaşı sürerken, Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi’ndedir. Tols­toy’un Harb ve Sulh romanı, 1943’te Millî Eğitim Bakanlığı’nın Maarif Vekaleti tarafından 4 cilt 8 kitap ola­cak şekilde yayımlanmaya başlanır. Eserin çevirmeni, Zeki Baştımar ile birlikte Nâzım Hikmet’tir ama, kitaplarda ismi kesinlikle anılma­yacaktır. Nâzım’ın Bursa Cezae­vi’nden Piraye Hanım’a gönderdiği 28 Şubat 1943 tarihli mektup şu satırlarla başlar: “Karıcığım, parayı, yani dünkü mektubumda yaz­dığım seksen lirayı aldım. Zeki Baştımar’dan Tolstoy tercümesine mahsuben gelmiş. Derhal sana 60 lira daha yolladım. Bu suretle hesabı şaşırmayalım ve eline ulaşıp ulaş­madığını kontrol için tekrarlıyorum: 60+50+20+60=190 lira göndermiş oluyorum. Lütfen aldıkça bana yazarsın ve aldıklarınla gönderdik­lerimi karşılaştırmış oluruz. İpek broşürleri meselesi de oldu, hem kırdırmaya lüzum kalmadan. Ben­den dört broşür istiyorlar. On gün içinde teslim edilecek”.

    Mektupta geçen “ipek broşürleri” meselesi, Nâzım Hikmet’in Bursa Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği için yazıp resimlediği 7 adet ipekçilik üzerine broşürdür. İpek­çiliği ve buradan oluşturulan işleri özendiren broşürler de yazar ismi olmadan yayımlanacaktır.

    resim_2024-08-25_023550130
    Yığın dergisinin 1 Ekim 1946 tarihli ilk sayısının arka kapağında İbrahim Sabri imzalı Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan bir şiiri.

    1946

    Memleketimden İnsan Manzaraları

    Nâzım Hikmet, Bursa Hapisha­nesi’nde büyük eseri Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaktadır. Bu des­tandan çeşitli parça­ları 1946’da dönemin ilerici dergileri Yığın, Yürüyüş ve Yeni Ses dergilerine gönderir; şiirler “İbrahim Sabri ve Nureddin Eşfak” imzalarıyla yayımla­nacaktır.

    1946

    ‘Yasaklar dünyasındayım. Yârin yanağını koklamak: yasak’

    Nâzım Hikmet, 20 Ocak 1946’da Bursa Cezaevi’nde yazdığı “Do­kuzuncu Yıldönümü” şiirinde, “bir odaya kapatılmakla başladı maceram. dokuzuncu yılı biteli üç gün oluyor” diye not düşer yasak­lılığının dokuzuncu yılına. 1937’nin başındaki tutukluğunu, isminin yasaklandığı o yılı milat almıştır: “Yasaklar dünyasındayım. Yârin yanağını koklamak: yasak / Ço­cuklarınla yemek yiyebilmek aynı sofrada: yasak / Aranızda tel örgü ve gardiyan olmadan konuşmak kardeşinle, ananla: yasak / Yazdı­ğın mektubun kapatmak zarfını ve zarfı yırtılmamış mektup almak: yasak / Yatarken lambayı söndür­men: yasak / Tavla oynaman: yasak / ve yasak olmayan değil, yüre­ğinde gizleyip elde kalabilen şey: sevmek, düşünmek ve anlamak”.

    resim_2024-08-25_023554746
    Bursa Cezaevi’nde İhsan İpekçi’nin Nâzım Hikmet’i ziyaretlerinden birinde çekilmiş  bir kare.
    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 6
    Nâzım Hikmet’in Ahmet Halit Kitabevi ile yaptığı sözleşme (Nâzım Hikmet Vakfı Arşivi).

    1949

    La Fontaine’den masallar Türkiye’den acı gerçekler

    Nâzım Hikmet 1949’da, mahpus­luğunun aralıksız 11. yılında Ah­met Halit Kitabevi ile bir La Fonta­ine kitabının çevirisi için anlaşır. Bu defa da “Ahmet Oğuz Saruhan” takma adıyla yaptığı çevirilerden oluşan kitap, La Fontaine’den Ma­sallar ismiyle kitaplaşacaktır.

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 7
    Şairin “Ahmet Oğuz Saruhan” adıyla çevirdiği La Fontaine’den Masallar kitabı

    Ahmet Halit Kitabevi ile yapılan sözleşme, Nâzım Hikmet’in ismini anmanın yasak olduğu yıllara dair de tarihî bir ibret vesikasıdır. Kitap, Nâzım’ın müstear bir isim kullanması şartıyla basılmış ve ya­yımcı tarafından hazırlanan belge de bunu hukuken garanti altına almıştır: “Bütün hukuku Ahmet Halit Kitabevine ait olmak ve di­lediği zaman dilediği kadar basıp satmak hakkına malik bulunmak ve müstear bir isim kullanmak şartile manzum olarak tercüme ettiğim Lafonten masallarının tercüme hakkını tamamını aldım. Hiçbir ilişiğim kalmadı”.

    Bu kitap, Nâzım Hikmet’in tak­ma adıyla Türkiye’de basılan son eseri olacaktır.

    1955

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 8
    Nâzım Hikmet şiir kitabının yurda girmesini yasaklayan 29 Kasım 1955 tarihli kararname.

    Bir utanç vesikası da Demokrat Parti döneminden

    Nâzım Hikmet 1950 Temmuz’un­da 12.5 yıl hapis yattıktan sonra serbest bırakılır ve yaklaşık 1 yıl sonra da tekrar Türkiye’yi ter­ketmek zorunda kalır. 1955’te yurtdışında yayımlanmış bir Nâzım Hikmet şiir kitabının dahi yurda girmesi yasaklanmıştır. Bu yasak için çıkarılan Celal Bayar, Adnan Menderes ve akanların imzalarını taşıyan kararname şu ifadelerle başlar: “Şair Nâ­zım Hikmet’e ait ve üzerinde adı bulunmayan şiir kitabının yurda sokulmasının ve dağıtıl­masının menedilmesi…”

    resim_2024-08-25_023740059
    Orhan Seyfi: Nâzım Hikmet – Hayatı ve Eserleri.

    30’LU, 40’LI, 50’Lİ YILLAR

    Baskıya boyun eğmeyenler

    Nâzım Hikmet yasağı ülkede bütün hoyratlığıyla sürerken her şeye rağmen onun adını anan, şiirlerinden örnekler yayımlayan yürekli yazar ve yayıncılar azdır ama yok değildir. 1937’de Ahmed Cevad, Nâzım Hikmet, Hayatı, Seç­me Şiir ve Yazıları başlığıyla Çığır Kitabevi’nden; Orhan Seyfi ise Nâzım Hikmet, Hayatı ve Eserleri ismiyle Cumhuriyet Kitaphane­si’nden iki ayrı seçme antoloji şiir kitabı yayımlar.

    Orhan Burian 1946’da basılan Kurtuluştan Sonrakiler şiir anto­lojisi kitabında Nâzım Hikmet’in ismini de anar. Döneminde çıkan diğer antolojilerde Nâzım Hikmet ismine rastlanmaz!

    Yalçın Kaya da bağımsız olarak kendi imkanlarıyla 1950’de Nâzım Hikmet Hayatı, Edebi Şahsiyeti Hakkında Hükümler, Şiirlerinden Örnekler adlı bir broşür -kitap yayımlar.

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 11
    Yön Dergisi Yayınları’ndan basılan Nâzım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı.

    1964-1965

    Yön dergisinin başarısı Nâzım yasağının kırılması

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk.png 13
    Yön dergisinin 30 Ekim 1964 tarihli sayısında “YÖN, Bir Demagojiyi Daha Yıkıyor” kampanyası.

    Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Yön dergisi 30 Ekim 1964 tarihli 83. sayısında “YÖN, Bir Demagojiyi Daha Yıkıyor” başlığı ile Nâzım Hikmet’in şiirlerini Türkiye’de yayımlama kampanyası başlatır. Döneminde büyük ve çok cesur bir kalkışmadır bu. O sayıdan itibaren her sayıda Nâzım Hikmet imzasıyla o güne kadar Türkiye’de yayımlanmayan şiirler çıkmaya başlar. Yön dava edilir ama yılmaz. Derginin bu kam­panyası Nâzım Hikmet yasağını kırar ve 28 yıl sonra Türkiye’de ilk defa Nâzım Hikmet’in ismiyle bir şiir kitabının yayımlanmmasının önü açılır. Mart 1965’te Yön Ya­yınları tarafından şairin Kurtuluş Savaşı Destanı eseri basılır.

    Nâzım Hikmet’e okurun ve ya­yıncıların ilgisi büyük olur. Aynı yıl İstanbul’da İzlem, Pınar, ve Evren Yayınları, Ankara’da Dost Yayınları, İzmir’de Kovan Kita­bevi şairin kitaplarını basmaya başlar. Yön dergisi, 83. sayısında başla­yan Nâzım Hikmet kampanyasını 30 Temmuz 1965 tarihli 122. sa­yısında şu zafer satırlarıyla son­landırır: “Bugün artık Nâzım’ın şiir kitapları basılmakta, çeşitli dergilerde şiirleri yer almaktadır. Demagoji yıkılmıştır. Bu sebeple Nâzım’ın hiçbir yerde yayın­lanmamış en yeni beş şiirini okuyucularımıza sunarak Nâzım kampanyasına son veriyoruz”.

    resim_2024-08-25_024127180
    Yayınevi sahibi Mehmet Ali Ermiş’in ifade verirken fenalaşıp vefat etmesini duyuran gazete haberi.

    1967

    Yaşamak güzel şey ve yayıncının trajik ölümü

    Nâzım Hikmet kitapları yayım­lanmaya başlanmış, ama bunları basan yayıncılar hakkında peşpeşe davalar gelmiştir. Gün Yayınları sahibi Mehmet Ali Ermiş de bu davalardan payını alanlardandır. Ermiş 1967’de Türkiye’de ilk defa Nâzım Hikmet’in tek romanı olan Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanını yayımlar. Romanda komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle 12 Nisan 1968’te sor­guya alınır ve sorgu sırasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder.

  • Bizi hem sevdi hem eleştirdi: ‘Oryantalizm budalası’ değildi

    Pierre Loti konusunda aydınlarımız ikiye bölünmüştür. Kimileri onun Türklere karşı yapılan haksızlıklara tepkisini teşekkürle karşılar; kimileri ise aslında Osmanlıların zayıf ve geri kalmış hâlini acıyarak sevdiğini savunur. O, tüm bunların ötesinde özgür, yürekli ve yeri geldiğinde hem kendi ülkesini hem Türkiye’yi eleştirebilmiş bir yazardı.

    Pierre Loti, 8 Ocak 1850’de Fransa’nın Atlantik sahilindeki Rochefort kentinde doğdu. Deniz subayı olarak görev yaparken 42 yaşında “Kırk Ölümsüzler” olarak anılan Fransız Akademisi’nin üyeliğine seçilen Loti, Fransızların gözünde çok değerli bir romancıdır. Realizm akımında yeri olan İzlanda Balıkçısı (Pêcheur d’Islande) gibi romanlarının yanısıra Romantikler arasında sayılabilecek Aziyadé türünde eserleri de vardır. 

    Medeniyetin, hızlı gelişmeler ve değişmeler uyarınca aşırı maddileşmesine ve insani değerlerden uzaklaşmasına tepkilerini romantik eserlerinde ortaya koymuştur. Doğu’nun Batı’da eleştiri konusu olan tipik özelliklerini gözler önüne sermeye çalışmış ve bu yaklaşımının esin kaynağı olarak, yaşadığı dönemdeki Türk örneğinden yararlanmak yöntemini seçmiştir. Bu tercihini okuyucusuna kabul ettirebilmek için, bir yandan İstanbul’un Avrupai yaşam sürdürülen kesimlerine tepkilerini ayrıntılarıyla anlatırken, diğer yandan geleneksel Doğu tarzı yaşam sürdürülen bölgelerde bulduğu huzuru, güveni, dayanışmayı ön plana çıkarmaya ve bunları ruh dinginliğinin kaynağı olarak tanıtmaya özen göstermiştir. Türklerin gerek gayrımüslim cemaatlere gösterdikleri hoşgörü gerek çeşitli toplulukları birbirleriyle kaynaştırmaktaki başarıları, Loti’nin Türkiye’ye bağlılığını daha da artırmıştır.

    HIZMETKARI SUKRU ILE
    İstanbul’a ilk gelişinden itibaren Türk âdetlerini benimsemeye ve nargile içmeye başlayan Pierre Loti, hizmetkarı Şükrü Efendi’yle. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    İstanbul’a ilk olarak 1876’da, görevli deniz subayı olarak gelen Pierre Loti’nin Aziyadé adlı romanına adını veren kadın; Eyüp’teki yaşamına, İstanbul’a ve Osmanlı yaşam biçimine duyduğu hayranlığın bir yansımasıydı. Bunu 1892’de Fantôme d’Orient (Doğudaki Hayalet), 1906’da Les Désenchantées (Bezgin Kadınlar) romanları takip etti.

    Loti’nin Türkiye ile ilgili yazılarının ikinci dönemi, Balkan ve Trablusgarp savaşları, 1. Dünya Savaşı, işgal günleri, Sèvres ve Millî Mücadele yıllarına rastlar. Bu dönemin kitapları, siyasi yönü ağır basan eserlerdir. Bunlar arasında 4 kitap, birer “Türkiye savunması” olarak öne çıkar. 1913’te yazdığı La Turquie Agonisante (Can Çekişen Türkiye) kitabıyla Batı politikalarını eleştiren Loti, aynı yıl devlet konuğu olarak geldiği İstanbul’da, Tophane rıhtımında büyük bir törenle karşılanmış, Padişah Sultan Reşat tarafından Saray’da ağırlanmıştır. Balkan Savaşları’nda, 1. Dünya Savaşı’nda ve Anadolu’nun İtilâf kuvvetleri tarafından işgal edilmesinde, Yunanların ve Ermenilerin Türkler aleyhinde İngiliz hükümetlerince desteklenen faaliyetine karşı hep Türkler’i savunmuştur. 

    Pierre Loti, “Bizim gerçek dostumuz Türklerdir” diyor; Türkiye’nin Tanzimat’tan bu yana sürdürdüğü Batılılaşma gayretlerini bir bir sıralıyor; herkesin sustuğu ve korktuğu bir dönemde Ermenilerin Türkiye’de nasıl katliam yaptığını Avrupa’ya bildiriyordu. Ancak Türk düşmanı bütün unsurlar Paris’te ayağa kalkıyorlardı. Loti’nin yazılarını kapışan Le Figaro gazetesi bile “Artık senin yazılarına yer veremem” diyordu. Türkleri savunmak, Fransa’nın yanlış politikalar güttüğünü anlatmak için kaleme aldığı “Les Massacres d’Armenie” (Ermeni katliamları) broşürü-1918/1919; Les Alliés qu’il Nous Faudrait (Bize Lâzım Olan Müttefikler) broşürü-1919; La Mort de Notre Chère France en Orient (Aziz Fransa’mızın Doğu’daki Ölümü-1920) adlı eserini, kendisine uygulanan sansür yüzünden ancak 1. Dünya Savaşı bittikten sonra yayımlatabildi.

    Millî Mücadele döneminde Anadolu’daki direnişe destek vermesi ve kendi ülkesi olan işgalci Fransa’yı ağır bir dille eleştirmesiyle Loti, Türk halkının da sempatisini kazanmıştır. 1920 yılında “İstanbul Şehri Onursal Hemşehrisi” olarak kabul edildi ve 10 Ocak 1920’de onun adını taşıyan bir de cemiyet kuruldu (bu cemiyet 1930’lu yıllarda dağılmıştır). Daha sonraları İstanbul’da Divanyolu’nda bir caddeye Pierre Loti Caddesi ve Eyüp’te bir kahvehaneye de Pierre Loti kahvesi adı verildi. Günümüzde bu kahvehanenin olduğu tepe Pierre Loti Tepesi, bu tepeye ulaşmak için inşa edilen teleferik de Eyüp-Piyerloti teleferiği olarak anılmaktadır. İstanbul’da Fransız Başkonsolosluğu bünyesindeki öğretim kurumunun adı da Pierre Loti Lisesi’dir.

