Etiket: mustafa kemal atatürk

  • Çanakkale kahramanı Bigalı Mehmet Çavuş yeniden canlanıyor…

    106 yıl önce yaşanan Çanakkale muharebeleri, sadece bugünümüzü şekillendirmekle kalmadı, toplumsal hafızamızda da kalıcı izler bıraktı. Ancak bilindiği gibi, insan hafızası unutkanlıkla örülüdür ve tarih kayıt altına alınmaz, tanıklarla yaşatılmazsa “hikaye”ye dönüşür. İşte Çanakkale kahramanlarından Mehmet Çavuş’u konu alan yeni bir belgesel, fedakar askerleri ve Mustafa Kemal’in gerçek değerini tarihe katmak üzere geliyor.

    Bugün bu topraklarda­ki varlığımızı, çoğunun mezarı bile olmayan, “Mehmetçik” diye selamladığı­mız insanlara borçluyuz. Onlar, arkadaki çoluk-çocuk başına buyruk yaşasın, ele-güne muh­taç olmasın, yabancının sulta­sına kalmasın diye istilacının karşısında durmuş; benzersiz bir fedakarlık içinde, yaşadık­ları gibi ölmüşlerdi. Çanakka­le cephesi, 1. Dünya Savaşı’nın başında, yorgun, moralsiz, ye­nik ve aç-bilaç Türk insanının, denizden gelen düşmana “du­run bakalım, buraya kadar” de­diği yerdir.

    Onların kadrini, kıyme­tini bilmedik. Esas olarak laf ürettik. Heykel-abide-bayrakla sembollere, nutuk-hamaset-e­debiyatla kahramanlığa uzanan anonim hikayelere bel bağla­dık. Muharebeler sırasındaki gerçek-yaşanmış-belgeli-tanık­lı hadiseleri tesbite çalışmak ve bu izlerin peşine düşmek yeri­ne; ucuz duygusallıklara, pahalı organizasyonlara, aktüel-po­litik hesaplara, bilimsel-este­tik değeri olmayan yapımlara yöneldik.

    Onların hatırasına bir şey­ler yapabilmek, ancak 1950’li yıllarda aklımıza geldi; büyük bir abide yaparak kendimizi affettirmeye çalıştık. Muha­rebe arazisini koruma altına almamız 1970’lerde, sembo­lik mezarlık yapma faaliyetle­rimiz 80’lerde, otobüs turla­rı 90’larda başladı. Referans değeri, araştırma-bilgi değeri taşıyan kitap, makale, belgesel, fotoğraf, film konularında İn­giltere ve Avustralya’nın hâlâ çok gerisindeyiz. Gözümüz gibi bakmamız gereken Çanakkale muharebe arazilerinin orijinal haliyle korunması noktasında son yıllarda önemli aşamalar kaydedildi (otobüs trafiği için Anafartalar’dan, sıcak muha­rebe arazisinden geçecek asfalt yol yapımı hariç!); eski hata­lar düzeltildi; yanlış ağaçlan­dırmalar durduruldu. Yine de -bugün salgın hastalık nede­niyle motorlu araç trafiği fii­len durmuş olsa da- bu kutsal topraklara otomobil-otobüsle girmenin kısıtlanması, anı ve izlerin korunması bakımından önşarttır.

    1915’te Gelibolu Yarımada­sı’ndaki muharebeler sonu­cu kazanılan zafer, bu ülkenin insanlarına her şeyden önce umut vermiştir. Dünyanın en güçlü donanmasını-ordusunu durdurmak; küçülen-büzülen ve imkansızlıklar içinde kıv­ranan bir imparatorluk için, bu ülkede yaşayan insanlar için yeni bir başlangıç imkanı sağlamıştı. Mustafa Kemal’in 1915’te başka bir cephede değil de Çanakkale’de olması, Tür­kiye ve dünya tarihini sonsuza kadar değiştirmişti. O ve diğer tüm kahraman komutanlar, as­kerler, kadınlar, yeniden yeni bir millet olmanın koordinatla­rını vermişlerdir bize. Ele-gü­ne ama her şeyden önce kendi­mize kendimizi göstermişizdir. Çanakkale’nin verdiği özgüven, İstiklal Harbi’nin ve cumhuri­yetin temel yapıtaşıdır ve bu coğrafyada kalıcı olduğumuzun teminatıdır.

    Titizlikle planlanmış detaylar Belgeselde kullanılan silahlar; Mauser, Lee Enfield, Vickers gibi birçok orijinal silahtan kalıp alınarak tekrar dökülmüş (üstte). Belgesel için 200 kişilik bir ekip çalışmış (altta).

    İşte bu benzersiz geleneği, hakiki-sahici bir tarih bilin­cine dönüştürmek için laftan fazlası, yani iş yapmak gere­kir. Diğer türlü sadece atalarıy­la övünen mirasyediler oluruz ki, maalesef günümüzde yaygın bir hâldir.

    Çocukluğundan beri Ça­nakkale muharebe alanların­da araştırmalar yapan ve genç neslin önemli saha uzmanla­rından Gökhan Tarkan Kara­man; çalışmalarını uluslararası seviyeye taşımış nadir Türk­lerden. Karaman şu sıralar, muharebelerin unutulmaz kah­ramanlarından biri olan Bigalı Mehmet Çavuş üzerine önemli bir belgesele imza atmak üzere.

    Bigalı Mehmet Çavuş, 1881 Filibe doğumlu. 93 Harbi ola­rak da bilinen 1877-1878 Os­manlı-Rus savaşı sonrasında ailesiyle birlikte Anadolu’ya göç etmiş; Biga’nın Bahçeli Kö­yü’ne yerleşmiş. Toplam 16 yıl askerlik yapmış. Balkan Savaş­ları’nda ve 1. Dünya Savaşı’nda yer almış.

    4 Mart 1915 tarihinde Sed­dülbahir’de göstermiş olduğu kahramanlıkla literatüre gir­miş. 18 Mart’ta gerçekleşecek büyük deniz saldırısı öncesi, Boğaz girişini koruyan kaleler­deki topları susturmak isteyen İtilaf güçleri, Seddülbahir Ka­lesi önüne küçük bir birlik çı­karmıştı. İngiliz deniz piyade­leri tarafından donanma ateşi ve uçakların keşif desteğiyle gerçekleşen bu çıkarma sıra­sında, Mehmet Çavuş emrin­deki askerlerle fedakarlık tari­hine de geçmişti. Çatışma sıra­sında tüfeği tutukluk yapınca, yerden aldığı taşları düşmana atarak savaşı sürdürmüş; eline geçen bir istihkam küreğiyle askerlerini hücuma kaldırmış­tır. Başından ve göğsünden ağır yaralanmasına rağmen bayı­lana kadar savaşmaya devam etmiştir. Şaşıran, afallayan ve ciddi zayiat veren İngilizler ilerleyememiş ve takviye kuv­vet isteğinin geri çevrilmesi üzerine filikalarına binerek ge­ri çekilmek zorunda kalmıştır. O günkü çarpışmada 27. Alay 10. Bölük, 6 şehit ve 13 yaralı verirken, geri çekilmek zorun­da kalan düşmanın zayiatı ise 20 ölü, 25 yaralı ve 3 kayıptır.

    Saha bilgisi ve set cephesi Muharebe sahnelerini canlandırmak için Eceabat’ta, muharebe bölgesi dışında bir plato oluşturulmuş, muharebe haritalarına bakılarak ölçek ve derinlik hesaplamaları yapılmış.
    Genç neslin önemli saha uzmanlarından Gökhan Tarkan Karaman sette.

    Hadiseyi sonradan Arıbur­nu Muharebeleri Raporu isimli kitabında bizzat aktaran o dö­nem Maydos Mıntıka Komuta­nı Yarbay Mustafa Kemal, tak­dirle bahsettiği Bigalı Mehmet Çavuş’un ödüllendirilmesini teklif ederek Gümüş Muhare­be İmtiyaz Madalyası alması­nı sağlar. Başkomutan Vekili Enver Paşa, Maydos Hastane­si’nde tedavi altında bulunan Bigalı Mehmet Çavuş’u ziyaret ederek kendisine padişah ta­rafından verilen bu madalyayı bizzat göğsüne takar.

    Tedavisi bittikten sonra kendisine verilen izin süresini kullanmayarak tekrar cephe­ye döner Mehmet Çavuş. “Ar­kadaşlarım orda kelle koltukta savaşırken ben burada otura­mam” diyerek tekrar cepheye döner. Bu defa birliği Arıburnu sektöründe çarpışmaktadır. 25 Nisan 1915’teki çıkarma sıra­sında 27. Alay’la birlikte düşma­nı yine ilk karşılayan askerler arasında bulunur. Görev yaptığı Arıburnu bölgesinde ikinci defa yaralanır Düşman birliklerinin tahliyesinin yapıldığı 9 Ocak 1916 tarihine kadar bu bölgede savaşmaya devam eder.

    Hem askerlik süresinde hem de askerlik sonrasında kendisine yapılan maddi yar­dım tekliflerini “Ben vatanım için savaştım, para için savaş­madım” diyerek reddeder. Sa­vaştan sonra gazi olarak dön­düğü köyünde mütevazı bir hayat sürer. 3 Şubat 1964 tari­hinde vefat ederek Bahçeli Kö­yü Mezarlığı’na defnedilir.

    Belgeselin çekim süreci ne­redeyse 1.5 yıldır devam ediyor. Bu müstesna tarihe tanıklık et­miş Bigalı Mehmet Çavuş’un torunları, akrabaları ve onu gören vatandaşlarla röportaj­lar gerçekleştirilmiş. Muharebe sahnelerini canlandırmak için Eceabat’ta, muharebe bölgesi dışında bir plato oluşturulmuş ve dönem muharebe haritaları­na göre ölçek ve derinlik olarak birebir tasarımlar uygulanmış. Asker ve dönem kostümleri ti­tizlikle danışmanlar eşliğinde dikilmiş (maalesef sürekli ola­rak hata yaptığımız ve bunlar­dan ders almadığımız bir konu).

    Dönemin silahları, Mauser, Lee Enfield, Vickers gibi bir­çok silah orijinallerinin kalıbı alınarak tekrar dökülmüş.

    Yaklaşık 200 kişilik bir ekiple çekilen belgesel, Biga Belediyesi, Çanakkale Muha­rebeleri Tarihî Alan Başkanlığı ve Çanakkale Valiliği tarafın­dan da destekleniyor. Türk­çe-İngilizce olacak belgeselin yapımcısı ve yönetmeni Gök­han Tarkan Karaman; görüntü yönetmeni Ender Ercan, danış­manı ise Ömer Arslan.

    Çanakkale muharebeleri­ni geleceğe taşımak için, ger­çek insan hikayelerinin peşine düşmeye ve bunları tüm detay­larıyla kayıt altına almaya ih­tiyacımız var. Onlar da bizden bunu beklerdi.

  • Selanik’te Pembe Ev: Ulusun doğduğu yer…

    Mustafa Kemal 1911 sonunda bu güzel mahallesinden, o zamanki adıyla Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki evinden, imparatorluğun en uzak köşesindeki Libya’yı kurtarmak için ayrılacağını ve hayatı boyunca âşık olduğu şehrine bir daha dönemeyeceğini çocukken bilebilir miydi? O’nu izinde, Selanik’te bir gezi.

    Şimdilerde “Trigonion Kulesi” denen Zincirli Kule’nin dibindeyim. Bu Osmanlı eseri güç­lü yapı, şehre 15. yüzyılda vu­rulmuş bir mühür gibi, de­niz kenarından kuzeye doğru yükselen doğu surlarının en uç köşesinde. Duvarların bi­raz arkasında uzun Osman­lı yüzyıllarının hapishanesi, türkülere konu olan Yedikule, müzeye çevrilmiş olan Sinop Kalesi veya Ankara Ulucanlar Cezaevi gibi, zamanında çe­kilen çilelerin izlerini taşıyor kirli duvarlarında.

    Selanik şehrine surlar bo­yunca tepeden bakıyorum. Es­kiden surların denize kavuş­tuğu yerde 16. yüzyılda inşa edilmiş Türk eseri Beyaz Kule, bugün şehrin simgesi. Güneş batıda tanrıların tahtı Olim­pos Dağı’nın ardında kaybo­lurken, bu 2.300 senelik şeh­rin ne büyük insanlar yetiştir­diğini düşünüyorum. Büyük İskender, Selanik yakınlarında Pella’da doğmuştu. Türk dili­nin en büyük şairi Nâzım Hik­met, bir daha ayak basamaya­cağı bu şehirde dünyaya göz­lerini açtı. Bu akşamüstü yine izinin peşine düştüğüm sarı saçlı, mavi gözlü zeki çocuk da, az ötemde ülkeme ve dün­yaya armağan edildi.

    Mustafa Kemal’in Selanik’teki evinin kapısında çakılı tabelada, Türkçe, Yunanca ve Fransızca açıklamalar.

    Doğu’da, eski surların dı­şındaki kocaman yapılar Os­manlı 3. Ordu’sunun 19. yüzyıl sonunda yapılan binalarıydı. Bugün de Yunan 3. Kolordu’su­na karargah binası olarak hiz­met ediyor. Buradaki mesaisin­den çıkan genç Yüzbaşı, Beyaz Kule’nin yakınındaki cafe’lerde arkadaşları ile buluşuyor, ba­zen 1908 Devrimi’ne gidecek yoldaki siyasi faaliyetleri ör­gütlüyor, bazen de her gencin yaşaması gerektiği gibi genç­liğinin tadını çıkarıyordu bu güzel şehirde. Şehrin güneyba­tı ucundaki 19. yüzyıl liman ve gümrük binaları imparatorlu­ğun bu zengin şehrinin görke­mini yansıtıyor; 15 ve 16. yüz­yılların mirasları, ara sokaklara serpilmiş Alaca İmaret, Ham­za Bey gibi camiler, hamamlar ve Sultan 2. Bayezid bedesteni de o zamanlar bile çok eski bir devrin hâtırasını yaşatıyordu.

    Zincirli Kule’den aşağı, dar sokaklardan surlar boyunca yürüyorum. 1917’de bu şehir korkunç bir yangınla kül oldu. Nüfusunun çoğunluğunu oluş­turan Müslüman ve Yahudi mahallelerini ve yüzlerce yıl­lık mirası yok etti. 5 sene son­ra benzeri bir trajediyi, Sela­nik’in Akdeniz’deki ikizi İzmir yaşayacaktı.

    Türkiye dışındaki en anlamlı Türk mirası Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım’ın 1878’de aldıkları Selanik’teki pembe evleri, çocukları Mustafa, Naciye ve Makbule’nin doğduğu yerdi. O dönemki adıyla Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki bu evde, bir ulusun kaderini değiştirecek lider dünyaya geldi.

    Yine de bugüne kalabilmiş eski taş ve ahşap evler var dik yokuşlu bu mahallede. Bu yü­rüdüğüm dar sokaklarda, 1878 savaşında Tuna boylarından kaçıp Selanik’e sığınan mu­hacir arkadaşlarıyla cumbalı evlerin gölgesinde oynuyordu belki Mustafa. O korkunç yaz­gının kendi ailesinin başına da geleceğini, 1911 sonunda bu güzel mahallesinden impara­torluğun en uzak köşesindeki Libya’yı kurtarmak için ayrıla­cağını ve hayatı boyunca âşık olduğu şehrine bir daha döne­meyeceğini çocukken bilebilir miydi? İmparatorluğun renkli dünyası içindeki en zengin, en kozmopolit şehirde çocuklu­ğunu ve gençliğini geçirmesi, bize bugünkü Türkiye’de halen güzel ve değerli bulduğumuz çok şeyi hediye etti. Musta­fa başka bir şehirde doğsay­dı, Kemal olur muydu, Atatürk olur muydu acaba?

    Doğduğu mahallenin o za­manki adı Koca Kasım Paşa idi. Tarihçi Vasilis Dimitria­dis, değerli eseri Bir Evin Hi­kayesi’nde, arşiv belgeleri ile belki de Türkiye dışındaki bu en anlamlı Türk mirasının ay­rıntılı öyküsünü anlatıyor bi­ze: Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım bu evi 1878’de aldılar. Çocukları Mustafa, Naciye ve Makbule bu evde doğdular. Ali Rıza Bey’in 1888’deki vefatın­dan sonra aile geçinmek için bu evi kiraya verdi ve daha kü­çük bir eve yerleştiler. 1895’de Manastır’a, 1899’da İstanbul’a okumaya okumaya giden genç Mustafa Kemal, tatillerinde bu mahalledeki diğer evlerine döndü. 1905 başında Kurmay Yüzbaşı olarak okul hayatı bit­tiğinde hemen Suriye’de göre­ve başladı. Memleketi Sela­nik’e 1907 Eylül’ünde tayin oldu. Ailenin 1908’de kendi mülkiyetlerindeki bu eve tek­rar taşındıklarını görüyoruz. İttihat ve Terakki içinde mem­leketi kurtarma planları yapan genç subay Mustafa Kemal Bey’in, 1908’de aynı sokak­ta bir küçük ev satın aldığını da arşivdeki belgelerden takip edebiliyoruz.

    Mustafa Kemal’in çocukluk müzesi 1937’de satın alınıp Atatürk’e hediye edilen ev, tarihçi Prof. Enver Ziya Karal ve eşi Fatma Karal tarafından geç 19, erken 20. yüzyıl modası ve Selanik orta sınıf yaşam tarzına göre döşenerek müze oldu.

    Mustafa Kemal, 1911 son­habarında Libya görevi ile bir daha geri dönemeyeceği ana ocağından ayrıldı. 9 Kasım 1912’de Selanik, Yunan ordu­suna şavaşmadan teslim edi­lirken, Mustafa Kemal, Mısır yoluyla Derne’den İstanbul’a ulaşmaya çalışıyordu. Habe­ri ne zaman, nasıl aldı kimbi­lir? Issız bir çölde mi? Kahi­re’nin kalabalık sokaklarında mı? Akdeniz’de bir gemide mi? Doğduğun büyüdüğün şehrin düşman eline düşmesi, annen­den kızkardeşinden aylarca haber alamamak… Çaresizlik içinde tek başına kalmak… Biz, bize bugünkü Türkiye’yi veren bu insanların neler yaşadıkla­rını hiç anlayabildik mi? San­mıyorum.

    Kızkardeşi Naciye çocuk­ken vefat etmişti. Zübeyde Ha­nım ve Makbule şehrin düş­mesi üzerine bugünkü Türki­ye’nin belkemiğini oluşturan onbinlerce Balkan göçmeni gibi Anadolu’ya doğru canla­rını kurtarmaya çalıştılar. Li­bya’dan gelir gelmez 2. Balkan Savaşı’na, oradan Sofya’ya ve oradan da tarihe ilk defa is­mini yazdıracağı Çanakkale cephesine gönderilen Yarbay Mustafa Kemal’in ailesiyle uzun bir süre görüşemediği­ni, bugün Sofya Büyükelçiliği residansı olarak kullanılan ta­rihî binadaki bir odanın duva­rında orijinali asılı duran telg­raftan anlıyoruz:

    “23 Mart 1915

    İstanbul’a seyahat etmekte olan annemi araması için De­deağaç’taki konsolosumuza emir verilmesini rica ederim. Dedeağaç’tan mektubunu al­dığımdan orada olduğunu zan­nediyorum. M. Kemal”

    5 yıldır Selanik’e hakim olan Yunan Devleti, Türkle­rin mülklerini istimlak etmeye başlamıştı. Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Bey’in Pembe Ev’i korumak için Selanik’te kaldığını, umutsuzca yazdığı ve reddedilen dilekçesinin 1917 tarihinden anlıyoruz. 1917’den itibaren eve devletin el koydu­ğunu ve 1925’de de mübadele ile Anadolu’dan gelen bir Rum aileye sattığını arşivlerden takip ede­biliyoruz.

    ‘Baba evi’ Pembe Ev, 2013’te restorasyondan geçmiş, çağdaş müzecilik anlayışına göre içine ışıklı panolarla bilgi notları yerleştirilmişti. Fakat “babalarının evi”ni olduğu gibi görmek isteyen ziyaretçiler duruma isyan etmişlerdi.

    1930’ların başın­da Başbakan Venile­zos ve Atatürk arasın­da başlayan, oradan da Balkan Paktı’na uzayan Türk-Yunan dostluğunun bir simgesi ola­rak, 1933’te Selanik Belediye­si evi satın almaya karar verse de, evin satın alınıp Atatürk’e hediye edilmesi 1937’yi buldu. Evin çevresindeki mülkler de Türkiye Cumhuriyeti tarafın­dan satın alınıp bugünkü Sela­nik Başkonsolosluğu ile birlik­te Türkiye toprağı oldu. Evin müzeye çevrilmesi 1953’te gerçekleşti. Cumhurbaşka­nı Celal Bayar’ın talimatı ile evin içini döşeme ve müzeye çevirme görevi tarihçi Prof. Enver Ziya Karal ve eşi Fat­ma Karal’a verildi. Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla zorlu bir bürokrasi ile mücadele eden çift, Ankara ve İstanbul’daki müzeler ve saraylar, Kapalı­çarşı mezatları ve Batı Trak­ya evlerinden derledikleri eş­yalarla evi geç 19, erken 20. yüzyıl modası ve Selanik orta sınıf yaşam tarzına göre döşe­diler. 10 Kasım 1953 günü Ata­türk’ün naaşı Etnografya Mü­zesi’nden Anıtkabir’e nakle­dilirken, doğduğu ev de müze olarak törenle açılıyordu.

