Etiket: mustafa kemal atatürk

  • Barbaros Hayrettin Paşa: Adın yazıldı mücevher suya

    Türk denizcilik tarihinin en önemli ismi Barbaros Hayrettin, neredeyse 5 asırdır çeşitli vesilelerle anılıyor, anlatılıyor, yaşatılıyor. 27 Eylül 1538’deki Preveze Deniz Savaşı, Osmanlıları Akdeniz’den silmek isteyen Avrupa devletleri için bir kabus olmuş; “Büyük Amiral”in bu zaferiyle başlayan anma geleneği, kesintilere uğrasa da devam ettirilmişti.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun zaferler yüzyılı 16. yüzyılda, denizlerdeki egemenliği perçinleyen ve Kuzey Afrika’yı devletin topraklarına katan Barbaros Hayrettin dönemin yıldızıydı. Barbaros, üstün denizcilik bilgisi ve tecrübesinin yanısıra emsalsiz bir taktisyen olduğunu da 27 Eylül 1538’deki Preveze Deniz Savaşı’nda göstermişti. Osmanlıları Akdeniz’den silmek isteyen Avrupa’nın ümidi, alev alev yanan Haçlı Donanması ile birlikte Preveze’de kül olmuştu.

    Barbaros sonraki dönemlerde de donanmanın sefere çıkarken padişah ile aynı derecede saygı göstererek türbesini selamladığı “Büyük Amiral” olarak anılacaktı. Ölümünden sonraki ilk baharda Kasımpaşa tersanesinden çıkan donanma, Beşiktaş önlerine demir attı. Kaptan Paşa ile harp gemileri reisleri ve mürettebat Barbaros’un türbesini ziyaret etti, ardından demir alarak top ile onu selamladı. Gelenekselleşen bu uygulama, 19. yüzyıl ortalarına kadar sürdürüldü. Ancak artarda gelen Çeşme, Navarin ve Sinop facialarında yakılıp imha edilen Osmanlı donanması iyice güçten düşmüştü. Yanan gemilerde şehit olan leventlerle birlikte bahriye kültürü ve gelenekleri de küllere karışmıştı. 20. yüzyıl başlarında bu gelenek canlandırıldı; Preveze Deniz Zaferi’ni ve Barbaros Hayrettin Paşa’yı yadetmek için önce “Barbaros İhtifali” (Anma Töreni) ardından “Donanma Günü” ve nihayetinde “Deniz Kuvvetleri Günü” kutlanmaya başlandı.

    Denizcilik-2
    Ohannes Umed Behzad’ın fırçasından Preveze Deniz Zaferi (1866, İstanbul Deniz Müzesi)

    Esasen 19. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkeleri, meşruiyet ve ulusal kimlik oluşturmak için “gelenek icadı” marifetiyle “millî bayramlar” oluşturmaya, kutlamaya başlamışlardı. Osmanlı Devleti’nde de 2. Meşrutiyet’in ilan edildiği 23 Temmuz 1909 tarihinde iyd-i millî (millî bayram) kutlanmaya başlandı. Her yıl düzenlenen törenlerde donanma geçit merasimi yapar; Barbaros Hayrettin Paşa anılır, türbesi ziyaret edilir, adına mevlüt okutulur, sancağına madalya takılırdı. Bu faaliyeti “Barbaros ihtifali” (anma töreni) olarak sahiplenen Osmanlı Donanma Cemiyeti de türbe ve çevresinin imarı içinde girişimde bulunmuştu. Cemiyet bu bağlamda, İngiltere’deki “Navy League”in kamuoyuna deniz gücü bilinci aşılamak maksadıyla Trafalgar Deniz Savaşı’nı bir bayram ve Amiral Horatio Nelson’u bir millî kahraman olarak yüceltme çabasını örnek almaktaydı. Zaten İngilizler de Barbaros’u “Türklerin Nelson”u olarak addediyordu; 1936’da Kral Edward da Barbaros’un türbesini ziyaret etmek istemişti. İki denizcinin amaçları da birdi: Anavatanı ileriden ve denizden savunmak, denizaşırı toprakları korumak için bir donanma geliştirmek.

    Mütareke yıllarında (1918- 1922) dahi kutlanan ancak sonraları unutulan Barbaros’u anma faaliyeti, Yavuz zırhlısı onarılıp donanma güç kazanınca tekrar gündeme gelmişti. Deniz konularına ilgisi nedeniyle “sivil amiral” olarak bilinen gazeteci Abidin Daver bu meseleye öncülik etti. Hem Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde hem de dönemin başbakanı Celal Bayar nezdinde konuyu hükümetin gündemine taşıdı. Preveze Muharebesi’nin 400. yılında Barbaros Hayrettin Paşa’nın hatırasını ve zaferini yadetmek için tören düzenlenmesini; türbesinin de şerefine layık bir millî deniz mabedi haline getirilmesini teklif etti. Teklif uygun görüldü; Cumhurbaşkanı Atatürk’ün de onayıyla 27 Eylül 1938’den tarihinden itibaren “Barbaros ihtifali” düzenlenmeye başlandı.

    Bu ilk törene iştirak eden bahriye tören kıtası, dönüşte, programda olmamasına rağmen içlerinden gelerek Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanı Atatürk’ü bando eşliğinde selamladı. Müteakiben, Başbakan Bayar’ın bulunduğu sancak gemisi ile etkinliğe katılan diğer askerî ve sivil gemiler önce Barbaros’un türbesini, ardından Cumhurbaşkanı’nı denizden selamladı. Atatürk, akşam denizde düzenlenen ışık oyunlarını yatağından izledi. Tören sonrasında İstanbul valisi tarafından kendisine çekilen şükran telgrafına cevaben memnuniyet ve takdirlerini iletti.

    Daha sonraki yıllarda, türbenin olduğu bölgedeki yapılar istimlak edildi ve etrafı temizlenerek meydan haline getirildi. Meydana yapılan Barbaros abidesi, 25 Mart 1944’te Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından törenle açıldı. Türbe ise 18 Nisan 1950’de hizmete girdi.

    Savaş sonrasında, yine Abidin Daver tarafından ABD ve İngiltere gibi denizci ülkelerde olduğu gibi, halkın donanmasıyla kucaklaşacağı ve ülke bahriyesinin gücünün sergileneceği bir “Donanma Günü” yapılması gündeme getirildi. Donanma Komutanlığı da bu amaçla “27 Eylül Preveze Deniz Zaferi” gününü seçti. Böylelikle 1948’den itibaren 27 Eylül’ler, Barbaros Anma Töreni’nin yanısıra Donanma Günü de olarak çifte denizcilik bayramı şeklinde kutlanmaya başlandı.

    1959 ve 1961’de kutlanan Donanma Günü çokuluslu bir boyut kazandı. İstanbul’a liman ziyareti yapmakta olan Amerikan savaş gemileri törene şeref kıtası ile iştirak ederek anıta çelenk koydu; alay sancakları gösterildi. 1968’deki kutlamaya, Cezayir Deniz Kuvvetleri Komutan Yardımcısı ve Donanma Komutanı Üsteğmen Fethi Lahdar iştirak etti. Memleketinden getirdiği toprağı ataları olarak kıymet verdikleri Barbaros’un türbesine koydu (bundan tam 37 yıl sonra Şubat 2005’te Türkiye’ye resmî ziyarette bulunan ilk Cezayir Cumhurbaşkanı Abdelaziz Bouteflika da Barbaros’in türbesini ve Deniz Müzesi’nde bulunan ona ait eşyaları ziyaretle onun hatırasını yadedecekti).

    1964’den sonra Preveze Zaferi yıldönümleri “Donanma Günü” yerine “Deniz Kuvvetleri Günü” olarak kutlanmaya başlandı. Ancak bu uygulamaya Genelkurmay Başkanlığı’nca 1974’te son verildi. Aslında amaç, askerî kurumları daha önceki Türk devletlerindeki emsalleri ile eşleştirmekti. Çaka Bey’in Bizans donanmasını yendiği ve ilk Türk deniz zaferi olan Koyun Adaları Savaşı’nın kazanıldığı 19 Mayıs 1090, “Deniz Kuvvetleri Kuruluş Günü” olarak kabul edildi. 19 Mayıs 1975, 885. kuruluş yılı olarak kutlandı. Ancak hemen ardından kuruluş yılı, Çaka Bey tarafından 50 parçalık ilk Türk Donanması’nın oluşturulduğu ve Ege’nin sıcak sularına yelken açıldığı 1081 senesine götürüldü.

    1996’dan itibaren Deniz Kuvvetleri Günü’nün tekrar 27 Eylül’de kutlanmasına başlandı. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, donanmanın halkla kucaklaşmak için İstanbul Boğazı’nda geçit töreni yapması geleneğini tekrar canlandırdı. 30 Ağustos 1996 Zafer Bayramı etkinlikleri kapsamında görkemli bir geçit töreni yapıldı; deniz bandoları Üsküdar ve Ortaköy’de konser verdi. Bu geleneğin canlandırılması, Ege’de 1994 ve 1996’da Yunanistan’la yaşanan krizlerin sonrasına denk gelmesi nedeniyle de anlamlıydı. Bahriyenin kamuoyu nezdindeki görünürlüğünü artıran bu tören, 1997, 1998 ve 2009’da, 30 Ağustos ve 29 Ekim bayramlarında yinelendi.

    Barbaros Hayreddin Paşa’nın Beşiktaş’taki türbesini denizden “çımavira” ile selamlama geleneği ise Mavi Vatan-2019 Tatbikatı sonrasında, 9 Mart 2019 tarihinde Deniz Kuvvetleri tarafından tekrar başlatıldı. Preveze Deniz Zaferi’nin 481. yıldönümü olan 27 Eylül 2019’da Karadeniz’den dönen Donanma, Barbaros’un türbesini ve İstanbulluları tekrar “çımavira” ile selamladı. Ardından, Deniz Kuvvetleri karargah binası protokol giriş holünde Barbaros’un sancağının sergilenmeye başlanması, geleneğin sembolik anlamını kuvvetlendiren bir uygulama oldu. Bu durum yurtdışı basında, Türk Donanması’nın gelişme gösterdiği ve deniz yetki alanları mücadelesi yaptığı bir dönemde, şanlı geçmişine bir saygı mesajı olarak yorumlandı. 2020’de TCG Barbaros, 2021 ve 2022’de ise TCG Kemal Reis fırkateyni denizden selamlama yaptı.

    Daha önce 27 Eylül’lerde tören öncesinde protokol tarafından yapılan türbe ziyaretleri de, Barbaros’un ölümünün 475. yılı olan 4 Temmuz 2021’den itibaren mezar başında bir anma etkinliğine dönüştü; 2022 ve 2023’te tekrar edilen bu uygulama da gelenekselleşecek gibi görünüyor.

    27 Eylül, donanma için yakın tarihimizde giderek sembolleşen bir gün oldu. Donanma Cemiyeti ilk kongresini 27 Eylül 1965’te yaptı. Cemiyet, en önemli girişimi olan “Atatürk Filotillası Kampanyası”nı da 27 Eylül 1970’te hayata geçirdi. 27 Eylül’ler, Deniz Kuvvetleri’nin gururu olan Millî Gemi (MİLGEM) projesindeki korvetlerinin kızağa konma, denize indirilme, donanmaya katılma törenlerinin; ayrıca “Yeni Tip Denizaltı Projesi”nin dördüncü gemisi olan Aydın Reis’in ilk kaynak töreninin de gerçekleştirildiği gün oldu.