    Loti’nin Türk dostluğu konusunda, Türk aydınları ikiye bölünmüştür. Kimi aydınlar onun gerçekten bir Türk dostu olduğuna inanıyorlar; Osmanlı Devleti’ni bir kültürel ve tarihsel birikim dönemi olarak algılayan bir anlayış içinde, Loti’nin Türk milletine dostça yaklaşımını, Türklere karşı yapılan haksızlıklara tepkisini ve Türk milletini savunan katkılarını minnet ve teşekkürle karşılıyorlardı. Kimileri ise onun aslında Osmanlıların zayıf ve geri kalmış hâlini acıyarak sevdiğini savunuyordu. Bunlara göre Loti, Türk milletinin geleceğiyle ilgilenmeyen, nostaljik duygular içinde takdir ettiği Osmanlı toplumunun değişmeden kalmasını isteyen Osmanlı hayranı bir “oryantalizm budalası”ndan başka bir şey değildi. 

    henri_rousseau_-_portrait_of_pierre_loti_1891_52x62cm_kunsthaus_zurich
    Henri Rousseau’nun 1906 tarihli “Portrait de Monsieur X” adlı tablosunda Pierre Loti.

    Nâzım Hikmet, “Şarlatan Piyer Loti” şiirinde (1925) kendisinden “Çürük Fransız kumaşlarını yüzde beşyüz ihtikârla Şarka satan bir burjuva” olarak bahsediyor ve yergisini hakaretâmiz eleştirilere kadar vardırıyordu:

    “Hatta sen
    Sen Pier Loti!
    Sarı muşamba derilerimizden
    birbirimize geçen tifüsün biti
    senden daha yakındır bize
    Fransız zabiti!”

    Buna karşılık Abdülhak Şinasi Hisar İstanbul ve Pierre Loti adlı kitabında Loti’ ye övgüler yağdırıyor ve onun yazılarının bazı Türklerin yazdıklarından daha millî bir his ve zevk taşıdığını söyleyerek, Türkiye ile ilgili bütün eserlerinin Türkçeye çevrilmesini diliyordu.

    Türkler için Loti, bunun da ötesinde anlamı olan, bir Türk dostu, bir cesur yürek, bir aydın, haksızlıklara karşı çıkmış bir vefakar dost ve yanlışlar yapan kendi ülkesini savaş ortamında, Türkiye sevgisi uğruna eleştirebilmiş bir özgür ve yürekli insandır. 1910’larda Avrupa’yı şekillendirme gayretleri sürerken; bu süreci, bütünleşmiş bir Avrupa’ya Türkleri de katarak, Türklerden ayrı düşünülemeyecek bir şekilde özgür, hoşgörülü, ayrımcılık gütmeyen, ırkçılıktan uzak bir yaşam bağlamında görmek isteyen bu kültür insanını Türkler takdir etmişler; kendi kuşaklarına, bizim kuşaklarımıza, bir Fransız dost olarak bu yönüyle tanıtma gayretinde bulunmuşlardır. Bu görüşte olanlara, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere cumhuriyetimizin kurucuları da dahildir. 

    2000 Ocak ayında, Pierre Loti’nin doğumunun 150. yıldönümü münasebetiyle, Kültür Bakanlığı olarak zengin bir anma programı düzenledik. Pierre Loti’nin, Fransız siyaset adamı Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı yapmış dostu Louis Barthou’ya ve eşine yazdığı mektupların Fransa’da satışa çıkarılması üzerine -zamanın Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın isabetli kararıyla- Türkiye kültür tarihindeki ender mali operasyonlardan birini gerçekleştirip mektupları iki günde satın alarak Türkiye’ye kazandırdık. Loti’nin biyografisi üzerine uzmanlaşmış Alain Quella-Villéger ve Bruno Vercier adlı iki Fransız yazarı Türkiye’ye davet edip mektuplar üzerinde bir tasnif çalışması yaptık ve tıpkı-basım tekniğiyle iki cilt halinde yayımladık. 

    Türkiye ile Fransa arasında dostluk köprüleri kurmaya uğraşan Pierre Loti gibi değerlerden iki ülke halkının yararlanacağını düşünüyorum. Pierre Loti Dostları derneğimizin kapısı, bu köprüden yol almak isteyenlere her zaman açık.

    Dr. Fikret Nesip Üçcan
    Pierre Loti Dostları Derneği Başkanı
    Başbakanlık ve Kültür Bakanlığı eski Müsteşarı

  • Nâzım Hikmet: Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…

    Nâzım Hikmet: Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…

    Türk edebiyatının iki büyük şairi hayattayken tanışmış, genç Nâzım, Yahya Kemal’in öğrencisi olmuştu. Nâzım Hikmet’in eşi Münevver Hanım’a, Yahya Kemal’in ölümü üzerine 1 Kasım 1958’den hemen sonra yazdığı mektup, son duruşmada Yahya Kemal üzerine düşündüklerini ortaya koyuyor. Türk şiirinin iki büyük ismi arasında, edebiyattan kişisel ilişkilere uzanan hadiseler… 

    NÂZIM HİKMET’İN TAMAMI İLK KEZ YAYIMLANAN MEKTUBU

    Yahya Kemal-Nâzım Hikmet ilişkisinin çok iyi anlatılmamış olduğunu düşünüyorum. Bu ilişki hep Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın gölgesinde kalmıştır: Nâzım Hikmet Deniz Lisesi’nde öğrenciyken Celile Hanım ve Yahya Kemal arasında duygusal bir yakınlık doğar. Bu yakınlık dolayısıyla “Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet” diye başlayan cümleler hemen sonu hüsranla biten bir aşk hikâyesine dönüşür. 

    Yahya Kemal, Celile Hanım’la 1916’da Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) tarafından götürüldüğü Çamlıca Bektaşi Dergâhı’nda tanışır. O sırada Celile Hanım, Nâzım Hikmet’in babasıyla evlidir. 1918’de ayrıldıklarında, Nâzım Hikmet aile dostları Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın aracılığıyla girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nde öğrencidir. Yahya Kemal de aynı okulda tarih dersleri vermektedir. Hayranlık duyduğu kadının oğluna özel ilgi gösterir. O zamanlarla ilgili bir anısını yıllar sonra Ekber Babayev’in düzenleyerek yayımladığı bir konuşmada şöyle anlatmış Nâzım Hikmet: 

    “Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili ve anlayışı getiren Yahya Kemal anama sevdalıydı sanırsam. Evde şiirlerini okurdu anam. Bahriye Mektebi’nde tarih öğretmenimdi şair. Kız kardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şey. Yahya Kemal’e gösterdim, kediyi de görmek istedi ve şiirimde anlattığım kediyi gördüğü kediye o kadar benzetmedi ki, bana ‘Sen bu pis uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun, şair olacaksın’ dedi. (Yön dergisi, 1.5.1967) 

    Nâzım Hikmet’in üçüncü şiirim dediği “Samiye’nin Kedisi” adlı şiiri şudur: 

    Yeşil deniz gibi gözleri vardı 
    Beyaz tüyleriyle bir küme kardı 
    Ağzını süsleyen sedef dişlerdi 
    Baygın nazarı ta ruha işlerdi 
    Severken aldatıp birden kaçardı 
    Okşarken apansız pençe açardı 
    Onda bir kadının gururu vardı 
    Sürmeli gözlerinden riya akardı 

    Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden çıkan bir kitabın başındaki boş sayfalara Celile Hanım’ın çizdiği karakalem bir desende kedinin ismini de görüyoruz: Pisik. 

    00Old-Isolated-Papers-and-Textures
    Nâzım’ın Yeni Mecmua’da yayımlanan Yahya Kemal’in düzelttiği şiiri. 

