106 yıl önce yaşanan Çanakkale muharebeleri, sadece bugünümüzü şekillendirmekle kalmadı, toplumsal hafızamızda da kalıcı izler bıraktı. Ancak bilindiği gibi, insan hafızası unutkanlıkla örülüdür ve tarih kayıt altına alınmaz, tanıklarla yaşatılmazsa “hikaye”ye dönüşür. İşte Çanakkale kahramanlarından Mehmet Çavuş’u konu alan yeni bir belgesel, fedakar askerleri ve Mustafa Kemal’in gerçek değerini tarihe katmak üzere geliyor.
Bugün bu topraklardaki varlığımızı, çoğunun mezarı bile olmayan, “Mehmetçik” diye selamladığımız insanlara borçluyuz. Onlar, arkadaki çoluk-çocuk başına buyruk yaşasın, ele-güne muhtaç olmasın, yabancının sultasına kalmasın diye istilacının karşısında durmuş; benzersiz bir fedakarlık içinde, yaşadıkları gibi ölmüşlerdi. Çanakkale cephesi, 1. Dünya Savaşı’nın başında, yorgun, moralsiz, yenik ve aç-bilaç Türk insanının, denizden gelen düşmana “durun bakalım, buraya kadar” dediği yerdir.
Onların kadrini, kıymetini bilmedik. Esas olarak laf ürettik. Heykel-abide-bayrakla sembollere, nutuk-hamaset-edebiyatla kahramanlığa uzanan anonim hikayelere bel bağladık. Muharebeler sırasındaki gerçek-yaşanmış-belgeli-tanıklı hadiseleri tesbite çalışmak ve bu izlerin peşine düşmek yerine; ucuz duygusallıklara, pahalı organizasyonlara, aktüel-politik hesaplara, bilimsel-estetik değeri olmayan yapımlara yöneldik.
Onların hatırasına bir şeyler yapabilmek, ancak 1950’li yıllarda aklımıza geldi; büyük bir abide yaparak kendimizi affettirmeye çalıştık. Muharebe arazisini koruma altına almamız 1970’lerde, sembolik mezarlık yapma faaliyetlerimiz 80’lerde, otobüs turları 90’larda başladı. Referans değeri, araştırma-bilgi değeri taşıyan kitap, makale, belgesel, fotoğraf, film konularında İngiltere ve Avustralya’nın hâlâ çok gerisindeyiz. Gözümüz gibi bakmamız gereken Çanakkale muharebe arazilerinin orijinal haliyle korunması noktasında son yıllarda önemli aşamalar kaydedildi (otobüs trafiği için Anafartalar’dan, sıcak muharebe arazisinden geçecek asfalt yol yapımı hariç!); eski hatalar düzeltildi; yanlış ağaçlandırmalar durduruldu. Yine de -bugün salgın hastalık nedeniyle motorlu araç trafiği fiilen durmuş olsa da- bu kutsal topraklara otomobil-otobüsle girmenin kısıtlanması, anı ve izlerin korunması bakımından önşarttır.
1915’te Gelibolu Yarımadası’ndaki muharebeler sonucu kazanılan zafer, bu ülkenin insanlarına her şeyden önce umut vermiştir. Dünyanın en güçlü donanmasını-ordusunu durdurmak; küçülen-büzülen ve imkansızlıklar içinde kıvranan bir imparatorluk için, bu ülkede yaşayan insanlar için yeni bir başlangıç imkanı sağlamıştı. Mustafa Kemal’in 1915’te başka bir cephede değil de Çanakkale’de olması, Türkiye ve dünya tarihini sonsuza kadar değiştirmişti. O ve diğer tüm kahraman komutanlar, askerler, kadınlar, yeniden yeni bir millet olmanın koordinatlarını vermişlerdir bize. Ele-güne ama her şeyden önce kendimize kendimizi göstermişizdir. Çanakkale’nin verdiği özgüven, İstiklal Harbi’nin ve cumhuriyetin temel yapıtaşıdır ve bu coğrafyada kalıcı olduğumuzun teminatıdır.
Titizlikleplanlanmışdetaylar Belgeselde kullanılan silahlar; Mauser, Lee Enfield, Vickers gibi birçok orijinal silahtan kalıp alınarak tekrar dökülmüş (üstte). Belgesel için 200 kişilik bir ekip çalışmış (altta).
İşte bu benzersiz geleneği, hakiki-sahici bir tarih bilincine dönüştürmek için laftan fazlası, yani iş yapmak gerekir. Diğer türlü sadece atalarıyla övünen mirasyediler oluruz ki, maalesef günümüzde yaygın bir hâldir.
Çocukluğundan beri Çanakkale muharebe alanlarında araştırmalar yapan ve genç neslin önemli saha uzmanlarından Gökhan Tarkan Karaman; çalışmalarını uluslararası seviyeye taşımış nadir Türklerden. Karaman şu sıralar, muharebelerin unutulmaz kahramanlarından biri olan Bigalı Mehmet Çavuş üzerine önemli bir belgesele imza atmak üzere.
Bigalı Mehmet Çavuş, 1881 Filibe doğumlu. 93 Harbi olarak da bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında ailesiyle birlikte Anadolu’ya göç etmiş; Biga’nın Bahçeli Köyü’ne yerleşmiş. Toplam 16 yıl askerlik yapmış. Balkan Savaşları’nda ve 1. Dünya Savaşı’nda yer almış.
4 Mart 1915 tarihinde Seddülbahir’de göstermiş olduğu kahramanlıkla literatüre girmiş. 18 Mart’ta gerçekleşecek büyük deniz saldırısı öncesi, Boğaz girişini koruyan kalelerdeki topları susturmak isteyen İtilaf güçleri, Seddülbahir Kalesi önüne küçük bir birlik çıkarmıştı. İngiliz deniz piyadeleri tarafından donanma ateşi ve uçakların keşif desteğiyle gerçekleşen bu çıkarma sırasında, Mehmet Çavuş emrindeki askerlerle fedakarlık tarihine de geçmişti. Çatışma sırasında tüfeği tutukluk yapınca, yerden aldığı taşları düşmana atarak savaşı sürdürmüş; eline geçen bir istihkam küreğiyle askerlerini hücuma kaldırmıştır. Başından ve göğsünden ağır yaralanmasına rağmen bayılana kadar savaşmaya devam etmiştir. Şaşıran, afallayan ve ciddi zayiat veren İngilizler ilerleyememiş ve takviye kuvvet isteğinin geri çevrilmesi üzerine filikalarına binerek geri çekilmek zorunda kalmıştır. O günkü çarpışmada 27. Alay 10. Bölük, 6 şehit ve 13 yaralı verirken, geri çekilmek zorunda kalan düşmanın zayiatı ise 20 ölü, 25 yaralı ve 3 kayıptır.
Saha bilgisi ve set cephesi Muharebe sahnelerini canlandırmak için Eceabat’ta, muharebe bölgesi dışında bir plato oluşturulmuş, muharebe haritalarına bakılarak ölçek ve derinlik hesaplamaları yapılmış.Genç neslin önemli saha uzmanlarından Gökhan Tarkan Karaman sette.
Hadiseyi sonradan Arıburnu Muharebeleri Raporu isimli kitabında bizzat aktaran o dönem Maydos Mıntıka Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, takdirle bahsettiği Bigalı Mehmet Çavuş’un ödüllendirilmesini teklif ederek Gümüş Muharebe İmtiyaz Madalyası almasını sağlar. Başkomutan Vekili Enver Paşa, Maydos Hastanesi’nde tedavi altında bulunan Bigalı Mehmet Çavuş’u ziyaret ederek kendisine padişah tarafından verilen bu madalyayı bizzat göğsüne takar.
Tedavisi bittikten sonra kendisine verilen izin süresini kullanmayarak tekrar cepheye döner Mehmet Çavuş. “Arkadaşlarım orda kelle koltukta savaşırken ben burada oturamam” diyerek tekrar cepheye döner. Bu defa birliği Arıburnu sektöründe çarpışmaktadır. 25 Nisan 1915’teki çıkarma sırasında 27. Alay’la birlikte düşmanı yine ilk karşılayan askerler arasında bulunur. Görev yaptığı Arıburnu bölgesinde ikinci defa yaralanır Düşman birliklerinin tahliyesinin yapıldığı 9 Ocak 1916 tarihine kadar bu bölgede savaşmaya devam eder.
Hem askerlik süresinde hem de askerlik sonrasında kendisine yapılan maddi yardım tekliflerini “Ben vatanım için savaştım, para için savaşmadım” diyerek reddeder. Savaştan sonra gazi olarak döndüğü köyünde mütevazı bir hayat sürer. 3 Şubat 1964 tarihinde vefat ederek Bahçeli Köyü Mezarlığı’na defnedilir.
Belgeselin çekim süreci neredeyse 1.5 yıldır devam ediyor. Bu müstesna tarihe tanıklık etmiş Bigalı Mehmet Çavuş’un torunları, akrabaları ve onu gören vatandaşlarla röportajlar gerçekleştirilmiş. Muharebe sahnelerini canlandırmak için Eceabat’ta, muharebe bölgesi dışında bir plato oluşturulmuş ve dönem muharebe haritalarına göre ölçek ve derinlik olarak birebir tasarımlar uygulanmış. Asker ve dönem kostümleri titizlikle danışmanlar eşliğinde dikilmiş (maalesef sürekli olarak hata yaptığımız ve bunlardan ders almadığımız bir konu).
Dönemin silahları, Mauser, Lee Enfield, Vickers gibi birçok silah orijinallerinin kalıbı alınarak tekrar dökülmüş.
Yaklaşık 200 kişilik bir ekiple çekilen belgesel, Biga Belediyesi, Çanakkale Muharebeleri Tarihî Alan Başkanlığı ve Çanakkale Valiliği tarafından da destekleniyor. Türkçe-İngilizce olacak belgeselin yapımcısı ve yönetmeni Gökhan Tarkan Karaman; görüntü yönetmeni Ender Ercan, danışmanı ise Ömer Arslan.
Çanakkale muharebelerini geleceğe taşımak için, gerçek insan hikayelerinin peşine düşmeye ve bunları tüm detaylarıyla kayıt altına almaya ihtiyacımız var. Onlar da bizden bunu beklerdi.
Mustafa Kemal 1911 sonunda bu güzel mahallesinden, o zamanki adıyla Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki evinden, imparatorluğun en uzak köşesindeki Libya’yı kurtarmak için ayrılacağını ve hayatı boyunca âşık olduğu şehrine bir daha dönemeyeceğini çocukken bilebilir miydi? O’nu izinde, Selanik’te bir gezi.
Şimdilerde “Trigonion Kulesi” denen Zincirli Kule’nin dibindeyim. Bu Osmanlı eseri güçlü yapı, şehre 15. yüzyılda vurulmuş bir mühür gibi, deniz kenarından kuzeye doğru yükselen doğu surlarının en uç köşesinde. Duvarların biraz arkasında uzun Osmanlı yüzyıllarının hapishanesi, türkülere konu olan Yedikule, müzeye çevrilmiş olan Sinop Kalesi veya Ankara Ulucanlar Cezaevi gibi, zamanında çekilen çilelerin izlerini taşıyor kirli duvarlarında.
Selanik şehrine surlar boyunca tepeden bakıyorum. Eskiden surların denize kavuştuğu yerde 16. yüzyılda inşa edilmiş Türk eseri Beyaz Kule, bugün şehrin simgesi. Güneş batıda tanrıların tahtı Olimpos Dağı’nın ardında kaybolurken, bu 2.300 senelik şehrin ne büyük insanlar yetiştirdiğini düşünüyorum. Büyük İskender, Selanik yakınlarında Pella’da doğmuştu. Türk dilinin en büyük şairi Nâzım Hikmet, bir daha ayak basamayacağı bu şehirde dünyaya gözlerini açtı. Bu akşamüstü yine izinin peşine düştüğüm sarı saçlı, mavi gözlü zeki çocuk da, az ötemde ülkeme ve dünyaya armağan edildi.
Mustafa Kemal’in Selanik’teki evinin kapısında çakılı tabelada, Türkçe, Yunanca ve Fransızca açıklamalar.
Doğu’da, eski surların dışındaki kocaman yapılar Osmanlı 3. Ordu’sunun 19. yüzyıl sonunda yapılan binalarıydı. Bugün de Yunan 3. Kolordu’suna karargah binası olarak hizmet ediyor. Buradaki mesaisinden çıkan genç Yüzbaşı, Beyaz Kule’nin yakınındaki cafe’lerde arkadaşları ile buluşuyor, bazen 1908 Devrimi’ne gidecek yoldaki siyasi faaliyetleri örgütlüyor, bazen de her gencin yaşaması gerektiği gibi gençliğinin tadını çıkarıyordu bu güzel şehirde. Şehrin güneybatı ucundaki 19. yüzyıl liman ve gümrük binaları imparatorluğun bu zengin şehrinin görkemini yansıtıyor; 15 ve 16. yüzyılların mirasları, ara sokaklara serpilmiş Alaca İmaret, Hamza Bey gibi camiler, hamamlar ve Sultan 2. Bayezid bedesteni de o zamanlar bile çok eski bir devrin hâtırasını yaşatıyordu.
Zincirli Kule’den aşağı, dar sokaklardan surlar boyunca yürüyorum. 1917’de bu şehir korkunç bir yangınla kül oldu. Nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Müslüman ve Yahudi mahallelerini ve yüzlerce yıllık mirası yok etti. 5 sene sonra benzeri bir trajediyi, Selanik’in Akdeniz’deki ikizi İzmir yaşayacaktı.
Türkiye dışındaki en anlamlı Türk mirası Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım’ın 1878’de aldıkları Selanik’teki pembe evleri, çocukları Mustafa, Naciye ve Makbule’nin doğduğu yerdi. O dönemki adıyla Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki bu evde, bir ulusun kaderini değiştirecek lider dünyaya geldi.
Yine de bugüne kalabilmiş eski taş ve ahşap evler var dik yokuşlu bu mahallede. Bu yürüdüğüm dar sokaklarda, 1878 savaşında Tuna boylarından kaçıp Selanik’e sığınan muhacir arkadaşlarıyla cumbalı evlerin gölgesinde oynuyordu belki Mustafa. O korkunç yazgının kendi ailesinin başına da geleceğini, 1911 sonunda bu güzel mahallesinden imparatorluğun en uzak köşesindeki Libya’yı kurtarmak için ayrılacağını ve hayatı boyunca âşık olduğu şehrine bir daha dönemeyeceğini çocukken bilebilir miydi? İmparatorluğun renkli dünyası içindeki en zengin, en kozmopolit şehirde çocukluğunu ve gençliğini geçirmesi, bize bugünkü Türkiye’de halen güzel ve değerli bulduğumuz çok şeyi hediye etti. Mustafa başka bir şehirde doğsaydı, Kemal olur muydu, Atatürk olur muydu acaba?
Doğduğu mahallenin o zamanki adı Koca Kasım Paşa idi. Tarihçi Vasilis Dimitriadis, değerli eseri Bir Evin Hikayesi’nde, arşiv belgeleri ile belki de Türkiye dışındaki bu en anlamlı Türk mirasının ayrıntılı öyküsünü anlatıyor bize: Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım bu evi 1878’de aldılar. Çocukları Mustafa, Naciye ve Makbule bu evde doğdular. Ali Rıza Bey’in 1888’deki vefatından sonra aile geçinmek için bu evi kiraya verdi ve daha küçük bir eve yerleştiler. 1895’de Manastır’a, 1899’da İstanbul’a okumaya okumaya giden genç Mustafa Kemal, tatillerinde bu mahalledeki diğer evlerine döndü. 1905 başında Kurmay Yüzbaşı olarak okul hayatı bittiğinde hemen Suriye’de göreve başladı. Memleketi Selanik’e 1907 Eylül’ünde tayin oldu. Ailenin 1908’de kendi mülkiyetlerindeki bu eve tekrar taşındıklarını görüyoruz. İttihat ve Terakki içinde memleketi kurtarma planları yapan genç subay Mustafa Kemal Bey’in, 1908’de aynı sokakta bir küçük ev satın aldığını da arşivdeki belgelerden takip edebiliyoruz.
Mustafa Kemal’in çocukluk müzesi 1937’de satın alınıp Atatürk’e hediye edilen ev, tarihçi Prof. Enver Ziya Karal ve eşi Fatma Karal tarafından geç 19, erken 20. yüzyıl modası ve Selanik orta sınıf yaşam tarzına göre döşenerek müze oldu.
Mustafa Kemal, 1911 sonhabarında Libya görevi ile bir daha geri dönemeyeceği ana ocağından ayrıldı. 9 Kasım 1912’de Selanik, Yunan ordusuna şavaşmadan teslim edilirken, Mustafa Kemal, Mısır yoluyla Derne’den İstanbul’a ulaşmaya çalışıyordu. Haberi ne zaman, nasıl aldı kimbilir? Issız bir çölde mi? Kahire’nin kalabalık sokaklarında mı? Akdeniz’de bir gemide mi? Doğduğun büyüdüğün şehrin düşman eline düşmesi, annenden kızkardeşinden aylarca haber alamamak… Çaresizlik içinde tek başına kalmak… Biz, bize bugünkü Türkiye’yi veren bu insanların neler yaşadıklarını hiç anlayabildik mi? Sanmıyorum.
Kızkardeşi Naciye çocukken vefat etmişti. Zübeyde Hanım ve Makbule şehrin düşmesi üzerine bugünkü Türkiye’nin belkemiğini oluşturan onbinlerce Balkan göçmeni gibi Anadolu’ya doğru canlarını kurtarmaya çalıştılar. Libya’dan gelir gelmez 2. Balkan Savaşı’na, oradan Sofya’ya ve oradan da tarihe ilk defa ismini yazdıracağı Çanakkale cephesine gönderilen Yarbay Mustafa Kemal’in ailesiyle uzun bir süre görüşemediğini, bugün Sofya Büyükelçiliği residansı olarak kullanılan tarihî binadaki bir odanın duvarında orijinali asılı duran telgraftan anlıyoruz:
“23 Mart 1915
İstanbul’a seyahat etmekte olan annemi araması için Dedeağaç’taki konsolosumuza emir verilmesini rica ederim. Dedeağaç’tan mektubunu aldığımdan orada olduğunu zannediyorum. M. Kemal”
5 yıldır Selanik’e hakim olan Yunan Devleti, Türklerin mülklerini istimlak etmeye başlamıştı. Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Bey’in Pembe Ev’i korumak için Selanik’te kaldığını, umutsuzca yazdığı ve reddedilen dilekçesinin 1917 tarihinden anlıyoruz. 1917’den itibaren eve devletin el koyduğunu ve 1925’de de mübadele ile Anadolu’dan gelen bir Rum aileye sattığını arşivlerden takip edebiliyoruz.
‘Baba evi’ Pembe Ev, 2013’te restorasyondan geçmiş, çağdaş müzecilik anlayışına göre içine ışıklı panolarla bilgi notları yerleştirilmişti. Fakat “babalarının evi”ni olduğu gibi görmek isteyen ziyaretçiler duruma isyan etmişlerdi.
1930’ların başında Başbakan Venilezos ve Atatürk arasında başlayan, oradan da Balkan Paktı’na uzayan Türk-Yunan dostluğunun bir simgesi olarak, 1933’te Selanik Belediyesi evi satın almaya karar verse de, evin satın alınıp Atatürk’e hediye edilmesi 1937’yi buldu. Evin çevresindeki mülkler de Türkiye Cumhuriyeti tarafından satın alınıp bugünkü Selanik Başkonsolosluğu ile birlikte Türkiye toprağı oldu. Evin müzeye çevrilmesi 1953’te gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın talimatı ile evin içini döşeme ve müzeye çevirme görevi tarihçi Prof. Enver Ziya Karal ve eşi Fatma Karal’a verildi. Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla zorlu bir bürokrasi ile mücadele eden çift, Ankara ve İstanbul’daki müzeler ve saraylar, Kapalıçarşı mezatları ve Batı Trakya evlerinden derledikleri eşyalarla evi geç 19, erken 20. yüzyıl modası ve Selanik orta sınıf yaşam tarzına göre döşediler. 10 Kasım 1953 günü Atatürk’ün naaşı Etnografya Müzesi’nden Anıtkabir’e nakledilirken, doğduğu ev de müze olarak törenle açılıyordu.
