Fransız Devrimi’nden bu yana, son 235 yılda öne çıkan siyasetçilerin önemli bir özelliği; “Tanrı adına” yöneten hükümdar için değil, “halk adına” çalıştıkları iddiasını taşımalarıydı. Ancak bu kişiler, çok daha büyük ve kanlı katliamlardan sorumlu olacaklardı.
Yakın tarih, siyasetin yapılış tarzıyla birlikte, siyasetçilerin profilinde de büyük değişimlere yol açtı. Siyaset her zaman bir güç oyunuydu ve gelecekte de öyle kalacak; ama oynanış biçimi değişirken, katılanların tabanı da hızlı bir genişleme gösterdi. Eski rejimlerde siyaset, esas olarak hükümdarın çevresinde yer alabilen veya yerel güç sahibi olan azınlıkların tekelinde iken, bugün her kesimden insanın yer alabildiği bir faaliyet.
Elbette herşey bir anda Fransız İhtilali ile ortaya çıkmadı. Örneğin Cromwell’in (1599-1658) İngiltere’sinde de kralın otoritesi bitmiş, “kellesi uçmuş”; zenginlerin ve orta sınıfların temsilcilerinden oluşan parlamento bir süre varlığını sürdürdükten sonra feshedilip diktatörlük kurulmuş; akabinde monarşi ve parlamento geri gelmişti. Amerikan İhtilali’nde de (1765-1783) kralın otoritesi reddedilmiş ve genel oya dayanan bir temsilî rejim oluşturulmuştu. Ancak esas değişim Fransız İhtilali ile ortaya çıktı. Bu ülkede aristokrasi ve üst sınıftan ruhbanın yerini tüccarlar, avukatlar ve genel olarak “orta sınıf” adı verilen kesim alacak; ihtilalin millî meclisi, iktidarını yitirdiği birçok dönemi atlattıktan uzunca bir süre sonra tekrar gerçek güç sahibi olacaktı.
Fransız Devrimi savaşları ve Napoléon dönemi, bütün dünyada günümüz siyasetinin ana biçimlerini tayin eden bir etki meydana getirdi. Bunların başında uluslaşma hareketlerinin büyük hız kazanması, modernizasyon ve reform girişimleri, hukuk önünde eşitlik ilkesi, daha iyi bir vergi sistemi gelir. Elbette eğitimi de içeren çok geniş programlar, uluslaşmayla birlikte her ülkede çok hızlı değişimleri getirdi. Batılılar bunlara “burjuva demokratik devrimleri” adını vermiştir.
1792’de “Eylül Katliamları” olarak anılan olaylarda, Paris’teki La Salpêtrière isimli kadın hapisanesinde fuhuşla suçlanan 40 kadın katledilmişti.
Biz de, tüm diğer ülkeler gibi, kendi farklı ve özel biçimlerimizle benzer süreçlerden geçtik. İktidarı padişah ve ulema ile her dönemde farklı oranlarda paylaşan sivil ve asker bürokrasi, modernleşmenin ana itici gücü oldu. Devlet (ve daha eskiden ruhban) kademelerinde yükselmek suretiyle politikada etkin konuma gelmek her ülkede geçerli olan bir yoldu ama, iktidarın paylaşılması mülk sahiplerinin yapısına göre farklılaşıyordu.
Son 235 yılda öne çıkan siyasetçilerin önemli bir özelliği, “Tanrı adına” yöneten hükümdar için değil, “halk adına” hareket ettikleri iddiasını taşımalarıydı; kitlelerin gözündeki meşruiyet için bu gerekliydi. Ne var ki “halk adına” yürütülen siyaset, son derece aşırı uygulamaların hayata geçirilmesine de meşruiyet kazandırıyordu; örneğin belli bir kategorideki “halk düşmanları”nın imhası Fransız Devrimi terörüyle başladı. İhtilalin terör dönemi, aristokratları giyotine gönderirken; 20. yüzyılda Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Romanlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletmeye başlayacaktı. Bolşevikler ve sonra da Çin’deki yönetim, rejim düşmanı addettikleri milyonlarca kişiyi, zengin köylüyü imha etti.
“Halk adına terör” mirası kalıcı olacaktı. Jacobenler’den Naziler’e ve Bolşevikler’e kadar her katliamcı grup, bunu çeşitli komplo ve yalan-dolanla gerçekleştirdi. Bu durum, ilkesiz küçük hesapçıların, ihtiras sahibi demagog ve kariyeristlerin öne çıkmasını kolaylaştırdı.
20 yüzyılda Hitler’in önderliğinde Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Romanlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletti. Stalin SSCB’de, Mao ise Çin’de milyonlarca kişinin ölümünden sorumluydu
Ancak şüphesiz madalyonun diğer yüzüne bakmak gerekir. Çok sayıda iyi insan, yeni rejimler sayesinde politik hayatta yerini aldı. Monarşilerin barışçı olan veya olmayan yollarla tasfiyesi, insanlık tarihinde son derece kısa bir sürede gerçekleşti. Elbette “halk adına” yapılan işler her zaman terör seviyesine çıkmadı; ama bu kabul edilemez uygulamalar, daha sonra gelen tüm siyasetçiler için bir meşruiyet gerekçesi oldu; yerel yöneticilerden diktatörlere, meclis üyelerinden ihtilalcilere, iktidar veya muhalefetteki her tür politikacı tarafından kullanıldı ve kullanılmaya devam ediyor. Keza, halkların savaşları da kralların savaşlarından çok daha kanlı oldu.
“Halk adına siyaset” prensibi, her ne kadar her türden demagog ve fırsatçıya iktidar yolunu açmış olsa da; gerek 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi gerekse aynı aydınlanma etkilerini taşıyan 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, modern demokrasilerin kurulmasında referans teşkil etti. Uygulamadan bağımsız olarak, hukuk önünde eşitlik ilkesi genel kabul gördü. Yine bu metinlerde yer alan “meşruiyetini yitirmiş yönetimlere karşı direnme hakkı” da her türden ihtilalci ve darbeci için haklı veya haksız şekilde meşruiyet vasıtası sayıldı. 4 Atlantik cumhuriyetinden başlayarak kısa sürede dünyanın her yerinde, yönetimin yegane meşru temeli sayılan ve giderek çoğalan millî ve yerel meclisler, her türden iyi ve kötü politikacılarla doldu. Politikacılar, yeni mülkiyet hiyerarşisine paralel mali bağlar geliştirdiler. Bunlara yargı ve yönetimden, basın mensupları ve akademisyenlere kadar her alanda faaliyet gösterenler de eklenecekti.
18. yüzyılda bilhassa Rusya ve Avusturya’dan yediği darbelerle büyük hasar alan Osmanlı Devleti; kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, dış politikada oyunu kurallarına göre oynayabilmek için Avrupa’da daimi elçilikler açmaya karar verdi. Paris’e gönderilen ilk Osmanlı büyükelçisi Seyyid Ali Efendi, kurt politikacı Talleyrand’ın oyununa gelecekti.
Devletler arasında dostluk-düşmanlık ilişkisini belirleyen en önemli husus çıkar birliğidir. Karşılıklı çıkarları sürerken dost olan ülkeler, bunlar zedelendiğinde birbirlerine düşman saflarda yer almakta gecikmez.
Osmanlı Devleti klasik dönemde gücünün üstünlüğüyle dünya politikasında edindiği yeri ve çıkarlarını korumak adına, uluslararası antlaşmalara sadık kalmaya özen göstermiştir; ancak her anlaşmaya da uymuş değildir. Klasik dönemdeki rahatlığının aksine, güçten düşmeye başladığı 18. yüzyılda akdettiği anlaşmalara sadece uyulmasını beklemiş; nakz-ı ahd anlamına gelecek hareket ve eylemlerden kaçınmıştır (Kemal Beydilli “Dış Politika ve Siyasi Ahlak” adlı makalesinde bu konuyu zengin örneklerle ele alır). 18. yüzyılda dış politikada “dostluk ve mertlik” rolleri değişmiş -Kemal Beydilli’nin deyimiyle- Osmanlılar “zarureti meziyet haline getirerek” kendilerinin sözlerine sadık, Avrupalılar’ın ise “yalancı ve sahtekar” olduğunu vurgulamaya başlamışlardır. Türkler, içinde bulundukları bu durumu diplomasilerine de uyarlayarak, birey ahlakı ile devlet ahlakını birbirine karıştırmışlardır.
Joseph Boze’un Es-Seyyid Ali Muhasebe-i Evvel el-Memur be-Sefa[r] et-i Franca başlıklı 1799 tarihli eserinde Louis- Jacques Cathelin’in çizdiği Seyyid Ali Efendi gravürü.
18. yüzyılda bilhassa Rusya ve Avusturya’dan yediği darbelerle büyük hasar alan Osmanlı Devleti; kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, dış politikada oyunu kurallarına göre oynayabilmek adına, Avrupa’da daimi elçilikler açmaya karar verdi. O zamana kadar yurtdışına gönderilen elçiler, ya bir anlaşma metnini ortaya koyabilmek için seçilen murahhaslardan yahut Osmanlı hanedanıyla ilgili cülus, doğum, ölüm, evlilik gibi vukuatları haber vermek için gönderilen ve işleri bitince ülkeye dönen kişilerden ibaretti. İlk defa 3. Selim devrinde (1789-1807), Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin Berlin, Viyana, Londra ve Paris gibi başkentlerinde ikamet elçilikleri açıldı. Avrupalılar’ın onca zamandır diplomat yetiştirmek, Türkçe, Arapça ve Farsça öğretmek için açtıkları şarkiyat okullarına karşın, Türkler’in Avrupa dillerine aşinalıkları ve bu yönde bir eğitim politikaları yoktu. Tercümanlık görevlerini Eflak-Boğdan voyvoda aileleri olan Fenerli Beyler’e havale etmişler, hatta ecnebi lisanlarını öğrenmeyi küçüklük ve onur kırıcı bir davranış olarak bellemişlerdi.
Böyle bir ortamda Avrupa’ya ilk yıllarda gönderilen mukim elçilerimiz dil bilmez, politika hilelerinden anlamazlardı; ancak o dönem diplomatlıkta hiç de aranmayan mert, asil, sözünün eri ve samimi adamlardı. Bu vasıflarıyla elbette iyi insanlardı; ancak iyi diplomat değillerdi. Görevlerinde istenilen başarıyı gösteremediler, sürekli aldatılıp kandırıldılar.
Osmanlılar’da genel durum böyleyken, 1789’da zuhur eden Fransız Devrimi sonrası Avrupa’nın dengeleri altüst olmuş ve yeni bir düzen kurulmaya başlamıştı. Fransız Devrimi’yle ortaya çıkan yeni yönetim ve devlet adamları gözlerini bir yandan Osmanlı topraklarına dikmişler; öte yandan Avrupa’da düşman bildikleri ülkelerle Osmanlılar’ın bir ittifaka dahil olmamaları için ellerinden geleni yapmaya çalışmışlardır. Fransa’nın en büyük şansı, kadroları içinde dünya diplomasi tarihinin gördüğü en aktif, “iş bitirici” ve entrikacı politikacı Charles-Maurice de Talleyrand’ı barındırmasıydı.