    Ekber Babayev’in yazısında anlatıldığına göre, Yahya Kemal, öğrencisinin “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı ilk şiirini bazı düzeltmeler yaptıktan sonra Yeni Mecmua’nın 3 Ekim 1918 tarihli sayısında yayımlatmıştır. Yahya Kemal’in isim babası olduğu ve katkıda bulunduğu Yeni Mecmua, Ziya Gökalp tarafından çıkarılıyordu. Daha sonra ufak tefek değişikliklerle Ümit ve İnci gibi dergilerde de çıkan bu şiir şöyledir: 

    Bir inilti duydum serviliklerde 
    Dedim: Burada da ağlıyan var mı? 
    Yoksa tek başına bu kuytu yerde, 
    Eski bir sevgiyi anan rüzgâr mı? 
    Hayata inerken siyah örtüler, 
    Umardım ki artık ölenler güler, 
    Yoksa hayatında sevmiş ölüler, 
    Hala servilerde ağlıyorlar mı? 

    Tam o yıllarda Celile Hanım-Yahya Kemal aşkının dedikodusu almış yürümüştür. Nâzım, evlerine kendisine ders vermek için gelen hocasının paltosunun cebine, bir gün annesiyle evlenmesine karşı olduğunu kesin bir şekilde belirten bir mektup koyar: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz!” Mektubun ne kadar etkisi olduğu bilinmez ama, dedikoduyu fazla uzatmadan, Celile Hanım evliliğe hazırlanırken Yahya Kemal’in vazgeçtiğini söyleyelim. Otuz iki yıl sonra, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin’e gönderdiği 5 Nisan 1950 tarihli mektubunda Yahya Kemal’e yazdıkları için duyduğu üzüntüyü anlatır. O sırada Yahya Kemal, hapishaneden çıkabilmek için mücadele veren Nâzım Hikmet’in af dilekçesini imzalamaktan çekinmiştir: 

    “Fakat Yahya Kemal’in istinkâfına [çekinmesine] üzüldüm. Ters anlama, zavallı adamcağıza vaktiyle hiç de kendime yakıştıramadığım bir mektup yazmış olduğumu hatırlayıp üzüntülü bir hayıflanma duydum”. 

    2017-06-20-PHOTO-00000199
    Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden 1895 basımı bir kitabın ilk sayfasındaki Celile Hanım çizimi. Üst tarafta “Samoş’un kedisi Pisik” yazıyor. 

    Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in annesiyle evlenmesini istemez, ama onun mısralarına ilgisi hiç azalmaz. 1919’da Peyk-i Şevket Torpido Kruvazörü’nde yazıp Yahya Kemal’e ithaf ettiği “Şair” adlı şiirde onu anlatır: 

    Her gün daha dalgın görürdüm onu 
    Bu ıssız beldenin sokaklarında 
    En acı gülüşün sezdim yolunu 
    İri gözlerinin nemli akında 
    Bir gün bakmıştım da gittiği yere 
    Kimdir diye sordum ben geçenlere 
    Dediler bir şair küskündür şehre 
    Mersiye dolaşır dudaklarında 

    Memet Fuat’ın Gölgede Kalan Yıllar adlı kitabında hem bu şiirin yazılışının hikâyesini, hem de Nâzım Hikmet’in 40’lı yıllarda Yahya Kemal’le ilgili düşüncelerini bulabiliriz. Memet Fuat, Nâzım Hikmet’in mahpus yattığı Bursa Hapishanesi’ne yaptıkları bir ziyareti anlatıyor: 

    “Bir gittiğimizde müdürün odasında oturuyorduk. (Nâzım Hikmet) Birden bana dönüp, ‘Ankara’da bir dergi Yahya Kemal’le ilgili bir soruşturma açmış, gençler bol keseden atıp tutuyorlar. Sen de söyledin mi yoksa bir şeyler?’ diye sormuştu. ‘Hayır,’ demiştim. ‘Kaynak’ dergisiydi soruşturmayı açan. Genç kuşak sanatçıları Yahya Kemal’i yeren sözler ediyorlardı. Tanınmış bir yazar olmadığım için bana sorulmamıştı. Sorulsa, o toplu karşı çıkış içinde herhâlde ben de olumsuz konuşurdum. Nâzım, ‘Aman, oğlum,’ demişti, ‘Bunlar çok büyük sanatçılar, bütün o sözleri söyleyenler unutulup gider, Yahya Kemal gene dimdik ayakta kalır. Sonradan pişman olacağın şeyler söyleme bu çapta ustalar için…’ Arkasından, daha önceden de bildiğim bir olayı, gemide güverte nöbeti tutarken, Yahya Kemal’in bir dizesinin kuruluş özelliklerini çözmeye çalışarak, bir aşağı bir yukarı, nasıl sabahı bulduğunu anlatmış, elini göğsüne bastırıp, ‘Hocamdır’ demişti. Bana soru gönderilmemiş olmasına o anda çok sevinmiştim.” (Gölgede Kalan Yıllar, YKY, İstanbul 2013, s. 413) 

    002017-06-20-PHOTO-00000195
    Yahya Kemal Beyatlı’nın 1947’de Tasvir için imzaladığı fotoğrafı. 

    Nâzım Hikmet 1932’de basılan Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı kitabında, Roy Dranat’ı Benerci’yle konuştururken Yahya Kemal’in “Abdülhak Hâmid’e Gazel”indeki 

    Yattık bülend servilerin gölgesinde şâd 
    Dehrin bu hây ü hûyuna meclûb-i handeyiz 

    beytine gönderme yapar: 

    Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz, 
    yaz: 
    Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz 
    Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz 

    Roy Dranat’ın olumsuz bir karakter olduğunu gözönüne alırsak, bu göndermenin bir eleştiri olduğu düşünülebilir. Nâzım Hikmet bütün saygısına rağmen, yeri geldikçe, şiir konusunda Yahya Kemal’i eleştirmiştir. Bursa Mahpushanesi’nden Adalet Cimcoz, Kemal Tahir ve Memet Fuat’a yazdığı mektuplarda bu eleştirilerin örnekleri görülebilir. Örneğin Adalet Cimcoz’a Temmuz 1948’de yazdığı mektup oldukça teknik eleştiriler içermektedir. Yahya Kemal’in kafiyenin bütün tarz ve inceliklerini bildiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor Nâzım Hikmet: 

    “Fakat yine de, mesela son okuduğum ‘Endülüste Raks’ isimli şiirinde yedinci ve sekizinci, yani arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini şöyle tertipler: 

    "…… yürür gibi
    öldürür gibi 
    sürmeli 
    öpmeli” 

    Yürür gibi ve öldürür gibi, çifte yani redifli kafiyelerin hemen arkasına yani gibilerin bi’leri ardından sürmeli ve öpmeli, yani li’ler… Üstad redifli, medifli, yani klasik, mukayyet kafiyelerle bu şiirini yazdığına göre arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini, mukayyet kafiye olmayan bi’ler ve li’lerle yapmamalıydı. Birinci beytin gibilerinden sonra, ikinci beytin kafiyeleri sesli harfle bitecekse, daha kalın olmalı yahut sessiz harfle bitmeliydi. Dedim ya bütün bunları üstad benden çok iyi bilir, elbette bilir. Fakat şimdiden söyleyelim ki, herhalde tenezzül etmediğinden değil, belki daha ziyade bilgisini tatbik edememesinden” (Şükran Kurdakul, Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları, Broy Yayınları, İstanbul 1987, s. 39). 

    Nâzım, aynı mektupta Yahya Kemal’in şiirini genel olarak eleştirirken, hakkını da verir: 

    “Yahya Kemal’in ne güzel mısraları, beyitleri, kıt’aları vardır da, bunlar bir kül halinde tek bir şiir olmadan önce dilden dile dolaşırken nasıl güzeldirler de şiir haline gelince, vahdet halinde, yani bir mimari içinde okununca değerlerini kaybediverirler” (Age, s. 32). 

    c107a16a-cfb9-4009-bc7b-3e3aa441db30
    Balaban’ın çizgileriyle Münevver Andaç (1917- 1998) 

    Nâzım Hikmet, her mısraı çok güzel olan şiirlerin imkânlarının dar olduğu fikrini, şiir hakkında Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda da incelemiştir. 