Yıllarca Selanik’e seyahat eden Türklerin esas gitme nedenlerinden birisi olan Pembe Ev, 2013’te bir restorasyon sonrası yeniden açıldı. Bu restorasyon sonrası ziyaretçilerde büyük bir tepki oluştu. Aslında restorasyon bilimsel yöntemlerle ve çağdaş müzecilik tasarımıyla yapılmıştı. Işıklı büyük panolarda Atatürk’ün hayatı ve Selanik’in Türk devri tarihi hakkında çok ayrıntılı bilgiler veriliyordu. Ancak şu ortaya çıktı: Türkler, Pembe Ev’e müze gezmek için gitmiyorlardı. “Babalarının, dedelerinin” evini ziyaret etmek istiyorlardı. O evi de eskisi gibi, sanki Mustafa’nın dün annesinin evini öpüp Libya’ya gittiği ev gibi görmek istiyorlardı. Beyaz ışıklı bilgi panoları insanları mekana yabancılaştırıyor, ağlayarak ve isyan ederek çıkıyorlardı evden. Bunun üzerine yaptırılan Atatürk ve Zübeyde Hanım’ın çok gerçekçi silikon heykelleri ile mekana hayat getirilmeye çalışıldı. Bugün Pembe Ev’i Selanik’teki yabancı turistler de ilgiyle ziyaret ediyor. Evin eski halini bilen Türkler ise, hâlâ “babalarının” evini özlüyor.
Selanik’te, Pembe Ev’in sokağındaki cafelerde oturup bir kahve içerken, eve giren ve çıkan Türk vatandaşlarını gözlemleyin: Tarihte çok az kişinin bu ismi gerçekten hakettiğini düşünürsünüz. O, gerçekten bu ulusun babasıydı…
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum tarihi, yıllardır 1881 olarak biliniyor, yazılıyor. Oysa ki bugün Şişli’deki Atatürk Evi’nde bulunan tarihî belge, O’nun doğumunun, bilinenden 2 sene önce olduğunu resmen kanıtlıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, son kitabında konuyu bütün yönleriyle anlatıyor…
Soyadı kanununun yürürlüğe girmesiyle Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal, doğduğu yıl ve doğumgününü hiçbir zaman mesele etmedi. Zira hem çok önemli ve yoğun bir gündemi vardı hem de insanların onun şahsı için ayrı ve özel bir günü anmasını, kutlamasını istemedi.
“İlkokul sıralarından başlayarak ders kitaplarındaki Atatürk’ün nüfus hüviyet cüzdanının kimlik sayfasını ve fotoğrafını hatırlarız, 1934’te Soyadı Yasası çıktıktan sonra düzenlenmiş. Bu belgede: “Babası Ali Rıza, annesi Zübeyde, doğum yeri Selânik, doğum tarihi 1881”dir.
Oysa 1930’lara kadar Atatürk’ün doğum tarihi kitaplarda, pullarda 1880’dir.
Mustafa Kemal’in nüfus cüzdanı Mustafa Kemal’in TBMM Reisi ve Başkomutan olduğu dönemde Ankara Nüfus Müdürlüğü tarafından 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanında doğum tarihi Hicri 1296’dır (Miladi 1879).
Yeni harflerle çevirisi 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanının yeni harflerle çevirisi. Belgenin aslı Şişli’deki Atatürk Müzesi’nde bulunuyor.
Yaşamöyküsünü yazanlar Atatürk’ün doğum tarihi üzerinde durmaz, 1881 der geçerler. Yabancı kaynaklarda da doğum tarihi 1879, 1880 ve 1881 olarak verilmiştir. Türkiye’de “duraksamasız” neden 1881’dir? Ay-gün niye yazılmaz? Kimi anılarda doğum gününün kendisine sorulduğu; bunu açıklamasının doğru olmayacağını, bir de doğum günü kutlamasına kalkışılacağını, bunu istemediğini belirtmiş. “Benim için 19 Mayıs’ta doğmuştur deyiniz!” demiş!
Ölümü üzerinden 82 yıl geçtikten sonra doğum tarihini düzeltmenin bir yararı olmasa da ulus olarak Atatürk’ün yaşamöyküsünü doğum tarihinden başlayarak doğru bilmemiz gerekir. Kendi okul yaşamımızda, sınıf mümessilliğine, saygın, çalışkan veya yaşça büyük bir arkadaş seçilirdi. Atatürk de Harp Okulu’na girdiği gün fiziği ve olgun tavrıyla kısım subayının dikkatini çekmiş, çavuş yapılmıştı. Enver Paşa, Mustafa Kemal’den iki yaş küçüktü ama 1899’da Harbiye’den mezun olup mülazım (teğmen) rütbesiyle Erkân-ı Harp sınıfına geçerken Mustafa Kemal Harbiye’ye yeni kaydolmuştu.
Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı 1934’te Soyadı Yasası yürürlüğe girince Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e TBMM tarafından özel kanunla Atatürk soyadı verildi ve yeni Türk harfleriyle T.C. Nüfus Hüviyet Cüzdanı düzenlendi. Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı.
Tanıtacağımız Atatürk’ün özgün nüfus belgesi: “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Tezkiresi” olup Şişli’deki Atatürk Müzesi’ndedir. Merak edenler görebilir. 18 Ekim 1922 (18 Teşrinievvel 338) tarihinde – saltanatın kaldırılmasından iki hafta önce– Ankara Nüfus Müdürlüğü’nce düzenlenmiştir. Mühürlü imzalıdır. “Millet Meclisi Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal”i Osmanlı uyruğu göstermektedir. Yukarısında Padişah Mehmed Vahideddin bin Abdülmecid’in tuğrası, bunun sol açığında “Maliye Nezareti Evrak-ı Nakdiye ve Levazımat Müdüriyeti” mührü basılıdır. Sağ yukarısına iki damga pulu yapıştırılmıştır. Aşağıda da soldaki mühürde “Nezaret-i Umur-ı Dahiliye” okunur. Belgenin son satırları: “Bâlâda [yukarıda] isim ve şöhreti ve hal ve sıfatı muharrer [yazılı] olan Gazi Mustafa Kemal Hazretleri Devlet-i Aliyyenin tâbiyetini haiz [taşımakta] olup” yazılıdır. Kimlik bilgileri sütununda: “Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Reisi ve Başkumandan, mücerred [bekâr]”, Doğum tarihi, “Sene-i Hicrî 1296 Bin iki yüz doksan altı” yazılıdır.
Mustafa Kemal’in Selanik’te doğduğu Pembe Ev.
Bu Hicrî 1296 tarihi, miladi takvime göre 26 Aralık 1878’de başlamış, 15 Aralık 1879’da sona ermiştir. Şu halde Atatürk’ün doğum günü 26 Aralık 1878-15 Aralık 1879 arasındadır. Zübeyde Hanım da “Mustafa’yı Erbain soğuklarında, 23 Aralık’ta doğurdum” dediğine göre sorun çözülüyor: O yılın Erbain soğukları 22 Aralık 1878-31 Ocak 1879 arasında; Rumi 23 Aralık da 4 Ocak 1879’u karşılar. Bu, Atatürk’ün kesin doğum tarihidir. Öldüğü 10 Kasım 1938’de 60 yaşını tamamlamasına iki ay kaldığı saptanır…”
Mustafa Kemal’in doğum tarihi, 1930’lara kadar pek çok kitap ve pulda 1880 olarak geçiyordu.
Osmanlı devrinde, bugün nüfus kağıdı veya kimlik belgesi dediğimiz evraka “kafa kağıdı” denirdi. Bunun nedeni, büyük bir yaprak olan belgenin katlanarak fesin iç kayışının içine konmasıdır. Tabii burada ezilir, silinir, terle beraber lime lime olurdu.
Tarihin bir cilvesi, Mustafa Kemal’in burada sunduğumuz orijinal nüfus belgesi, Padişah Vahideddin imzalıdır ve 1922 tarihlidir Belgede tuğrası bulunan Padişah, Mustafa Kemal’in ilgili belgesini imzaladıktan 15-20 sonra ülkeden kaçacaktır!
Atatürk “19 Mayıs benim doğum günümdür” demiştir. Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi 4 Ocak 1879’dur; ama bizim için, milletimizin yeniden doğduğu tarih olan 19 Mayıs 1919’dur!
Nutuk’un 1934 baskısında doğum yılı 1880…
Nutuk’un “Vesikalar” bölümünde verilen 144 numaralı belge, gazeteci Velit Ebüzziya Bey’in 13 Ekim 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla sorduğu sorularla, bu sorulara Paşa’nın, yaveri Cevat Abbas (Gürer) Bey aracılığıyla verdiği yanıtları içerir. Sorulan 21 soru arasında “17” numaralı soruda, Mustafa Kemal Paşa’dan kısa bir özgeçmişini vermesi istenmiştir. Bu soruya verilmiş olan yanıtın ilk cümlesi, “Rûmî 1296 târîhinde Selânik’de tevellüd ederek …” sözcükleriyle başlar (cilt II, s. 146). Nutuk’un 1934’teki ilk Latin harfli baskısında ise, “Rumî 1296 (Milâdî 1880) tarihinde” denmiştir (cilt III, s. 171). Sözkonusu yanıt, Tasvîr-i efkâr gazetesinin 18 Ekim 1919 tarihli nüshasında “Mustafa Kemal Paşa ile telgrafla bir mülâkât” başlığıyla yayımlanan yanıtlar arasında yer almaz.
1915’in 19 Şubat’ında başlayan Boğaz muharebeleri, 9 Ocak 1916’da İtilaf kuvvetlerinin Gelibolu Yarımadası’nı terketmesiyle 105 yıl önce sona ermişti. Eski çağların ilk modern savaşı, modern zamanların son klasik savaşı Çanakkale’de yaşandı. Burada şehit düşen-ölen tüm askerler, günümüzdeki anma kültürünün de temellerini toprağa işlediler. Düşen askerlerin peşine düşenler, harp sahasına yolculuklar…
Birinci Dünya Savaşı’nın başında 326 gün süren Çanakkale deniz ve kara muharebeleri, sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın tarihini sonsuza kadar değiştirmişti. Türk askerinin kararlı mücadelesi, dönemin en modern savaş gücünü yenilgiye uğratmış; Kilitbahir Platosu’nu ele geçiremeyen düşman İstanbul’a ulaşan tek suyolu Çanakkale Boğazı’nı aşamamış; örgütsüz ve lidersiz millet erken bir yıkımdan kurtulmuş; İtilaf Devletleri’nin Rusya’yla bağlantı kuramaması ülkedeki krizi derinleştirerek Ekim Devrimi’nin yolunu açmış ve belki de en önemlisi, Mustafa Kemal tarih sahnesine çıkarak İstiklal Harbi için bir umut ve peşinden gidilecek bir lider olmuştu.
Çanakkale, aslında çok eski çağlardan beri tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir coğrafya. Asya-Avrupa ve bugünkü anlamıyla kıta tanımları literatüre girmeden asker kıtalarının güzergahı olmuş. Antik çağlardan günümüze Troas (Troya-Truva) olarak bilinen coğrafyada ilk önemli hadise, MÖ 1184’teki meşhur Troya Savaşı. Aradan geçen 3204 sene zarfında, seyyahlar, azizler, ozanlar, arkeologlar, hırsızlar, mezar kazıcıları, biliminsanları ve tarihçiler hep bu bölgeye taşınmışlar, bu bölgede faaliyet göstermişler. Pers Kralı Darius’un oğlu Xerxes (1. Serhas), Büyük İskender ve erken dönem Bizans’tan, İstanbul’un fethi sonrası 1462’de Boğaz’a yaptırdığı karşılıklı kaleler ile (Anadolu yakasında Kale-i Sultaniye, Rumeli yakasında Kilitbahir) Çanakkale şehrini kuran Fatih Sultan Mehmet’e; dünyanın kaderi bu topraklarda şekillenmiş.
Donanma Mecmuası, 30 Aralık 1915
Tarih kitaplarından edebiyata, üzerine belki de dünyada en fazla eserin yazıldığı Çanakkale, 1915’teki büyük direnişten hemen sonra, hatta henüz muharebeler sürerken önemli ziyaretçileri ağırlamaya başlamıştı. 10 Ocak 1916’da, İtilaf kuvvetlerinin Yarımada’dan çekildikleri günden 1 gün sonra ise, Enver Paşa’nın da katılarak uzun bir konuşma gerçekleştirdiği Meclis-i Mebusan’da, vekiller hep bir ağızdan Çanakkale’de şehitler için bir abide yapılması gerektiğini dile getirmişlerdi.
İşte 1915’ten günümüze, Çanakkale harp sahasına gerçekleştirilen en önemli ziyaretler, en önemli ziyaretçiler ve tarihin peşindeki iz sürücüler…
TEMMUZ – EKİM 1915
YUSUF İZZETTİN – EDEBİYATÇILAR
Veliaht ve yazarlar en tehlikeli cephe hatlarında
Henüz muharebeler devam ederken, 1915 içerisinde Çanakkale cephesine birçok askerî ve sivil ziyaret gerçekleştirildi. Enver Paşa, Çanakkale cephesini tam 14 kez ziyaret etmişti. 19 Temmuz 1915 tarihinde ise Veliaht Yusuf İzzettin Efendi cepheye geldi. Bu ziyaretin, günlük gözetleme uçuşlarını yapan İtilaf uçaklarının dikkatini çekmesi üzerine, düşman donanması veliahtı hedef almış; bu tehlike karşısında konvoy, ağaçların arasında saklanmak zorunda kalmıştı. Saldırı sırasında dağ topuyla mukabele etmek isteyen Topçu Yüzbaşı Haydar Efendi, Topçu Üsteğmen Mehmet Ali ve iki topçu eri şehit olmuştu.
Heyet-i Edebiyye ile Çanakkale cephesine gelen yazarlar, Gelibolu Mutasarrıfı İbrahim Süreyya (Yiğit) ile beraber 5. Ordu Karargahı’nda. Arap İlim Heyeti’nin 22 Ekim günü Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’i Kumköy’de ziyareti sırasında Beyrut Müftüsü Mustafa Neca Efendi (en sağda) hitap ederken. Mustafa Kemal’in hemen solunda 4. Ordu Müftüsü Essad eş-Şukayri.
Savaş sırasında en önemli sivil ziyaretler ise cepheye birkaç kez gelen Edirne Valisi Hacı Adil, Sivas Komisyonu, Arap İlmi Heyeti, Meclis-i Mebusan üyeleri ve Heyet-i Edebiyye tarafından gerçekleştirildi. Muharebelerin en şiddetli aylarında gelen Heyet-i Edebiye’de Ağaoğlu Ahmet, Orhan Seyfi (Orhon), Enis Behiç (Koryürek), Celal Sahir (Erozan), Hıfzı Tevfik (Gönensay), Hakkı Süha (Gezgin), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), ressam Çallı İbrahim, ressam Nazmi Ziya, Selâhaddin (eski Darüleytam müdürü), Ali Canip (Yöntem), Ömer Seyfettin, Mehmet Emin (Yurdakul), Muhiddin (eski Tanin gazetesi muharriri), Bestekar Ahmet Yekta (Madran), Yusuf Razı Bey ve İbrahim Alâeddin (Gövsa) vardı. Zaman zaman büyük tehlikelerle yüzyüze kalarak harp sahalarını dolaşan heyet, 10 günlük ziyaretini tamamlayarak 22 Temmuz 1915’te bölgeden ayrılmıştı.
Diğer önemli sivil heyet ziyareti ise 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın mesuliyet alanı olan Suriye-Irak-Filistin bölgelerinden gelen Arap İlim Heyeti’ninkidir. Heyet 22 Ekim günü Mustafa Kemal’i de ziyaret etmiş, Ebabil gazetesi sahibi Hüseyin el-Habbal, Mustafa Kemal için yazdığı bir şiiri okumuştu.
Veliaht Yusuf İzzettin Efendi maiyetiyle beraber Çanakkale siperlerinde.
KASIM 1915
LILIAN WYLIE
Muharebe sahasında gizemli bir kadın
Karşı cephede Çanakkale savaş alanlarına en önemli ziyaret, muharebeler esnasında ölen Yarbay Charles Doughty-Wylie’nin mezarını ziyaret amacını taşıyordu. 26 Nisan 1915’te, İtilaf güçleri Seddülbahir’de karaya çıktıktan 1 gün sonra ölen Yarbay Doughty-Wylie, köyün hemen dışına gömülmüştü. Bugün de aynı yerde (Yarımada’daki tek bireysel mezar) yatan Doughty-Wylie’yi ziyarete gelen ise, eşi Lilian Wylie’ydi (Yarbay Charles Doughty, evlendikten sonra karısına olan saygısı nedeniyle onun da soyadını kullanıyordu. Aynı şekilde daha önce Türkiye’de görev yaptığı için Türk insanını sayıyor-seviyor ve bu nedenle muharebe sırasında silah taşımıyordu).
Savaşın şiddetinin azaldığı dönemde, Kasım 1915’te kıyıya yanaşan bir filikadan, herkesin meraklı bakışları arasında bir kadın inmişti. Yüzü bir peçeyle kapalı olan kadın, yanındaki subayla birlikte Doughty-Wylie’nin mezarına yöneldi ve buraya küçük bir çelenk bıraktıktan sonra sahile dönüp kendisini bekleyen aynı filikayla uzaklaştı. Yıllar boyunca bu kadının kim olduğu tartışılacaktı. Zira Doughty-Wylie’nin, “Çöl Kraliçesi” lakaplı ünlü arkeolog ve ajan Gertrude Bell’le de platonik bir ilişkisi vardı. Yazarımız Muzaffer Albayrak’ın dergimizde (NTV Tarih-Nisan 2009) 12 yıl önce “Seddülbahir’de Yalnız Bir Mezar” yazısıyla ortaya koyduğu belgeler ile Eylül 2019’da araştırmacı Brian Cleary’nin sunduğu “Gelibolu’nun Gizemli Kadını” (The Mystery Woman of Gallipoli) başlıklı tebliğinde sunduğu belgeler; Kasım 1915’te Doughty-Wylie’nin mezarını ziyaret eden kadının eşi Lilian olduğunu kesinleştirdi. Böylece bu ziyaret, Çanakkale muharebe alanlarına bir kadın tarafından yapılan ilk özel ziyaret olarak tarihe yazıldı (Muharebeler esnasında daha önce çatışma bölgesine gazetecilik -Wanda Zembrzuska- veya sağlık faaliyetleri -Fransız kadın hemşireler- için gelen kadın çalışanlar da vardır).
Doughty-Wylie ve eşi Lilian 1907’de Konya’daki İngiliz Konsolosluğu bahçesinde.
EKİM 1917
PRENS KiRiL VE KAYZER WILHELM
Alman ve Bulgar liderler savaş coğrafyasında
Gelibolu Yarımadası’ndaki savaş alanlarına Osmanlı müttefiklerinden birçok üst düzey asker ziyarette bulunmuştu. Bunlardan en önemlileri 1917’de Bulgar Prensi Kiril ve Alman Kayzeri Wilhelm’in ziyaretleridir. Bulgar Prensi Kiril, yanında General N. Zhekov, General R. Petrov ve diğer subaylardan oluşan bir askerî delegasyonla önce İstanbul’a gelmiş, Sadrazam Talat ile görüştükten sonra Yarımada’yı ziyaret ederek Liman von Sanders eşliğinde harp sahasında incelemelerde bulunmuştu.
Kayzer 2. Wilhelm ise 15 Ekim 1917 tarihinde İstanbul’a gelmişti. 1 gün sonra Çırağan Sarayı’ndaki askerî tören sonrası Yavuz zırhlısına geçen Kayzer Wilhelm, kendisini karşılayan Enver Paşa ile üç torpidonun eşliğinde 22.30 civarlarında Çanakkale’ye gitmek üzere hareket etti. 17 Ekim günü saat 09.00’da Çanakkale’de karaya çıkan imparator otomobille Hamidiye Tabyası’na geçti. Müstahkem mevkiini gezen 2. Wilhelm’e deniz savaşları sırasında batırılan bir İngiliz gemisinin maketi hediye edildi. Tahtadan kalem kutusu şeklindeki gemi maketinin üzerinde “Çanakkale-18 Mart 1915” ibaresi bulunuyordu. 2. Wilhelm daha sonra Gelibolu Yarımadası’na geçerek Anafartalar, Arıburnu ve diğer muharebe alanlarını gezdi. 2. Wilhelm’i taşıyan Yavuz zırhlısı saat 18.00’de İstanbul’a dönmek üzere hareket etti.