Breguet saat firmasının Seyyid Ali Efendi için özel tasarladığı mineli saat, firmanın Paris’teki müzesinde sergileniyor
Bu asalet bağı güçlü kişilik 1754’te Paris doğumluydu. Kökleri 10. yüzyıla kadar inen Perigord’lu asil bir ailenin mensubu olarak, o devirde soylulara münhasır askerlik mesleğine girmek istediyse de ayağındaki fiziksel arızadan dolayı bu gerçekleşmeyince, din adamı olmak için kiliseye bağlandı. Krallara hizmet ederken, Fransız Devrimi’nin en güçlü kişiliklerinden biri oldu. 84 yıllık ömrü, Avrupa diplomasisinin en muhteşem kariyerlerinden birini sergiler. Gelgitli bir ruhî durumun etkisindeki Napoléon’un en büyük destekçisi olarak bilindiği zamanlarda bile, ondan daima bir adım önde hareket edebilmiştir. Avrupa devletlerinin, krallıklarının, oligarşilerinin tarihte ilk defa yeni bir kimliğe büründüğü 1815 Viyana Kongresi’nin mimarı, arkasındaki büyük organizatör de kendisidir. Böylesine parlak bir kariyerin kuşattığı kişinin Fransa Dışişleri Bakanı olduğu ilk andan itibaren karşılaştığı Osmanlı büyükelçileriyle uğraşması; onları istediği yönde harekete zorlaması; geleceğin usta ve kurt diplomatının alıştırma hamleleriydi. Bu hamlelerin Osmanlı dünyasındaki etkisi sarsıcı ve yıkıcı olmuştur.
Paris’te ilk mukim Osmanlı büyükelçisi Seyyid Ali Efendi’dir. 1796’da 3 yıllığına tayin edilip 1797 Temmuz’unda başladığı görevini sürdürürken Fransızların Mısır’ı işgali gerçekleşmişti. İki ülkenin savaş halinde bulunmasından dolayı İstanbul’daki Fransız büyükelçisi Ruffin önce elçilik konutunda, sonrasında Yedikule zindanında hapsedilmiş; mukabele-i bi’l-misl gereği Ali Efendi’nin de hapsedileceği beklentisi gerçekleşmemiş; ancak Paris’te elçilik konutundan dışarı çıkması engellenmişti. Bu nedenle Seyyid Ali Efendi, 4 Haziran 1802 tarihinde Napoléon’a güven mektubunu sunmasına kadar fazladan 2 yıl boyunca Paris’te kalmıştır. İstanbul’dan yanına tercüman olarak tayin edilen Rum asıllı Codrika, daha ilk anda Talleyrand tarafından devşirilmiş ve Ali Efendi’nin İstanbul ile yaptığı tüm yazışmalar İstanbul’dan önce Talleyrand’ın malumu olmuştur! Codrika daha sonra İstanbul’a dönmemiş ve Fransa’nın hizmetine girmiştir.
Paris Büyükelçisi Seyyid Ali Efendi’nin İstanbul’la yaptığı tüm yazışmalar, önce kurt siyasetçi ve diplomat Talleyrand’ın önüne geldi. Talleyrand’ın hamleleri Osmanlı dünyasında sarsıcı ve yıkıcı etkiler oluşturdu.
Elçilikte bulunduğu sürede Ali Efendi’nin başına gelenler; Fransa Devleti ve Dışişleri Bakanı Talleyrand tarafından aldatılma serüveni; Maurice Herbette’in Ali Efendi monografisinden, Seyyid Ali Efendi’nin Sefaretname’sinden, ayrıca çok zengin bir malzeme olarak Osmanlı Arşivi Hatt-ı Hümayun Koleksiyonu’ndaki belgelerden izlenebilir. Seyyid Ali Efendi’nin Fransızlar’ın Mısır’a asker çıkarması ihtimalinden bahsettiği ve İskenderiye’de Memluk beylerini ürkütmeden çıkarmayı engellemek için tedbirler alınmasını önerdiği belge de bu koleksiyondadır. Bu uyarısı dikkate alınmamış ve iş işten geçtikten, Fransızlar Mısır’ı işgal ettikten sonra hâlâ durumdan habersiz olduğunu gösteren bir tahriratının üzerine gayet haksız bir şekilde 3. Selim tarafından “ne eşek herifmiş” yazılmıştır (#tarih, Eylül 2017, sayı: 40).
Seyyid Ali Efendi’den sonra 1803-1806 arasında Paris Büyükelçiliği’ne getirilen Hâlet Efendi de Talleyrand’ın entrikalarından nasibini almıştır. 2. Mahmud devrinde “Devlet Kahyası” unvanıyla ve ince siyasetiyle padişahtan sonra devletin en kudretli kişisi olacak olan Hâlet Efendi için Paris elçiliği “staj dönemi” olmuştur. Mektuplarıyla, takrirleriyle Hâlet Efendi’nin sefaret dönemine dair oldukça zengin bir malzemeye sahibiz. Süheyla Yenidünya tarafından değerlendirilen bu malzeme Devletin Kahyası, Sultanın Efendisi Mehmed Said Hâlet Efendi adıyla kitaplaştırılmıştır.
Napoléon döneminde Paris Büyükelçiliği’ne atanan üçüncü isim Seyyid Abdürrahim Muhib Efendi’dir. Görev süresi olan 1806-1811 arasında Osmanlı Devleti’nin en büyük krizleri yaşanmıştır: İngiliz Donanması’nın İstanbul önlerine gelmesi, Kabakçı İsyanı, 3. Selim’in tahttan indirilip 1 yıl sonra öldürülmesi, Nizam-ı Cedid düzeninin sonu… İki ayrı sefaretnamesi vardır. Napoléon-Talleyrand birlikteliğinin ve zıtlaşmalarının zirve yaptığı bu zaman diliminde de, Osmanlı Devleti’nin Fransız diplomatları tarafından aldatılmaları devam etmiştir. Osmanlı Devleti, “denize düşen yılana sarılır” sözünü doğrularcasına kurduğu geçici ittifaklarla; Düvel-i Muazzama tarafından dayatılan ıslahat hamleleriyle; kimi zaman açık, kimi zaman gizli himayelerle, sonuna geldiği ömrünü uzatmaya çalışacaktır.
Güç ve para dışında hiçbir değerleri, inançları ve tabii ahlakları yoktu. Ancak yüksek zekaya sahiptiler. Her dönemde, gözden düşmesi kaçınılmaz hâle gelecek kişileri önceden sezdiler ve buna göre pozisyon aldılar. Katliamlara, idamlara imza attılar; hatta düşmanla işbirliği yaptılar. Buna rağmen Fransız Devrimi ve sonrasında refah içinde yaşadılar.
Her ihtilal önce kendi evlatlarını yer. Karşıtlar bir yana, ihtilal yanlıları arasında da çok farklı beklenti sahipleri vardır. Her ihtilalin geçtiği yollar, aşamaları ve bunların süreleri değişik olmakla birlikte; genellikle önce en radikaller ılımlıları, sonra ılımlılar radikalleri ve nihayet şiddetten bıkan insanlar ihtilalcileri ve ihtilalleri tasfiye eder; başta ilan edilen amaçlara kısmen veya büyük ölçüde ters düşen yeni bir rejim kurulur. Bu kimi zaman eski rejimin restorasyonu olsa da, asla eskisinin aynısı olmaz; ihtilallerin getirdikleri tam olarak silinemez. İhtilallerin fırtınaları arasından sağ çıkan bireyler her zaman olur; ama tüm fırtınaları atlatan, defalarca ölümden dönen çok azdır.
1789 Fransız İhtilali’ne kaderci bir açıdan bakan, “acaba tüm bu hadiseler Napoléon adındaki fakir bir topçu subayının imparator olması için mi meydana geldi?” diye sormadan edemez. Napoléon Bonaparte, tüm bu dönem boyunca kendisine ihanet ettiklerini bildiği halde Joseph Fouché (1759-1820) ve Charles Maurice de Talleyrand’ı (1754-1838) yanından ayırmamıştır.
Napoléon Bonaparte, kendisine ihanet ettiklerini bildiği halde Fouché ve Talleyrand’ı hep yanında tuttu.
Bunlardan Fouché’yi, İhtilal’in ilk günlerinden Napoléon’un yıkılışından sonraki restorasyon dönemine kadar birçok rolde görürüz: Defalarca ölüme çalım atan bir devrimci, meclis üyesi, katliamcı, Polis Bakanı… Fouché sırasıyla Direktuvar’a, konsüllüğe, imparatorluğa, 18. Louis’ye ve tekrar imparatorluğa ihanet etti. 16. Louis’nin idamı için oy verdiği hâlde restorasyon döneminde hayatta kaldı. Keza, birçok defa kaderlerinin kesiştiği Talleyrand da aynı fırtınaları atlattı. Sonunda bu iki adam, vaktiyle Napoléon’u iktidara getirirken yaptıkları gibi, onun vaktinin dolduğunu görünce iktidarı bırakıp gitmesi için perde arkasından işbirliği yaptılar. Bu ikili her dönemde, gözden düşmesi kaçınılmaz hâle gelecek kişileri önceden seziyor ve buna göre hazırlık yapabiliyordu. Napoléon’un yükselişini gördükleri günlerde de onun iktidarı için çalışmışlardı: Önce Paul Barras’ın, sonra direktuvarın diğer üyelerinin istifasını sağlamışlar ve böylece Napoléon’un Meclis’i dağıttığı 18 Brumaire darbesinin başarılı olmasının koşullarını hazırlamışlardı.
Autun Piskoposu Talleyrand, ilk meclisteki (Millî Konvansiyon) 749 temsilci (kolonilerden seçilen 33 kişi daha vardı) arasında yer alan 291 din adamından biriydi. Hafif bir topallaması olduğu için, babası gibi askerlik mesleğinde ilerleyememişti (Bu engeli nedenliyle onu “Topal Şeytan” diye ananlar olmuştur). Siyasete atılan diğer yüksek rütbeli din adamları gibi, reformları sınırlı tutmak istediğine inanılıyordu. Ne var ki Talleyrand, 17 Aralık 1789 tarihindeki oturumda tüm kilise mallarına millet adına el konulması yönünde oy kullandı! Genel eğilime uymak inançlarının önüne geçiyordu ve hep öyle olacaktı. Ertesi yıl, Bastille’in yıkılışının birinci yıldönümündeki bayram töreninde ahaliyi takdis ederken, Marquis de La Fayette’e ihtilale bağlılık andını söyleten kişiydi. Talleyrand, yollarının sayısız defa kesişeceği Fouché gibi eski rejime, ihtilale, Napoléon’a ve Restorasyon’a hizmet etti.
Napoléon hiç kuşkusuz bu iki adamdan daha az zeki değildi ama, onlardan farkı güç sarhoşluğuna kapılmasıydı. Diğer ikisi gibi serinkanlılıkla, duygularına kapılmadan karar veremediği çok durum vardır ve bunlar onun mahvına yol açmıştır. Belki biraz da bu nedenle kendi arkasından iş çevirdiğini, düşmanlarına bilgi aktardığını çok iyi bildiği halde Talleyrand’ı Dışişleri Bakanı, Fouché’yi de Polis Bakanı olarak uzun süre görevde tuttu.