    Yahya Kemal de Nâzım Hikmet’in şiiriyle ilgilenir, Vâ-nû’ları her ziyaretinde yeni şiirlerini dinlemek isterdi. Müzehher Vâ-nû, onun ziyaretlerine her gelişinde, “Nâzım’dan mektup var mı? Bizim oğlan ne yazmış, okuyun bakalım?” dediğini söyler ve şöyle devam eder: 

    “Sessizce dinlerdi şiirleri. Yepyeni bir tarz olarak çok beğendiğini söylerdi, belki gönül almak için bilemem. Tabii yazardık mektuplarımızda Nâzım’a, Yahya Kemal’den söz ederdik. Nâzım da onun gıyabi muhabbetine şu rubaisiyle yanıt vermişti: 

    MUKAYESE
    Osmanlıların en usta şairi Yahya Kemal gelir aklıma: 
    bir camekânda şişman ve mustarip görürüm onu. 
    Ve her nedense birdenbire hatırlarım: 
    Yunan dağlarında ölen topal Bayron’u.” 
    (Müzehher Vâ-nû, Bir Dönemin Tanıklığı, Cem Yayınevi, s.40) 

    Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in “Açık Deniz” adlı şiirine gönderme yapmış gibi görünüyor. Şöyle başlıyor şiir: 

    Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum; 
    Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum. 
    Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl 
    Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl... 

    Nâzım Hikmet, Bursa Mahpushanesi’nden Memet Fuat’a gönderdiği 09.01.1950 tarihli mektupta da Yahya Kemal’den bahsediyor. Memet Fuat daha önceki mektubunda, İngiliz filolojisini bitirirken üzerine tez yazdığı romantik İngiliz şairi William Wordsworth (1770- 1850) ile Yahya Kemal’i karşılaştırmış olacak ki Nâzım Hikmet şu satırları yazmış: 

    “Sonra unutma ki, ihtiyarlamanın bir de başka tarafı var: İhtiyarlamak kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. Kendinden başkasını sevmeyen insan ise şair filan değil, ancak nefes alan ölü olur. Senin İngiliz şairiyle bizim Yahya Kemal arasında belki şiir tekniği bakımından yahut senin şairin ihtiyarlığından sonra yazdığı şiirlerin muhtevası bakımından benzerlik vardır. Bilmiyorum. Dedim ya, o İngilizin şiirlerini hiç okumadım. Zaten İngilizce bilmem, tercümelerini de görmedim. Fakat bir meselede bizim Yahya Kemal’den ayrılıyor gibime geldi. Bizim Yahya Kemal teknik bakımdan, Türk diline yaptığı hizmet bakımından filan hakikaten usta şairdir. Fakat her zaman ihtiyardı. Hiçbir zaman genç olamadı. Hâlbuki İngiliz, gençlik günleri de görmüş, diyorsun.” (Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, Adam Yayınları, İstanbul 1991, s. 106-107) 

    İhtiyarlık üzerine yazdıkları, üç yıl önce yazdığı “Hatunumun Gözleri Elâdır Da…” başlıklı şiirinin son mısraına bir göndermedir: 

    Kalın, beyaz boynu kırışan kızım, 
    imkânsızdır ihtiyarlamamız bizim, 
    etin gevşemesine bir başka tâbir gerek, 
    zira ki ihtiyarlamak: 
    kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. 

    Bir sonraki, 27.01.1950 tarihli mektupta tartışma devam ediyor. Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in Türk şiir diline getirdiği ve kendisinin de çok faydalandığı temiz dili kabul ederken, bu haddinden fazla temiz dilin konuşma diline faydası olmadığını vurguluyor: 

    IMG_6133

    “Yavrum, evladım, oğlum. Senin İngiliz şair, ne dersen de, bizim Yahya Kemal beye benzemiyor. Hatta dil meselesinde. Mesela, senin anlattığına göre, senin İngiliz, İngiliz şiirine tertemiz konuşma dilini getirmiş. Yahya Kemal Bey ise, Türk şiirine temiz bir dil getirdi ama, bu konuşma dili değildi. Temiz fakat apayrı bir ‘şiir’ diliydi. Yahya Kemal’in dilde ve Türk şiirinin umumiyetle teknik bahislerindeki hizmetini inkâr etmiyorum, bu hizmet büyüktür, ben şahsen ve benden sonrakiler bundan bol bol faydalandık. Fakat dedim ya, bu dil temiz, lüzumundan fazla temiz ve bundan dolayı da suni, cilalı, ölü bir ‘şiir’ diliydi ve ‘şiir dili’ ne kadar mükemmel olabilirse o kadar mükemmeldi. Yahya Kemal beyi öz bakımından ele alırsak, onu karakterize edecek bir cümle söylemek yeter: ‘Türk küçük burjuva münevverliğinin ümitsizliğe düştüğü yıllarda – geçen seferberlik yıllarının sonu ve mütareke yılları – yahut aynı münevverliğin irticaa doludizgin gittiği şimdiki yıllarda ve son dünya harbi yıllarında, yani iki büyük sıçramayla şöhretini yapmıştır. Bu iki sıçramanın arasında bir devir var, daha doğrusu iki merhaleli bir fasıla var: Milli Kurtuluş hareketinin devam ettiği yıllar, Anadolu’nun emperyalizme karşı ayaklandığı yıllar ve sonra Cumhuriyet yahut Atatürk inkılâpları devresinin yılları. Yahya Kemal Bey bu iki merhaleli fasılada unutulmuştur.” (AGE, s.109-110) 

    Nâzım 13 yıl hapis yattıktan sonra cezası indirildiği için 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur. Bütün hastalıklarına rağmen 49 yaşında askere alınmak istendiğinden, üç aylık oğlu Memed’i ve eşi Münevveri bırakarak 17 Haziran 1951’de yurtdışına çıkar. 

    Yahya Kemal Beyatlı 1 Kasım 1958’de öldü. Nâzım Hikmet aşağıdaki mektubu herhalde ertesi gün yazdı. Son duruşmada bir şairin, hocasını ve başka bir şairi hatırlaması, Nâzım Hikmet’in kendi duygularını da en güzel ifade ettiği mektuplardan biri: 

    2017-06-20-PHOTO-00000198

    “Canım karıcığım. Dün gece radyoda dinledim: Yahya Kemal ölmüş. Büyük şair. Hocalarımdandı da, hem de çok şey öğrendiğim hocalardan. 73 yaşındaymış. Bir hayli zaman uyuyamadım. Yahya Kemal gençliğimdi biraz da. Büyük şair, usta. Telgraf çekeyim dedim… Kime? Ne tuhaf şey ne garip hâldeyim, Yahya Kemal’in ölümünden duyduğum acıyı, halkıma bildirmek için telgraf çekecek adresim yok. İşte böyle. Hava bu sabah açtı. Günlük güneşlik. Senaryoya başlıyacağım. Kafam bomboş, yüreğim keder dolu ağzına kadar, böyle bir ruh hâliyle senaryo yazmağa başlamak nasıl olacak bilmiyorum, ama başkaca çarem de yok, çalışmak lâzım, yaşamak için değil, unutmak için, dalıp dalıp gitmemek için, düşünmemek için kötü kötü. İşte böyle gülüm. Kusura bakma, senden uzaklık, sensizlik başta, muhacirlik, hattâ benimkisi gibi kardeş evinde de olsa, sevdiğim, inandığım bir dünyada da olsa, yazdımdı ya, ölümden beter. İşte böyle, ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır. Rahmet Yolları Kesti’nin Fıransızcasını aldım. Hasretle. 

    1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’daki karısıyla 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine, Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Bu mektuplar günyüzüne çıkmadı. Hâlbuki araştırmacı Aydın Aydemir 1999’da üçüncü basımı yapılan Nâzım Nâzım adlı kitabında Münevver’e yazıldığını belirtmeden, bu mektuplardan 30 sayfa alıntı seçerek “Nâzım Hikmet Anlatıyor” başlıklı bir bölüm oluşturmuş. Aydın Aydemir’in kitabı ve özellikle bu bölüm, Nâzım Hikmet hakkında çok değerli bilgiler vermektedir. 