    Son 30 yılda Barbaros Hayrettin Paşa ve Preveze Zaferi daha geniş kapsamlı ve katılımlı olarak kutlanıyor. Bu gelenekleri yaşatmak, özellikle Mavi Vatan’da hak ve çıkar mücadelesinin öne çıktığı dönemlerde denizcilik bilincinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması konusunda başlatılan gayretlere de doğrudan katkı sağlıyor.

    Foto 1: Ressam Pietro Della Vecchia tarafından yapılmış bir Barbaros Hayrettin Paşa Portresi.

    Foto 2: Ohannes Umed Behzad’ın fırçasından Preveze Deniz Zaferi (1866, İstanbul Deniz Müzesi)

    Foto 3: Beşiktaş Barbaros İhtifali Hatırası, 1923.

    Foto 4: Donanmaya ait bir grup gemi, deniz geçit töreninde.

    Foto 5: İstanbul Boğazı’nda Türkiye Deniz Filosu’nun tatbikatlarından bir görünüm.

    Foto 6 & 7: 1961’de konuk ABD Deniz Piyadeleri İstanbul’daki Cumhuriyet Anıtı’na doğru yürümüş ve çelenk bırakmıştı. (üstte, solda). Beşiktaş’ta bulunan Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi (üstte, sağda).

    Foto 8: 2020 yılında Preveze Zaferi ışık gösterileri eşliğinde Haliç’te canlandırıldı.

  • Sıradışı ve talihsiz bir insan: Denizci, mühendis ve sanatçı

    İstanbul’da, seçkin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Bahriye Mektebi’ni bitirdi; gemi inşaat mühendisi oldu; ABD’de ve Almanya’da eğitimine devam etti. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk denizaltı ve harp gemilerinin yurtdışındaki yapımına nezaret etti. İTÜ’de profesör oldu. Akbaba dergisindeki olağanüstü çizimleriyle tanındı ve trajik bir şekilde öldürüldü.

    Üç kardeşin ikincisi olarak 1903’te İstan­bul-Erenköy semtinde doğan Muhittin Emin Etingü, soyadı kanununa kadar Muhit­tin Emin olarak bilinir. Annesi Münire Hanım, Refik Halid Karay’ın kız kardeşidir. Bu çok yönlü biliminsanı seçkin bir ailede doğup büyümüş­tür. Dayısı Refik Halid Karay, babası mabeyn katiplerinden 1871 doğumlu Mehmet Emin Efendi, babaannesi Kırım Hanı Giray Han soyundan Ruhsar Hanım’dır. Almanca, İtalyan­ca ve İngilizce bilen Muhittin Etingü, varlıklı bir İstanbul ailesinin kızı Fatma Münevver Hanım’la 1936’da evlenmiştir. Bu evlilikten 24 Aralık 1939 do­ğumlu, Robert College mezunu Ali Etingü dünyaya gelmiştir (Ali Etingü, Koç topluluğunda turizm sektöründe çalışmış, üst düzey yöneticiliklerde bu­lunmuş saygın bir işinsanıydı; öl. 2019).

    resim_2024-09-01_011615484
    Etingü’nün inşaat kontrol heyetinde yer aldığı Batıray denizaltısının açılış töreni.
    resim_2024-09-01_011620351
    Gemi inşaat mühendisliğinin yanında yaptığı çizimlerle de tanınan Muhittin Emin Etingü.
    sahaftan 1
    Etingü’nün kurban gittiği cinayet gazetelerde günlerce konuşulmuştu.

    Muhittin Emin 1917’de Heybeliada Bahriye Mektebi’ne girdi. 1917-1921 arasında bura­da okuyan Muhittin Emin, son sınıfta İnşaat-ı Bahriye bölü­münü seçip 1921’de gemi inşaat mühendisi olarak mezun oldu. Harp gemilerinde stajdan sonra, 1923-1925 arasında ABD’de MIT ve Almanya’da Ho­chschule’de eğitimine devam etti. 1925-26’da Almanya’nın Lübeck şehrinde tersanede gemi inşaı, tanker ve yüzer ha­vuz yapımı ile ilgili uygulamalı görevlerde bulundu. 1926’da ülkesine döndü ve yurtdışına ısmarlanacak destroyer, avcı­botu ve denizaltı alımı şartna­melerini hazırladı. Sakarya ve Dumlupınar denizaltılarının yapımı için İtalya’da Tries­te yakınlarındaki tersanede görevlendirildi. 2.5 yıl burada kalan Muhittin Etingü deni­zaltı yapımı ve seyir bilgisini artırdı. Tekrar yurda dönün­ce Gölcük Deniz Fabrikaları Fen Heyeti’nde yer aldı; Türk donanmasındaki gemilerin bakım ve onarımlarını gerçek­leştirdi. 1934-1937 arasında Millî Savunma Bakanlığı’nda görev yaptı ve denizaltıların proje ve teknik şartnamelerini hazırladı. 1937’de Almanya’nın Kiel şehrindeki Krupp Germa­niawerft tersanesinde Türkiye için sipariş edilen Ay Sınıfı denizaltıların inşaat kontrol heyeti üyesi oldu.

    1939’a kadar süren bu hiz­metleri sırasında, isimlerini bizzat Atatürk’ün Celal Bayar’a dikte ettiği Saldıray, Batıray, Yıldıray ve Atılay isimli deni­zaltılar inşa edildi ve kızağa konuldu. 1939-1943 arasında yine gemi inşaat alanında çalışmalarına devam eden Muhittin Etingü, Deniz Kuv­vetleri adına “Yıldırım” ve “Bora” olarak tanımlanan iki tip hücumbot yapımında çalış­tı. Bu hücumbotlardan 12 tane üretildi ve bunlar Donanma’da hizmete katıldı.

    sahaftan 2
    Etingü’nün de katkılarıyla yapılan Saldıray, Batıray, Yıldıray ve Atılay isimli denizaltıların isimleri Atatürk tarafından Celal Bayar’a bizzat dikte ettirilmişti.
    resim_2024-09-01_011843222
    Muhittin Etingü, ABD’den mektupla aldığı resim derslerinin ardından çizim yapmaya da başlamış, Vedad Tanca’nın Belki Bir Gün romanının kapağını tasarlamıştı.

    Taşkızak tersanesinde binbaşı rütbesiyle görev ya­parken Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün isteği ve Hasan Ali Yücel’in atama emriyle Ata Nut­ku ile beraber İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) Maki­ne Fakültesi Gemi Şubesi’ne tayin edildi. Daha sonra yarbay rütbesiyle ve İTÜ senatosunun onayı ile profesörlüğe yükseldi. 1948-1952 arasında üniversite­de ders veren Muhittin Etingü, talihsiz bir kaza sonucu çok erken bir yaşta, 49 yaşında vefat etti (Edirnekapı Şehitliği’nde yatmaktadır).

    sahaftan 3_

    Bu çalışkan ve üretken bili­minsanının ölümü, akıl almaz olaylardandır. 12 Ekim 1952’de Beyoğlu’nda çiçekçilik yapan Rıfat Gerede isimli kişi, Muhit­tin Etingü’nün akrabası Bedri Tümay’ın yanında çalışan Ayşe isimli hanıma âşık olur. Ancak aile bu evliliği reddeder. Alkolik ve kabadayı bir tip olan Rıfat Gerede, Taksim’de Abdülhak Hamit Caddesi’ndeki Hava Apartmanı’na gelerek 9 nu­maralı dairede oturan Etingü ailesinin kapısı çalar. Kapıyı açan Muhittin Etingü’yü karşısında gören Gerede, elindeki dinamit lokumunu patlatır. Büyük bir gürültü ve kesif duman sonrasında hem Gerede’nin hem de Muhittin Etingü’nün cansız bedenleri ile karşılaşı­lır. Anlamsız ve sebepsiz bir şekilde öldürülen bu kıymetli biliminsanının vefatı ülkede büyük yankı uyandırır. Hadise günlerce incelenir, fakat tam olarak aydınlatılamaz.

    Biliminsanı ve sanatçı

    sahaftan 4

    Muhittin Etingü’nün bir biliminsanı olmasının dışında çok önemli bir reklam afişleri ve çizimleri de yaptığı bilinmektedir. Bunlar­dan “İntibah Çamaşır Fabrikası” ilanı elimizdedir.

    sahaftan 5_
    Muhittin Emin Etingü’nün Akbaba dergisinde yayımlanan çizimleri.

    Denizaltı tasarımı, gemi inşaı, İstanbul Teknik Üniver­sitesi’nde bir bölümün kurucu hocası olmak gibi çok özel işler yapan Muhittin Etingü, cumhu­riyet döneminde modernleşme, cemiyet hayatı ile ilgili, esprili karikatürler çizen önemli bir çizer olarak da iz bırakır. Kari­katürlerinin zaman zaman ya­yımlandığı Akbaba dergisinin kurucusu ve sahibi Yusuf Ziya Ortaç, Muhittin Etingü’nün ölü­münden 4 yıl sonra dergide ona özel bir bölüm hazırlatır. Bu­rada Ortaç’ın Muhittin Etingü hakkında yazdıkları şöyledir:

    “Bundan 34 yıl evvel Heybe­liada Denizcilik Mektebi’nden güleryüzlü bir genç diploma aldı. Bu, makine mühendisi Muhittin Etingüdür. Zeki idi, zarifti, keyifli insandı. Yaptığı karikatürlere bakınız: Sanatkâr bir mizacın bütün inceliklerini görürüsünüz. Çizgileri, tipleri, hiç kimseye benzemedi. Zevk ile, sabır ile çalışmasını bilen bir gençti. Beş yıl kadar Hol­landa, İtalya, Almanya’da öz mesleği üstünde çalışan Etin­gü, 1949’da Teknik Üniversiteye profesör olmuştu. Aradan dört yıl geçti ve 1952 Eylül’ünde, bir sabah apartmanının kapısında feci bir suikaste uğradı ve neşe, hayat dolu gözlerini yaşamaya doyamadığı dünyasına yumdu. Nur içinde yatsın” (Akbaba, sayı: 239, 11 Ekim 1956, sayfa: 13).

    Grafik tasarımları, karika­türleri, yaptığı kapaklar bilindi­ği hâlde şimdiye kadar yaşamı hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz Muhittin Etingü’ye dair yeni bilgi ve belgelere, oğlu merhum Ali Etingü’nün eşi Bente Etingü sayesinde ulaştık. Bu cömertliği için kendisine teşekkür ediyoruz.

  • Leśniak: Kendisi Polonyalı çocukları ise Türkiyeli…

    Leśniak: Kendisi Polonyalı çocukları ise Türkiyeli…

    1969 doğumlu Witold Leśniak, iki yıldır Polonya’nın İstanbul Başkonsolosu. 2009’dan bu yana Ankara ve İstanbul’da çalışan Leśniak, aynı zamanda tarih eğitimi almış ve Türkiye’yi iyi tanıyan bir diplomat. “Türkiye benim en önemli mesleki deneyimim olmaya devam ediyor” diyen Leśniak’ın çocukları da Türkiye doğumlu.

    Sayın Başkonsolos, tarih eğitimi almış olmanız, diplomasi alanın­daki kariyerinizi nasıl etkiledi?

    Tüm iş hayatımı etkiledi diyebi­lirim. Çalıştığım her iş yerinin, ülkemin, komşu ülkelerin ve dünyanın tarihiyle ortak bir yanı olduğunu erken dönemde gördüm. Etrafımızdaki gerçek­lik geçmişte şekillendirilmiştir. İnsanların gelenekleri, hukuk, kurumlar ve nihayetinde ulus­lararası ilişkiler, hepsi önceki nesillerin deneyim ve çalışmala­rından kaynaklanıyor. Tarihten koptuğumuzu ilan ettiğimizde bile tarihe atıfta bulunuruz. Tarihsel olaylar ve süreçler hakkındaki bilgi, bugünü daha iyi anlamamıza ve sorunların üste­sinden gelmemize yardımcı olur.

    Mayıs 2021’de Polonya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki misyonla­rınızdan bahseder misiniz?

    İlk görevim, 20 yıldan uzun bir süre önce muavin konsolos ola­rak çalıştığım Berlin Büyükelçi­liği’ndeydi. O zamanlar şehir hâlâ Soğuk Savaş döneminin birçok izini taşıyordu; Berlin Duvarı’nın boş alanları merkezde, cam ve çelikle parıldayan Potsdamer Platz’ın (Potsdam Meydanı) yanında hâlâ görülebiliyordu. Al­manya kültürel olarak Polonya’ya yakın bir ülke; ancak özellikle 2. Dünya Savaşı olmak üzere zor bir tarihi paylaşıyoruz.

    Kahire’deki büyükelçilikte çalışmak tamamen farklı bir de­neyimdi. Aniden kendimi Avrupa medeniyet çemberinin dışında, piramitlerin, El Ezher Üniversite­si’nin ve Muhammed Ali Cami­i’nin gölgesinde buldum.

    Daha sonraki görevlerim sa­dece Türkiye’deydi; İstanbul’da, sonra Ankara’da ve şimdi yine İstanbul’da. Dolayısıyla Türkiye benim en önemli mesleki deneyi­mim olmaya devam ediyor.

    Orta Avrupa, Kuzey Afrika ve Türkiye’de çalışmak arasında nasıl farklar var?

    Diplomat olarak çalışırken, başka ülkelerde yaşamaya hazır olmanız gerekir. Bu nedenle diğer kültürlerin sunabileceklerine açık olmak önemlidir. Alman­ya ve Mısır’daki görevlerimle ilgili güzel anılarım var; ancak bence en verimli olanı Türki­ye’de bulunduğum dönem oldu; kariyerimde en çok ilerlediğim ve çocuklarımın doğduğu yer burası. Sonuç olarak Türkiye’ye her zaman bağlı kalacağım.

    İstanbul’da en çok hoşlandığınız yer neresi? Türkiye’de ziyaret ettiğiniz yerlerden sizi en çok etkileyenleri de soracağım tabii.

    İstanbul’un bir bütün olarak, ilk çağlardan bu yana insanlık tarihini biraraya getiren bir dünya incisi olduğuna inanı­yorum. Yenikapı’daki neolitik yerleşim izlerinden Fenike Kalkedonu’na, Yunan Bizansı’na, Roma Konstantinopolisi’ne, Osmanlıların çokuluslu başkenti Kostantiniyye’ye ve modern Türk İstanbulu’na uzanan bu miras, gelecek nesiller için korunmalı ve muhafaza edilmelidir. Şahsen ben tarihî merkezde, Hipod­rom’da, Ayasofya ve Sultanahmet Camii’nin gölgesinde olmayı seviyorum. Boğaz kıyılarını ve tabii ilginç tarihiyle İstanbul’da Polonya’dan bir parça olan Polo­nezköy’ü de seviyorum.

    İstanbul dışında antik Mardin’den ve ne yazık ki son depremde büyük hasar gören Ha­tay’dan çok etkilendim. Daha da güzel bir şekilde yeniden doğaca­ğına inanıyorum.

    resim_2024-08-25_031813419
    14 yıldır Türkiye’de bulunan Leśniak özellikle 1842’den bu yana gelişen Polonya-Türkiye ilişkilerinin önemini vurguluyor.

    Polonezköy’ün tarihçesinden ve öneminden bahseder misiniz?

    Polonezköy’ün (eski adıyla Adampol) kurucusu Prens Adam Czartoryski, 1842’de Polonyalı göçmenleri yerleştirmek için İstanbul yakınlarında (bugünkü Beykoz) bir arazi satın alıyor. Po­lonyalılar, Rusya tarafından işgal edilen Polonya topraklarındaki zulümden kaçmak için Osmanlı topraklarına geliyorlardı. Prensin vasiyetini yerine getiren kişi Mic­hał Czajkowski (Sadık Paşa) oldu. Polonya birliklerinin Osmanlı ve Britanya imparatorluklarının ya­nında yer aldığı Kırım Savaşı’nın 1855’te sona ermesinin ardından, Polonezköy’e bir göçmen dalgası daha geldi. Sonraki yıllarda Po­lonezköy, İstanbul’un kenarında varlığını sürdürmeye devam etti, Polonyalı sakinleri ise dillerini ve kimliklerini korudular. Örneğin annesi Polonyalı olan ünlü şarkıcı Leyla Gencer buralıdır. Yerleşim, 1937’de Mustafa Kemal Atatürk tarafından ziyaret edildi. Günü­müzde Polonezköy, haftasonu gezileri için popüler bir yer. Yerel müzeyi (Zosia Teyze’nin Anı Evi), tarihî yazıtların bulundu­ğu mezarlığı ve kiliseyi ziyaret etmek mümkün. Yerel oteller, restoranlar ve yürüyüş alanları haftasonu hoşça vakit geçirme­ye olanak sağlıyor. Polonezköy, Polonya-Türkiye ilişkilerinin önemli bir sembolü. Son 30 yılda Türkiye’yi ziyaret eden her Po­lonya cumhurbaşkanı burayı da ziyaret etmiştir.

    Rusya-Ukrayna savaşı konusun­da düşünceleriniz ve öngörünüz nedir?

    Rusya’nın Ukrayna’yı işgali­nin tarihte bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum. Rusya’nın askerî saldırganlığa başvurması, Birleşmiş Milletler çerçevesinde işbirliği ve sorun çözmeye dayalı mevcut dünya düzeninin altını oymaktadır. Bu ilkelerin BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesi olan bir ülke tarafından redde­dilmesi talihsizliktir. 1 yılı aşkın bir süredir ülkelerini cesurca savunan Ukraynalıların direnme iradesine, cesaretine ve azmine hayranım.

    Polonya’nın, komşusu Ukray­na’ya verdiği büyük desteği nasıl değerlendiriyorsunuz?

    resim_2024-08-25_031820031
    Leśniak: “Polonya, AB üyeliği yolunda Türkiye’yi destekleyen ülkelerden biri”.

    Ukrayna’ya yardım etmek tabii çok önemli. Bu aynı zamanda kalbimizin de bir refleksidir; ancak siyasi veya askerî destek Polonya’nın tarihî deneyimine dayanmaktadır. Komşu devlet­lerin genişlemesi bizim için her zaman felaketle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla özgür ve demokra­tik bir Ukrayna ile komşuluk, güvenliğimiz için hayati önem taşımaktadır.

    Polonya’nın Avrupa Birliği’ne katılması ülkenize ne gibi de­ğişiklikler getirdi? Türkiye’nin AB’ye katılımı ile ilgili olumlu görüşünüz güçlendi mi?

    AB’ye katılım Polonya tarihindeki dönüm noktalarından biri. NATO üyeliğinin yanısıra AB üyeliği de Polonya’yı Batı’nın bir parça­sı olarak tanımlıyor. Bu, Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra zaten Polonya’nın siyasi hedefiy­di. Uygarlık tercihinin yanısıra, ülkemin AB’ye katılımıyla elde ettiği ekonomik olanaklar da elbette önemlidir. Avrupa’nın insan, işgücü ve sermaye için serbest dolaşım alanına katılım, ülkenin kalkınmasına yardımcı olmaktadır.

    Türkiye’nin AB’ye katılımı konusunda sürdürülmekte olan müzakerelerin başarıyla sonuç­lanmasını temenni ediyorum. Polonya, AB üyeliği yolunda Türkiye’yi destekleyen ülkeler­den biri.

    Polonya’nın, Türkiye’deki deprem felaketlerinden sonra verdiği destek hakkında bilgi verir misiniz?

    Türkiye’de meydana gelen dep­remler Polonya’da da şok etkisi yarattı. Hemen yardım organize edildi; kurtarma ekipleri ve uçak­lar tonlarca maddi yardımla Tür­kiye’ye ulaştı. Polonya Ordusu, yardım sağlamak üzere Adana’ya personeliyle birlikte bir sahra hastanesi gönderdi. Gönüllüler ve özel kuruluşlar da yardıma geldi. Polonya’da depremzedelere yardım amacıyla bağış kampan­yaları düzenlendi. Ankara’daki büyükelçiliğimiz tarafından koordine edilen yardım prog­ramları halen devam ediyor.

  • Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    1923 Haziran’ında 73 yaşında ölen Pierre Loti, gençliğinden itibaren defalarca geldiği Türkiye’ye âşık, müstesna bir romancıydı. Onun özellikle İstanbul’da yaşadıkları, yazdıkları ve bıraktığı izler; Osmanlı döneminin sonlarından istiklal mücadelesi veren bir millete koşulsuz destek verilmesine ve yürekten bir sevgiye uzanır.

    İkisi de deniz subayı, iki Fransız yazarın Türklere ve İstanbul’a sevgisini unutamayız: Louis Marie Julien Viaud / Pierre Loti (14 Ocak 1850-23 Haziran 1923) ve Claude Farrère (1876-1957). Aralarında kuşak farkı olsa da Türklere sevgilerini, Türk kültürüne hayranlıklarını, özgürlük ve egemenlik haklarımıza saygı gösterilmesini en zor günlerimizde dünya kamuoyuna duyurarak bağımsızlığımızı savunmuşlar, evrensel kamuoyuna Türkleri ve Türk kültürünü tanıtırken kendi kültürlerine de eserler kazandırmışlardır.  

    Türkiye'nin vefakar dostu
    Fransız deniz subayı Julien Viaud yazar olduktan sonra Pierre Loti adıyla tanındı. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    23 Haziran 2023 tarihi, Pierre Loti’nin ölümünün 100. yılı. İstanbul’da silinmez izleri olan, kitapları, anıları okunan-anlatılan bu aydın-ozan için Türkiye ve Fransa kültür çevrelerinin bir “Pierre Loti Yılı” gündeme getirmeleri beklenir.