Charles Maurice de Talleyrand (üstte) ve Joseph Fouché, her türlü sadakatten ve değerden yoksun ama ileri görüşlü ve yüksek zeka sahibi politikacılardı.
Talleyrand ile iyi anlaşmasının nedeni onun her türlü bağlılıktan ve değerden yoksun, paragöz bir fırsatçı olmasıydı. Onu daima yanında bulundurdu, çünkü istediğini rahatça yaptırabiliyordu. Talleyrand ise onun düşeceğini çok net şekilde gördüğü için, Napoléon’a karşı Fransa’nın düşmanlarıyla işbirliği yapmaktan kaçınmadı. Fouché’ye gelince… O kadar büyük bir istihbarat ağına sahipti ki, ondan asla vazgeçilemezdi. Fouché’yi daha iyi tanımak için ihtilalin ilk günlerinde neler yaptığına ve her gün onlarca masum insanı giyotine gönderen Robespierre’in hakkından nasıl geldiğine değinmek gerekir.
Honoré de Balzac (1799- 1850), Fouché için “kasvetli, derin düşünen, olağandışı bir adam” tanımlamasını yapmıştı. O kadar çok yönlü düşünüyordu ve siyasi hesaplarının her katmanının altında o kadar derinlik vardı ki, yaptıklarının çoğu eylem anında anlaşılamaz ve ancak o hadiseden çok sonra kavranabilirdi. Karanlıkta çalışır, avının haberi olmadan ağını örerdi. Stefan Zweig (1881- 1942) onun ihanet sanatını deha seviyesine çıkardığını yazmıştır. İhtilalden önce rahip okulundan yetişmiş başarılı bir öğretmendi. Robespierre ile ihtilalden önce tanışmış, daha sonra Jacobin kulubüne girmişti. 1789 İhtilali’ne karşı ayaklanmaların bastırılmasında, acımasız tutumuyla sivrildi. Daha sonra Meclis tarafından Lyon’da federatif taleplerle isyan edenlerin şiddetle bastırılmasına nezaret etmek üzere görevlendirildi. Bu hadiselerin cereyan ettiği 1793 sonlarında, Paris’te ihtilalcilerin en radikal ve acımasız kanadı olan Hebertistler ön plana geçmişti; ancak Paris’te onlarla birlikte iktidarı paylaşan Jacobinler, merkezin yetkilerinden hiçbir tavize razı değildi.
Fouché, Aralık ayında Paris’e gönderdiği raporlarda, “düşmanların” acımasızca ezildiğini bildiriliyordu; gerçekten de bu günlerde Lyon’da katliamlar birbirini izledi. Fouché 1794 başından itibaren Hebertistler’in itibar kaybettiğini sezince hemen idamları azalttı; Şubat başında idam mangalarını lağvetti. Bu sırada Robespierre, Paris’te giyotini ara vermeden çalıştırıyordu. Önce Girondinler’i, arkasından Hebertistler’i ve nihayet Danton’u (1759-1794) öldürtmüştü. Fouché sıranın kendisine ve Lyon’da birlikte çalıştıkları Collot d’Herbois’ya geldiğini kesin olarak anlamıştı. Zaten Danton’un tutuklanmasından 36 saat sonra, tüm yetkileri yerel Jacobin kulübüne bırakıp derhal Paris’e dönmesi için talimat gelince durum açıkça belli oldu. Ya Robespierre’in ya da onun kellesi sepete yuvarlanacaktı.
Fouché ilk aşamada geri çekilerek, öldürücü darbesini arka planda hazırlamaya başladı. 6 Mayıs 1794’te dönemin ihtilalci partisi olan Jacobin Kulübü’nün başkanlığına seçilmesi, bu siyasetin doğal lideri olan hasmını yıldırım çarpmışa çevirdi. Robespierre ona ihtilal takvimine atfen 22 Preirial (10 Haziran 1794) Kanunu olarak anılan girişimle karşılık verdi; buna göre komplocular artık mahkemelerde hiçbir şekilde savunma yapamayacak, şahitleri ve avukatları olmayacaktı. Ayrıca Fouché’yi Jacobin Kulübü’nden de attırdı. Giyotin adım adım yaklaşırken Fouché gündüzleri saklanıyor, her gece yer değiştirirken Meclis üyelerini sırayla ziyaret ederek ağını örüyordu; bu konuda güçlü bir kozu vardı, çünkü Robespierre ve Louis de St. Just her kesimden insanı uyduruk mahkeme kararlarıyla öldürterek dehşet içerisinde bırakmıştı. Konvansiyon üyeleri Fouché’den sonra sıranın kendilerine geleceğini düşündükçe kıvranıyorlardı ve o da faaliyetlerini bu hassas noktanın üzerine kurmuştu.
Nihayet hesaplaşma günü geldi. Robespierre onları Lyon’da giyotin kullanmadan katliam yapmakla suçlayınca d’Herbois şöyle cevap verdi: “Tam tersine, giyotin esas işkencedir. 20 kişinin kafası kesilirken sonuncu kişi 20 kere ölür. Halbuki biz o gün 200 kişiyi bağlayıp top ateşiyle kısa sürede öldürdük!” (Aslında o günün kurbanları 209 kişiydi ve Lyon’da öldürdüklerinin sadece 8’de 1’iydi). Bu sözler, giyotinin hiç ara vermeden 7/24 çalıştığı dönemin kasvetli havasını çok iyi yansıtır. Nihayet Robespierre kürsüye çıkmak isteyince, Fouché’nin örgütlediği vekiller bağırıp çağırarak, slogan atarak, önünü keserek ve ardarda söz alarak ona kürsüye çıkma fırsatı vermedi. Büyü bir anda bozulmuş, o güne kadar her krizde konuşmasıyla dinleyenleri büyüleyen ve durumu lehine çeviren Robespierre şaşkınlıktan dengesini yitirmişti. Ona kürsüyü verdikleri takdirde o an durumu değiştirebileceğinden korkarak büyük bir gayret gösterdiler. Bağırış-çağırış arasında biri ateş edip onu çenesinden yaraladı ve Robespierre ile arkadaşları Jacobin Kulübü’ne çekilip silahlı birlikleri örgütlemeye çalıştılar ama, Meclis çoğunluğu baskın çıkarak daha çok silahlı birlik toplamak suretiyle bulundukları mekanı bastı.
Fransız Devrimi’nin en önemli dönemeçlerinden biri Bastille Baskını. Halk, 14 Temmuz 1789’da Bastille Hapishanesi’ni ele geçirdi ve tutuklular serbest bırakıldı. Ancak acı ve giyotinli günler yeni başlayacaktı.
Robespierre tutuklandı ve hemen o gece arkadaşlarıyla birlikte idama mahkum edildi. Robespierre en kritik anda şaşkınlığa uğramış, inisiyatif gösterip duruma hakim olamamıştı. Ayrıca taraftarlarını sahaya sürmekte de geç kalmıştı (halbuki ihtilal günlerinde tereddüt eden kaybeder). Hüküm hemen infaz edilirken Paris ve Fransa rahat bir nefes alıyor, zindanda idam bekleyen 8 bin kişi kurtuluyordu. En talihsiz olanlar ise son günün tartışmaları sürerken idam edilen 40 kişiydi. İdamlarını bir gün erteleme talebine karşı “ihtilal, düşmanlarını yoketmek için beklemez” cevabını almışlardı.
İşte Fouché en büyük tehlike karşısında bile soğukanlılığını koruyan, korkularına teslim olmadan çalışmasını sürdüren, böylesine ince hesaplı bir kişiydi. Güç ve para dışında hiçbir hırsı ve zaafının olmaması ona avantaj sağlıyordu. Talleyrand ile diğer ortak noktaları hiçbir partiye veya değere bağlılıklarının olmamasıydı ki, bu sayede güç dengelerini daha objektif şekilde hesaplayıp önceden pozisyon alabiliyorlardı. Örneğin Meclis’te kim güç kazanırsa, onların sıralarına doğru kayıyorlardı. Napoléon’un düşeceğini ilk sezenler de onlar olacaktı.
Fouché de aynı Talleyrand gibi rahip okulunda yetişmesine rağmen, kilise mallarına elkoyup bunları hazineye kaydettirmişti. Bir başka önemli hadise de, Napoléon’un iktidarında Polis Bakanı iken imparatora yapılan bombalı suikast girişimidir. Napoléon kurtulurken birçok kişi hayatını yitirmiş, imparator bunu Jacobinler’e karşı bir temizlik kampanyasına dönüştürürken Fouché kralcılardan kuşkulandığını öne sürerek onları kurtarmak istemişti. Bu, eski yoldaşlarına vefa göstermeye çalıştığı çok nadir örneklerden biriydi ama onları Napoléon’un hışmından kurtaramayacaktı.
Devrimden sonra Lyon’da yaşanan katliam böyle resmedilmişti. Fouché, “Lyon kasabı” olarak nam salacaktı.
Sonraki dönemde Napoléon kısa imparatorluğunun sonuna yaklaşırken Rusya’dan önce İspanya’da batağa saplanmıştı. İsyanlar yayılıyor, İngilizler de İber Yarımadası’na asker çıkarıp direnişi destekliyordu. Bu sırada Paris’te kalan Fouché ve Talleyrand’ın Avusturyalılar ile temasa geçerek kendisine karşı ittifak arayışına girdiklerini duydu. Keza Rus Çarı Alexander ile görüşmeye gönderdiği Talleyrand’ın onunla da yakınlaştığını anlamıştı.
Napoléon, İspanya’daki krizin derinleşmesine çare bulamadan apar-topar derhal başkente döndü ve bu ikiliyi mareşallerinin yer aldığı bir devlet konseyinin önünde azarlamaya başladı: Önce Talleyrand çağırıldı: “İspanya işini başıma sen sardın; Enghien Dükü’nü öldürmemi de sen tavsiye ettin. Sana yağdırdığım ihsanlara rağmen aleyhimde yapmayacağın şey yok. Seni cam gibi ezerdim ama bununla uğraşmayacak kadar nefret ediyorum senden” dedi. Talleyrand sakince konsey odasından çıkarken “Bu kadar büyük bir adamın bu kadar terbiyesiz olması ne yazık” diye mırıldandı. İspanya, Fransa’yı ağır-ağır tüketirken Enghien Dükü olayı Napoléon’a çok itibar kaybettirmişti; çünkü bir Fransız süvari birliği sınırı aşarak onu kaçırmış ve idam etmişti.
Talleyrand’dan sonra “fırçalanma” sırası Fouché’ye geldi. Napoléon onu da düşmanlarına destek vermekle, kamuoyu oluşturmakta başarısız kalmakla suçladı. Konsey üyeleri bunları taş kesilerek izlerken, herkes onların kovulacaklarını ya da hapsedilmedikleri takdirde en azından sürgüne gönderileceklerini bekledi; ama ertesi gün her ikisi de hiçbir şey olmamış gibi işlerinin başındaydı; Napoléon onlardan vazgeçememişti! Talleyrand’ın İngilizler ile arkasından görüştüğünü öğrenince onu Bakanlıktan almış, ama sırdaşlıktan ve en gizli görevlere göndermekten vazgeçmemişti. Onunla rahat bir diyalog kurabiliyordu.