  • Moskova Mahkelemeri: Stalin’in Kızıl Terörü

    Moskova Mahkelemeri: Stalin’in Kızıl Terörü

    Bundan 80 yıl önce Sovyetler Birliği’nde başlatılan büyük siyasi- etnik tasfiye sırasında, yaklaşık 1 milyon kişi öldürüldü, milyonlarca Rus toplama kamplarına gönderildi. 1938’e varıldığında, 1917 Devrimi sırasındaki Bolşevik merkez komitesinden neredeyse sadece Stalin sağ kalmıştı. “Büyük Terör” adını alan temizlik hareketiyle, yeni egemenlerin bürokratik rejimi ülkeye hakim oldu.

    ACILIS

    Ağustos 1936 ila Mart 1938 arasında Stalin’in eski muhaliflerini, hasımlarını ve gözden düşmüş veya kazaya uğramış parti- devlet yöneticilerini tasfiye ettiği üç mahkemeye Moskova Mahkemeleri adı verildi. Kızıl Ordu mensupları için ayrıca kapalı bir mahkeme daha vardı. Bu göstermelik siyasi mahkemelerin yanısıra, bölgelerde ve özellikle sınır boylarında etnik temelde bir dizi yargılama da yapılmıştı. Bir bütün olarak “Büyük Terör” adını alan bu temizlik hareketi Rusya’nın köklü bir dönüşüm geçirmesinin bir göstergesiydi.

    Moskova Mahkemeleri, 1930’lu yıllarda yeniden şekillenen rejimin tabiatı ve yeni egemen seçkinlerin toplumsal mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak belirmiştir. Parti ve devlet bürokrasisinde 1920’li yılların ortalarından itibaren başlayan dönüşüm, çalkantılı ve baskıcı bir toplumsal modernleşmeyle atbaşı giderek on yıl sonra yeni bir rejimin kurulmasına varmıştır.

    Tasfiyeler sonucunda başta siyaseten bir kıymet-i harbiyesi kalmayan 1917 Ekim Devrimi’nin hayattaki Bolşevik Partisi önder kadroları olmak üzere, Kızıl Ordu’nun önde gelen kadroları idamlar dahil çeşitli cezalara çarpılarak SSCB’nin yönetici elitinde radikal bir değişikliğe yol açıldı; böylelikle Stalin’in mutlak egemenliğinde, varoluşlarını devrime değil “yeni rejim”e ve elbette onun şefine borçlu olan yönetici kesimin iktidarı perçinlendi.

    Gelişmelerin en simgesel belirtisi, 1917 Ekim’indeki merkez komitesinden Stalin dışında kimsenin neredeyse sağ kalmamış olmasıydı. Daha kesin bir ifadeyle, Lenin dönemindeki Politbüro’dan sadece Stalin, Kalinin ve Molotov sağ kalacaktı. Artık “1937 Kuşağı” denen ve varlıklarını Stalin’e borçlu olan Hruşçov (Kruşçev), Beria, Malenkov, Jdanov, Brejnev gibi isimler sahnedeydi.

    Moskova Mahkemeleri aslında hiçbir gücü olmayan siyaseten birçok kez Stalin’e teslim olmuş, pişmanlıklarını dile getirmiş “eski Bolşevikler” veya yine herhangi bir siyasal gücü olmayan (dünyanın birkaç ülkesinde küçük çevreler hariç), kendisine vize verilmediği için Türkiye’den Fransa’ya oradan Norveç’e ve son olarak da Meksika’ya gitmek zorunda kalan Troçki ve yandaşlarına karşı gibi gösterilmişse de, bütün bu temizlikler parti- devlet aygıtının tepeden tırnağa yenilenmesi için uydurulmuştu.

    cc-1917
    1917 Devrimi’nin merkez komite üyeleri Bolşeviklerin devrim sırasındaki yönetici kadrosu, çok büyük oranda Moskova Mahkemeleri sürecinde idam edildi.

    Eskilerin mahkûm edilmeleri yetmezdi; Stalin yeni bir tarih yazmak için onların itibarlarını da yok etmeliydi.

    Stalin’in yönetiminde Moskova Mahkemeleri, 1919’da “Dünya Devriminin merkezi” olarak kurulmuş olan Komünist Enternasyonal’in de köklü dönüşümler geçirdiği bir evrede gerçekleşti. Almanya’da Hitler’in iktidara yürüyüşünü, Hitler’e karşı sosyal demokratlarla işbirliğini reddederek kolay­laştıran Stalin yönetimi; Fran­sa’da ise sosyal demokrasinin yanı sıra kimi burjuva partile­rini de müttefik edinmiş, İs­panyol Devrimi’nde ise ben­zer bir politikayla Barcelona komününü boğaz­layarak yoluna de­vam etmişti. 1935’te yapılan Komintern (Komü­nist Enternasyonal) kongresi fiilen son kongre (1943’te fesih edildi) olarak tescil edildi ve SSCB’nin dünya politikasında kesin bir ters dönüş yapıldı.

    Büyük Terör’ün temeli

    SSCB’de cebri kolektifleştir­menin ürünü olan kıtlık, nü­fusun yarısını oluşturan 70 milyon insanı vurmuştu. Kıt­lıktan ve hastalıktan 1930-33 arasında 4,6 ila 8,5 milyon insan öldüğü tahmin ediliyor. Bütün engellemelere rağmen milyonlarca insan kıtlık böl­gelerinden kaçarak kentlere yığıldı. Moskova’nın nüfusu 1928’den 1933’e 2 milyondan 3,4 milyona çıktı. 1926-30 ara­sı kentlerin nüfusu 30 mil­yona kadar yükseldi. Birinci beş yıllık plan çerçevesinde büyüme oranı yüzde 44’tü ve bu oran neredeyse 1897-1926 arasındaki toplam büyüme ka­dardı. Ücretli emek gücü 10 milyondan 22 milyona yük­seldi. Sonuçta, iş disiplininin zorla dayatıldığı, milliyetçili­ğin coşkulu şekilde yükseldiği, kariyerizmin ödüllendirildiği ve yeni bir bürokratik konfor­mizmin belirginleştiği kentler, kitlesel biçimde kırsallaştı.

    Moshe Lewin’in ironik bi­çimde işaret ettiği gibi, bu bü­yük karmaşıklık içinde toplum, sınıfsal ilişkiler yok olduğu için değil, tüm sınıflar “şekilsiz ve kaynaşma içinde” bulunduğu için, neredeyse meşhur “sınıf­sız toplum” haline geldi.

    Hızlı sanayileşme yeni kadrolara ihtiyaç duydu ve bunlar ortalama yedi yıllık bir eğitimle devlet kadrolarında yer alırken “eski”leri gölgede bırakmaya başladılar. Bunla­rın siyasal eğitimi de üstünkö­rüydü; ikinci elden veya tahrif edilmiş metinlerden öğreni­yorlardı. Parti tarihi 1927’den itibaren çarpıtılmaya başlan­mış; Marx’ın Paris Komünü derslerinden çıkardığı sosya­list işleyişin (demokrasi) te­mel özellikleri çiğnenmişti.

    Maddi teşviklerle bu yeni elit beslendi ve toplumsal hiye­rarşide yeni bir yer edindi. En üstte Nomenklatura yer alıyor­du. 1939 başında Nomenkla­tura’da yer alan 32,899 kişinin 15,485’i, 1937-38’de atanmıştı.

    Cebri kolektivizasyon ve hızlandırılmış sanayileşme an­cak şiddet yoluyla sürdürülebi­lirdi. Buna uygun olarak yöne­tici aygıtta bir patlama yaşandı. Moshe Lewin tarafından ana­liz edilen arşivlere göre, 1928- 1939 arasındaki 10 yıllık za­man diliminde yönetici perso­nel sayısı 1 milyon 450 binden 7,5 milyona, beyaz yakalı işçi sayısı ise 3,9 milyondan 13 mil­yon 800 bine yükseldi. Böylece bürokrasi, kendi çıkarları olan, gerçek ve belirgin bir toplum­sal güç haline geldi.