    Yıllarca Selanik’e seyahat eden Türklerin esas gitme ne­denlerinden birisi olan Pem­be Ev, 2013’te bir restoras­yon sonrası yeniden açıldı. Bu restorasyon sonrası ziyaretçi­lerde büyük bir tepki oluştu. Aslında restorasyon bilimsel yöntemlerle ve çağdaş müze­cilik tasarımıyla yapılmıştı. Işıklı büyük panolarda Ata­türk’ün hayatı ve Selanik’in Türk devri tarihi hakkında çok ayrıntılı bilgiler veriliyordu. Ancak şu ortaya çıktı: Türkler, Pembe Ev’e müze gezmek için gitmiyorlardı. “Babalarının, dedelerinin” evini ziyaret et­mek istiyorlardı. O evi de eski­si gibi, sanki Mustafa’nın dün annesinin evini öpüp Libya’ya gittiği ev gibi görmek istiyor­lardı. Beyaz ışıklı bilgi pano­ları insanları mekana yaban­cılaştırıyor, ağlayarak ve isyan ederek çıkıyorlardı evden. Bu­nun üzerine yaptırılan Ata­türk ve Zübeyde Hanım’ın çok gerçekçi silikon heykelleri ile mekana hayat getirilmeye ça­lışıldı. Bugün Pembe Ev’i Se­lanik’teki yabancı turistler de ilgiyle ziyaret ediyor. Evin eski halini bilen Türkler ise, hâlâ “babalarının” evini özlüyor.

    Selanik’te, Pembe Ev’in sokağındaki cafelerde oturup bir kahve içerken, eve giren ve çıkan Türk vatandaşlarını göz­lemleyin: Tarihte çok az kişi­nin bu ismi gerçekten haketti­ğini düşünürsünüz. O, gerçek­ten bu ulusun babasıydı…

  • Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi: 4 Ocak 1879

    Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi: 4 Ocak 1879

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum tarihi, yıllardır 1881 olarak biliniyor, yazılıyor. Oysa ki bugün Şişli’deki Atatürk Evi’nde bulunan tarihî belge, O’nun doğumunun, bilinenden 2 sene önce olduğunu resmen kanıtlıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, son kitabında konuyu bütün yönleriyle anlatıyor…

    Soyadı kanununun yürür­lüğe girmesiyle Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal, doğduğu yıl ve doğum­gününü hiçbir zaman mesele etmedi. Zira hem çok önem­li ve yoğun bir gündemi vardı hem de insanların onun şahsı için ayrı ve özel bir günü an­masını, kutlamasını istemedi.

    “İlkokul sıralarından baş­layarak ders kitaplarındaki Atatürk’ün nüfus hüviyet cüz­danının kimlik sayfasını ve fotoğrafını hatırlarız, 1934’te Soyadı Yasası çıktıktan sonra düzenlenmiş. Bu belgede: “Ba­bası Ali Rıza, annesi Zübeyde, doğum yeri Selânik, doğum ta­rihi 1881”dir.

    Oysa 1930’lara kadar Ata­türk’ün doğum tarihi kitaplar­da, pullarda 1880’dir.

    image-456
    Mustafa Kemal’in nüfus cüzdanı Mustafa Kemal’in TBMM Reisi ve Başkomutan olduğu dönemde Ankara Nüfus Müdürlüğü tarafından 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanında doğum tarihi Hicri 1296’dır (Miladi 1879).
    image-457
    Yeni harflerle çevirisi 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanının yeni harflerle çevirisi. Belgenin aslı Şişli’deki Atatürk Müzesi’nde bulunuyor.

    Yaşamöyküsünü yazan­lar Atatürk’ün doğum tari­hi üzerinde durmaz, 1881 der geçerler. Yabancı kaynaklarda da doğum tarihi 1879, 1880 ve 1881 olarak verilmiştir. Tür­kiye’de “duraksamasız” neden 1881’dir? Ay-gün niye yazıl­maz? Kimi anılarda doğum gününün kendisine soruldu­ğu; bunu açıklamasının doğru olmayacağını, bir de doğum günü kutlamasına kalkışılaca­ğını, bunu istemediğini belirt­miş. “Benim için 19 Mayıs’ta doğmuştur deyiniz!” demiş!

    Ölümü üzerinden 82 yıl geçtikten sonra doğum tari­hini düzeltmenin bir yararı olmasa da ulus olarak Ata­türk’ün yaşamöyküsünü do­ğum tarihinden başlayarak doğru bilmemiz gerekir. Kendi okul yaşamımızda, sınıf mü­messilliğine, saygın, çalışkan veya yaşça büyük bir arka­daş seçilirdi. Atatürk de Harp Okulu’na girdiği gün fiziği ve olgun tavrıyla kısım subayının dikkatini çekmiş, çavuş ya­pılmıştı. Enver Paşa, Musta­fa Kemal’den iki yaş küçüktü ama 1899’da Harbiye’den me­zun olup mülazım (teğmen) rütbesiyle Erkân-ı Harp sını­fına geçerken Mustafa Kemal Harbiye’ye yeni kaydolmuştu.

    image-459
    Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı 1934’te Soyadı Yasası yürürlüğe girince Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e TBMM tarafından özel kanunla Atatürk soyadı verildi ve yeni Türk harfleriyle T.C. Nüfus Hüviyet Cüzdanı düzenlendi. Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı.

    Tanıtacağımız Atatürk’ün özgün nüfus belgesi: “Dev­let-i Aliyye-i Osmaniye Tez­kiresi” olup Şişli’deki Atatürk Müzesi’ndedir. Merak eden­ler görebilir. 18 Ekim 1922 (18 Teşrinievvel 338) tarihinde – saltanatın kaldırılmasından iki hafta önce– Ankara Nüfus Müdürlüğü’nce düzenlenmiş­tir. Mühürlü imzalıdır. “Millet Meclisi Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal”i Osmanlı uy­ruğu göstermektedir. Yukarı­sında Padişah Mehmed Va­hideddin bin Abdülmecid’in tuğrası, bunun sol açığında “Maliye Nezareti Evrak-ı Nak­diye ve Levazımat Müdüriye­ti” mührü basılıdır. Sağ yuka­rısına iki damga pulu yapıştı­rılmıştır. Aşağıda da soldaki mühürde “Nezaret-i Umur-ı Dahiliye” okunur. Belgenin son satırları: “Bâlâda [yuka­rıda] isim ve şöhreti ve hal ve sıfatı muharrer [yazılı] olan Gazi Mustafa Kemal Hazret­leri Devlet-i Aliyyenin tâbi­yetini haiz [taşımakta] olup” yazılıdır. Kimlik bilgileri sü­tununda: “Müşir Gazi Mus­tafa Kemal Paşa Hazretleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Reisi ve Başkumandan, mü­cerred [bekâr]”, Doğum tarihi, “Sene-i Hicrî 1296 Bin iki yüz doksan altı” yazılıdır.

    image-460
    Mustafa Kemal’in Selanik’te doğduğu Pembe Ev.

    Bu Hicrî 1296 tarihi, mi­ladi takvime göre 26 Aralık 1878’de başlamış, 15 Aralık 1879’da sona ermiştir. Şu hal­de Atatürk’ün doğum günü 26 Aralık 1878-15 Aralık 1879 arasındadır. Zübeyde Hanım da “Mustafa’yı Erbain soğuk­larında, 23 Aralık’ta doğur­dum” dediğine göre sorun çö­zülüyor: O yılın Erbain soğuk­ları 22 Aralık 1878-31 Ocak 1879 arasında; Rumi 23 Ara­lık da 4 Ocak 1879’u karşılar. Bu, Atatürk’ün kesin doğum tarihidir. Öldüğü 10 Kasım 1938’de 60 yaşını tamamlama­sına iki ay kaldığı saptanır…”

    image-461
    Mustafa Kemal’in doğum tarihi, 1930’lara kadar pek çok kitap ve pulda 1880 olarak geçiyordu.

    Osmanlı devrinde, bugün nüfus kağıdı veya kimlik bel­gesi dediğimiz evraka “kafa kağıdı” denirdi. Bunun nedeni, büyük bir yaprak olan belge­nin katlanarak fesin iç kayı­şının içine konmasıdır. Tabii burada ezilir, silinir, terle be­raber lime lime olurdu.

    Tarihin bir cilvesi, Mus­tafa Kemal’in burada sundu­ğumuz orijinal nüfus belgesi, Padişah Vahideddin imzalıdır ve 1922 tarihlidir Belgede tuğ­rası bulunan Padişah, Mustafa Kemal’in ilgili belgesini imza­ladıktan 15-20 sonra ülkeden kaçacaktır!

    Atatürk “19 Mayıs benim doğum günümdür” demiştir. Mustafa Kemal’in gerçek do­ğum tarihi 4 Ocak 1879’dur; ama bizim için, milletimizin yeniden doğduğu tarih olan 19 Mayıs 1919’dur!

    image-462

    Nutuk’un 1934 baskısında doğum yılı 1880…

    Nutuk’un “Vesikalar” bölümünde verilen 144 numaralı belge, gazeteci Velit Ebüzziya Bey’in 13 Ekim 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla sorduğu sorularla, bu sorulara Paşa’nın, yaveri Cevat Abbas (Gürer) Bey aracılığıyla verdiği yanıtları içerir. Sorulan 21 soru arasında “17” nu­maralı soruda, Mustafa Kemal Paşa’dan kısa bir özgeçmişi­ni vermesi istenmiştir. Bu soruya verilmiş olan yanıtın ilk cümlesi, “Rûmî 1296 târîhinde Selânik’de tevellüd ederek …” sözcükleriyle başlar (cilt II, s. 146). Nutuk’un 1934’teki ilk Latin harfli baskısında ise, “Rumî 1296 (Milâdî 1880) tari­hinde” denmiştir (cilt III, s. 171). Sözkonusu yanıt, Tasvîr-i efkâr gazetesinin 18 Ekim 1919 tarihli nüshasında “Mustafa Kemal Paşa ile telgrafla bir mülâkât” başlığıyla yayımlanan yanıtlar arasında yer almaz.

    Ahmet Kuyaş

    image-463
  • Bu topraklar için toprağa düşenlerin izinde

    Bu topraklar için toprağa düşenlerin izinde

    1915’in 19 Şubat’ında başlayan Boğaz muharebeleri, 9 Ocak 1916’da İtilaf kuvvetlerinin Gelibolu Yarımadası’nı terketmesiyle 105 yıl önce sona ermişti. Eski çağların ilk modern savaşı, modern zamanların son klasik savaşı Çanakkale’de yaşandı. Burada şehit düşen-ölen tüm askerler, günümüzdeki anma kültürünün de temellerini toprağa işlediler. Düşen askerlerin peşine düşenler, harp sahasına yolculuklar… 

    Birinci Dünya Savaşı’nın başında 326 gün süren Çanakkale deniz ve kara muharebeleri, sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın tarihini sonsuza kadar değiştirmişti. Türk askerinin kararlı mücadelesi, dönemin en modern savaş gücünü yenilgiye uğratmış; Kilitbahir Platosu’nu ele geçiremeyen düşman İstanbul’a ulaşan tek suyolu Çanakkale Boğazı’nı aşamamış; örgütsüz ve lidersiz millet erken bir yıkımdan kurtulmuş; İtilaf Devletleri’nin Rusya’yla bağlantı kuramaması ülkedeki krizi derinleştirerek Ekim Devrimi’nin yolunu açmış ve belki de en önemlisi, Mustafa Kemal tarih sahnesine çıkarak İstiklal Harbi için bir umut ve peşinden gidilecek bir lider olmuştu. 

    Çanakkale, aslında çok eski çağlardan beri tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir coğrafya. Asya-Avrupa ve bugünkü anlamıyla kıta tanımları literatüre girmeden asker kıtalarının güzergahı olmuş. Antik çağlardan günümüze Troas (Troya-Truva) olarak bilinen coğrafyada ilk önemli hadise, MÖ 1184’teki meşhur Troya Savaşı. Aradan geçen 3204 sene zarfında, seyyahlar, azizler, ozanlar, arkeologlar, hırsızlar, mezar kazıcıları, biliminsanları ve tarihçiler hep bu bölgeye taşınmışlar, bu bölgede faaliyet göstermişler. Pers Kralı Darius’un oğlu Xerxes (1. Serhas), Büyük İskender ve erken dönem Bizans’tan, İstanbul’un fethi sonrası 1462’de Boğaz’a yaptırdığı karşılıklı kaleler ile (Anadolu yakasında Kale-i Sultaniye, Rumeli yakasında Kilitbahir) Çanakkale şehrini kuran Fatih Sultan Mehmet’e; dünyanın kaderi bu topraklarda şekillenmiş.

    Donanma Mecmuası, 30 Aralık 1915 

    Tarih kitaplarından edebiyata, üzerine belki de dünyada en fazla eserin yazıldığı Çanakkale, 1915’teki büyük direnişten hemen sonra, hatta henüz muharebeler sürerken önemli ziyaretçileri ağırlamaya başlamıştı. 10 Ocak 1916’da, İtilaf kuvvetlerinin Yarımada’dan çekildikleri günden 1 gün sonra ise, Enver Paşa’nın da katılarak uzun bir konuşma gerçekleştirdiği Meclis-i Mebusan’da, vekiller hep bir ağızdan Çanakkale’de şehitler için bir abide yapılması gerektiğini dile getirmişlerdi. 

    İşte 1915’ten günümüze, Çanakkale harp sahasına gerçekleştirilen en önemli ziyaretler, en önemli ziyaretçiler ve tarihin peşindeki iz sürücüler… 

    TEMMUZ – EKİM 1915

    YUSUF İZZETTİN – EDEBİYATÇILAR

    Veliaht ve yazarlar en tehlikeli cephe hatlarında

    Henüz muharebeler devam ederken, 1915 içerisinde Çanakkale cephesine birçok askerî ve sivil ziyaret gerçekleştirildi. Enver Paşa, Çanakkale cephesini tam 14 kez ziyaret etmişti. 19 Temmuz 1915 tarihinde ise Veliaht Yusuf İzzettin Efendi cepheye geldi. Bu ziyaretin, günlük gözetleme uçuşlarını yapan İtilaf uçaklarının dikkatini çekmesi üzerine, düşman donanması veliahtı hedef almış; bu tehlike karşısında konvoy, ağaçların arasında saklanmak zorunda kalmıştı. Saldırı sırasında dağ topuyla mukabele etmek isteyen Topçu Yüzbaşı Haydar Efendi, Topçu Üsteğmen Mehmet Ali ve iki topçu eri şehit olmuştu.

    Heyet-i Edebiyye ile Çanakkale cephesine gelen yazarlar, Gelibolu Mutasarrıfı İbrahim Süreyya (Yiğit) ile beraber 5. Ordu Karargahı’nda. 
    Arap İlim Heyeti’nin 22 Ekim günü Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’i Kumköy’de ziyareti sırasında Beyrut Müftüsü Mustafa Neca Efendi (en sağda) hitap ederken. Mustafa Kemal’in hemen solunda 4. Ordu Müftüsü Essad eş-Şukayri. 

    Savaş sırasında en önemli sivil ziyaretler ise cepheye birkaç kez gelen Edirne Valisi Hacı Adil, Sivas Komisyonu, Arap İlmi Heyeti, Meclis-i Mebusan üyeleri ve Heyet-i Edebiyye tarafından gerçekleştirildi. Muharebelerin en şiddetli aylarında gelen Heyet-i Edebiye’de Ağaoğlu Ahmet, Orhan Seyfi (Orhon), Enis Behiç (Koryürek), Celal Sahir (Erozan), Hıfzı Tevfik (Gönensay), Hakkı Süha (Gezgin), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), ressam Çallı İbrahim, ressam Nazmi Ziya, Selâhaddin (eski Darüleytam müdürü), Ali Canip (Yöntem), Ömer Seyfettin, Mehmet Emin (Yurdakul), Muhiddin (eski Tanin gazetesi muharriri), Bestekar Ahmet Yekta (Madran), Yusuf Razı Bey ve İbrahim Alâeddin (Gövsa) vardı. Zaman zaman büyük tehlikelerle yüzyüze kalarak harp sahalarını dolaşan heyet, 10 günlük ziyaretini tamamlayarak 22 Temmuz 1915’te bölgeden ayrılmıştı. 

    Diğer önemli sivil heyet ziyareti ise 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın mesuliyet alanı olan Suriye-Irak-Filistin bölgelerinden gelen Arap İlim Heyeti’ninkidir. Heyet 22 Ekim günü Mustafa Kemal’i de ziyaret etmiş, Ebabil gazetesi sahibi Hüseyin el-Habbal, Mustafa Kemal için yazdığı bir şiiri okumuştu. 

    Veliaht Yusuf İzzettin Efendi maiyetiyle beraber Çanakkale siperlerinde. 

    KASIM 1915

    LILIAN WYLIE

    Muharebe sahasında gizemli bir kadın

    Karşı cephede Çanakkale savaş alanlarına en önemli ziyaret, muharebeler esnasında ölen Yarbay Charles Doughty-Wylie’nin mezarını ziyaret amacını taşıyordu. 26 Nisan 1915’te, İtilaf güçleri Seddülbahir’de karaya çıktıktan 1 gün sonra ölen Yarbay Doughty-Wylie, köyün hemen dışına gömülmüştü. Bugün de aynı yerde (Yarımada’daki tek bireysel mezar) yatan Doughty-Wylie’yi ziyarete gelen ise, eşi Lilian Wylie’ydi (Yarbay Charles Doughty, evlendikten sonra karısına olan saygısı nedeniyle onun da soyadını kullanıyordu. Aynı şekilde daha önce Türkiye’de görev yaptığı için Türk insanını sayıyor-seviyor ve bu nedenle muharebe sırasında silah taşımıyordu). 

    Savaşın şiddetinin azaldığı dönemde, Kasım 1915’te kıyıya yanaşan bir filikadan, herkesin meraklı bakışları arasında bir kadın inmişti. Yüzü bir peçeyle kapalı olan kadın, yanındaki subayla birlikte Doughty-Wylie’nin mezarına yöneldi ve buraya küçük bir çelenk bıraktıktan sonra sahile dönüp kendisini bekleyen aynı filikayla uzaklaştı. Yıllar boyunca bu kadının kim olduğu tartışılacaktı. Zira Doughty-Wylie’nin, “Çöl Kraliçesi” lakaplı ünlü arkeolog ve ajan Gertrude Bell’le de platonik bir ilişkisi vardı. Yazarımız Muzaffer Albayrak’ın dergimizde (NTV Tarih-Nisan 2009) 12 yıl önce “Seddülbahir’de Yalnız Bir Mezar” yazısıyla ortaya koyduğu belgeler ile Eylül 2019’da araştırmacı Brian Cleary’nin sunduğu “Gelibolu’nun Gizemli Kadını” (The Mystery Woman of Gallipoli) başlıklı tebliğinde sunduğu belgeler; Kasım 1915’te Doughty-Wylie’nin mezarını ziyaret eden kadının eşi Lilian olduğunu kesinleştirdi. Böylece bu ziyaret, Çanakkale muharebe alanlarına bir kadın tarafından yapılan ilk özel ziyaret olarak tarihe yazıldı (Muharebeler esnasında daha önce çatışma bölgesine gazetecilik -Wanda Zembrzuska- veya sağlık faaliyetleri -Fransız kadın hemşireler- için gelen kadın çalışanlar da vardır). 

    Doughty-Wylie ve eşi Lilian 1907’de Konya’daki İngiliz Konsolosluğu bahçesinde. 

    EKİM 1917

    PRENS KiRiL VE KAYZER WILHELM

    Alman ve Bulgar liderler savaş coğrafyasında

    Gelibolu Yarımadası’ndaki savaş alanlarına Osmanlı müttefiklerinden birçok üst düzey asker ziyarette bulunmuştu. Bunlardan en önemlileri 1917’de Bulgar Prensi Kiril ve Alman Kayzeri Wilhelm’in ziyaretleridir. Bulgar Prensi Kiril, yanında General N. Zhekov, General R. Petrov ve diğer subaylardan oluşan bir askerî delegasyonla önce İstanbul’a gelmiş, Sadrazam Talat ile görüştükten sonra Yarımada’yı ziyaret ederek Liman von Sanders eşliğinde harp sahasında incelemelerde bulunmuştu. 

    Kayzer 2. Wilhelm ise 15 Ekim 1917 tarihinde İstanbul’a gelmişti. 1 gün sonra Çırağan Sarayı’ndaki askerî tören sonrası Yavuz zırhlısına geçen Kayzer Wilhelm, kendisini karşılayan Enver Paşa ile üç torpidonun eşliğinde 22.30 civarlarında Çanakkale’ye gitmek üzere hareket etti. 17 Ekim günü saat 09.00’da Çanakkale’de karaya çıkan imparator otomobille Hamidiye Tabyası’na geçti. Müstahkem mevkiini gezen 2. Wilhelm’e deniz savaşları sırasında batırılan bir İngiliz gemisinin maketi hediye edildi. Tahtadan kalem kutusu şeklindeki gemi maketinin üzerinde “Çanakkale-18 Mart 1915” ibaresi bulunuyordu. 2. Wilhelm daha sonra Gelibolu Yarımadası’na geçerek Anafartalar, Arıburnu ve diğer muharebe alanlarını gezdi. 2. Wilhelm’i taşıyan Yavuz zırhlısı saat 18.00’de İstanbul’a dönmek üzere hareket etti. 

