Etiket: nazi

  • Barış günlerinde ‘monşer’ savaş dönemlerinde joker

    Barış günlerinde ‘monşer’ savaş dönemlerinde joker

    Diplomasi sadece masa başında yapılan bir iş olmadı. Birçok diplomat savaşlarda aktif görev aldı, gidişatı değiştirdi. Bazen de tam tersi oldu. Özellikle asker kökenliler barışı sağlamak için muazzam diplomatik hamleler yaptı. Lozan’da Türkiye’yi temsil eden, daha sonra ülkenin 2. Dünya Savaşı’na girmesini engelleyen İnönü gibi…

    Savaşlar öncelikle politika­cılar ve askerler tarafın­dan yürütülen bir faaliyet olmakla birlikte, diplomatlar da birçok durumda askerî ve siyasi stratejilerin planlanmasında ve yürütülmesinde pay sahibi olmak zorundadır. Savaşın hangi koşul­lara, hangi ittifaklarla yapılaca­ğından tutun da, savaş sonrası koşullarının oluşturulmasına kadar her konuda işlevleri vardır. Bununla birlikte diplomatların faaliyetleri kimi zaman daha da geniş alanlara taşmış; örtülü operasyonlara katılmışlar; her düzeyde temaslarda bulun­muşlar; başarılı veya başarısız hamlelerle savaşların gidişatını değiştirmişlerdir.

    Diplomatlar çok riskli bölge­lerde faaliyet göstermiş, özellikle istihbarat faaliyetleri çerçeve­sinde hedef hâline geldikleri du­rumları yaşamışlar, kimi zaman da hayatlarını kaybetmişlerdir. En kısa ifadesiyle, savaş her aşamasında diplomasiyle içiçe yürütülür. Ancak diplomatik faa­liyetlerin epey riskli bir niteliği de vardır: Diplomatlar kimi zaman kendi ülkelerindeki iktidarlarla ters düşerler veya öyleymiş gibi gösterilerek yine kendi devletleri tarafından mahkum veya idam edilirler. Buna karşın diplomatlar kimi durumlarda ülkelerinin umutsuz savaşlara girmesini ön­lemeye çalışmış; kimi zaman ise tam tersine savaşı teşvik ederek büyük kayıplar ve mağlubiyetler­de pay sahibi olmuşlardır.

    siyasi_tarih_tanju_1
    Almanya Dışişleri Bakanı Arthur Zimmermann’ın Meksikalılar’a ABD’nin güney eyaletlerini teklif ettiği şifreli telgraf 1917’de İngilizler tarafından çözüldü ve ABD’lilere sızdırıldı.

    Diplomasi, özellikle Avru­pa’da bir zamanlar çoğunlukla askerlik mesleğinden gelen kişiler tarafından yürütülürdü. 18. yüzyılda diplomatların yarısından fazlası böyleydi ve geri kalanlar arasında yük­sek ruhban kesiminden insanlar da yer alırdı; tabii o dönemde general­lerin hemen hemen hep­si zaten aristokrasiden gelen kişilerdi. Bu durum özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasında değişmiştir. Ancak 1918 sonrasında da muharebeleri yürüten askerlerin arasından diplomatik görevleri için seçi­lenlere rastlarız ki, bizde Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet Paşa önemli bir örnektir. İnönü, 2. Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi yürüterek savaşa girmeden iki ittifak ara­sında denge politikası izlemiştir. Kuşkusuz ki 1911-1922 arasında her rütbedeki savaş tecrübeleri­nin, izlediği politikalarda büyük katkısı olmuştu.

    Bir savaşın gidişatı üzerinde büyük rol oynamış olan kişiler­den biri de 1. Dünya Savaşı’nın büyük bölümünde Almanya Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Arthur Zimmermann’dır (1864-1940). Meksika ve Japon­ya’yı ABD’ye karşı savaşa sokma çabaları başarısız olduğu gibi, tam tersine ABD’nin Almanya karşısında savaşa girmesinde etkili oldu. Tarihe “Zimmer­mann Telgrafı” olarak geçen olay 1917’nin Ocak ayında meydana geldi. Bu telgrafta Texas, New Mexico ve Arizona eyaletleri, ABD’ye karşı savaşa girdikleri takdirde Meksika’ya vaadedili­yordu. Şifre çözme konusunda başarılı olan İngilizler, bu telgrafı ele geçirip Amerikalı yetkililere sızdırarak tarihteki en önemli istihbarat başarılarından birini gerçekleştirdi. Bu hadiseden 3 ay sonra, Nisan 1917’de ABD savaşa girdi ve bu gelişme Almanya’nın yenilgisindeki en büyük faktör oldu. Gene Zimmermann’ın taraftarı olduğu “sınırsız denizal­tı savaşı”na geçilerek Amerikan yolcu gemisi Lusitania’nın batırıl­ması da savaş kararında etkiliydi. Rusya savaştan çekildikten sonra Batı cephesinde gücünün sonuna gelmiş olan İngiliz ve Fransızlar, ABD’nin taze kuvvetleri sayesin­de zafere ulaştılar.

    siyasi_tarih_tanju_2
    Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet İnönü, Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi ile iki ittifakın dışında kalmayı başardı.

    Çin komünistlerinin askerî ve politik liderlerinden olup, diplo­matik faaliyetlerde öne çıkan ve zaferlerinden sonra uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı’nı yürüten Çu Enlay da (Zhou Enlai) önemli bir örnektir. Çu Enlay 1920’lerden itibaren askerî liderler arasında öne çıkmış; 1930’ların başında özellikle istihbarat konularında uzmanlaşmış; Mao ile beraber Uzun Yürüyüş’e katılmış; 1946’da Kuomintang olarak anılan milliyetçi yönetimi Çin Komünst Partisi ile uzlaştırmak için gelen ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall ile diplomatik görüşme­leri yürütmüş; nihayet zaferden sonra Çin Dışişleri Bakanı olarak Kore Savaşı’ndan Bandung Kon­feransı’na kadar birçok durumda etkili rol oynamıştır.

    George C. Marshall’ın da 2. Dünya Savaşı boyunca ABD Ge­nelkurmay Başkanı olduğunu ve savaştan sonra Dışişleri Bakanı sıfatıyla Soğuk Savaş’ın ilk yılla­rında kendi adıyla anılan planı ve bunun bir parçası olan büyük yardım programını oluşturdu­ğunu hatırlatalım. Marshall, Batı Avrupa’yı ekonomik olarak ayağa kaldırarak “çevreleme” (conta­inment) diye anılan politikalara öncülük etmiş; komünizmin yayılmasını engelleme hede­fini kendi açısından başarıyla yürütmüştür. 2. Dünya Sava­şı’ndan sonra içsavaşın sürdüğü Yunanistan ve Rusya’nın toprak talepleriyle karşılaşan Türkiye de, “Marshall Yardımı” ile Batı ittifakına bağlanmıştır. Marshall bu planla Soğuk Savaş’ı farklı yöntemlerle geliştirmiş, istihba­rat kuruluşlarını yoğun olarak sahaya sürmüştür.

    siyasi_tarih_tanju_3
    Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy, Eisenhower’ın karargahında bulunan tek sivildi ve tehlikeli operasyonlara katıldı.

    Savaşçı devlet adamları arasında Winston Churchill’in de özel bir yeri vardır. Politikacı, parlamento üyesi olup Amirallik Dairesi 1. Lordu olarak Çanakkale Harekatı’nın planlanmasında en önemli role sahiptir. Bu nedenle Çanakkale fiyaskosundan sonra görevden alındı ve hemen erte­sinde tabur komutanı olarak Batı cephesinin siperlerinde görev yaptı. Antwerp savunmasında da rol oynamıştır. Savaştan sonra itibarı düştü ama, Nazi tehlike­sine karşı kararlı tutumundan dolayı Dunkirk sonrasında İngil­tere’nin en karanlık günlerinde başbakanlığa getirildi. Churchill savaşın askerî ve politik yöneti­mini günlük çerçevede yürüttü; birçok özel birimin kurulması ve hem stratejik kararlara hem de operasyonların yönetimine müdahil oldu; bunlara rağmen, ülkesini zafere ulaştırdığı gün­lerde seçimi kaybederek görev­den ayrıldı. Diplomatların asker kökenli olup olmamalarından ziyade, savaşlarda oynadıkları roller çok daha önemlidir şüphesiz. Bu nok­tada ilk akla gelen örneklerden biri, Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy’nin (1894-1978), Vichy nezdindeki temsilciliği sı­rasında Kuzey Afrika’daki Fran­sız komutanları taraflarına çek­mek için yaptığı çalışmalardır. 2. Dünya Savaşı sırasında Cezayir’e yapılacak çıkarma harekatının hemen öncesinde komutanlarla görüşmüş, prestijli liderlerin bir kısmını ikna edememiş, ancak çıkarma karşısında direnişin sı­nırlı kalmasında etkili olmuştur. Murphy, Cebelitarık üzerinden Cezayir’e gelip gitmiş; Eisen­hower’ın İngiltere’de bulunan karargahına yegane sivil kişi olarak atanmış; Fransız direni­şiyle temas kurarak istihbarat sağlamış; Amerikalı General Mark Clark’ın gece karanlığında Seraph denizaltısından şişme botla gizlice Cezayir’e çıkarak Fransız General Mast ile görüş­mesinde bulunmuştu. Müttefik yanlısı bir tüccarın evinde yapı­lan bu toplantı Vichy polisi tara­fından basılmış; Clark bodrumda toplantı sürerken evin sahibiyle sarhoş numarası yaparak onları atlatmış; apar-topar dönüp deni­zaltıya giderken Murphy kala­rak görevini sürdürmüştü. Bu örnek, tipik olmasa da diplomasi mesleğinin her zaman masa başında yapılmadığını gösteren bir örnektir.

    Bilindiği gibi 2. Dünya Sava­şı’nın başlamasına vesile olan ana hadise, Nazi-Sovyet Paktı’dır. 23 Ağustos 1939’da imzalanan bu pakt sayesinde Hitler iki cephede birden savaşma ris­kinden kurtuluyor; Stalin ise Polonya’yı Hitler ile paylaşırken aynı zamanda Çarlık Rusyası’nın Baltık’ta yitirdiği ülkeleri de yeniden işgal fırsatı buluyordu. Bu antlaşmadan sadece 7 gün sonra toplar gürleyecek, tanklar ve uçaklar harekete geçecekti. 1938’de Dışişleri Bakanı olmadan önce Londra büyükelçisi olarak Nazi propagandasını yükselten Joachim von Ribbentrop, bu pakt ile savaşın başlamasına sebebi­yet verdiği için idama mahkum edilen ilk Nazi oldu. Yahudiler’e karşı uygulamalardan da suçlu bulunarak 16 Ekim 1946 tarihin­de darağacına götürüldü. Onunla 1939’da Nazi-Sovyet Paktı’nı im­zalayan Sovyet Dışişleri Bakanı Mikhailovich Molotov ise, galip­lerin tarafında olduğu için elbette kovuşturmaya uğrayamazdı!

    siyasi_tarih_tanju_4
    SSCB’nin Dışişleri Bakanı Molotov, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler ile yapılan antlaşmayı imzaladı. Stalin’in en sadık adamlarından biriydi.

    2. Dünya Savaşı sırasında Mih­ver İttifakı içerisinde Ribbentrop ile eşzamanlı olarak Dışişleri Bakanlığı yapıp ondan daha önce idam edilen bir başka kişi de Mussolini’nin damadı Kont Gian Galeazzo Ciano’dur (1903-1944). İtalya’da faşizmin yükselişi sıra­sında Bakanlık ve Habeşistan’ın istilasında Bombardıman Filosu Komutanlığı yapmış, 1936’da Dışişleri Bakanlığı’na getiril­mişti. 1943’te İtalya’nın taraf değiştirme sürecinde Büyük Faşist Konseyi’nde Mussolini’nin görevden alınması için oy verdiği için Hitler’in gazabına uğradı. Naziler’in Mussolini’yi kaçırıp kuzeydeki kukla Salò Cumhuri­yeti’nin başına geçirdiği sırada ülkeyi işgal eden Almanlar tara­fından tutuklandı ve öldürüldü.

    Yine bu dönemde, Amerikalı Dulles Biraderler’den sözet­meden geçemeyiz. Alan Dulles (1893-1969), 1916’da diplomatik hizmete girmiş olmakla birlik­te, 1918’den itibaren İsviçre’de istihbarat faaliyetlerinde etkili rol almıştı. İki savaş arasındaki dönemde Almanya’daki ilişkile­rini sürdürmüş, tekrar İsviçre’ye tayin edilmiş ve Almanlar Vichy bölgesini işgal edip sınırı kapat­madan sadece dakikalar önce bu ülkeye geçebilmişti. Naziler’e karşı olan Alman diplomat Fritz Kolbe’den uçak ve roketler dahil, çok önemli bilgiler aldı. İkinci ve en büyük başarısı ise İtalya’daki Alman komutanı Karl Wolff’un kuvvetlerinin savaşın bitimin­den 1 hafta önce teslim olmasını sağlamasıydı ki, birçok hayat kurtarmıştır.

    Kardeşi John Foster Dulles (1888-1959) ise Birleşmiş Millet­ler teşkilatının kurulduğu San Fransisko Konferansı’na katıl­mıştı (İki kardeşin daha önce 1919’daki Versailles Konferan­sı’na da birlikte katıldıklarını ekleyelim). J. F. Dulles 1953-58 arasında Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı’ydı. Nükleer misilleme stratejilerinden İran, Guate­mala ve Vietnam’a kadar birçok önemli hadisede rol oynadı, Marshall’ın komünizme karşı geliştirdiği “çevreleme” politika­larını sürdürdü.

    NOBEL-PRIZE/PEACE
    ABD’nin ‘kanla beslenen’ iki diplomatı Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinski…

    Bu noktada akla elbette Dwi­ght David Eisenhower (1890- 1969) geliyor. Genelkurmay Başkanı Marshall’ın ayrılmasın­dan sonra yerine gelen Eisen­hower, 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın şekillenmesinde etkili oldu. Müttefik orduları başko­mutanı Eisenhower, 1950’lerde iki dönem ABD başkanlığı yaptı ve “çevreleme” politikalarını sürdürdü. Eisenhower diplomat değildi ama, kendinden daha kıdemli olan birçok genera­li atlayarak başkomutanlığa getirilmesi diplomatik yetenek­leri sayesinde oldu. Özellikle İngiltere ile savaşın yürütülmesi sırasında ortaya çıkan sayısız görüş ayrılığını bir şekilde çözü­me bağladı. Churchill, Ruslar’ın Doğu Avrupa’da yayılmasını önlemek için Yunanistan ve Bal­kanlar’a çıkılarak kuzeye doğru bir cephe açılmasını isterken o bunu reddetti ve batıda geniş cepheden Almanya’nın kalbine ilerleyip savaşı sona erdirmeyi seçti; ama oradaki son muha­rebenin 100 bin insan kaybına malolacağını öngörerek, Berlin’i Ruslar’a bıraktı. Bu tercihler, sa­vaş sonrasında dünyanın politik şekillenmesini belirleyecekti.

    Soğuk Savaş sırasında ABD diplomasisi üzerinde birinci derecede etkili olan Henry Kis­singer (1923-2023) ve Zbigniew Brzezinski’den (1928-2017) sö­zetmeden geçemeyiz. Kissinger 1969-77 arasında, Brzezinski ise onu izleyen dönemde etkili oldu. Kissinger’ın mirasında Kam­boçya’nın bombalanması, buna rağmen yenilginin önlemediği Vietnam Savaşı’nın bitirilmesi gibi hadiseler vardı. Kendisi Şili’de Pinochet darbesinde ve Arjantin’deki diğer kanlı dikta rejiminin desteklenmesinde de rol oynadı. Bunlara karşın yumuşama (detant) politikası ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi de bu döneme damgasını vuran gelişmeler oldu.

    Brzezinski ise Soğuk Savaş’ın son dönemlerinde Çin ile ilişki­leri sürdürerek Rusya karşısında bir denge oluşturmak istedi. İran’da önce Şah’ı, sonra da başa­rısız rehine kurtarma operasyo­nunu destekledi. Afganistan’da ise Rus işgaline karşı “İslâm radikalizmi” kartını oynamak için çaba gösterdi. Hayber Geçidi yakınlarındaki mülteci kampla­rını gezerek onlara para ve silah desteği sağladı. “Afganistan’ı Rusya’nın Vietnam’ı yapacağız” lafı kendisine aittir. Dediğini başardı ve Afganistan, SSCB’nin sonunu getiren olaylar zincirinin bir parçası oldu. Brzezinski’nin en çok eleştirildiği noktalardan biri, bu politikaların Afganis­tan’da öne çıkan Taliban ve diğer radikal İslâmi akımların giderek dünyaya yayılmasında önde ge­len bir paya sahip olmasıydı.

    siyasi_tarih_tanju_6
    1.Dünya Savaşı sırasında Çanakkale yenilgisinin ardından görevden alınan Winston Churchill, Dünya Savaşı sırasında ülkesinin başbakanıydı.
  • ‘WE WILL NEVER SURRENDER’

    Nazi Almanya’sının Avrupa’daki işgali başladığında, İngiltere bu büyük tehdit karşısında yapayanlız kalmıştı. Her an Alman uçaklarını ve Alman istilasını bekleyen İngilizler, Churchill’in liderliğinde son savaşa hazırlandılar. Sovyetler’e saldırının henüz başlamadığı, ABD desteğinin belli belirsiz olduğu 1940 yılının ikinci yarısında, İngilizler tek başınaydı. “En Karanlık Saat” filmi o bunalımlı günleri, Tanju Akad ise gerçekte yaşananları anlatıyor.

    İngiltere 1940 Mayıs’ının son günlerinde kendisini birdenbire Nazi Alman­ya’sı karşısında yapayalnız buldu. Ordusunun ağırlıkla­rı Dunkerk’te bırakılmış, Hit­ler’in ülkeyi istila etmesinin önündeki tek engel olarak da­racık Manş Kanalı ve donan­ma kalmıştı. Fransa çökmek üzereydi ve Almanlar kanalı geçtikleri takdirde karşıların­da tam donanımlı tek bir bir­lik bulacaklardı: Tümgeneral Bernard Montgomery komu­tasındaki 3. Tümen.

    20 tümenden fazlasına yete­cek eğitimli askerleri vardı ama bunların o yıl içinde donatılma­sı olanaksızdı. İstila paniği içeri­sinde, müzelerdeki silahları bile birliklere dağıtmaya başladılar ama hiçbir şey yetmiyor, yedek­ler süpürge sopalarıyla talim yapıyordu. Almanya her fetihle Avrupa’nın en gelişmiş fabri­kalarını ele geçirirken, İngilte­re’nin kaynakları gittikçe azalmaktaydı. Tüm dünya teslim olmalarını veya en azından kıta Avrupa’sında Nazi hâkimiyeti­ni tanıyacak bir antlaşma yap­malarını beklemeye başlamıştı. Sadece İngilizler farklı düşünü­yordu.

    WE WILL NEVER SURRENDER

    2 Haziran günü Dunkerk’ten gelen birliklerin çıkarıldığı Do­ver limanı ile Londra arasındaki yol boyunca muazzam kalaba­lıklar toplanmış, büyük bir zafer kutlaması yapılıyordu. Ordu, (40 bini esir düşen) 68 bin eksikle de olsa, kurtulmuştu. Gazete­ler coşkuyu artırıyor, bayraklar sallanıyor, bandolar askerleri kamplarına uğurluyordu. Du­rumu gören bir Fransız irtibat subayının söyle mırıldandığı du­yuldu: “İngilizler yenilgiyi böyle karşılıyorlarsa, zafer törenlerin­de ne yaparlar acaba?”

    Aynı gece Churchill odasın­da dönüp dolaşıyor, ulusa erte­si gün yapacağı sesleniş için en uygun sözleri arıyordu. Savaş­lar Dunkerk gibi tahliyelerle kazanılamazdı elbette. Nihayet sekreteri Mary Shearburn’un daktilosu tıkırdamaya başladı. On milyonların zihnine kazınacak olan şu sözler ertesi gün radyoda okunacaktı: “Dermanı­mız tükenmeyecek, yenilmeye­ceğiz. Sonuna kadar gideceğiz. Fransa’da savaşacağız, deniz­lerde ve okyanuslarda savaşa­cağız… Bedeli ne olursa olsun adamızı savunacağız. Plajlarda savaşacağız, çıkarma yerlerinde savaşacağız, tarlalarda ve sokak­larda savaşacağız, teperlerde sa­vaşacağız…” ve bir dakika kadar duraladıktan sonra ekledi: “Asla teslim olmayacağız”.

    Ve gene aynı gün, dünyanın dört köşesine yayılmış sömürge ve dominyonlardan asker getirilmesi için çalışmalara başlan­dı. “En kısa sürede Filistin’den sekiz tabur getirmeliyiz” diyor­lardı ama istila kısa sürede ger­çekleşirse ne onlar yetişebilirdi, ne de Avustralya ve Yeni Zelan­da’nın söz verdiği birer tümen. Kanada, ikinci tümenin sevki­ni hızlandırmayı kabul etmişti ama, söz verdiği 100 bin askeri henüz seferber edip donatama­mıştı. Dominyonların yurttaş­ları uzaklardaki bir savaş için fedakarlık etmeye o kadar da is­tekli değildi.

    İşin aslına bakılırsa, İngiliz halkının küçümsenmeyecek bir kısmı savaşa devam arzusunu taşımıyordu. Enformasyon ba­kanlığı geniş bir araştırma yap­tırmış ve ülkenin bazı bölgelerinde moralin düşük olduğunu ve bir bölümün yüksek kararlı­lığına rağmen, halkın sadece ya­rısının tek başına savaşa devam beklentisi içerisinde olduğunu tespit etmişti. İngiltere’nin Hit­ler’i tek başına yenmesi olanak­sız olduğuna göre, teslimiyet de­ğil ama, bir antlaşma yapılması yaygın bir beklenti haline gel­mişti. Bu kısa sürede değişecek, özellikle de Temmuz’da başlaya­cak bombardıman savaş azmini pekiştirecekti.

    Hitler birkaç hafta İngilizle­rin teslim olmalarını bekledik­ten sonra bu ülkeyi Luftwaffe ile dize getirmeyi düşünüyor­du. Esasen bu sırada Almanlar Fransızların isteksizce hazırla­dıkları son savunma hatlarını parçalayacak, bu ülkeye kayıtsız şartsız teslim antlaşmasını im­zalattıktan sonra İngiltere’ye ya­kın hava üsleri kuracaklardı. Bu nedenle İngilizlerin kendilerini toparlamak için birkaç haftala­rı oldu. Bu arada Knickenbein’ı bozacak elektronik tedbirleri­ni geliştirmeye çalışacak, aynı zamanda Spitfire ve Hurricane avcı uçaklarının üretimini artır­mak için deli gibi çalışacaklardı. Keza, Savaş Bakanı Eden her an beklenen Alman paraşütçüleri gözlemek amacıyla haftada en az 10 saat görev yapacak bir Ye­rel Savunma Gönüllüleri teşki­latı için radyodan çağrı yapınca, 16 ila 60 yaş arasından olması istenen gönüllüler birkaç dakika sonra karakollara gelmeye baş­lamıştı. Başvurular beklenenin çok üzerindeydi. Yarım milyon kişilik bir güç oluşturulacak, ama çok azına tüfek verilebile­cekti. Bunlara, çoğu sopa taşı­dıkları için “broomstick army”, yani “süpürge sapı ordusu” adı yakıştırıldı.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Dunkirk tahliyesi Alman uçaklarından açılan ateşlere rağmen İngiliz destroyerları birkaç sefer sonucu Dunkirk’te sıkışmış birlikleri anakaradaki Dover limanına tahliye etti.

    Aslında Hitler’in planları hazır olmadığı gibi, istila hazır­lıkları henüz başlamamıştı bile. Ancak Avusturya, Çekoslovak­ya, Polonya, Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa o kadar hızla işgal edilmişti ki, hü­kümetin de o yöndeki propagan­dasıyla, İngilizler o yazı Alman paraşütçüleri her an kendi bah­çelerine inecekmiş gibi bir bek­lenti içerisinde geçirdi.

    Bu psikolojik ortamda parla­mento, sadece iki muhalif oyla, hükümete tüm kişisel hakları askıya alan olağanüstü yetki­ler verdi. Görevliler her eve gi­rebilecek, arama yapabilecek, karartmayı denetleyecek, şüp­he üzerine tutuklama yapabile­ceklerdi. Tüm işyerleri ve fabrikalar, taşıt araçları ve banka hesapları da devlet tarafından kullanılabilecekti. Grevler ya­saklanmış olup, herkes tatil yapmadan haftada yedi gün ça­lıştırılabilecekti ki, talihin garip cilvesi, bunu uygulatmak haya­tı boyunca 40 saatlik iş haftası için mücadele etmiş olan Çalış­ma Bakanı Bevin’e düştü. Hitler 9 ay önce Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya Savaşı’nı başlatmış­tı ama, savaş İngiltere’ye gerçek anlamıyla şimdi gelmekteydi (Buraya meraklısı için bir not düşelim. Uzun çalışma saatleri­nin üretimi ciddi şekilde düşür­düğü anlaşılınca bundan hemen vazgeçildi).

    1940 Mayıs ve Haziran’ında İngiltere’de olan biri, Londra­lı çocukların demiryoluyla uzak köylere gönderilmesini izleyebi­lir, paraşütçüleri şaşırtmak için tüm köy ve sokak tabelalarının ve yol işaretlerinin kaldırıldığını görebilirdi. Ayrıca kıyıdan içer­lere doğru sayısız beton mev­zi ve tank tuzağı yerleştiriliyor, madenciler kuyulara su basıp dağlara ve tepelere çekilmenin planlarını yapıyordu. Bu diren­me eğilimi, Fransa’daki teslimi­yetçilikle tam bir tezat oluştur­maktaydı. Bu olayların hemen arkasından “Battle of Britain” adı verilen hava muharebele­ri başladı, ama önce Haziran ile Temmuz başındaki İngi­liz-Fransız ilişkilerine değinme­miz yerinde olacaktır.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Beklenen: Londra bombardımanı Hitler İngilizler’in teslim olmasını bekledikten sonra ülkeyi hava akınlarıyla dize getirecekti. Seferber olan halk her an beklenen Alman paraşütçülerini gözlemek için çatılara çıkmıştı.

    1940 Haziran’ının ilk gün­lerinde Fransa’nın düşeceği giderek kesinlik kazanırken, Churchill kendi hazırlıklarına zaman kazandırmak için bu ül­kenin direnişini uzatmaya, bu arada güçlü Fransız donanma­sının Almanlara teslimine karşı tedbir almaya çalışıyordu. Ne var ki Fransızların istediği hava savunma filolarını gönderme­di, çünkü bunların İngiltere’nin savunması için elzem olduğu açıktı. Churchill buna rağmen savaşa devam kararını açıklayınca Fransızlar “nasıl” diye sordular, “artık bir ordunuz yok ki”.

    Sömürgelere çekilecek Fransız hükümetiyle birlik­te savaşa devam umudunu yi­tiren İngilizler Oran yakınla­rında Mers El Kebir’de bulu­nan Fransız donanmasının Almanlara teslimini önlemek için oluşturdukları bir görev gücünü limanın önüne yolla­dılar. Fransızlara dört seçenek sunuldu. İngilizlere katılabilir, azaltılmış mürettebat ile en­terne edilmek üzere bir İngiliz limanına gidebilir, Karayipler­deki Fransız limanlarında veya ABD gözetimi altında silahtan arındırılabilir veya altı saat içe­risinde kendilerini batırabilir­lerdi. Fransızlar hepsini redde­dince ateş açıp bazı Fransız ge­milerini batırdılar, bir kısmını da kullanılmaz hale getirdiler. 1200’den fazla Fransız denizci öldü ve bu olay iki ülke arasın­daki ilişkilerde kapanmayan bir yara olarak kaldı. İngiliz Akde­niz filosu bundan sonra İtalyan donanmasıyla savaşacak ve 11 Kasım’da Taranto deniz üssü­ne Japonların Pearl Harbour için örnek alacakları başarılı bir baskın yapacaklardı.

    Hitler, İngilizlerin inatçılığı karşısında önce şaşırdı, sonra da Luftwaffe bombardımanı başladı. Bununla hem İngiltere’yi tes­lime zorlamak, hem de bu ülkeyi istila için 16 Temmuz’da hazır­lanmaya başlanan “Deniz Asla­nı” harekatının önkoşulu olan hava üstünlüğünü ele geçirmek amaçlanıyordu. İşin aslında, 33 tümenle yapılması düşünülen bu operasyon için Almanya’nın elinde gerekli araçlar yoktu ama gene de Fransa’dan Hollanda’ya kadar uzanan limanlarda bazı tekneler toplanmaya başlan­dı. Royal Air Force (RAF) buna karşı ülkenin güneydoğusuna ağırlık vererek hava savunma sektörleri oluşturdu. Her sektör, radar ve izleme birimleri, sektör kontrol istasyonları ve avcı filo­ları için üslerden oluşmaktaydı. Ayrıca uçaksavar topçusu vardı.

    3 Temmuz ila 10 Ağustos arasında yapılan ön çatışmalar­da Almanlar 364, İngilizler 203 uçak yitirdiler. Almanlar bu sı­rada Stuka pike yer destek uçak­larının burada işe yaramadığı­nı ve kolayca düşürüldüklerini anlayıp bunları geri çektiler. 10 Ağustos günü akınlar ciddi bir şekilde başladı. 13 Ağustos’da yapılan “Kartal Günü”nde (Ad­lertag) Alman yüksek komu­ta heyeti, 1000’den fazla uçağın toplanıp Manş’ı geçmesini kı­yıdan izlediler. Bu haftalarda günde 2.000’e yakın çıkış yapa­biliyor ve İngiltere’nin bunları karşılama gücünün kısa sürede tükeneceğini umuyorlardı.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Metroya sığınan İngilizler Nazi uçakları Londra semalarında sık ve güçlü hava akınları düzenlerken halk bu saldırılardan korunmak için Londra metrosuna sığınmıştı.

    Ne var ki İngilizler 1940 yılı boyunca 4.283 avcı uçağı imal ederek bu alanda Almanları geride bıraktılar. Her seferinde karşılarında yeni filolar gören Almanlar moral bozukluğu­na uğradı. Eylül başında 1000 uçaklık yeni akınlara rağmen direniş azalmadı. Kışın akın­lar seyrekleşti ve 1941 baharın­da filolar Barbarossa harekatı için Rusya sınırına kaydırıldık­ça İngiltere Hava Muharebesi söndü. Bu dönemde iki taraf da çok abartılı iddialarda bulundu­lar. Buna göre 2.968 Alman ve 3.058 İngiliz uçağı düşürülmüş­tü. Gerçekte İngilizler 915, Al­manlar 1.733 uçak yitirmişlerdi (Farklı sayılar vardır ama hep­sinde mertebe aşağı yukarı ay­nıdır). İngiliz havacıları Alman­ları püskürtürken, kara orduları da yeniden donatıldı. Ne var ki bu arada Londra çok büyük za­rar görmüştü.

    Londralılar “blitz” adı ver­dikleri bombardıman günlerin­de ya metro istasyonlarında ya­şıyor, ya da evlerinin bahçesine gömdükleri “Anderson shelter” adı verilen basit sığınaklara ini­yorlardı. Gece bombardımanla­rında sirenler, ışıldaklar, uçak­savarların baraj ateşi, bomba patlamaları, itfayecilerin umut­suz çalışması ve yangınlara rağ­men bir süre sonra kulaklarını bile tıkamadan uyumaya alıştı­lar. Gündüz ise kimileri dışarı­ya çıkıp uçakların it dalaşını ve havada bıraktıkları izleri seyre dalıyordu.

    Sadece 7 Eylül ile 13 Ekim arasında Londra’ya 13.651 ton HE (patlayıcı) bomba ve 12.586 yangın bombası atıldı. Birçok evin yanısıra önemli tarihî eser­ler de yıkıldı. İtfaiye çaresiz kal­dı ve kentin her yerine su depo­ları yapılması kararlaştırıldı. En önemli sorun halkın moraliydi ve kısa sürede kontrol altına alı­nan bir olay hariç, herhangi bir yerde panik çıkmadı. İngilizler ileride büyük Alman kentleri­ni yerlebir ederek intikamlarını alacaklar, ama onlar da Alman­ların direniş azmini yıkamaya­caklardı. Orada Gestapo İngiliz bombardımanında yılgınlık gös­teren veya yağmacılık yapanları derhal öldürecek veya çalışma kampına gönderecekti.

    WE WILL NEVER SURRENDER

    Bombardımanın yükünü Londra çekti ama simge ken­ti (İspanya’daki Guernica gibi) Coventry oldu. Aslında Lond­ra’nın acıları İngiltere’nin kur­tuluşu anlamına geliyordu; şöy­le ki, Almanların radar ve hava üslerine saldırıları sürerken İn­giliz Bombardıman Komutanlı­ğı 80 uçaklık bir akınla Berlin’i bombalayınca öfkeye kapılan Hitler hedefi Londra’ya çevirdi. Bu da İngiliz Avcı Komutanlı­ğı’nın (Fighter Command) ne­fes alıp kendisini toparlamasını sağladı. Radarlar ve üsler kısa sürede yeniden tam kapasite çalışmaya başladı.

    Bombaların altındaki İngil­tere için en kritik mesele Rusya ve ABD’nin Hitler’in Avrupa hakimiyetini kabul ederek Alman­ya ile antlaşmaya varmalarıydı. Bu nedenle kapsamlı bir çalış­maya girdiler. ABD’yi savaşa de­vam edeceklerine inandırmak, özellikle 1940 yazında öncelikli iş olarak ele alındı. Roosevelt ve çevresi, İngiltere’ye verecekleri gemilerin olası bir teslim ant­laşmasıyla Almanya’nın eline geçmesinden endişe duyuyor­lardı. ABD’deki propaganda iş­lerini yönetmek üzere eski sa­vaş kahramanı, Kanada doğum­lu çok zengin bir sanayici olan William Stephenson’u New York’taki istihbarat büroları­nın başına getirdiler. Gösterme­lik işi Pasaport Kontrol Dairesi başkanıydı ama, görevi Alman­ları gözden düşürmek, izolasyo­nist politikacıları ikna etmek, ABD’deki İngiliz çıkarlarını ve sipariş edilen savaş malzemesi­ni korumaktı. Bu iş için şantaj, suikast, propaganda, sahte belge kullanma dahil her şeyi yapma­ya hazırdı. Stephenson ayrıca Kongre üyelerine sahte bir Al­man haritası verip, bunu onla­rın Latin Amerika ülkelerini ele geçirme planı olarak sunmuş ve Amerikan halkının savaşa bakı­şıyla ilgili kamuoyu araştırma­larını etkilemeye çaba göster­mişti. Ayrıca Almanların Avru­pa’da yaptıkları zulümle ilgili birçok fotoğraf ve belgeyi el al­tından basına dağıtıp yayımlan­masını sağlamıştı. Kuşku yok ki Stephenson tüm bu işleri ABD yönetiminin örtülü desteği ol­madan yapamazdı. ABD savaşa girinceye kadar Roosevelt biraz da bu sayede yardım için bazı girişimler de bulnabilmişti.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    İngiltere’nin Guernica’sı Coventry Alman hava akınları en çok Londra’yı vurdu; fakat İspanya’daki Guernica gibi İngiltere’de de Coventry yerle bir edildi. Churchill 1941 Eylül’ünde şehrin harap olmuş katedralini incelemekte.

    Savaşın ikinci yılına girer­ken İngiltere büyük bir mali sı­kıntı içerisindeydi. En gerekli malzemelerin alınması için bi­le haftalık kotalar konulmuştu. Denizaltı savaşı da yoklukları artırıyor, her batan gemi İngiliz ticaret filosunu daha da azaltı­yor, inşa edilen gemi tonajı bazı aylarda batanları karşılayamı­yordu. Alman işgaline giren ül­kelerin gemilerinin bir kısmı­nın İngiliz donanmasına ve ti­caret filosuna katılması bir süre rahatlık sağladı ama çözüm de­ğildi. Roosevelt destek vermek istemekle birlikte, izolasyonist baskıyı kırmakta zorlanıyordu. Eylül ayında 50 adet eski, ama işe yarar durumda destroyeri İngiltere’ye vererek konvoy ko­rumasına çok önemli bir katkı sağladı. Bunların karşılığını da parayla değil, İngiltere’nin At­lantik’teki bir dizi üssünü 99 yıllığına kullanma hakkı şeklin­de aldılar. Danimarka sürgün hükümeti ile Grönland’ın kul­lanılması için ve ayrıca İzlanda ile antlaşmalar yapılarak kon­voy refakatçılarına üs olanakla­rı sağlandı.

    Nihayet 1941 Mart’ında Ro­osevelt “Land Lease” adı verilen bir programı Kongre’den geçirerek İngiltere’ye yardımı sistemli hale getirdi. Bu kanun, başkana gerekli gördüğü herkese istediği her malzemeyi satma, imal et­me, ödünç verme, transfer, ki­ralama veya takas etme olanağı sağlıyordu. Bu tarihten itibaren İngiltere, bedeli savaştan sonra ödenmek üzere doğrudan ABD hükümetine sipariş vermeye başladı. Hükümet bunları kendi hesabına imal ettirip İngilte­re’ye ve sonra da Rusya’ya gön­derdi.

    Rusya’ya gelince… İngiltere bu ülkenin Almanya ile ittifa­kı yenilemesinden korkuyor­du. Esasen savaş 1939 Ağustos ayında yapılan Ribbentrop-Mo­lotov antlaşması sayesinde baş­lamış, Stalin Baltık ülkelerini işgal ve Doğu Avrupa’yı paylaş­ma hırsıyla Hitler’in saldırgan­lığını mümkün kılmıştı. Sonba­hardan itibaren, Hitler “Deniz Aslanı” adı verilen İngiltere’yi istila planını rafa kaldırırken, İngiliz istihbaratı Rus sınırına yapılan yığınakla ilgili bilgileri toplayarak Ruslara bildirmişti.

    Ne var ki Stalin, Hitler’e karşı son derece titiz bir yatış­tırma politikası yürütüyordu. Alman yığınağını Hitler’in yeni bir nüfuz alanı paylaşımı isteği­ne yordu. İngilizlerin yolladığı istihbaratı da Almanya ile iliş­kilerini sabote etmeye yönelik bir komplo olarak değerlendir­di. Sonuçta, Almanya 1941 yılı­nın 22 Haziran günü Rusya’ya vargücüyle saldırınca, Rus birlikleri yeni bir tertiplenmenin ortasında yakalanarak perişan oldular. Ama artık İngiltere kar­şısında yalnız değildi. Bir süre sonra ABD de savaşa girince, iki ülke Rusya’yı ayakta tutarak Alman gücünü yıpratması için ciddi bir yardım göndermeye başladılar. 1944 yazında Fran­sa’da ikinci bir cephe açılıncaya kadar büyük muharebeler Rus­ya’da cereyan edecek, Anglo-A­merikan güçleri mihver ordula­rıyla Kuzey Afrika ve Doğu Ak­deniz’deki tâli cephelerde karşı karşıya geleceklerdi.

    EN KRİTİK YIL: 1940

    ALMANYA’YA KARŞI, SONUNA KADAR…

    KEREM YALÇINER

    Mayıs 1940’ta, Nazilerin Fransa taarruzu sırasında Britanya parlamentosu çalkalanmaktaydı. An­thony McCarten’ın senaryosunu yazıp John Wright’ın çektiği “Darkest Hour” (En Karanlık Saat), muhaliflerin yıkıcı eleştirileri karşısında istifa etmeye zorlanan Başbakan Chamberlain’in ve azınlıkta kalan hükümetinin çaresi­zliğiyle başlıyor. Hemen ardındaki sahnede Chamberlain’in yerine gelmesi muhtemel olarak düşünülen Vikont Halifax’ı görüyoruz. Ülkesini Nazilere teslim edecek başbakan olarak anılmak istemediğini belirtip kapalı kapılar ardından bu işi üstlenecek tek bir ismi gösteriyor. Bu isim Britanya tarihindeki başarısızlıklarına, mensubu olduğu Mu­hafazakar Parti’nin çoğunluğunu oluş­turan hasımlarına ve Kral 6. George’un da aralarında bulunduğu barış yanlısı kanada rağmen mağlubiyeti göğüsleye­ceği düşünülen Winston Churchill’dir.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    EN KARANLIK SAAT
    Yön.: John Wright
    Oyn.: Gary Oldman, Kristin Scott Thomas, Lily James
    2 Şubat’tan itibaren

    Nazi tehdidi Birleşik Krallığın üzeri­ne çökmüşken, 200 bin Britanya askeri Dunkerk’te pusuya düşürülmüşken, Churchill bütün ipleri eline alır. Ülkenin yazgısı onun kararına kalmıştır. Film, savaş süresince seçeneklerin gittikçe azaldığı, İngiltere’nin kaderinin çizildiği bu 20 güne odaklanıyor. Yönetmen Joe Wright, Gary Oldman tarafından ustaca canlandırılan Churchill’le, biyografinin ötesinde bir portre sunuyor.

    Churchill, kendi partisinin ve yakın çevresinin bile “en azından günde iki kere doğruyu gösteren saatle” özdeşleştirdiği bu yalnız adam, 31 yıllık hayat arkadaşı Clementine’ın da desteğiyle ülkesinin özgürlük ve bağımsızlık ideallerini savunacak güce erişmek için yüzünü Britanyalılara doğru çevirir. İşte tam bu noktada, yo­rulmak bilmez sekreteri Elizabeth Lay­ton’ın da yardımlarıyla o ünlü söylevini okur ve “en karanlık zamanlarında” bütün halkı yekvücut savaşa çağırır: “Sonuna kadar savaşacağız. Fransa’da savaşacağız, denizlerde ve okyanusta savaşacağız, göklerde savaşacağız, her ne pahasına olursa olsun adamızı savunacağız. Kıyılarda, tarlalarda, so­kaklarda, tepelerde savaşacağız, asla teslim olmayacağız”.

    Filmin son sahnesinde Churchill söylevini tamamlamış, bütün parla­mentoyu konuşmanın heyecanıyla yerle yeksan etmiştir. Bu sırada Muhafazakar Parti sıralarında usulca konuşmakta olan iki kişiyi görürüz. Onlardan biri “ne oldu?” diye sorar. Diğeri Churchill’in ezeli rakibi Vikont Halifax’tır ve soruya şöyle cevap verir: “İngiliz dilini seferber edip savaşa yolladı”. Filmde Halifax’a söylettirilen bu cümle, 1963’te ölümünden yedi ay önce Başkan Kennedy tarafından Churchill’e fahri Amerikan vatan­daşlığı verildiği sırada sarfedilmişti. Ama sözler Kennedy’ye de ait değildi; 1954’te Amerikalı gazeteci Edward R. Murrow tarafından söylenmişti.