Kayzer Wilhelm, Amiral Usedom ve Amiral Merten paşalar ile birlikte harp sahasını tetkik için geldiği Çanakkale’de.
ŞUBAT 1919
CHARLES BEAN
Çanakkale’yi evi sayan Avustralyalı tarihçi
Ekim 1918’deki ateşkes sonrası, savaşın galipleri Gelibolu Yarımadası’nda hayatını kaybeden askerleri için mezarlık yapma işine giriştiler. 14 Şubat’ta Yarımada’ya gelen Charles Edwin Woodrow Bean, muharebelerin başından sonuna kadar görev yapmış bir gazeteciydi. Sonrasında 1. Dünya Savaşı Avustralya Resmî Tarihi’nin de yazarı olacak Bean, savaş tarihi yazımındaki resmî klişeleri ortadan kaldıran, siperdeki asker tanıklıklarını öne çıkaran bir öncüydü (23 bin sayfayı bulan günlük ve notlarına internet ortamından ücretsiz olarak ulaşılabilir).
Bean muharebeler boyunca silah taşımadı ve bir akademisyen veya eğitimli bir tarihçi olmamasına rağmen, yazdıkları dünya çapında bir etki oluşturdu.
Charles Bean’in harp sahası üzerinde çizdiği eskizlerden biri.
Bill Sellars’ın dergimizde detaylı olarak konu ettiği (NTV Tarih-Aralık 2009) Bean’e, 1919’da tekrar geldiği muharebe sahasında özellikle Türk pozisyonlarını iyi bilen ve savaş sırasında 57.Alay-3. Tabur komutanlığı yapan Binbaşı Zeki Bey eşlik etmişti. 6 hafta boyunca yanındaki heyetle beraber muharebe sahalarında incelemeler yapan, fotoğraf çeken ve çok sayıda askerin tanıklığına başvuran Charles Bean’in bu yolculuğu ve yaşadıklarını anlattığı Gallipoli Mission adlı kitabı ancak 1948’de yayımlanacaktı.
Şiddetli çarpışmaların olduğu ateş hatlarında derinlemesine inceleme yapan Charles Bean, birçok noktanın eskizlerini de çizdi. Bean’in Çanakkale külliyatı “resmî tarih” anlayışını tarihe gömdü; zira Avustralyalı-İngiliz-Yeni Zelandalı komutanların karar ve uygulamalarına dair eleştiriler de kitaplarında yer aldı. Gallipoli Mission kitabındaki “Enter Mustafa Kemal” (Mustafa Kemal Sahneye Çıkar) adlı bölüm ise, Mustafa Kemal’in özellikle muharebelerin ilk günü ortaya koyduğu olağanüstü performansı, arazi detayları ve tanıklıklarla yansıtan bir temel referans niteliğindedir.
Bean’in dört yıl sonra Çanakkale’ye yaklaşırken, uzakta Kocaçimen silsilesini gördüğünde “Eve döndük” demesi, sonraki yıllarda her milletten tüm tarihçilerin ortak duygusunu ifade eder.
Avustralya Tarih Misyonu, Charles Bean ve Binbaşı Zeki Bey, Çanakkale muharebe sahası üzerinde Bombatepe (Hill 60) yakınlarında.
EYLÜL 1924
KÂZIM KARABEKİR
14. Tümen Komutanı Kerevizdere siperlerinde
Muharebeler sırasında 14. Tümen komutanlığı yapan Kâzım Karabekir, yeni kurulan cumhuriyetin hem milletvekili hem 1. Ordu Kumandanı olduğu sırada, 14 Eylül 1924’te Çanakkale’yi ziyaret etmişti. Karabekir, sabah 10.00 sularında Hızır Reis gambotu ile Ayvalık’tan Çanakkale’ye hareket etmiş, 19.30 sıralarında antik Troya şehrini gezmişti. 15 Eylül’de Kumkale hizasından Seddülbahir’e doğru harekete geçmiş, seyahatin bu bölümünü şöyle nakletmişti : “Boğaz’a girerken Fransız, İngiliz abideleri insanı pek müteessir ediyor. Kerevizdere’de 11.30’da sahile çıktım. Tarafeyn birinci sahra siperlerini 3 saat yaya gezdik. Her karışında kemikler, kafalar, birkaç parça demir var. Fransız torpillerinden (karakedi dediğimiz) bir tane hatıra aldım. Fransızlar son hatlarına abide dikmişler, buraya kadar geldik diye. 02.30’da vapura döndük. 04.15 Çanakkale’ye”.
Karabekir 16 Eylül günü Çanakkale merkezde bulunan, şehitlik, askerî yapılar ile tabyaları ziyaret ettikten sonra 17 Eylül’de İstanbul’a hareket etmişti.
1924’te 1. Ordu Komutanı ve aynı zamanda milletvekili olan Kâzım Karabekir Paşa, Çanakkale’de bulunan Anadolu Hamidiye Tabyası’nda.
1925-1934
MUSTAFA KEMAL
Reis-i Cumhur, Yarımada’ya 5 kez geldi
Mustafa Kemal, cumhurbaşkanı sıfatı ile Çanakkale’yi 1925- 1934 arasında beş kez ziyaret etti. İlk gelişi olan 1925’te karaya çıkmadan Gelibolu Yarımadası’nın etrafında dolaşarak, manevi kızı Afet İnan’a harp ile alakalı çeşitli bilgiler vermişti. Afet İnan bu gezi ile alakalı olarak daha sonradan şunları yazacaktı:
“Yıllarca sonra, Atatürk cumhurbaşkanı olarak vapurla Çanakkale Boğazı’nı geçiyordu. Gelibolu’ya çıkıp eski savaş sahasını beraber görmeyi arzu etmiştim. Fakat O’nun kaptana emri şu oldu: ‘Boğazı geçip batı kıyılarına doğru gidiniz’. Şimdi, tam düşman donanmasının çıkarma yaptığı yerde, Suvla limanında idik. Atatürk o günleri yeniden yaşar gibi anlatıyor ve karanın denizden görünen bölümünde, Türk kuvvetlerinin bulunduğu yerleri eliyle işaret ediyordu. Fakat birdenbire denizden çok iyi görünen bir geçit yerine gözlerini dikmişti. ‘İşte burası daimi top ateşi altında bizi tehdit eden yerdir. İrtibat temin etmek için geçen askerlerimiz maalesef burada büyük zayiata uğradılar’ demiş ve ilave etmişti, ‘Anafartalar ve Conkbayırı muharebesi, muhakkak ki tarihin en yakın cepheli bir savaşıdır…”
Gazi’nin muharebe alanlarını ziyaretine dair haber (Milliyet, 2 Eylül 1928).
Mustafa Kemal’in bizzat harp sahasına ayak bastığı ziyareti 1 Eylül 1928 tarihindedir. Bu tarihte Ertuğrul Yatı ile Dolmabahçe’den Çanakkale’ye hareket etmişti. O gün Çanakkale’de valiliği ve belediyeyi ziyaret etmiş; yeni harflerin öğretimi konusundaki çalışmaları denetleyip halkla konuşmuş; kalabalıktan pek çoğunu kara tahtanın başına çağırarak cümleler yazdırmış; insanların öğrenme heyecanı ve isteğinden çok memnun olmuştu. Saat 16.00’da Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar’ı gezerek harp anılarını tazeleyen Gazi, 2 Eylül akşamı İstanbul’a dönecekti.
Mustafa Kemal, maiyetiyle birlikte Anafartalar harp sahasını tetkik ederken (1928).
YAZ AYLARI 1926
MEHMET NİHAT BEY
Harp tarihimizin kurucusu
Hakkında çok detaylı bilgiye sahip olamasak da 1927’de harp sahasına öyle bir ziyaret var ki, insan “keşke ben de orada olsaydım” demekten kendini alamıyor. Çanakkale cephesinde de görev almış olan Türk harp tarihinin duayeni Mehmet Nihat Bey (Bursalı) ve tarihçi Prof. Dr. Yusuf Akçuraoğlu, 1927 yazında harp sahasına gitmişler ve arazi üzerinde en ince ayrıntısına kadar muharebeleri tartışmışlardı. Hakkında çok fazla bilgi bulunmayan bu ziyareti, Akçuraoğlu’nun Nihat Bey’e 1928’de (henüz vefat etmeden) gönderdiği mektuptan öğreniyoruz. Akçuraoğlu mektubunda bu ziyareti şu cümlelerle anlatıyor:
Modern Türk harp tarihinin kurucusu Bursalı Mehmet Nihat Bey ve 1926’da verdiği konferansın sonradan yayımlanan kitabı: Büyük Harpte Çanakkale Seferi
“Muhterem meslektaşım, beyim efendim. Geçen yaz, kutsal bir görevi ifa için Çanakkale’ye gittiğimiz zaman, Anafarta açıklarından Türk’ün ve Türk’ün büyük rehberinin ebedi bir fahr ve şeref abidesi olan yamaç, sırt ve dereleri göstererek, oniki yıl önce oralarda cereyan eden büyük olayları, geniş ilminize dayanan fasih lisanınızla anlatıp canlandırmıştınız. En necib hislerimizi yükselten bu eğitici sohbetleriniz sırasında Fransız kurmay subaylarından Binbaşı Larcher’nin Türk Harbi’ne dair bir kitabı çıkmış ve seçkin tarafınızdan düzeltilmeye muhtaç olduğunu öğrenmiştim”.
HAZİRAN 1931
HENRI GOURAUD
Kolunu Seddülbahir’de bıraktı 16 yıl sonra aynı yere döndü
General Gouraud, Anadolu yakasından İntepe topçularının attığı topun tesiri ile Seddülbahir Kalesi yanında kolunun koptuğu noktada.
Çanakkale’de Seddülbahir cephesinde bulunan Fransız Seferî Kuvvetler Komutanı Henri Gouraud, 30 Haziran 1915’te İntepe topçuları tarafından atılan ve yanına düşen bir top mermisi nedeniyle bir kolunu kaybetmişti. 16 yıl sonra Türk Devleti’nin misafiri olarak 2 Haziran tarihinde Türkiye’ye gelen Gouraud, Ankara’da Mustafa Kemal tarafından kabul edilmişti. Atatürk kendisi için yanındakilere “Türk topraklarında yatan onun şerefli kolu, memleketlerimiz arasında son derece kıymeti bir bağdır” demiştir.
General Gouraud, Fransız Mezarlığı ve kendisinin yaralandığı noktada yapılan anıtın açılışları için 8 Haziran 1931 akşamı Marmara vapuru ile İstanbul’dan Çanakkale’ye geldi. Bu sırada içerisinde Fransız yazar Claude Farrère’in de bulunduğu Tadla ve Patris gemilerindeki 600 Fransız da açılış törenleri için Çanakkale’ye hareket etmişti. 9 Haziran günü Morto Koyu’na inen General Gouraud, Claude Farrère ve dönemin Fransız Büyükelçisi Charles Pineton de Chambrun, Fransız Mezarlığı’nın resmî açılışını gerçekleştirdiler. Açılış törenine Büyükelçi Chambrun’ün konuşması damga vurmuş, herkesi derinden etkilemişti.
General Gouraud ise Mustafa Kemal ile karşı karşıya cereyan eden muharebeleri, Türklerin kahramanlık ve âlicenaplıklarını anlatmış; bir Fransız askerini kurtaran yaralı bir Türk zabitinin ölürken bahsettiği Türk-Fransız dostluğunun tahakkuk ettiğini aktarmıştı. Sonrasında Bouvet zırhlısının 18 Mart günü battığı Erenköy Koyu’na yanaşarak denize çelenk bırakma töreni yapılmış; ardından o tarihlerde tek Türk Anıtı olan Arıburnu/Cesarettepe’deki Mehmet Çavuş Abidesi’ne çelenk bırakılmıştı.
Fransız Mezarlığı’nın açılışı için Türkiye’ye gelen General Gouraud, yazar Claude Farrère ile birlikte bugünkü defin alanına doğru ilerliyor.
AĞUSTOS 1933
NİHAL ATSIZ
Muharebe arazilerini adım adım dolaşan bir öncü
Nihal Atsız ve kafilesi, 1933’te İngiliz Helles Anıtı’nın önünde.
Türk tarafında Çanakkale muharebe alanlarına ilk ayrıntılı araştırma gezisi, 1933’te Nihal Atsız ve arkadaşları tarafından gerçekleştirildi. 3 Ağustos akşamı Sirkeci’den kalkan Selâmet vapuruyla yola koyulan kafile; 4-11 Ağustos arasında sırtlarında 20 kg.’lık bir yükle Seddülbahir’den Anafartalar’a cepheyi adım adım dolaşmıştı. Kafiledeki tek kadın ve bu yürüyüşün fikir sahibi olan Tolunay, “cepheye cephane taşıyormuşum gibi geliyor” diyecekti.
Bu yürüyüş, Türk harp tarihi açısından iki önemli özelliği ile önplana çıktı. İlki, bugün kaybolmuş, fakat Atsız ve arkadaşlarının yürüdüğü tarihte halen varolan Türk anıtlarının resmedilerek tarihe kayıt düşülmüş olmasıdır. Ayrıca Atsız, bu ziyareti Çanakkale’ye Yürüyüş kitabında anlatarak bizlere miras bırakmıştır. İkincisi ise, harp sahasının “indi-bindi turizm” şekliyle ziyaret edilmesinin nitelik açısından içler acısı durumunu ortaya koymasıdır.
NİSAN 1934
STANTON HOPE VE DENİZCİLER
İngiliz askerleri 19 yıl sonra Çanakkale’de
Stanton Hope’un muharebe alanlarına yapılan ziyareti konu alan 1934 baskısı kitabı.
Çanakkale’de savaşmış ve aynı birliğe mensup 213 asker 1934’te toplu hâlde harp sahasına geri döndü. Kraliyet Deniz Piyade Tümeni bünyesinde savaşmış bu askerler, dernekleri (Royal Naval Division Association) aracılığıyla başvurarak aileleri ile birlikte cepheyi ziyaret etmek istediklerini ve bunun için kendilerine bir gemi verilmesini talep etmişlerdi. 20 Nisan 1934 tarihinde Duchess of Richmond gemisiyle Liverpool’dan hareket eden gemide, askerlerin aileleri de vardır. Yolculuk boyunca her gün haritalar üzerinde tüm muharebeler ayrıntılarıyla etüt edilir. Gemi 30 Nisan günü Eceabat’ın kuzeyindeki Kilye Koyu’na demir atar.
Çanakkale Valiliği bir yemek tertip eder ve Türk gaziler de davet edilir. Heyette bulunan Stanton Hope’un Gallipoli Revisited adıyla yayımladığı eserden öğrendiğimiz kadarıyla, 30 Nisan günü harp sahasına çıkan İngiliz veteranlar 3 Mayıs’a kadar harp sahasını dolaşmıştır. Bu ziyarette en unutulmaz manzara, 2. Deniz Piyade Tümeni’nden M. D. Blackburn’un, hâlâ ayakta duran tümen karargahları Backhouse Post önünde 19 yıl sonra verdiği poz olarak tarihe kalacaktır.
Harp sahasına bu defa dost olarak geri dönen İngiliz deniz piyadelerinden M. D. Blackburn, 19 yıl önce görev yaptığı arazideki karargahın önünde.
1935
AFET İNAN
Tarih Kurumu savaş arazisine çıkıyor
Çanakkale muharebelerinin 20. yılında, Türk sosyolog/tarihçi Afet İnan, Türk Tarih Kurumu heyeti ile birlikte harp sahasına gelir. Afet İnan bu tarihî ziyareti daha sonra şöyle aktaracaktır:
“1935 yılında Türk Tarih Kurumu üyeleriyle tarihî bir gezi düzenlemiştim. Düzenlenen programımızda ilk uğradığımız yer Anafartalar ve Conkbayırı olmuştu. 20 yıl sonra bir savaş alanında dolaşmanın heyecanını duyuyordum. Toprağa basarken aziz şehitlerimizi rahatsız etmekten korkar gibiydim. Hakikaten, ayaklarımıza ilişen boş kovanlar, bir mermi parçası veya ayakkabılar içinde insan kemiklerine rastlamamak mümkün değildi. Bu topraklarda kanlarını döken vatan savunucularının gönüllerde yaşayan anılarına saygı ve ruhlarının şad olması için dualarla ayrılırken, mütevazı Mehmetçik Anıtı karşısında yükselen yabancı anıtlara da hayranlıkla bakmıştım. Bu seyahat dönüşü Atatürk’e duygularımı anlatırken, bizim de orada niçin büyük bir anıt yapmadığımızı sordum. O, bana şu cevabı vermişti: ‘Evet doğru, biz de Mehmetçiğimizi anmak için büyük, çok büyük abideler yapmalıyız, fakat bu bir zaman ve imkan meselesidir. Ancak seni tatmin etmek için söyleyeyim ki bu toprakların Türk hudutları içinde kalmasıyla, Mehmetçik en büyük abideyi bizzat kurmuştur’… Memleket, abidelerle, maddi ve manevi eserlerle tarihî anılarını yaşatır. Çünkü genç nesiller sadece tarih yapraklarında okuduklarıyla değil, vatan topraklarında gördükleri tarihî abidelerle, ulus sevgisi içinde, bu vatanı korumak amacını güdeceklerdir…”
EYLÜL 1936
KRAL 8. EDWARD
Majestelerinin harp sahasını ziyareti
Kral Edward’ın ziyareti ile ilgili 5 Eylül 1936 tarihli Akşam gazetesinde çıkan haber.
İngiltere Kralı 8. Edward, 1 Eylül 1936’da Nahlin yatıyla Türkiye’ye doğru yola çıkar. Kral İstanbul’dan evvel Çanakkale harp sahasını ziyaret edecektir. 3 Eylül sabahı Kocatepe ve Adatepe gemilerindeki Türk heyet, Suvla Körfezi açıklarında kralı karşılar. Burada Fahrettin Altay, yanındaki iki tercüman, İngiliz Büyükelçiliği’nden Mr. Woods ve Savaş Mezarlıkları (CWGC) memuru, Nahlin yatına çıkarlar. Fahrettin Altay, kralın inceden inceye, uzun uzadıya haritalar ve dürbünle araziyi tetkik edip, önündeki kitap sayfalarını karıştırdığını anlatır. Anafartalar Limanı önlerinden Arıburnu’na doğru geldiklerinde aynı titizlikle harp sahasını inceler. Kabatepe önlerinde Alman Denizaltısı U21’in 1915’te batırdığı Triumph zırhlısında ölen İngiliz askerlerinin anısına saygı duruşu ve denize çelenk bırakma töreni yapılır. Seddülbahir’de karaya çıkılır ve Tekke Koyu civarındaki tetkiklerden sonra Kirte (Alçıtepe) köyüne gelinir. Öğleden sonra Arıburnu cephesini dolaşan kral, buradaki tünelleri ve ateş hattında birbirine 8-10 metre mesafedeki siperleri bizzat fotoğraflar.
İngiltere Kralı 8. Edward ve maiyeti Seddülbahir iskelesinden karaya çıkarken. Yanlarında onlara eşlik eden Fahrettin Altay.
AĞUSTOS 1952
AKER-ADİL-BELEN-ALTAY…
Gazi komutanlar 37 yıl sonra aynı yerde
Takvimler 1952’yi gösterdiğinde Ordu Temsil Bürosu’ndan Yarbay Cemal Yıldırım Anafartalar Zaferi’nin 37. yıldönümü münasebetiyle Çanakkale’ye bir gezi tertip etti. Bu ziyaret ile 37 sene önce Çanakkale’de savaşan kahramanlar Etrüsk gemisi ile Çanakkale harp sahasına döndü. Kimler yoktur ki… 27. Alay Komutanı Albay Şefik Aker, Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı ve 12. Tümen Komutanı Selahattin Adil, Fahri Belen, Fahrettin Altay ve daha niceleri…
Çanakkale gazilerinin Ağustos 1952’deki muharebe sahasını ziyareti. Solda üst sırada Şefik Aker.
Merasim için o zaman tek Türk anıtı olan Mehmet Çavuş Anıtı’na gidilir. Civar köylerden gaziler tören alanındadır. Şefik Aker alana geldiğinde Kurucadereli (Kocadere) ihtiyar gazi Mehmet Ünlü ile eski alay komutanı birbirlerine sarılıp öpüşür. Konuşma sırası Aker’e geldiğinde, düşman karşısında titremeyen askerin sesi titremektedir. Buradaki merasimden sonra Conkabayırı’na geçilir. Şair Behçet Kemal Çağlar, bir harp sahasının nasıl vücut bulduğunu şu vurucu sözlerle ifade eder: “Biz destanı hep yazı ile sözle olur sanırdık. Meğer taşla da toprakla da destan olurmuş. Burada taşlar konuşuyor, topraklar konuşuyor”.