    Biz Loti’yi bir zamanlar Hasköy’de, Çemberlitaş’ta, Eyüp’te, “Bizden biri olmuştu” denebilecek izlerinden, en çok da ilk romanı; Hasköy’deki kira evinde yazdığı Aziyade’deki anılarından, Eyüp’teki kır kahvesinden, Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul ve Pierre Loti adlı, fotoğraflar da içeren eserinde anlattıklarından tanırız.

    Pierre Loti’yi anarken onunla birlikte, Türklerin son zor dönemi Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk ulusuna destek veren, Loti gibi asker kökenli Fransız yazar Claude Farrère’i de anmak gerekir. Bu ikilinin adları, tarihî İstanbul’un iki önemli caddesinde yaşatılıyor sadece: Piyer Loti Caddesi, Klod Farer Caddesi…

    Kendi ülkesi Fransa’da bahriye subayı iken adı Julien Viaud imiş ama Piyer Loti olarak tanınmayı tercih edermiş. Bu müstearın (takma ad) subay kimliğiyle karıştırılmasını da onaylamaz, “Siz Julien Viaud değil misiniz?” sorusuna yanıt vermezmiş. Loti’nin Türklerle ilk teması ve ilk aşkı, 1870’lerde genç bir deniz subayı olarak ayak bastığı, Avrupa kıtasının en batıdaki limanı Selânik’tedir. Orada tanıyıp sevdiği kız da, adını anı-roman içerikli ilk kitabına verdiği Çerkes güzeli Aziyade olmuş.  

    Türklere ve Türk kültürlerine ısınışı daha sonraki gelişlerinde İstanbul’dadır. Buradaki bütün temaslarını anlattığı kitap ve yazılarında, hayranlıktan da öte “âşıkane” melankolik bir duygusallık vardır. Onun bu yaklaşımı, Avrupa devletlerinin Doğu uygarlıklarına ve Türk dünyasına sömürge ve düşman gözüyle bakışlarına da bir reddiyedir. Şiirsel nesir içerikli eserleri Fransa’da yankı bulur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında Fransa’nın Türkiye’ye dostane yaklaşımında Pierre Loti eserlerinin etkisi tartışılmaz.

    Bu bakışla duygusal birkaç cümle yazmak gerekiyor: İşgal ordularının İstanbul’u boşaltma kararı aldıkları, Lozan Antlaşması’nı imza aşamasına geldiği 1923 yazında, Loti de C. Farrère’in yorumuyla: “Cami, mezarlık detayları, şark köşeleri ile dolu odasında ölmeye hazırlanıyormuş!” Şu hâlde onun son günlerinin  Türklerin kurtuluşu haberleriyle çakışması, “müsterih” öldüğüne yorumlanabilir. 

    SELAM, ŞÜKRAN VE HEDİYE

    Mustafa Kemal’den ünlü yazara övgü

    Millî Mücadele’nin kritik bir evresi olan 1921’de, Yunan kuvvetlerinin Gediz Irmağı’nı geçtiği günlerde, Loti’nin Türkleri destekleyici mektubu ve Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı orduda ve kamuoyunda heyecan uyandırır. Yine 20 Ekim 1921’de Türkiye-Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın  gündeme gelmesinde Loti ve Farrère’in girişimleri vardı. Mustafa Kemal Paşa bu samimi dostluk çabaları için Loti’ye yazdığı mektupta Türk milletinin kendisine selam ve şükranını bildirirken, TBMM adına da özel dokunmuş bir Türk halısı gönderilmişti. 

    Mustafa Kemal’in mektuptaki “Tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstad için Türk Milletinin beslediği derin ve sarsılmaz muhabbet hislerine, İstiklâl Mücadelesinde şehit düşen erkeklerimizin yetim bıraktığı kızlarımız tarafından gözyaşları arasında dokunan bu halı şahitlik edecektir” cümleleri, içten ve dokunaklıdır (Sadi Borak, Atatürk’ün Özel Mektupları, Varlık Yayınevi, 1970).

    FARRÈRE’İN SON ZİYARETİ

    Bir çift göz: Aziyade’nin hayali

    Pierre Loti’nin 23 Haziran 1923’te ölümü üzerine, dostu Claude Farrère onu son ziyaretini çok kuvvetli satırlarla anlatmıştı:

    “… Seyahata olan büyük iptilâsına rağmen son günlerini geçirmek için ecdadından kalma eve çekilmiş, orada tam bir inziva içinde ve şark seyahatlarından getirdiği hatıralarla dolu köşesinde kendisine kat’i darbeyi vuracak olan ölümünü beklemişti… Loti’nin son günlerini bir hayal dolduruyordu. O da uzaktan müphem bir surette insan şekli alır gibi, başı ve omuzları olan çiçekli yahut sarıklı mezar taşları arasından bakan gayet mahzun bir çift gözün, Aziyade’nin gözlerinin, ona ‘ruhum senindir Loti’ der gibi oluşudur”. 

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Şinasi Hisar’ın kaleminden ünlü yazarlarımızın Loti hakkında düşünceleri

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Tevfik Fikret Piyer Loti’den bahsederken hem hayran oluyor, hem hakkında isyan ediyordu. “Kalem değil bir sihirle yazıyor” diye medh ediyor, fakat o zamanın mutaassıpları kadar mutaassıp oluşuna kızıyordu. 

    Yahya Kemal Piyer Loti’nin İstanbul hatıralarına ait kitabından bahsederken tıpkı Tevfik Fikret gibi “Loti’ninki sanat namına bildiğimiz şeylerden hiçbiri değil, büyüdür” diye metih ediyor, fakat basit bir görüşme kurbanı olarak, İstanbul’un iç mahallelerinde, camilerinde, mezarlıklarında gezinen bu mucizevi şairi en değme medenilerimiz tanımıyorlar; yeni nesil de bizim küflerimizi sevmekle Loti’nin bizimle eğlendiğini zannediyordu. 

    Halid Ziya ise şöyle yazıyordu: “Ben onun yalnız Türklüğe dost sıfatıyla değil, Fransız edebiyatının en büyük mefahirinden biri olması itibariyle meftunu idim. Bütün zamanlarını öyle bir meczubiyetle okumuş, tatmış idim ki, bugün, her şeye karşı meclub olabilmek istidadı sönmüş olmakla beraber hâlâ eserlerinden kalan intibalar ruhumda intizar etmektedir. O güne kadar bu adamı ne uzaktan ne de yakından görmemiştim ve hakkında bana kadar gelen tenkit mırıltılarının müeyyidesini bulmak korkusu ile ona temas etmekten de çekinmiştim. O gün sarayda görünce bu korkum tahakkuk etti. Onun, boyunun kısalığını daha saklamak için yüksek ökçeler, benzinin uçukluğunu örtmek için bir kadın gibi boyalarla görünce bu garip ve gülünç kıyafet bende eserlerinden alınan meftunâne hazzın üzerine bir sis perdesi germiş olmasın diye hemen kaçtım”.

    Ahmet Hamdi Tanpınar bir makalesinde Piyer Loti hakkında hem muhabbetsizliğini hem de muhabbetini yanyana ifade etmiş: “Loti nereye giderse oranındır. Çin’de Çinli, Madam Krizantem memleketinde Japon, Hint’de İngiltere’nin varlığını yadırgatacak ve Hintli ve Türkiye’de Aziyâde’nin âşığı bir Türk, hem de hâlis Türk’dür!”

  • ‘Bardağın yarısı dolu, devam!’ diyebilmek için…

    SUNUŞ

    Tarih bize elverişsiz koşullara, ümitsiz ve karanlık dönemlere rağmen -hatta belki de en çok bu dönemlerde- “akılda kötüm­ser olsa bile iradede iyimser” kalanların tarihin akışını değiştirebileceğini gösteriyor. Türkiye’nin yakın tarihinde de bu örnekler az değil. Karalama çabalarına rağmen “eşit va­tandaşlık” hakkı için mücadele eden Türk süfrajetlerinden yol­suzluklara karşı ışıklarını sön­düren milyonlara, Hitler’e selam vermeyi reddeden sporcula­rımızdan dünyanın en büyük gücünün karşısına dikilen savaş karşıtlarına, sandıkta demok­rasiden yana oy kullananlardan suikastların gelenek hâline geldiği topraklarda “Hepimiz Hrant’ız” diyebilen 100 binlere… Ve tabii 100 yıl öncesinden bu­güne hâlâ Türkiye’nin hem siya­si-coğrafi hem de insani-duygusal koordinatlarını şekillendirmeye devam eden, en ümitsiz anlarda bile “Yeniden ayağa kalkabiliriz” dedirten Millî Mücadele’ye…

    Buna rağmen itiraf etmek gere­kir ki, bu örneklerin hepsi bizim için “yaşayan bir tarih” oluştura­madı. Zamanın, baskıların, kişisel çıkarların, kutuplaşmaların, gün­delik hesapların aşındırdığı bir­likte mücadele etme ve ümitvar kalma iradesi yıkıldığında, herkes kendi köşesine çekildi.

    Bu ay, sürdürülebilir zafer­lerle “şanlı hezimetler” arasın­daki gel-gitli yakın tarihimizde, hayalkırıklıkları ve ümidin izini sürüyoruz. “Bardağın yarısı dolu, devam!” diyebilmek için… Eminiz ki Mustafa Kemal Paşa da bugün­kü Türkiye’ye baksa bunu söylerdi.

    Bardağın yarısı dolu
    Manisa Turgutlu’da bir bayram kutlaması, Turgutlu Kent Müzesi.
  • Rauf Bey ve İsmet Paşa: Yıldızı hiç barışmayan ikili

    Millî Mücadele’nin başlangıcında önemli roller üstlenen Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa, kendilerine Anadolu hareketi güçlenince katılan İsmet Paşa’nın önemli mevkilere gelmesinden rahatsızdı. Gerginlik zaferden sonra da sürecek; Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey’le İsmet Paşa arasında yaşanan Lozan krizinde İsmet Paşa’yı destekleyecekti.

    Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Lozan Ant­laşması’nın 24 Temmuz 1923’te imzalanmasından sonra bir gün Rauf (Orbay) Bey ile Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın Çanka­ya’ya geldiklerini; Rauf Bey’in kendisine Ankara’ya dönmek üzere olan İsmet (İnönü) Paşa’y­la karşılaşamayacağını ve se­çim bölgesi olan Sivas’a gitmek istediğini söylediğini yazar. Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta anlattığı kadarıyla Rauf Bey’i bu fikrinden caydırmaya çalış­mış, ama başarılı olamayınca isteğini ancak Bakanlar Kurulu başkanlığından istifa etmesi hâlinde kabul edebileceğini söylemiştir. Bu konuda hatır­lanması gereken önemli nokta, Rauf Bey’in anılarında istifa fikrinin kendisine ait olduğu­nu yazmış olması ve bunun Ali Fuat Paşa’nın anılarında da böyle anlatılmasıdır. Sonuç olarak Rauf Bey, 29 Temmuz’da Ankara’dan Sivas’a doğru yola çıkacak, 4 Ağustos tarihinde de Bakanlar Kurulu başkanlığın­dan istifa edecektir.

    Ancak, Çankaya’da gerçek­leşen, tam tarihini kesin olarak bilemediğimiz ama 26 Tem­muz’da gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemel bu üçlü görüşmenin ilginç bir boyutu daha vardır. Nitekim Gazi Mus­tafa Kemal, aynı görüşmede Ali Fuat Paşa’nın da kendisine, “Se­nin, şimdi, apotrların (apôtre = havâri) kimlerdir; bunu anlaya­bilir miyiz?” biçiminde bir soru yönelttiğini anlatır. İlginç olan şu ki, Ali Fuat Paşa’nın soru­su yalnızca bir dışlanmışlık, sahnenin arkalarına itilmişlik duygusu dile getirmiyor; bir de İsmet Paşa’yla Rauf Bey arasın­daki gerginlikte Rauf Bey’den yana bir duruş sergiliyordu. Bu da bizce üzerinde biraz durul­ması gereken bir konudur.

    Rauf Bey ve İsmet Paşa
    Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanıyor. Masa başında imza atanlardan soldan üçüncü kişi, İsmet Paşa.

    Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Re­fet (Bele) Paşa gibi Millî Müca­dele’nin başlangıç aşamasında önemli roller üstlenmiş kişiler; o aşamada fazla bir başarı olasılığı görmeyen ve ancak 1920 başlarında, yani Anadolu hareketi iyice güçlendikten sonra kendilerine katılan İsmet Paşa’nın yükselip önemli mev­kilere gelmesinden rahatsız olmuşlardı. Ali Fuat Paşa, Batı Cephesi komutanlığını İsmet Paşa’ya devrettikten sonra hiçbir önemli askerî göreve gelmemiş; Refet Paşa ise 1. İnönü Savaşı’ndan sonra hep yönetsel görevlerde bulunmuştu. Ayrıca bu iki subay, İsmet Paşa’nın askerî yeteneksizliği konusun­da alıp yürüyen ve Ali İhsan Paşa’nın 1. Ordu komutanlığın­dan alınması sırasında subaylar arasında ayyuka çıkan olumsuz dedikodulara da kendilerini fazlaca kaptırmışlardı. Nitekim Refet Paşa, Ali İhsan Paşa’dan sonra kendisine önerilen 1. Ordu komutanlığını da İsmet Paşa’nın emri altında olmamak için reddetmişti. Bütün bun­lar, yakın arkadaşları olan ve Malta’dan döndükten bir süre sonra da Bakanlar Kurulu Baş­kanı olan Rauf Bey’in kulağına gidiyordu tabii.

    Alttan alta süren bu gergin­liklere, Anadolu zaferinden sonra bir boyut daha eklendiği görülüyor. Bu da Ankara Hü­kümeti’ni Lozan’da baş delege olarak kimin temsil edeceği meselesidir. Gazi Mustafa Kemal’e bakacak olursak, Rauf Bey bu göreve talipti. Rauf Bey ise anılarında, böyle bir talebi olmadığı gibi, görevin İsmet Paşa’ya verilmesini de kendi­sinin teklif ettiğini söyler. Öte yandan, hem kendi anılarından hem de Ali Fuat Paşa’nın anıla­rından TBMM çevrelerinde Lo­zan’a Rauf Bey’in gönderilmesi lehinde, ama ne kadar yoğun ol­duğunu bilemediğimiz bir eği­lim olduğu da anlaşılıyor. Hatta bu konudaki tartışmaların Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’yı tercih etmesi üzerine de sürdüğü iddia edilebilir; zira bir sohbetlerinde Kâzım Karabekir Paşa’nın İsmet Paşa’ya Lozan’a baş delege olarak bir asker gön­derilmesinin doğru olmayaca­ğını söylediğini İsmet Paşa’nın anılarından öğreniyoruz.

    resim_2024-08-24_004622464
    Rauf Bey (önde soldan ikinci) Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa ile birlikte, Eylül 1919.

    Anlaşılan o ki Rauf Bey, Lozan’a gitmek istemiştir. İçeriği Osmanlı Devleti açısın­dan gayet kötü, uygulanması ise daha da kötü olan Mondros Bırakışması gibi bir metne imza atmış olan adam sıfatıyla tarihe geçmek istememesini doğal kabul etmemiz gerekir. Ancak, sorun çözülüp Lozan’a İsmet Paşa’nın gitmesine karar verildikten sonra da Rauf Bey’in bu psikolojiden kurtulamamış olduğunu görüyoruz. Nitekim İsmet Paşa’yla Rauf Bey’in Lo­zan görüşmeleri sırasındaki ya­zışmalarına baktığımızda, Rauf Bey’in kendisine ve başında bulunduğu hükümete de olası bir başarıdan pay çıkartmaya çalıştığı izlenebilir. Bu hâl ba­zen öyle boyutlara varmıştır ki, genellikle duygularına hâkim olmayı bilen, soğukkanlı bir diplomat olan İsmet Paşa bile sinirlenmiş; amacını çok aşan telgraflar çekmiş ve bu du­rum kendisine Mustafa Kemal Paşa’nın çektiği bir telgrafta hatırlatılmıştır.

    resim_2024-08-24_004723767
    İsmet Paşa, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafta “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin” diyordu.

    Bir örnek olarak Lozan’da Yunanistan’dan istenmesi sözkonusu olan savaş tazmi­natı meselesine bakabiliriz. Ankara’nın, Yunan Ordusu’nun Ege’ye doğru çekilirken Batı Anadolu’da gösterdiği sertlik sonucunda ortaya çıkan zarar ve ziyanın tazmin edilmesini istemesi gayet haklıydı tabii. Ancak artık Büyük Britan­ya’dan maddi destek alama­yan, Anadolu’daki hezimetle birlikte iflas noktasına gelmiş bir Yunanistan vardı ve bu ülke Lozan’da yapılan mübadele ant­laşmasıyla 1.5 milyona yakın bir nüfus almayı kabul etmişti. Bu durumda İtilâf Devletleri araya girdiler ve İsmet Paşa’ya sözko­nusu tazminat yerine Osmanlı Devleti’nin 1915’te Bulgaristan’a bırakmış olduğu Karaağaç’ın Türkiye’ye verilmesini öner­diler. İsmet Paşa’nın hemen Ankara’ya ilettiği bu gerçekçi teklif, Rauf Bey’in başkanlığın­daki Ankara Hükümeti tara­fından kesinlikle reddedildi. Ayrıca Rauf Bey’in bunu İsmet Paşa’ya bildirdiği yanıtta, Yuna­nistan’ın verebilmesi mümkün olmayan bu parayı İstanbul’da­ki Yunan vatandaşlarının malları ile ve 1913 sınırını kabul ederek ödeyebileceği tarzın­da, yani hukuken hiç de kabul edilebilir olmayan çözümler öneriliyordu.

    resim_2024-08-24_004757381
    İsmet Paşa (soldan beşinci) Lozan görüşmeleri sırasında başka ülkelerin delegeleriyle birlikte. 21 Kasım 1922.

    Lozan’da zaten canını dişine takmış bir biçimde, deneyimli siyasetçilerle laf yarıştıran İs­met Paşa, bu tür telgraflaşma­lardan iyice bunalmış ve zehir zemberek telgraflar çekmiştir. Bir keresinde Ankara’daki Ba­kanlar Kurulu’nu barış sürecini hafife almakla suçlar. Dolaylı olarak “yeniden savaşa mı tutuşmak istediklerini” sorar. Başka bir sefer Lozan’dan ayrıl­maya hazır olduğunu, kendisine güvenilmiyorsa yerini Rauf Bey ve diğer Bakanların almasının daha iyi olabileceğini söyler. Bu mantığını, yaşanmakta olan süreci 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun 2. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’ndan yönetilmesine benzetmeye kadar vardırır. Lozan’ın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgraf da çok anlamlı­dır: “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin. 4-5 gündür çektiğim azabı tasavvur et. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana merbutiyetim bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şe­fim”. Zira Mustafa Kemal Paşa, iki taraf arasında mahirane bir hakemlik yapar gibi davranarak sonuçta İsmet Paşa’dan yana ağırlığını koymuştur.

    Rauf Bey’in yukarıda aktar­dığımız suçlamalardan çok ren­cide olduğunu biliyoruz. İsmet Paşa’yla karşılaşmak isteme­diği gibi antlaşmanın imzalan­masından sonra da Lozan’daki Türk heyetine pek heyecansız, kerhen yazıldığı her hâlinden belli olan bir tebrik telgrafı gön­dermiş, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’ta sert bir dille eleştirdiği gibi, Mondros Mütarekesi’nden başlayan kısa bir Millî Mücadele tarihi dersi vermiştir. Bu da tahmin edilebileceği gibi, İsmet Paşa’nın kırılmasına, hatta kızmasına neden olmuştur ki, bu da 4 ay sonra gerçekleşecek olan bir Halk Fırkası Meclis Grubu toplantısında, o zaman­lar başbakan olan Paşa’nın Rauf Bey’i, farklı bir konuya ilişkin olsa da, hırpalamaya çalışması­nı açıklar.

    resim_2024-08-24_004352169
    Lozan Barış Antlaşması’nı imzalayan İsmet Paşa’yı Ankara’ya dönüşünde karşılayanlar arasında Mustafa Kemal Paşa ve eşi Latife Hanım da vardı.
  • Eski başkentin hediyesi Sarayburnu Atatürk heykeli

    İstanbul, cumhuriyetin ilanı ile 330 yılından beri taşıdığı başkent unvanını Ankara’ya devretmiş, ama cumhuriyeti ve kurucusunu coşkuyla benimsemişti. 1926’da istanbulluların Mustafa Kemal Paşa’ya ilk hediyesi, Sarayburnu’na dikilen heykeli olacaktı.

    resim_2024-08-25_195708175
    Heykelin, Mustafa Kemal Paşa’nın 1919’da Samsun’a doğru yola çıktığı noktaya yapılması anlamlıydı. Ayrıca heykelin yapıldığı alan, kentin ilk umuma açık parkı olduğu için heykel yapmaya müsait başka yer de pek yoktu.

    TBMM’nin 1920’de Ankara’da kurulması ve 1923’te Ankara’nın Cumhuriyet’in başkenti olması, ardından 1924’te hanedanın sürgün edilmesi, 330 yılından beri başkent olan İstanbul için radikal değişikliklerdi. Hâlâ ülkenin en büyük kenti, en güçlü kültür merkezi olsa da artık yönetim merkezi olma özelliğini kaybetmişti. Kent, işgal günlerinde yaşadığı aşağılamanın etkisinden kurtulamamış; uzun yıllar süren savaşların sonunda mülteci akınına uğramıştı.

    Buna rağmen kent halkı, cumhuriyeti ve kurucusunu coşkuyla benimsedi. Bu coşkunun hatıralarından biri de Avusturyalı heykeltraş Heinrich Krippel tarafından yapılıp, 3 Ekim 1926’da Sarayburnu’nda açılan Atatürk heykeliydi. Bu heykel, ilk Atatürk anıtı olmasının yanında genç cumhuriyetin eski başkenti İstanbul’u modern heykellerle süsleme iradesinin de ilk adımıydı.

  • Doğu dünyasında ilk Batı sarayı yakın tarihin en önemli tanığı

    19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı’ydı. Yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık eden saray, görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan Osmanlı devletinin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi.

    Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılda sömürgeleri ile zenginleşen ve büyük bir gelişme gösteren Avrupa ülkelerine yetişebilmek için bu ülkelerin kurumsal yapısını örnek almaya çalışıyordu. Devletle birlikte başkent de değişmiş; asırlardır devam eden geleneklerle şekillenen şehir, hızla ve kalıcı olarak başka bir çehreye bürünmüştü. İstanbul’un Avrupa üslubunda yapılarla tanıştığı bu yüzyıldaki değişimi, en somut olarak saray ve askerî tesisler tanımlamıştı.

    19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’ın 180 yıl önce, 1843’te yapımına başladığı Dolmabahçe Sarayı’ydı. Sultan 2. Mahmut’un dünyaya açılma niyetiyle temelini attığı yapı, oğlu Abdülmecid tarafından 12 yıl sonra tamamlanacak; yeni sahil sarayı 7 Haziran 1856’da açılacaktı. Böylece İmparator Konstantinos’tan beri Akdeniz’in idari merkezi olan Suriçi’ndeki saray, Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşınacaktı. Bakanlıklar ise Suriçi’nde kalacaktı. Sultanahmet Meydanı’nın etrafında bugün farklı amaçlarla kullanılan eski Bakanlık yapılarını görmek hâlâ mümkün.

    Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir dönüşümü simgeliyordu Dolmabahçe Sarayı. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, sanayi imparatorluklarıyla rekabetin gölgesinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki izdüşümüydü.

    1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan edecek; 6. Mehmed Vahideddin’in bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk etmeden önce ayak bastığı son ülke toprağı Dolmabahçe Sarayı rıhtımı olacak; Mustafa Kemal Atatürk son nefesini burada verecekti.

    Ekran görüntüsü 2024-08-25 195402
    resim_2024-08-25_195422776
    2.000 yıldır Tarihî Yarımada’da yerleşik bir kentin hükümdar sarayı, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyine, Boğaziçi kıyısına taşınmıştı. Dolmabahçe Sarayı, Osmanlıların dünyaya açılma arzusunun simgesiydi.
  • Mudanya Bırakışması: Zaferden sonra ilk adım

    Büyük Taarruz’dan sonra Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşı resmen bitiren Mudanya Bırakışması, Doğu Trakya’yı da Ankara Hükümeti’ne savaşsız olarak kazandırmış oluyordu. Ancak “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesi ve Boğazlar meselesinin çözülmesi barış konferansına kalacaktı. 1922 Eylül sonlarından 11 Ekim’e uzanan sancılı süreç…

    Büyük Taarruz’un Ana­dolu’daki Yunan Or­dusu’nun kesin yenil­gisiyle sonuçlanmış olması, döneme ilişkin ayrıntıları bil­meyenlere Mudanya Bıra­kışması’na giden yolun kolay olduğunu düşündürtebilir. Halbuki bu ay 100. yıldönü­münü kutladığımız Mudan­ya Bırakışması öncesinde çok ciddi iki kriz yaşanmış, TBMM Hükümeti’nin Büyük Britanya Hükümeti’yle savaşa tutuşması olasılığı belirmişti. Krizin ne kadar ciddî olduğu­nu en basit biçimde vurgula­yabilmek için, Bırakışma’nın TBMM ordularının Ege ve Güney Marmara kıyılarına ulaşmasından ancak 1 ay son­ra, 11 Ekim’de imzalanabilmiş olduğunu hatırlatmak yeterli olur sanırız.

    Sözkonusu ettiğimiz kriz­lerin birincisi, TBMM ordula­rının Anadolu’nun tamamına hakim olmak üzere Boğazlar bölgesine ilerlemeyi sürdür­mesiyle başladı. Yunan işga­linde olmadığı için bu bölge İtilaf Devletleri’nce “tarafsız bölge” olarak adlandırılıyor­du. Bu nedenle İtilaf, Anka­ra Hükümeti’nden askerle­rini bu bölgeye sokmaması­nı istedi. Ankara ise herhangi bir tarafsız bölge tanımadığı­nı, Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’nın da Misâk-ı Millî sınırları içinde olduğunu ve ordunun ilerleyeceğini duyur­du. Bunun üzerine Fransa ve İtalya, bölgede bulunan asker­lerini çektiler. Büyük Britanya ise savunma önlemleri alarak bölgedeki askerlerine Türkle­rin sınırı geçmeye çalışmala­rı halinde silah kullanma emri verdi.

    İsviçre gazetesi Schweizer
    Illustrierte Zeitung, 14
    Ekim 1922 tarihli sayısının
    kapağına İsmet Paşa
    ve Mustafa Kemal’in bu
    karesini “İsmet Paşa,
    Mudanya Konferansı’nda
    Kemalistlerin çıkarlarını
    temsil etmiştir” notuyla
    taşımıştı.

    Dünya Savaşı sırasında Britanyalılar, Çanakkale, Fi­listin ve Irak cephelerinde Os­manlı kuvvetleri tarafından çok hırpalanmışlardı. Bu ne­denle Mondros Bırakışması’n­dan sonra Türklere çok sert davranmışlar ve Yunanistan’ı desteklemişlerdi. Yunan Or­dusu’nun yenilgisi, bu nedenle biraz da Britanya politikasının yenilgiye uğraması anlamına geliyordu. Öte yandan, Türk ordularının Musul-Kerkük yö­resine karşı da bir harekata girişmesi olasılığından büyük tedirginlik duyuyorlardı. Asıl önemlisi ise, işgali sonlandı­rıp Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’yı Türklere bırakmış olurlarsa, Dünya Savaşı’nda yendikleri Türklerin cezalan­dırılmamış olacağını varsay­malarıydı. Dolayısıyla Londra Hükümeti, Türklerle savaşma­ya kararlıydı.

    Tabii Büyük Britanya ile TBMM Hükümeti arasında çıkacak bir savaş, Fransa ile İtalya’yı da savaşa sürükle­yecekti. Bu iki ülke ise artık savaşmak istemedikleri gibi Ankara Hükümeti ile iyi iliş­kiler içindeydi. Eylül ayının sonlarına doğru İtilâf Devlet­leri arasında hummalı bir dip­lomasi faaliyeti başladı. 20- 23 Eylül tarihlerinde Paris’te yapılan görüşmelerde Fran­sız ve İtalyanlar, Britanyalıları Doğu Trakya’nın Yunanlılarca boşaltılması konusunda ikna ettiler. Boğazlar bölgesinin ge­leceği ise barış görüşmeleri­ne bırakılacaktı. Bu kararlar üzerine TBMM Hükümeti’nin Fransa’yla 20 Ekim 1921’de imzaladığı Ankara Antlaşma­sı’nın baş mimarı, Fransız dip­lomat Henry Franklin-Bouil­lon İzmir’e geldi ve 28 Ey­lül’de Mustafa Kemal Paşa’yla görüştü. Franklin-Bouillon, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılacağını ve Batı Anado­lu’yla Doğu Trakya’ya sahip bir Türkiye’nin er veya geç Boğaz­lar’a da hakim olacağını söyle­yerek Mustafa Kemal Paşa’nın ileri harekatı durdurmasını sağladı. Ertesi gün ise bırakış­ma görüşmelerinin 3 Ekim’de Mudanya’da başlayacağı ilân edildi.

    Bırakışma görüşmeleri en azından “garip” diyebileceği­miz bir biçimde başladı; zira savaşan tarafların biri, yani Yunanistan, görüşmelerde yer almıyordu. 1 general ve 2 al­baydan oluşan Yunan heyeti 5 Ekim’de bir savaş gemisiyle Mudanya’ya gelecek, ama top­lantılara hiç katılmayacaktı. Ayrıca heyetin talimat almak için Atina’yla temas kurmak zorunda olması, görüşmele­rin uzamasına neden olacak­tı. Ancak, diğer heyetlerin de birkaç defa kendi hükümetle­riyle görüşmek zorunda kal­dıklarını, bunun da görüşme­leri çok uzattığını eklememiz gerekir. Bu durumu açıklayan en önemli etmen, Yunan Or­dusu’nun boşaltacağı Doğu Trakya’nın hemen Ankara’nın yönetimine geçip geçmeyeceği meselesiydi. Özellikle Britan­yalılar, Doğu Trakya’nın Tür­kiye’ye bırakılmasına ilişkin pazarlıkların barış konferan­sına ertelenmesini, o zamana kadar bölgenin yönetiminin İtilâf Devletleri’nde kalmasını istiyorlardı.

    Konferansın üçüncü gü­nünde Türk tarafını temsil eden İsmet (İnönü) Paşa, Do­ğu Trakya’nın Ankara Hü­kümeti’ne ne zaman teslim edileceğine ilişkin somut bir adımın hâlâ atılamamış olma­sı nedeniyle askerî harekâtın sürebileceğini bildirdi. Anka­ra’nın Misâk-ı Millî sınırların­dan herhangi bir ödün ver­meyeceği ve ancak bu sınırla­rın sağlanması hâlinde barış görüşmelerine oturabileceği bir defa daha açıkça dile geti­rilmiş oluyordu. Bu da sözünü ettiğimiz ikinci krizi başlat­mış oldu. İtilâf Devletleri’ni temsil eden generaller bu ko­nuda hükümetlerine danışma­ları gerektiğini ileri sürerek, görüşmelerin 6 Ekim akşamı­na kadar durdurulmasını is­tediler ve o gün öğleden son­ra İstanbul’a hareket ettiler. 5 Ekim akşamı ve 6 Ekim saba­hında hem İstanbul’daki İtilâf Devletleri Yüksek Komiserleri arasında hem de bunlarla hü­kümetleri arasında çok yoğun görüşmeler yapıldı. Bu görüş­melere ilişkin olarak elimiz­de bulunan belgeler, Fransa ve İtalya’nın Büyük Britanya’yı yeniden yalnız bırakma eğili­minde olduklarını gösteriyor.

     Bırakışmanın altındaki imzalar Soldan itibaren Fransız generali Charles Antoine Charpy, Büyük Britanya generali Charles Harington, İsmet Paşa ve İtalyan generali Ernesto Mombelli. 6 Ekim akşamı önce Mombelli, sonra da Charpy, iki gün sonra 8 Ekim sabahında da Harington, Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul ettiklerini açıkladı

    Aynı süre boyunca Musta­fa Kemal Paşa da Batı Cephe­si Komutanlığı’na üç telgraf göndererek İsmet Paşa’nın tepkisini doğru bulduğunu ve 6 Ekim’de yapılacak toplantı­da Doğu Trakya’yla ilgili Türk isteklerinin kabul edilme­mesi halinde Batı Cephesi’n­deki kuvvetlerin İstanbul ve Çanakkale Boğazı yönlerinde ileri harekata geçmesi gerek­tiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ayrıca Meriç’in sınır ol­maması, Edirne’nin mahalle­si niteliğindeki Karaağaç’ın da Doğu Trakya’ya dahil olması gerektiğini bildiriyor ve bölge­nin 30 gün içinde tahliye edil­mesini şart koşuyordu. Son olarak da savaş esirlerinin, hemen bırakışmanın imzalan­masından sonra iade edilmesi­ni istiyordu.

     
    1879 Kararnâme
    Mudanya Konferansı mukarrerâtı vechile Şarkî Trakya’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti nâmına tesellüm etmek üzere Başkumandanlık tarafından ordu kumandanlarından Mirlivâ Refet Paşa Hazretleri memûr edilmişdir.
    Her mahalde hükûmet-i mülkiyye tamamen tessüs eder etmez memûrîn-i hükûmet İdâre-i Umûmiyye-i Vilâyât Kanûnu mûcibince merci-i resmîlerine mürâcaât ederler. Devr ü teslîm muâmelâtına aid husûsâtda asâyiş ve inzibâtın sürat-i tesîsi içün ittihâz-ı tedâbirde muâmelât-ı mezkûrenin hitâmına kadar vâlî-i vilâyet Refet Paşa Hazretleri’nin taht-ı emrinde bulunacaktır.
    9/10/338

    6 Ekim akşamı saat 20.30’da görüşmeler yeniden başladı. Önce İtalya delege­si General Ernesto Mombel­li, sonra da Fransız delege­si General Charles Antoine Charpy, Ankara Hükümeti’nin şartlarını genel hatlarıyla ka­bul ettiklerini açıkladılar. An­cak Büyük Britanya delegesi General Charles Harington, Londra’dan talimat alamamış olduğu için bir şey söyleyeme­di ve toplantı sona erdi. Harin­gton ertesi gün de bir talimat alamadı; zira Büyük Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Paris’te Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Po­incaré ile pazarlık halindeydi. Sonuç olarak Büyük Britan­ya, 8 Ekim sabahı Doğu Trak­ya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul etti. Ancak o gün, iki pürüz da­ha çıktı: Karaağaç konusu ba­rış görüşmelerine bırakılıyor ve Türk askerlerinin girmiş oldukları tarafsız bölgedeki yerlerden çıkması isteniyordu. Bu nedenle o gün imzalanması beklenen bırakışma gene tehir edilmiş oluyordu.

    Ankara’nın, pazarlıkları sürdürmekle birlikte, bu şart­ları 9 Ekim’de kabul ettiği an­laşılıyor. Bunu hem Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya yazdığı bir telgraftan hem de o gün alınan bir Bakanlar Ku­rulu kararıyla Refet Paşa’nın Doğu Trakya’yı teslim almakla görevlendirilmiş olmasından anlıyoruz. Aynı günün akşa­mında yapılan bazı değişik­lerle birlikte mütarekenin son metni ertesi günü TBMM’nde görüşülerek kabul edilecek; 1 gün sonra 11 Ekim’de Mudan­ya Bırakışması imzalanacaktı. Türkiye ile Yunanistan arasın­daki savaş resmen bitmişti.

    Mudanya Bırakışması sa­vaşa son verdiği gibi, Doğu Trakya’yı da Ankara Hüküme­ti’ne savaşsız olarak kazandır­mış oluyordu. Bölgede bulu­nan Yunan yöneticiler yetki­lerini en kısa zamanda İtilâf Devletleri temsilcilerine bı­rakacaklar, bunlar da yöne­timi hemen Türk yetkilileri­ne teslim edeceklerdi. Anka­ra Hükümeti, Doğu Trakya’da 8.000 kişilik bir jandarma gü­cü bulunduracak, barış yapıla­na kadar bölgeye başka askerî güç yerleştirmeyecekti. Meriç nehrinin Karaağaç’ı da içeren sağ sahili barış antlaşmasının imzalanmasına kadar İtilâf Devletleri’nin yönetiminde ka­lacaktı. Bu uygulama, İstanbul da dahil olmak üzere, Boğazlar yöresi için de geçerliydi.

    Sonuç olarak Mudanya Bı­rakışması’nın Anadolu Sava­şı’na son verdiğini ve Yunan işgalindeki toprakların Türk yönetimine geçtiğini, ama “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesini barış konferan­sına bıraktığını söyleyebiliriz. Bu da dönemin siyasal bağla­mına bakıldığında gayet man­tıklıdır; zira Türkiye’nin önün­de hâlâ 1. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan devletlerle yapması gereken bir barış duruyordu.

    11 Ekim 1922’de Mudanya Bırakışması’nın imzalandığı konak.

    VAKİT GAZETESİ – 1922

    ‘Edirne Valiliği’ne Refet Paşa tayin edildi’

    Vakit gazetesinin 12 Ekim 1922 tarihli sayısında başsayfanın sol sütununda çıkan “Refet Paşa Edirne Vâlîsi olmuş, sâbık mebus Şâkir Bey de müşâvir-i mülkî tayîn edilmişdir” başlıklı haberde şöyle deniyordu: “İdâremize avdeti hâdise-i mesûdesi yaklaşmış olan Edir­ne’mizin vâlî-i askerîliği İzmir Mebûsu sâbık Dâhiliyye Vekili Refet Paşa’ya tevdî olunmuşdur.

    Bâzı gazetelerin Edirne Vâlî­liğine tayîn olunduğunu yâhûd tayîni mutasavver bulunduğunu yazdıkları sâbık Gelibolu Mebûsu Şakir Bey de müşâvir sıfatıyla îfâ-yı vazife edecekdir.

    İki intihâbdaki isâbeti mâa’l-memnûniyye kaydederek şimdiden muvaffakiyetlerini temenni ederiz”.

  • İlk Kabotaj Bayramı kutlamaları

    İlk Kabotaj Bayramı kutlamaları

    Kabotaj hakkı ilk kez 1 Temmuz 1935’te Denizcilik Bayramı adıyla kutlanmış; kutlama için, kanunun 1926’da uygulamaya geçtiği 1 Temmuz günü seçilmişti. Başlarda küçük sahil şehirleri de dahil olmak üzere coşkuyla kutlanan bayram, 1940’lardan sonra giderek daha sınırlı bir çevreye hitap edecekti. Atatürk’ün de katıldığı ilk kabotaj bayramı ve ticari denizcilik eğitiminin Türkiye’deki kurucusu Hamit Naci Özdeş.

    MUTLU KARAKAYA

    19 Nisan 1926’da kabul edilen Kabotaj Kanunu, Türkiye sahillerinde, nehir ve göllerinde, yük ve yolcu taşımacılığının, liman, kılavuzluk hizmetlerinin, Türk bayrağı taşıyan gemi ve diğer deniz taşıtlarıyla Türk vatandaşları tarafından yapılmasını yasalaştırmıştı. Bu kanun, karasuları ve limanlardaki bağımsızlığın yasal göstergesiydi. Lozan Antlaşması’nda kapitülasyonların kaldırılması ile kıyı ve limanlarda kabotaj hakkının elde edilmesi sağlanmıştı. Ancak ilk yıllarda bu hakkı kullanmaya imkan yoktu. Çünkü asırlardır süren kapitülasyonlar, gerek ticari filoyu ve gerekse bu alanda çalışacak nitelikli eleman yetiştirme imkan ve ihtiyacını yok etmişti. Bu nedenle birkaç yıl daha yabancıların Türkiye kıyılarında gemi işletmesine izin verilmek zorunda kalınmıştı. 1926’da yasal düzenlemenin yapılmasından sonra, Limanlar Kanunu ve limanların modernleştirilmesi, deniz ticaret müdürlüklerinin kurulması, tahlisiye işlerinin millîleştirilmesi, 1928’de Yüksek Deniz Ticaret Mektebi’nin açılması, Balıkçılık Enstitüsü’nün kurulması, tersane ve havuzların tamir yapabilecek hale getirilmesi gibi pek çok temel gelişme hayata geçirilmişti. Bu gelişmelerin ancak 1935’te istenilen seviyeye ulaştığı anlaşılmaktadır. Çünkü kabotaj hakkının Denizcilik Bayramı adıyla ilk defa kutlanışı, 1 Temmuz 1935’te gerçekleşmişti. Kutlama için, kanunun uygulamaya geçtiği 1 Temmuz günü seçilmişti. Bu önemli gün yıllar içinde Deniz Bayramı, Denizci Bayramı, Kabotaj Bayramı olarak da anılmıştır.

    1935’deki ilk kutlamalarda tören için Taksim’e yürüyen alay.

    1 Temmuz 1935 günü gerçekleştirilen ilk bayram kutlamaları yoğun ve coşkun bir şekilde geçmişti. Gün boyunca İstanbul Radyosu’ndan yapılan yayınların yanısıra bütün İstanbul bayraklarla süslenmişti. Sadece denizcilikle ilgili kurumlar değil bütün millî kurumlar hatta yabancı şirketler ve bankalar da bayrak asmıştı. Denizci zabitanı bütün gün resmî giysileri ile dolaşmıştı. Büyük-küçük bütün gemiler donanmıştı. Salapurya, sandal, mavnalar defne dalları, çiçekler, bayraklarla süslenmişti. Hamidiye Kruvazörü, Haydarpaşa açıklarında top atışı yapmış, sonra gelip Dolmabahçe önüne demirlemişti. Halkın gerek karadan gerek denizden sandallar, motorlarla katılarak seyrettiği program şöyleydi:

    Kutlamaya katılan sivil denizciler.

    Denizciler saat 9.45’te Tophane Deniz Yolları Parkı’nda toplanmış, oradan saat 10.00’da Belediye Bandosu ile beraber yürüyerek Boğazkesen yoluyla Taksim’e çıkmıştı. Yürüyüş başladığında limandaki gemiler düdüklerini öttürmeye başlamışlardı. Tophane Limanı gelincik tarlası gibi sandallar, motorlarla dolmuştu. Ticari denizcilikle ilgili kurumlar olan Deniz Yolları İşletmesi, Vapurculuk Sosyetesi, Liman İşleri Genel Direktörlüğü, Akay, Şirketi Hayriye, Haliç, Türk Şilepleri Kurumu ve Sosyeteleri, Kaptan ve Makinistler Kurumu, Bahriyeliler ve Yüksek Denizcilik Okulu öğrencileri katılımcılar arasındaydı. Bütün bu kurumlar, Cumhuriyet Abidesi’ne 23 çelenk bırakmıştı. Abidenin önünde bayrak töreni yapıldıktan sonra, limandaki vapurlar yine bir dakika sürüp bir dakika duracak şekilde üç defa düdük çalarak bayramı kutlamışlardı. Günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapıldıktan sonra, ilk deniz ticaret mektebini açan Hamit Naci’nin (Özdeş)  önerisiyle bir heyet oluşturulmuştu. Bu heyet törenden sonra Dolmabahçe Sarayı’na giderek Atatürk’e denizcilerin şükranlarını iletmiş ve Başbakan ile Meclis Başkanı’na da saygı telgrafları çekmişti. Bandonun Onuncu Yıl Marşı ve Denizciler Marşı’nı çalması ve seyre gelen binlerce kişinin marşlara katılımından sonra Taksim’deki kutlamalar bitmişti.

    1935’te Taksim’deki Cumhuriyet Abidesi’ne 23 çelenk bırakılmıştı. 1942’den itibaren Barbaros Anıtı’nın önünde de tören yapılmaya başlandı (üstte). Büyük ilgi gören, adeta birer sanat eseri gibi hazırlanmış çelenkler Taksim’e doğru arabalarla taşınırken (altta).

    Sıra yarışlarda…

    Yarışlardan bir kare…

    Sıra yarışlara gelmişti. Saat 15.30’da Yüksek Denizcilik Okulu önünde tekne yarışları yapıldı. Yarışların başlangıç yeri Salıpazarı açıklarıydı. Bitiş noktasında ise Söğütlü Yatı duruyordu. Yatta pek çok seyirci olduğu gibi, Gümrük ve İnhisar Bakanı da yarışları buradan seyrediyordu. Ayrıca Atatürk de Celal Bayar’ın Moda Deniz Kulübü’ne verdiği kotrasıyla gelerek yarışları seyretmişti. Yarışlar tek çifte, iki çifte, iki çifte direkli, üç çifte kategorilerinde düzenlenmiş; Galatasaray, Beykoz, Fenerbahçe, Haliç, Anadoluhisar, Güneş kulüpleri katılmıştı. Toplamda Galatasaray birinci, Beykoz ikinci, Fenerbahçe üçüncü olmuştu. Ayrıca Yüksek Denizcilik Okulu’nun birinci ve ikinci sınıfları arasında 6 çifte, 12 tek yarışları yapılmıştı. Halk okulun bahçesinden, Şeref Stadı’ndan ve hatta kayıklarla denizden bu yarışları izlemişti. 

    Atatürk, Celal Bayar, Afet İnan ve diğer misafirleri Moda’daki Deniz Kulübü’nün kotrasında yarışları izliyor (üstte). Söğütlü Yatı’nda yarışları seyredenler (altta).

    Denizde fener alayı

    Fener alayında Fenerler İdaresi’nin aydınlattığı kuleler ve ışıklarla donanan Hamidiye Kruvazörü

    Gece 21.30’da ise denizde fener alayı düzenlenmişti. Limandaki büyük-küçük tüm vapurlar ve tekneler ışığa boğulmuştu. Bunlar ayrıca projektörleriyle şehri aydınlatıyorlardı. Fener alayında Dolmabahçe açıklarında ortada Hamidiye olmak üzere bütün büyük vapurlar daire şeklinde dizilmişti. Bunlar Sarayburnu’ndan aldıkları halkla doluydu. Tahlisiyeciler çeşitli manevralar yapmış, havai fişekler atılmış, marşlar çalınmıştı. Halk sadece gemilerde değil kayıklar ve motorlarla da gelmiş tezahüratta bulunmuştu.

    Ayrıca Ankara Vapuru’nda bir balo düzenlenmişti. Vapur davetlilerini Tophane’den alarak Dolmabahçe önlerine gelmiş, gösterileri izlemişti. Bu baloya Atatürk de katılmıştı.

    1935’ten itibaren yapılan kutlamaların, önceleri sadece denizcilik camiasında değil, bütün İstanbul’u içine alacak şekilde ve hatta İnebolu, Tekirdağ, İzmir, Samsun, Mersin, İzmit, Selçuk (Aydın) gibi denizcilikle içiçe geçmiş diğer şehirlerde de coşkulu biçimde yapıldığı anlaşılmaktadır. Ancak 1940’lardan sonra gazetelerde bayramla ilgili haberlerin daha az yer bulduğu, özellikle son yıllarda ise deniz sevgisini ve bilgisini yaymak için bir fırsat olan bu bayramın halktan biraz daha uzaklaşarak, kutlamaların daha çok deniz ticareti ile ilgili kurumlar ve okullar içinde kaldığı gözlemleniyor. 

    (Bu yazı hazırlanırken 2 Temmuz 1935 günü yayınlanmış Cumhuriyet, Akşam, Kurun, Son Posta, Tan, Yeni Asır gazetelerinden yararlanılmıştır.)

    HAMİT NACİ ÖZDEŞ

    Ticari denizcilik eğitiminin kurucusu

    Hamit Naci’nin Bahriyeli yıllarından…

    İstanbul’da olup da boğaz keyfi yapmayan var mıdır? Boğazın kıyısında yürüyüş yaparken ya da bir yerlerde oturup dinlenirken gelip geçen koskoca gemilere gözünüz takıldı mı hiç? Bunlar nereden gelir, nereye gider, ne taşır diye düşündünüz mü? En önemlisi de binlerce ton yükün kazasız belasız yerine ulaşmasını kim sağlar dediniz mi kendi kendinize? Bu iş “uzak yol kaptanı” ve “uzak yol gemi mühendisi” olarak uzmanlaşan uzak yol zabitlerine emanettir. Bugün Türkiye’nin pek çok şehrindeki üniversitelerin denizcilik fakültelerinde verilen eğitimle bu meslek elde edilirken, cumhuriyetin ilk yıllarından 1980’lere kadar sadece bir okul, Yüksek Denizcilik Okulu, bu eğitimi veriyordu.

    Yüksek Denizcilik Okulu’nun 1928’de devlet tarafından açılmasını, genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkeyi geliştirmek adına attığı adımlardan biri saymak mümkündür. Çünkü 1926’da yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu ile artık sadece Türk vatandaşları kendi kara sularında, Marmara’da, nehirlerde ve göllerde taşıma ve ticaret yapma hakkını elde etmişti. Osmanlı döneminde kapitülasyonlar sonucunda deniz ticareti tamamen yabancıların elinde kalmıştı. Dolayısıyla bu alanda sadece iş sahipleri değil, çalışanlar da yabancılar olduğu için Türk ve Müslüman kesimin bu konuda bir eğitim almasına ihtiyaç kalmıyordu. Az sayıda çalışan ihtiyacı olursa, Bahriye Mektebi bünyesinden sağlanabiliyordu. Ancak 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra gelişen özgürlük havası ile Osmanlılar’ın fikir dünyasını da geliştirmeye başlamıştı. Bu durumun ticari denizcilik alanındaki yansımalarını Hamit Naci Özdeş üzerinden izlemek mümkündür.

    Hamit Naci Özdeş 1854’te Kasımpaşa’da doğmuştu. Babası donanmanın çeşitli gemilerinde imamlık yapıyordu. Bu ortam onun da denizciliği seçmesini ve Bahriye Mektebi’ne girmesini sağlamıştı. Okuldan mezun olur olmaz 93 Harbi’ne katılarak Karadeniz Filosu’ndaki gemilerde Rus donanmasına karşı çarpışmıştı. Uzun yıllar donanma mensubu olarak görev yaptıktan sonra, babasının ölümüyle İstanbul’a yerleşmeye karar vermiş ve Bahriye Mektebi’nde öğretmen olarak çalışmaya başlamıştı. Bu görevi sırasında İşarat-ı Umumiye-i Bahriye adlı bir kitabın çevirisini yapmış, Bahriye Topçuluğu adlı kitabı da kendisi yazmıştı. Bu kitaplar Bahriye Mektebi’nde okutulmaktaydı. Faaliyetleri sonucunda Sağ Kolağası (Ön yüzbaşı) rütbesine kadar yükselmiş, ancak öğretmenler üzerinde artan sansür baskısı nedeniyle emekli olmaya karar vermişti. 

    Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşı Kırşehirli Lütfi Müfit, Hamit Naci’nin damadıydı. Atatürk, Lütfi Müfit’e “Özdeş” soyadını verdiğinde, Hamit Naci de izin isteyerek bu soyadını almıştı.

    (Kaynak: Cem Karakılıç, Mustafa Müjdeci, Miralay Lütfi Müfit Özdeş, s. 253)

    Asıl hikaye de bundan sonra başlamıştı. Çünkü Hamit Naci, ömrünün bundan sonraki yıllarını, Türkiye’de ticari denizciliğin gelişmesine adamıştı. Bu uğurda kâh eşine ve kendisine ait malvarlığını satmış, kâh borca girmiş ama sonunda bir okul kurarak ticari denizcilikteki yabancı boyunduruğunu kırmak istemişti. Ancak bir okul kurmaya uzanan yol, kolay çizilmemişti. Emekliliğinden sonra ilk olarak, denizcilik alanında dava vekilliği ve fen müşavirliği yapmak istemişti. Fakat bu alanda uzmanlaşmaya hiç önem verilmediğini görerek, önce bu durumla mücadele etmiş, gazetelerde uyarıcı yazılar yayımlamıştı. Uyarıların fayda etmediğini görünce, bir dernek kurmak ve bu yolla sektör çalışanlarını bilinçlendirecek çalışmalar yapmak istemişti. 1908’de kuruluş çalışmalarına başlanan Tevsi-i Ticaret-i Bahriye-i Osmaniye Cemiyeti (Osmanlı Ticari Bahriyesini Geliştirme Derneği) bir türlü tam anlamıyla faaliyete geçememişti. Çünkü Cemiyetler Kanunu daha yeni oluşturulduğu gibi, tüzükteki birtakım maddelerin de Kanun’a aykırı olduğu Dahiliye Nezareti ve Şura-yı Devlet komisyonları tarafından ileri sürülmüştü. Oysa derneğin en önemli amacı denizlerde çalışan sivil personeli modern bilgilerle eğitmek ve bu alanda bir dayanışma sağlamaktı. 1913’e kadar süren mahkemeler sırasında Mellah ve Gemici isimlerinde iki ayrı gazete çıkararak faaliyetlerine destek olmaya çalışan Hamit Naci, asıl olanın bir okul kurmak olduğunu görmüştü. 

    Hamit Naci (ortada, beyaz ceketli) okul mezunlarıyla…

    1910’da açılan Millî Ticaret-i Bahriye Kaptan ve Çarkçı Mektebi 1928’e kadar gelmiş; Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı, mütareke yılları ve sonunda Kurtuluş Savaşı derken, bazı yıllar parmakla sayılacak kadar az mezun vermişti. Ama Hamit Naci okulunu kapatmayı hiç düşünmemişti. Ancak sonunda gerek ilerleyen yaşı gerekse borçlar nedeniyle bir çıkmaza girmişti. En büyük endişesi gelecek neslin kendisi gibi bir ideal uğruna değil de sadece kâr amacıyla okulu işletecek olmasıydı. Bu nedenle okulu kapatmak zorunluluğu ortaya çıkınca, bu defa ticari denizcilik eğitiminin devlet tarafından yürütülmesi için elinden gelen çabayı göstermişti. 

    Sonuç olarak devlet, ticari denizciliği geliştirme çalışmalarını Kabotaj Kanunu çerçevesinde ele alarak, ticari denizcilik eğitimini kendi vermeye başlanmıştı. Böylece Hamit Naci’nin 1928’e kadar getirdiği ticari denizcilik okulu, Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e devredilen kurumlar arasında yerini almıştı.     

    Hamit Naci okulunu ilk olarak Yüksek Kaldırım Çıpalı Han’da açtıktan sonra, önce Azapkapı Meyyit Yokuşu’na sonra da Üsküdar Paşalimanı’na taşınmak durumunda kalmıştı. Okul en son Ortaköy’de bulunan bu binaya taşındığında sadece bir eğitim yılı açık kalmış, sonrasında devlet okulu olarak Ticaret-i Bahriye Mekteb-i Alisi (Yüksek Denizcilik Okulu) adıyla eğitim vermeye başlamıştı.