    Temizliğin ayak sesleri

    1933’den 1935’e kadar partiye yeni üye kabul edilmediği gibi 340 bin üyenin elendiği bir te­mizlik yapılmıştı. Bu dönem­de, sonradan Büyük Terör’ün bütün aksaklıkları sırtına yük­lenecek olan Yejov en üst ka­demelere doğru tırmanmaya başladı.

    1934’teki parti kongresin­de (Muzafferler Kongresi) Bu­harin, Kamanev, Zinoviev, Ri­kov, Tomski, Piyatakov ve di­ğer eski Bolşeviklerin, Stalin’e övgüler düzerek hatalarını ka­bul etmelerine izin verilmiş­ti. Bütün zamanların ve bütün halkların en büyük şefi oydu.

    Aralık 1934’te Leningrad örgütü başkanı Kirov’un bir cinayete kurban gitmesi üzeri­ne Stalin durumdan vazife çı­karacak ve kimi yazarlara göre Almanya’daki “Uzun Bıçaklar Gecesi”ne benzer bir hareket başlayacaktır. Birkaç ay önce gizli polis teşkilatı GPU, ye­niden yapılandırılarak NKVD adını almıştı.

    1934 kongresinde seçilen 139 merkez komite üyesin­den 102’si kurşuna dizildi, 5’i intihar etti. Delegelerin yüzde 54,6’sı hapse atıldı. 1934 parti kongresinin 1966 delegesin­den 1108’i tutuklandı, 848’i kurşuna dizildi.

    Gerçek nedenler

    Mahkemelerde avukat, kanıt vs. gerekmiyordu. İşkenceyle ve­ya itirafları karşılığında serbest bırakılacakları vaatleri ile sa­nıklar verdikleri ifadelerle ken­dilerini ve birbirlerini suçlamış oluyordu ve bu da idam edilme­leri için yeterli bulunuyordu!

    Başta Ekim Devrimi’nde önemli rolleri olan eski Bol­şeviklere yönelik düzmece, göstermelik davalar, siyasal yöneticilerin önemli oranda tasfiyesi, orduda neredeyse bütün tecrübeli içsavaş yaşa­mış kadroların temizlenmesi kentlerde çok farklı nedenler­le geniş tutuklamalar, kolektif­leştirmeden kalma bir hesap­laşma sevdasıyla “Kulak”lara yönelik operasyon, etnik-ulu­sal temizlikler bir anda üs üste binercesine patlak vermiş gibi gösterildi. Stalin’in doğrudan denetimi ve yönetimi altında­ki Büyük Terör’ün göstermelik değil de gerçek nedenleri hak­kında ne söylenirse söylensin, sonuçta parti-devletin büyük bir tasfiye hareketi ile yeni­lendiği gerçektir.

    Parti içinde temizlik devam ederken, Ağustos 1936’da (daha sonra 1. Moskova Mahkemesi olarak anılacak olan) Zinovyev ve Kamenev’in dahil olduğu bir grubun yargılanmasıyla parti içi terör zembereğinden bo­şalmaya başladı. Savcı 1920’de Bolşeviklere katılan eski Men­şevik Vişinski’ydi. Stalin, “Troçkist-Zinovyeci Merkez” adında bir davanın üretilme­sinde ısrar etti. 1932’de söz­de böyle bir blok kurulmuştu. Ağustos ayında beş gün içinde bitirilen davaların ardından Zi­noviev, Kamanev ve 14 sanık idam edildiler.

    Ağustos 1936’daki ilk du­ruşmada rejimin en tehlike­li düşmanı olarak “Troçkizm” gösterilmiş, Kasım ayına doğ­ru hedef genişlemiş ve ulusal ekonomideki “sabotajcılar” ve “halk düşmanları” kategorisi de eklenmiştir.

    Büyük Terör’ün zirvesi olan 1937’de Stalin, halkı da kad­rolara karşı çıkmaya ve onla­rı ihbar etmeye davet etmiş­tir. Zaten birkaç yıldır NKVD her okulda her devlet dairesin­de ve her fabrikada kendisine muhbirlik yapanlardan oluşan devasa bir ağ kurmuştu (Ek ge­lir sağlamak için tamir işleriy­le uğraşan bir işçi, 1935’te fazla para istediği için komşuları ta­rafından “bodrumda Troçki’yi saklıyor” diye ihbar edildi ve bir çalışma kampında üç yıl ce­zaya çarptırıldı. Asılsızlığı bi­linse de kaynağı kurutmamak için ihbarlar değerlendirilme­liydi! Aslolan ihbar mekaniz­masının iyi işlemesiydi.)

    Yejov, İçişleri Halk Komi­seri oldu. Aralık ayında “Para­lel Anti-Sovyet Merkez” diye­rek, Radek, Piyatakov gibi “es­kiler”in üzerine gidildi. Ocak 1937’te yine birkaç gün içinde yargılama ve infazlar yapıldı.

    Kızıl Ordu’da tasfiye

    Mayıs 1937’de, sekiz üst düzey Sovyet generali vatana ihanet, casusluk ve askerî darbeyle hükümeti devirme suçlama­sıyla tutuklandı ve iki hafta sonra yapılan kapalı bir duruş­manın ardından idam edildi­ler. Stalin’in ordu içinde baş­lattığı bu tasfiyeler 35 bin kişi­ye kadar ulaştı.

    Savunma Halk Komiseri yardımcısı ve bir efsane olan Mareşal Tuhaçevskiy, Troç­kistler, sağ muhalefet ve Al­man gizli servisiyle birlikte komplo hazırlamakla itham edilerek tutuklandı. İşkencey­le sorgulandı, kan revan içinde Stalin’in önüne çıkarıldı. Bu ordudaki temizliğin tepedeki görünümüydü. Savunma Halk Komiseri Voroşilov, 1937-38 yıllarında ordudan 40 bin ki­şinin tasfiye edildiğini belirtti (bunların dörtte biri zamanla görevlerine döndüler).

    Kızıl Ordu’daki temizlik sı­rasında yüksek komuta kade­mesindeki 767 subaydan 412’si kurşuna dizildi, 29’u hapishane öldü, 3’ü intihar eti ve 59’u zin­danlarda çürüdü. 1941 yazın­da yarbay ya da albay rütbesin­deki subayların %75’i ve siyasi komiserlerin %70’i bir yıldan kısa bir süredir görevdeydi… 1940’daki Finlandiya savaşı, Kızıl Ordu’nun savaşa hazır ol­madığını gösterecekti

    ‘Gizli blok’

    Mart 1937’de Stalin, “Zinov­yevci-Troçkist blok Alman gizli polisinin bir casusluk ve sabo­tajcı-terörist acentasına dö­nüşmüş” dedi ve bu örgütün SSCB’yi yıkmak isteyen Fransa ve İngiltere tarafından destek­lenen Finlandiya, Baltık ülkele­ri, Polonya, Romanya, Türki­ye ve Japonya gibi ülkelerle de ittifak içinde olduklarını ifade etti. Aynı toplantıda Yejov, “Ja­pon-Alman-Troçkist ajanların yıkıcı, sabotajcı ve casusluk fa­aliyetlerinden çıkarılacak ders­ler” adıyla bir sunum yaptı. Te­mizlik NKVD’nin bölüm şefleri ve yardımcılarının tutuklanma­sıyla başladı. Sonradan verile­cek resmî rakam, 7298 NKVD mensubunun tasfiye edildiğiy­di. Önce temizliği derinleşti­recek kadroları terfi ettirmek gerekiyordu. NKVD memurla­rının maaşları yükseltildi. Orta­lama işçi ücreti 250 ruble iken NKVD’lilerinki 3500’e çıktı.