Gazi komutanlar muharebe sahası ziyareti öncesi Etrüsk gemisinin önünde.
NİSAN 1965
ANZAC’LAR
Muharebelerin 50. yılında eski düşman, yeni dostlar…
Muharebelerin 50. yılında, Avustralya ve Yeni Zelandalı veteranlar için Çanakkale’ye bir gezi düzenlenlenir. 230 gazi ve aileleri önce uçakla Atina’ya gelir; oradan Karadeniz gemisi ile Çanakkale’ye yönelirler. 24 Nisan günü Anzak Koyu önlerinde demirleyen gemide bulunanlar, ertesi sabah bugünkü şafak ayinine benzer bir tören için karaya çıkarlar. Aynı gün eski askerler mezarlıkları ziyaret eder. Sonrasında Çanakkale Cumhuriyet Meydanı’ndan yapılan törende Türk gaziler ve tören görevlileri Anzak askerlerini karşılar. 50 yıl önce birbirini öldürmeye çalışan insanlar, bu defa yanyana gelir, el sıkışır. Bu ziyaretin tüm detayları Prof. Ken Inglis tarafından fotoğraflanacak ve sonrasında Letters From A Pilgrimage adlı eserde biraraya getirilecektir.
Avustralyalı ve Yeni Zelandalı veteranlar, tam 50 yıl sonra yine Anzak Koyu’ndan karaya çıkıyor. Ken Inglis’in objektifinden…
EKİM 1971
2. ELIZABETH VE AİLESİ
Kraliçe, kral ve prenses saygı yolculuğunda…
Tarihler 18 Ekim 1971’i gösterirken Kraliçe 2. Elizabeth, eşi Kral Philip ve kızı Prenses Anne ile birlikte Ankara’ya gelir. Kraliçe 18- 19 Ekim’de Ankara’da temaslarda bulunur; 20 Ekim’de İngiliz-Türk ortak fabrikası olan BMC’yi ziyaret eder, 21 Ekim’de Kuşadası, Efes ve Selçuk’u turladıktan sonra 22 Ekim sabahı Çanakkale’ye gitmek üzere kraliyet yatı Brittania ile İzmir’den ayrılır. Bir kruvazör eşliğinde Çanakkale Boğazı’na giren Brittania, Boğaz’dan içeri girerken 21 pare top atışı ile karşılanır. İlk durak Çanakkale Şehitler Abidesi’dir. Kraliçenin çelenk koyduğu taşın üzerinde Mehmet Akif’in meşhur şiirinin ilk kıtası yer alır. Kraliçe hatıra defterine “iki ulusun birbirlerine karşı ebedi bir saygı kazandıkları Gelibolu savaşlarında şehit olanlara layık bir abide…” sözlerini yazar. Abide’nin altındaki müzenin açılışı gerçekleşir ve Çanakkale Harp Müzesi’nin ilk ziyaretçisi Kraliçe 2. Elizabeth olur.
Sonrasında, uzun yıllardır İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarlıkları Komisyonu’nun (CWGC) Türkiye yöneticisi Erol Baycan madalya ile taltif edilir. Kraliçe Fransız Mezarlığı’nı; ardından 1915’teki savaşta hayatını yitiren tüm İngilizlerin anıldığı Seddülbahir’deki bulunan Helles Anıtı’nı; Lone Pine’daki Avustralya mezarlık ve anıtını; Conkbayırı’ndaki Yeni Zelanda Anıtı’nı ziyaret eder.
Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip Helles Anıtı önünde saygı duruşunda.
1994-(∞)
ALDOĞAN-SNELDERS
Modern zamanların savaş arkeologları
Mustafa Kemal’in ilk gün güzergahı Atlas Dergisi’nin Nisan 2005’teki kapak konusuydu
Henüz çocuk olduğu 1950’lerde Çanakkale harp sahası ile tanışan Şahin Aldoğan, daha sonra babası gibi asker olmak için Deniz Harp Okulu’na girdiğinde de her fırsat bulduğunda Gelibolu Yarımadası’na geldi; geceleri çoğunlukla arazi üzerinde konakladı. Bu sırada henüz hayatta olan Şefik Aker, Şemsettin Çamoğlu gibi gaziler ile karşılaştı, onlarla tanışma fırsatı buldu. Diğer taraftan Alçıtepe, Büyük ve Küçük Anafarta, Bigalı ve Kocadere köylerinde halen hayatta olan gazilerle tanıştı; onların tanıklıklarını kaydetti.
12 Mart 1971 Muhtırası’nın ardından bir süre hapishanede “ağırlanan” Teğmen Aldoğan, ordudan ayrılarak özel sektörde çarkçıbaşı olarak gemilerde çalışmaya başladı. Çanakkale Savaş alanları ile arasındaki bağ kopmadı, fırsat buldukça gelip gitmeye devam etti. 1994’te yaşanan yangın sonrası harp sahasının izleri kaybolmadan tekrar araziye döndü ve artık yaşamını tamamen savaş coğrafyasında sürdürmeye başladı.
O zamandan bu zamana birçok Çanakkale sevdalısının ustası-hocası olan Aldoğan, tüm sektörlerdeki muharabelerde yaşanan önemli tüm hadiseleri bugünkü coğrafya üzerinde birebir eşleyebilen müstesna bir arazi uzmanı tarihçi. Siperin Ardı Vatan ve Çanakkale Muharebe Alanı Gezi Rehberi adlı iki ortak kitabı, yüzlerce makalesi var.
2006’da kaybettiğimiz Belçikalı Jul Snelders ise özellikle Çanakkale literatüründeki bilgilerden hareketle İtilaf kuvvetleri askerlerinin arazideki hareketlerini ve izlerini ortaya çıkarmış; dönemin henüz gelişen bilgisayar teknolojisiyle tarihî görüntüleri eşleyerek, muharebe sahalarına farklı bir gözle bakmamızı sağlamıştı.
Yazdıkları ve anıları, bugün nice Çanakkale sevdalısının, zaman yolcusunun güzergahını aydınlatıyor.
Mustafa Kemal’in Amasya’da yaptığı çağrı karşılık bulmamış, Temmuz ayında Sivas’a gelen olmamıştı. 4 Eylül’de toplanan Sivas Kongresi’nde ise katılım düşük düzeyde kalmıştı. Fakat gerek kongrede alınan kararların etkisi, gerek sonrasında yaşananlar, Sivas’ı Millî Mücadele’nin kritik duraklarından biri haline getirdi.
Sivas Kongresi, okul kitaplarımızda anlatılan kongre olmaktan çok uzaktır. Örneğin okul kitaplarımızda, Sivas’ta bir kongre toplanmasına Erzurum Kongresi’nin kapanması sırasında karar verildiği söylenmez. Böylece öğrenciler, Sivas Kongresi’nin 22 Haziran 1919’da ilan edilen Amasya Genelgesi’nde sözü edilen kongre olduğunu sanırlar.
Halbuki Amasya’dan yapılan çağrı cevapsız kalmış, Sivas’a Temmuz ayında gelen olmamıştır. Bunun nedeni, Mustafa Kemal Paşa’nın, çağrısını yaparken, herhangi bir toplumsal hareketin temsilcisi olmamasıdır. Nitekim Erzurum’a gidip oradaki kongreye ısrarla katılmak istemesi de bu başarısızlık üzerine toplumsal bir meşruluk kaynağına ihtiyacı olduğunu anlamasının bir sonucudur.
Sivas Kongresi’ nin yapıldığı tarihi hükümet konağı
Heyet-i TemsiliyeFotoğrafta en ön sırada oturan, Sivas Kongresi’ndeki Heyet-i Temsiliye üyeleri (soldan sağa): Albay “Kara” Vasıf Bey – Ömer Mümtaz Bey – Rauf (Orbay) Bey – Şeyh Hacı Fevzi (Baysoy) Efendi – Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa – Bekir Sami (Kunduh) Bey – Ahmet Rüstem (Bilinski) Bey – Hüsrev Sami (Kızıldoğan) Bey – Mazhar Müfit (Kansu) Bey – İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey.
1919’un son üç ayında yapılan Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (ARMHC) yerel örgütlerinin denetiminde geçmiş, sonuçta da sözkonusu cemiyet Meclis’te çoğunluğu ele geçirmişti. Meclis’in 16 Mart 1920’den itibaren çalışamaz hale gelmesi üzerine ertesi ay Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi için yapılan seçimlerde de ARMHC ezici bir üstünlük sağlamıştı. Dolayısıyla, üyeleri arasında daha sonra birçok fikir ayrılığı ortaya çıkacak olsa da hem İstanbul’da Misak-ı Millî’yi belirleyenin, hem de Ankara’dan Anadolu Savaşı’nı yönetenin ARMHC olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle de böylesine önemli bir tarihsel işlevi olan bu cemiyeti kuran Sivas Kongresi’nin yakın tarihimizde oynadığı rol küçümsenemez.
Genel geçer tarih anlatımız, Erzurum’daki kongrenin bölgesel, Sivas Kongresi’nin ise ulusal olduğunu söyler. Yukarıda söylediğimiz gibi ARMHC’nin kurulması açısından bakıldığında, bu, temelsiz bir öneri değildir gerçi. Ancak temsil gücü açısından bakıldığında Sivas’ta ulusun temsil edildiğini söylemek imkansızlaşır. Sivas Kongresi’ne katılan delege sayısı, Erzurum’da toplananlardan bile azdı. Birçok il Sivas’a delege göndermemişti. Sivas’ta toplananların neredeyse yarısı ise Erzurum Kongresi’nin seçtiği Heyet-i Temsiliye üyeleriyle sayılarını arttırmak üzere aralarına aldıkları birkaç yeni üyeden oluşuyordu.
Öte yandan, kendisi de bu durumun farkında olan Sivas Kongresi’nin Heyet-i Temsiliyesi, yeni bir ulusal kongre çağrısında bulunmuştu. Yani, güncesinde bu çağrı nedeniyle Sivas Kongresi’nin başarısız olduğu sonucunu çıkardığını söyleyen Hacim Muhittin (Çarıklı) Bey’in bu değerlendirmesi çok doğrudur. Ancak Sivas Kongresi sırasında ve hemen sonrasında ortaya çıkan bazı gelişmeler nedeniyle, bu yeni kongrenin toplanmasına gerek kalmamış, sözkonusu gelişmeler Sivas Kongresi’ne bugün tanıdığımız tarihsel önemi kazandırmıştır.
Bilindiği gibi İstanbul Hükümeti, Mamuretü’l-Aziz (Elazığ) Valisi Ali Galip Bey’e Sivas Kongresi’ni basarak Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’i tutuklama emrini vermişti. Fakat iki taraf arasındaki şifreli yazışmalar, Sivas Valisi Reşit Paşa’da da aynı şifreyi çözen anahtarın bulunması sayesinde ortaya çıkarılmış ve yayımlanmıştı. Bu girişim, Sivas’takilerce ülkenin kurtuluşu için çaba gösterenleri engellemeye çalışan bir hainlik olarak değerlendirildi ve İstanbul Hükümeti’nin çok zor bir duruma düşmesine neden oldu.
Sivas Kongresi’nin toplantı halinde olduğu günlerde yaşanan bir başka gelişme ise Anadolu’nun işgal altında olmayan yörelerinin artık İstanbul’u dinlemez olmalarıdır. Millî Mücadele’nin başlangıç aşamasında İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti, Anadolu’daki birçok vilayet ve mutasarrıflığa 2. Meşrutiyet döneminde İttihatçılar tarafından memurluktan çıkarılmış, dolayısıyla da İttihat ve Terakki zihniyetine, muhalefetten de öte, diş bileyen kişileri atamıştı. Bunlar arasında en azılılar olarak Konya Valisi Kemal, Trabzon Valisi Yahya Galip ve Mamuretü’l-Aziz Valisi Ali Galip Beyler’i sayabiliriz.
Ayrıca birçok vali ve mutasarrıf da, yönetsel amirleri olan İstanbul Hükümeti’yle Millî Mücadele arasında sıkışıp kalmış, memur sorumluluklarını siyasal tercihlerin önüne koyan, yani tarafsız kalmaya çalışan kişilerdi. İşte Sivas Kongresi günlerinde bunların hepsi ya Millî Mücadele’den yana tavır almış ya İstanbul’a kaçırtılmış ya da Kuva-yı Milliyecilerce tutuklanmıştı. Hatta Millî Mücadele karşıtlığında ısrarcı davranan bazı kaymakamlar öldürülmüştü. 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, bazı kazalara “millet namına” kaymakam atar olmuştu. Kısacası, Sivas Kongresi’nin kapandığı sıralarda Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin sözü, İstanbul şehrinin tarihî sınırı olan Bostancı’dan ötede geçmiyordu.
Son olarak, bu durumun farkında olan Mustafa Kemal Paşa’nın aldığı bir kararı da anımsamamız gerekir. Sivas Kongresi’nin kapanışının ertesinde Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye’ye danışmadan, o günlerde epeyce eleştirilen bir kararla Anadolu’yla İstanbul arasındaki telgraf iletişimini kestirdi. Bunun sonucunda İstanbul’un yalnızlaşması tamamlanmış oldu. Ferit Paşa son bir gayretle, Britanyalılardan Anadolu’ya karşı yapılacak bir harekat için askerî yardım istedi ve bu isteği reddedildi. Bazı Bakanları vatana ihanetle suçlanan ve ülkede sözü artık geçmez olan Damat Ferit Paşa Hükümeti, Eylül sonunda istifa etmek zorunda kaldı. 2 Ekim’de Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulacak, bu hükümet de 7 Ekim’de seçim çağrısını duyuracaktı. Daha Erzurum Kongresi sırasında dile getirilen meşrutiyet isteği sonunda gerçekleşmişti.
AMERİKAN MANDASI VE HARF HATASI
Tarihî bir fiyasko: Turancılık yerine ‘Furancılık’ yazıldı
Rauf Bey (solda), Mustafa Kemal Paşa ve Bekir Sami Bey, Sivas Kongresi günlerinde.
Sivas Kongresi sırasında tartışılan “manda meselesi”nin o kadar da önemli bir mesele olmadığını daha önce yazmıştık (#tarih, sayı 41). Bu konunun önemli bir mesele haline gelmesi, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’taki bir tutarsızlığını, muhafazakâr tarih geleneğinin beceriksizce kullanmaya çalışmasından kaynaklanmıştır. Burada ise, “Atatürkçü” tarih geleneğinin iri kıyım bir fiyaskosundan sözedeceğiz.
Mondros Bırakışması’ndan sonra Sèvres Antlaşması’na giden yolda ortaya atılan fakat sonuçta gerçekleşmeyen, Ortadoğu’da bir “Amerikan mandası” fikri vardı. Bu fikir ABD siyasi çevrelerinde pek de sıcak bakılmayan bir fikirdi. Nitekim oralarda yapılan tartışmalar dikkatlice incelendiğinde, Tümgeneral James Harbord başkanlığındaki heyetin Anadolu’ya gelmek üzere yola çıktığı günlerde bile projenin tavsamış olduğu anlaşılıyor. Amerikalılar, Harbord’u Ortadoğu’ya başlangıçta konuşulanlara uygun davranmış olmak için, sonuçta ne yapacaklarını bile bile göndermişlerdir.
Bilindiği gibi Harbord ve heyeti Sivas’a, buradaki kongre kapandıktan dokuz gün sonra, 20 Eylül 1919’da gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve diğer Heyet-i Temsiliye üyeleriyle ayrıntılı görüşmeler yapılmış, Harbord’a Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olduğu ve ne istediği açıkça anlatılmıştır. Daha sonra General Harbord, Erzurum’a gitmek üzere yola çıkarken kendisine anlatılanların bir muhtıra biçiminde yazılmasını ve Kafkasya dönüşünde alınmak üzere Samsun’a gönderilmesini istemiştir. Bu muhtıra, İngilizce olarak 24 Eylül 1919 tarihinde yazılmış ve öngörüldüğü gibi Samsun’a yollanmıştır. Daha sonra da General Harbord’un ABD Kongresi’ne sunduğu rapordaki ek belgeler arasında yayımlanmıştır.
Metni kimin kaleme aldığını kesin olarak bilmiyoruz ama çok büyük olasılıkla Rauf Bey yazmıştır. “Çok büyük olasılıkla” dememizin nedeni, Sivas’ta o günlerde Rauf Bey’den başka çok iyi İngilizce bilen bir tek eski Washington Büyükelçisi Ahmet Rüstem (Alfred Bilinski) Bey’in olmasıdır. Tahminimizi destekleyen bir veri de Rauf Bey’in daha sonra Harbord’un raporunu okumuş ve anılarında kullanmış olmasıdır.
Muhtırada öze ilişkin olmayan ufak-tefek yanlışların yanısıra bir elyazısı hatası vardır ki, yakın zamanlara kadar çok gülünç bir durum yaratıyordu. Metinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olmadığına ilişkin bilgiler verilirken, Turancılıkla hiç ilgilenilmediği, bu fikrin hiç kabul görmeyen, yanlış bir fikir olduğu da söylenmekteydi. Ancak, kullanılan “Touranism” sözcüğü Latin alfabesiyle “T” harfiyle yazılması gerekirken, dalgınlıkla ona çok benzeyen, yalnızca alttaki kıvrımı ters yönde olan “F” harfiyle yazılmış ve ortaya “Fouranism” biçiminde, anlamsız bir sözcük çıkmıştır. İşin ilginç yanı, bu anlamsız sözcüğün İngilizce basılı metinde de bulunmasıdır.
Burada karşımıza iki ilginç olasılık çıkıyor: 1) Harbord metni hiç okumadan daktiloya verdi; Turancılığın ne olduğunu bilmeyen memur da yanlışı yineledi; 2) Harbord metni okudu, söylenenin ne olduğunu da anladı ama düzeltmeyi unutup o haliyle daktiloya verdi.
Gülünçlüğün daha da katmerlisi, muhtıranın Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıması nedeniyle, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri (1964) başlıklı kitaba Türkçe çevirisiyle alınmış olmasıdır. Metinde iki kez geçen “Fouranism”, birincisinde “dört maddelik hareketler”, ikincisinde de “dört maddelik itham” biçiminde verilmiştir.
Metinde başka çeviri yanlışları da vardır. Örneğin “our men of war and merchantmen” sözcükleri “savaş ve ticaret gemilerimiz” olarak çevrilmesi gerekirken, “cengaverlerimiz ve ticaret gemilerimiz” biçiminde çevrilmiştir. Neyse ki “dört maddelik Turancılığı (!)” Kaynak Yayınları Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 4. cildinde düzeltip “Turancılık” demiştir. İlk çeviriyi yapan vatandaşımızın kim olduğunu bilmiyoruz. Belki Turancıydı, belki de işinin ehli değildi. Ama Atatürk’ün bütün eserlerini yayımlayanlar arasında Atatürk’ün çok önemsediği çağdaşlığa yakışmayanlar olduğunu biliyoruz.
Savaştan yeni çıkmış, imkanları son derece sınırlı bir ülkenin uçak üretimi gibi yüksek teknoloji gerektiren bir alanda yaptığı büyük atılım şaşırtıcıdır. Vecihi Hürkuş, Wright kardeşlerden sadece 20 yıl sonra ilk Türk uçağını üretmiş, ardından pekçok başarılı proje gelmiştir. Mustafa Kemal’in “İstikbal göklerdedir” vizyonuyla hızlı bir yükseliş kaydeden Türk uçak imalat sanayii, onun ölümünden sonra inişe geçecek, 1950’lerden itibaren dışa bağımlı hale gelecektir.
Çok zengin bir geçmişi olan havacılık tarihimiz, adeta unutturulmuştur. Memleketimizde cumhuriyetin ilanından hemen sonra uçak imal ettiğimizi, bu uçağın test uçuşunu 28 Ocak 1925 günü başarıyla gerçekleştirdiğimizi maalesef çok sınırlı sayıda kişi bilmektedir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün 1925 yılında işaret ettiği “İstikbal göklerdedir, çünkü göklerini koruyamayan milletler yarınlarından asla emin olamazlar” sözü ile birçok özgün proje ve yüzde seksen-doksanı yerli imalat uçaklar yapılmış, bunlar başarıyla uçurulmuş fakat daha sonraki dönemlerde dünyaya mâl olmuş havacılığımız ve uçak imalat sanayiimiz bir darboğaza sıkışmıştır.