    Kayzer Wilhelm, Amiral Usedom ve Amiral Merten paşalar ile birlikte harp sahasını tetkik için geldiği Çanakkale’de. 

    ŞUBAT 1919

    CHARLES BEAN

    Çanakkale’yi evi sayan Avustralyalı tarihçi

    Ekim 1918’deki ateşkes sonrası, savaşın galipleri Gelibolu Yarımadası’nda hayatını kaybeden askerleri için mezarlık yapma işine giriştiler. 14 Şubat’ta Yarımada’ya gelen Charles Edwin Woodrow Bean, muharebelerin başından sonuna kadar görev yapmış bir gazeteciydi. Sonrasında 1. Dünya Savaşı Avustralya Resmî Tarihi’nin de yazarı olacak Bean, savaş tarihi yazımındaki resmî klişeleri ortadan kaldıran, siperdeki asker tanıklıklarını öne çıkaran bir öncüydü (23 bin sayfayı bulan günlük ve notlarına internet ortamından ücretsiz olarak ulaşılabilir). 

    Bean muharebeler boyunca silah taşımadı ve bir akademisyen veya eğitimli bir tarihçi olmamasına rağmen, yazdıkları dünya çapında bir etki oluşturdu. 

    Charles Bean’in harp sahası üzerinde çizdiği eskizlerden biri. 

    Bill Sellars’ın dergimizde detaylı olarak konu ettiği (NTV Tarih-Aralık 2009) Bean’e, 1919’da tekrar geldiği muharebe sahasında özellikle Türk pozisyonlarını iyi bilen ve savaş sırasında 57.Alay-3. Tabur komutanlığı yapan Binbaşı Zeki Bey eşlik etmişti. 6 hafta boyunca yanındaki heyetle beraber muharebe sahalarında incelemeler yapan, fotoğraf çeken ve çok sayıda askerin tanıklığına başvuran Charles Bean’in bu yolculuğu ve yaşadıklarını anlattığı Gallipoli Mission adlı kitabı ancak 1948’de yayımlanacaktı. 

    Şiddetli çarpışmaların olduğu ateş hatlarında derinlemesine inceleme yapan Charles Bean, birçok noktanın eskizlerini de çizdi. Bean’in Çanakkale külliyatı “resmî tarih” anlayışını tarihe gömdü; zira Avustralyalı-İngiliz-Yeni Zelandalı komutanların karar ve uygulamalarına dair eleştiriler de kitaplarında yer aldı. Gallipoli Mission kitabındaki “Enter Mustafa Kemal” (Mustafa Kemal Sahneye Çıkar) adlı bölüm ise, Mustafa Kemal’in özellikle muharebelerin ilk günü ortaya koyduğu olağanüstü performansı, arazi detayları ve tanıklıklarla yansıtan bir temel referans niteliğindedir. 

    Bean’in dört yıl sonra Çanakkale’ye yaklaşırken, uzakta Kocaçimen silsilesini gördüğünde “Eve döndük” demesi, sonraki yıllarda her milletten tüm tarihçilerin ortak duygusunu ifade eder. 

    Avustralya Tarih Misyonu, Charles Bean ve Binbaşı Zeki Bey, Çanakkale muharebe sahası üzerinde Bombatepe (Hill 60) yakınlarında. 

    EYLÜL 1924

    KÂZIM KARABEKİR

    14. Tümen Komutanı Kerevizdere siperlerinde

    Muharebeler sırasında 14. Tümen komutanlığı yapan Kâzım Karabekir, yeni kurulan cumhuriyetin hem milletvekili hem 1. Ordu Kumandanı olduğu sırada, 14 Eylül 1924’te Çanakkale’yi ziyaret etmişti. Karabekir, sabah 10.00 sularında Hızır Reis gambotu ile Ayvalık’tan Çanakkale’ye hareket etmiş, 19.30 sıralarında antik Troya şehrini gezmişti. 15 Eylül’de Kumkale hizasından Seddülbahir’e doğru harekete geçmiş, seyahatin bu bölümünü şöyle nakletmişti : “Boğaz’a girerken Fransız, İngiliz abideleri insanı pek müteessir ediyor. Kerevizdere’de 11.30’da sahile çıktım. Tarafeyn birinci sahra siperlerini 3 saat yaya gezdik. Her karışında kemikler, kafalar, birkaç parça demir var. Fransız torpillerinden (karakedi dediğimiz) bir tane hatıra aldım. Fransızlar son hatlarına abide dikmişler, buraya kadar geldik diye. 02.30’da vapura döndük. 04.15 Çanakkale’ye”. 

    Karabekir 16 Eylül günü Çanakkale merkezde bulunan, şehitlik, askerî yapılar ile tabyaları ziyaret ettikten sonra 17 Eylül’de İstanbul’a hareket etmişti. 

    1924’te 1. Ordu Komutanı ve aynı zamanda milletvekili olan Kâzım Karabekir Paşa, Çanakkale’de bulunan Anadolu Hamidiye Tabyası’nda. 

    1925-1934

    MUSTAFA KEMAL

    Reis-i Cumhur, Yarımada’ya 5 kez geldi

    Mustafa Kemal, cumhurbaşkanı sıfatı ile Çanakkale’yi 1925- 1934 arasında beş kez ziyaret etti. İlk gelişi olan 1925’te karaya çıkmadan Gelibolu Yarımadası’nın etrafında dolaşarak, manevi kızı Afet İnan’a harp ile alakalı çeşitli bilgiler vermişti. Afet İnan bu gezi ile alakalı olarak daha sonradan şunları yazacaktı: 

    “Yıllarca sonra, Atatürk cumhurbaşkanı olarak vapurla Çanakkale Boğazı’nı geçiyordu. Gelibolu’ya çıkıp eski savaş sahasını beraber görmeyi arzu etmiştim. Fakat O’nun kaptana emri şu oldu: ‘Boğazı geçip batı kıyılarına doğru gidiniz’. Şimdi, tam düşman donanmasının çıkarma yaptığı yerde, Suvla limanında idik. Atatürk o günleri yeniden yaşar gibi anlatıyor ve karanın denizden görünen bölümünde, Türk kuvvetlerinin bulunduğu yerleri eliyle işaret ediyordu. Fakat birdenbire denizden çok iyi görünen bir geçit yerine gözlerini dikmişti. ‘İşte burası daimi top ateşi altında bizi tehdit eden yerdir. İrtibat temin etmek için geçen askerlerimiz maalesef burada büyük zayiata uğradılar’ demiş ve ilave etmişti, ‘Anafartalar ve Conkbayırı muharebesi, muhakkak ki tarihin en yakın cepheli bir savaşıdır…” 

    Gazi’nin muharebe alanlarını ziyaretine dair haber (Milliyet, 2 Eylül 1928). 

    Mustafa Kemal’in bizzat harp sahasına ayak bastığı ziyareti 1 Eylül 1928 tarihindedir. Bu tarihte Ertuğrul Yatı ile Dolmabahçe’den Çanakkale’ye hareket etmişti. O gün Çanakkale’de valiliği ve belediyeyi ziyaret etmiş; yeni harflerin öğretimi konusundaki çalışmaları denetleyip halkla konuşmuş; kalabalıktan pek çoğunu kara tahtanın başına çağırarak cümleler yazdırmış; insanların öğrenme heyecanı ve isteğinden çok memnun olmuştu. Saat 16.00’da Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar’ı gezerek harp anılarını tazeleyen Gazi, 2 Eylül akşamı İstanbul’a dönecekti. 

    Mustafa Kemal, maiyetiyle birlikte Anafartalar harp sahasını tetkik ederken (1928). 

    YAZ AYLARI 1926

    MEHMET NİHAT BEY

    Harp tarihimizin kurucusu

    Hakkında çok detaylı bilgiye sahip olamasak da 1927’de harp sahasına öyle bir ziyaret var ki, insan “keşke ben de orada olsaydım” demekten kendini alamıyor. Çanakkale cephesinde de görev almış olan Türk harp tarihinin duayeni Mehmet Nihat Bey (Bursalı) ve tarihçi Prof. Dr. Yusuf Akçuraoğlu, 1927 yazında harp sahasına gitmişler ve arazi üzerinde en ince ayrıntısına kadar muharebeleri tartışmışlardı. Hakkında çok fazla bilgi bulunmayan bu ziyareti, Akçuraoğlu’nun Nihat Bey’e 1928’de (henüz vefat etmeden) gönderdiği mektuptan öğreniyoruz. Akçuraoğlu mektubunda bu ziyareti şu cümlelerle anlatıyor: 

    Modern Türk harp tarihinin kurucusu Bursalı Mehmet Nihat Bey ve 1926’da verdiği konferansın sonradan yayımlanan kitabı: Büyük Harpte Çanakkale Seferi 

    “Muhterem meslektaşım, beyim efendim. Geçen yaz, kutsal bir görevi ifa için Çanakkale’ye gittiğimiz zaman, Anafarta açıklarından Türk’ün ve Türk’ün büyük rehberinin ebedi bir fahr ve şeref abidesi olan yamaç, sırt ve dereleri göstererek, oniki yıl önce oralarda cereyan eden büyük olayları, geniş ilminize dayanan fasih lisanınızla anlatıp canlandırmıştınız. En necib hislerimizi yükselten bu eğitici sohbetleriniz sırasında Fransız kurmay subaylarından Binbaşı Larcher’nin Türk Harbi’ne dair bir kitabı çıkmış ve seçkin tarafınızdan düzeltilmeye muhtaç olduğunu öğrenmiştim”. 

    HAZİRAN 1931

    HENRI GOURAUD

    Kolunu Seddülbahir’de bıraktı 16 yıl sonra aynı yere döndü

    General Gouraud, Anadolu yakasından İntepe topçularının attığı topun tesiri ile Seddülbahir Kalesi yanında kolunun koptuğu noktada. 

    Çanakkale’de Seddülbahir cephesinde bulunan Fransız Seferî Kuvvetler Komutanı Henri Gouraud, 30 Haziran 1915’te İntepe topçuları tarafından atılan ve yanına düşen bir top mermisi nedeniyle bir kolunu kaybetmişti. 16 yıl sonra Türk Devleti’nin misafiri olarak 2 Haziran tarihinde Türkiye’ye gelen Gouraud, Ankara’da Mustafa Kemal tarafından kabul edilmişti. Atatürk kendisi için yanındakilere “Türk topraklarında yatan onun şerefli kolu, memleketlerimiz arasında son derece kıymeti bir bağdır” demiştir. 

    General Gouraud, Fransız Mezarlığı ve kendisinin yaralandığı noktada yapılan anıtın açılışları için 8 Haziran 1931 akşamı Marmara vapuru ile İstanbul’dan Çanakkale’ye geldi. Bu sırada içerisinde Fransız yazar Claude Farrère’in de bulunduğu Tadla ve Patris gemilerindeki 600 Fransız da açılış törenleri için Çanakkale’ye hareket etmişti. 9 Haziran günü Morto Koyu’na inen General Gouraud, Claude Farrère ve dönemin Fransız Büyükelçisi Charles Pineton de Chambrun, Fransız Mezarlığı’nın resmî açılışını gerçekleştirdiler. Açılış törenine Büyükelçi Chambrun’ün konuşması damga vurmuş, herkesi derinden etkilemişti. 

    General Gouraud ise Mustafa Kemal ile karşı karşıya cereyan eden muharebeleri, Türklerin kahramanlık ve âlicenaplıklarını anlatmış; bir Fransız askerini kurtaran yaralı bir Türk zabitinin ölürken bahsettiği Türk-Fransız dostluğunun tahakkuk ettiğini aktarmıştı. Sonrasında Bouvet zırhlısının 18 Mart günü battığı Erenköy Koyu’na yanaşarak denize çelenk bırakma töreni yapılmış; ardından o tarihlerde tek Türk Anıtı olan Arıburnu/Cesarettepe’deki Mehmet Çavuş Abidesi’ne çelenk bırakılmıştı. 

    Fransız Mezarlığı’nın açılışı için Türkiye’ye gelen General Gouraud, yazar Claude Farrère ile birlikte bugünkü defin alanına doğru ilerliyor. 

    AĞUSTOS 1933

    NİHAL ATSIZ

    Muharebe arazilerini adım adım dolaşan bir öncü

    Nihal Atsız ve kafilesi, 1933’te İngiliz Helles Anıtı’nın önünde. 

    Türk tarafında Çanakkale muharebe alanlarına ilk ayrıntılı araştırma gezisi, 1933’te Nihal Atsız ve arkadaşları tarafından gerçekleştirildi. 3 Ağustos akşamı Sirkeci’den kalkan Selâmet vapuruyla yola koyulan kafile; 4-11 Ağustos arasında sırtlarında 20 kg.’lık bir yükle Seddülbahir’den Anafartalar’a cepheyi adım adım dolaşmıştı. Kafiledeki tek kadın ve bu yürüyüşün fikir sahibi olan Tolunay, “cepheye cephane taşıyormuşum gibi geliyor” diyecekti. 

    Bu yürüyüş, Türk harp tarihi açısından iki önemli özelliği ile önplana çıktı. İlki, bugün kaybolmuş, fakat Atsız ve arkadaşlarının yürüdüğü tarihte halen varolan Türk anıtlarının resmedilerek tarihe kayıt düşülmüş olmasıdır. Ayrıca Atsız, bu ziyareti Çanakkale’ye Yürüyüş kitabında anlatarak bizlere miras bırakmıştır. İkincisi ise, harp sahasının “indi-bindi turizm” şekliyle ziyaret edilmesinin nitelik açısından içler acısı durumunu ortaya koymasıdır. 

    NİSAN 1934

    STANTON HOPE VE DENİZCİLER

    İngiliz askerleri 19 yıl sonra Çanakkale’de

    Stanton Hope’un muharebe alanlarına yapılan ziyareti konu alan 1934 baskısı kitabı. 

    Çanakkale’de savaşmış ve aynı birliğe mensup 213 asker 1934’te toplu hâlde harp sahasına geri döndü. Kraliyet Deniz Piyade Tümeni bünyesinde savaşmış bu askerler, dernekleri (Royal Naval Division Association) aracılığıyla başvurarak aileleri ile birlikte cepheyi ziyaret etmek istediklerini ve bunun için kendilerine bir gemi verilmesini talep etmişlerdi. 20 Nisan 1934 tarihinde Duchess of Richmond gemisiyle Liverpool’dan hareket eden gemide, askerlerin aileleri de vardır. Yolculuk boyunca her gün haritalar üzerinde tüm muharebeler ayrıntılarıyla etüt edilir. Gemi 30 Nisan günü Eceabat’ın kuzeyindeki Kilye Koyu’na demir atar. 

    Çanakkale Valiliği bir yemek tertip eder ve Türk gaziler de davet edilir. Heyette bulunan Stanton Hope’un Gallipoli Revisited adıyla yayımladığı eserden öğrendiğimiz kadarıyla, 30 Nisan günü harp sahasına çıkan İngiliz veteranlar 3 Mayıs’a kadar harp sahasını dolaşmıştır. Bu ziyarette en unutulmaz manzara, 2. Deniz Piyade Tümeni’nden M. D. Blackburn’un, hâlâ ayakta duran tümen karargahları Backhouse Post önünde 19 yıl sonra verdiği poz olarak tarihe kalacaktır. 

    Harp sahasına bu defa dost olarak geri dönen İngiliz deniz piyadelerinden M. D. Blackburn, 19 yıl önce görev yaptığı arazideki karargahın önünde. 

    1935

    AFET İNAN

    Tarih Kurumu savaş arazisine çıkıyor

    Çanakkale muharebelerinin 20. yılında, Türk sosyolog/tarihçi Afet İnan, Türk Tarih Kurumu heyeti ile birlikte harp sahasına gelir. Afet İnan bu tarihî ziyareti daha sonra şöyle aktaracaktır:

    “1935 yılında Türk Tarih Kurumu üyeleriyle tarihî bir gezi düzenlemiştim. Düzenlenen programımızda ilk uğradığımız yer Anafartalar ve Conkbayırı olmuştu. 20 yıl sonra bir savaş alanında dolaşmanın heyecanını duyuyordum. Toprağa basarken aziz şehitlerimizi rahatsız etmekten korkar gibiydim. Hakikaten, ayaklarımıza ilişen boş kovanlar, bir mermi parçası veya ayakkabılar içinde insan kemiklerine rastlamamak mümkün değildi. Bu topraklarda kanlarını döken vatan savunucularının gönüllerde yaşayan anılarına saygı ve ruhlarının şad olması için dualarla ayrılırken, mütevazı Mehmetçik Anıtı karşısında yükselen yabancı anıtlara da hayranlıkla bakmıştım. Bu seyahat dönüşü Atatürk’e duygularımı anlatırken, bizim de orada niçin büyük bir anıt yapmadığımızı sordum. O, bana şu cevabı vermişti: ‘Evet doğru, biz de Mehmetçiğimizi anmak için büyük, çok büyük abideler yapmalıyız, fakat bu bir zaman ve imkan meselesidir. Ancak seni tatmin etmek için söyleyeyim ki bu toprakların Türk hudutları içinde kalmasıyla, Mehmetçik en büyük abideyi bizzat kurmuştur’… Memleket, abidelerle, maddi ve manevi eserlerle tarihî anılarını yaşatır. Çünkü genç nesiller sadece tarih yapraklarında okuduklarıyla değil, vatan topraklarında gördükleri tarihî abidelerle, ulus sevgisi içinde, bu vatanı korumak amacını güdeceklerdir…” 

    EYLÜL 1936

    KRAL 8. EDWARD

    Majestelerinin harp sahasını ziyareti

    Kral Edward’ın ziyareti ile ilgili 5 Eylül 1936 tarihli Akşam gazetesinde çıkan haber. 

    İngiltere Kralı 8. Edward, 1 Eylül 1936’da Nahlin yatıyla Türkiye’ye doğru yola çıkar. Kral İstanbul’dan evvel Çanakkale harp sahasını ziyaret edecektir. 3 Eylül sabahı Kocatepe ve Adatepe gemilerindeki Türk heyet, Suvla Körfezi açıklarında kralı karşılar. Burada Fahrettin Altay, yanındaki iki tercüman, İngiliz Büyükelçiliği’nden Mr. Woods ve Savaş Mezarlıkları (CWGC) memuru, Nahlin yatına çıkarlar. Fahrettin Altay, kralın inceden inceye, uzun uzadıya haritalar ve dürbünle araziyi tetkik edip, önündeki kitap sayfalarını karıştırdığını anlatır. Anafartalar Limanı önlerinden Arıburnu’na doğru geldiklerinde aynı titizlikle harp sahasını inceler. Kabatepe önlerinde Alman Denizaltısı U21’in 1915’te batırdığı Triumph zırhlısında ölen İngiliz askerlerinin anısına saygı duruşu ve denize çelenk bırakma töreni yapılır. Seddülbahir’de karaya çıkılır ve Tekke Koyu civarındaki tetkiklerden sonra Kirte (Alçıtepe) köyüne gelinir. Öğleden sonra Arıburnu cephesini dolaşan kral, buradaki tünelleri ve ateş hattında birbirine 8-10 metre mesafedeki siperleri bizzat fotoğraflar.

    İngiltere Kralı 8. Edward ve maiyeti Seddülbahir iskelesinden karaya çıkarken. Yanlarında onlara eşlik eden Fahrettin Altay. 

    AĞUSTOS 1952

    AKER-ADİL-BELEN-ALTAY…

    Gazi komutanlar 37 yıl sonra aynı yerde

    Takvimler 1952’yi gösterdiğinde Ordu Temsil Bürosu’ndan Yarbay Cemal Yıldırım Anafartalar Zaferi’nin 37. yıldönümü münasebetiyle Çanakkale’ye bir gezi tertip etti. Bu ziyaret ile 37 sene önce Çanakkale’de savaşan kahramanlar Etrüsk gemisi ile Çanakkale harp sahasına döndü. Kimler yoktur ki… 27. Alay Komutanı Albay Şefik Aker, Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı ve 12. Tümen Komutanı Selahattin Adil, Fahri Belen, Fahrettin Altay ve daha niceleri… 

    Çanakkale gazilerinin Ağustos 1952’deki muharebe sahasını ziyareti. Solda üst sırada Şefik Aker. 

    Merasim için o zaman tek Türk anıtı olan Mehmet Çavuş Anıtı’na gidilir. Civar köylerden gaziler tören alanındadır. Şefik Aker alana geldiğinde Kurucadereli (Kocadere) ihtiyar gazi Mehmet Ünlü ile eski alay komutanı birbirlerine sarılıp öpüşür. Konuşma sırası Aker’e geldiğinde, düşman karşısında titremeyen askerin sesi titremektedir. Buradaki merasimden sonra Conkabayırı’na geçilir. Şair Behçet Kemal Çağlar, bir harp sahasının nasıl vücut bulduğunu şu vurucu sözlerle ifade eder: “Biz destanı hep yazı ile sözle olur sanırdık. Meğer taşla da toprakla da destan olurmuş. Burada taşlar konuşuyor, topraklar konuşuyor”. 

    Gazi komutanlar muharebe sahası ziyareti öncesi Etrüsk gemisinin önünde. 

    NİSAN 1965

    ANZAC’LAR

    Muharebelerin 50. yılında eski düşman, yeni dostlar…

    Muharebelerin 50. yılında, Avustralya ve Yeni Zelandalı veteranlar için Çanakkale’ye bir gezi düzenlenlenir. 230 gazi ve aileleri önce uçakla Atina’ya gelir; oradan Karadeniz gemisi ile Çanakkale’ye yönelirler. 24 Nisan günü Anzak Koyu önlerinde demirleyen gemide bulunanlar, ertesi sabah bugünkü şafak ayinine benzer bir tören için karaya çıkarlar. Aynı gün eski askerler mezarlıkları ziyaret eder. Sonrasında Çanakkale Cumhuriyet Meydanı’ndan yapılan törende Türk gaziler ve tören görevlileri Anzak askerlerini karşılar. 50 yıl önce birbirini öldürmeye çalışan insanlar, bu defa yanyana gelir, el sıkışır. Bu ziyaretin tüm detayları Prof. Ken Inglis tarafından fotoğraflanacak ve sonrasında Letters From A Pilgrimage adlı eserde biraraya getirilecektir. 

    Avustralyalı ve Yeni Zelandalı veteranlar, tam 50 yıl sonra yine Anzak Koyu’ndan karaya çıkıyor. Ken Inglis’in objektifinden… 

    EKİM 1971

    2. ELIZABETH VE AİLESİ

    Kraliçe, kral ve prenses saygı yolculuğunda…

    Tarihler 18 Ekim 1971’i gösterirken Kraliçe 2. Elizabeth, eşi Kral Philip ve kızı Prenses Anne ile birlikte Ankara’ya gelir. Kraliçe 18- 19 Ekim’de Ankara’da temaslarda bulunur; 20 Ekim’de İngiliz-Türk ortak fabrikası olan BMC’yi ziyaret eder, 21 Ekim’de Kuşadası, Efes ve Selçuk’u turladıktan sonra 22 Ekim sabahı Çanakkale’ye gitmek üzere kraliyet yatı Brittania ile İzmir’den ayrılır. Bir kruvazör eşliğinde Çanakkale Boğazı’na giren Brittania, Boğaz’dan içeri girerken 21 pare top atışı ile karşılanır. İlk durak Çanakkale Şehitler Abidesi’dir. Kraliçenin çelenk koyduğu taşın üzerinde Mehmet Akif’in meşhur şiirinin ilk kıtası yer alır. Kraliçe hatıra defterine “iki ulusun birbirlerine karşı ebedi bir saygı kazandıkları Gelibolu savaşlarında şehit olanlara layık bir abide…” sözlerini yazar. Abide’nin altındaki müzenin açılışı gerçekleşir ve Çanakkale Harp Müzesi’nin ilk ziyaretçisi Kraliçe 2. Elizabeth olur. 

    Sonrasında, uzun yıllardır İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarlıkları Komisyonu’nun (CWGC) Türkiye yöneticisi Erol Baycan madalya ile taltif edilir. Kraliçe Fransız Mezarlığı’nı; ardından 1915’teki savaşta hayatını yitiren tüm İngilizlerin anıldığı Seddülbahir’deki bulunan Helles Anıtı’nı; Lone Pine’daki Avustralya mezarlık ve anıtını; Conkbayırı’ndaki Yeni Zelanda Anıtı’nı ziyaret eder. 

    Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip Helles Anıtı önünde saygı duruşunda. 

    1994-(∞)

    ALDOĞAN-SNELDERS

    Modern zamanların savaş arkeologları

    Mustafa Kemal’in ilk gün güzergahı Atlas Dergisi’nin Nisan 2005’teki kapak konusuydu 

    Henüz çocuk olduğu 1950’lerde Çanakkale harp sahası ile tanışan Şahin Aldoğan, daha sonra babası gibi asker olmak için Deniz Harp Okulu’na girdiğinde de her fırsat bulduğunda Gelibolu Yarımadası’na geldi; geceleri çoğunlukla arazi üzerinde konakladı. Bu sırada henüz hayatta olan Şefik Aker, Şemsettin Çamoğlu gibi gaziler ile karşılaştı, onlarla tanışma fırsatı buldu. Diğer taraftan Alçıtepe, Büyük ve Küçük Anafarta, Bigalı ve Kocadere köylerinde halen hayatta olan gazilerle tanıştı; onların tanıklıklarını kaydetti. 

    12 Mart 1971 Muhtırası’nın ardından bir süre hapishanede “ağırlanan” Teğmen Aldoğan, ordudan ayrılarak özel sektörde çarkçıbaşı olarak gemilerde çalışmaya başladı. Çanakkale Savaş alanları ile arasındaki bağ kopmadı, fırsat buldukça gelip gitmeye devam etti. 1994’te yaşanan yangın sonrası harp sahasının izleri kaybolmadan tekrar araziye döndü ve artık yaşamını tamamen savaş coğrafyasında sürdürmeye başladı. 

    Çanakkale’de muharebe arazilerini dolaşan Jul Snelders ve Şahin Aldoğan. 
    FOTOĞRAF: CÜNEYT OĞUZTÜZÜN 

    O zamandan bu zamana birçok Çanakkale sevdalısının ustası-hocası olan Aldoğan, tüm sektörlerdeki muharabelerde yaşanan önemli tüm hadiseleri bugünkü coğrafya üzerinde birebir eşleyebilen müstesna bir arazi uzmanı tarihçi. Siperin Ardı Vatan ve Çanakkale Muharebe Alanı Gezi Rehberi adlı iki ortak kitabı, yüzlerce makalesi var. 

    2006’da kaybettiğimiz Belçikalı Jul Snelders ise özellikle Çanakkale literatüründeki bilgilerden hareketle İtilaf kuvvetleri askerlerinin arazideki hareketlerini ve izlerini ortaya çıkarmış; dönemin henüz gelişen bilgisayar teknolojisiyle tarihî görüntüleri eşleyerek, muharebe sahalarına farklı bir gözle bakmamızı sağlamıştı. 

    Yazdıkları ve anıları, bugün nice Çanakkale sevdalısının, zaman yolcusunun güzergahını aydınlatıyor.

  • Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Mustafa Kemal’in Amasya’da yaptığı çağrı karşılık bulmamış, Temmuz ayında Sivas’a gelen olmamıştı. 4 Eylül’de toplanan Sivas Kongresi’nde ise katılım düşük düzeyde kalmıştı. Fakat gerek kongrede alınan kararların etkisi, gerek sonrasında yaşananlar, Sivas’ı Millî Mücadele’nin kritik duraklarından biri haline getirdi.

    Sivas Kongresi, okul kitaplarımızda anlatılan kongre olmaktan çok uzaktır. Örneğin okul kitaplarımızda, Sivas’ta bir kongre toplanmasına Erzurum Kongresi’nin kapanması sırasında karar verildiği söylenmez. Böylece öğrenciler, Sivas Kongresi’nin 22 Haziran 1919’da ilan edilen Amasya Genelgesi’nde sözü edilen kongre olduğunu sanırlar. 

    Halbuki Amasya’dan yapılan çağrı cevapsız kalmış, Sivas’a Temmuz ayında gelen olmamıştır. Bunun nedeni, Mustafa Kemal Paşa’nın, çağrısını yaparken, herhangi bir toplumsal hareketin temsilcisi olmamasıdır. Nitekim Erzurum’a gidip oradaki kongreye ısrarla katılmak istemesi de bu başarısızlık üzerine toplumsal bir meşruluk kaynağına ihtiyacı olduğunu anlamasının bir sonucudur. 

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Sivas Kongresi’ nin yapıldığı tarihi hükümet konağı
    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Heyet-i Temsiliye Fotoğrafta en ön sırada oturan, Sivas Kongresi’ndeki Heyet-i Temsiliye üyeleri (soldan sağa): Albay “Kara” Vasıf Bey – Ömer Mümtaz Bey – Rauf (Orbay) Bey – Şeyh Hacı Fevzi (Baysoy) Efendi – Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa – Bekir Sami (Kunduh) Bey – Ahmet Rüstem (Bilinski) Bey – Hüsrev Sami (Kızıldoğan) Bey – Mazhar Müfit (Kansu) Bey – İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey. 

    1919’un son üç ayında yapılan Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (ARMHC) yerel örgütlerinin denetiminde geçmiş, sonuçta da sözkonusu cemiyet Meclis’te çoğunluğu ele geçirmişti. Meclis’in 16 Mart 1920’den itibaren çalışamaz hale gelmesi üzerine ertesi ay Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi için yapılan seçimlerde de ARMHC ezici bir üstünlük sağlamıştı. Dolayısıyla, üyeleri arasında daha sonra birçok fikir ayrılığı ortaya çıkacak olsa da hem İstanbul’da Misak-ı Millî’yi belirleyenin, hem de Ankara’dan Anadolu Savaşı’nı yönetenin ARMHC olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle de böylesine önemli bir tarihsel işlevi olan bu cemiyeti kuran Sivas Kongresi’nin yakın tarihimizde oynadığı rol küçümsenemez. 

    Genel geçer tarih anlatımız, Erzurum’daki kongrenin bölgesel, Sivas Kongresi’nin ise ulusal olduğunu söyler. Yukarıda söylediğimiz gibi ARMHC’nin kurulması açısından bakıldığında, bu, temelsiz bir öneri değildir gerçi. Ancak temsil gücü açısından bakıldığında Sivas’ta ulusun temsil edildiğini söylemek imkansızlaşır. Sivas Kongresi’ne katılan delege sayısı, Erzurum’da toplananlardan bile azdı. Birçok il Sivas’a delege göndermemişti. Sivas’ta toplananların neredeyse yarısı ise Erzurum Kongresi’nin seçtiği Heyet-i Temsiliye üyeleriyle sayılarını arttırmak üzere aralarına aldıkları birkaç yeni üyeden oluşuyordu. 

    Öte yandan, kendisi de bu durumun farkında olan Sivas Kongresi’nin Heyet-i Temsiliyesi, yeni bir ulusal kongre çağrısında bulunmuştu. Yani, güncesinde bu çağrı nedeniyle Sivas Kongresi’nin başarısız olduğu sonucunu çıkardığını söyleyen Hacim Muhittin (Çarıklı) Bey’in bu değerlendirmesi çok doğrudur. Ancak Sivas Kongresi sırasında ve hemen sonrasında ortaya çıkan bazı gelişmeler nedeniyle, bu yeni kongrenin toplanmasına gerek kalmamış, sözkonusu gelişmeler Sivas Kongresi’ne bugün tanıdığımız tarihsel önemi kazandırmıştır. 

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Bilindiği gibi İstanbul Hükümeti, Mamuretü’l-Aziz (Elazığ) Valisi Ali Galip Bey’e Sivas Kongresi’ni basarak Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’i tutuklama emrini vermişti. Fakat iki taraf arasındaki şifreli yazışmalar, Sivas Valisi Reşit Paşa’da da aynı şifreyi çözen anahtarın bulunması sayesinde ortaya çıkarılmış ve yayımlanmıştı. Bu girişim, Sivas’takilerce ülkenin kurtuluşu için çaba gösterenleri engellemeye çalışan bir hainlik olarak değerlendirildi ve İstanbul Hükümeti’nin çok zor bir duruma düşmesine neden oldu. 

    Sivas Kongresi’nin toplantı halinde olduğu günlerde yaşanan bir başka gelişme ise Anadolu’nun işgal altında olmayan yörelerinin artık İstanbul’u dinlemez olmalarıdır. Millî Mücadele’nin başlangıç aşamasında İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti, Anadolu’daki birçok vilayet ve mutasarrıflığa 2. Meşrutiyet döneminde İttihatçılar tarafından memurluktan çıkarılmış, dolayısıyla da İttihat ve Terakki zihniyetine, muhalefetten de öte, diş bileyen kişileri atamıştı. Bunlar arasında en azılılar olarak Konya Valisi Kemal, Trabzon Valisi Yahya Galip ve Mamuretü’l-Aziz Valisi Ali Galip Beyler’i sayabiliriz. 

    Ayrıca birçok vali ve mutasarrıf da, yönetsel amirleri olan İstanbul Hükümeti’yle Millî Mücadele arasında sıkışıp kalmış, memur sorumluluklarını siyasal tercihlerin önüne koyan, yani tarafsız kalmaya çalışan kişilerdi. İşte Sivas Kongresi günlerinde bunların hepsi ya Millî Mücadele’den yana tavır almış ya İstanbul’a kaçırtılmış ya da Kuva-yı Milliyecilerce tutuklanmıştı. Hatta Millî Mücadele karşıtlığında ısrarcı davranan bazı kaymakamlar öldürülmüştü. 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, bazı kazalara “millet namına” kaymakam atar olmuştu. Kısacası, Sivas Kongresi’nin kapandığı sıralarda Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin sözü, İstanbul şehrinin tarihî sınırı olan Bostancı’dan ötede geçmiyordu. 

    Son olarak, bu durumun farkında olan Mustafa Kemal Paşa’nın aldığı bir kararı da anımsamamız gerekir. Sivas Kongresi’nin kapanışının ertesinde Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye’ye danışmadan, o günlerde epeyce eleştirilen bir kararla Anadolu’yla İstanbul arasındaki telgraf iletişimini kestirdi. Bunun sonucunda İstanbul’un yalnızlaşması tamamlanmış oldu. Ferit Paşa son bir gayretle, Britanyalılardan Anadolu’ya karşı yapılacak bir harekat için askerî yardım istedi ve bu isteği reddedildi. Bazı Bakanları vatana ihanetle suçlanan ve ülkede sözü artık geçmez olan Damat Ferit Paşa Hükümeti, Eylül sonunda istifa etmek zorunda kaldı. 2 Ekim’de Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulacak, bu hükümet de 7 Ekim’de seçim çağrısını duyuracaktı. Daha Erzurum Kongresi sırasında dile getirilen meşrutiyet isteği sonunda gerçekleşmişti. 

    AMERİKAN MANDASI VE HARF HATASI

    Tarihî bir fiyasko: Turancılık yerine ‘Furancılık’ yazıldı

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Rauf Bey (solda), Mustafa Kemal Paşa ve Bekir Sami Bey, Sivas Kongresi günlerinde. 

    Sivas Kongresi sırasında tartışılan “manda meselesi”nin o kadar da önemli bir mesele olmadığını daha önce yazmıştık (#tarih, sayı 41). Bu konunun önemli bir mesele haline gelmesi, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’taki bir tutarsızlığını, muhafazakâr tarih geleneğinin beceriksizce kullanmaya çalışmasından kaynaklanmıştır. Burada ise, “Atatürkçü” tarih geleneğinin iri kıyım bir fiyaskosundan sözedeceğiz. 

    Mondros Bırakışması’ndan sonra Sèvres Antlaşması’na giden yolda ortaya atılan fakat sonuçta gerçekleşmeyen, Ortadoğu’da bir “Amerikan mandası” fikri vardı. Bu fikir ABD siyasi çevrelerinde pek de sıcak bakılmayan bir fikirdi. Nitekim oralarda yapılan tartışmalar dikkatlice incelendiğinde, Tümgeneral James Harbord başkanlığındaki heyetin Anadolu’ya gelmek üzere yola çıktığı günlerde bile projenin tavsamış olduğu anlaşılıyor. Amerikalılar, Harbord’u Ortadoğu’ya başlangıçta konuşulanlara uygun davranmış olmak için, sonuçta ne yapacaklarını bile bile göndermişlerdir. 

    Bilindiği gibi Harbord ve heyeti Sivas’a, buradaki kongre kapandıktan dokuz gün sonra, 20 Eylül 1919’da gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve diğer Heyet-i Temsiliye üyeleriyle ayrıntılı görüşmeler yapılmış, Harbord’a Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olduğu ve ne istediği açıkça anlatılmıştır. Daha sonra General Harbord, Erzurum’a gitmek üzere yola çıkarken kendisine anlatılanların bir muhtıra biçiminde yazılmasını ve Kafkasya dönüşünde alınmak üzere Samsun’a gönderilmesini istemiştir. Bu muhtıra, İngilizce olarak 24 Eylül 1919 tarihinde yazılmış ve öngörüldüğü gibi Samsun’a yollanmıştır. Daha sonra da General Harbord’un ABD Kongresi’ne sunduğu rapordaki ek belgeler arasında yayımlanmıştır. 

    Metni kimin kaleme aldığını kesin olarak bilmiyoruz ama çok büyük olasılıkla Rauf Bey yazmıştır. “Çok büyük olasılıkla” dememizin nedeni, Sivas’ta o günlerde Rauf Bey’den başka çok iyi İngilizce bilen bir tek eski Washington Büyükelçisi Ahmet Rüstem (Alfred Bilinski) Bey’in olmasıdır. Tahminimizi destekleyen bir veri de Rauf Bey’in daha sonra Harbord’un raporunu okumuş ve anılarında kullanmış olmasıdır. 

    Muhtırada öze ilişkin olmayan ufak-tefek yanlışların yanısıra bir elyazısı hatası vardır ki, yakın zamanlara kadar çok gülünç bir durum yaratıyordu. Metinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olmadığına ilişkin bilgiler verilirken, Turancılıkla hiç ilgilenilmediği, bu fikrin hiç kabul görmeyen, yanlış bir fikir olduğu da söylenmekteydi. Ancak, kullanılan “Touranism” sözcüğü Latin alfabesiyle “T” harfiyle yazılması gerekirken, dalgınlıkla ona çok benzeyen, yalnızca alttaki kıvrımı ters yönde olan “F” harfiyle yazılmış ve ortaya “Fouranism” biçiminde, anlamsız bir sözcük çıkmıştır. İşin ilginç yanı, bu anlamsız sözcüğün İngilizce basılı metinde de bulunmasıdır. 

    Burada karşımıza iki ilginç olasılık çıkıyor: 1) Harbord metni hiç okumadan daktiloya verdi; Turancılığın ne olduğunu bilmeyen memur da yanlışı yineledi; 2) Harbord metni okudu, söylenenin ne olduğunu da anladı ama düzeltmeyi unutup o haliyle daktiloya verdi. 

    Gülünçlüğün daha da katmerlisi, muhtıranın Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıması nedeniyle, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri (1964) başlıklı kitaba Türkçe çevirisiyle alınmış olmasıdır. Metinde iki kez geçen “Fouranism”, birincisinde “dört maddelik hareketler”, ikincisinde de “dört maddelik itham” biçiminde verilmiştir. 

    Metinde başka çeviri yanlışları da vardır. Örneğin “our men of war and merchantmen” sözcükleri “savaş ve ticaret gemilerimiz” olarak çevrilmesi gerekirken, “cengaverlerimiz ve ticaret gemilerimiz” biçiminde çevrilmiştir. Neyse ki “dört maddelik Turancılığı (!)” Kaynak Yayınları Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 4. cildinde düzeltip “Turancılık” demiştir. İlk çeviriyi yapan vatandaşımızın kim olduğunu bilmiyoruz. Belki Turancıydı, belki de işinin ehli değildi. Ama Atatürk’ün bütün eserlerini yayımlayanlar arasında Atatürk’ün çok önemsediği çağdaşlığa yakışmayanlar olduğunu biliyoruz. 

  • Eşsiz yükselişten ‘mecburi iniş’e…

    Eşsiz yükselişten ‘mecburi iniş’e…

    Savaştan yeni çıkmış, imkanları son derece sınırlı bir ülkenin uçak üretimi gibi yüksek teknoloji gerektiren bir alanda yaptığı büyük atılım şaşırtıcıdır. Vecihi Hürkuş, Wright kardeşlerden sadece 20 yıl sonra ilk Türk uçağını üretmiş, ardından pekçok başarılı proje gelmiştir. Mustafa Kemal’in “İstikbal göklerdedir” vizyonuyla hızlı bir yükseliş kaydeden Türk uçak imalat sanayii, onun ölümünden sonra inişe geçecek, 1950’lerden itibaren dışa bağımlı hale gelecektir.

    Çok zengin bir geçmişi olan havacılık tarihi­miz, adeta unutturulmuştur. Memleketimiz­de cumhuriyetin ilanından he­men sonra uçak imal ettiğimizi, bu uçağın test uçuşunu 28 Ocak 1925 günü başarıyla gerçekleş­tirdiğimizi maalesef çok sınırlı sayıda kişi bilmektedir.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün 1925 yılında işaret ettiği “İs­tikbal göklerdedir, çünkü gök­lerini koruyamayan milletler yarınlarından asla emin ola­mazlar” sözü ile birçok özgün proje ve yüzde seksen-doksanı yerli imalat uçaklar yapılmış, bunlar başarıyla uçurulmuş fakat daha sonraki dönemler­de dünyaya mâl olmuş havacı­lığımız ve uçak imalat sanayii­miz bir darboğaza sıkışmıştır.

    Dünya havacılık tarihin­de ilk devrim, Wright Kar­deşler’in uçağının 17 Aralık 1903’te Kuzey Karolina’da ha­vada sadece 12 saniye kala­rak 37 metre mesafe katettiği uçuştur. Türkiye’de havacılı­ğın tarihi yine çok erken bir dönemde, 1911 yılının tem­muz ayında Yüzbaşı Fesâ ve Teğmen Kenan’ın Fransa’da Bleriot uçak fabrikasının uçuş okuluna gönderilmeleri ve 15 Mart 1912 yılında iki adet De­perdussin tipi uçak alınma­sıyla başlamıştır. Uçak ima­latımızın miladı ise Vecihi Hürkuş ve arkadaşlarının Hal­kapınar Tayyare Atölyesinde Vecihi K-VI uçağını ürettikleri tarih olan 24 Haziran 1923’tür.

    1 Açılış
    ‘Babayiğit’ işadamının yerli uçak projesi
    İşadamı Nuri Demirağ’ın ekibi tarafından 1936’da tasarlandığı için NuD-36 adı verilen uçak, Avrupa ve ABD’de de büyük yankı uyandırmıştı. 10 adet üretilen NuD-36’lardan biri, imal edildiği Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası’nın semalarında, 24 Ağustos 1942.

    Atatürk’ün 1 Kasım 1937 yılında TBMM’nin açılış ko­nuşmasında “Bundan sonrası için bütün tayyarelerimizin ve motörlerinin memleketimizde yapılması ve harp sanayimizin de bu esasa göre inkişaf ettiril­mesi iktiza eder” sözü ile gös­termiş olduğu hedefe eninde sonunda ulaşmayı amaçladığı anlaşılmaktadır. 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti kurulduktan sonra çoğu gece Atatürk’ün sofrasında bu konu üzerinde durulmuştur. Sadece yurtdı­şından uçak almayı değil, aynı zamanda kurulacak havacılık sanayii ile bu alanda dünya­da söz sahibi bir ülke olmayı amaçlayan Atatürk, bu yemek­lerden birinde kararlılığını şu sözlerle ifade etmiştir:

    “Eskimiş teknolojileri de­ğil, en yeni teknolojiyi ülkeye getirmediğimiz, getiremedi­ğimiz sürece, yabancı ülkele­re bağımlı olmaktan kurtula­mayız… Eski teknolojileri bize kolaylıklar tanıyarak getiren yabancı devletlerin kurnazlık­larını anlamamak için insa­nın ya kör ya da aptal olması gerekir… Dünya Savaşı biter bitmez, bu kara günlerde kul­lanılan tüm silahlar birdenbi­re demode oluverdi. Almanlar, Fransızlar, İngilizler, Ame­rikalılar ellerindeki bu silah fabrikalarını uzun vadeler ta­nıyarak geri kalmış ülkelere satmaya çalışıyorlar. Neden? Çünkü onlar daha modernle­rini, daha etkili olanlarını ya­pabilecek fabrikalar kurmak­la meşguller. Biz yeni genç bir Türkiye kuruyoruz. Dost düşman ülkelerin geride kal­mış teknolojilerine gereksin­memiz yok. Ya en yenisini ku­rar, onlarla boy ölçüşürüz, ya da biraz daha sabreder, bunu yapabilecek güce erişmemizi bekleriz”.

    Bunun için çok beklemek gerekmeyecektir. İlk uçak fab­rikası olan TOMTAŞ kurula­cak ve 1926’dan itibaren faali­yete geçecek, özel sektör de bu hamleye destek verecektir.

    Nuri Demirağ, Avrupa ve Amerika’da mühendisleriyle birlikte bütün laboratuarları, imalat tezgâhlarını, muazzam ısı fırınlarını, presleri; imalat, plan, proje salonlarını ince­ledikten sonra “Neden kendi uçaklarımızı yapmalıyız?” so­rusuna 1936’da şu cevabı ver­miştir:

    “Avrupa’dan, Amerika’dan lisanslar alıp tayyare yap­mak bir kopyacılıktan ibaret­tir. Çünkü demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise büyük bir kıs­kançlıkla muhafaza edilmek­tedir. Dolayısıyla kopyacılığa devam edilirse, demode şey­lerle boş yere zaman geçiri­lecektir. O halde Avrupa ve Amerika’nın son sistem tayya­relerine karşılık yeni bir Türk modeli yapmak lazımdır”.

    IMG_20130922_0013-KÜÇ
    Dünya kanatlarımız altında
    MKE-4 koduyla üretilen THK-15 “Uğur” eğitim uçağı seri üretim halinde, Etimesgut Uçak Fabrikası, 1950-1954.

    Nuri Demirağ, kurduğu uçak fabrikalarında NuD-36 ve NuD-38 uçaklarının mo­tor haricinde tüm parçaları­nı imal etmiştir. Başarılı ol­duğunda ise motoruna kadar en küçük vidasına kadar imal edeceğini söylemiş, planlamış ve gerçekleştirdiği projelerle bunu yapabileceğini kanıtla­mıştır. Tezi bütünüyle doğru ve geçerlidir. Lisans altında yaptığınız uçak sizin özgürlü­ğünüz değil, bağımlılığınızdır.

    Cumhuriyetin mucizevi uçak fabrikaları serüveninde geriye gidiş, Atatürk’ün vefatı ile başlamıştır. Bu tarihten iti­baren büyük bir politik değişi­me uğrayan Türkiye, bağım­sızlık hedefinden şaşmıştır. Alınan yanlış kararlar netice­sinde 1925’te temelleri atılan ve 1950’de neredeyse tama­men yerli olan THK-15 “Uğur” uçağını (motoru Gazi Uçak Motor Fabrikasında yapılmak­taydı) üreten uçak fabrikala­rımız, siparişler kesildiği için önce MKEK’ye devredilerek şekil değiştirmişler, 1954’te ise tamamen kapatılmışlardır. 1960’lara gelindiğinde Türki­ye’nin, Menderes hükümetle­ri tarafından artık her yönden Amerika’ya bağımlı hale ge­tirildiğini net olarak görmek­teyiz.

    1b
    Tecrübe uçuşu sonrası Vecihi K-VI tayyaresinin önünde kurban kesiliyor, 28 Ocak 1925.

    5 Haziran 1964’te ABD başkanı Lyndon Johnson ta­rafından İsmet İnönü’ye gön­derilen mektupta Kıbrıs’a yapılacak bir harekâtta Tür­kiye’ye hibe edilen uçak ve as­kerî malzemelerin ABD’nin izni olmadan kullanılamaya­cağı bildirilmekteydi. Ger­çek 12 Temmuz 1947’de ABD ile Türkiye arasında yapılan “Truman doktrini” antlaşma­sında yatıyordu. Daha son­ra Marshall Planı çerçevesin­de geliştirilen bu antlaşma ile Türkiye’ye yardım olarak ve­rilen 137 milyon dolar ve hibe edilen 2. Dünya Savaşı’ndan kalma C-47 uçakları ile kul­lanılmış askerî teçhizat İnö­nü’nün yüzüne vuruluyordu. Başbakan İnönü 1964’te karşı­laştığı bu durumu şu sözlerle dile getiriyordu: “Amerika’nın sorumluluğuna inanıyordum, yanılmışım”. Ne var ki uçak ve bomba fabrikaları kapatıl­mış, farkına varılmadan dışa bağımlı olunmuştu. Aslında Mustafa Kemal, 6 Mart 1922 TBMM’deki konuşmasında; “Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bü­tün dersleri Avrupa’dan al­mak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Hâlbuki hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihat­leri ile ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” di­yerek başa gelecekleri net bir biçimde öngörmüştü.

    Mustafa Kemal’in onbeş yıldır sürdürmekte olduğu tam bağımsızlık politikaları daha sonraları aynı cesaretle devam ettirilememiştir. 2. Savaş’ını iz­leyen Soğuk Savaş yıllarında SSCB tehdidine karşı Ameri­ka’ya yanaşılmış, iki kutuplu dünyanın Batılı liderinin ne­redeyse tüm dikte ettirdikle­ri yapılmış, Türkiye’nin kendi uçaklarını üretmesi artık bir hayal olmuştur. Türkiye’yi yö­netenler kendi tasarım uçak­larını imal eder durumda iken siparişlerini THK Etimesgut Uçak veya Nuri Demirağ Uçak fabrikalarına vermeyerek bu fabrikaların kapatılmasına ne­den olmuş, ülke siparişlerini ABD’ye verir duruma getiril­miştir.

    1925’te kurulan Şakir Züm­re Bomba Fabrikası, 1939 yılın­da 300, 500, 1000 kg’lık bombalar ve mayınlar imal etmekte, yaptığı yerli bombalar Kara, De­niz, Hava Kuvvetlerinde kulla­nılmaktaydı. Fabrika yurtdışına da satışlar gerçekleştirmiş, Yu­nanistan, Bulgaristan, Polonya ve Mısır gibi ülkelerden bomba siparişi almıştır. 2. Dünya Sa­vaşı’na giren Yunanistan’la, ül­ke ordusunun bomba gereksi­nimi karşılamak üzere 1937’de imzalanan 1,5 milyon liralık sözleşme Türkiye için büyük bir ekonomik zafer niteliğindedir. 1950’lerden sonra Amerika’ya sipariş verilen uçaklarla birlik­te bomba siparişleri de veril­miştir. Stratejik önem taşıyan Şakir Zümre Bomba Fabrikası ise işçilerinin maaşını soba üre­terek ödeyebilmiştir. Kaybolan bomba yapma kabiliyeti, bizim için çok çarpıcı bir örnek oldu­ğu kadar aynı zamanda acı bir durumdur. Görüldüğü gibi sade­ce uçak yapma kabiliyeti değil bomba yapma kabiliyetimiz de kaybolmuştur.

    7
    Seri üretilen ilk Türk uçağı: THK-15 “Uğur”
    THK Etimesgut Uçak Fabrikası’nda tasarlanan “Uğur” başlangıç eğitim uçağı 1950’li yılların teknolojisine göre dünya standartlarında özelliklere sahipti. THK-15 “Uğur”un üretimine 1949’da başlanmış, fabrikanın MKEK’ya devrinden sonra toplam 84 adet imal edilmiştir. Bunların 60 tanesi Türk Hava Kuvvetleri envanterine girmiş, 1962’ye kadar kullanılmıştır. THK’da ise bu uçaklar 1969’a kadar uçurulmuştur. THK-15’in üretimi, uçak siparişlerinin Amerika’ya verilmeye başlamasıyla 1954’te durdurulmuş, THK Etimesgut Uçak Fabrikası ise lisans altında traktör üretimine geçmiştir.

    Uçak fabrikalarımızın ka­panmasında büyük etkisi olan Max Weston Thornburg’un 1949-1950 yıllarında Türki­ye’nin gelişimi için hazırladı­ğı rapor, bağımlılığa geçiş için çok iyi bir örnek arzetmekte­dir. Çünkü Thornburg raporu­na göre ağır yerli endüstrinin gerekli olmadığı, ihtiyaç duyu­lan araçların Amerika’dan sa­tın alınabileceği, Türkiye’nin bir tarım ülkesi olduğu, plan­larını da buna göre yapması gerektiği yazıyordu ve ne yazık ki bu raporlar hiç tereddüt­süz uygulandı. Böylece büyük zorluklarla 25 yılda büyük ge­lişim gösteren uçak sanayii elimizden kayıp gitmiş, Tür­kiye bağımlı hale getirilmiş­tir. 1974 Kıbrıs Harekâtı’n­dan sonra uygulanan ambargo, Atatürk’ün bağımsız politika­larında ne kadar haklı olduğu­nun tam bir ispatıdır.

    TÜRKİYE’NİN UÇAK İMALAT KURULUŞLARI :

    Seydiköy (Gaziemir) Hava Meydanı (1923 – 1925)
    TOMTAŞ – Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (1925 – 1928)
    Kayseri Tayyare Fabrikası (1930 – 1942)
    Vecihi Faham Tayyare Inşaa Fabrikası (1932 – 1935)
    Eskisehir Tayyare Fabrikası 1932
    Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası (1936 – 1943)
    Türk Hava Kurumu Etimesgut Tayyare Fabrikası (1939 – 1950)
    Türk Hava Kurumu Uçak Motor Fabrikası (1948 – 1950)
    TUSAŞ -Türk Havacilik Ve Uzay Sanayii A.Ş. 1984 –

    9 Kitap kapağı
    Türk havacılığının ve uçak sanayiinin dönüm noktaları hakkında daha fazla bilgi edinmek için, İsmail Yavuz’un İş Bankası Kültür Yayınları tarafından ilk baskısı 2013’te yapılan Mustafa Kemal’in Uçakları- Türkiye’nin Uçak İmalat Tarihi (1923-2012) isimli esere başvurabilirsiniz.

    TÜRK YAPIMI EFSANE UÇAKLAR

    İLK TÜRK TAYYARESI: VECİHİK-V1

    1a

    Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşlarında değişik marka ve modelde Fransız, İtalyan, İngiliz ve Alman uçaklarıyla uçan ve birçok cephede büyük yararlı­lıklar gösteren Vecihi Hürkuş, Vecihi “K-V1” uçağını 24 Haziran 1923’te tasarlamış, aynı yıl teknik çizimlerini tamamlamıştır. Arkadaşlarıyla birlikte, uçağın gövdesini, kanatlarını ve diğer parçalarını Halkapınar Tayya­re Atölyesi’nde yerli malzeme kullanarak imal eder. Pilot mahalli borda saatleri Sadefi Vasıf Bey, yağ deposu Agop Usta tarafından yapılan tayyarenin Çekoslovak malı Gnomm et Rohn motoru 110 beygir gücündedir. Uçağın motoru, kaçan Yunan ordusunun bıraktığı bir uçaktan alınır. 14 ayda montajı tamamlanan Vecihi K-V1 Seydiköy (Gaziemir) Hava Meydanı’na taşınır. Motor ve taksi testleri yapılarak uçuşa hazır hale getirilen uçak, 15 dakika süren ilk tecrübe uçunu Vecihi Hürkuş’un pilotajında burada yapmıştır. Hızı saatte 207 kilometre olan K-V1’in teknik özellikleri dönemin modern av teyyareleriyle aynı seviyededir.

    EN GELİŞMİŞ SPOR UÇAKLARDAN: VECİHİ-XIV

    2

    “Vecihi – XIV” uçağının imalatı 19 Haziran 1930’da başlamış, insanüstü bir çalışmayla dört ay gibi kısa bir sürede tamamlamış­tır. Uçağın imalatını ikisi makinist, ikisi marangoz, dört yardım­cısıyla yapan Vecihi Hürkuş, üretim için gerekli tasarım, kalite kontrol, uçuş/yer test işlemleri gibi adımların tümünü kendisi gerçekleştirir. Vecihi Hürkuş ilk tecrübe uçuşunu 16 Eylül 1930’da saat 15.00’da Kadıköy Kızıltoprak mevkiinde büyük bir kalabalığın önünde başarıyla gerçekleştir­miştir. Havada on beş dakika kalmış, uçağının tüm kumanda ve kabiliyetini kontrol etmiş ve tam netice alarak yere inmiştir. Bu uçuş, Türk havacılık makam­larınca onaylanmayınca, uçağını trene koymuş ve Çekoslovakya’ya götürmüştür. Uçak, Prag’da Ulus­lararası Sivil Havacılık Komisyonu CINA (Committee International De Navigation) 9 – 25 Nisan 1931 tarihleri arasında altı uçuşla test edilmiş, 2500 metrede sıcaklık -22 ºC dereceye düştüğü halde test başarıyla sonuçlanmıştır. Uçağın yapısında kullanılan malzemelerin sertlik ve sağlamlık kontrolleri neticesinde, “dünyanın en iyi spor tayyarelerinden biridir” olarak sertifikalandırılmıştır.

    F-4 FANTOM’DA OLMAYAN SİSTEME SAHİP: NUD-36

    3

    THK tarafından uçak alımı için kendisinden maddi yardım istenen işadamı Nuri Demirağ, cevap olarak “madem ki bir millet tayyaresiz yaşayamaz öyle ise, ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim“ der ve işe koyulur. 1936 yılında tasarlandığı için NuD-36 ismi verilen uçak, 17 Ağustos 1941’de kurulan Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası’nda üretilen, tasarımları mühendis Selahattin Reşit Alan tarafından yapılan iki modelden biridir. Tek motorlu (Çekoslovak Gama I, 1750 dev/dk. 150 bg); 9.74 m uzunluğa, 7.3 m. kanat genişliğine, 650 kg ağırlığa sahip uçak çift kanatlı ve çift kumandalı gövdelidir. Kanatları ve kuyruğu bez kaplı uçak 500 km menzile ve 182 km sürata sahiptir. İniş takımları sabit olmakla birlikte amortisörlü olan NuD-36’da motor çalıştırma sistemi (engine starting system) mevcuttur. Bu önemli bir yeniliktir ve ABD’nin 1960’larda üretilmeye başladığı F-4 Fantom savaş uçaklarında bile bulunmamaktadır. NuD-36’dan 10 adet üretilmiştir.

    FAZLASI VAR, EKSİĞİ YOK: NUD-38

    4

    NuD-38 Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası’nda üretilen ikin­ci uçaktır. Altı kişilik, çift motorlu, 150 beygir gücünde, dakikada 1750 devir yapan Çekoslovak Gama motorlu, 1000 km menzilli, 3,5 saat havada kalabilen uçağın tek bir prototipi üretilmiştir. NuD-38 kısa sürede yapılan konfigüras­yon değişikliğiyle bombardıman uçağına dönüştürülebiliyordu ve üretildiği dönemin dünyada en üstün teknik özellikleri barındıran uçaklarındandı. Selahattin Reşit Alan, bir NuD-36 ile uçarken pilotaj hatası nedeniyle düşerek hayatını kaybedince, NuD-38’in seri üreti­me geçilememiş, üretilen 10 adet NuD-36 ise teknik hata gerekçesiy­le THK tarafından geri çevrilmiştir. Hukuki mücadeleyi kaybeden üstelik –muhtemelen ABD’nin bas­kısıyla- uçaklarının yurtdışına satışı yasaklanan Nuri Demirağ, kurduğu Gök Okulu’nda kendi üretimi mo­dellerle kırımsız 16.000 saat uçmuş ve Türk havacılığına 290 yetkin pilot armağan etmiştir.

    YURTDIŞINA SATILAN TEK TÜRK UÇAĞI: THK-5A

    5
    Danimarkaya satılan THK-5A Ambulans Uçağı, yeni sahiplerine OY-ACK kuyruk numarasıyla hizmet etti,1960.

    1944–1946 yıllarında tasarlanan THK–5A uçağı, iki motorlu, iki dümenli, semi-monokok ahşap gövdeli, ahşap pervanelidir. Uçakta, İki adet 130 Bg. gücünde 4 silindirli Gipsy-Major motoru kullanılmıştır. Bu Motorlar T.H.K. Gazi Motor fabrikasında lisans altında imal edilmiştir. Türkiye’nin kendi tasarlayarak imal ettiği ve uçuşa elverişlilik belgesi vererek yurtdışına sattığı tek uçaktır. THK-5A altı yolcu kapasiteli hafif nak­liye uçağı, 1949 yılında Paris Air Show’a gönderilmiş ve büyük ilgi toplamıştır. Bu esnada Danimar­ka’dan bir adet sipariş alınmıştır. Bu sipariş üzerine yeni bir THK–5A ambulans uçağı olarak üretilmiş, imalat 12 Eylül 1951 tarihinde tamamlanmış, TC-THK AY kuyruk numarası verilen uçak 11 Aralık 1951’de Danimarkalı iki pilota teslim edilmiştir. Danimarka’nın uzak ve ıssız adalarından yaz, kış, gece ve gündüz hasta taşımak için kullanılan bu uçak; Polonya, Lüksemburg ve Hollanda’ya uzun menzilli uçuşlar gerçekleştirmiş, hasta taşımanın yanı sıra, Dan köylerine broşür atmak için de kullanılmış, yıllarca başarıyla hizmet vermiştir.

    ABD’YE YAKIN TAKİP: THK -13 “UÇAN KANAT”

    6

    Yüksek Mühendis Yavuz Kansu tarafından tasarlanmış ve planör olarak imal edilmiş, test uçuşları Pilot Kadri Kavukçu ve Pilot Ce­mal Uygun tarafından yapılmıştır. Projede başarı sağlanmış fakat test uçuşu için alınan yanlış karar­lar neticesinde planör düşmüş ve proje sonlandırılmıştır. Oysa aynı tarihlerde Amerikalılar da North­rop YB-49 Flying Wing adı altında aynı proje üzerinde çalışmışlar fakat onlar da başarılı olamamış­lardır. 1980’li yıllarda yeniden ele alınan projenin meyvesi, bugün ABD Hava Kuvvetleri’nde bulunan B-2 uçağıdır.

  • Doğu dünyasında ilk Batı sarayı

    Doğu dünyasında ilk Batı sarayı

    19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın 160 yıl önce inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı, yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık etmiş. Osmanlıların görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesi olan sarayı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve mimarlık tarihçisi Afife Batur anlattı. 

    Türk gezginlerin kendi ülkelerini ve şehirlerini öğrenmek amacıyla bilinçli bir şekilde, uzman rehberlerle gezmeye başlaması sadece 28 yıl öncesine gidiyor. Türkiye’de turizm başlarda, daha çok yurtdışından gelen gezginlerin ve misafirlerin ağırlanması olarak algılanırken, ilk defa Fest Travel seyahat acentası tarafından 12 Kasım 1988 tarihinde, Istanbullulara bir “adım adım İstanbul” kültür gezisi yapıldı. Faruk Pekin, Murat Belge, İlber Ortaylı, Metin Sözen, Cengiz Bektaş gibi hocalar ve uzmanlar, bilgilerini sahada Türk gezginlerle paylaşmaya başladılar. 

    27 yıl sonra yine sarayda 1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yapmışlardı. 27 yıl sonra aynı ekip (hastalanan Portakal dışında), yine Fest Travel’in girişimiyle, Türk gezginler ve #tarih ekibinin katılımıyla aynı mekanda biraraya geldi. 

    1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yaptılar. Sarayın tarihi, mimarisi, insanları ve objelerinin üç uzmanın anlatımı ile ayrıntılı bir şekilde sunulduğu bu gezi, katılan şanslı gezginler için unutulmazlar arasındaki yerini aldı. 

    27 yıl sonra, 13 Aralık 2016’da Fest Travel aynı geziyi aynı uzmanlarla tekrarladı. Raffi Portakal’ın son anda rahatsızlanması nedeniyle katılamadığı “Tarihi ve Mimarisi ile Dolmabahçe Sarayı” gezisine, meraklı İstanbul gezginleri ve Fest Travel rehberleri yanında, biz de #tarih ekibi olarak katıldık. 

    Hükümdar sarayı neden taşındı? Prof. Dr. Afife Batur, 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyinde, Beşiktaş kıyısına taşınmasının ardında yatan nedenleri anlattı. 

    Soğuk ve yağışlı bir Istanbul sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nın girişindeki kafede buluştuk gezginler ve hocalarımızla. Üç gün önce sarayın hemen yanındaki stadyumun dışında patlayan ve 45 insanımızın hayatını kaybetmesine neden olan bombanın ağırlığı ve hüznü her yerdeydi. Saray girişindeki polis memurlarına başsağlığı dilerken gözlerimiz doldu. Giderek yükselen terörün neticesi olarak, normal zamanlarda metrelerce uzayan bilet kuyruğu ve turist kalabalığı yerine bomboş, ıssız bir saray girişi gördük. Şehrimizin 160 yaşındaki bu büyük anıtının tarihte nelere tanık olduğunun bilinciyle, bu kara günlerin de bir an önce geçmesini diledik. 

    Havanın soğuğunu sıcacık çaylarımızla alt etmeye çalışırken, hocalarımız bize sarayın tarihi ve mimarisi üzerine bilgiler aktarmaya başladılar. Afife Batur bize 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata kuzeyinde, Boğaziçi kıyısına taşınmasının ardında yatan nedeni anlattı: Dünyaya açılma. 

    Yağmur altında bahçe sohbeti Necdet Hoca, sarayın içine girmeden önce tarihî yapının bahçesindeki unsurları, insan hikayeleri üzerinden anlatıyor. O zaman da insanın aklında kalıyor! 

    Padişah 2. Mahmut’un aldığı bu siyasi, coğrafi ve tarihi kararın sonucu, kentin çehresinin değişimi başlamıştı. Oğlu Abdülmecid de inşaatı 12 yıl süren yeni sahil sarayını 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini eskimiş Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu. Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir yeniliği simgeliyordu saray. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, 19. yüzyılın sanayi imparatorlukları rekabeti devrinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi Dolmabahçe. Afife Hoca’nın deyimiyle, “19. yüzyılda yapılmış en önemli bina!” 

    Necdet Sakaoğlu, “Doğu dünyasında yapılan ilk Batı sarayı Dolmabahçe’dir” dedi. Batı tekniği ve normuyla, ama hanedanın geleneklerini temsil edecek şekilde tasarlanmış bir saray. Dış görünüşü Batı, iç düzeni ise Doğu’ya ait… Bu Mülkün Sultanları isimli, artık klasikler arasına girmiş bir başvuru kaynağı olan padişah biyografilerinin yazarı Necdet Hoca, “36 Osmanlı padişahı arasında en çok Sultan Abdülmecid’i severim ben…” diye sürdürdü anlatımını: “Abdülmecid, önceki padişahlar gibi kafese kapatılmamış, özel hocalardan ders almış, Fransızca bilen, hattat, sanatkar bir insan. Çocuklarına velilik yapmış, kendisi okula götürüp kaydettirmiş, öğretmene ‘tebaaya nasıl muamele ediyorsan benim çocuklarıma da öyle muamele et’ diye emir vermiş bir padişah. 38 yaşında ölmüş. 22 karısı varmış. 1856 Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devletini Avrupa’nın parçası saydırıyor. Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”. 

    Muayede salonu: Sarayın kalbi 

    Dolmabahçe Sarayının meşhur muayede salonu ve olağanüstü tavan süsleri.

    Sultan Abdülmecid’in sarayı ve hemen yanında annesine adadığı Bezmialem Valide Sultan Camisi’ni Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’a yaptırttığını belirtti Sakaoğlu: “Bugünün Türkiye’sinde Ermeni bir mimara cami tasarlatmak hayal gibi geliyor…” 

    Sultan Abdülaziz, kardeşinin yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda 15 yıl oturabilmiş. Borçlarla ve kötü idareyle bozulan ekonomi, kendisinin ve sonrasında tahta geçen 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin nedenlerinden sayılmış. 1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid ise, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan etmiş ama, sonrasında hem Abdülaziz’in ve 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin kötü hatıraları ve güvenlik gerekçesiyle tepelerdeki Yıldız Sarayı’na taşınmış. 30 yıl boyunca bayramdan bayrama törenler için kullanılan Dolmabahçe Sarayı, 5. Mehmed Reşat tarafından yeniden konut olarak kullanılmış. Yıldız Sarayı’nda oturmayı tercih eden son padişah 6. Mehmet Vahideddin’in ise, İngiliz gemisi ile ülkeyi terketmeden önce ülkesinde son ayak bastığı yer Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımı olmuş. 

    Afife Batur, bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılan odanın özelliklerini, İngiltere’den satın alınan muhteşem avizeyi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemini anlatıyor. 

    Afife Batur, sarayın ve stadyumun bulunduğu yerin aslında deniz olduğunu, 17. yüzyılda 16.000 mavna dolusu taş taşınarak beş yılda doldurulduğunu, üzerine toprak getirilip bitki dikildiğini anlatıyor. “Dolmabahçe isminin kökeni budur. Dolmabahçe Sarayı ile birlikte inşa edilen ve saray kompleksine dahil olan has ahırlar, raht hazinesi (mücevherli koşum takımları) binası, saray tiyatrosu, seraskerlik binası ve saray kayıkhanesi ne yazık ki bugüne ulaşamamış. Necdet Hoca “bu çok sağlam bir yapı” diyor. Zamana başarıyla direnmiş, ancak hemen üzerine 1980’lerde yapılmış otel binası, yapıya zarar veriyor.

    Sarayın anıtsal kapılarından içeri, muhteşem bahçeye giriyoruz. Soğuğa rağmen anıtsal kapıların, Mâbeyn (selamlık) bölümünün, barok, rokoko ve neoklasik çizgiler taşıyan mimarisi bizi etkiliyor, gözümüzü alamıyoruz. İç mekan gezimize selamlık bölümünden başlıyoruz. 19. yüzyıl saraylarımız, bugün ulusun mülkiyetini ve egemenliğini simgeleyecek şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetiliyor ve müze olarak işletiliyor. Saray görevlileri bizi güleryüzle karşılıyorlar. Bu soğuk ve yağışlı günde üşenmeyip sarayı gezmeye gelmemizi takdir ediyorlar.

    Resmî misafirlerin, elçilerin, devlet ve hükümet başkanlarının ağırlandığı selamlık bölümünün iç mekan zenginliği gözalıcı. Hocalar anlatmakla bitiremiyorlar. Herşey etkilemek üzerine kurulmuş. “Biz hala güçlü bir imparatorluğuz” mesajını veriyor bütün herşey. Bir de Avrupa’dan alınan borçlar olmasaydı… Sefirlerin ağırlandığı muhteşem salona çıkan kristal merdivenler dünyaca ünlü. Afife Hoca, bu bölümün cam çatısının Londra dünya sergisindeki Crystal Palace ile hemen hemen aynı döneme denk geldiğini söylüyor. Zamanı ve “muasır medeniyeti” yakalamak, son Osmanlılardan cumhuriyete taşınan bir heyecan. Kimi başarmış, kimisi başaramamış…

    Avrupalılık ve Sultan Abdülmecid Necdet Sakaoğlu, yanından hiç ayırmadığı not defteriyle birlikte, sarayın tarihçesini anlatırken özellikle Sultan Abdülmecid’in üzerinde duruyor: “Bugün iyi kötü Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”

    Saraydaki Mâbeyn-i Hümayun (Selamlık) dairesi yeni zamanların protokolüne göre düzenlenmiş. Tasarımcılar bunu yaparken anafikir olarak Osmanlı İstanbul evinin orta-sofalı modelini kullanmışlar. “Avrupa’da olmayan bir sentez becerisidir bu” diyor Afife Batur; “Osmanlı sarayının ihtiyaç programını karşılar, mükemmel işlenmiş”. 

    Barok merdivenlerden çıkarak Harem bölümüne geçiyoruz. Burası daha sade; ne de olsa yabancı misafirler buraya giremiyor. Yine de çok varlıklı insanların evi burası. Atatürk, 1919’da terkettiği Istanbul’a cumhurbaşkanı olarak 1927’de dönmüş ilk defa. Sarayda kalmayı istemediği halde protokol ve güvenlik nedeniyle ısrar etmişler. “Sarayı bir kültür merkezi olarak kullanmıştır” diyor Necdet Hoca. “Dil ve tarih kongreleri, bilimsel toplantılar hep bu sarayda yapılmıştır”. Harem bölümünün bir köşesindeki birkaç oda Atatürk’ün ihtiyaçları için düzenlenmiş. Herşey çok sade ve zevkli. Hayata gözlerini yumduğu ve ebediyete intikal ettiği odaya girince hepimiz sessizleşiyoruz. Yatağının üzerindeki atlastan al bayrağa hüzünle bakıyoruz. Onu özlüyoruz… 

    Haremin mimarisi, aile ve iktidar çelişkisi arasında kalmış yüzlerce yıllık bu bilinemez kurumun karmaşıklığını yansıtıyor. Yüksek duvarların dışındaki Batı ve Avrupa, bu Doğu kurumunun hiyerarşik yapısının yansıdığı sonsuz odalı mekanlara sadece bazen sızabiliyor. Hamamın su mermerinden işlenmiş zarif duvarları, halıların, perdelerin, kalem işlerinin canlı renkleri; önce yurtdışından gelen, sonra da ülkenin ilk ressamlarına ısmarlanan manzara resimleri, eski savaşların cenk sahneleri, dünyanın her köşesinden peyzajlar; duvarların ardında kalan coğrafyaya ve hayata özlemi yansıtıyor… 

    Eyvanlı salonlar, cariyelerden ikballere, kadınefendilerden, valide sultanlara yükselen kıdem, hiyerarşi ve güç piramidini oluşturan gizemli insanların birbirlerine rastladıkları mekanlar oluyor. Sonra hepsi, kendi dairelerine çekilip, sessiz hayatlarına devam ediyorlar. Bugün o uzun, karanlık, girift koridorlarda onların izlerini bulmak ne kadar zor… Gezgin grubumuzdaki kadınlar, 150 yıl önce dünyaya gelselerdi nasıl bir hayat yaşayacaklarını düşünürken ister istemez ürperiyorlar. 

    Kapısından odasına muhteşem yapı Saray, mekanlarıyla da büyüleyici. Uzmanlarla dolaşmak ise ayrı bir keyif (üstte ve altta). 

    Sarayın en büyük iç mekanı, devasa muayede salonu. Bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılmak üzere inşa edilmiş. İngiltere’den satın alınan muhteşem avizesi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemi ile sarayda turistlerin en çok hayran kaldıkları bölüm burası. Afife Hoca, tavan süslemesindeki kubbe izlenimi veren optik aldanmaya dikkat çekiyor. Ziyaret ettiğimiz sırada bu büyük salonda Sultan 2. Abdülhamid’in hayatına dair bir sergi vardı. Kendisi hayatında burada yaşamayı tercih etmediği halde, sergi mekanı olarak burası tercih edilmiş. Necdet Hoca’nın özellikle vurguladığı, Atatürk’ün İstanbul’a cumhurbaşkanı olarak ilk gelişinde yaptığı konuşmanın metni ise bir çerçeve içinde bu tarihî salonda sergileniyor: 

    “Sekiz sene evvel, mustarip, ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım. Teşyi edenim (uğurlayanım) yoktu. Sekiz sene sonra, kalbim müsterih olarak, gülen ve güzelleşen İstanbul’a geldim, iki büyük cihanın mültekasında (birleştiği noktada) Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir. Sekiz sene önce buradan ayrılırken, kalbi yaralı olanlardan biri de bendim. Sekiz sene, heyet-i içtimaiyemizin (toplumumuzun) yeni girdiği devrin tarihi, ihtilâllerin, inkılâpların neticeleriyle doludur. 

    “Aziz İstanbul halkına, sekiz sene evvelki kadar, içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula (hayalet) tasavvur ettirilmek istenen bu sarayda içinde konuşuyorum. Artık bu saray, zıllulahların (Allah’ın gölgelerinin, padişahların) değil, zıl (gölge) olmayan) milletin sarayıdır ve ben burada, milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım…” 

    Gezimiz sarayın cadde tarafına, duvarların dışına bakan tek mekanı olan Camlı Köşk’te sonlanıyor. “Acaba sarayın en sevimli mekanı burası mı?” diye kendi aramızda konuşuyoruz. Topkapı Sarayı’ndaki Alay Köşkü’nün işlevinde, padişahın geçit yapan alayları, canı istediğinde halkı izlediği küçük ama çok zarif bir mekan burası. Camekanlı serası, kalem işleri ve süslemeleri ile mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Afife Hoca’dan, bu sevimli binayı Sultan Abdülmecid’in sevdiği İngiliz mimar William James Smith’in yaptığını, İstanbul’da eserler bırakan bu mimar ve binaları hakkında çok yakın zamanda güzel bir kitabın çıktığını öğreniyoruz. 

    Hocalarımıza ve gezgin dostlarımıza veda ederken, Dolmabahçe Sarayı’na, bu güzel binalar topluluğuna dönüp dönüp bakmadan edemiyoruz. Zor zamanlarda, borçla harçla bu yapıyı yapmışlar. Zamanı için bir zorunlulukmuş. Bugüne, Boğaziçi’ni aydınlatan güzelliği, devirlerin tanığı eşsiz zarafeti, içindeki zenginliği ve yalnızlığı kalmış. Asya’nın uzak bozkırlarından gelip Avrupa kıtasına yerleşmiş Türklerin asırlar önce Batı’ya dönmüş yüzünün bu simgesi, güzellik ve estetiğin bir amaç olduğu zamanlardan kalan soluk bir hatıra gibi… 

    Kapısından odasına muhteşem yapı Ziyaretçilerin önce görkemli kapısıyla tanıdıkları Dolmabahçe. Başlı başına anıtsal bir yapı olan saltanat kapısının kaynağı ise Topkapı Sarayı’nın Bâbıhümayun ve Bâbüselâm kapıları, dekorasyonu Avrupaidir.
  • Profesörler geldi, müderrisler gitti

    Osmanlı devrinden kalma İstanbul Darülfünunu’nun yerine modern bir bilim kurumu yaratmayı amaçlayan girişimin bir yüzü reformsa, diğer yüzü tasfiyeydi. Kadro dışı bırakılan 157 öğretim görevlisi içinde, ünlü tarihçi Ahmet Refik Altınay’ın aralarında bulunduğu, üstad kabul edilen biliminsanları da vardı.

    Başbakanı İsmet İnö­nü’nün Meclise sundu­ğu, aşağıdaki gerekçeli dilekçe ile başlayan İstanbul Üniversitesi reformu birkaç yıldan beri tartışılan, raporlar hazırlatılan Osmanlı’dan kal­ma İstanbul Darülfünunu’nun kaldırılarak modern, yenilikçi, hızlı bir bilim kurumu yarat­mayı amaçlıyordu.

    “T.C. Başvekalet

    Muamelat Müdürlüğü, Sayı: 6/1553

    Tarih: 18 Mayıs 1933

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüksek Reisliği­ne,

    İstanbul Darülfünun’u­nun ilgası ile yerine yeni esaslar dahilinde bir İstanbul Üniversite­si teşkiline dair Maarif Vekilliğince hazırlanan ve İcra Vekilleri Heye­ti’nin 15 –V – 1933 ta­rihli toplantısında Yüksek Meclise arzı kararlaştı­rılan Kanun lâyihası es­babı mucibesiyle birlikte yüksek huzurlarınıza su­nulmuştur, efendim

    Başvekil İsmet”

    Atatürk tarafında davet edilen ve 1932’te Türkiye’ye gelen İşviçreli eğitimci ve si­yaset adamı Albert Malche (1876 – 1956)’nin hazıladığı İstanbul Üniversitesi hakkın­da rapor doğrultusunda Ma­yıs 1933’ten itibaren Darülfü­nun’daki hocaların görevlerine son veriliyor bugünkü deyimle “açığa alınıyor”lardı. Bu açı­ğa alma işleminden sonra ha­zılanan 63 maddeden oluşan bir “Talimatname” ile yeni İs­tanbul Üniversitesi 11 Ekim 1934 tarihli bakanlar kurulu­nun onayı ile de yönetilme­ğe başlanıyordu. Ord. Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp İstan­bul Üniversitesi’nin ilk rektö­rü oldu. Prof. Dr. Tevfik Sağ­lam’ın Tıp Fakültesi, Prof. Dr. Tahir Taner’in Hukuk Fakül­tesi, Prof. Dr. Kerim Erim’in Fen Fakültesi, Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün Edebiyat Fakül­tesi dekanı oldukları bu yeni oluşuma alınmayan veya alın­ma vasfı olmadığı saptanan 71 profesör, 13 doçent ve 73 asis­tan kadro dışı bırakıldılar.

    Ahmet Refik Altınay’ın 1926’da çizilmiş bir karikatürü.

    Bu kadro tasfiyesinden sonra doğan eleman açığını İstanbul Üniversitesi yöneti­mi, açığa alınan bazı hocaları geri alarak, Avrupa’da öğre­nim görmüş bazı genç akade­misyenleri ve pek çoğu Hitler rejiminden kaçarak Türkiye’ye gelen yabancı hocaları kadro­suna katarak gidermiştir. İs­tanbul Üniversitesi bünyesi­ne dahil edilen yabancı hoca­lar 65 ordinaryüs profesör, 22 profesör ve 93 doçent olmak üzere 180 kişiden oluşmak­tadır.

    Kadro dışı bırakılıp tasfi­yeye uğrayan toplam 157 kişi içinde uzmanlık alanlarında pek çok kitap yazmış tasfi­yeden sonra farklı kurumla­rın başına geçmiş, alanların­da halen üstad olarak kabul edilen insanlar vardır. Baban­zade Ahmet Naim, Ali Ekrem (Bolayır), İsmayıl Hakkı Bal­tacıoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Dok­tor Besim Ömer Paşa (Aka­lın), Doktor Kadri Raşit Paşa, Fatin Gökmen, Doktor Ziya Gün, Hasan Tahsin Aynizade, Avram Galante gibi uzman­lık alanlarında pek çok kitap, makaleler kaleme alan bilim insanlarıdır bu kişiler. Eski bir geleneğe mensup olmalarına karşın Cumhuriyet’in yanında yer almışlardır. Buna rağmen yeni kurulan üniversite siste­minde yer alamamışlar kadro dışı kalmışlardır.

    Bu kadro dışı kalanlardan birisi de Türkiye Tarihi züm­resi Müderrisi (profesörü) Ah­met Refik Altınay’dır. Talebesi ve asistanı Reşad Ekrem Ko­çu’nun “Büyük bir Türk edibi ve müverrih, velûd bir muhar­rir, şarkıları dillerde dolaşmış bir şair” diye tanımladığı Ah­met Refik Altınay’ı “1880’de Beşiktaş’ta Valdeçeşmesin­de doğdu;. İlk tahsilini Beşik­taş’ta Vişnezâde Mektebinde yaptı. Sonra Beşiktaş Askerî Rüşdiyesini bitirdi. Oradan Kuleli Askerî İdadisine girdi ve nihayet Harbiye Mektebini, 1898’de, henüz on sekiz yaşın­da iken birincilikle bitirerek piyade mülâzımı sânisi rütbe­siyle Türk ordusuna iltihak et­ti” diye anlatmaya başlar. Lâle Devri, Tarihî Simalar, Köprü­lüler ve Felâket Seneleri gibi kendisine şöhret getiren eser­leri önce gazetelerde tefrika edip daha sonra kitaplaştıran Ahmet Refik bu yüzden “Ta­rihi Sevdiren Adam” diye ta­nımlanmıştır. Osmanlı tarihini halk kitlelerine sevdiren Ah­met Refik’in Cumhuriyet dö­nemi tarih anlayışı ve Gazi ile arasının pek iyi olmadığı bili­nen bir gerçektir. Reşad Ekrem Koçu hocası Ahmet Refik’in İstanbul Üniversitesi’nin ku­ruluşunda kadro dışı kalmasını 1938 yılında hakkında yazdı­ğı Ahmet Refik, Hayatı, Seçme Şiir ve Yazıları isimli eserinde “Üniversite teşkilatında açıkta kaldı” diyerek geçiştirir.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-216.png
    Tarihi Sevdiren Adam Darülfünun Reformuyla kurulan İstanbul Üniversitesi’ne alınmayarak tasfiye edilen üstat tarihçi Ahmet Refik Altınay (altta). Reformun “danışmanı” Albert Malche’ın, İstanbul Üniversitesi hakkında raporu.

    Yıllar sonra ise Koçu, Mu­zaffer Gökman’ın Ahmet Refik hakkında hazırladığı kıymet­li eseri için verdiği mülakatta “Ahmet Refik Osmanlı tarihi­ne, Osmanlı hanedanına gö­nülden bağlı, âşık bir kişidir. Kitapları bir tarafa, gazete ve dergilerdeki yazılarını gör­mek, okumak yeter. Gönül ver­miştir. Bu sevgiliyi bırakması­nı isteyemezdik, isteseydik de o başaramazdı.

    Atatürk memlekete yeni bir tarih anlayışı getirmişti. Ahmet Refik, Cumhuriyet’in ilanından, Ankara’nın başkent olmasından sonra, 23 Nisan Egemenlik Bayramı yıldönü­münde bir derginin Ankara özel sayısında (Ankara’da Os­manlı Türkler başlıklı) yazı yazabiliyordu” diyerek hocası Ahmet Refik Altınay’ın sahip olduğu Osmanlı Tarihi hay­ranı bakışı ile yeni Cumhuri­yet’in tarih anlayışının çatıştı­ğını ve bu nedenle Ahmet Re­fik Bey’in kadro dışı kaldığını ancak anlatabiliyordu.

    Üniversite tarihinde ilk ol­mayan ve daha sonraki yıllar­da da tekrar tekrar yaşanacak bu açığa almalar ve kadro dışı bırakmaların yeni bir versiyo­nu da günümüzde yaşanmak­tadır.

  • Öldürülen liderler ölmeyen idealler

    Öldürülen liderler ölmeyen idealler

    Siyasi bir araç olarak suikast, çağlar boyunca sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak tarihi etkiledi. Gerçekten öyle mi? Sansasyon yaratan, tetikçilerini meşhur eden, üzerine kitaplar yazılıp komplo teorileri üretilen unutulmaz suikastlar, aslında ne katillerin ne de perde arkasındakilerin istediği sonuçları doğurdu. Tarihin tekeri geri dönmüyor.

    Amerika Birleşik Dev­leri’nin tamamında köleliği kaldıran Baş­kan Abraham Lincoln bir suikaste kurban gitmiş, iki hafta sonra İngiltere Baş­bakanı Benjamin Disraeli, Avam Kamarası’nda yaptı­ğı konuşmada şöyle demişti: “Suikast hiçbir zaman dün­ya tarihini değiştirmemiştir. Caesar’ın kurban edilme­si bile ülkesinin önlenemez kaderini yerinden oynata­mamıştır”.

    ZEMIN

    Disraeli haklı mıydı? Avusturya veliahtına Saray­bosna’da sıkılan tek bir kur­şun, Avrupa kazanını pat­lattığına göre haksız oldu­ğunu söyleyebiliriz, ama bu ünlü suikastı düzenleyenle­rin amacı bir dünya savaşı başlatmak değildi. Suikast daha eski çağlarda, gelece­ği hazırlamak için güçlü bir sistem kurmamış toplum­larda, bir liderden diğeri­ne geçiş sorununu çözmek­te sık kullanılan bir siyasi yöntemdi. Kabile önderleri, krallar, sultanlar arasında başa geçmek veya iktidarını pekiştirmek için babasını, kardeşini, hatta Neron gibi annesini üstü az çok kapa­lı suikastlarla öldürtenlere rastlanıyordu. Birkaç gru­bun iktidarı ele geçirmek için uğraştığı dönemlerde veya güçlü bir yabancı düş­manı yok etmek amacıyla da bu yönteme başvurulmuş­tu. Hatta Machiavelli gibile­ri, rakiplerinden kurtulmak isteyenlere suikastı “iyi bir çare” olarak tavsiye etmiş­lerdi.

    Ancak suikast en eski za­manlarda bile tarihin yönü­nü veya bir sistemi değiş­tirmekte, hele hele ortadan kaldırmakta en az rol oyna­yan siyasi yöntem biçimiy­di. İktidara karşı muhalefet etmek için başka yöntem­lerin de geliştiği modern çağlarda, bu gerçek daha da bariz bir şekilde ortaya çık­tı. Suikast siyasi eylemlerin en kolayıydı; bir çeşit tem­bel işiydi. Hançeri saplayan, tetiği çeken, bombayı atan, öldürdüğü kişinin ünü saye­sinde tarihe geçebiliyordu ama, kahramandan çok, ge­ri plandaki başka bir gücün kuklası, kiralık bir tetikçi, tek başına hareket ettiğin­de de fanatik, hatta meczup olarak anılıyordu.

    Her suikastçı kendin­ce “haklı” bir neden uğruna hareket ettiğine inanıyordu ama en çok sempati topla­yacak davalarda bile, eylem olup bittikten sonraki olay­lar eylemcinin denetiminin dışındaydı. Genellikle ön­ce büyük bir gürültü kopu­yor, ardından olayla ilgisiz pek çok insan acı çekiyor, sistem ise bir türlü yerin­den oynamıyordu. Örneğin Alman subaylarından bir bölümünün Hitler’e karşı Temmuz 1944’te hazırladığı suikast başarılı olsaydı bile, tamamen Nazileşmiş devle­ti ele geçirebilecekleri, ar­dından Alman halkına daha az acı çektirecek bir barış elde edebilecekleri şüphe­liydi. Ülke tek bir bombayla kolayca kurtarılabilecek du­rumda değildi.

    “Bir insanı öldürebilirsi­niz ama bir düşünceyi öldü­remezsiniz”. Amerikalı va­tandaşlık hakları eylemci­si Medgar Evers 12 Haziran 1963’te, sık sık Sofokles’e atfedilen bu sözleri söyle­dikten az sonra bir suikasta kurban gitti. Düşüncesi ger­çekten de ölmedi. Bu düşün­ce “kötü” olsaydı bile ölme­yecekti.

    JEAN-PAUL MARAT- MAHMUT ŞEVKET PAŞA- ERNST VOM RATH – HEYDRICH

    Katillere bumerang etkisi

    Bazı siyasi cinayetler, düzenleyenlerin tümüyle ezilmesine yol açtığı gibi, tersine bir etki yaratarak olayla ilgisi olmayan sayısız insanın da kurban edilmesiyle sonuçlandı.

    Yakın tarihimizde biri başarılı iki suikast gi­rişimi de, hedef aldığı iktidarların işine yaradı. 11 Ha­ziran 1913’te Sadrazam Mah­mud Şevket Paşa, Harbiye Ne­zareti’nden (İstanbul Üniversitesi merkez binası) Babıâli’ye giderken otomobilinde pusuya düşürülerek öldürüldü. Saldırı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni hedefleyen bir girişimin parça­sıydı, ancak sonuçta bu partiyi tam anlamıyla iktidara getiren bir vesile oldu. İttihat ve Te­rakki, kolları sıvayarak bütün muhaliflerine yönelik bir sin­dirme harekatına girişti, sade­ce devlet adamları değil gazete­ciler de bundan nasibini aldı. Sözü bir romancıya bırakırsak: “Mahmud Şevket Paşa son ne­fesini verdiği andan itibaren, bütün tahkik, takip ve tevkif işlerini kendi eline alan Cemal Bey (İttihatçı önder, dönemin İstanbul Muhafızı), İstanbul şehrini bir limon gibi sıkıyor ve içindeki her çeşit kargaşalık ve muhalefet asidini bir sel ha­linde ortaya döküyordu. Bu sel, bütün karakolların, tevkifha­nelerin, hapishanelerin her ta­rafını ağzına kadar dolduruyor, sanki bodrum katlarının de­liklerinden, tavan aralarından, helâ pencerelerinden dışarıya taşıyordu” (Yakup Kadri Kara­osmanoğlu, Hüküm Gecesi).

    21- Marat banyosunda Jacques-Louis_David_-_
    Marat öldürüldüğü banyo küvetinde, Jacques Louis David’in tablosu.

    Bunun bir benzeri, 1926 yazında Cumhurbaşkanı Mus­tafa Kemal’i hedefleyen bir suikast girişiminin ortaya çı­karılmasından sonra yaşandı. İzmir’de yapılması düşünülen suikastın tetikçileri, olağan şüphelilerdi. Gazeteci öldü­rerek (1909-1910’da suikas­ta kurban giden Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler) ustalaşmış Abdülkadir Bey gi­bi bazı İttihatçı tetikçilerin bu suikastın da arkasında olduk­ları hemen anlaşıldı. Ancak ik­tidar suikast girişimini, zaten bir avuç kalmış diğer muhalif­lerini de sindirmek için bir ve­sile olarak gördü.

    Yakın Türkiye tarihindeki bu olaylar, acı sonuçları bakı­mından aşağıda vereceğimiz örneklerle karşılaştırıldığında solda sıfır sayılır:

    Tevrat’ta Yudit adlı bir Ya­hudi kadının, halkının intika­mını almak için Babil komu­tanı Holofernes’i baştan çı­kararak öldürüşünü anlatan hikaye, 13 Temmuz 1793’te Paris’te gerçeğe dönüştü. Fransız Devrimi’nin dönüm noktalarından biriydi. Ülkeyi yöneten Ulusal Konvansiyon, “girondin” denilen sağ kanatla “montagnard” denilen sol ka­nat arasında ikiye bölünmüş, ancak radikaller öne çıkarak diğer grubu ezmeye başlamış­tı. En ünlü “montagnard” hiç kuşkusuz Jean-Paul Marat’ydı.

    Girondinlerin arka arka­ya giyotine gönderildiği 1793 yazında, taşralı 24 yaşında bir genç kız olan Charlotte Corday, idamların başlıca sorumlusu olarak gördüğü Marat’yı öldür­mek niyetiyle Paris’e geldi. Ön­ce ünlü öndere hayranlık dolu mektuplar yollayarak dikkatini çekmeye çalıştı; sonunda evi­nin kapısını çaldı. Marat deri hastalığını gidermek için, âdeti olduğu üzere banyosundaydı. Önündeki tahta kalasa yaydığı yazılarla uğraşıyordu (şair Lamartine’e göre idam edilecek kişilerin listesini hazırlamak­taydı). Charlotte, çok önemli bir bilgi vereceğini iddia ede­rek Marat’nın huzuruna çıktı ve taşradaki “hain” girondin­lerle ilgili uydurma bilgiler ver­di, sonra da eteğinin kıvrımları arasından çıkardığı bir kasap bıçağını adamın göğsüne sap­ladı.

    Dört gün sonra giyotine gi­den Charlotte Corday, zamanla bir çeşit melek ilan edilecekti ama giriştiği eylemin sonuçla­rı acı oldu. Marat’nın ölümün­den sonra idam edilen girondin sayısı, Marat’nın kendisinin mahkum ettirebileceği rakam­ları bile aştı, “Büyük Terör” devrine giren Fransa bu süre içinde Marat’yı bir devrim şe­hidi mertebesine yükseltti.

    22- Heydrich öldürüldüğü mercedes
    Reinhard_Heydrich
    SS lideri Reinhard Heydrich’in Prag’da içinde vurulduğu otomobil suikasttan az sonra.

    Ancak suikastları kullan­makta Nazilerle kimse ya­rışamazdı. 7 Kasım 1938’de Herschel Grynszpan adında 17 yaşında genç bir Yahudi, Paris’teki Alman büyükelçili­ğine daldı. Babası Almanya’da iktidardaki Nazi hükümeti tarafından Polonya’ya sürü­len 10 bin Yahudiden biriy­di. Delikanlı karşısına çıkan elçiliğin üçüncü kâtibi Ernst vom Rath’ı vurdu. İki gün son­ra Alman Propaganda Bakanı Dr. Joseph Goebbels “kendili­ğinden” protestolar düzenlen­mesi emrini verdi. Bu emrin sonu, “Kristallnacht” (Kırık Camlar Gecesi) oldu: Alman­ya ve Avusturya’da 9-10 Kasım 1938 gecesi, SS çetelerinin ön­cülüğünde Yahudi işyerleri, evleri ve sinagoglarına yönelik büyük bir saldırı düzenlendi.

    Buna benzeyen bir başka olay da, SS şefi Himmler’in yardımcısı Reinhard Heyd­rich’e Alman işgali altındaki Çekoslovakya’da düzenlenen suikasttı. Heydrich, 27 Ma­yıs 1942 sabahı Prag’da üstü açık yeşil Mercedes’iyle yol­da giderken Jan Kubiš adlı bir Çek ve Jozef Gabčik adlı bir Slovak militanın saldırısına uğradı. Bir el bombasıyla ya­ralanan Heydrich birkaç gün sonra hastanede öldü. Suikast­çılar, İngiltere’de sürgündeki Çekoslovak özgür ordusunun iki subayıydı. “Antropoid Ope­rasyonu” adını verdikleri sui­kast planını uygulamak üzere ülkelerine geri dönmüşlerdi. El bombasını attıktan bir süre sonra yakalanıp öldürüldüler.

    Naziler Çekoslovakya’dan vahşice intikam aldılar. Çek direniş hareketine mensup sayısız insanın öldürülmesi yetmiyormuş gibi, misilleme olarak Lidice adlı bir Çek kö­yü yıkıldı, 16 yaşının üstünde­ki bütün erkekler ve 70 çocuk öldürüldü, kadınlar toplama kamplarına gönderildi. Şu so­ruyu sormamak elde değildi: Heydrich’in öldürülmesi bu kadar yüksek bir bedele değer miydi? Bir teze göre, Lond­ra’da sürgündeki Çek hüküme­ti, kendini kanıtlamak için bu işe girişmişti. Suikastın Çe­koslovakya’da asıl direnişi yü­rüten komünistlerin prestijini sarsmaya yönelik bir operas­yon olduğu da öne sürüldü.

    JULIUS CAESAR – ABRAHAM LINCOLN

    Boşu boşuna yok edildiler

    Roma diktatörü Caesar ve ABD Başkanı Lincoln yaklaşık 2000 yıl arayla suikaste kurban gitti; ancak başlattıkları radikal değişim süreçleri aynı yolda devam etti.

    Başkan Abraham Lincoln’u 15 Nisan 1865’te Washin­gton DC’deki Ford Tiyat­rosu’nun bir locasında oyunu sey­rettiği sırada öldüren John Wil­kes Booth, arkadaşlarıyla kumpas kurarken suikast günü için “İdes” parolasını kullanmıştı. “İdes”, Ro­malıların ayın ortasındaki güne verdikleri isimdi ve Julius Cae­sar, Mart ayının İdes’inde (MÖ 15 Mart 44) öldürülmüştü.

    Aralarında neredeyse 2000 yıllık bir zaman farkı bulunan bu iki suikastın birçok paralellikleri vardı. İki lider de sistemi derin­den sarsıp değiştiren politikalar uygulamıştı. İlki Roma cumhuriyetinin sonunu getirecek reformlarıyla imparatorluğun yolunu açmıştı, ikincisi ABD’yi ikiye bölmek ve bir içsavaş yü­rütmek pahasına köleliğin kaldı­rılmasını sağlamıştı. İkisi de bu radikal değişimleri dayatırken sert tedbirlere başvurmuştu; Ca­esar kendini ömür boyu diktatör seçtirmiş, Lincoln anayasada ki­şisel özgürlüklerin garantisi ka­bul edilen habeas corpus ilkesiy­le ilgili maddeyi askıya almıştı.

    Suikasta giden yolda da ben­zerlik vardı. Caesar, öldürülme­den bir ay önce Lupercalia bayra­mında bir deneme yaptı. Bayram sırasında en yakınlarından biri olan Marcus Antonius, diktatöre bir taç sundu. Coşkulu kalabalık bir anda suspus oldu ve Caesar biraz bekledikten sonra tacı ge­ri çevirdi. Bu bir bayram şaka­sı mıydı, bir kamuoyu yoklaması mı? Ne olursa olsun Roma cum­huriyetinin ilkelerini korumayı amaçlayan muhalifler, bu hareke­ti diktatörün kendini kral ilan et­meye hazırlandığına yordular. Bu olay Caesar’ı öldürme kararı ver­melerinde kuşkusuz etkili oldu.

    Lincoln’un katili, tanınmış tiyatro oyuncusu John Wilkes Booth ise iç savaşta köleliğin kaldırılmasına karşı çıkan bir kon­federasyon (güney) yanlısıydı. Savaş boyunca kuzeyde güneyin bir casusu olarak çalışmıştı. Lin­coln’u öldürdüğü sırada, iç savaş zaten kuzey tarafından kazanıl­mıştı. Ancak Booth’u harekete geçiren, suikasttan dört gün ön­ce Lincoln’un yaptığı bir konuş­ma oldu. Başkan bu konuşmada, siyahların oy kullanma hakkın­dan söz ederek kölelik yanlısı Booth’u iyice çıldırtmıştı.

    Suikastçılar nasıl bir sonuca ulaşmayı hedefliyordu? Caesar’ı senatoda sıkıştırarak 23 yerinden hançerleyen senatörler grubu, kendilerine “liberatores” (kurta­rıcılar) adını takmıştı; cumhuri­yeti kurtarma şansları olduğuna ciddi olarak inanıyorlardı. Booth ve komplocu arkadaşları ise sade­ce intikam peşindeydiler. İki sui­kastta da katillerin sonu birbirine benzedi; kaçtılar, kovalandılar ve öldürüldüler.

    Sonuç da aynı oldu: Saat ge­riye dönmedi. Roma Caesar’ın çizdiği yola girdi, eski cumhuriyeti geride bırakarak tek bir önderin yönettiği imparatorlu­ğa dönüştü. ABD’de siyahlar elde ettikleri özgürlüğe sonraki yıllar­da başka haklar da eklediler; bir daha hiçbir eyalet federal siste­me başkaldırarak birlikten ayrıl­maya kalkışmadı. Tarihin bu iki ünlü suikastı da boş yere düzen­lenmişti.

    3- caesar suikastı vincenzo camuccihini
    Caesar’ın öldürülüşü. Vincenzo Camuccini’nin resmi, 1798.

    FRANZ FERDINAND-SOPHIE CHOTEK

    Kurşunlar maksadını aşınca

    Bosna Hersek’i Avusturya’dan kurtarmak için atılan kurşun, dört yıl sonra istenen sonucu verdi ama, patlayan 1. Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölümüne neden oldu.

    On dokuz yaşındaki Bosnalı Sırp Gavri­lo Prinçip, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Veliah­tı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie Chotek’i iki el ateş edip öldürürken bir dün­ya savaşı başlatmayı amaç­lamıyordu. O sadece ülkesi Bosna-Hersek’i 1878’de işgal, 1908’de ilhak eden Avustur­ya-Macaristan İmparator­luğu’nu protesto ediyordu. Prinçip, Mlada Bosna (Genç Bosna) adlı bir gizli örgütün üyesiydi ve kendisini “Yugos­lav” yani kelime anlamıyla “Güney Slav” milliyetçisi ola­rak tanımlıyordu.

    Kendisi göremediyse bile (savaş bitmeden az önce ha­piste öldü), hedefine ulaştı­ğını söyleyebiliriz: Avusturya yenildiği için, savaş bittikten sonra bütün “Güney Slavları” Sırbistan önderliğinde tek bir krallıkta birleştiler, bu ülke de 1929’da “Yugoslavya” adını al­dı. Ancak bu arada dünya dört yıllığına kan gölüne dönüştü ve bu olayla ilgili ilgisiz milyonlarca insan öldü.

    10-Saraybosna suikasttan sonra princip yakalanıyor
    Saraybosna 1914 bir fotoğraf: Suikasttan sonra Prinçip yakalanıyor.
    Adobe Express 2024-11-22 09.02.30

    Tabancasını ateşlediği gün, değil Prinçip’in, hiçkimse­nin tahmin edemedi­ği bir olaylar zinciri başladı. Avusturya suikast­tan Sırbistan’ı sorumlu tu­tarak bir ültimatom verdi, bu ülkenin hâmisi Rusya ha­rekete geçti, araya Avustur­ya’nın büyük ortağı Almanya girdi, domino taşları bir ay içinde arka arkaya devrile­rek dönemin bütün impara­torluklarını birbirine kattı. Prinçip’in sıktığı kurşun 1. Dünya Savaşını başlatan kı­vılcımı çakmıştı.

    Birbirleriyle yakın bağla­rı olan ve özellikle Fransa ile Almanya’da geniş tabanlara sahip Avrupalı sosyalistlerin Temmuz ayı boyunca süren diplomatik kriz sırasında bel­ki bu ateşi söndürmek için bir şansları vardı. Ancak güçleri­ni kendi hükümetlerine baskı yapmak için kullanmakta te­reddüt ettiler. İtibarı en yük­sek, en popüler barışçı önder­lerden Fransız sosyalist Jean Jaurès’in 31 Temmuz 1914’te Paris’te bir lokantada yemek yerken milliyetçi bir Fransı­zın tabancasından çıkan tek kurşunla can vermesi, barışa karşı yapılmış son sembolik suikasttı: Ertesi gün Alman­ya Rusya’ya savaş ilan etti, üç gün sonra Fransa ve İngiltere de savaşa girdiler.

    JF KENNEDY- MARTIN LUTHER KING- OLOF PALME

    Esas failler meçhul kaldı

    ABD Başkanı JF Kennedy veya İsveç Başbakanı Olof Palme suikastlarının neden işlendiği anlaşılamadığı gibi, ortaya atılan tezler cinayetleri büsbütün kararttı.

    Suikastçının bir adı da te­tikçidir, çünkü özellikle önemli bir lider öldü­rüldüğünde, kimse öldürenin tek başına hareket ettiğine inanmaz. Katil yakalansa bi­le, onun arkasındaki gizli eli bulmak için bir çaba başlar. Bazen bu çaba öyle komplo te­orileri doğurur ki suikastı per­deleyen yeni bir sis tabakası yaratır. Bunun en iyi örneği, ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy’nin 22 Kasım 1963’te Texas’ın Dallas kentinde Lee Harvey Oswald’ın tüfeğinden çıkan bir kurşunla öldürülme­sidir.

    IMF Head-Perp Walk
    ‘Derin’ cinayetler
    Kennedy’nin katili Oswald’ın yakalandıktan sonra Jack Ruby tarafından öldürülmesi spekülasyonlara yol açmış, her iki cinayetin de “derin devlet”le ilişkisi yıllarca tartışılmıştı. Hâlâ tartışılıyor.

    Oswald suikasttan sonra tüfeğini saklayarak ateş ettiği binadan ayrıldı ve polisler ta­rafından kovalandıktan son­ra yakalandı. Ancak herhangi bir açıklama yapmasına fırsat kalmadan, iki gün sonra Jack Ruby adlı fuhuş ve kumar iş­leriyle uğraşan bir Dallaslı ta­rafından vurularak öldürüldü. Bu olay, suikastla ilgili komplo teorilerini ateşledi. Susturu­lan Oswald’ın suç ortakları ve­ya “efendileri” kimdi? Aradan 53 yıl geçti, Warren Komisyo­nu, Rockefeller Komisyonu ve Temsilciler Meclisi Suikast­lar Komisyonu gibi üç komis­yonun yıllar harcayarak yap­tığı üç ayrı soruşturmaya ve yazılan sayısız kitaba rağmen bu soruya kesin yanıt bulunamadı.

    Öne sürülen tezler, muhte­mel şüphelilerin eksiksiz lis­tesi gibiydi: Başkanın kardeşi Adalet Bakanı Robert Ken­nedy’nin köküne kibrit suyu dökmeye karar verdiği İtalyan mafyası; ABD’nin devirme­ye çalıştığı Küba lideri Fidel Castro; Oswald’ın birkaç yılı­nı geçirdiği Sovyetler Birli­ği; başkanın azılı düşmanı J. Edgar Hoover’ın yönettiği fe­deral polis teşkilatı FBI; olayı örtbas etmeye çalışan ve maf­yayla yakın bağları olan habe­ralma teşkilatı CIA… Sonuç: Bugün Amerikalıların bir bö­lümü Oswald’ın gerçekten tek başına hareket ettiğini düşü­nürken, diğerleri ise “gerçe­ğin” asla öğrenemeyeceğine inanıyor.

    Kennedy cinayetinin bu komplo teorilerine yol açması­nın bir nedeni de, beş yıl sonra 4 Nisan 1968’de Tennessee’de­ki Memphis kentinde bir mo­tel odasının balkonundayken çenesine saplanan bir tüfek kurşunuyla öldürülen Martin Luther King’di. Afrikalı Ame­rikalıların vatandaşlık hakları için mücadele eden barışçı si­yah önderin pek çok düşmanı vardı. Ordudan atılmış, ufak tefek hırsızlıklardan sabıka­sı olan beyaz katil James Earl Ray’in tek başına hareket etti­ğine kimse inanmadı. Yakalan­dıktan sonra Ray, asıl katilin “Raoul” adında bir kişi oldu­ğunu söylemiş, babası ise, “Oğ­lum bu işi tek başına yapacak zekaya sahip değil” diyerek ci­nayeti birilerinin planladığına işaret etmişti.

    Temsilciler Meclisi Sui­kastlar Komisyonu olayı ele aldığında, iki beyaz işadamı­nın Ray’i bu cinayet için ki­raladığını iddia eden yeni bir tanık ortaya çıktı. Üstelik, FBI’ın bu iddiadan önceden haberdar olduğu da anlaşıldı. FBI Başkanı Hoover’ın siyah öndere duyduğu nefret herkes tarafından bilindiğinden, kuş­kular federal polis teşkilatı­na döndü. Temsilciler Mecli­si Komisyonu, sonunda FBI’ın “görevini suiistimal ettiğine” karar verdi ama James Earl Ray, bu cinayetten hüküm giy­miş tek kişi olarak kaldı.

    39- kennedy ve eşi
    Suikastten az önce
    Başkan Kennedy öldürülmeden az önce. Yanında eşi Jacqueline, önlerinde ise suikastta yaralanan Texas Valisi John Connally ve eşi Nellie bulunuyor.

    Kennedy vakasına benzer bir başka cinayet de 28 Şubat 1986 akşamı İsveç Başbakanı Olof Palme’nin Stockholm’da eşi Lisbet ile sinemadan çık­tıktan sonra metro istasyonu­na yürürken öldürülmesiydi. Katil olarak yakalanan uyuş­turucu bağımlısı Pettersson adlı bir kişi, başbakanın eşi tarafından teşhis edilmesine rağmen elde başka delil bulun­madığı için aklandı. Ardın­dan komplo teorileri yağma­ya başladı. Bir bölümü polis tarafından da ciddiye alınan bu şüpheliler, uzun bir liste oluşturuyordu: Şilili faşistler (Palme bu ülkedeki Pinochet diktasından kaçanlara sığınma hakkı tanımıştı), Güney Afrika Cumhuriyeti (Palme bu ülke­deki ırkçı rejimi şiddetle kı­namıştı), İsveçli bir aşırı sağcı fanatik (Palme sosyal demok­rattı), Yugoslav gizli servisi, sağcı eğilimiyle tanınan İsveç polisi, Palme’nin yasadışı tica­ret yaptığını bildiği Bofors si­lah şirketi, PKK, CIA, P2 ma­son locası…. Bugün İsveç polis arşivindeki Palme belgeleri 700 bin sayfayı geçtiği halde katil veya katillerin kim oldu­ğu hâlâ bilinmiyor.

    SOKOLLU – WALLENSTEIN – KIROV

    İdam benzeri suikastler

    Mutlak iktidar sahibi olan krallar, sultanlar ve diktatörler de kendilerine rakip gördükleri kişileri üstü örtülü suikastlarla ortadan kaldırmakta tereddüt etmedi.

    Kendisini gölgede bıra­kan güçlü bir şahsiyet­ten başka türlü kurtu­lamayacağını anlayan ikti­dar sahibinin son çare olarak suikasta başvurduğu örnek­ler vardır. Ancak doğal olarak üstü örtüleceği için, bunlar daima kuşkuludur. Örneğin Sokollu Mehmed Paşa’nın 12 Ekim 1579’da bir “deli” ta­rafından öldürülmesinin ar­dında ne yatıyordu? Kanuni Sultan Süleyman’ın son sad­razamı olan, oğlu 2. Selim ve torunu 3. Murad’ın saltanat­larında kesintisiz 14 yılı aşkın süre bu unvanı koruyan Sokol­lu, Osmanlı tarihinin en güçlü isimlerindendi.

    2. Selim’in kızı Esmahan Sultan’la evli olduğu gibi, ak­rabalarına, oğullarına, dostla­rına vezirlikler dağıtarak ken­disine destek olacak bir çevre yaratmıştı. Ancak son yılla­rında karşısına ciddi muhalif­ler çıktı. 3. Murad ile arası kötüydü; Peçevi’ye göre padi­şah sadrazamına karşı müthiş öfkeliydi. Padişah, çevresini oluşturan paşaları birer ikişer azil veya idam ederek Sokol­lu’nun iktidar tabanını zayıf­lattı. Ancak bu güçlü sadraza­mı diğerleri gibi idam etmek kolay verilecek bir karar de­ğildi. Dolayısıyla bir Boş­nak, ikindi divanına çıkaca­ğı sırada dilekçe verecekmiş gibi yaşlı sadrazamın yanına sokulup, yeninden çıkardığı hançerle onu öldürdüğünde, suikastın padişahın en azın­dan bilgisi dahilinde işlendi­ği düşüncesi yayıldı. Katilin “meczup” ilan edilmesi, dola­yısıyla tek başına hareket et­tiğine karar verilmesi de kuş­kuları artırdı.

    45- Sergei_Kirov_ve Stalin 1934
    Sergey Kirov Stalin ile birlikte, 1934.

    Sokollu suikastı, 25 Şubat 1634 gecesi yatmaya hazırla­nırken en güvendiği subayla­rı tarafından Eber şatosunda kılıç ve mızraklarla delik deşik edilen Albrecht von Wallens­tein’ın öldürülmesine benzi­yordu. Wallenstein, Orta Av­rupa’yı perişan eden Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) en önemli komutanıydı. İmpara­torluk ordularını yıllarca yö­netmiş, güya hizmet ettiği İm­parator 2. Ferdinand’ın hiç­bir sözünü dinlememiş, kendi başına antlaşmalar yapmış­tı. Sonunda 2. Ferdinand onu ihanetle suçlayan bir ferman yayınladı, ancak bunun ne işe yarayacağı belli değildi. Ge­risini halletmek, Wallenste­in’ın kendi subaylarına kaldı. İmparatorun suikastla hiçbir ilgisinin olmadığı söyleniyor­du ama, cinayeti işleyenlerin ödüllendirilmesi tam tersini gösteren yeterli kanıt sayıldı.

    28- öldürülmüş wallenstein ve astrologu seni
    Wallenstein’ın cesedi başında ünlü astroloğu Seni. Karl von Piloty’nin resmi, 19. yüzyıl.

    Fransa Kralı 3. Henri ise, yapacağı suikastı bizzat plan­ladı. 23 Aralık 1588’de en bü­yük siyasi rakibi, halkın “Paris kralı” lakabını taktığı Gui­se Dükünü huzuruna çağırdı. Kendisine istediği yüksek gö­revin verileceğini sanan Dük sevinçle Blois Şatosu’na gitti­ğinde, bekleme odasında kra­lın en yakın sekiz adamı tara­fından kılıçtan geçirildi.

    20. yüzyılın en önemli su­ikastlarından biri de, Sergey Kirov’un 1 Aralık 1934’te Le­ningrad’da (St. Peterburg) öl­dürülmesiydi. Sovyet Komü­nist Partisi Politbüro üye­si Kirov, o dönemde partide Stalin’den sonraki en güçlü adam olarak kabul ediliyordu. Leonid Nikolayev adında bi­rinin elini kolunu sallaya sal­laya Kirov’un çalışma mekanı olan Smolni Enstitüsüne girip politbüro üyesini tabancayla vurması, kuşkulara neden ol­du. Stalin hem potansiyel bir rakibinden kurtulmuştu hem de son muhaliflerini ezmek için eline bir bahane geçmişti.

    Birkaç gün sonra Mosko­va’daki bir parti toplantısından sonra şu açıklama yapıldı: “Yol­daş Stalin, Kirov suikastı so­ruşturmasını bizzat yönetmiş, Nikolayev’i uzun uzun sorguya çekmiştir. Nikolayev’in eline silahı verenler, muhalefet ön­derleridir!” Toplantıda Stalin yandaşları “Merkez Komite acımasız olmalıdır, Parti te­mizlenmelidir!” diye bağırdılar. Kirov’un öldürülmesi, Stalin’in bütün ülkede büyük bir tasfi­ye hareketine girişmesi için bahane oldu. 1956’da Kruş­çev partinin başına geçtiğin­de bu sayfayı yeniden açarak Kirov suikastının araştırılma­sı için Pospelov Komisyonunu kurdu. Kırk yıl sonra Gorbaçov döneminde de aynı olay soruş­turuldu ama Stalin’in suikasta doğrudan karıştığını gösteren kanıt bulunamadı. Ancak kuş­kular silinmedi. Sonuçta Sta­lin, idamlara olduğu kadar su­ikastlara da yatkındı; sürgün­deki en büyük rakibi Troçki’yi 20 Ağustos 1940’ta Meksika’da Sovyet NKVD ajanı Ramón Mercader’in eliyle öldürtmüş­tü. Kirov’un ölümü Stalin’in bir taşla iki kuş vurmasını sağladı­ğı için, bu cinayeti onun plan­ladığı şüphesi ortadan kalk­madı.

    2. ALEKSANDER- CARNOT- ELISABETH-UMBERTO…

    Anarşistlerden ‘bomba’ cinayetler

    Krallar, imparatorlar, başkanlar, 1880-1914 arasında arabalarına atılacak bombanın korkusuyla yaşadı. Bu dalga ancak 1. Dünya Savaşı’nın bombalarıyla sona erdi.

    Dünyanın taçlı başla­rı 19. yüzyıl sonunda bir suikast korkusuna kapıldı. Saldırganlar ABD’den Japonya’ya kadar devlet baş­kanlarını, imparatorları, kral­ları öldürmek için nitroglise­rin, dinamit, barut ve bomba dersleri alıyordu. Öldürdükle­rinin tam listesi çok uzundur. Bir seçki yaparsak:

    13-b Petit_Journal_Carnot_suikastı 1894
    Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’nun öldürülüşü, Le Petit Journal dergisi.

    Rus Çarı 2. Aleksandr, 13 Mart 1881’de başkent St. Pe­terburg’da arabasına atılan bombayla öldürüldü.

    Fransa Cumhurbaşka­nı Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Lyon’da bıçaklandı.

    Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in eşi İmparato­riçe Elisabeth 10 Eylül 1898’de Cenevre’de bıçaklandı.

    İtalya Kralı 1. Umberto 29 Temmuz 1900’de Monza’da vuruldu.

    ABD Başkanı William Mc­Kinley 6 Eylül 1901’de Buffa­lo’da bir sergiyi gezerken vu­ruldu, 14 Eylül’de öldü.

    Rus çarının amcası, Mos­kova Valisi Grandük Sergey, 17 Şubat 1905’te Kremlin’den çıkarken arabasına atılan bir bombayla öldü.

    Yunanistan Kralı 1. Yorgo, 18 Mart 1913’te Selanik’te so­kakta yürürken vuruldu.

    Bunların dışında, Prusya Kralı 1. Wilhelm ve İngiltere Kraliçesi Victoria’ya başarısız suikastlar düzenlendi; baba-o­ğul İspanya kralları 12. ve 13. Alfonso 25 yıl arayla dü­ğün günlerinde yapılan saldırı girişimlerinden zor kurtuldu­lar. 1910’da Japon İmparato­ru Meiji’ye yönelik bir sui­kast girişimi ortaya çıkarıldı. Osmanlı padişahı 2. Abdül­hamid’e 21 Temmuz 1905’te Yıldız’da Cuma selamlığından çıktığı sırada yapılan saldırı da bir bakıma bu silsilenin bir parçası olarak görülebilir.

    Londra’da Temmuz 1881’de toplanan Anarşist Enternas­yonal, “eyleme dayalı propa­ganda” yöntemi olarak şiddete başvurulması çağrısında bu­lunmuştu. İktidar sahipleri­ne karşı yapılacak suikastlar küçük siyasal grupların adını duyuracak, iktidarın zayıflığı­nı halka gösterecekti. Alman anarşist Johann Most, “Dev­rimci Savaş Bilimi: Nitrogli­serin, dinamit, Pamuk baru­tu, cıva fülminat, bomba, fitil, zehir vb. yapımı ve kullanımı üzerine el kitabı” adlı broşü­ründe “Dinamitin yarım kilo­su, sekiz galonluk oy pusulası­nı yener” diye yazıyordu.

    Korkuya kapılan 21 dev­let, 24 Kasım 1898’de Roma’da Uluslararası Anti-Anarşist Konferansını topladı, suikast­lara karşı alınacak tedbirle­ri, polis teşkilatları arasında­ki işbirliği sorunlarını konuş­tu. Ancak devrimci ve anarşist çevrelerin tamamı bu yöntemi benimsememişti. Benimse­yenler arasında bile 20. yüz­yıl başında kuşkular doğmaya başladı: Belki de sabırla halkı örgütlemek, sabırsızca birile­rini öldürmekten daha iyi so­nuç doğurabilirdi? İşlerin na­sıl zıvanadan çıktığını, yazar Joseph Conrad 1907’de yayın­ladığı Gizli Ajan adlı romanda anlatır. Romandaki Vladimir adlı karakter bir eylem ha­yal ediyordu: “Öyle yıkıcı bir vahşet, öyle absürt bir eylem olmalı ki, asla anlaşılamasın, açıklanamasın, akla bile gele­mesin – mesela delilik gibi?”

    Anarşist bombası korku­su doğal olarak 1. Dünya Sa­vaşı ile birlikte sona erdi. Bu savaş bombayı iyice sıradan hale getirdiği gibi, suikastle değil ayaklanmayla başlayan Rus Devrimi de “eyleme daya­lı propagandanın” sınırlarını göstermişti.

    NİZAMÜLMÜLK- WILLEM- GANDHİ

    Eli kanlı fanatizm

    Nizamülmülk bir haşhaşî fedaisinin hançeriyle, Gandhi bir Hindu fanatiğin kurşunuyla can verdi. Bağnaz Katolikler, yeterince dindar bulmadıkları Fransa kralını bile öldürdü.

    Bugün bazı Batılı yazar­lar tarafından intihar bombacılarının atası ilan edilen Haşhaşîler (kendilerine verdikleri isimle Nizarî İsmailî­ler) fanatik miydi yoksa kiralık tetikçi mi? Aslında bugün kul­landığımız bu terimler Ortaçağ için biraz anlamsız kaçar. Sade­ce Sünnilerin değil Şiilerin bi­le dışladığı bu küçük tarikat, 11. yüzyılda Ortadoğu’da bazı kale­leri elinde tutuyordu. İran’da Elb dağlarında Hasan Sabbah’ın yö­netimindeki Alamut Kalesi bun­ların en ünlüsüydü. Geniş böl­ge Selçuklu İmparatorluğu’nun elindeydi.

    29- IV Henri suikastı ve katili ravaillac tutuklanıyor
    Bağnaz katolik Ravaillac, Fransa Kralı 4. Henri’yi Paris’te arabasında giderken öldürüyor. Charles-Gustave Housez’in resmi, 19. yüzyıl.

    14 Ekim 1092’de büyük Sel­çuklu veziri Nizamülmülk, Ni­havend yakınlarında bir haşhaşî fedaisi tarafından hançerlenerek öldürüldü. Nizamülmülk, Hasan Sabbah’ın temsil ettiği İsmai­li doktriniyle hem ideolojik hem askerî düzeyde mücadele etmişti. Ancak vezirin hükümdarı Me­likşah ile arasının açıldığı ve bu nedenle öldürtüldüğü iddiaları da ortaya atılmıştı. Eğer bu doğruy­sa, suikast bir tetikçinin işiydi. Zaten haşhaşiler sonraki yüzyılda Ortadoğu’da kiralık katil olarak nam salacak ve Suriye’de faaliyet gösteren İsmaili dâisi Raşidüd­din Sinan, bölgedeki Haçlılarla iyi ilişkiler sürdürecekti. Sonradan kendilerine başka efendiler de buldular. İbni Batuta, 14. yüzyılda onlardan söz ederken “Şu anda Melik Nasır’ın (Mısır Memluk sultanı) okları gibidirler. Melik kendisinden kaçan düşmanları­nın işini bunların aracılığıyla biti­rir” diye yazıyordu.

    Ancak fanatikler tarih boyun­ca en etkili suikastçılar arasında yer almıştı. Örneğin 16. yüzyılda Avrupa, Protestan-Katolik savaş­larıyla kanarken buna bir de din adına düzenlenen suikastlar ek­lendi. Papa, protestanlığı seçmiş bir kral veya prensi aforoz ettiği anda, bir anlamda bunların uy­ruklarını da hükümdarlarını öl­dürmeye teşvik etmiş oluyordu; çünkü aforoz edilmiş bir kişiyi öl­dürmek günah sayılmıyordu.

    İspanyol efendilerine karşı ayaklanan Hollandalıların pro­testan önderi Oranj Prensi Ses­siz Willem, 10 Temmuz 1584’te evinin kapısını çalan bir Katolik tarafından vurularak öldürül­dü. İngiltere Kraliçesi 1. Eliza­beth sürekli öldürülme korkusu içinde yaşadı. Bu din savaşları döneminde Katolik olan Fransa kralları bile, kendilerini yeterin­ce Katolik bulmayan suikastçı­ların elinden kurtulamadı. Kral 3. Henri 1 Ağustos 1589’da, 4. Henri ise 14 Mayıs 1610’de bağ­naz birer Katoliğin kurbanı ol­dular.

    Dinî ve etnik nefretlerin pençesindeki ülkelerde bu tür saldırılara sık rastlanıyordu. Sikh-Hindu-Müslüman çatış­malarının hiç durmadığı Hindis­tan’da ülkeyi yönetenler sürek­li tehlike altındaydı. Bir Hindu milliyetçisi, 30 Ocak 1948’de ba­ğımsız Hindistan’ın kurucu ön­deri Mahatma Gandhi’yi vurarak öldürdü. Katil Godse, mahkeme­ye sunduğu yazılı ifadede Gandhi’nin Hindistan için bir “lanet” olduğunu, Müslümanların Hin­distan’ı ele geçirmesi için zemin hazırladığını, böylece Hindulu­ğun sonunun geleceğini iddia etti. Sonraki başbakanlardan İn­dira Gandhi ise 31 Ekim 1984’te, kendi korumaları arasında bulu­nan iki Sikh tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürüle­cekti.