Talleyrand da daha yıllar öncesinde, İtalya Seferi sırasında prestiji hızla artan generalin dostluğunu kazanmak için harekete geçmişti. İleride de Napoléon’un seferlerini tasvip etmeyecek; ancak doğrudan karşı çıkmayarak diplomatik temaslarla bunların sonuçlarını yumuşatmaya çalışacaktı. Örneğin Mısır Seferi’ne karşıydı; çünkü bunun İngiltere ve Osmanlı Devleti’ni yakınlaştıracağını ve karşılarındaki ittifaki güçlendireceğini biliyordu. Buna rağmen sonunda yıldızı hızla yükselen generali desteklemişti ki, o zaman Napoléon’un imparatorluğunu kendisinden başka hayal eden yoktu. Napoléon 1804’te imparator olunca, onu muazzam bir maaşla başmabeyinci olarak atadı. 1806’da gene büyük bir maddi ihsanla Talleyrand’ı Benevento Prensi yaptı.
Yüzlerce kişiyi giyotine gönderen devrimin liderlerinden Robespierre’in sonu da giyotin olacaktı.
Talleyrand 1807’de yukarıda bahsettiğimiz “büyük fırçalama”dan sonra geri çekilmekle birlikte Napoléon için çalışmaya devam etti. Ancak yine aynı dönemde Fransa’nın askerî-diplomatik sırlarını büyük paralar karşılığında Avusturya ve Rusya’ya sattı. Napoléon bu yıllarda Kutsal Roma İmparatorluğu’nun kalıntısı olan Ren boylarındaki Alman devletçiklerini yeniden düzenlerken; Talleyrand ve ekibinin avantaj sahibi olmak isteyen prenslerden 10 milyon Frank rüşvet aldıkları kaydedilmiştir.
Napoléon, Fouché’ye de el altından büyük paralar vermiş, onu da Otranto Dükü yapmıştı. Fouché, imparatorluğun yıkıldığı 1815’e kadar bu unvanı muhafaza etti. Napoléon’un Elba adasından kaçtıktan sonraki 100 günlük kısa iktidarında gene onun Polis Bakanı’ydı. Napoléon’un Waterloo’daki nihai yenilgisinin sonrasında bir süre ülkeyi fiilen yöneten komitenin başkanı oldu ve sonra yerini Talleyrand’a bırakıp tekrar Polis Bakanı oldu.
Fransa’nın en bunalımlı döneminde St. Helena adasına sürülen imparatorun iki eski adamının krallığın restorasyonunda yer alması talihin garip bir tecellesi sayılabilir; ama bu durum esas itibariyle onların bunu çok önceden girerek tedbirlerini almaları sayesinde gerçekleşmiştir.
Böylece Fouché, idamı için oy verdiği 16. Louis’in kardeşi yeni kral 18. Louis için çalışmaya başladı! Talleyrand ise Napoléon sonrası Avrupa düzeninin tayin edildiği 1815 Viyana Kongresi’nde Fransa’nın 1793 sınırlarının kabulünü sağladı. Kuşkusuz ki Metternich ve Alexander başta olmak üzere yıllar boyunca Avrupa liderleriyle kurduğu ilişkiler burada çok işine yaramıştı. Direktuar, Konsüllük ve Napoléon dönemlerinde polis teşkilatını yönetmiş Fouché ise son görevinden sonra yurtdışına gitmek zorunda bırakıldı. 18. Louis’nin ağabeyinin ölümündeki rolününün unutulmasına olanak olmadığı gibi, Lyon’daki kasaplığı da çok derin izler bırakmıştı. 1820’de Trieste’de sürgünde öldü. Napoléon ise 1821’de ağır bir hastalıkla, acı çekerek hayatını kaybedecekti. Hayatın keyiflerini yaşamaya önem veren Talleyrand’a gelince… 1838’e kadar malikanesinde lüks ve rahat içinde yaşadı.
Waterloo savaşında İngilizler’e karşı yenilgi Napoléon’un da sonuydu. Joseph Fouché bu yenilginin ardından kısa bir süre ülkeyi fiilen yönetti.
TALLEYRAND (1754-1838)
Son anında bile hem dünyayı hem Tanrı’yı aldatmaya çalıştı
Tam ismi Charles-Maurice de Talleyrand-Périgord olan sıradışı Fransız politikacı, ölümünden sonra çok sayıda tarih-araştırma-kurgu kitabına konu oldu. 1836’da aktif siyaset alanından çekilen ve Valençay Şatosu’na yerleşen Talleyrand, 1837’de tekrar Paris’e döndü. Ölüm döşeğinde olduğunu öğrenen Kral Louis-Philippe kendisini ziyarete geldi. Yazar-filozof Ernest Renan, son sözlerini dinlemek için gelen din adamına Talleyrand’ın “benim de bir din adamı olduğumu unutmayın, ona göre…” dediğini aktarıyor ve şöyle diyor: “Son anında bile hem insanları hem Tanrı’yı aldatmayı başarmıştı.” 17 Mayıs 1838’de ölen Talleyrand “İsterim ki asırlar boyunca benim kim olduğum, ne düşündüğüm, ne istediğim tartışılmaya devam etsin” demişti. Arzusu gerçekleşti.
FOUCHE (1759-1820)
Siyasi iktidarın korkunç mezarı: Unutulmak ve tüketilmek…
Joseph Fouché, 1820’de Trieste’de öldü. 1816’da görevi sırasında, Kral 16. Louis’nin idamı için oy kullandığından dolayı sürgün edilmişti. Yazar Jean-François Deniau onun için “iktidarın korkunç mezarı işte budur: Unutulmak. Zaman sizi tüketmiştir” diyecektir. Devrim günlerinin Polis (İçişleri) Bakanı ve “Lyon Kasabı” Fouché, ölümünde hemen önce yanında bulunan Napoléon’un küçük erkek kardeşine, kendisine ait ne kadar yazılı siyasi belge varsa hepsini yakmasını söylemişti. Tam 5 saat boyunca tüm dokümanların yakılmasıyla, Fransız İhtilali’nin en kritik günlerine dair ilk elden kayıtlar silindi. Fouché’nin “kendisi” yakıldıktan sonra ise, külleri Fransa’ya getirilip gömüldü. Şato 20. yüzyılda Rothschild’lar tarafından satın alınacaktı.
1860’lardan itibaren iç-dış ve askerî politikaları belirleyen-yöneten Otto von Bismarck, ülkesinin bir süper güç olmasını sağladı. İngiltere ve Fransa’nın aksine, parlamenter çoğulcu eğilimlere, liberallere, sosyalistlere karşı çıktı; savaş yanlısı politikalarla sosyal devlet anlayışını birleştirmeye çalıştı. Tarihî rolü hâlâ tartışılan Bismarck’ın öyküsü.
Otto von Bismarck (1815- 1898), -tarihçiler ve siyasiler tarafından olumlu/olumsuz şekilde değerlendirilip sözleri ve icraatları hâlâ tartışılsa da- Almanya’nın birliğinin kurulmasında ve Alman halkının bir “kultur-nation”dan ulus-devlete dönüşmesinde en önemli figürdü. Uzun siyasi hayatı boyunca iç ve dış politikada farklı ittifaklar kurarak hem kendi siyasi gücünü hem de Prusya’nın (daha sonra Almanya) konumunu uluslararası arenada yükseltmiş ve ülkesinin bir süper güç olmasını sağlamıştı.
Almanya’nın birleşmesinin mimarı olan Otto von Bismarck 1 Nisan 1815’te doğdu. Almanya’nın ilk şansölyesi, sosyalistlerin Almanya vatandaşlığından atılmasını öngören bir yasa çıkarmak istemişti.
Ordunun yeniden düzenlenmesiyle ilgili yasayı, mecliste çoğunluk olan liberal görüşlü Alman Terakki Partisi’ne rağmen geçirmiş (1862); hemen ardından yaşanan savaşlarda Danimarka Krallığı’nı (1864), Avusturya İmparatorluğu’nu (1866) ve Fransız İmparatorluğu’nu (1871) Bismarck’ın hem başbakanı hem de dışişleri bakanı olduğu Prusya kazanmıştı. Son zaferinin ardından Prusya, diğer Alman prensliklerini de yanına alarak Alman İmparatorluğu (1871) şemsiyesi altında bir birlik kurdu. Aynı zamanda bu galibiyetler serisi, Prusya Kralı 1. Wilhelm’e imparator olabilmek için gereken meşruiyeti verdi; Bismarck da bu yeni kurulan birliğin şansölyesi ve dışişleri bakanı oldu. Ulus-devlet ve parlamentolaşma sürecinde Bismarck liderliğinde, Britanya ile Fransa’dan farklı ve illiberal bir yol izleyen Almanya’nın gelecekte karşılaşacağı siyasi problemler, çoğunlukla tarihçiler ve siyasetçiler tarafından bu “sonderweg”e (“özel yol” anlamında) bağlanacaktı.
1-Almanya’yı veAlmanları birleştirmeye çalışan ilk lider değildi
Napoléon Savaşları sırasında Kutsal Cermen İmparatoru (Alman ulusunun Kutsal Roma İmparatoru) 2. Franz, mağlubiyeti sonrası (1806) bu unvanından vazgeçmek zorunda kalmış, bir yerde aslında bu tacın/unvanın Bonaparte’a geçmesinden korkmuştu. Tacın sahibi artık (milliyetçilik kavramının da gelişmesiyle) bu uzun isimlendirmeden ziyade “Alman İmparatoru” olarak da anılır olmuştu. 2. Franz’ın “Alman İmparatoru” tacından feragat etmesiyle bu unvan sahipsiz kaldı.
1848 Avrupa Baharı
1848 Avrupa Baharı, Alman prensliklerini de siyasi olarak derinden sarstı. Prensliklerde kurulan meclisler, Frankfurt’ta birleşerek bir “ulusal meclis” oluşturdu. 28 Alman devletçiğinin imzaladığı anayasayla, Prusya Kralı 4. Friedrich Wilhelm, “Almanlar’ın İmparatoru” ilan edildi. Ancak dönemin ünlü hukukçusu Eduard von Simson ve devlet adamı Heinrich von Gagnern’in öncülüğündeki bu girişim, 4. Friedrich Wilhelm tarafından reddedildi. Reddetmesinin farklı sebepleri vardı. Bunlardan biri, onun bu “Tanrısal” hakkının halk tarafından seçilmiş bir meclis tarafından verilemeyeceği inancıydı. Bu hak, kendisine ancak ve ancak soyluların ve en üst düzey din adamlarının oluşturduğu bir seçiciler kurulu (elektoral kolej) tarafından tanınabilirdi. Ayrıca bu unvanı kabul etmesiyle, diğer Alman prenslikleri ve Avusturya İmparatorluğu’yla savaş çıkabilirdi.
Bismarck’ın generalden dışişleri bakanına, federal şansölyeden, avcıya, diplomata, parlamento başkanına kadar farklı rollerini gösteren 1867 tarihli karikatür.
2-Triumvirlik (3’ler erki)dönemi ve Bismarck’ınyıldızının parlaması
1858’de 4. Friedrich Wilhelm, fiziki ve zihinsel olarak tahtta yetersiz kalmaya başladı. Bu sebeple yerine kardeşi 1. Wilhelm’i naip prens olarak atadı. Bu, Prusya için “Yeni Çağ”ın başlangıcı ve reaksiyoner çağın kapanışıydı. 1. Wilhelm, abisinin aksine “1850 Anayasası” üzerine ant içmiş ve ardından da reaksiyoner/koyu muhafazakar başbakan Manteuffel’i görevinden almıştı. Ardından mecliste liberaller ve parlamentaristlerle işbirliği yapabilecek isimleri başbakan olarak atadı. 1861’de tahtı resmen 1. Wilhelm olarak devraldıktan sonra, yine meclisle çalışabilecek fakat krala sadık bir isim aramaya başladı. O sırada Prusya Genelkurmay Başkanı Helmuth von Moltke (Osmanlı Ordusu’nun modernizasyonunda da önemli roller oynamıştır) ve Savaş Bakanı Albrecht von Roon, Sankt-Petersburg ve ardından Paris’te elçilik yapan Otto von Bismarck ismini krala önerdiler. Bismarck’a da bu fırsatın bir daha çıkmayacağını ve başkente dönmek için acele etmesi gerektiğini belirttiler. Berlin’e ulaştıktan 3 gün sonra başbakan ve dışişleri bakanı ilan edilen Bismarck ile, Roon ve Moltke’nin “3’ler erki”, böylece 23 Nisan 1862’da başlamış oldu. Kral, soylular ve mecliste özellikle liberalleri dengede tutan bu üçlü yönetim Almanya’nın birleşme savaşlarında çok önemli bir rol oynayacak; ancak Roon’un sağlığının 1873’ten itibaren kötüye gitmesiyle bozulacaktı. Moltke ise Fransızlar’a karşı zaferiyle (1871) bir “ulusal kahraman”a dönüşecek; Bismarck da dönemin siyasi lideri olarak öne çıkacaktı.
Roon (ortada) ve Moltke’nin (sağda) girişimiyle Bismarck, Prusya Başbakanı olarak atanmıştı
3-“Kan ve demir”konuşmasındanordu reformuna
1862’de Prusya Krallığı için, gücün seçimle gelen bir meclisle paylaşılması çok yeni bir tecrübeydi. Her ne kadar Kral 1. Wilhelm İngiliz tipi bir parlamenter monarşiye özense de, kimi yerlerde meclisi bir engel olarak görüyordu. Özellikle diğer Alman prenslikleri arasından askerî gücüyle sıyrılmış olan Prusya’nın, orduda bir reorganizasyona gitmesi kaçınılmazdı. Bunun için meclise getirilen yasa, ordunun bütçesinin ve asker sayısının artırılmasından zorunlu askerliğin süresinin uzatılmasına kadar çok yönlü bir düzenleme getiriyordu. Ayrıca meclisle imparator arasında, subayların sadece soylulardan değil sıradan vatandaşlar arasından da seçilmesiyle ilgili bir çekişme vardı.
Başbakan atanan Otto von Bismarck, 30 Eylül 1862’de parlamentoda ünlü konuşmasını gerçekleştirdi: “Viyana Konferansı’nda belirlenen Prusya sınırları, sağlıklı bir devlet yaşamı için uygun değildir. Zamanımızın büyük sorunları konuşmakla ve çoğunluk kararlarıyla çözülemez -1848 ve 1849’daki büyük hata bu idi-; bilakis çelik ve kanla çözülebilir.” Bu konuşmanın ardından Bismarck ipleri eline alacak, Roon ve Moltke’yle birlikte “ordu reformu”nu gerçekleştirecekti.
4-Sosyal devleti kurupgüçlendiren Bismarck, sosyalistlere karşı acımasız bir liderdi
Otto von Bismarck, “Junker” denilen toprak sahibi ve çeşitli ayrıcalıklara sahip bir aileden gelmekteydi. Hem yurtdışında elçilik döneminde hem de ülkesindeki siyasi kariyerinin başlangıcında, sanayileşmenin getirdiği sosyal ve ekonomik problemleri gözlemlemiş; bunların getireceği toplumsal kırılmalara karşı bir dizi önlem alınması gerektiğini öngörmüştü. Siyasi iktidarını artık sağlamlaştırmış olduğu 1880’lerde, modern anlamda sosyal devletin temelini oluşturacak yasaları sırayla geçirdi. 1883’te sağlık sigortasına dair yasayı, 1884’te işyerinde bir kaza gerçekleşmesi durumunda malul duruma düşen işçiyi maaşa bağlayan başka bir yasayı, 1889’da da bir tür emekli sandığı kuran yasayı meclisten geçirdi. Temel amacı, sanayi ve tarım işçileriyle imparatorluk arasındaki bağları güçlendirmekti. Diğer amacı ise, siyasi rakipleri olan sosyal-demokrat ve sosyalistlere destek veren tabanı onlardan koparmaktı. 1890’a kadar sosyalistlere karşı olan yasakları genişletti; sosyalist dernekler-partiler kapatıldı ve tekrar kurulmaları yasaklandı.
Hamburg’da bulunan 34 metrelik Bismarck heykeli de şu sıralar Almanya’da tartışma konusu. Liberaller “Alman sömürgeciliğinin simgesi” gördükleri anıtı kaldırmaya çalışıyor.
5-Gözden ve güçten düşme: Koyduğu yasaklar kendisonunu da getirecekti
Bismarck, siyasi kariyeri boyunca farklı rakiplere karşı farklı siyasi partilerle ve gruplarla işbirliği yaptı. Örneğin ulus-devletin egemenliğine karşı bir sorun teşkil ettiğini düşündüğü Katolikler’e ve onları temsil eden Merkez Parti’ye karşı politik hayatının başlarında liberallerle işbirliği yaptı (kulturkampf). Daha sonraki dönemde ise sosyalistlere ve sosyal demokratlara karşı Merkez Parti’nin desteğini alamadı. 1888’de yeni imparator 2. Wilhelm, Bismarck’ın dış politikasından memnun olmadığı için ve kendisini by-pass edebilecek bir figür olduğunu düşündüğünden onu zayıflatmak istemekteydi. Aynı yıl Bismarck, sosyalistleri Alman vatandaşlığından çıkartacak yasayı meclisten geçirmeyi denedi ama başarılı olamadı. 1890’da ise “Anti-Sosyalist Yasa”nın kaldırılması için yapılan oylamaya 2. Wilhelm dolaylı olarak destek verdi ve böylece bu yasa 12 yıl sonra rafa kaldırıldı. Parlamentodaki bu mağlubiyetle ve hemen ardından genel seçimlerde Almanya Sosyalist İşçi Partisi’nin ezici zaferiyle iyice zayıflayan Bismarck’ın şansölyelik kariyeri, imparatorun Leo von Caprivi’yi bu göreve atamasıyla sona erdi.
Bismarck, Papalık ve Almanya’daki Katolik kurumlara karşı da bir mücadele başlatmıştı.
Çağlar boyu Osmanlı Devleti ve Türkiye başta olmak üzere tüm dünya ülkeleri için hayati önem taşıyan İstanbul; savaşın, barışın, ticaretin ve insanların kaderini belirledi. İstanbul surları önünde, 1453 fethine kadar kuşatmalarla geçen dönem…
Gözcü Baba artık gökdelenleri gözlüyor 14. yüzyılın ortalarına doğru Orhan Gazi döneminde Osmanlılar, İstanbul’un Anadolu yakasındaki kırsal bölgelere ulaştı. Gazi dervişler ya da Ömer Lûtfi Barkan’ın deyimiyle “kolonizatör Türk dervişleri” burada tekkeler kurdu. İlk Türk yerleşimleri bu çevrelerde gelişti. Şahkulu Dergâhı, bu dönemin en meşhur hatıralarından. Ayrıca Gözcü Baba’nın ismi Göztepe’de, Eren Baba’nınki Erenköy’de, Kartal Baba’nınki ise Kartal’da yaşamaya devam ediyor. Alevî-Bektaşi inancının sembolleri ile bezeli Göztepe’deki Gözcü Baba mezarı ve namazgah sofası, Bektaşi babasının Konstantinopolis’i gözlediği noktada yapılmış. Tabii onun tanık olduğu manzara, günümüzde yüksek yapılardan dolayı görülemiyor.
Napoléon Bonaparte rivayete göre 1807’de Osmanlı haritasının üzerine parmağını koymuş ve “İstanbul’a hâkim olan dünyaya hâkim olur” demiştir. Boğazlar’ın ve İstanbul’un dünya tarihi bakımından stratejik ve uluslararası önemi tartışılmazdır: Karadeniz’e geçersiniz, Tuna sizi Orta Avrupa’ya kadar götürür. Karadeniz ülkeleri, Rusya, Bulgaristan, Romanya, Kafkas ülkeleri Boğaz’dan geçen bir donanmanın saldırı tehdidiyle karşı karşıyadır. Boğazlar stratejisi, bütün Doğu Avrupa için büyük önem taşır. Fransız tarihçisi Michel Lhéritier, dünya tarihinde Boğazlar bölgesiyle Anadolu ve Rumeli’yi içine alan imparatorluk bölgesini, bir tarihî bölge (région historique) olarak betimlemiştir.
330’dan itibaren Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi ve can damarı olan İstanbul’a ve Boğazlar’a hâkim olan devlet, büyük devlet olmak zorundaydı. Bundan dolayı Doğu Roma, Balkanlar’dan gelecek istilalara karşı Trakya’da denizden denize büyük bir sur yapmıştı. Gerçi İstanbul’un muazzam surları şehri koruyordu; Ege ve Karadeniz de imparatorluğun kontrolü altında olduğundan, o zaman Boğazlar sorunu söz konusu değildi. Ancak 1204’te Batı’dan gelen Haçlılar -Venedikliler ve Latinler-, İstanbul ve Boğazlar üzerinde egemenlik kurdular. Konstantinopolis 40-50 bin nüfusuyla küçüldü. Paleologlar (1261-1453) İstanbul’u geri aldıktan sonra da, İstanbul Boğazı’nda egemenlik, gerçekte Venedik ve Ceneviz deniz güçlerinin kontrolü altındaydı. Bu deniz devletlerinin Karadeniz’de yaşamsal ticaretleri ve orada vardı. Boğazlar’dan serbest geçiş tamamıyla onların kontrolü altında idi. Osmanlılar 1453’e kadar Rumeli ile Anadolu arasındaki gidiş-gelişi, güç koşullar altında yapabilmişlerdi. Bu, uzun bir tarihti. Orhan zamanından başlayarak Boğazlar, Osmanlılar için daima bir problem olmuştu. İlk dönemde başlıca geçiş koridoru, Lapseki-Gelibolu Boğazı idi.
Gazi Dervişler ya da Ömer Lûtfi Barkan’ın deyimiyle “Kolonizatör Türk Dervişleri.
Osmanlılar Rumeli’yi fethettikten sonra, bu bölge imparatorluğun yaşaması için de hayati önem kazandı. İlk beylik (1302-1326) Anadolu’da kuruldu; imparatorluk merkezi “Dârussaltana” 1402’ye kadar Bursa idi. Aslında imparatorluk Rumeli’de kurulmuştu. Osmanlılar önce Rumeli’de timar sipahileri için geniş topraklara, ateşli silahlara, altın-gümüş madenlerine sahip olduktan sonra Anadolu-Türkmen beyliklerini itaat altına alabilmişti. Anadolu’dan Rumeli’ye geçiş, doğal olarak ya Çanakkale Boğazı yahut İstanbul Boğazı’ndan olacaktı. Osmanlılar her geçişte Venedik ve Bizans kontrolü dolayısı ile tehlikelerle karşılaşmıştı. Fatih, 1451’de babası öldüğü zaman Edirne’de tahta geçmek üzere hareket ederken Boğaz’dan geçişte tehlike altında idi. Bunu unutmadı…
Napoléon Bonaparte, 206 yıl önce bu ay (26 Şubat 1815), “sürgün” edildiği Elba Adası’ndan firar etmişti. Adadan kaçan meşhur komutan, o sırada 46 yaşındaydı. 24 yaşında general, 35 yaşında Fransız İmparatoru olmuş; hemen hemen girdiği tüm muharebe ve savaşlardan muzaffer ayrılmıştı. Ta ki Rusya Seferi’nden eli boş dönene kadar… Firardan sonra “Yüz Gün” daha Fransa İmparatoru olarak hüküm sürecek; Waterloo Muharebesi’ndeki yenilgiden sonra, Saint-Helena adasında gerçek bir sürgüne mahkum edilecek; 1821’de ölecekti.
1.Elba Adası aslında bir sürgün yeri değil, Bonaparte’a sunulmuş bir toprak parçasıydı.
Altıncı Koalisyon Savaşı’nın sonucunda Fontainebleau Antlaşması ile Napoléon, uzun savaşlar sonunda elde ettiği tüm unvanlardan feragat ediyordu. Tarihte eşine rastlanmamış şekilde, bu mağlup hükümdara Livorno açıklarındaki küçük bir adanın yani Elba’nın hükümranlığı veriliyordu. Bu ada artık 12 bin nüfusu, 224 m2’lik yüzölçümü ve Elba Prensliği adıyla onun yönetiminde idi.
2. Hapishanesi bir hücre değil, adadaki küçük bir saraydı.
Elba’ya ilk geldiği gün bir bisküvi fabrikasında kalsa da, daha sonra 36 odalı Villa Mulini’de hizmetçilerden, danışmanlardan oluşan “mini” bir saray hayatı kurdu. Ada’da kaldığı yaklaşık 300 günde topraklarını (!) buradan yönetti.
Villa Mulini Napoléon, Elba Adası’ndaki günlerinde Villa Mulini binasını sarayı yapmış; burada hizmetçileri ve danışmanları ile eski sarayındaki hayatının küçük bir kopyasını oluşturmuştu.
3. Sürgünde boş durmadı; kendi imgesini sunan bir küçük krallık için çalıştı.
Napoléon’un Elba’daki bu küçük monarşisinde yapmak istediği, tam anlamıyla öz imgesini yansıtan bir yönetim kurmaktı. Bir düzine kişiden oluşan askerlerine “ordum”, birkaç parça tekneden oluşan birliğine “donanmam” derken; aynı zamanda adada düzenli bir yol ağı inşa ettirmeye, demir cevherini geliştirmeye, modern tarım metotlarını uygulatmaya, hukuk ve eğitim sistemini düzeltmeye çalıştı. Önceleri onun gelmesine sevinen adalılar, ağır iş yüklerinden sonra artık Bonaparte’a eskisi gibi sıcak bakmıyorlardı.
4. Birçok alternatif vardı; ancak Akdeniz’deki Elba Adası tercih edilmişti.
Napoléon’un sürüldüğü Elba Adası’na gelene kadar, galip devlet yöneticilerinin tercih ettiği birçok yer vardı. Akdeniz’deki Korsika’dan Sardunya’ya, Atlantik’in ortasındaki Azor Adaları’na kadar sayısız alternatif bulunuyordu. Hatta daha uzakta, Karayipler’deki Santa Lucia da diğer bir seçenekti; fakat sonunda biraz da Rus Çarı 1. Aleksandr’ın dayatmasıyla İtalya’daki Toskana bölgesine 20 km uzaklıkta bir ada olan Elba tercih edildi. Bu tercihin, Napoléon’un daha kolay bir şekilde kontrol ve gözetim altında tutulması için yapıldığı söylenmektedir.
5. İngilizler, İtalyan kıyılarında Napoléon’u yakalamak için beklerken, o Fransa’dan ana karaya çıktı.
‘Boney’nin hüznü 15 Nisan 1815’te bir İngiliz karikatürist, Napoléon’u Elba’da böyle resmetmişti. “Boney” kelimesi “sıska” anlamına gelen bir argo kelimeydi ve Napoléon’u aşağılamak için kullanmıştı.
Annesini ve kız kardeşini Ada’da bırakarak yerli halka bir güven gösterirken; diğer yandan nereye gittiği anlaşılmasın diye havanın kararmasın bekledi. Inconstant adlı brik tipi teknenin ve ona eşlik eden 6 küçük teknenin yönünü belirledi. Geç gelen kaçış istihbaratından dolayı İngilizler onun İtalya’dan karaya çıkacağını hesaplamış (zira anakaradaki en yakın yer burasıydı ve İtalyan isyancıları organize edebilirdi) ve buraya konuşlanmıştı. Halbuki Bonaparte en başından beri anakıtaya Fransa’dan çıkmayı öngörmüştü. Ancak onu bekleyen tek tehlike karadaki İngiliz askerleri değildi. Tiren ve Ligurya denizlerinde devriye gezen Fransız gemileri ve İngiliz gemisi HMS Partridge de bölgedeydi. Fransız gemileri Melpomène ve Zéphir’in “üç renkli” Fransız bayrağını görüp ateş açmadığı (halbuki bu, devrim ve Napoléon dönemi bayrağı idi. Bourbon Restorasyonu’nda önce beyaz bayrak kullanılmıştır); kaptanlarının Napoléon yanlısı olduğu söylense de; bu olay tanıkların hatıratında farklı farklı yansıtılmıştır.
Fleur de Lys isimli gemi ise ya Inconstant’ın firar eden Napoléon’un teknesi olduğunu bilmediğinden ya da ona rastlamadığından bir müdahelede bulunmamıştır. Napoléon ileride bu kaçışını Nil Muharabesi’nde Fransız Ordusu’nun yaşadığı felaket sonrası yakalanmadan kaçışına benzetmiş, bu işte usta olduğunu söylemiştir. Ayrıca yine Elba’dan yakalanmadan kaçışını, Austerlitz Muharebesi’ndeki zaferi kadar görkemli bulduğunu belirtmiştir.
Yükseliş ve düşüş Hayatı ardı ardına gelen zaferlerle dolu Napoléon, 1814’ten itibaren gözden düşmüştü. Dönemin ünlü Alman ressam, grafik sanatçısı ve karikatüristi Johann Michael Voltz, Elba haritasını da eserin altına iliştirerek onun yükseliş ve düşüşünü resmetmiş.
6. Dönüşünde askerlerden destek alsa da, sürdürdüğü savaşlardan bıktığı için halk Napoléon’a eskisi gibi sıcak bakmamıştı.
Napoléon’un Özel Kalemi Fleury’nin raporunda, halkın onu tahttan indirdiği için pişman olduğu söyleniyordu ama bu doğru değildi. Fransız hanedan üyeleri de onu kaçak ve Fransa tahtını gaspeden biri olarak görüyorlardı. Ancak Grenoble’da önemli bir cephaneye sahip ana kışlaya ulaştığında yaşananlar, askerin hâlâ ona destek verdiğini göstermektedir. Kışlada “İmparatorunuz burada, vurmak isterseniz vurun” dedikten kısa bir süre sonra tüm ordunun “Yaşasın İmparator!” diyerek kendisine destek vermesini ileride, hayatının en önemli ve mutlu anlarından biri olarak yadedecektir.
Napoléon Bonaparte, 200 yıl önce sürgüne gittiğinde, geride zorla ve hızla modernleştirilmiş bir Avrupa bıraktı. Fransız devriminin içinden çıkmış, bir askerî darbeyle iktidara gelmiş, devrimin yeniliklerini eski kıtanın her yerine taşımıştı. Bu yönü, komutanlığından çok daha kalıcı izler bıraktı.
Napoléon Bonaparte, üzerinde hâlâ anlaşmaya varılamamış bir tarihî kişiliktir. “Düşmanları” arasında, baş aşağı bir benzetme yaparak onu Hitler ve Stalin ile aynı sınıfa sokanlar vardır. Yaşadığı sırada “gulyabani”, “gasıp”, “Boney” (kemik torbası) gibi aşağılayıcı sıfatlarla anılmıştı. “Napolyon kompleksi” diye bir hastalık icat edilmiş, Avrupa’yı kısa boyu nedeniyle ele geçirmeye kalkıştığı öne sürülmüştü. Napoléon’un kuşkusuz kompleksleri vardı; ama muhaliflerinin de onun karşısında ciddi komplekse kapıldığı açıktır.
Bonaparte, devrim sonrası kurulan Fransız Cumhuriyeti ile onu ezmeye çalışan Avrupa koalisyonu arasındaki savaşlar sayesinde sahneye çıktı. Bir askerî darbeyle iktidarı ele geçirip, kendini “ömür boyu konsül” seçtirdiğinde, dünyanın kapıldığı şaşkınlığı bugün anlamamız zordur. Biz mütevazı aile çocuklarının meteor gibi yükselebildiği bir dünyada yaşıyoruz. Oysa 18. yüzyıl sonu Avrupa’sının kast sisteminde böyle bir ihtimale yer yoktu.
Kendini beğenirdi Napoléon’un Paul Delaroche imzalı 1814 tarihli portresi. Yüzündeki ifade, Bonaparte’ın megaloman olduğu iddialarını kuvvetlendirir nitelikte.
Napoléon, bu anlamda modern bir önderdi. Öte yandan bütün diktatörler gibi megalomandı. Kendi imajını yaratmak için ince ince düşünmüş olmalıydı. Emrindeki askerler tarafından tapınılmanın önemini biliyordu. Örneğin Yafa’da askerleri ve baya yakalandığında aralarına girip dokunarak paniği engellemiş, bu sahnenin bir resmini yaptırmayı da ihmal etmemişti. Askerlere attığı nutuklar ünlüydü:
“Bu piramitlerin üstünden kırk yüzyıl sizi seyrediyor!” (Mısır’da Ehramlar muharebesinden önce).
“Askerler! Yiyeceğiniz yok, giyeceğiniz yok. Depolarımız boş. Ama düşmanın depolarında her şey var. Ele geçirmek size düşüyor. İstiyorsunuz, istiyorsunuz; gidelim!”
Basının gücünü keşfeden Bonaparte, Courier de l’armée d’Italie ve Journal de Bonaparte et des hommes vertueux gibi gazeteler çıkararak, kendi efsanesini yazmaya daha 1797’de başlamıştı. Çevresini bu efsaneyi yansıtacak ressamlarla doldurdu. Roma imparatorları gibi başına çelenk taktı, kartalı simge haline getirdi. Askerleri sancak direklerini süsleyen bu kartalları kaybetmemek için canlarını vermeye hazırdı. Dolayısıyla, Fransa’nın iki yasama meclisinden biri olan Tribunat’nın, yeni imparator olmuş Napoléon’a “size bundan sonra Le Grand (Büyük) diyelim” diye teklif etmesi, onun da bunu büyük bir ciddiyetle kabul etmesinde (1805) şaşılacak bir şey yoktu.
Napoléon’un imha savaşına verdiği önem bilinir: Tek bir savaşta sadece düşman ordusunu değil, düşman ülkeyi de dize getirmeyi amaçlamış, bunu yapamadığında (Rusya ve İspanya’daki yıpratma savaşları) yenilmişti. Ele geçirdiği her ülkeyi, bir devrimcinin hızı, bir askerin tepeden inmeci yöntemiyle modernleştirmeye çalıştı. Bu bazen kalıcı, bazen acılı sonuçlar verdi. Örneğin Mısırlıların, “sizi Türk ve Memluk boyunduruğundan kurtarmaya, aydınlatmaya geldim” şeklindeki tavrından pek bir şey anladığı söylenemez. “Tapu kadastro sistemi başlasın! Doğan bütün çocuklar nüfusa kaydedilsin! Nil üzerindeki felukalar numaralandırılsın! Herkes damga puluyla ödediği vergiyi kanıtlasın!” Bunlar, Kahire’de şiddetle bastırdığı bir ayaklanmayla sonuçlandı.
Rusya bozgunu H.G. Wells’in The Outline of History isimli kitabının ikinci cildinde yer alan Meissonnier imzalı resim: Rusya seferinde zorlu kış şartlarına yenik düşen Napoléon, ordusunun başında Moskova’dan çekiliyor.
Buna karşılık Avrupa’da Ortaçağ kalıntılarını süpürdü: Bin yıllık Venedik Cumhuriyeti’ni (1797), 850 yıllık Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nu (1806), Orta Avrupa’da Yahudilerin gettolara kapatılma uygulamasını (1806), 330 yıllık İspanyol engizisyonunu (1808) kaldırdı. Prensliklerden oluşan İtalya ve Almanya’daki kısa egemenliği, ulusal uyanışa ve bu ülkelerin birliğine doğru giden yolu açtı.
Napoléon şöhretini asker oluşuna borçluydu. Gerçi sonunda Waterloo’da yenilmişti ama Hannibal gibi onun da eski zaferlerinin ünü yok olmamıştı. Düşman ordusunu kanatlarına doğru çektiği, sonra da düşmanın merkezini tek bir saldırıyla darmadağın ettiği Austerlitz savaşı, sanki askerî akademilerde okutulsun diye yazılmış bir dersti. Fransız Devrimi’nden, yani erkeklerin askere alınmasıyla kurulan vatandaş ordusundan, subaylığın aristokratların elinden çıkıp bütün yeteneklere açılmasından, topçuluk başta olmak üzere Devrim savaşlarının getirdiği teknik yeniliklerden yararlanmıştı. Kendi kendine yeten bir askerî birim olarak modern kolorduyu, savaşta komutanı destekleyen modern genelkurmay heyetini geliştirmişti.
Ancak onu asıl farklı kılan, devlet kurucusu olarak önemiydi. Ücretleri, çalışma saatleri, hiyerarşisi belli memurlardan oluşan modern bürokrasi yarattı, parasal birliği sağlayan Fransa Merkez Bankası’nın temelini attı (1800). Devlet okullarını, özellikle “lise”yi kurdu, millî eğitim kavramını oluşturdu. En önemlisi “Napoléon Kodu” denilen Medenî Kanunun yürürlüğe girişiydi (21 Mart 1804). Onu Ceza ve Ceza Muhakemeleri kanunları izledi. Fransız Devrimi’nin getirdiği bazı yenilikleri (kişisel özgürlük, özel mülkiyet güvencesi, ayrıcalıkların kaldırılması, dinî özgürlük) yasalaştıran bu metinler, bir yandan da kadın haklarını kısıtlıyor, devrimin özgürleştirdiği siyah köleleri yeniden köleleştiriyordu. Napoléon Kodeksi, sayısız ülkeye ilham kaynağı oldu. Osmanlı İmparatorluğu ve ondan türeyen devletler buna dahildi. Diğerleri arasında İtalya, Hollanda, Belçika, İspanya, Portekiz, bütün Güney Amerika ülkeleri, ABD’nin Louisiana eyaleti, İsviçre sayılabilir.
Savaşı bitiren savaş 1815’te İngiltere-Prusya ittifakıyla Fransa arasında bugün Belçika’ya ait topraklarda gerçekleşen ve Napoléon’un yenilgisiyle sonuçlanarak Avrupalı güçler arasında 23 yıldır süren çatışmayı sona erdiren Waterloo muharebesi, William Sadler.
Bu modernlik makinesi 1815’te Afrika açıklarında bir adaya sürüldüğünde, Avrupa’nın eski rejimleri, takvimi 1789 öncesine döndürdü. Öyle aşırıya kaçtılar ki, İspanya Kralı engizisyonu yeniden kurdu, Hessen Büyük Dükü, uyruklarına “peruk takacaksınız” diye emretti. Ancak 15 yıl geçmeden Polonya’dan İtalya’ya, Fransa’dan İspanya’ya, hatta İngiltere’ye kadar devrimler, ayaklanmalar, reform talepleri ve sosyal patlamalar başladı. Engizisyon ve peruk yeniden çöpe atıldı. O sırada Napoléon, “Tarih, üzerinde anlaşmaya varılmış bir yalandır” gibi özdeyişlerle dolu anılarını yazdırdıktan sonra Atlas Okyanusu’nun güneyindeki adasında çoktan ölmüştü.
Entelektüellerle aşk/nefret ilişkisi
Fransız aydınların, Chateaubriand ve Balzac gibi kralcı olanların bile, Napoléon’a duydukları hayranlık anlaşılabilir. Ancak başka –düşman- uluslardan da hayranları vardı. Alman filozof Hegel, Prusyalıları yendikten sonra Jena kentini dolaşan Napoléon için şöyle yazmıştı: “İmparator –dünyanın ruhuat üstünde şehirden geçiyor; böyle bir adamı görmek harika bir duygu.” Goethe, 1808’de Erfurt’ta tanıştığı İmparatordan bir légion d’honneur nişanı alırken, onun Werther ile ilgili akıllıca yorumlarına çok memnun olmuştu. Alman besteci Beethoven (Eroica senfoni) ile İngiliz şair Byron’ın (Ode to Napoleon Bonaparte) ortak yönü, Napoléon saplantılarıydı. Bu romantikler, devrimci generali dehanın ete kemiğe bürünmüş hali olarak selamlamış ama imparator olunca, eski düzene teslim olduğu için hayalkırıklığına uğramışlardı.
Yalnız ve düşünceli Bellerophon gemisinin güvertesindeki Napoléon, 1821’deki ölümüne kadar sürgün kalacağı Saint Helene adası yolunda, William Quiller Orchardson.
Savaş ve Barış’ta olumsuz bir Napoléon portresi çizen Tolstoy, dönemin bu hissiyatını gözden kaçırmamıştı. Roman karakterlerinden “Pierre” Bezuhov bir Napoléon hayranıyken, sonradan kahramanının gerçek yüzünü görüyordu. Fransız barbarlığını tablolarında (Dos de Mayo, Tres de Mayo) ölümsüzleştiren Goya bile, Napoléon’dan sonra İspanya’ya geri gelen eski düzene dayanamayıp Fransa’ya taşınmıştı. Napoléon’un kendisi ise ağabeyi Joseph’e şöyle yazıyordu: “Edebiyatçılar ve bilginlerle azla zaman geçiriyorsun. Bu adamlar kokettir. Onlarla flört edersin ama evlenmezsin ya da onları bakan yapmazsın.”
Çok kısa değildi
Napoléon’un boyu “5 ayak 2 parmak”tı. İngilizler kısa olduğuna karar verdiler: Onların ölçülerine göre bu, 1.60 metre yapıyordu. Ancak İngiliz ve Fransız ölçüleri farklıydı. Fransa’da “kral ayağı” (pied de roi) denilen başka bir ölçü kullanılıyordu. Buna göre Napoléon yaklaşık 1.70 santimdi, bu da onu hiç de kısa yapmıyordu.
‘El yelekte’ pozunu o yaratmadı
Resimlerinde Napoléon’un sağ eli yeleğinin içindedir. Bu poz yüzyıl boyunca sayısız erkek resim ve fotoğrafında tekrarlandı. Kimileri bunu Napoléon’un mide hastalığına verdi. Oysa bu pozu o icat etmemişti. François Nivelon’un Kibar Davranışın Temel Bilgileri (1738) kitabında, el-yelek içinde duruşunun, erkekçe cesareti tevazuyla birleştirdiği söyleniyordu.
Aşk romanı yazdı
Napoléon, 1795’te Clisson ve Eugénie adlı bir aşk romanı yazdı. Clisson adlı askerle sevgilisi Eugénie’nin aşkı trajediyle bitiyordu: Eugénie onu aldatıyor, Clisson ise savaşta ölüme gidiyordu. Oysa gerçek hayatta o zamanki nişanlısı Eugénie Desirée Clary’yi terkederek kendisinden büyük, iki çocuk annesi, büyüleyici Josephine de Beauharnais ile evlenen Napoléon olmuştu.
Yafa’da Osmanlı esirlerini süngületti
Kahire’deki ayaklanmadan sonra Osmanlıların Napoléon’la en acılı karşılaşması Yafa’da (bugün İsrail’de) oldu. Napoléon, Mısır’dan Suriye’ye doğru ilerledi. 3-7 Mart 1799’da Yafa’yı kuşatan Fransızlar, şehri yağmaladılar ve teslim olan 2500 (bazı kaynaklara göre 4 bin) askeri süngüleyerek öldürdüler. Cezzar Ahmed Paşa sonradan şehri geri aldı.
HER ŞEYİ 20 YILA SIĞDIRDI
15 AĞUSTOS 1769
Napoleone di Buonaparte, Korsika adasında Ajaccio’da dünyaya geliyor. (Soyadını 1796’da Fransızlaştırarak Bonaparte yapacak).
1779
Fransa’da eğitime gidiyor. 1784’te askeri akademiye (École Militaire) geçiyor.
1785
58 kişilik sınıfının 42’ncisi ve topçu asteğmeni olarak mezun oluyor.
14 TEMMUZ 1789
Fransız Devrimi başlıyor. Bir süre sonra Fransa, Avrupa devletlerinin kurduğu ittifaka karşı savaşa giriyor.
1793
İngilizlerin elindeki Toulon kenti kuşatmasında yaralanıyor, general oluyor.
5 EKİM 1795
Paris’te kralcıların bir ayaklanmasını bastırınca dönemin güçlü adamı Paul Barras’ın gözüne giriyor ve onun metresi Josephine de Beauharnais ile tanışıyor.
9 MART 1796
Josephine ile evleniyor.
17 KASIM 1796
İtalya ordusu komutanı olarak Avusturyalıları Arcole’de (İtalya) yeniyor.
21 TEMMUZ 1798
Mısır’a çıkarak Gize piramitlerinin yakınında Memluk süvarilerini yeniyor.
1 AĞUSTOS 1798
İngiliz donanması Ebukır’da Fransız donanmasını yok ediyor. Mısır’a sıkışan Napoléon bir yıl sonra gizlice Fransa’ya dönebiliyor.
9 KASIM 1799
18 Brumaire darbesini yapıyor. Direktuar meclisini askerleriyle basarak yeni konsüllük yönetimini kabul ettiriyor. “Birinci Konsül” oluyor.
2 AĞUSTOS 1802
Ömür boyu konsül olmak üzere yaptığı referandumda 8400 hayıra karşılık 3.500.000 evet oyu alıyor.
18 MAYIS 1804
“Fransızların İmparatoru” ilan ediliyor, 2 Aralık’ta taç giyiyor.
Napoléon Elbe’den kaçıp Fransa’ya ayak basıyor. 20 Mart’ta Paris’e girip yeniden tahta çıkıyor.
18 HAZİRAN 1815
Waterloo savaşında (bugün Belçika) birleşik Avrupa ordusu, imparatoru yeniyor.
15 EKİM 1815
Napoléon, Atlas Okyanusu’nun güneyindeki İngilizlere ait Saint Helena (Sainte Hélène) adasına gönderiliyor.
5 MAYIS 1821
Eski İmparator sürgünde mide kanserinden ölüyor. Tuttuğu notlar ertesi yıl Le Mémorial de Sainte-Hélène adıyla yayınlanıyor. Külleri 1840’ta Paris’te Invalides’e taşınıyor.
Kleopatra onunla güzelleşti, 16. yüzyılda tarihe keşifleriyle yön veren denizcileri kıran iskorbüt hastalığına deva oldu. Önce sadece bir saklama yöntemiydi. Neden sonra lezzetini farkına varıldı.
Julius Caesar ve Napoléon Bonaparte askerlerinin tayınına turşu ekletmişlerdi. Turşunun askerlerin sadece bedenlerini değil, ruhlarını da kuvvetli tuttuğuna inanılıyordu. Bunda gerçeklik payı var. Araştırmacılar doğal fermantasyon ile hazırlanmış yiyeceklerin bağırsak florasına yararlarını saya döke bitiremiyorlar. Ruh iklimimizi, beynimizden ziyade bağırsaklarımızın yönettiğine dair ciddi veriler sunuluyor. Depresyonda mısın? Bir çanak turşu ye…
Edirnekapı’da şimdiki Asri Turşucu’nun öncülü olan turşucu dükkanı, 1900’lerin başları.
Aslında daha sonra bulunamayacağından endişe edilen taze yiyecekleri saklama yöntemi olan turşunun yaşamımıza ne zaman girdiğini tam olarak bilemiyoruz. Öncelikle içinde sıvı tutabilen toprak kapılar keşfedilmiş olmalı. Çanak çömleklerin varlığıysa yerleşik düzene geçilmiş zamanlara işaret ediyor. Çatalhöyük’te MÖ 6000 civarında üretilmiş toprak kaplar bulunmuş. Ayrıca arkeologlar, Mezopotamya ve Mısır’da MÖ 5000 civarında sirkenin kullanıldığını söylüyor. İlk turşuların da bu zamanlarda kurulduğu ileri sürülebilir. Bir su kenarına yerleşmiş insanlar, ellerinde küpleri, sebze, tuz ve sirkeleri var… Öyleyse, turşu kurmamaları için neden yok! Turşu kurma bugün hâla yiyecek saklamanın en çok tercih edilen yöntemi, ama artık sadece karanlık günlerde yiyecek bulamayız diye değil, tadını çok sevdiğimiz için turşu yiyoruz.
Eski Mısırlılar balık ve sebzeleri salamura ediyorlardı. Sevilen bir söylence de Kleopatra’nın güzelliğini turşu diyetine borçlu olduğu yönünde. Kraliçenin güzelliğinden değilse de aklından şüphe etmediğimize göre, sağlıklı beslenme adına sofrasında turşuya yer verdiğine hükmedebiliriz.
Dilimizdeki turşu sözcüğü Farsça “ekşi, tuzlu veya ağzı yakan” anlamındaki “turş”tan gelir. Farsça “turşi” ise tuzlanıp, sirkeye yatırılmış sebze anlamındadır. Yani etimoloji, o eğlenceli Neşeli Günler (1978) filminde Adile Naşit ile Münir Özkul’un iyi turşu için gerekli olan sirkedir/limondur tartışmasında sirke diye iddia eden Adile Naşit’i haklı çıkarıyor. Gerçi, sebze içinde fermante olacağı kadar kendi suyunu salacak bir cins ise sadece tuz yardımı ile de turşu kurulabilir. Ancak sirke, salt tadı için değil antibakteriyel özellikleri ile mayalanmada istenen sonucu sağlamayı kolaylaştırdığı için tercih edilegelmiştir. Sirke ve tuzun yanısıra yine bakterileri kontrol altında tutmak ve küflenmeyi önlemek için hardal tohumu, defne yaprağı, kişniş, dereotu, kereviz sapları ile sebzelerin çeşnilendirildiği görülür. Şeker, bal ve pekmez gibi mayalanmaya yardımcı ve tatlı maddelerin eklendiği de olur.
Osmanlı sarayında turşunun ayrı bir yeri olduğunu defter kayıtlarından anlıyoruz. İmparatorluğun dört bir yanından İstanbul’a gönderilen yiyeceklerin bir kısmı turşu kurularak değerlendirilirdi. Topkapı Sarayı’ndaki Helvahane’de reçel, helva, tatlı, şerbet ve ilaç niyetine kullanılan pastillerin yanısıra turşu da yapılırdı. Sarayın eczanesi gibi işleyen bu bölümde ayrı bir turşu ambarı bulunuyordu. Başta “kelem” (lahana) turşusu olmak üzere hıyar, kabak, patlıcan ve şalgam turşularının sevildiğini İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın (1888-1977) turşu üzerine bir yazısından öğreniyoruz. Fatih döneminde sevilen turşu çeşitlerinden biri üzüm turşusuydu. Sarayın kendi üretimi tüketimine yetişemediğinde piyasadan turşu alındığı da olurdu. Arif Bilgin, Osmanlı Saray Mutfağı kitabında 1489-90 yıllarında 10 varil “turşi-i limon” yani limonla yapılan turşu alındığını söylüyor. 1614’te Bursa’da yapılan nane turşusu için 740 ırgat çalışmış. Sirkesiydi, yakılacak odunuydu derken nane turşusu için toplam 21.282 akçe ödenmiş. Nane turşusu sultanların çok sevdiği bir turşu olarak Muhammed bin Şirvani’nin 15. Yüzyıl Osmanlı Mutfağı kitabında yer alıyor. Hekim olarak nam salan yazar, bugün unutulmuş olan bu turşunun sağlığa yararlarını vurguluyor. Evliya Çelebi’miz ise gezdiği her yerde tuttuğu notları sayesinde bizi Osmancık’tan gelen kebere (kapari), Bursa’dan gelen nane, “Samsun’un nar renginde çakal armudu turşusu” ile tanıştırıyor. Bunlar da sarayda sevilen turşulardanmış. Özellikle kapari turşusu sofrada önden sunulurmuş.
Eminönü’nde 1980’lerde bir seyyah turşucu ve müdavimleri…
Biraz kendi coğrafyamızdan uzaklara doğru gidelim. İlginçtir ki Amerika kıtasına ismini veren İtalyan denizci Amerigo Vespucci (1454-1512), Sevilla’da bir turşu tüccarıydı. O dönemde uzun yolculuklarda taze sebze ve meyve tüketememenin sonucu vitamin eksikliğinden kaynaklanan iskorbüt hastalığı denizcilerin korkulu rüyasıydı. Vespucci, gemilerine variller dolusu turşu yükleyerek iskorbüte deva oldu. Çağdaşı Cenovalı denizci Colombo’ysa bir seferinde Haiti’de mola verip adamlarına hıyar yetiştirterek turşu stoklarını tazeledi. Amerika’da 1600’lerden itibaren Hollandalı çiftçiler şimdiki Brooklyn’de hıyar yetiştirip turşu toptancılarına satmaya başladılar. Bugün her ABD’li yılda ortalama 4 kilo turşu tüketiyor. Onların turşuya düşkünlüklerini 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson’un şu sözlerinden anlayabiliriz: “Virgina’da sıcak bir günde, Sally Teyze’nin merdiven altındaki kilerinden çıkardığı mis kokulu kavanozun parlayan derinliklerinden balık tutar gibi çıkardığım baharatlı hıyar turşusundan daha rahatlatıcı bir şey bilmiyorum.” 1893 Chicago Dünya Fuarı’nda Henry J. Heinz, ziyaretçileri, ünlü gıda markası Heinz standına 1 milyondan fazla turşu şeklinde iğneler hediye ederek çekti ve pazarlama tarihine geçti. Vallahi biz de severiz turşuyu… Bu sevgimiz dilimize de yansımıştır. Öyle değil mi? Kızına koca beğenemeyenlere “Turşusunu mu kuracaksın?”, asık suratlılara “Suratı turşu satıyor”, tutarsız kimselere “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!” ve çok yorulduğumuzda “Turşum çıktı!” deyiverir, turşuyu dilimizden ve soframızdan eksik etmeyiz.
TURŞU AŞI
1 kg lahana turşusu
3 adet kuru soğan
3 çorba kaşığı tereyağı
Yarım su bardağı zeytinyağı
Yarım kahve fincanı ince bulgur
1-2 tatlı kaşığı kırmızı pul biber
Yeterince sıcak su
Şifalı mı şifalı bir turşu yemeği tarifi verelim. Tarif Sema Temizkan’ın Turşu kitabından. Lahana turşusunu süzün ve incecik kıyın. Kapaklı bir tencerenin içinde tereyağını eritip kıydığınız soğanları pembeleştirin. Pembeleşince zeytinyağını da ekleyerek 2-3 dakika daha kavurun. Lahanaları soğanlara ekleyerek iyice karıştırın. Üzerini örtecek kadar su ekleyerek lahanaları pişirin. 5 dakika sonra yıkadığınız bulguru da ilave edin. Lahanalar yumuşayınca yemek hazırdır. İsterseniz kırmızı pul biber ile servis edin. Bu yemeğin aynısını bulgursuz olarak fasulye turşusu ile de yapabilirsiniz. Bu da Karadeniz bölgemizde çok sevilen bir diğer turşu yemeğidir.