Dünya havacılık tarihinde ilk devrim, Wright Kardeşler’in uçağının 17 Aralık 1903’te Kuzey Karolina’da havada sadece 12 saniye kalarak 37 metre mesafe katettiği uçuştur. Türkiye’de havacılığın tarihi yine çok erken bir dönemde, 1911 yılının temmuz ayında Yüzbaşı Fesâ ve Teğmen Kenan’ın Fransa’da Bleriot uçak fabrikasının uçuş okuluna gönderilmeleri ve 15 Mart 1912 yılında iki adet Deperdussin tipi uçak alınmasıyla başlamıştır. Uçak imalatımızın miladı ise Vecihi Hürkuş ve arkadaşlarının Halkapınar Tayyare Atölyesinde Vecihi K-VI uçağını ürettikleri tarih olan 24 Haziran 1923’tür.
‘Babayiğit’ işadamının yerli uçak projesi İşadamı Nuri Demirağ’ın ekibi tarafından 1936’da tasarlandığı için NuD-36 adı verilen uçak, Avrupa ve ABD’de de büyük yankı uyandırmıştı. 10 adet üretilen NuD-36’lardan biri, imal edildiği Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası’nın semalarında, 24 Ağustos 1942.
Atatürk’ün 1 Kasım 1937 yılında TBMM’nin açılış konuşmasında “Bundan sonrası için bütün tayyarelerimizin ve motörlerinin memleketimizde yapılması ve harp sanayimizin de bu esasa göre inkişaf ettirilmesi iktiza eder” sözü ile göstermiş olduğu hedefe eninde sonunda ulaşmayı amaçladığı anlaşılmaktadır. 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti kurulduktan sonra çoğu gece Atatürk’ün sofrasında bu konu üzerinde durulmuştur. Sadece yurtdışından uçak almayı değil, aynı zamanda kurulacak havacılık sanayii ile bu alanda dünyada söz sahibi bir ülke olmayı amaçlayan Atatürk, bu yemeklerden birinde kararlılığını şu sözlerle ifade etmiştir:
“Eskimiş teknolojileri değil, en yeni teknolojiyi ülkeye getirmediğimiz, getiremediğimiz sürece, yabancı ülkelere bağımlı olmaktan kurtulamayız… Eski teknolojileri bize kolaylıklar tanıyarak getiren yabancı devletlerin kurnazlıklarını anlamamak için insanın ya kör ya da aptal olması gerekir… Dünya Savaşı biter bitmez, bu kara günlerde kullanılan tüm silahlar birdenbire demode oluverdi. Almanlar, Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar ellerindeki bu silah fabrikalarını uzun vadeler tanıyarak geri kalmış ülkelere satmaya çalışıyorlar. Neden? Çünkü onlar daha modernlerini, daha etkili olanlarını yapabilecek fabrikalar kurmakla meşguller. Biz yeni genç bir Türkiye kuruyoruz. Dost düşman ülkelerin geride kalmış teknolojilerine gereksinmemiz yok. Ya en yenisini kurar, onlarla boy ölçüşürüz, ya da biraz daha sabreder, bunu yapabilecek güce erişmemizi bekleriz”.
Bunun için çok beklemek gerekmeyecektir. İlk uçak fabrikası olan TOMTAŞ kurulacak ve 1926’dan itibaren faaliyete geçecek, özel sektör de bu hamleye destek verecektir.
Nuri Demirağ, Avrupa ve Amerika’da mühendisleriyle birlikte bütün laboratuarları, imalat tezgâhlarını, muazzam ısı fırınlarını, presleri; imalat, plan, proje salonlarını inceledikten sonra “Neden kendi uçaklarımızı yapmalıyız?” sorusuna 1936’da şu cevabı vermiştir:
“Avrupa’dan, Amerika’dan lisanslar alıp tayyare yapmak bir kopyacılıktan ibarettir. Çünkü demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise büyük bir kıskançlıkla muhafaza edilmektedir. Dolayısıyla kopyacılığa devam edilirse, demode şeylerle boş yere zaman geçirilecektir. O halde Avrupa ve Amerika’nın son sistem tayyarelerine karşılık yeni bir Türk modeli yapmak lazımdır”.
Dünya kanatlarımız altında MKE-4 koduyla üretilen THK-15 “Uğur” eğitim uçağı seri üretim halinde, Etimesgut Uçak Fabrikası, 1950-1954.
Nuri Demirağ, kurduğu uçak fabrikalarında NuD-36 ve NuD-38 uçaklarının motor haricinde tüm parçalarını imal etmiştir. Başarılı olduğunda ise motoruna kadar en küçük vidasına kadar imal edeceğini söylemiş, planlamış ve gerçekleştirdiği projelerle bunu yapabileceğini kanıtlamıştır. Tezi bütünüyle doğru ve geçerlidir. Lisans altında yaptığınız uçak sizin özgürlüğünüz değil, bağımlılığınızdır.
Cumhuriyetin mucizevi uçak fabrikaları serüveninde geriye gidiş, Atatürk’ün vefatı ile başlamıştır. Bu tarihten itibaren büyük bir politik değişime uğrayan Türkiye, bağımsızlık hedefinden şaşmıştır. Alınan yanlış kararlar neticesinde 1925’te temelleri atılan ve 1950’de neredeyse tamamen yerli olan THK-15 “Uğur” uçağını (motoru Gazi Uçak Motor Fabrikasında yapılmaktaydı) üreten uçak fabrikalarımız, siparişler kesildiği için önce MKEK’ye devredilerek şekil değiştirmişler, 1954’te ise tamamen kapatılmışlardır. 1960’lara gelindiğinde Türkiye’nin, Menderes hükümetleri tarafından artık her yönden Amerika’ya bağımlı hale getirildiğini net olarak görmekteyiz.
Tecrübe uçuşu sonrası Vecihi K-VI tayyaresinin önünde kurban kesiliyor, 28 Ocak 1925.
5 Haziran 1964’te ABD başkanı Lyndon Johnson tarafından İsmet İnönü’ye gönderilen mektupta Kıbrıs’a yapılacak bir harekâtta Türkiye’ye hibe edilen uçak ve askerî malzemelerin ABD’nin izni olmadan kullanılamayacağı bildirilmekteydi. Gerçek 12 Temmuz 1947’de ABD ile Türkiye arasında yapılan “Truman doktrini” antlaşmasında yatıyordu. Daha sonra Marshall Planı çerçevesinde geliştirilen bu antlaşma ile Türkiye’ye yardım olarak verilen 137 milyon dolar ve hibe edilen 2. Dünya Savaşı’ndan kalma C-47 uçakları ile kullanılmış askerî teçhizat İnönü’nün yüzüne vuruluyordu. Başbakan İnönü 1964’te karşılaştığı bu durumu şu sözlerle dile getiriyordu: “Amerika’nın sorumluluğuna inanıyordum, yanılmışım”. Ne var ki uçak ve bomba fabrikaları kapatılmış, farkına varılmadan dışa bağımlı olunmuştu. Aslında Mustafa Kemal, 6 Mart 1922 TBMM’deki konuşmasında; “Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Hâlbuki hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleri ile ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” diyerek başa gelecekleri net bir biçimde öngörmüştü.
Mustafa Kemal’in onbeş yıldır sürdürmekte olduğu tam bağımsızlık politikaları daha sonraları aynı cesaretle devam ettirilememiştir. 2. Savaş’ını izleyen Soğuk Savaş yıllarında SSCB tehdidine karşı Amerika’ya yanaşılmış, iki kutuplu dünyanın Batılı liderinin neredeyse tüm dikte ettirdikleri yapılmış, Türkiye’nin kendi uçaklarını üretmesi artık bir hayal olmuştur. Türkiye’yi yönetenler kendi tasarım uçaklarını imal eder durumda iken siparişlerini THK Etimesgut Uçak veya Nuri Demirağ Uçak fabrikalarına vermeyerek bu fabrikaların kapatılmasına neden olmuş, ülke siparişlerini ABD’ye verir duruma getirilmiştir.
1925’te kurulan Şakir Zümre Bomba Fabrikası, 1939 yılında 300, 500, 1000 kg’lık bombalar ve mayınlar imal etmekte, yaptığı yerli bombalar Kara, Deniz, Hava Kuvvetlerinde kullanılmaktaydı. Fabrika yurtdışına da satışlar gerçekleştirmiş, Yunanistan, Bulgaristan, Polonya ve Mısır gibi ülkelerden bomba siparişi almıştır. 2. Dünya Savaşı’na giren Yunanistan’la, ülke ordusunun bomba gereksinimi karşılamak üzere 1937’de imzalanan 1,5 milyon liralık sözleşme Türkiye için büyük bir ekonomik zafer niteliğindedir. 1950’lerden sonra Amerika’ya sipariş verilen uçaklarla birlikte bomba siparişleri de verilmiştir. Stratejik önem taşıyan Şakir Zümre Bomba Fabrikası ise işçilerinin maaşını soba üreterek ödeyebilmiştir. Kaybolan bomba yapma kabiliyeti, bizim için çok çarpıcı bir örnek olduğu kadar aynı zamanda acı bir durumdur. Görüldüğü gibi sadece uçak yapma kabiliyeti değil bomba yapma kabiliyetimiz de kaybolmuştur.
Seri üretilen ilk Türk uçağı: THK-15 “Uğur” THK Etimesgut Uçak Fabrikası’nda tasarlanan “Uğur” başlangıç eğitim uçağı 1950’li yılların teknolojisine göre dünya standartlarında özelliklere sahipti. THK-15 “Uğur”un üretimine 1949’da başlanmış, fabrikanın MKEK’ya devrinden sonra toplam 84 adet imal edilmiştir. Bunların 60 tanesi Türk Hava Kuvvetleri envanterine girmiş, 1962’ye kadar kullanılmıştır. THK’da ise bu uçaklar 1969’a kadar uçurulmuştur. THK-15’in üretimi, uçak siparişlerinin Amerika’ya verilmeye başlamasıyla 1954’te durdurulmuş, THK Etimesgut Uçak Fabrikası ise lisans altında traktör üretimine geçmiştir.
Uçak fabrikalarımızın kapanmasında büyük etkisi olan Max Weston Thornburg’un 1949-1950 yıllarında Türkiye’nin gelişimi için hazırladığı rapor, bağımlılığa geçiş için çok iyi bir örnek arzetmektedir. Çünkü Thornburg raporuna göre ağır yerli endüstrinin gerekli olmadığı, ihtiyaç duyulan araçların Amerika’dan satın alınabileceği, Türkiye’nin bir tarım ülkesi olduğu, planlarını da buna göre yapması gerektiği yazıyordu ve ne yazık ki bu raporlar hiç tereddütsüz uygulandı. Böylece büyük zorluklarla 25 yılda büyük gelişim gösteren uçak sanayii elimizden kayıp gitmiş, Türkiye bağımlı hale getirilmiştir. 1974 Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra uygulanan ambargo, Atatürk’ün bağımsız politikalarında ne kadar haklı olduğunun tam bir ispatıdır.
TÜRKİYE’NİN UÇAK İMALAT KURULUŞLARI :
Seydiköy (Gaziemir) Hava Meydanı (1923 – 1925) TOMTAŞ – Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (1925 – 1928) Kayseri Tayyare Fabrikası (1930 – 1942) Vecihi Faham Tayyare Inşaa Fabrikası (1932 – 1935) Eskisehir Tayyare Fabrikası 1932 Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası (1936 – 1943) Türk Hava Kurumu Etimesgut Tayyare Fabrikası (1939 – 1950) Türk Hava Kurumu Uçak Motor Fabrikası (1948 – 1950) TUSAŞ -Türk Havacilik Ve Uzay Sanayii A.Ş. 1984 –
Türk havacılığının ve uçak sanayiinin dönüm noktaları hakkında daha fazla bilgi edinmek için, İsmail Yavuz’un İş Bankası Kültür Yayınları tarafından ilk baskısı 2013’te yapılan Mustafa Kemal’in Uçakları- Türkiye’nin Uçak İmalat Tarihi (1923-2012) isimli esere başvurabilirsiniz.
TÜRK YAPIMI EFSANE UÇAKLAR
İLK TÜRK TAYYARESI:VECİHİK-V1
Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşlarında değişik marka ve modelde Fransız, İtalyan, İngiliz ve Alman uçaklarıyla uçan ve birçok cephede büyük yararlılıklar gösteren Vecihi Hürkuş, Vecihi “K-V1” uçağını 24 Haziran 1923’te tasarlamış, aynı yıl teknik çizimlerini tamamlamıştır. Arkadaşlarıyla birlikte, uçağın gövdesini, kanatlarını ve diğer parçalarını Halkapınar Tayyare Atölyesi’nde yerli malzeme kullanarak imal eder. Pilot mahalli borda saatleri Sadefi Vasıf Bey, yağ deposu Agop Usta tarafından yapılan tayyarenin Çekoslovak malı Gnomm et Rohn motoru 110 beygir gücündedir. Uçağın motoru, kaçan Yunan ordusunun bıraktığı bir uçaktan alınır. 14 ayda montajı tamamlanan Vecihi K-V1 Seydiköy (Gaziemir) Hava Meydanı’na taşınır. Motor ve taksi testleri yapılarak uçuşa hazır hale getirilen uçak, 15 dakika süren ilk tecrübe uçunu Vecihi Hürkuş’un pilotajında burada yapmıştır. Hızı saatte 207 kilometre olan K-V1’in teknik özellikleri dönemin modern av teyyareleriyle aynı seviyededir.
EN GELİŞMİŞ SPORUÇAKLARDAN: VECİHİ-XIV
“Vecihi – XIV” uçağının imalatı 19 Haziran 1930’da başlamış, insanüstü bir çalışmayla dört ay gibi kısa bir sürede tamamlamıştır. Uçağın imalatını ikisi makinist, ikisi marangoz, dört yardımcısıyla yapan Vecihi Hürkuş, üretim için gerekli tasarım, kalite kontrol, uçuş/yer test işlemleri gibi adımların tümünü kendisi gerçekleştirir. Vecihi Hürkuş ilk tecrübe uçuşunu 16 Eylül 1930’da saat 15.00’da Kadıköy Kızıltoprak mevkiinde büyük bir kalabalığın önünde başarıyla gerçekleştirmiştir. Havada on beş dakika kalmış, uçağının tüm kumanda ve kabiliyetini kontrol etmiş ve tam netice alarak yere inmiştir. Bu uçuş, Türk havacılık makamlarınca onaylanmayınca, uçağını trene koymuş ve Çekoslovakya’ya götürmüştür. Uçak, Prag’da Uluslararası Sivil Havacılık Komisyonu CINA (Committee International De Navigation) 9 – 25 Nisan 1931 tarihleri arasında altı uçuşla test edilmiş, 2500 metrede sıcaklık -22 ºC dereceye düştüğü halde test başarıyla sonuçlanmıştır. Uçağın yapısında kullanılan malzemelerin sertlik ve sağlamlık kontrolleri neticesinde, “dünyanın en iyi spor tayyarelerinden biridir” olarak sertifikalandırılmıştır.
F-4 FANTOM’DA OLMAYAN SİSTEME SAHİP: NUD-36
THK tarafından uçak alımı için kendisinden maddi yardım istenen işadamı Nuri Demirağ, cevap olarak “madem ki bir millet tayyaresiz yaşayamaz öyle ise, ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim“ der ve işe koyulur. 1936 yılında tasarlandığı için NuD-36 ismi verilen uçak, 17 Ağustos 1941’de kurulan Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası’nda üretilen, tasarımları mühendis Selahattin Reşit Alan tarafından yapılan iki modelden biridir. Tek motorlu (Çekoslovak Gama I, 1750 dev/dk. 150 bg); 9.74 m uzunluğa, 7.3 m. kanat genişliğine, 650 kg ağırlığa sahip uçak çift kanatlı ve çift kumandalı gövdelidir. Kanatları ve kuyruğu bez kaplı uçak 500 km menzile ve 182 km sürata sahiptir. İniş takımları sabit olmakla birlikte amortisörlü olan NuD-36’da motor çalıştırma sistemi (engine starting system) mevcuttur. Bu önemli bir yeniliktir ve ABD’nin 1960’larda üretilmeye başladığı F-4 Fantom savaş uçaklarında bile bulunmamaktadır. NuD-36’dan 10 adet üretilmiştir.
FAZLASI VAR, EKSİĞİ YOK: NUD-38
NuD-38 Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası’nda üretilen ikinci uçaktır. Altı kişilik, çift motorlu, 150 beygir gücünde, dakikada 1750 devir yapan Çekoslovak Gama motorlu, 1000 km menzilli, 3,5 saat havada kalabilen uçağın tek bir prototipi üretilmiştir. NuD-38 kısa sürede yapılan konfigürasyon değişikliğiyle bombardıman uçağına dönüştürülebiliyordu ve üretildiği dönemin dünyada en üstün teknik özellikleri barındıran uçaklarındandı. Selahattin Reşit Alan, bir NuD-36 ile uçarken pilotaj hatası nedeniyle düşerek hayatını kaybedince, NuD-38’in seri üretime geçilememiş, üretilen 10 adet NuD-36 ise teknik hata gerekçesiyle THK tarafından geri çevrilmiştir. Hukuki mücadeleyi kaybeden üstelik –muhtemelen ABD’nin baskısıyla- uçaklarının yurtdışına satışı yasaklanan Nuri Demirağ, kurduğu Gök Okulu’nda kendi üretimi modellerle kırımsız 16.000 saat uçmuş ve Türk havacılığına 290 yetkin pilot armağan etmiştir.
YURTDIŞINA SATILAN TEK TÜRK UÇAĞI: THK-5A
Danimarkaya satılan THK-5A Ambulans Uçağı, yeni sahiplerine OY-ACK kuyruk numarasıyla hizmet etti,1960.
1944–1946 yıllarında tasarlanan THK–5A uçağı, iki motorlu, iki dümenli, semi-monokok ahşap gövdeli, ahşap pervanelidir. Uçakta, İki adet 130 Bg. gücünde 4 silindirli Gipsy-Major motoru kullanılmıştır. Bu Motorlar T.H.K. Gazi Motor fabrikasında lisans altında imal edilmiştir. Türkiye’nin kendi tasarlayarak imal ettiği ve uçuşa elverişlilik belgesi vererek yurtdışına sattığı tek uçaktır. THK-5A altı yolcu kapasiteli hafif nakliye uçağı, 1949 yılında Paris Air Show’a gönderilmiş ve büyük ilgi toplamıştır. Bu esnada Danimarka’dan bir adet sipariş alınmıştır. Bu sipariş üzerine yeni bir THK–5A ambulans uçağı olarak üretilmiş, imalat 12 Eylül 1951 tarihinde tamamlanmış, TC-THK AY kuyruk numarası verilen uçak 11 Aralık 1951’de Danimarkalı iki pilota teslim edilmiştir. Danimarka’nın uzak ve ıssız adalarından yaz, kış, gece ve gündüz hasta taşımak için kullanılan bu uçak; Polonya, Lüksemburg ve Hollanda’ya uzun menzilli uçuşlar gerçekleştirmiş, hasta taşımanın yanı sıra, Dan köylerine broşür atmak için de kullanılmış, yıllarca başarıyla hizmet vermiştir.
ABD’YE YAKIN TAKİP:THK -13 “UÇAN KANAT”
Yüksek Mühendis Yavuz Kansu tarafından tasarlanmış ve planör olarak imal edilmiş, test uçuşları Pilot Kadri Kavukçu ve Pilot Cemal Uygun tarafından yapılmıştır. Projede başarı sağlanmış fakat test uçuşu için alınan yanlış kararlar neticesinde planör düşmüş ve proje sonlandırılmıştır. Oysa aynı tarihlerde Amerikalılar da Northrop YB-49 Flying Wing adı altında aynı proje üzerinde çalışmışlar fakat onlar da başarılı olamamışlardır. 1980’li yıllarda yeniden ele alınan projenin meyvesi, bugün ABD Hava Kuvvetleri’nde bulunan B-2 uçağıdır.
19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın 160 yıl önce inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı, yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık etmiş. Osmanlıların görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesi olan sarayı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve mimarlık tarihçisi Afife Batur anlattı.