    2 Temmuz 1937’de Polit­büro’nun idama kadar karar verme yetkisi tanıdığı üç kişi­lik heyetler için kotalar tespit edildi ve bölgelere gönderil­di. Kotalar, idam edilecekler ve kamplara gönderilecekler olmak üzere iki kategoriden oluşuyordu. Belirlenen kotalar becerikli yerel NKVD yöne­ticileri tarafından rahatlık­la aşılabiliyordu. Yani suçlu­lar isim isim değil, “sayı ile” belirlendiler hemen ardından 00447 sayılı karar uyarınca “hainler”in eşlerinin de 5-8 yıl kamplara kapatılmaları ka­bul edildi. Çocuklar da devlete kaldı. Bu süreçte 18 bin eş ve 25 bin çocuk kayboldu.

    Sonuçta kabaca şöyle bir tablo ortaya çıktı:

    Kuzeydoğu’daki ünlü Koli­ma kampında 1934’te 350 bin kişi varken 1941’de bu rakam 3 milyona çıkmıştı!

              Yıl    Tutuklanan  
    kişi sayısı
    Çalışma kaplarına    
    gönderilenler
    1937      820.881 
    1938      96.3679        539.923
    1938     1.317.195       600.724

    Etnik tasfiyeler

    Ocak 1938’den itibaren terö­rün ağırlık merkezi etnik ope­rasyonlara yöneldi. 1937’de­ki “Kulak” operasyonları artık geride kalmıştı. Etnik operas­yon için kota sistemi uygu­lanmadı. Bu operasyonlarda 350 bin kişi tezgahtan geç­ti, bunların 247.000’ine ölüm, 88.000’ine çalışma kampı ya da hapis cezası verildi.

    1937’de Alman asıllı yurttaş­lar da dahil olmak üzere Alman­ya ile herhangi bir şekilde bağ­lantısı olanlar tutuklanıyordu. 65 bin kişiden 55 bini mahkûm oldu, 4 bini idam edildi! Arala­rında birçok siyasi mültecinin de bulunduğu sürgün Polonyalı­ların sayısı, esas olarak Ukray­na ve Beyaz Rusya sınırında ol­mak üzere 1,5 milyondu. 170 bin Koreli sürgün edildi. Komintern içinde de bir temizlik yürütül­dü; SSCB’de bulunan yabancı komünist partilerin önemli bir kısmı yok edildi.

    Terör zıvanadan çıkıyor

    1938 Mart ayında ise 3. Mos­kova Mahkemesi olarak anı­lan ve Buharin, Piyatakov gibi Lenin’in vasiyetnamesinde (partiye mektup) partinin en parlak gençleri olarak belirti­len “eski Bolşevik”ler tekrar hedefe alındı. İspanya İçsava­şı’nda “Troçkist” avına çıkan generaller, casuslar, Stalin’in Madrid elçisi eski Troçkist Antonov-Ovseenko da (ihtilal­de Kışlık Sarayı ele geçirmiş­ti) temizlenenler arasındaydı.

    Ağustos 1938’de Gürcistan parti lideri Beria, içişleri bi­rinci yardımcılığına ve kısa bir süre sonra NKVD başkanlığı­na getirildi; böylelikle Yejov’un kuyusu kazılmaya başlandı.

    Kasım 1938’de temizlik durduruldu. Stalin, temizlik ameliyesinin kendisine elbette karşı değildi. Ancak ortaya çı­kan huzursuzlukları da bir aşı­rılık diye nitelendirdi ve bun­ların sorumlusu olarak NKVD ve Yejov’u gösterdi. Yejov önce içişleri halk komiserliğinden istifa ettirildi, ardından 10 Ni­san 1939’da tutuklandı. Oda­sında yapılan aramada bol içki şişesinin yanısıra, Kamanev, Zinoviev ve diğer önde gelen isimlerin idam edildiği kurşun­lar, üzerinde adları yazılı bir kağıda sarılı olarak bulundu. Haziran 1939’da, uzun yıllar boyunca Almanya, Polonya, İn­giltere ve Japonya’ya casusluk yapmakla suçlandı. Savcı, avu­kat ve tanık olmadan yargılan­dı. Kendi talimatıyla yapılan bir NKVD infaz yerinde kurşu­na dizildi. İktidardayken somut deliller yerine sözde itiraflar peşindeydi; kendisi yargılanır­ken itirafa gerek bile yoktu.

    İHANETE UĞRAYAN DEVRİM

    Troçki’nin önce ailesi sonra kendisi öldürüldü

    Troçki’nin yakın uzak akraba­ları da 1936-38 temizliğinde NKVD tarafından öldürüldü: Erkek kardeşi Aleksandr, kız kardeşi Olga, ilk karısı Aleksan­dra Sokolovskaya, Rusya’da kalan oğlu Sergey ve intihar etmiş olan kızı Zinaida’nın her iki kocası. Troçki’nin diğer oğlu Lev Sedov da Paris’te bir klinikte 1938’de öldü.

    Moskova Mahkemeleri başlarken Norveç’te sürgün olan Troçki, eşi Natalya ile birlikte, devlet başkanı Cardenas’dan alınan bir vizeyle 1937 başında Meksika’ya vardı. Mahkemelerin suçlamalarına karşı zamanın ünlü pedagog ve filozofu profe­sör John Dewey başkanlığında Moskova Mahkemelerini soruş­turma komisyonu oluşturuldu.

    Troçki kendisine yönel­tilen suçlamaları maddi ve siyasi olarak çürüttü. Kısa bir süre önce bitirdiği Sovyetler Birliği üzeri­ne çalışmasının (İhanete Uğrayan Devrim) bir devamı olarak Stalin’in Cinayetleri başlıklı kitabında hem bu komisyona verdiği ifadeleri derledi hem de Mahkemelerin Rusya’nın siyasal ve toplumsal tarihindeki yerini değerlendir­di. Bugün arşivler açıldıktan sonra bu komisyona verilen ifadelerle arşiv belgelerini karşılaştırmak ibret verici.

    Herkesin bunca insanın “itirafları” karşısında şaşkın­lığına dair şöyle diyordu: “Söz konusu ‘itiraf’ kâbuslarını açık­lamanın tek yolu, bu sanıkların inançlarından geçmiş yıllar boyunca pek çok kez döndük­lerini bir an için bile gözden kaçırmamak olacaktır”.

    Mahkemedeki bütün iddia­ları kılı kırk yararak incelerken, ağırlığı Rusya’daki toplumsal ve siyasal dönüşüme vermişti. Ki­tabın son bölüm başlığı “Sonun Başlangı­cı”ydı.

    STALİN TERÖRÜ VE TÜRKİYE

    Ali Cevdet idam edildi, Nâzım ucuz atlattı

    Türkiye Komünist Partisi (TKP) Dış Bürosu, 1933’te çıkarılan 10. yıl affıyla parti yöneticilerinin özgürlüklerine kavuşmasının ardından, 1934 içinde genişletilmiş toplantılar yaptı ve bu toplantılarda bir “Kara Liste” de oluşturuldu; bu listede Nâzım Hikmet’in de aralarında bulunduğu “Troçkist-polisçi muhalefet” de yer aldı. Nâzım Hikmet’in Moskova Mahkemeleri sırasında Türkiye’de olması, muhtemel bir felâkete uğramasını engellemiştir. Türkiye Komünist Partisi’nin KUTV’daki (Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) temsilcisi Ali Cevdet, Türkiye’de 1925 TKP davasında gıyabında mahkûm oldu, Berlin’de Tıp tahsili sırasında “Berlin Türk Talebe Cemiyeti” başkanlığı yaptı; 1926’dan itibaren TKP Dış Büro üyesi olarak Moskova’da yaşadı. 1929-1930 yıllarında Türkiye’de gizli siyasal faaliyet yürütüp yakalanmayan tek MK üyesi olarak Moskova’ya döndü. 8 Ekim 1937’de tutuklandı ve 19 Şubat 1938’de idama mahkûm edilerek hemen kurşuna dizildi. Yirmi yıl sonra itibarı iade edildi. Adı bulunan listenin altında Stalin, Molotov ve Kaganoviç’in imzaları bulunuyor. Listeyi hazırlayan NKVD görevlisi ise Aralık 1938’de tutuklanıp Ocak 1940’da kurşuna dizildi. İtibarı da iade edilmedi.