Türk gezginlerin kendi ülkelerini ve şehirlerini öğrenmek amacıyla bilinçli bir şekilde, uzman rehberlerle gezmeye başlaması sadece 28 yıl öncesine gidiyor. Türkiye’de turizm başlarda, daha çok yurtdışından gelen gezginlerin ve misafirlerin ağırlanması olarak algılanırken, ilk defa Fest Travel seyahat acentası tarafından 12 Kasım 1988 tarihinde, Istanbullulara bir “adım adım İstanbul” kültür gezisi yapıldı. Faruk Pekin, Murat Belge, İlber Ortaylı, Metin Sözen, Cengiz Bektaş gibi hocalar ve uzmanlar, bilgilerini sahada Türk gezginlerle paylaşmaya başladılar.
27 yıl sonra yine sarayda 1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yapmışlardı. 27 yıl sonra aynı ekip (hastalanan Portakal dışında), yine Fest Travel’in girişimiyle, Türk gezginler ve #tarih ekibinin katılımıyla aynı mekanda biraraya geldi.
1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yaptılar. Sarayın tarihi, mimarisi, insanları ve objelerinin üç uzmanın anlatımı ile ayrıntılı bir şekilde sunulduğu bu gezi, katılan şanslı gezginler için unutulmazlar arasındaki yerini aldı.
27 yıl sonra, 13 Aralık 2016’da Fest Travel aynı geziyi aynı uzmanlarla tekrarladı. Raffi Portakal’ın son anda rahatsızlanması nedeniyle katılamadığı “Tarihi ve Mimarisi ile Dolmabahçe Sarayı” gezisine, meraklı İstanbul gezginleri ve Fest Travel rehberleri yanında, biz de #tarih ekibi olarak katıldık.
Hükümdar sarayı neden taşındı? Prof. Dr. Afife Batur, 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyinde, Beşiktaş kıyısına taşınmasının ardında yatan nedenleri anlattı.
Soğuk ve yağışlı bir Istanbul sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nın girişindeki kafede buluştuk gezginler ve hocalarımızla. Üç gün önce sarayın hemen yanındaki stadyumun dışında patlayan ve 45 insanımızın hayatını kaybetmesine neden olan bombanın ağırlığı ve hüznü her yerdeydi. Saray girişindeki polis memurlarına başsağlığı dilerken gözlerimiz doldu. Giderek yükselen terörün neticesi olarak, normal zamanlarda metrelerce uzayan bilet kuyruğu ve turist kalabalığı yerine bomboş, ıssız bir saray girişi gördük. Şehrimizin 160 yaşındaki bu büyük anıtının tarihte nelere tanık olduğunun bilinciyle, bu kara günlerin de bir an önce geçmesini diledik.
Havanın soğuğunu sıcacık çaylarımızla alt etmeye çalışırken, hocalarımız bize sarayın tarihi ve mimarisi üzerine bilgiler aktarmaya başladılar. Afife Batur bize 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata kuzeyinde, Boğaziçi kıyısına taşınmasının ardında yatan nedeni anlattı: Dünyaya açılma.
Yağmur altında bahçe sohbeti Necdet Hoca, sarayın içine girmeden önce tarihî yapının bahçesindeki unsurları, insan hikayeleri üzerinden anlatıyor. O zaman da insanın aklında kalıyor!
Padişah 2. Mahmut’un aldığı bu siyasi, coğrafi ve tarihi kararın sonucu, kentin çehresinin değişimi başlamıştı. Oğlu Abdülmecid de inşaatı 12 yıl süren yeni sahil sarayını 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini eskimiş Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu. Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir yeniliği simgeliyordu saray. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, 19. yüzyılın sanayi imparatorlukları rekabeti devrinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi Dolmabahçe. Afife Hoca’nın deyimiyle, “19. yüzyılda yapılmış en önemli bina!”
Necdet Sakaoğlu, “Doğu dünyasında yapılan ilk Batı sarayı Dolmabahçe’dir” dedi. Batı tekniği ve normuyla, ama hanedanın geleneklerini temsil edecek şekilde tasarlanmış bir saray. Dış görünüşü Batı, iç düzeni ise Doğu’ya ait… Bu Mülkün Sultanları isimli, artık klasikler arasına girmiş bir başvuru kaynağı olan padişah biyografilerinin yazarı Necdet Hoca, “36 Osmanlı padişahı arasında en çok Sultan Abdülmecid’i severim ben…” diye sürdürdü anlatımını: “Abdülmecid, önceki padişahlar gibi kafese kapatılmamış, özel hocalardan ders almış, Fransızca bilen, hattat, sanatkar bir insan. Çocuklarına velilik yapmış, kendisi okula götürüp kaydettirmiş, öğretmene ‘tebaaya nasıl muamele ediyorsan benim çocuklarıma da öyle muamele et’ diye emir vermiş bir padişah. 38 yaşında ölmüş. 22 karısı varmış. 1856 Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devletini Avrupa’nın parçası saydırıyor. Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”.
Muayede salonu: Sarayın kalbi
Dolmabahçe Sarayının meşhur muayede salonu ve olağanüstü tavan süsleri.
Sultan Abdülmecid’in sarayı ve hemen yanında annesine adadığı Bezmialem Valide Sultan Camisi’ni Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’a yaptırttığını belirtti Sakaoğlu: “Bugünün Türkiye’sinde Ermeni bir mimara cami tasarlatmak hayal gibi geliyor…”
Sultan Abdülaziz, kardeşinin yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda 15 yıl oturabilmiş. Borçlarla ve kötü idareyle bozulan ekonomi, kendisinin ve sonrasında tahta geçen 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin nedenlerinden sayılmış. 1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid ise, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan etmiş ama, sonrasında hem Abdülaziz’in ve 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin kötü hatıraları ve güvenlik gerekçesiyle tepelerdeki Yıldız Sarayı’na taşınmış. 30 yıl boyunca bayramdan bayrama törenler için kullanılan Dolmabahçe Sarayı, 5. Mehmed Reşat tarafından yeniden konut olarak kullanılmış. Yıldız Sarayı’nda oturmayı tercih eden son padişah 6. Mehmet Vahideddin’in ise, İngiliz gemisi ile ülkeyi terketmeden önce ülkesinde son ayak bastığı yer Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımı olmuş.
Afife Batur, bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılan odanın özelliklerini, İngiltere’den satın alınan muhteşem avizeyi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemini anlatıyor.
Afife Batur, sarayın ve stadyumun bulunduğu yerin aslında deniz olduğunu, 17. yüzyılda 16.000 mavna dolusu taş taşınarak beş yılda doldurulduğunu, üzerine toprak getirilip bitki dikildiğini anlatıyor. “Dolmabahçe isminin kökeni budur. Dolmabahçe Sarayı ile birlikte inşa edilen ve saray kompleksine dahil olan has ahırlar, raht hazinesi (mücevherli koşum takımları) binası, saray tiyatrosu, seraskerlik binası ve saray kayıkhanesi ne yazık ki bugüne ulaşamamış. Necdet Hoca “bu çok sağlam bir yapı” diyor. Zamana başarıyla direnmiş, ancak hemen üzerine 1980’lerde yapılmış otel binası, yapıya zarar veriyor.
Sarayın anıtsal kapılarından içeri, muhteşem bahçeye giriyoruz. Soğuğa rağmen anıtsal kapıların, Mâbeyn (selamlık) bölümünün, barok, rokoko ve neoklasik çizgiler taşıyan mimarisi bizi etkiliyor, gözümüzü alamıyoruz. İç mekan gezimize selamlık bölümünden başlıyoruz. 19. yüzyıl saraylarımız, bugün ulusun mülkiyetini ve egemenliğini simgeleyecek şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetiliyor ve müze olarak işletiliyor. Saray görevlileri bizi güleryüzle karşılıyorlar. Bu soğuk ve yağışlı günde üşenmeyip sarayı gezmeye gelmemizi takdir ediyorlar.
Resmî misafirlerin, elçilerin, devlet ve hükümet başkanlarının ağırlandığı selamlık bölümünün iç mekan zenginliği gözalıcı. Hocalar anlatmakla bitiremiyorlar. Herşey etkilemek üzerine kurulmuş. “Biz hala güçlü bir imparatorluğuz” mesajını veriyor bütün herşey. Bir de Avrupa’dan alınan borçlar olmasaydı… Sefirlerin ağırlandığı muhteşem salona çıkan kristal merdivenler dünyaca ünlü. Afife Hoca, bu bölümün cam çatısının Londra dünya sergisindeki Crystal Palace ile hemen hemen aynı döneme denk geldiğini söylüyor. Zamanı ve “muasır medeniyeti” yakalamak, son Osmanlılardan cumhuriyete taşınan bir heyecan. Kimi başarmış, kimisi başaramamış…
Avrupalılık ve Sultan Abdülmecid Necdet Sakaoğlu, yanından hiç ayırmadığı not defteriyle birlikte, sarayın tarihçesini anlatırken özellikle Sultan Abdülmecid’in üzerinde duruyor: “Bugün iyi kötü Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”
Saraydaki Mâbeyn-i Hümayun (Selamlık) dairesi yeni zamanların protokolüne göre düzenlenmiş. Tasarımcılar bunu yaparken anafikir olarak Osmanlı İstanbul evinin orta-sofalı modelini kullanmışlar. “Avrupa’da olmayan bir sentez becerisidir bu” diyor Afife Batur; “Osmanlı sarayının ihtiyaç programını karşılar, mükemmel işlenmiş”.
Barok merdivenlerden çıkarak Harem bölümüne geçiyoruz. Burası daha sade; ne de olsa yabancı misafirler buraya giremiyor. Yine de çok varlıklı insanların evi burası. Atatürk, 1919’da terkettiği Istanbul’a cumhurbaşkanı olarak 1927’de dönmüş ilk defa. Sarayda kalmayı istemediği halde protokol ve güvenlik nedeniyle ısrar etmişler. “Sarayı bir kültür merkezi olarak kullanmıştır” diyor Necdet Hoca. “Dil ve tarih kongreleri, bilimsel toplantılar hep bu sarayda yapılmıştır”. Harem bölümünün bir köşesindeki birkaç oda Atatürk’ün ihtiyaçları için düzenlenmiş. Herşey çok sade ve zevkli. Hayata gözlerini yumduğu ve ebediyete intikal ettiği odaya girince hepimiz sessizleşiyoruz. Yatağının üzerindeki atlastan al bayrağa hüzünle bakıyoruz. Onu özlüyoruz…
Haremin mimarisi, aile ve iktidar çelişkisi arasında kalmış yüzlerce yıllık bu bilinemez kurumun karmaşıklığını yansıtıyor. Yüksek duvarların dışındaki Batı ve Avrupa, bu Doğu kurumunun hiyerarşik yapısının yansıdığı sonsuz odalı mekanlara sadece bazen sızabiliyor. Hamamın su mermerinden işlenmiş zarif duvarları, halıların, perdelerin, kalem işlerinin canlı renkleri; önce yurtdışından gelen, sonra da ülkenin ilk ressamlarına ısmarlanan manzara resimleri, eski savaşların cenk sahneleri, dünyanın her köşesinden peyzajlar; duvarların ardında kalan coğrafyaya ve hayata özlemi yansıtıyor…
Eyvanlı salonlar, cariyelerden ikballere, kadınefendilerden, valide sultanlara yükselen kıdem, hiyerarşi ve güç piramidini oluşturan gizemli insanların birbirlerine rastladıkları mekanlar oluyor. Sonra hepsi, kendi dairelerine çekilip, sessiz hayatlarına devam ediyorlar. Bugün o uzun, karanlık, girift koridorlarda onların izlerini bulmak ne kadar zor… Gezgin grubumuzdaki kadınlar, 150 yıl önce dünyaya gelselerdi nasıl bir hayat yaşayacaklarını düşünürken ister istemez ürperiyorlar.
Kapısından odasına muhteşem yapı Saray, mekanlarıyla da büyüleyici. Uzmanlarla dolaşmak ise ayrı bir keyif (üstte ve altta).
Sarayın en büyük iç mekanı, devasa muayede salonu. Bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılmak üzere inşa edilmiş. İngiltere’den satın alınan muhteşem avizesi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemi ile sarayda turistlerin en çok hayran kaldıkları bölüm burası. Afife Hoca, tavan süslemesindeki kubbe izlenimi veren optik aldanmaya dikkat çekiyor. Ziyaret ettiğimiz sırada bu büyük salonda Sultan 2. Abdülhamid’in hayatına dair bir sergi vardı. Kendisi hayatında burada yaşamayı tercih etmediği halde, sergi mekanı olarak burası tercih edilmiş. Necdet Hoca’nın özellikle vurguladığı, Atatürk’ün İstanbul’a cumhurbaşkanı olarak ilk gelişinde yaptığı konuşmanın metni ise bir çerçeve içinde bu tarihî salonda sergileniyor:
“Sekiz sene evvel, mustarip, ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım. Teşyi edenim (uğurlayanım) yoktu. Sekiz sene sonra, kalbim müsterih olarak, gülen ve güzelleşen İstanbul’a geldim, iki büyük cihanın mültekasında (birleştiği noktada) Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir. Sekiz sene önce buradan ayrılırken, kalbi yaralı olanlardan biri de bendim. Sekiz sene, heyet-i içtimaiyemizin (toplumumuzun) yeni girdiği devrin tarihi, ihtilâllerin, inkılâpların neticeleriyle doludur.
“Aziz İstanbul halkına, sekiz sene evvelki kadar, içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula (hayalet) tasavvur ettirilmek istenen bu sarayda içinde konuşuyorum. Artık bu saray, zıllulahların (Allah’ın gölgelerinin, padişahların) değil, zıl (gölge) olmayan) milletin sarayıdır ve ben burada, milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım…”
Gezimiz sarayın cadde tarafına, duvarların dışına bakan tek mekanı olan Camlı Köşk’te sonlanıyor. “Acaba sarayın en sevimli mekanı burası mı?” diye kendi aramızda konuşuyoruz. Topkapı Sarayı’ndaki Alay Köşkü’nün işlevinde, padişahın geçit yapan alayları, canı istediğinde halkı izlediği küçük ama çok zarif bir mekan burası. Camekanlı serası, kalem işleri ve süslemeleri ile mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Afife Hoca’dan, bu sevimli binayı Sultan Abdülmecid’in sevdiği İngiliz mimar William James Smith’in yaptığını, İstanbul’da eserler bırakan bu mimar ve binaları hakkında çok yakın zamanda güzel bir kitabın çıktığını öğreniyoruz.
Hocalarımıza ve gezgin dostlarımıza veda ederken, Dolmabahçe Sarayı’na, bu güzel binalar topluluğuna dönüp dönüp bakmadan edemiyoruz. Zor zamanlarda, borçla harçla bu yapıyı yapmışlar. Zamanı için bir zorunlulukmuş. Bugüne, Boğaziçi’ni aydınlatan güzelliği, devirlerin tanığı eşsiz zarafeti, içindeki zenginliği ve yalnızlığı kalmış. Asya’nın uzak bozkırlarından gelip Avrupa kıtasına yerleşmiş Türklerin asırlar önce Batı’ya dönmüş yüzünün bu simgesi, güzellik ve estetiğin bir amaç olduğu zamanlardan kalan soluk bir hatıra gibi…
Kapısından odasına muhteşem yapı Ziyaretçilerin önce görkemli kapısıyla tanıdıkları Dolmabahçe. Başlı başına anıtsal bir yapı olan saltanat kapısının kaynağı ise Topkapı Sarayı’nın Bâbıhümayun ve Bâbüselâm kapıları, dekorasyonu Avrupaidir.
Osmanlı devrinden kalma İstanbul Darülfünunu’nun yerine modern bir bilim kurumu yaratmayı amaçlayan girişimin bir yüzü reformsa, diğer yüzü tasfiyeydi. Kadro dışı bırakılan 157 öğretim görevlisi içinde, ünlü tarihçi Ahmet Refik Altınay’ın aralarında bulunduğu, üstad kabul edilen biliminsanları da vardı.
Başbakanı İsmet İnönü’nün Meclise sunduğu, aşağıdaki gerekçeli dilekçe ile başlayan İstanbul Üniversitesi reformu birkaç yıldan beri tartışılan, raporlar hazırlatılan Osmanlı’dan kalma İstanbul Darülfünunu’nun kaldırılarak modern, yenilikçi, hızlı bir bilim kurumu yaratmayı amaçlıyordu.
“T.C. Başvekalet
Muamelat Müdürlüğü, Sayı: 6/1553
Tarih: 18 Mayıs 1933
Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüksek Reisliğine,
İstanbul Darülfünun’unun ilgası ile yerine yeni esaslar dahilinde bir İstanbul Üniversitesi teşkiline dair Maarif Vekilliğince hazırlanan ve İcra Vekilleri Heyeti’nin 15 –V – 1933 tarihli toplantısında Yüksek Meclise arzı kararlaştırılan Kanun lâyihası esbabı mucibesiyle birlikte yüksek huzurlarınıza sunulmuştur, efendim
Başvekil İsmet”
Atatürk tarafında davet edilen ve 1932’te Türkiye’ye gelen İşviçreli eğitimci ve siyaset adamı Albert Malche (1876 – 1956)’nin hazıladığı İstanbul Üniversitesi hakkında rapor doğrultusunda Mayıs 1933’ten itibaren Darülfünun’daki hocaların görevlerine son veriliyor bugünkü deyimle “açığa alınıyor”lardı. Bu açığa alma işleminden sonra hazılanan 63 maddeden oluşan bir “Talimatname” ile yeni İstanbul Üniversitesi 11 Ekim 1934 tarihli bakanlar kurulunun onayı ile de yönetilmeğe başlanıyordu. Ord. Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp İstanbul Üniversitesi’nin ilk rektörü oldu. Prof. Dr. Tevfik Sağlam’ın Tıp Fakültesi, Prof. Dr. Tahir Taner’in Hukuk Fakültesi, Prof. Dr. Kerim Erim’in Fen Fakültesi, Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün Edebiyat Fakültesi dekanı oldukları bu yeni oluşuma alınmayan veya alınma vasfı olmadığı saptanan 71 profesör, 13 doçent ve 73 asistan kadro dışı bırakıldılar.
Ahmet Refik Altınay’ın 1926’da çizilmiş bir karikatürü.
Bu kadro tasfiyesinden sonra doğan eleman açığını İstanbul Üniversitesi yönetimi, açığa alınan bazı hocaları geri alarak, Avrupa’da öğrenim görmüş bazı genç akademisyenleri ve pek çoğu Hitler rejiminden kaçarak Türkiye’ye gelen yabancı hocaları kadrosuna katarak gidermiştir. İstanbul Üniversitesi bünyesine dahil edilen yabancı hocalar 65 ordinaryüs profesör, 22 profesör ve 93 doçent olmak üzere 180 kişiden oluşmaktadır.
Kadro dışı bırakılıp tasfiyeye uğrayan toplam 157 kişi içinde uzmanlık alanlarında pek çok kitap yazmış tasfiyeden sonra farklı kurumların başına geçmiş, alanlarında halen üstad olarak kabul edilen insanlar vardır. Babanzade Ahmet Naim, Ali Ekrem (Bolayır), İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Doktor Besim Ömer Paşa (Akalın), Doktor Kadri Raşit Paşa, Fatin Gökmen, Doktor Ziya Gün, Hasan Tahsin Aynizade, Avram Galante gibi uzmanlık alanlarında pek çok kitap, makaleler kaleme alan bilim insanlarıdır bu kişiler. Eski bir geleneğe mensup olmalarına karşın Cumhuriyet’in yanında yer almışlardır. Buna rağmen yeni kurulan üniversite sisteminde yer alamamışlar kadro dışı kalmışlardır.
Bu kadro dışı kalanlardan birisi de Türkiye Tarihi zümresi Müderrisi (profesörü) Ahmet Refik Altınay’dır. Talebesi ve asistanı Reşad Ekrem Koçu’nun “Büyük bir Türk edibi ve müverrih, velûd bir muharrir, şarkıları dillerde dolaşmış bir şair” diye tanımladığı Ahmet Refik Altınay’ı “1880’de Beşiktaş’ta Valdeçeşmesinde doğdu;. İlk tahsilini Beşiktaş’ta Vişnezâde Mektebinde yaptı. Sonra Beşiktaş Askerî Rüşdiyesini bitirdi. Oradan Kuleli Askerî İdadisine girdi ve nihayet Harbiye Mektebini, 1898’de, henüz on sekiz yaşında iken birincilikle bitirerek piyade mülâzımı sânisi rütbesiyle Türk ordusuna iltihak etti” diye anlatmaya başlar. Lâle Devri, Tarihî Simalar, Köprülüler ve Felâket Seneleri gibi kendisine şöhret getiren eserleri önce gazetelerde tefrika edip daha sonra kitaplaştıran Ahmet Refik bu yüzden “Tarihi Sevdiren Adam” diye tanımlanmıştır. Osmanlı tarihini halk kitlelerine sevdiren Ahmet Refik’in Cumhuriyet dönemi tarih anlayışı ve Gazi ile arasının pek iyi olmadığı bilinen bir gerçektir. Reşad Ekrem Koçu hocası Ahmet Refik’in İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşunda kadro dışı kalmasını 1938 yılında hakkında yazdığı Ahmet Refik, Hayatı, Seçme Şiir ve Yazıları isimli eserinde “Üniversite teşkilatında açıkta kaldı” diyerek geçiştirir.
Tarihi Sevdiren Adam Darülfünun Reformuyla kurulan İstanbul Üniversitesi’ne alınmayarak tasfiye edilen üstat tarihçi Ahmet Refik Altınay (altta). Reformun “danışmanı” Albert Malche’ın, İstanbul Üniversitesi hakkında raporu.
Yıllar sonra ise Koçu, Muzaffer Gökman’ın Ahmet Refik hakkında hazırladığı kıymetli eseri için verdiği mülakatta “Ahmet Refik Osmanlı tarihine, Osmanlı hanedanına gönülden bağlı, âşık bir kişidir. Kitapları bir tarafa, gazete ve dergilerdeki yazılarını görmek, okumak yeter. Gönül vermiştir. Bu sevgiliyi bırakmasını isteyemezdik, isteseydik de o başaramazdı.
Atatürk memlekete yeni bir tarih anlayışı getirmişti. Ahmet Refik, Cumhuriyet’in ilanından, Ankara’nın başkent olmasından sonra, 23 Nisan Egemenlik Bayramı yıldönümünde bir derginin Ankara özel sayısında (Ankara’da Osmanlı Türkler başlıklı) yazı yazabiliyordu” diyerek hocası Ahmet Refik Altınay’ın sahip olduğu Osmanlı Tarihi hayranı bakışı ile yeni Cumhuriyet’in tarih anlayışının çatıştığını ve bu nedenle Ahmet Refik Bey’in kadro dışı kaldığını ancak anlatabiliyordu.
Üniversite tarihinde ilk olmayan ve daha sonraki yıllarda da tekrar tekrar yaşanacak bu açığa almalar ve kadro dışı bırakmaların yeni bir versiyonu da günümüzde yaşanmaktadır.
Siyasi bir araç olarak suikast, çağlar boyunca sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak tarihi etkiledi. Gerçekten öyle mi? Sansasyon yaratan, tetikçilerini meşhur eden, üzerine kitaplar yazılıp komplo teorileri üretilen unutulmaz suikastlar, aslında ne katillerin ne de perde arkasındakilerin istediği sonuçları doğurdu. Tarihin tekeri geri dönmüyor.
Amerika Birleşik Devleri’nin tamamında köleliği kaldıran Başkan Abraham Lincoln bir suikaste kurban gitmiş, iki hafta sonra İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Suikast hiçbir zaman dünya tarihini değiştirmemiştir. Caesar’ın kurban edilmesi bile ülkesinin önlenemez kaderini yerinden oynatamamıştır”.
Disraeli haklı mıydı? Avusturya veliahtına Saraybosna’da sıkılan tek bir kurşun, Avrupa kazanını patlattığına göre haksız olduğunu söyleyebiliriz, ama bu ünlü suikastı düzenleyenlerin amacı bir dünya savaşı başlatmak değildi. Suikast daha eski çağlarda, geleceği hazırlamak için güçlü bir sistem kurmamış toplumlarda, bir liderden diğerine geçiş sorununu çözmekte sık kullanılan bir siyasi yöntemdi. Kabile önderleri, krallar, sultanlar arasında başa geçmek veya iktidarını pekiştirmek için babasını, kardeşini, hatta Neron gibi annesini üstü az çok kapalı suikastlarla öldürtenlere rastlanıyordu. Birkaç grubun iktidarı ele geçirmek için uğraştığı dönemlerde veya güçlü bir yabancı düşmanı yok etmek amacıyla da bu yönteme başvurulmuştu. Hatta Machiavelli gibileri, rakiplerinden kurtulmak isteyenlere suikastı “iyi bir çare” olarak tavsiye etmişlerdi.
Ancak suikast en eski zamanlarda bile tarihin yönünü veya bir sistemi değiştirmekte, hele hele ortadan kaldırmakta en az rol oynayan siyasi yöntem biçimiydi. İktidara karşı muhalefet etmek için başka yöntemlerin de geliştiği modern çağlarda, bu gerçek daha da bariz bir şekilde ortaya çıktı. Suikast siyasi eylemlerin en kolayıydı; bir çeşit tembel işiydi. Hançeri saplayan, tetiği çeken, bombayı atan, öldürdüğü kişinin ünü sayesinde tarihe geçebiliyordu ama, kahramandan çok, geri plandaki başka bir gücün kuklası, kiralık bir tetikçi, tek başına hareket ettiğinde de fanatik, hatta meczup olarak anılıyordu.
Her suikastçı kendince “haklı” bir neden uğruna hareket ettiğine inanıyordu ama en çok sempati toplayacak davalarda bile, eylem olup bittikten sonraki olaylar eylemcinin denetiminin dışındaydı. Genellikle önce büyük bir gürültü kopuyor, ardından olayla ilgisiz pek çok insan acı çekiyor, sistem ise bir türlü yerinden oynamıyordu. Örneğin Alman subaylarından bir bölümünün Hitler’e karşı Temmuz 1944’te hazırladığı suikast başarılı olsaydı bile, tamamen Nazileşmiş devleti ele geçirebilecekleri, ardından Alman halkına daha az acı çektirecek bir barış elde edebilecekleri şüpheliydi. Ülke tek bir bombayla kolayca kurtarılabilecek durumda değildi.
“Bir insanı öldürebilirsiniz ama bir düşünceyi öldüremezsiniz”. Amerikalı vatandaşlık hakları eylemcisi Medgar Evers 12 Haziran 1963’te, sık sık Sofokles’e atfedilen bu sözleri söyledikten az sonra bir suikasta kurban gitti. Düşüncesi gerçekten de ölmedi. Bu düşünce “kötü” olsaydı bile ölmeyecekti.
JEAN-PAUL MARAT- MAHMUT ŞEVKET PAŞA- ERNST VOM RATH – HEYDRICH
Katillere bumerang etkisi
Bazı siyasi cinayetler, düzenleyenlerin tümüyle ezilmesine yol açtığı gibi, tersine bir etki yaratarak olayla ilgisi olmayan sayısız insanın da kurban edilmesiyle sonuçlandı.
Yakın tarihimizde biri başarılı iki suikast girişimi de, hedef aldığı iktidarların işine yaradı. 11 Haziran 1913’te Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, Harbiye Nezareti’nden (İstanbul Üniversitesi merkez binası) Babıâli’ye giderken otomobilinde pusuya düşürülerek öldürüldü. Saldırı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni hedefleyen bir girişimin parçasıydı, ancak sonuçta bu partiyi tam anlamıyla iktidara getiren bir vesile oldu. İttihat ve Terakki, kolları sıvayarak bütün muhaliflerine yönelik bir sindirme harekatına girişti, sadece devlet adamları değil gazeteciler de bundan nasibini aldı. Sözü bir romancıya bırakırsak: “Mahmud Şevket Paşa son nefesini verdiği andan itibaren, bütün tahkik, takip ve tevkif işlerini kendi eline alan Cemal Bey (İttihatçı önder, dönemin İstanbul Muhafızı), İstanbul şehrini bir limon gibi sıkıyor ve içindeki her çeşit kargaşalık ve muhalefet asidini bir sel halinde ortaya döküyordu. Bu sel, bütün karakolların, tevkifhanelerin, hapishanelerin her tarafını ağzına kadar dolduruyor, sanki bodrum katlarının deliklerinden, tavan aralarından, helâ pencerelerinden dışarıya taşıyordu” (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi).
Marat öldürüldüğü banyo küvetinde, Jacques Louis David’in tablosu.
Bunun bir benzeri, 1926 yazında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’i hedefleyen bir suikast girişiminin ortaya çıkarılmasından sonra yaşandı. İzmir’de yapılması düşünülen suikastın tetikçileri, olağan şüphelilerdi. Gazeteci öldürerek (1909-1910’da suikasta kurban giden Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler) ustalaşmış Abdülkadir Bey gibi bazı İttihatçı tetikçilerin bu suikastın da arkasında oldukları hemen anlaşıldı. Ancak iktidar suikast girişimini, zaten bir avuç kalmış diğer muhaliflerini de sindirmek için bir vesile olarak gördü.
Yakın Türkiye tarihindeki bu olaylar, acı sonuçları bakımından aşağıda vereceğimiz örneklerle karşılaştırıldığında solda sıfır sayılır:
Tevrat’ta Yudit adlı bir Yahudi kadının, halkının intikamını almak için Babil komutanı Holofernes’i baştan çıkararak öldürüşünü anlatan hikaye, 13 Temmuz 1793’te Paris’te gerçeğe dönüştü. Fransız Devrimi’nin dönüm noktalarından biriydi. Ülkeyi yöneten Ulusal Konvansiyon, “girondin” denilen sağ kanatla “montagnard” denilen sol kanat arasında ikiye bölünmüş, ancak radikaller öne çıkarak diğer grubu ezmeye başlamıştı. En ünlü “montagnard” hiç kuşkusuz Jean-Paul Marat’ydı.
Girondinlerin arka arkaya giyotine gönderildiği 1793 yazında, taşralı 24 yaşında bir genç kız olan Charlotte Corday, idamların başlıca sorumlusu olarak gördüğü Marat’yı öldürmek niyetiyle Paris’e geldi. Önce ünlü öndere hayranlık dolu mektuplar yollayarak dikkatini çekmeye çalıştı; sonunda evinin kapısını çaldı. Marat deri hastalığını gidermek için, âdeti olduğu üzere banyosundaydı. Önündeki tahta kalasa yaydığı yazılarla uğraşıyordu (şair Lamartine’e göre idam edilecek kişilerin listesini hazırlamaktaydı). Charlotte, çok önemli bir bilgi vereceğini iddia ederek Marat’nın huzuruna çıktı ve taşradaki “hain” girondinlerle ilgili uydurma bilgiler verdi, sonra da eteğinin kıvrımları arasından çıkardığı bir kasap bıçağını adamın göğsüne sapladı.
Dört gün sonra giyotine giden Charlotte Corday, zamanla bir çeşit melek ilan edilecekti ama giriştiği eylemin sonuçları acı oldu. Marat’nın ölümünden sonra idam edilen girondin sayısı, Marat’nın kendisinin mahkum ettirebileceği rakamları bile aştı, “Büyük Terör” devrine giren Fransa bu süre içinde Marat’yı bir devrim şehidi mertebesine yükseltti.
SS lideri Reinhard Heydrich’in Prag’da içinde vurulduğu otomobil suikasttan az sonra.
Ancak suikastları kullanmakta Nazilerle kimse yarışamazdı. 7 Kasım 1938’de Herschel Grynszpan adında 17 yaşında genç bir Yahudi, Paris’teki Alman büyükelçiliğine daldı. Babası Almanya’da iktidardaki Nazi hükümeti tarafından Polonya’ya sürülen 10 bin Yahudiden biriydi. Delikanlı karşısına çıkan elçiliğin üçüncü kâtibi Ernst vom Rath’ı vurdu. İki gün sonra Alman Propaganda Bakanı Dr. Joseph Goebbels “kendiliğinden” protestolar düzenlenmesi emrini verdi. Bu emrin sonu, “Kristallnacht” (Kırık Camlar Gecesi) oldu: Almanya ve Avusturya’da 9-10 Kasım 1938 gecesi, SS çetelerinin öncülüğünde Yahudi işyerleri, evleri ve sinagoglarına yönelik büyük bir saldırı düzenlendi.
Buna benzeyen bir başka olay da, SS şefi Himmler’in yardımcısı Reinhard Heydrich’e Alman işgali altındaki Çekoslovakya’da düzenlenen suikasttı. Heydrich, 27 Mayıs 1942 sabahı Prag’da üstü açık yeşil Mercedes’iyle yolda giderken Jan Kubiš adlı bir Çek ve Jozef Gabčik adlı bir Slovak militanın saldırısına uğradı. Bir el bombasıyla yaralanan Heydrich birkaç gün sonra hastanede öldü. Suikastçılar, İngiltere’de sürgündeki Çekoslovak özgür ordusunun iki subayıydı. “Antropoid Operasyonu” adını verdikleri suikast planını uygulamak üzere ülkelerine geri dönmüşlerdi. El bombasını attıktan bir süre sonra yakalanıp öldürüldüler.
Naziler Çekoslovakya’dan vahşice intikam aldılar. Çek direniş hareketine mensup sayısız insanın öldürülmesi yetmiyormuş gibi, misilleme olarak Lidice adlı bir Çek köyü yıkıldı, 16 yaşının üstündeki bütün erkekler ve 70 çocuk öldürüldü, kadınlar toplama kamplarına gönderildi. Şu soruyu sormamak elde değildi: Heydrich’in öldürülmesi bu kadar yüksek bir bedele değer miydi? Bir teze göre, Londra’da sürgündeki Çek hükümeti, kendini kanıtlamak için bu işe girişmişti. Suikastın Çekoslovakya’da asıl direnişi yürüten komünistlerin prestijini sarsmaya yönelik bir operasyon olduğu da öne sürüldü.
JULIUS CAESAR – ABRAHAM LINCOLN
Boşu boşuna yok edildiler
Roma diktatörü Caesar ve ABD Başkanı Lincoln yaklaşık 2000 yıl arayla suikaste kurban gitti; ancak başlattıkları radikal değişim süreçleri aynı yolda devam etti.
Başkan Abraham Lincoln’u 15 Nisan 1865’te Washington DC’deki Ford Tiyatrosu’nun bir locasında oyunu seyrettiği sırada öldüren John Wilkes Booth, arkadaşlarıyla kumpas kurarken suikast günü için “İdes” parolasını kullanmıştı. “İdes”, Romalıların ayın ortasındaki güne verdikleri isimdi ve Julius Caesar, Mart ayının İdes’inde (MÖ 15 Mart 44) öldürülmüştü.
Aralarında neredeyse 2000 yıllık bir zaman farkı bulunan bu iki suikastın birçok paralellikleri vardı. İki lider de sistemi derinden sarsıp değiştiren politikalar uygulamıştı. İlki Roma cumhuriyetinin sonunu getirecek reformlarıyla imparatorluğun yolunu açmıştı, ikincisi ABD’yi ikiye bölmek ve bir içsavaş yürütmek pahasına köleliğin kaldırılmasını sağlamıştı. İkisi de bu radikal değişimleri dayatırken sert tedbirlere başvurmuştu; Caesar kendini ömür boyu diktatör seçtirmiş, Lincoln anayasada kişisel özgürlüklerin garantisi kabul edilen habeas corpus ilkesiyle ilgili maddeyi askıya almıştı.
Suikasta giden yolda da benzerlik vardı. Caesar, öldürülmeden bir ay önce Lupercalia bayramında bir deneme yaptı. Bayram sırasında en yakınlarından biri olan Marcus Antonius, diktatöre bir taç sundu. Coşkulu kalabalık bir anda suspus oldu ve Caesar biraz bekledikten sonra tacı geri çevirdi. Bu bir bayram şakası mıydı, bir kamuoyu yoklaması mı? Ne olursa olsun Roma cumhuriyetinin ilkelerini korumayı amaçlayan muhalifler, bu hareketi diktatörün kendini kral ilan etmeye hazırlandığına yordular. Bu olay Caesar’ı öldürme kararı vermelerinde kuşkusuz etkili oldu.
Lincoln’un katili, tanınmış tiyatro oyuncusu John Wilkes Booth ise iç savaşta köleliğin kaldırılmasına karşı çıkan bir konfederasyon (güney) yanlısıydı. Savaş boyunca kuzeyde güneyin bir casusu olarak çalışmıştı. Lincoln’u öldürdüğü sırada, iç savaş zaten kuzey tarafından kazanılmıştı. Ancak Booth’u harekete geçiren, suikasttan dört gün önce Lincoln’un yaptığı bir konuşma oldu. Başkan bu konuşmada, siyahların oy kullanma hakkından söz ederek kölelik yanlısı Booth’u iyice çıldırtmıştı.
Suikastçılar nasıl bir sonuca ulaşmayı hedefliyordu? Caesar’ı senatoda sıkıştırarak 23 yerinden hançerleyen senatörler grubu, kendilerine “liberatores” (kurtarıcılar) adını takmıştı; cumhuriyeti kurtarma şansları olduğuna ciddi olarak inanıyorlardı. Booth ve komplocu arkadaşları ise sadece intikam peşindeydiler. İki suikastta da katillerin sonu birbirine benzedi; kaçtılar, kovalandılar ve öldürüldüler.
Sonuç da aynı oldu: Saat geriye dönmedi. Roma Caesar’ın çizdiği yola girdi, eski cumhuriyeti geride bırakarak tek bir önderin yönettiği imparatorluğa dönüştü. ABD’de siyahlar elde ettikleri özgürlüğe sonraki yıllarda başka haklar da eklediler; bir daha hiçbir eyalet federal sisteme başkaldırarak birlikten ayrılmaya kalkışmadı. Tarihin bu iki ünlü suikastı da boş yere düzenlenmişti.
Bosna Hersek’i Avusturya’dan kurtarmak için atılan kurşun, dört yıl sonra istenen sonucu verdi ama, patlayan 1. Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölümüne neden oldu.
On dokuz yaşındaki Bosnalı Sırp Gavrilo Prinçip, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Veliahtı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’i iki el ateş edip öldürürken bir dünya savaşı başlatmayı amaçlamıyordu. O sadece ülkesi Bosna-Hersek’i 1878’de işgal, 1908’de ilhak eden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu protesto ediyordu. Prinçip, Mlada Bosna (Genç Bosna) adlı bir gizli örgütün üyesiydi ve kendisini “Yugoslav” yani kelime anlamıyla “Güney Slav” milliyetçisi olarak tanımlıyordu.
Kendisi göremediyse bile (savaş bitmeden az önce hapiste öldü), hedefine ulaştığını söyleyebiliriz: Avusturya yenildiği için, savaş bittikten sonra bütün “Güney Slavları” Sırbistan önderliğinde tek bir krallıkta birleştiler, bu ülke de 1929’da “Yugoslavya” adını aldı. Ancak bu arada dünya dört yıllığına kan gölüne dönüştü ve bu olayla ilgili ilgisiz milyonlarca insan öldü.
Saraybosna 1914 bir fotoğraf: Suikasttan sonra Prinçip yakalanıyor.
Tabancasını ateşlediği gün, değil Prinçip’in, hiçkimsenin tahmin edemediği bir olaylar zinciri başladı. Avusturya suikasttan Sırbistan’ı sorumlu tutarak bir ültimatom verdi, bu ülkenin hâmisi Rusya harekete geçti, araya Avusturya’nın büyük ortağı Almanya girdi, domino taşları bir ay içinde arka arkaya devrilerek dönemin bütün imparatorluklarını birbirine kattı. Prinçip’in sıktığı kurşun 1. Dünya Savaşını başlatan kıvılcımı çakmıştı.
Birbirleriyle yakın bağları olan ve özellikle Fransa ile Almanya’da geniş tabanlara sahip Avrupalı sosyalistlerin Temmuz ayı boyunca süren diplomatik kriz sırasında belki bu ateşi söndürmek için bir şansları vardı. Ancak güçlerini kendi hükümetlerine baskı yapmak için kullanmakta tereddüt ettiler. İtibarı en yüksek, en popüler barışçı önderlerden Fransız sosyalist Jean Jaurès’in 31 Temmuz 1914’te Paris’te bir lokantada yemek yerken milliyetçi bir Fransızın tabancasından çıkan tek kurşunla can vermesi, barışa karşı yapılmış son sembolik suikasttı: Ertesi gün Almanya Rusya’ya savaş ilan etti, üç gün sonra Fransa ve İngiltere de savaşa girdiler.
JF KENNEDY- MARTIN LUTHER KING- OLOF PALME
Esas failler meçhul kaldı
ABD Başkanı JF Kennedy veya İsveç Başbakanı Olof Palme suikastlarının neden işlendiği anlaşılamadığı gibi, ortaya atılan tezler cinayetleri büsbütün kararttı.
Suikastçının bir adı da tetikçidir, çünkü özellikle önemli bir lider öldürüldüğünde, kimse öldürenin tek başına hareket ettiğine inanmaz. Katil yakalansa bile, onun arkasındaki gizli eli bulmak için bir çaba başlar. Bazen bu çaba öyle komplo teorileri doğurur ki suikastı perdeleyen yeni bir sis tabakası yaratır. Bunun en iyi örneği, ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy’nin 22 Kasım 1963’te Texas’ın Dallas kentinde Lee Harvey Oswald’ın tüfeğinden çıkan bir kurşunla öldürülmesidir.
‘Derin’ cinayetler Kennedy’nin katili Oswald’ın yakalandıktan sonra Jack Ruby tarafından öldürülmesi spekülasyonlara yol açmış, her iki cinayetin de “derin devlet”le ilişkisi yıllarca tartışılmıştı. Hâlâ tartışılıyor.
Oswald suikasttan sonra tüfeğini saklayarak ateş ettiği binadan ayrıldı ve polisler tarafından kovalandıktan sonra yakalandı. Ancak herhangi bir açıklama yapmasına fırsat kalmadan, iki gün sonra Jack Ruby adlı fuhuş ve kumar işleriyle uğraşan bir Dallaslı tarafından vurularak öldürüldü. Bu olay, suikastla ilgili komplo teorilerini ateşledi. Susturulan Oswald’ın suç ortakları veya “efendileri” kimdi? Aradan 53 yıl geçti, Warren Komisyonu, Rockefeller Komisyonu ve Temsilciler Meclisi Suikastlar Komisyonu gibi üç komisyonun yıllar harcayarak yaptığı üç ayrı soruşturmaya ve yazılan sayısız kitaba rağmen bu soruya kesin yanıt bulunamadı.
Öne sürülen tezler, muhtemel şüphelilerin eksiksiz listesi gibiydi: Başkanın kardeşi Adalet Bakanı Robert Kennedy’nin köküne kibrit suyu dökmeye karar verdiği İtalyan mafyası; ABD’nin devirmeye çalıştığı Küba lideri Fidel Castro; Oswald’ın birkaç yılını geçirdiği Sovyetler Birliği; başkanın azılı düşmanı J. Edgar Hoover’ın yönettiği federal polis teşkilatı FBI; olayı örtbas etmeye çalışan ve mafyayla yakın bağları olan haberalma teşkilatı CIA… Sonuç: Bugün Amerikalıların bir bölümü Oswald’ın gerçekten tek başına hareket ettiğini düşünürken, diğerleri ise “gerçeğin” asla öğrenemeyeceğine inanıyor.
Kennedy cinayetinin bu komplo teorilerine yol açmasının bir nedeni de, beş yıl sonra 4 Nisan 1968’de Tennessee’deki Memphis kentinde bir motel odasının balkonundayken çenesine saplanan bir tüfek kurşunuyla öldürülen Martin Luther King’di. Afrikalı Amerikalıların vatandaşlık hakları için mücadele eden barışçı siyah önderin pek çok düşmanı vardı. Ordudan atılmış, ufak tefek hırsızlıklardan sabıkası olan beyaz katil James Earl Ray’in tek başına hareket ettiğine kimse inanmadı. Yakalandıktan sonra Ray, asıl katilin “Raoul” adında bir kişi olduğunu söylemiş, babası ise, “Oğlum bu işi tek başına yapacak zekaya sahip değil” diyerek cinayeti birilerinin planladığına işaret etmişti.
Temsilciler Meclisi Suikastlar Komisyonu olayı ele aldığında, iki beyaz işadamının Ray’i bu cinayet için kiraladığını iddia eden yeni bir tanık ortaya çıktı. Üstelik, FBI’ın bu iddiadan önceden haberdar olduğu da anlaşıldı. FBI Başkanı Hoover’ın siyah öndere duyduğu nefret herkes tarafından bilindiğinden, kuşkular federal polis teşkilatına döndü. Temsilciler Meclisi Komisyonu, sonunda FBI’ın “görevini suiistimal ettiğine” karar verdi ama James Earl Ray, bu cinayetten hüküm giymiş tek kişi olarak kaldı.
Suikastten az önce Başkan Kennedy öldürülmeden az önce. Yanında eşi Jacqueline, önlerinde ise suikastta yaralanan Texas Valisi John Connally ve eşi Nellie bulunuyor.
Kennedy vakasına benzer bir başka cinayet de 28 Şubat 1986 akşamı İsveç Başbakanı Olof Palme’nin Stockholm’da eşi Lisbet ile sinemadan çıktıktan sonra metro istasyonuna yürürken öldürülmesiydi. Katil olarak yakalanan uyuşturucu bağımlısı Pettersson adlı bir kişi, başbakanın eşi tarafından teşhis edilmesine rağmen elde başka delil bulunmadığı için aklandı. Ardından komplo teorileri yağmaya başladı. Bir bölümü polis tarafından da ciddiye alınan bu şüpheliler, uzun bir liste oluşturuyordu: Şilili faşistler (Palme bu ülkedeki Pinochet diktasından kaçanlara sığınma hakkı tanımıştı), Güney Afrika Cumhuriyeti (Palme bu ülkedeki ırkçı rejimi şiddetle kınamıştı), İsveçli bir aşırı sağcı fanatik (Palme sosyal demokrattı), Yugoslav gizli servisi, sağcı eğilimiyle tanınan İsveç polisi, Palme’nin yasadışı ticaret yaptığını bildiği Bofors silah şirketi, PKK, CIA, P2 mason locası…. Bugün İsveç polis arşivindeki Palme belgeleri 700 bin sayfayı geçtiği halde katil veya katillerin kim olduğu hâlâ bilinmiyor.
SOKOLLU – WALLENSTEIN – KIROV
İdam benzeri suikastler
Mutlak iktidar sahibi olan krallar, sultanlar ve diktatörler de kendilerine rakip gördükleri kişileri üstü örtülü suikastlarla ortadan kaldırmakta tereddüt etmedi.
Kendisini gölgede bırakan güçlü bir şahsiyetten başka türlü kurtulamayacağını anlayan iktidar sahibinin son çare olarak suikasta başvurduğu örnekler vardır. Ancak doğal olarak üstü örtüleceği için, bunlar daima kuşkuludur. Örneğin Sokollu Mehmed Paşa’nın 12 Ekim 1579’da bir “deli” tarafından öldürülmesinin ardında ne yatıyordu? Kanuni Sultan Süleyman’ın son sadrazamı olan, oğlu 2. Selim ve torunu 3. Murad’ın saltanatlarında kesintisiz 14 yılı aşkın süre bu unvanı koruyan Sokollu, Osmanlı tarihinin en güçlü isimlerindendi.
2. Selim’in kızı Esmahan Sultan’la evli olduğu gibi, akrabalarına, oğullarına, dostlarına vezirlikler dağıtarak kendisine destek olacak bir çevre yaratmıştı. Ancak son yıllarında karşısına ciddi muhalifler çıktı. 3. Murad ile arası kötüydü; Peçevi’ye göre padişah sadrazamına karşı müthiş öfkeliydi. Padişah, çevresini oluşturan paşaları birer ikişer azil veya idam ederek Sokollu’nun iktidar tabanını zayıflattı. Ancak bu güçlü sadrazamı diğerleri gibi idam etmek kolay verilecek bir karar değildi. Dolayısıyla bir Boşnak, ikindi divanına çıkacağı sırada dilekçe verecekmiş gibi yaşlı sadrazamın yanına sokulup, yeninden çıkardığı hançerle onu öldürdüğünde, suikastın padişahın en azından bilgisi dahilinde işlendiği düşüncesi yayıldı. Katilin “meczup” ilan edilmesi, dolayısıyla tek başına hareket ettiğine karar verilmesi de kuşkuları artırdı.
Sergey Kirov Stalin ile birlikte, 1934.
Sokollu suikastı, 25 Şubat 1634 gecesi yatmaya hazırlanırken en güvendiği subayları tarafından Eber şatosunda kılıç ve mızraklarla delik deşik edilen Albrecht von Wallenstein’ın öldürülmesine benziyordu. Wallenstein, Orta Avrupa’yı perişan eden Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) en önemli komutanıydı. İmparatorluk ordularını yıllarca yönetmiş, güya hizmet ettiği İmparator 2. Ferdinand’ın hiçbir sözünü dinlememiş, kendi başına antlaşmalar yapmıştı. Sonunda 2. Ferdinand onu ihanetle suçlayan bir ferman yayınladı, ancak bunun ne işe yarayacağı belli değildi. Gerisini halletmek, Wallenstein’ın kendi subaylarına kaldı. İmparatorun suikastla hiçbir ilgisinin olmadığı söyleniyordu ama, cinayeti işleyenlerin ödüllendirilmesi tam tersini gösteren yeterli kanıt sayıldı.
Wallenstein’ın cesedi başında ünlü astroloğu Seni. Karl von Piloty’nin resmi, 19. yüzyıl.
Fransa Kralı 3. Henri ise, yapacağı suikastı bizzat planladı. 23 Aralık 1588’de en büyük siyasi rakibi, halkın “Paris kralı” lakabını taktığı Guise Dükünü huzuruna çağırdı. Kendisine istediği yüksek görevin verileceğini sanan Dük sevinçle Blois Şatosu’na gittiğinde, bekleme odasında kralın en yakın sekiz adamı tarafından kılıçtan geçirildi.
20. yüzyılın en önemli suikastlarından biri de, Sergey Kirov’un 1 Aralık 1934’te Leningrad’da (St. Peterburg) öldürülmesiydi. Sovyet Komünist Partisi Politbüro üyesi Kirov, o dönemde partide Stalin’den sonraki en güçlü adam olarak kabul ediliyordu. Leonid Nikolayev adında birinin elini kolunu sallaya sallaya Kirov’un çalışma mekanı olan Smolni Enstitüsüne girip politbüro üyesini tabancayla vurması, kuşkulara neden oldu. Stalin hem potansiyel bir rakibinden kurtulmuştu hem de son muhaliflerini ezmek için eline bir bahane geçmişti.
Birkaç gün sonra Moskova’daki bir parti toplantısından sonra şu açıklama yapıldı: “Yoldaş Stalin, Kirov suikastı soruşturmasını bizzat yönetmiş, Nikolayev’i uzun uzun sorguya çekmiştir. Nikolayev’in eline silahı verenler, muhalefet önderleridir!” Toplantıda Stalin yandaşları “Merkez Komite acımasız olmalıdır, Parti temizlenmelidir!” diye bağırdılar. Kirov’un öldürülmesi, Stalin’in bütün ülkede büyük bir tasfiye hareketine girişmesi için bahane oldu. 1956’da Kruşçev partinin başına geçtiğinde bu sayfayı yeniden açarak Kirov suikastının araştırılması için Pospelov Komisyonunu kurdu. Kırk yıl sonra Gorbaçov döneminde de aynı olay soruşturuldu ama Stalin’in suikasta doğrudan karıştığını gösteren kanıt bulunamadı. Ancak kuşkular silinmedi. Sonuçta Stalin, idamlara olduğu kadar suikastlara da yatkındı; sürgündeki en büyük rakibi Troçki’yi 20 Ağustos 1940’ta Meksika’da Sovyet NKVD ajanı Ramón Mercader’in eliyle öldürtmüştü. Kirov’un ölümü Stalin’in bir taşla iki kuş vurmasını sağladığı için, bu cinayeti onun planladığı şüphesi ortadan kalkmadı.
2. ALEKSANDER- CARNOT- ELISABETH-UMBERTO…
Anarşistlerden ‘bomba’ cinayetler
Krallar, imparatorlar, başkanlar, 1880-1914 arasında arabalarına atılacak bombanın korkusuyla yaşadı. Bu dalga ancak 1. Dünya Savaşı’nın bombalarıyla sona erdi.
Dünyanın taçlı başları 19. yüzyıl sonunda bir suikast korkusuna kapıldı. Saldırganlar ABD’den Japonya’ya kadar devlet başkanlarını, imparatorları, kralları öldürmek için nitrogliserin, dinamit, barut ve bomba dersleri alıyordu. Öldürdüklerinin tam listesi çok uzundur. Bir seçki yaparsak:
Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’nun öldürülüşü, Le Petit Journal dergisi.
Rus Çarı 2. Aleksandr, 13 Mart 1881’de başkent St. Peterburg’da arabasına atılan bombayla öldürüldü.
Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Lyon’da bıçaklandı.
Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in eşi İmparatoriçe Elisabeth 10 Eylül 1898’de Cenevre’de bıçaklandı.
İtalya Kralı 1. Umberto 29 Temmuz 1900’de Monza’da vuruldu.
ABD Başkanı William McKinley 6 Eylül 1901’de Buffalo’da bir sergiyi gezerken vuruldu, 14 Eylül’de öldü.
Rus çarının amcası, Moskova Valisi Grandük Sergey, 17 Şubat 1905’te Kremlin’den çıkarken arabasına atılan bir bombayla öldü.
Yunanistan Kralı 1. Yorgo, 18 Mart 1913’te Selanik’te sokakta yürürken vuruldu.
Bunların dışında, Prusya Kralı 1. Wilhelm ve İngiltere Kraliçesi Victoria’ya başarısız suikastlar düzenlendi; baba-oğul İspanya kralları 12. ve 13. Alfonso 25 yıl arayla düğün günlerinde yapılan saldırı girişimlerinden zor kurtuldular. 1910’da Japon İmparatoru Meiji’ye yönelik bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Osmanlı padişahı 2. Abdülhamid’e 21 Temmuz 1905’te Yıldız’da Cuma selamlığından çıktığı sırada yapılan saldırı da bir bakıma bu silsilenin bir parçası olarak görülebilir.
Londra’da Temmuz 1881’de toplanan Anarşist Enternasyonal, “eyleme dayalı propaganda” yöntemi olarak şiddete başvurulması çağrısında bulunmuştu. İktidar sahiplerine karşı yapılacak suikastlar küçük siyasal grupların adını duyuracak, iktidarın zayıflığını halka gösterecekti. Alman anarşist Johann Most, “Devrimci Savaş Bilimi: Nitrogliserin, dinamit, Pamuk barutu, cıva fülminat, bomba, fitil, zehir vb. yapımı ve kullanımı üzerine el kitabı” adlı broşüründe “Dinamitin yarım kilosu, sekiz galonluk oy pusulasını yener” diye yazıyordu.
Korkuya kapılan 21 devlet, 24 Kasım 1898’de Roma’da Uluslararası Anti-Anarşist Konferansını topladı, suikastlara karşı alınacak tedbirleri, polis teşkilatları arasındaki işbirliği sorunlarını konuştu. Ancak devrimci ve anarşist çevrelerin tamamı bu yöntemi benimsememişti. Benimseyenler arasında bile 20. yüzyıl başında kuşkular doğmaya başladı: Belki de sabırla halkı örgütlemek, sabırsızca birilerini öldürmekten daha iyi sonuç doğurabilirdi? İşlerin nasıl zıvanadan çıktığını, yazar Joseph Conrad 1907’de yayınladığı Gizli Ajan adlı romanda anlatır. Romandaki Vladimir adlı karakter bir eylem hayal ediyordu: “Öyle yıkıcı bir vahşet, öyle absürt bir eylem olmalı ki, asla anlaşılamasın, açıklanamasın, akla bile gelemesin – mesela delilik gibi?”
Anarşist bombası korkusu doğal olarak 1. Dünya Savaşı ile birlikte sona erdi. Bu savaş bombayı iyice sıradan hale getirdiği gibi, suikastle değil ayaklanmayla başlayan Rus Devrimi de “eyleme dayalı propagandanın” sınırlarını göstermişti.
NİZAMÜLMÜLK- WILLEM- GANDHİ
Eli kanlı fanatizm
Nizamülmülk bir haşhaşî fedaisinin hançeriyle, Gandhi bir Hindu fanatiğin kurşunuyla can verdi. Bağnaz Katolikler, yeterince dindar bulmadıkları Fransa kralını bile öldürdü.
Bugün bazı Batılı yazarlar tarafından intihar bombacılarının atası ilan edilen Haşhaşîler (kendilerine verdikleri isimle Nizarî İsmailîler) fanatik miydi yoksa kiralık tetikçi mi? Aslında bugün kullandığımız bu terimler Ortaçağ için biraz anlamsız kaçar. Sadece Sünnilerin değil Şiilerin bile dışladığı bu küçük tarikat, 11. yüzyılda Ortadoğu’da bazı kaleleri elinde tutuyordu. İran’da Elb dağlarında Hasan Sabbah’ın yönetimindeki Alamut Kalesi bunların en ünlüsüydü. Geniş bölge Selçuklu İmparatorluğu’nun elindeydi.
Bağnaz katolik Ravaillac, Fransa Kralı 4. Henri’yi Paris’te arabasında giderken öldürüyor. Charles-Gustave Housez’in resmi, 19. yüzyıl.
14 Ekim 1092’de büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk, Nihavend yakınlarında bir haşhaşî fedaisi tarafından hançerlenerek öldürüldü. Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın temsil ettiği İsmaili doktriniyle hem ideolojik hem askerî düzeyde mücadele etmişti. Ancak vezirin hükümdarı Melikşah ile arasının açıldığı ve bu nedenle öldürtüldüğü iddiaları da ortaya atılmıştı. Eğer bu doğruysa, suikast bir tetikçinin işiydi. Zaten haşhaşiler sonraki yüzyılda Ortadoğu’da kiralık katil olarak nam salacak ve Suriye’de faaliyet gösteren İsmaili dâisi Raşidüddin Sinan, bölgedeki Haçlılarla iyi ilişkiler sürdürecekti. Sonradan kendilerine başka efendiler de buldular. İbni Batuta, 14. yüzyılda onlardan söz ederken “Şu anda Melik Nasır’ın (Mısır Memluk sultanı) okları gibidirler. Melik kendisinden kaçan düşmanlarının işini bunların aracılığıyla bitirir” diye yazıyordu.
Ancak fanatikler tarih boyunca en etkili suikastçılar arasında yer almıştı. Örneğin 16. yüzyılda Avrupa, Protestan-Katolik savaşlarıyla kanarken buna bir de din adına düzenlenen suikastlar eklendi. Papa, protestanlığı seçmiş bir kral veya prensi aforoz ettiği anda, bir anlamda bunların uyruklarını da hükümdarlarını öldürmeye teşvik etmiş oluyordu; çünkü aforoz edilmiş bir kişiyi öldürmek günah sayılmıyordu.
İspanyol efendilerine karşı ayaklanan Hollandalıların protestan önderi Oranj Prensi Sessiz Willem, 10 Temmuz 1584’te evinin kapısını çalan bir Katolik tarafından vurularak öldürüldü. İngiltere Kraliçesi 1. Elizabeth sürekli öldürülme korkusu içinde yaşadı. Bu din savaşları döneminde Katolik olan Fransa kralları bile, kendilerini yeterince Katolik bulmayan suikastçıların elinden kurtulamadı. Kral 3. Henri 1 Ağustos 1589’da, 4. Henri ise 14 Mayıs 1610’de bağnaz birer Katoliğin kurbanı oldular.
Dinî ve etnik nefretlerin pençesindeki ülkelerde bu tür saldırılara sık rastlanıyordu. Sikh-Hindu-Müslüman çatışmalarının hiç durmadığı Hindistan’da ülkeyi yönetenler sürekli tehlike altındaydı. Bir Hindu milliyetçisi, 30 Ocak 1948’de bağımsız Hindistan’ın kurucu önderi Mahatma Gandhi’yi vurarak öldürdü. Katil Godse, mahkemeye sunduğu yazılı ifadede Gandhi’nin Hindistan için bir “lanet” olduğunu, Müslümanların Hindistan’ı ele geçirmesi için zemin hazırladığını, böylece Hinduluğun sonunun geleceğini iddia etti. Sonraki başbakanlardan İndira Gandhi ise 31 Ekim 1984’te, kendi korumaları arasında bulunan iki Sikh tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürülecekti.