Ahmet Kuyaş 29 Ekim 1923’e uzanan süreci, kritik belgeler- yorumlar eşliğinde dünü ve bugünü anlamak isteyenlerin ilgisine sunuyor. Kitap, kongreler, manda tartışmaları, Meclis’in kurulması, 3. Meşrutiyet, Denizli Vakası, Mondros Mütarekesi, Moskova Antlaşması, Büyük Taarruz, Mudanya ve saltanatın kaldırılması hadiselerini ele alıyor.
Tarihçi ve #tarih’in yayın kurulu üyesi Doç. Dr. Ahmet Kuyaş’ın yeni kitabı Yüzüncü Yıl Notları (1918-1923) Kırmızı Kedi tarafından yayımlandı. Kuyaş, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun, dolayısıyla öncesi ve sonrasındaki birçok önemli olayın 100. yıldönümünde, yaşanan hadiselerin ve yayımlanan belgelerin çapraz analizini yapıyor.
Hocamızın kitabı, kendisinin son dönemde kaleme aldığı ve bir kısmı dergimizde de yayımlanan yazılarını kapsıyor. Ancak bu yazılar hem tekrar gözden geçirildi hem de yeni yazılar kitaba eklendi; örneğin daha önce yayımlanmamış ve Sakarya zaferiyle ilgili detaylı makale de bunlardan biri. Kitabın sonunda da bahsedilen süreçleri az bilinen noktalarıyla gözler önüne seren 13 belge yer alıyor.
Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı, kongreler, manda tartışmaları, Meclis’in kurulması, Üçüncü Meşrutiyet, Denizli Vakası, Mondros Mütarekesi, Moskova antlaşması, Büyük Taarruz, Mudanya, saltanatın kaldırılması ve cumhuriyet…
Bitmiş, bitap düşmüş toprakların modern bir cumhuriyete dönüşme öyküsünü anlatıyor Ahmet Kuyaş. Arka kapakta yer alan ifadeleriyle, “Devrimi sevebiliriz. Ama onu sevdirebilmek için iyi anlatmak, iyi açıklamak zorundayız. Bu da o devrimin siyasal kurumlar boyutuna olmadık birtakım hukuki ya da demokratik kulplar takmaktan vazgeçip ‘devrim’ dediğimiz süreci iyi anlamaya çalışmakla olabilir.”
Cumhuriyetin 100. yıldönümünde tarihin bir kuru anlatılar yığını olmadığını; korumamız ve geliştirmemiz gerekenin ne olduğunu anlamak için tarihe bakmamız gerektiğini bir defa daha hatırlatıyor Ahmet Kuyaş. Hem de sıkıcı olmayan, dayatmayan, rahat okunan nalına-mıhına metinlerle.
1921
‘Biz bize benziyoruz efendiler!’
Ahmet Kuyaş, Mustafa Kemal’in 1921’de Meclis’in 120. oturumunda yaptığı konuşmayı da aktarıyor:
“Efendiler; Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti mevcuttur, meşrudur ve kanunidir… Efendiler; bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten, kitaplarda mevcut olan hükümetlerin mahiyet-i ilmiyyesi itibariyle hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat hakimiyet-i milliyeyi, idare-i milliyeyi yegane tecelli ettiren bir hükümettir; bu mahiyette bir hükümettir. İlm-i içtimai noktasından bizim hükümetimizi ifade etmek gerekirse, ‘halk hükümeti’ deriz… Fakat ne yapalım ki, demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş. Efendiler; biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeyiz. Çünkü biz bize benziyoruz, Efendiler…”
ALEVÎ-BEKTAŞİ MÜZİĞİ ÜZERİNE TEMEL BİR REFERANS
Feyzullah Çınar yeniden seslendi
Alevî müzik geleneğinin en önemli isimlerinden biri olan Feyzullah Çınar’ın eserleri, Kalan Müzik aracılığıyla CD’ler üzerinden sevenleriyle buluşuyor.
Çınar’ın, Pir Sultan Abdal, Teslim Abdal, Şah Hatayi, Âşık Dertli, Âşık Mesleki, Âşık Seyrani, Âşık Sıtkı, Âşık Noksani, Âşık Ruhsati, Derviş Kemal, Âşık Mihneti, Âşık Ceyhuni gibi büyük halk şairlerinin sözleriyle buluştuğu besteleri, “Feyzullah Çınar Eserleri” albümünde biraraya geliyor. 1983’te ölen büyük ozanın anısına yapılan projenin bu ilk albümünde, Feyzullah Çınar’ın ezgileri birbirinden özel sesler ile nefes buluyor.
Nilüfer Saltık’ın prodüktörlüğünde tamamlanan bu özel proje, halk müziğinin önde gelen usta sanatçılarından Erdal Erzincan ve Cengiz Özkan’ın proje danışmanlığında 2 yıla yakın bir sürede hazırlandı. “Feyzullah Çınar Eserleri” projesi iki bölümden oluşuyor. Albümün ilk bölümünde Erdal Erzincan, Cengiz Özkan, Dertli Divani, Nidâ Ateş, Ahmet Aslan, Muharrem Temiz, Ali Rıza Albayrak & Hüseyin Albayrak, Mercan Erzincan, Ender Balkır, Mazlum Çimen, Grup Abdal, Zeynep Bakşi Karatağ ve Erdem Altınses yer alıyor.
Bu çalışmanın bir diğer önemi ise proje tanıtımında ve kapak çalışmalarında bulunan fotoğrafların ilk defa dijital ortama aktarılmış olması. Çınar’ın aile fotoğraf arşivinden alınan ve daha önce günyüzüne çıkmamış fotoğrafları, sanatçının hayatındaki farklı dönemleri sergiliyor. 1937’de Divriği’de doğan Çınar, ilk plağını 1966’da çıkardı. Söylediği türküler nedeniyle hapse de girdi. 1969’da Fransa’ya gitti ve Alevî-Bektaşi kültürü, müziği üzerine konferanslara katıldı, konserler düzenledi. Fransa Radyo Televizyonu ve UNESCO tarafından iki uzunçaları yayınlandı. 1983’te Ankara Belediyesi’nde temizlik işçisi olarak çalışırken 45 yaşında öldü.
Voleybolun Altunizadeli ‘Dünya’sı
Türk voleybolunun iz bırakan sembol isimlerinden, 2022 sonunda vefat eden (#tarih Şubat 2023) Dünya Baltacıoğlu’nun (1955-2022) ardından, Altınyurt Spor Kulübü kendisine ithaf ettiği kitabı sporseverlerle buluşturdu. Kardeşi Tansı Yıldırımer imzasıyla çıkan Dünya Baltacıoğlu kitabı, efsane voleybolcudan sevenlerine kalıcı bir hatıra olmanın ötesinde bir Altunizade kitabı olarak da dikkati çekiyor.
Kitap, Baltacıoğlu’nun günümüz ve gelecekteki tüm sporculara model kişiliğini aktarmanın yanında, yine model bir yapılanmayla kurulan Altınyurt Spor Kulübü’nü kurucuları, felsefesi ve topluma olan katkısıyla tarihe not düşüyor. Bugün istisnasız Altınyurt çatısı altından geçmiş her spor insanının minnet ve şükranla andığı, “hayatıma dokundu” dediği Mehmet Bengü başta olmak üzere, kulübün kurucu ustaları da kitabın sayfalarında yer alıyor. Dünya Baltacıoğlu, sporcusu olarak adımını attığı kulübüne yıllarca başkanlık yapmış ve kıymetli sporcuların yetişmesine katkıda bulunmuştu.
Altınyurt Spor Kulübü yayını olarak basılan kitabın tüm geliri sporculara aktarılacak. Kitap internet üzerinden ve kulüpten edinilebiliyor (0553 6587969 numaralı telefondan iletişime geçilmesi gerekiyor).
1513 tarihli Pîrî Reis Haritası, 9 Kasım 1929’da Topkapı Sarayı’nın müzeye dönüştürülmesi çalışmaları sırasında Alman biliminsanları Adolf Deismann ve Paul Kahle tarafından bulundu ve tanımlandı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk haritayı Ankara’ya getirtip bizzat inceledi ve devlet matbaasında basılarak çoğaltılmasını sağladı.
Pîrî Reis Haritası olarak bilinen, 1513 tarihli, 87cm x 63cm ölçülerinde ceylan derisine yapılmış harita, sağ tarafta Avrupa ve Afrika kıtalarının batı kısımlarını, sol tarafta da Antiller ve Güney Amerika kıyılarını gösterir. Haritanın sağ tarafında Afrika kıtasının üzerinde Pîrî Reis tarafından yazılan açıklamaların yarısı mevcut, diğer yarısı kesilmiştir. Bu durum, elimizde bulunan bu haritanın tam boy bir dünya haritasının bir parçası olduğunu, diğer parça veya parçalarının (Avrupa ve Asya kıtaları ile Afrika kıtasının doğusunu gösteren kısım) kaybolduğunu göstermektedir. Buradan anlaşılır ki Pîrî Reis, 1513’te dünyanın bilinen kısımları (Asya, Avrupa, Afrika) ile yeni keşfedilen kısımlarını (Antiller, Güney Amerika) biraraya getiren bir dünya haritası oluşturmuştur. Pîrî Reis, haritasının üzerine kimi çizimler yapmış, kenarlarına açıklayıcı notlar yazmıştır.
1933’te bastırıldı 1929’da bulunan Pîrî Reis haritası 1933’te Türk Tarih Kurumu başkanı Yusuf Akçura tarafından hazırlanıp, basılmıştı. Hasan Fehmi Bey tarafından günümüz Türkçesine aktarılan ve numaralandırılan haritanın açıklamalarını ve ayrıntılarını olduğu gibi yayımlıyoruz. Metindeki numaralandırmalar haritanın üzerine tarafımızca yerleştirilmiştir.
Pîrî Reis Haritası, 9 Kasım 1929’da Topkapı Sarayı’nın müzeye dönüştürülmesi çalışmaları sırasında Alman biliminsanları Adolf Deismann ve Paul Kahle tarafından bulundu ve tanımlandı. Haritanın üzerindeki notlar, eski ve bozuk yazıları okumakta uzman Hasan Fehmi Bey tarafından Latin harflerine aktarıldı. Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Yusuf Akçura, 1933’te basılan ve burada sunduğumuz harita ve çevrimyazılarından oluşan kitabı hazırladı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk haritayı Ankara’ya getirtip bizzat inceledi ve devlet matbaasında basılarak çoğaltılmasını sağladı. 1933’te TTK tarafından bastırılan Pirî Reis Haritası adlı kitap, haritanın bulunuşu ve önemi hakkında bilgi vermektedir.
Hasan Fehmi Bey’in okumuş olduğu açıklayıcı yazılar, TTK kitapçığında numaralandırılmış hâlde verilmiştir. Bu açıklama yazılarının harita üzerindeki yerini okurlarımıza göstermek için, ilk numaradan son numaraya kadar harita üzerinde numaralandırdık. Aynı zamanda okurlarımıza kolaylık olması için, günümüzde alışılagelmiş olduğu üzere haritayı kuzey yönü yukarı gelecek şekilde konumlandırdık. Haritaya bakıldığında sağ tarafta Avrupa ve Afrika kıtaları, sol tarafta Antiller ve Güney Amerika’nın doğu kıyıları görülmektedir.
Muzaffer Albayrak
PİRİ Reis haritası, Topkapı Sarayının kadîm eserler müzesi haline getirildiği sıralarda, Millî Müzeler Müdürü Halil Ethem Beyefendi tarafından, 1929 senesinde, bulunmuştur. Halil Ethem Beyefendi, bu haritayı, o zamanlar İstanbulda misafir bulunan Alaman coğrafyacılarından Prof. Kahle ile birlikte tetkik ederek, tetkiklerinin neticesini, 1931 senesi Eylûlünde Layden’de in’ikat eden XVIII inci Müsteşrikler Kongresine bildirdi. Muhterem Türk âliminin bu haberi, ilim âleminin nazarı dikkatini celbetti, maruzası İtalyan ve İspanyol dillerine tercüme olunup, tabı ve neşredildi; Viyana Üniversitesi Coğrafya Profesörü Oberhummer tarafından da 1931 senesi Kânunuevelinde, Viyana Akademisine bu keşfe dair izahat verildi.
Bazı Türk ve ecnebi gazeteler de Kristof Kolomb’un haritası unvanile mevzuubahsimiz olan haritadan, noksan ve hatalı bir surette bahse girişmiş olduklarından, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, bu hataların tashihi maksadile Londra’da çıkan “The Illustrated London News,, adlı resimli mecmuaya bir makale ile haritadan ve Piri Reisin “Bahriye,, adlı kitabındaki resimlerden fotoğrafiler çıkartıp gönderdi; bu makale ve resimler İngilizce mecmuanın 23 Temmuz 1932 tarihli nüshasında intişar etti.
Profesör Kahle “Forschungen und Fortschrifte,, mecmuasının Temmuz 1932 tarihli nüshasında bu mevzua dair bir makale neşretti. Profesör A. Deismann dahi 1933 senesi, Berlinde tab’olunmuş “Forschungen und Fund im Seray,, adlı bir tetkiknamesinde, Piri Reis haritasından bahsetti.
Nihayet Profesör Kahle, “Die Verschollen Columbus Karte von 1498 — In einer Türkischen — Weltkarte von 1513,, adlı bir risale yazıp 1933 senesinde neşretti. Bu risale Piri Reis haritasına dair hayli malûmatı ve haritanın iki parçasının fotoğrafilerini ihtiva etmektedir.
Yukarda yazılan kısa bibliografya gösteriyor ki Piri Reis haritası, coğrafya âlimlerini alâkadar etmiş ve az zamanda bunun üzerine epey çalışılmıştır.
Millî tarih meselelerine derin vukufla verdikleri büyük ehemmiyet malûm olan Türkiye Cümhuriyeti Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretleri, Piri Reis haritasını, Ankaraya getirterek bizzat tetkik buyurdukları gibi, Devlet Matbaasında fac-simile usulile teksirini de emreylediler. Cümhuriyet Hükûmetinin itina ve himmeti sayesinde en mükemmel matbaalar seviyesine ermiş olan Devlet Matbaası, bu haritayı aslından farksız denebilecek bir surette tab’a muvaffak oldu.
***
Bu haritayı vücuda getiren Piri Reis, XV inci asrın son rub’unda Türklerin Akdeniz Amirali bulunan meşhur Kemal Reisin kardeşi oğludur. Tarih, Piri Beyin en son resmî vazifesi olarak, Kızıl Deniz ve Umman Denizi donanmalarının Amirallığını tespit eder.
Piri Reis Donanma Kumandanlığı vazifesini ifa ettiği gibi, o zamanın denizcilik ilimlerile de meşgul olmuştur. Reisin denizcilik nazariyatındaki kudret ve meharetini, mevzuubahsimiz harita ile Bahriye adlı kitabı açık göstermektedir. “Bahriye,, Akdenizle o zamanlar Akdeniz kıyılarında bulunan şehir ve memleketleri tarif ve tersim ettiği gibi, denizciliğe, gemiciliğe dair de mühim malûmat verir.
Piri Reis, haritasını 1513 senesi Gelibolu şehrinde inşa ve tersim etmiştir; ve bu tarihten dört sene sonra, yani 1517 de, Mısır Fatihi Sultan Selim I. e. Mısırda bulunduğu sıralarda bizzat takdim eylemiştir.
Harita, parşömen üzerine, renkli olarak, itina ile yapılmıştır.
Piri Reis haritasının elde mevcut kısmı, büyük kıt’ada bir dünya haritasının bir parçasıdır. Haritaya dikkatle bakanlar, şark tarafı kenarlarındaki haşiyelerin yarı yarıya kesilmiş olduğunu göreceklerdir. Bundan da istihraç olunabilir ki asıl harita dünyanın o zamanlar malûm olan kısımlarını, yani Avrupa, Asya ve bir kısım Afrika ile Amerikanın keşfedilmiş parçalarını göstermekte idi.
Müellif, haritasının bir haşiyesinde, haritayı telif ederken görmüş ve tetkik etmiş olduğu haritaları tafsil ile beyan eder: Antil kıyılarını tarif eden haşiyede işbu sahiller ve adalar için Kristof Kolombun haritasından istifade ettiğini söyler; amcası veya dayısı Kemal Reisin yanında esir olarak bulunan ve Kristof Kolomp ile üç defa Amerikaya gittiğini ifade eden bir İspanyolun sefer hakkındaki rivayetlerini tespit eder; Cenubî Amerika sahillerine ait haşiyelerde dört Portekizin yeni telif olunmuş haritalarını da gördüğünü beyan eyler. Kristof Kolombun haritasından istifade ettiğini şu satırlarla anlatır :
“Bu isimlerle ki mezbur Cezayirde ve kenarlarında kim vardır, Kolombo komuşdur ki anınla malûm ola. Bu kenarlar ve Cezirelerde kim vardır, Kolombonun hartisinden yazılmıştır.
Eser esasında büyük bir dünya haritası olduğu için eski dünyayı gösteren birtakım haritaları da tetkik eylemiş, bilhassa kendi ifadesine göre İskender zamanında telif edilen haritaları ve “Mappa Monda,, ları ve Müslümanlar [3] tarafından vücuda getirilen sekiz kıt’a haritayı tetkik ve mütalea etmiştir.
Bizzat Piri Reis, haritasının ne yolda telif olunduğunu, harita haşiyelerinden birisinde sarahatle anlatmaktadır:
“Bu fasıl işbu hartinin ne tarikle telif olunduğunu beyan eder. İşbu harti misalinde harti asır içinde kimesnede yoktur. Bu fakirin elinde telif olup şimdi bünyat oldu. Hususan yirmi miktar hartiler ve Mappa Mondalardan yani İskenderi Zülkarneyn zamanında telif olmuş hartidir ki rubu meskûn anın içinde malûmdur. Arap taifesi ol hartiye Caferiye derler. Anın gibi sekiz Caferîden ve bir Garbî Hint hartisinden ve dört portakalın şimdi telif olmuş hartilerinden kim Sint ve Hint ve Çin diyarları hendese tariki üzerine ol hartilerin içinde mesturdur. Ve bir dahi Kolombonun Garp tarafında yazdığı hartide bir kıyas üzerine istihraç edip bu şekil hâsıl oldu. Şöyle ki bu diyarın hartisi bahriler içinde nice sahih ve muteber ise, mezbur harti dahi yedi derya ile sahih ve muteberdir.,,
Piri Reis haritasında asrın beynelmilel sayılan harita an’anelerine riayet ettiğini “Bahriye,, sinde hususî bir fasıl içinde zikretmektedir: Şehirler ve kaleler kızıl hatlarla, ıssız mahaller kara hatlarla, döküntüler, taşlıklar siyah noktalarla, sığlık ve kumluk yerler kızıl noktalarla, gizli kayalar istavroz işaretile gösterilmiştir.
Piri Reis haritasında dikkate şayan noktalardan birisi, Afrikanın Muhiti Atlasi sahilindeki mevkilere verilen adlardır. Babadağı, Akburun, Yeşilburun, Kızılburun, Kozlukburun, Altınırmak, Güzelkörfez.. gibi ki bunların hepsi öz Türkçedir.
İkinci bir nokta da haritanın bir kopya olmayıp, muhtelif haritalardan ve Reisin ve dostlarının müşahedelerinden istifade suretile yapılmış orijinal bir eser olmasıdır.
Teessüf olunur ki elimizdeki bu pek mühim harita, ancak bir parçadır; başka parçaları kopup kaybolmamış olsa idi, 1513 senesinde yapılarak eski ve yeni dünyayı bir arada gösteren Türkçe mükemmel bir harita elimizde bulunmuş olurdu. Kristof Kolombun seyahatleri XV inci asrın son ve XVI ıncı asrın ilk senelerinde (Kolomp dördüncü seferinden 1504 te dönmüştür.) olduğuna göre yeni keşiflerden pek az zaman sora yapılan böyle bir harita, bütün dünya kıt’alarını bir arada gösteren ilk haritalardan biri demektir.
Hasıh, XVI ıncı asrın başlarında tersim edilen bu harita muhtelif noktai nazarlardan çok kıymetli bir Türk eseridir.
***
Piri Reis, haritasının kenar yazısında, Kristof Kolombun haritasından ve Portekiz haritalarından istifade ettiğini söylüyor. Kolombun şimdiye kadar bulunamamış haritasından istifade iddiası, şu suretle izah edilebilir: Türk bahriyelileri, Akdenizin Garp havzasında 1501 senesi ettikleri bir deniz muharebesinde İspanyol gemilerini zaptetmişlerdi; ve bu gemilerden birisinde Amerikadan getirilmiş eşya bulmuşlardı. Kristof Kolomp, malûm olduğu üzere, üçüncü seyahatinden 1500 senesinde dönmüştü. Bu malûmata göre, Kemal Reis tarafından İspanyol gemisinde zaptolunan eşya arasında Kristof Kolombun haritası da bulunmuş olsa gerektir.
Amerika kâşifinin bu büyük keşfinden sora tersim ettiği malûm olan harita şimdiye kadar hiçbir yerde bulunmamış olduğundan, Piri Reis haritası, Kolombun haritasına müteallik pek mühim bir memba demek olur. Kıymetli bir âlim ve Kartoğraf olan Türk Reisi, iddia ettiği veçhile, Kolombun haritasını hakikaten elde ederek kendi haritasının çizilmesinde ondan istifade etmiş midir? meselesini uzun, derin tetkik eden Alaman Profesörü Kahle, Piri Reisin iddiasının doğru olduğunu tespit etmektedir.
Türklerin medeniyetleri cihetinden de, bu harita büyük bir ehemmiyeti haizdir. XV inci asır sonları ile XVI ıncı asır başlarında yeni dünyanın keşfi, Osmanlı İmparatorluğunun menafiine doğrudan doğruya temas etmediği halde, Türk âlimlerinin bu keşfi pek yakından ve çok alâka ile takip etmiş olmaları, coğrafya ilminde ve harita tersiminde fevkalâde bir iktidar göstermeleri, o zaman Türklerinin Avrupa medenî hareketleri içinde bulunduklarını ispat etmektedir. Piri Reisin yukarda biraz bahsettiğimiz “Bahriye,, adlı kitabı da bu hususun başka bir delilidir; Çünkü “Bahriye,, ozamanlar Akdenize dair yazılan eserlerin en mükemmellerindendir.
***
Piri Reis haritasındaki haşiyelerin bazıları pek kolay okunamamaktadır. Haritayı mütalea edenlere kolaylık olmak için Cemiyetimiz azasından, eski ve bozuk yazıları okumakta mümaresesi olan Hasan Fehmi Beyefendiden o yazıların tetkikı rica edilmişti. Hasan Fehmi Bey çoğunu okumağa muvaffak oldu; okuyamadıklarını da ayrıca işaret etti.
Haritanın şarkı şimalî kenarından başlanarak cenuba doğru inilmek, sora çepçevre ve merkeze doğru helezonî dolaşılmak üzere yazılar numaralanmıştır. Numara sırasile okunan, okunamayan haşiyeler aşağıya naklolunmuştur.
1 — (Okunamıyor).
2 — Bu diyar imaretliktir. Cümle halkı üryan yürürler.
3 — Bu diyara Antilya vilâyeti derler. Gün batısı canibidir. Dört cins tuti olurmuş. Ak, kızıl, yeşil, kara. Halkı tuti etini yerler ve taçları cümle tuti yünündendir. Bunda bir taş olur. Siyah mehenk taşına benzer. Halkı nacak yerine kullanırlarmış. Gayet te berk taş olduğunu ………. biz ol taşı gördük.
(Not — Piri Reis Bahriyesinde der ki: “Akdenizde elde ettiğimiz düşman gemilerinde hem bu tuti yününden olan külâhlardan bir tanesini ve mehenk taşına benziyen taşı bulmuştuk.)
4 — İşbu haritayı Kemal Reisin biraderzadesi unvanile müştehir Piri İbni Hacı Mehmet 919 senesi muharreminde Geliboluda tahrir eylemiştir.)
5 — Bu fasıl işbu kenarların ve dahi Cezairin nice bulunduğunu beyan eder.
İşbu kenarlara Antilya kıyıları derler. Arap tarihinin sekiz yüz doksan altı yılında bulunmuştur. Amma şöyle rivayet ederler kim Cinevizden bir kâfir adına Kolombo derler imiş. Bu yerleri ol bulmuştur. Meselâ mezbur Kolombonun eline bir kitap girmiş ki Mağrip Denizinin nihayeti yani Garp tarafında kenarlar ve cezireler ve türlü türlü madenler ve dahi cevahir dağı vardır deyu bu kitapta bulur. Mezbur kitabı tamam mütalea ederek Ceneviz ulularına bu kaziyeleri bir bir şerh edip eydür gelin bana iki pare gemi verin varayım ol yerleri bulayım der. Bunlar eydürler ey epter Mağrip deryasının nihayeti payanı ve haddi mi bulunur. Buharı zulmetle doludur derler. Mezbur Kolombo görür ki Cinevizlilerden çare yok sürer İspanya Beyine hikâyeti bir bir arzeder. Anlar dahi Cinevizli gibi cevap veririer. Velhasıl bunlara Kolombo hayli ibram eder âhir İspanya Beyi iki gemi verip bunun muhkem yarağın görüp eydür Ey Kolombo eğer senin dediğin gibi olursa seni ol diyara kapudan ideyin deyip mezbur Kolomboyu Bahri Mağribe gönderdi. Merhum Gazi Kemalin İspanyalı bir kulu vardı mezbur kul Kolombo ile üç defa ol diyara vardım deyu merhum Kemal Reise hikâyet edip eydür evvel Septe Boğazına vardık dahi oradan gün batısı lodosun ikisinin ortasına… rast dört bin mil yürüdükten sora karşımızda bir ada gördük amma gittikçe deryanın mevci köpüklenmez olmuş yani deniz sakin olup düzelmiş ve Şimal Yıldızı dahi bahrîler puslalarında gene yıldız derler ol yıldız gide gide dolunmuş görünmez olmuş ve dahi eydür ki bu tertipçe yıldızlar ol diyarda görünmez gayri tertipçe görünür der. Andan evvel karşıda gördükleri adaya demir korlar ol adanın halkı gelir bunlara ok vurur komazlar ki dışarı çıkıp haber soralar erkeği ve dişisi el okun atarlarmış. Ol okun demreni balık süğüğünden ve cümlesi üryan yürürlermiş ve hem gayet… görürler kim ol adaya çıkarmazlar adanın öte yüzüne geçer bir sandal görürler bunları görücek sandal kaçıp karaya dökülürler. Bunlar sandalı almağa varırlar. Görürler ki içinde adam eti var. Meğer bunlar bu tayfa imiş ki adadan adaya çıkup adam şikâr edip yerler imiş. Mezbur Kolombo bir ada dahi görüp ana varırlar görürler kim ol adada ulu yılanlar var. Ol yere çıkmadan hazer edip bir gayri adaya dahi varırlar. Demir korlar on yedi gün onda yatarlar bu adanın halkı görürler ki kendilere bu gemiden ziyan yok varırlar balık avlayıp filikasile bunlara getirirler. Bunlarda hoş görüp anlara sırça boncuk verirler. Meğerkim sırça boncuk oldiyarda muteber idiyün kitapta bulmuş imiş. Anlar boncuğu görüp dahi ziyade balık getirirler. Bunlar daim anlara sırça boncuk verirler. Bir gün bir avretin kolunda altın görürler altını alıp boncuk verirler. Bunlara eydür varın dahi altın getirin. Size dahi ziyade boncuk verelim derler. Anlar varıp dahivafir altın getirirler. Meğer bunların dağlarında altın madeni varmış. Bir gün dahi birinin elinde inci görürler. İnciyi alıp boncuk verirler. Bunlar görürler ki boncuk verirler dahi vafir inci getirirler. İnci bu adanın kenarında bir iki kulaç yerde bulunurmuş ve dahi ol diyardan vafir bakkam ağacını yükledip mezbur halktan ikisini alıp ol yıl içinde İspanya Beyine getirirler. Amma mezbur Kolombo ol kişilerin dilin bilmeyip işaretle alışveriş ederlermiş ve bu seferden sora İspanya Beyi papaz ve arpa gönderip ekin tohum öğredip kendi tarıkine koymuş bunların bir veçle mezhepleri yoğmuş. Hayvan gibi üryan yürüyüp anda yatarlarmış. Şimdi ol diyarlar tama açılıp meşhur olmuştur. Bu isimler ki mezbur Cezairde ve kenarlarda kim vardır Kolombo komuştur ki anınla malûm oluna ve hem Kolombo ulu müneccim imiş. Mezbur hartide olan bu kenarlar ve cezireler kim vardır Kolombonun hartisinden yazılmıştır.
6 — Bu fasıl işbu hartinin ne tarikle telif olduğunu beyan eder. İşbu harti misalinde harti asır içinde kimesnede yoktur. Bu fakirin elinde telif olup şimdi bünyat oldu. Hususa yirmi miktar hartiler ve Mappa Mondalardan yani İskenderi Zülkarneyn zamanında telif olmuş hartidir ki rubu meskûn anın içinde malûmdur. Arap tayfası ol hartiya Caferiye derler. Anın gibi sekiz Caferiden bir Garbî Hint hartisinden ve dört portakalın şimdi telif olmuş hartilerinden kim Sint ve Hint ve Çin dıyarları hendese tariki üzerine ol hartilerin içinde mesturdur ve bir dahi Kolombonun garp tarafında yazdığı hartide bir kıyas üzerine istihraç edip bu şekil hâsıl oldu, Şöyle ki bu diyarın hartisi Bahriler içinde nice sahih ve muteber ise mezbur harti dahi yedi derya ile sahih ve muteberdir.
7 — Portakal kâfiri rivayet eder kim bu yerde gece ve gündüz kısalıcak iki saat olur, uzayıcak yirmi iki saat olur. Amma gündüzü gayet ıssı olup ve gece gayet çiğ düşer derler.
8 — Portakal gemisi Hint vilâyetine giderken muhalif rüzgâra duş gelir kenardan bunu rüzgâr kenara… (atar) ken fırtana ile kıble canibine gittikten sora karşılarında bir kenar görürler Anın üzerine yürürler… görmüşler ki hûp ve med yerlerdir. Demir korlar sandalla kenara çıkarlar, görürler kim adamlar yürür herbiri üryan ve lâkin el okun atarlar demrenleri balık süğüğünden. Bunlar anda sekiz gün yatarlar o halkla satı pazar ederler işaretle. Bu diyarları ol barçe görüp yazmıştır ki maadinin çekip durur, mezbur barçe Hinde gitmeyip döner Portakala varıp haber verir. Bu mkenarları tafsilile yazarlar anlar bulmuş oldu.
9 — Ve bu diyarda ak kıllı ve bu şekilli canavar ve dahi altı boynuzlu kâvlar olurmuş Portakal kâfiri hartilerinde yazmışlardı.
10 — Bu diyarda imaretlik yoktur. Cümle haraptı ve ulu yılanlar olurmuş ol sebepten Portakal kâfiri bu kenarlara çıkmazlar imiş ve hem gayet ısılar olurmuş.
11 — Ve bu dört pare gemi portakal gemisidir ….. bulmuşur. Mağrip diyarından Habeş burnuna geçerler kim Hinde giderler. Şelvuk üzerine yürürler. Bu körfezi arkırı geçmeğe dört bin iki yüz mildir.
12 — …. bu kenarda bir kale
… olur zira
… iklimde altın
… halat alıp
… nde ölçerler imiş
(Not – Bu beş satırın beherinin yarı yerlerinden eksik olması haritanın kesildiğine en sarih delildir.)
13 — Ve bir Cineviz gökesi Flandırdan gelirken fırtına bulup önüne katar zarurî giderken bu adaların üzerine çıka varır, ve bu adalar bundan menkuldür.
14 — Rivayet ederler kim zamanı evvelde Sanvuluvandan derler bir Papaz yedi deryayı gezmiş derler. Mezbur bu baluğun üzerine uğramış kuru yer sanıp baluk üzerine ot yakmışlar baluğun sırtı kızıcak denize dalmış bunlar sandala koyulmuşlar gemiye kaçmışlar. Bu ahval Portakal kâfiriden zikrolunmaz. Kadîm Mappa Mondalarda menkuldür.
15 — Bu hurda adalara Onvezivevercine deyu ad koymuşlardır. Yani on bir beygir demek olur.
16 — Ve bu adaya Antilya adası derler. Canavar ve tuti ve bakkam gayet çoktur. Veli imaret değildir.
17 — Bu kenarlara bu barçe fırtına ile gelip düştük deyip durur. Adına Lekoldi Civan derler. Hartisine yazmış ki bu ırmaklar kim görünür ekseri hep altın topraktır. Suyu kaçtıktan sonra kum içinden altın toprağının vafir devşirirler hartisinde şöyle
rivayet eder.
18 — Portakalın fırtına bulup bu diyara gelen barçesi budur. Tafsili kenarda yazılmıştır.
(Not — Bahsedilen tafsilât 8 numaradadır.)
19 — Portakal kâfiri bundan gün batısı canibine geçmez. O canip hep İspanyanındır. Bunlar kavil etmiştir ki iki bin mil Septe Boğazının gün batısı tarafından sınır etmişlerdir Portakal ol canibe geçmez amma Hint canibi ve cenup canibi hep Portakalındır.
20 — Ve bu karaveli fırtına bulup geldi bu adaya düştü, ismine Nikola Civan derler. Ve bu adada vafir birer boynuzlu kâv çoktur. Ol sebepten bu cezirenin İzledeveka derler. Yani Sayd adası demek olur.
21 — Bu Karavelenin reisine Sir Anton Cineviz derler amma Portakalda büyümüştür. Bir gün mezbur Karavelisi ile fırtına bulup gelmiş bu cezirelere düşmüş vafir zencebil bulup bu adaları ol yazdı.
22 — Bu denize Bahri Mağrıp derler amma Efrenç tayfası Mar Despanya derler. Yani İspanya Denizi demek olur. Şimdiyedek bu isimlerle meşhurdu amma Kolombo ki bu deryayı açmıştır ve bu cezairi ol malûm etmiştir dahi Portakal kâfiri ki Hint diyarın açtılar bu cümle birbirile ittifak ettiler kim işbu deryaya yeni isim vereler. Bu deryanın adını Evosano kodular. Yani Sağyumra demek olur. Bundan evvel fikirleri bu imiş ki bu deryanın haddü payam olmaya, ötesi zulematola. Şimdi gördüler kim bunca kenar denizi kuşadıp durur bu derya bir göl gibi olduğu için Sağyumra deyu ad verdiler.
23 — Bu yerde bir boynuzlu kâv olur ve hem bu şekilli canavarlar olur.
24 — Bu canavarların yedi karış boyu vardır. Gözünün aralığı bir karıştır. Amma selim nefes imiş.
25 — Portakaldan bu diyara gelen, barçe budur. Tafsili kenara yazılmıştır.
8. yüzyıl Türk anıtlarındaki “uluş” sözcüğü, 12. yüzyılda Moğolcada “ulus” hâlini alır. “Ulus”, Osmanlı Devleti’nin son, cumhuriyetin ilk yıllarında genel olarak kavim, ümmet ve aşiret için kullanıldıktan sonra, 1934 sonlarında “millet” karşılığında önerilir. “Ulus” ve “ulusal” sözcüklerini bu anlamıyla ilk defa birarada kullanan da Mustafa Kemal Atatürk olacaktır.
Orhon Yazıtları’nda (8. yüzyıl), Kül Tigin’in cenaze törenine katılan yabancı temsilciler arasında “Bukarak Uluş”tan (Buhara) gelen iki generalin adı zikredilir. Burada geçen “uluş” sözcüğü, Eski Türkçede aslen “ülke” anlamındayken kent adlarıyla birleşerek “şehir” için de kullanılmıştır: Tavgaç Uluş (Çin ülkesi), Keşmir Uluş (Keşmir şehri) ve bunun gibi… Kaşgarlı Mahmud, yazıtlardan 300 yıl sonra yazdığı sözlüğünde, kelimenin bazı Türk diyalektlerinde “köy” ve “kasaba” anlamı taşıdığını da kaydeder.
“Uluş”, 12. yüzyılda Moğolcaya geçer; Türkçe alıntılardaki “ş” sesi Moğolcada “s”ye dönüştüğünden “ulus” biçimini alır. Kelime, bu fonetik evrimin yanısıra coğrafi anlamını da yitirip politik bir muhtevaya bürünür ve “bir lidere tâbi halk, tebaa” karşılığıyla genelleşir. Bugün Ermitaj Müzesi’nde korunan en eski Moğolca belgelerden Cengiz Taşı’ndaki (yaklaşık 1224) “kamug moŋgol ulusun noyadı” (tüm Moğol halkının soyluları) ibaresinde bu yeni içeriği görürüz. Moğolların Gizli Tarihi’nde (1240), imparatorluk şemsiyesi altındaki tüm halkları kapsayıcı bir terim olarak “kamug moŋgol ulus”, “olon moŋgol ulus” gibi terkipler de yer alır.
Hakimiyet-i Milliye gazetesinin Atatürk’ün Meclis konuşmasından 1 gün önce, 31.10.1934 tarihli nüshasında yayımladığı yeni kelimeler ve diğer dillerdeki karşılıkları listesi. Gazetenin adı da 1 ay sonra Ulus olarak değişecekti.
Moğol toprakları tek merkezden yönetilemeyecek ölçüde büyüdükten sonra Çingis’in 4 oğlu arasında paylaştırılan her parça “ulus” olarak adlandırılır (örn. Çağatay ulus) ve kelime bundan sonra “konfedere halklar” karşılığıyla yaygınlaşır. Bu süreçte Moğollar’ın Pasifik’ten Orta Avrupa’ya kadar istila ettiği bölgelerde meskun Uygur, Kıpçak, Sibirya ve Oğuz Türkleri, kelimeyi Moğolcalaşmış biçimi ve anlamıyla yeniden öğrenirler. Üstelik kimi Türk grupları, Moğolca dilbilgisi kurallarıyla türeyen çoğul ekli (-t) “ulut” şeklini benimser ve bunu bugünkü modern anlamıyla “millet” için kullanmaya başlar: Kırgızca “ulut” (millet), “ulutçıl” (milliyetçi); Kazakça “ult” (millet), “ultşıl” (milliyetçi) gibi (bu sözcüklerdeki ekler (-şıl/-çıl), Türkçede bencil”, “etçil” gibi kelimelerde gördüğümüz düşkünlük, bağımlılık türeticileridir).
“Ulus” kelimesi -Kırgızca ve Kazakça gibi Türk dillerindeki ideolojik içeriğinden farklı olarak- Türkçenin tarihsel metinlerinde, Moğolca ilk anlamıyla kullanılmıştır. 1391’de Mısır’da telif-tercüme edilen Memlûk Kıpçakçası yadigarı Kitâb Gülistân bi’t Türkî’deki kayıt, kelimenin anavatanından 10 bin kilometre ötede dahi ne denli etkin olduğunun kanıtıdır: “Melik kim dâim ilge ve ‘uluska’ küç kılur / âkibet mülkin elinden bir kavî düşman alur” (Halka ve tebaya eziyet eden hükümdarın ülkesini, sonunda güçlü bir düşman gelip elinden alır).
“Ulus”, Osmanlı Devleti’nin son, cumhuriyetin ilk yıllarında genel olarak kavim, ümmet ve aşiret için kullanıldıktan sonra, Dil Devrimi döneminde “millet” karşılığında önerilir. “Ulus” ve “ulusal” sözcüklerini ilk defa birarada kullanan kişi, Mustafa Kemal Atatürk’tür. TBMM 4. toplantı yılı açış konuşması (01.11.1934) metninde yer alan bu neolojizmlerin Arapça, Farsça ve Fransızca karşılıkları, 1 gün önceki Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanır. Gazetenin adı da 28 Kasım 1934’te Ulus olarak değişecektir.
Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan gelişmeler, ileride yaşanacak devrimlerin habercisiydi. Ancak kadınlara verilecek haklardaki devrimci yaklaşım, o yıl henüz herkes tarafından benimsenmiş değildi. Kadınların seçme ve seçilme hakkına giden yol sancılı geçmiş, bu modern yaklaşıma kimi “erkek”ler şiddetle karşı çıkmıştı…
Cumhuriyet’in ilanına doğru yaşanan bazı gelişmeler ülkede köklü bir dizi değişikliğin gerçekleşeceğine ilişkin beklentiler yaratmıştı. Kasım ayı başında saltanatın kaldırılması, Aralık ayında da Mustafa Kemal Paşa’nın “Halk Fırkası” adında bir siyasal parti kurma niyetinde olduğunu açıklaması, bu beklentileri dile getiren tanınmış İstanbul gazetecilerinin Paşa’yla ayrıntılı görüşmeler yapma arzularını kamçılamıştı. Paşa bu istekleri Ocak ayında çıktığı Marmara ve Ege gezisinin başlangıcında, İzmit’te yaptığı bir basın toplantısıyla karşıladı. 16 Ocak 1923 akşamı İzmit Kasrı’nda yapılan toplantı, Mustafa Kemal Paşa’nın gazetecilere “Hangi noktaları öğrenmek istiyorsunuz?” sorusuyla başlamış ve saatler sürmüştü. Halk Partisi, gelecek milletvekili seçimleri, yapılması beklenen yeni anayasa, halifeliğin geleceği, Lausanne’da sürmekte olan görüşmeler ve daha başka birçok konuda sorulan sorular arasında bizi burada ilgilendireni, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey’den geldi. Ahmet Emin Bey, kendisi de toplantıda bulunan Halide Edip (Adıvar) Hanım’ı kastederek, “Halide Hanımefendi’yi mebus görebilecek miyiz?” diye sormuştu. Mustafa Kemal Paşa’nın, bunun seçim kanununda yapılacak ufak bir değişiklikle mümkün olabileceğini söylemesi üzerine Halide Edip Hanım söz aldı ve “Paşam, bu kararı bu meclis verir mi? Yoksa ikinci bir meclis mi verir?” sorularıyla nazik bir konuya değindi. Gazi Paşa’nın buna verdiği yanıt hem yakın bir geleceğin hem de henüz o kadar yakın olmayan bir geleceğin habercisi gibiydi: “Bu noktayı ben bazılarıyla konuştum. Buna henüz itiraz edenler vardır. Fakat evvel ü âhir olacaktır.”
16 Ocak 1923’te İzmit Kasrı’nda yapılan basın toplantısında Mustafa Kemal ve Halide Edip.
Halide Edip Hanım bu çıkışında gayet haklıydı, zira 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımayacağı kesin gibiydi. Ancak, 1 Nisan 1923 günü seçime gitme kararı alan TBMM, 3 Nisan 1923’te seçim kanununda bazı değişiklikler yaparken kadınların seçme hakkından kısaca söz edildi. İlk kanun değişikliği teklifinde bulunanlar arasında olan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, nedense kadınların henüz yeterince aydınlanmamış oldukları için seçmen olmalarının teklif edilmediğini söyleme ihtiyacı duydu. 2. Grup’un önde gelen üyelerinden olan Hüseyin Avni Bey, ayrıca kadınların görüşlerini ailelerinin reisi olan erkeklerin temsil edeceğini söyledi. Mecliste bu yaklaşıma pek itiraz eden olmadığı tutanaklarda görülüyor. Yalnız Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, kadınların aşağılandığını söyledi, ama seçmen olmalarını önermediğini de ekledi. İlginç olan şu ki, Haziran sonunda yapılan seçimler sırasında şaşırtıcı bir gelişme yaşandı. Belki biraz bu tartışmalar nedeniyle, belki de 15 Haziran 1923’te Nezihe Muhittin (Tepedelengil) Hanım’ın başkanlığında kurulan ama varlığı iktidarca henüz onaylanmamış olan Kadınlar Halk Fırkası’nın etkisiyle, Halide Edip ve Lâtife Hanım’a ikinci seçmenlerden oy verenler oldu. Milletvekilliğine aday gösterilmemiş olmalarına karşın Mustafa Kemal Paşa’nın eşi Lâtife Hanım’a memleketi İzmir’den bir oy, Halide Edip Hanım’a ise İzmir’den bir, Şebinkarahisar’dan da iki oy çıkmıştı. Üzerine daha fazla gidilmeyen konu böylece kapanmış oldu.
Ertesi yılın Mart ayında, yeni anayasa maddelerinin Meclis’te görüşüldüğü sırada kadınların seçme ve seçilme konusu bir kez daha gündeme geldi. Gazi Paşa’nın devrim programını destekleyenlerin çoğunlukta olduğu anayasa komisyonu, Meclis genel kuruluna sunduğu taslak maddelerinde seçmenleri “on sekiz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 10), milletvekili seçilebilecekleri de “otuz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 11) biçiminde tanımlamıştı. Yani kadınlar da milletvekili seçecek ve seçilebilecekti. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Gerçi 16 Mart 1924 günlü birleşimin birinci celsesinde görüşülmeye başlayan maddelerin ilki oybirliğiyle kabul edildi. Ama 11. madde görüşülmeye başladığında “her Türk” sözcüğünün kadınları da kapsadığına ilişkin hatırlatmalar yapılınca tartışma da başladı.
1923-1927 arasında görev yapan 2. TBMM’de bazı vekiller, seçim kanunundaki “her Türk” ibaresinin kadınları da kapsayacağı gerekçesiyle itiraz etmişti.
Gelen itirazlardan öyle anlaşılıyor ki, 10. maddenin oybirliğiyle kabul edilmesini, seçim kanununun seçmenliği yalnızca erkeklere tanıyor olması sağlamıştı. Konya Mebusu Refik (Koraltan) ve Dersim Mebusu Feridun Fikri (Düşünsel) Beyler “her Türk” ibaresiyle kadınların da kastedildiğini söyleyince gürültüler duyulmaya başladı. Kütahya Mebusu Recep (Peker) Bey, bu görüşe katıldığını, “erkek” ibaresi olmazsa maddenin kadınları da kapsayacak biçimde okunması gerektiğini söyledi, ama çoğunluğu ikna edemedi. Bunun üzerine önce Afyon Mebusu İzzet Ulvi (Aykurt) Bey, sonra da Urfa Mebusu Yahya Kemal (Beyatlı) Bey, maddeye “kadın erkek her Türk” ibaresinin konması için birer önerge verdilerse de bunlar da kabul görmedi. Sonuçta maddedeki ibarenin “her erkek Türk” olarak değiştirilmesine karar verildi ve celse sona erdi. 2. celsenin hemen başında 11. madde, “Otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk mebus intihâb edilmek salâhiyetini haizdir” biçiminde çoğunluk oyunu aldı. Bu değişiklik daha sonra 10. maddeye de uygulandı ve kadınların seçme ve seçilme hakları başka bir bahara kalmış oldu.
Osmanlı döneminde kadınlar, eğitim hakkını gayrimüslim hemcinslerine göre çok geç elde etti. Yaşanan savaş dönemlerinde hiç önemsenmeyen kız çocuklarının eğitimi meselesi, Tanzimat’la birlikte tartışılmaya başlandı. Cumhuriyetin ilanına günler kala Ankara’da, kapılarını kız çocuklarının eğitim-öğretimine açan harabe konak ve bir lise.
Tanzimat dönemine kadar kız çocukları, yalnızca sübyan mekteplerindeki temel dinî öğretileri ve okuma yazmadan ibaret olan sınırlı eğitimi alabiliyordu. Tanzimat dönemi aydınları Mustafa Reşit Paşa, Fuat Paşa, Şinasi, Ali Suavi, Ziya Paşa, Mithat Paşa, Nâmık Kemal, Ahmet Cevdet Paşa ve Ahmet Mithat Efendi kızların eğitilmesi konusunda fikir bildirmişlerdi. Nâmık Kemal “Terbiye-i Nisvan Hakkında Bir Layiha” adlı makalesinde, eğitimsiz annelerin çocuk üzerindeki olumsuz etkisinin; ülkenin sosyal durumunu da olumsuz etkileyeceğine ve kültür seviyesini düşüreceğine vurgu yapmıştı.
Osmanlılar’da kadın eğitimi, daha çok Müslümanlar için bir sorundu. Gayrimüslimler kız çocuklarını çok daha önce okula göndermeye başlamış, İstanbul’da 1834’te Amerikan Kız Ortaokulu, 1840’ta Lusavariç Kız Mektebi, 1856’da Notre Dame de Sion, 1871’de Amerikan Kız Koleji, 1882’de Sankt George Avusturya Kız Lisesi, İzmir’de ise 1878’de Amerikan Kız Koleji kurulmuştu. Türkler, yabancı okullara 1856 Islahat Fermanı’ndan sonra kaydolabilmişlerdi.
19. yüzyılın ortalarından itibaren Türk kadınları belli kazanımlar elde etmeye başladı. 1844’te ilk kez nüfus sayımına dahil edilmiş, 1847’de kız ve erkek çocuklara eşit miras hakkı tanınmış, 1859’da kızlar için İstanbul Sultanahmet’te Cevri Kalfa İnas Rüştiyesi açılmıştı. İstanbul’da rüştiyelerin (ortaokul) sayıları 1869’da 8’e çıkmış, 1874’ten itibaren taşrada kız rüştiyeleri açılmaya başlamış, sayıları 1894-1895 döneminde 22, 1911-1912 döneminde 72’ye ulaşmıştı. Taşrada kızlara yönelik rüştiye üstü (bugünkü lise seviyesi) eğitim kurumları Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde açılmış olan Dârülmuallimât’tan ibaretti. Yaşanan Balkan savaşları eğitimin toplumsal değişimdeki rolünün anlaşılmasında etkili olmuş, kadınlar 1. Dünya Savaşı koşullarında dikiş, dokuma ve tütün yapımevlerinde çalışarak toplumsal hayatın içinde yer almış, devlet dairelerinde memur olarak çalışmaya başlamışlardı.
Atatürk, İnönü ve tarih öğretmeni Afet İnan. 24 Haziran 1933, Ankara Kız Lisesi.
Millî Mücadele Dönemi’nde eğitim seferberliğinin ilk adımı, Batı cephesinde Yunanlılar’la Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nin de devam ettiği 15 Temmuz 1921’de Ankara’da düzenlenen Maarif Kongresi ile atıldı. Yurdun farklı yerlerinden kadın ve erkek öğretmenlerin katılımı ile gerçekleşen kongre, Ankara Hükümeti’nin başlattığı aydınlanma ve eğitim hareketinin bir parçasıydı. Mustafa Kemal Paşa cepheden gelerek kongreyi açmıştı. Bir taraftan sıcak savaş sürerken diğer taraftan bilgisizlikle mücadelenin programı yapılıyordu. İstanbul dışında bir İnas Sultanisi (kız lisesi) açılması ancak Millî Mücadele zaferle bittiğinde mümkün oldu. Yükseköğretime devam etmek isteyen kız öğrenciler vardı ve eşit şartlarda bakalorya sınavlarına girebilmeleri için İzmir’de 1922, Ankara’da 1923’te kız lisesi açıldı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt genelindeki okur-yazar oranı düşüktü; 1927 yılında halkın ancak %10’u okur-yazardı, kadınların oranıysa yalnızca %3,6’ydı. 1923-1924 döneminde 9 kız lisesi vardı: Erenköy, Çamlıca ve Kandilli yatılı kız liseleri ile Ankara, İzmir, Edirne, İstanbul, Bezm-i Alem, Nişantaşı gündüz kız liseleri. Erkek liselerinin sayısı ise 14’tü. Kökeni Osmanlı modernleşmesine uzanan eğitim reformuyla cumhuriyet döneminde kız çocuklarına her seviyedeki eğitim kurumu ve mesleğin kapısı açılmıştı. Bu ilk kuşak kız çocukları, toplumsal dönüşümde önemli bir rol oynayacaklardı.
Atatürk 24 Haziran 1933’te Ankara Kız Lisesi bitirme sınavlarına bulunmuş, öğretmen ve öğrencilerle fotoğraf çektirmişti.
1923-1924 döneminde başkentte, Ankara Erkek Lisesi ve Ankara Kız Lisesi olmak üzere 2 lise bulunmaktaydı. 11 Ekim 1923’te Hacı Bayram Mahallesi’nde eski ve bakımsız bir binada eğitime başlayan Ankara Kız Lisesi başlangıçta ilk ve orta kısımdan ibaretti, ilkokul (iptidai) kısmı 1925-1926 ders yılında kaldırıldı. Öğrenci sayısı artan okul aynı dönemde Hacı Esbap Mahallesi’nde bulunan Türk Ocağı binasına taşındı. Ankara Kız Lisesi açıldığından beri 2 yıl geçmiş olmakla birlikte kendi binası yoktu. 1928-1929 ders yılında lise eğitimi başlamış, siyah önlükten gümüş renkli okul formasına geçilmişti.
Okulun ilk müdürü Dârülmuallimîn-i Âliye mezunu Ali Rıza Esen (Sakallı Ali Rıza), müdür yardımcısı ise aynı zamanda içtimaiyat öğretmeni olan Antoinette Guise idi. Edebiyat öğretmenleri Celalettin Emren ve Faruk Nafiz Çamlıbel, riyaziye öğretmeni Hüseyin Avni Bey’di. Fizik dersine Yakub Bey, kimya dersine Raşid Bey, coğrafya dersine İhsan Bey, din dersine Refet Efendi, çocuk bakımı ve hıfzıssıhha derslerine Doktor Hilmi Bey, 1. devre riyaziye dersine Abide Hanım, tabiiyat dersine Belkıs Hanım, tarih dersine Nimet Hanım, resim öğretmenliğine Nazlı Ecevit Hanım ve Fransızca öğretmenliğine Saime Hanım tayin edilmişti.
Ortaokul seviyesinde ilk mezunlar 1926-1927 ders yılında, lise seviyesinde ilk mezunlar ise 1927-1928 ders yılında verildi. Cumhuriyet döneminde kız eğitimi özellikle desteklenmiş ve kız liselerinin Anadolu’da yaygınlaşması, Ankara Kız Lisesi’nin açılması ile başlamıştı. İnşaı 1929 yılında başlayan Ankara Kız Lisesi’nin özgün yeni binası Etnografya Müzesi, Numune Hastanesi, Türk Tarih Kurumu ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin yer aldığı çok özel bir yerde, Namazgah Tepe’dedir. 1932-1933 ders yılında yeni binasıyla eğitim ve öğretime devam eden lisede giderek artan öğrenci sayısı ortaokulda 212, lisede 128 olmak üzere toplam 340 olmuştur. Ortaokul kısmı 1950’lerin başında kapatılacaktır.
Namazgahtepe’de inşa edilen Ankara Kız Lisesi binası, Mimar Ernst A. Egli tarafından tasarlandı. 1929’da inşaı başlayan binada 1932’de eğitim-öğretime geçildi.
24 Haziran 1933’te Ankara Kız Lisesi’ni ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal mezuniyet sınavlarında hazır bulunmuş, öğretmenlerle öğle yemeği yemiş ve ardından okulun kuzey kapısında öğretmen ve son sınıf öğrencileri ile bir fotoğraf çektirmiştir. 12 Mayıs 1934’te Ankara Kız Lisesi’nin halkevinde yapılan müsameresine giden Atatürk müsamereyi şeref locasından izlemiş, Kasım 1934’te okulu yeniden ziyaret etmiştir. 9 Mayıs 1934’te lisenin öğrenci ve öğretmenleri tarih öğretmeni Afet Hanım’ın nezaretinde Gazi Çiftliği’ni ziyaret etmiştir. Ankara Kız Lisesi öğrencilerinin Atatürk’ü ziyaretinde birlikte çektirdikleri fotoğraf, 1998 yılında millî piyango biletinin üzerinde yer almıştır.
1923’te kız lisesi olarak açılan okul 1974-1975 ders yılından itibaren karma liseye dönüşmekle birlikte “Ankara Kız Lisesi” adı ile devam etmiş, 1982’den sonra “Ankara Lisesi” adını almıştır. 2005’ten bu yana “Anadolu lisesi” olarak eğitime devam etmektedir. Ankara Kız Lisesi’nde okuyanların anısını yaşatmak amacıyla 1990’da kurulan Ankara Kız Lisesi Mezunları Derneği faaliyetlerine devam etmektedir.
UNESCO 2011’de aldığı bir kararla 19 Şubat’ı Dünya Radyo Günü ilan etti. 20. yüzyılın en büyük buluşlarından olan radyo, günümüzde kullanılan birçok medya alanına teknolojisine öncülük etti. “Kulaklar”ın dünyaya egemen olduğu zamanlar geride kaldı ama, radyonun takipçileri yeni teknolojiler sayesinde her şeyi “duymaya” devam ediyor.
İnsanlık tarihinin en önemli buluşlarından olan radyo… Mucidi konusunda fikir ayrılıkları olsa da, Nobel ödüllü İtalyan elektrik mühendisi Guglielmo Marconi, uzun mesafeli radyo iletişiminin kurucusu sayılıyor.
19. yüzyılın sonlarında biliminsanları “kablosuz telgraf” için büyük çaba gösteriyordu. İlk telsiz sistemleri ve elektronik dalgalarla ses aktarma, öncelikle denizcilerin ve askerlerin ilgisini çekti doğal olarak. 20. yüzyılın hemen başlarında ise radyo alıcıları geliştirilmeye başlandı. Böylelikle radyo, bir kitle iletişim aracına dönüştü.
Genç Türkiye Cumhuriyeti de bu gelişmeye ilgisiz kalmadı. Aslında daha cumhuriyetten önce radyo ile tanışılmış; işgal güçleri Anadolu’yu terkederken Fransızlar Türkler’e bir telsiz-telefon bırakmıştı. Bu telsiz-telefon aracılığıyla, eğitimci Rüştü Uzel (1891-1965) liderliğinde bir öğrenci grubu İstanbul’da radyo yayını yapmak için çalışmaya başladı. 19 Mart 1923’te ilk deneme yayını Öğretmen Okulu’nda davetlilere yapıldı.
İlk yayınların yapıldığı Sirkeci’deki Büyük Postane’nin üst katında Mûsiki Cemiyeti saz heyeti icra sırasında (Fotoğraflar: Cengiz Kahraman arşivi).
Cumhuriyetin ilk yılında çıkan (21 Şubat 1924) kanunla, telsiz ve telefonla haberleşme yetkisi Posta Telgraf ve Telefon Müdüriyeti Umumiyesi’ne (PTT) verildi. 1 yıl sonra ise Radyo Tesisleri Kanunu çıkarıldı. Bu yasa ile ülke çapında telsiz şebekeleri kurulması öngörüldü ve ihale Fransız şirketi TSF’ye verildi. Şirketin Ankara ve İstanbul’da yaptığı vericiler 20-250 kW arasındaydı ve ülkenin Berlin’den Moskova’ya, Tahran’dan Londra’ya kadar dış dünya ile bağlantısını sağlıyordu. Bu antenler, birtakım eklentilerle radyo yayıncılığına da uygun hâle getiriliyordu.
Bu süreçte Mustafa Kemal’in inisiyatifi önemlidir. Yapılan bir radyo alıcısı Orman Çiftliği’ne götürülür. İstasyonlar aranırken, Sovyet radyosunun Rusça anonsu duyulur. Bir süre yayını dinleyen Mustafa Kemal “bakın propaganda yapıyorlar” der ve radyonun önemini vurgular. Bunun üzerine yeni bir radyo istasyonunun kurulması için çalışmalar başlatılır (Hale Yaylalı, “1927’den çokpartili döneme kadar Türkiye’de radyo yayıncılığı”, İstanbul Aydın Üniversitesi Dergisi). İlk resmî radyo yayını 6 Mayıs 1927’de İstanbul’da başlar. O yıllardaki anons şöyledir: “Alo, alo, muhterem samiin (dinleyiciler). Burası İstanbul Telsiz Telefonu… Bugünkü tecrübe neşriyatımıza başlıyoruz…” Bu anons Fransızca olarak da tekrarlanır.
Radyo, alıcıların yaygınlaşmasıyla halkın temel iletişim aracı olur: Müzik yayınları, radyo tiyatroları, haberler, öğretici programlar…
Radyo bir dönemin en önemli haber ve eğlence kaynağıydı.
Radyo, Demokrat Parti döneminde iktidarın en önemli propaganda ve muhalefeti sindirme aracına dönüşür. Sonraki yıllarda ise darbeciler tarafından da çok sevilecek; 10’ar yıl arayla yapılan 3 askerî darbede de (27 Mayıs’taki darbenin bildirisi Albay Alpaslan Türkeş tarafından radyodan duyurulmuştu) ilk ele geçirilecek hedefler radyo binaları olacaktı.
Adı haksız yere 12 Eylül 1980 darbesi ile anılan ünlü sanatçı Hasan Mutlucan’ın okuduğu kahramanlık türkülerini, tüm Türkiye aslında 1974’teki Kıbrıs Savaşı ile radyodan duyacaktı. Savaş haberlerinin arasında Mutlucan’ın davudi sesinden “yine de şahlanıyor” türküsü yayımlanacak; Kıbrıs’tan gelecek haberleri merak eden halk radyoya büyük ilgi gösterecek ve ve radyo satışlarında patlama olacaktı.
Radyonun tahtı, 80’lerde televizyon ile sarsılmaya başladı. Artık televizyon olmayan ev yok gibiydi ve haberler de buradan izlenmeye başlanmıştı. Önce diziler, sonra futbol karşılaşmaları derken, “dinleme”nin yerini “izleme” alacak ve büyük radyolar önce ikinci plana, oradan eskicilere atılacaktı.
Radyo buna rağmen 1990’dan itibaren ikinci altın çağını yaşamaya başladı. Turgut Özal’ın 1980’den sonra uyguladığı liberal politikalar ve dünyada yaşanan teknolojik gelişmeler, özel yayıncılığın önünü açmıştı. 1990’dan itibaren onlarca özel radyo kuruldu. Bu, müzik piyasasının da inanılmaz ölçüde büyümesine neden olacak; devletin katı denetiminden kurtulan radyolar yüzlerce genç müzisyenin sesini duyurduğu “yeni kanallar” olacaktı.
21. yüzyılda ise dijital dönüşümle birlikte bambaşka bir boyuta ulaşıldı. Akıllı cep telefonları, bluetooth, internet derken; sohbet odaları, podcast’lerden oluşan muazzam bir medya mecrasına tanıklık edilecekti. Radyo gününüz kutlu olsun.
Yugoslavya Komünist Partisi’nin 1920’de Türkçe yayımladığı Sosyalist Fecri gazetesi bölgede yaşayan Müslüman işçi ve köylülerin sesi olmuş; Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı’nın açık şekilde eleştirildiği bir platforma dönüşmüştü. Boynik ve Rada’nın kitabı, gazetenin tüm sayılarını ilk defa toplu olarak okuyucuya sunuyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’da varlığını sürdürdüğü son dönemde, Bulgaristan, Yugoslavya ve Makedonya’da yalnızca ulusal hareketler değil Sosyalist Enternasyonal nezdinde kabul görmüş sosyal demokrat partiler de vardı. Bu dönemde, halkların içiçe geçtiği bu bölgede, milliyetlerarası savaşı önleyecek bir Balkan Federasyonu kurulma tartışması da yürütülmüştür.
Ocak 1909’da kurulan Üsküp Sosyal Demokrat Örgütü, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Erfurt programına sadık kalan ilk Makedonyalı örgüttü. Kendilerini Osmanlı Sosyal Demokrat Partisi’nin yerel örgütü olarak tanıtmışlardı. Baştan beri enternasyonalist bir çizgiyi takip eden bu örgüt, 1909’da Selanik’te Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu’na katıldı ve çok milliyetli bir oluşumu model aldı. Örgütün yayımladığı Socijalistica Zora (Sosyalist Şafak), Selanik’te çıkan Ergatis ve El Labrador, İstanbul merkezli İştirak ve Sofya’da yayımlanan Rabotniceska Iskra ile birlikte dönemin Osmanlı sosyalist neşriyatı arasındadır. Bu gazete 10 yıl sonra Yugoslavya Komünist Partisi’nin yayın organı olarak daha güçlü bir şekilde çıkacak ve 1920’de birkaç aylığına da olsa kardeş yayın organı Sosyalist Fecri ile Müslüman ahaliye seslenecektir.
Sezgin Boynik ve Tevfik Rada, işte bu gazetenin öyküsünü anlatıyor. “Sosyalist Fecri” Gazetesi (1920) adlı kitapta, gazetenin tüm sayıları da ilk defa okurlara sunulmuş. Bunlarda özellikle Sovyet Devrimi ve Anadolu’daki Millî Mücadele ile ilgili çok sayıda haber dikkati çekiyor.
10 Eylül-19 Kasım 1920 arasında 12 sayı çıkan gazetenin yazıişleri sorumlusu ise Üsküplü öğretmen Ferit Bayram. Kitapta, Kemal Seyfullah’ın 1978’te yazdığı Ferit Bayram biyografisi de yer alıyor.
Ferit Bayram’ın ilginç bir yaşamöyküsü var. Gazetenin yayın hayatına son vermesinden hemen sonra 28 Kasım 1920’de yapılan seçimlerde Yugoslavya Komünist Partisi’nden (YKP) milletvekili seçilmiş. 1921’de, YKP’nin diğer Sol örgüt ve sendikalarla birlikte yasaklanmasının ardından tutuklanan Bayram 2 yıl cezaevinde yattıktan sonra ev hapsine alınmış. 1930’da ilahiyat ve fen-edebiyat eğitimi verilen Üsküp Büyük Medresesi’nde dersler vermeye başlamış. Medrese, şeriat fikirlerine karşı ılımlı bir İslâm anlayışını yaygınlaştırmayı amaçlamışsa da, beklenmedik bir şekilde Müslüman gençlerin devrimci ve sosyalist de olduğu bir yer haline dönüşmüş. 1925- 1941 arasında 680 öğrencinin yaklaşık yüzde 10’u YKP üyesi olmuş. 2. Dünya Savaşı’nda sürdürülen partizan savaşında da 37 medrese öğrencisi şehit düşmüş.
Masis Kürkçügil
TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR ATLASI
Uzun yıllardır televizyon ekranlarından tanıdığımız, Ortaasya Türk devletleriyle ilgili çok sayıda belgesel hazırlayan gazeteci Ahmet Yeşiltepe’nin çocuklar için kaleme aldığı ve Berk Öztürk’ün çizimleriyle katkı sağladığı Türk Dünyası Kültür Atlası yayımlandı. Yeşiltepe, sunuş yazısında kitabını şöyle anlatıyor: “Derin bir merak duygusuyla ‘Bu insanlarla nasıl bir akrabalık bağım var?’ sorusunu heybeme koyup çıktım yola. Bizi ‘biz’ yapan kültürel birikimin köklerini aramak üzere Asya’nın içlerine doğru 10 binlerce kilometre yol gittim. Sonsuzluk hissi uyandıran bozkırlardan doruğu bulutlarla kaplı mavi dağlara, kızıl-siyah renklerle yoğrulmuş İpek Yolu çöllerinden en soğuk tundralara sayısız yolculuk… Elinizdeki Atlas, bu yolculukların özetidir”.
DAKİKALAR İÇİNDE OSMANLI PADİŞAHLARI
Tarihçi Önder Kaya’nın kitabında kimi askerî yönüyle, kimi politik dehasıyla, kimi özel hayatıyla dikkatleri üzerine çeken 36 padişahın öyküleri fotoğraflar ve gravürler eşliğinde anlatılıyor. Peki bu padişahlar nasıl yetişmişti? Etraflarında nasıl bir devlet kadrosu vardı? Kişilikleri ve icraatları üzerine etki edenler kimlerdi? Neleri sever, nelerden hoşlanmazlardı? Aile hayatları nasıldı? Fırsat buldukça hangi meslek ya da sanat dalı ile uğraşırlardı? Kitapta bu soruların cevaplarının yanı sıra Hürrem Sultan, Pargalı İbrahim Paşa, Cem Sultan, Kösem Sultan, Sokollu Mehmet Paşa, Köse Mihal, Geyikli Baba, Emir Buhari, Şeyh Bedrettin, Şeytan İbrahim Paşa, Molla Kâbız, Aziz Mahmut Hüdai, Patrona Halil, Mimar Sinan, Kabakçı Mustafa gibi pek çok şahsiyetin hikâyesi; Kardeş Katli, Fetret Devri, Karlofça Anlaşması, Kadızadeler ile Sivasîlerin kavgası, Lale Devri, Vaka-i Vakvakiye, Vaka-i Hayriye gibi pek çok olay hakkında bilgiler de var.
İKİNCİ YÜZYILDA YENİDEN ATATÜRK
Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz’un anlatımıyla gazeteci Mert İnan tarafından kaleme alınan İkinci Yüzyılda Yeniden Atatürk, bilinmeyen ve merak edilen yönleriyle Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünce dünyasına ışık tutuyor. Kitapta Atatürk’ün Mareşal Fevzi Çakmak, Enver Paşa, Kazım Karabekir gibi isimlerle ilişkisine de yer verilmiş. Ahmet Yavuz Atatürk’ün asker olarak örnek aldığı ve hayranlık duyduğu isimleri de şöyle sıralıyor: “Fatih Sultan Mehmet’i çok beğeniyor. Attila’yı, Timur’u, Napolyon’u çok iyi incelediğini biliyoruz. Napolyon’u ‘sınırını bilmiyor’ sözleriyle eleştiriyor. Clausewitz’i, Jomini’yi inceliyor. Büyük Önder’in, Alman Mareşal Goltz Paşa’dan da etkilendiğini görüyoruz. Goltz Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın akademide öğretmeniydi”.
İSTANBUL’UN BAYLAN’I: 100 YILLIK SERÜVEN
Yeme-içme kültüründeki değişim ve dönüşümüne öncülük eden, cumhuriyetle yaşıt Baylan’ın asırlık yolculuğu bir kitaba dönüştü. Yazar Sevecen Tunç kitabında Baylan’ın öyküsünü cumhuriyet tarihine koşut biçimde, tarihî dönemeçlerin, değişimlerin, toplumsal ve ekonomik gelişmelerin izlerini sürerek anlatıyor. Baylan’ın markalaşma sürecinin kahramanı ve Türkiye’nin ilk ‘okullu’ pastacısı olan Harry Lenas’ın öyküsünün de ayrıntılı biçimde ele alındığı kitaptan; Baylan’ın en meşhur lezzeti “Kup Griye”nin yaratıcısı olarak bilinen Lenas’ın aynı zamanda espresso kahve, cappuccino, İtalyan dondurmaları, milkshake, tiramisu, İskandinav kanepeleri ve tam yağlı gravyer peynirden yapılan “hakiki” tostları İstanbul’a ilk getiren kişi olduğunu da öğreniyoruz.
TÜRK HAVA HARP SANAYİİ TARİHİ
Osman Yalçın kitabında Türkiye’nin pek çok ülkeden önce başladığı ve hızlı geliştiği, fakat çabuk duraksadığı hava harp sanayisini geçmişten günümüze kadar ayrıntılarıyla aktarıyor. İlk bölümde Mahmud Şevket Paşa’nın, savaş uçakları ufukta henüz belirmişken harekete geçmesi ve havacılık çalışmalarının dünya devleriyle eşzamanlı olarak başlaması var. İlk hava harekatını Balkan Savaşları’nda gerçekleştiren Türk pilotlar, 1. Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda da kritik roller oynuyorlar. Sonraki bölümde ise erken cumhuriyet dönemi havacılık hamleleri, devletin ve özel girişimcilerin yatırımları, Türk uçaklarının dünyayla rekabet edecek seviyeye ulaşması, bu atılımın 2. Dünya Savaşı yıllarında duraklaması ve günümüze kadar olan dönem anlatılıyor.
DENGE OYUNU
Nazi-Sovyet Saldırmazlık Antlaşması’nın imzalandığı, Fransa’nın birkaç hafta içinde çöktüğü, Mihver güçlerinin hızla ilerlediği bir dönemde Türkiye, 2. Dünya Savaşı’na girmemek için büyük bir gayret göstermişti. Selim Deringil bu kitabında, iktisadî ve askerî açıdan eli epey zayıf olan Türkiye’nin bu dönemde izlediği dış politikayı anlatıyor. Dış politikayı yönetenlerin gerçekçiliği ön plana alarak, nasıl “aktif tarafsızlık” izlediklerini, Müttefik ve Mihver ülkelerin diplomatlarıyla nasıl pazarlık yaptıklarını, hangi argümanları kullandıklarını, savaş sırasında yaşananlar ve savaş sonrasında olacaklar konusunda hangi hususlara dikkat ettiklerini diplomatik kaynakları, anıları, belgeleri ve basını ayrıntılı bir şekilde inceleyerek yansıtıyor.
AVRUPA’DA VE OSMANLI’DA CADILIK
Özge Özal kitabında, kadınların bir başkaldırı olarak benimsediği cadı kimliğini, bu kimliğin evrimini, cadıların temsil ettiği doğaüstü güçleri, cadı avının arka planını ve tarihteki bazı cadı avı vakalarını anlatırken Avrupa tarihine has bir olgu olarak kabul edilen cadılık kavramının bu coğrafyayla sınırlı olmadığının da altını çiziyor. Zaten kitabın bir amacı da Osmanlı coğrafyasındaki cadılık anlayışına ışık tutmak. Cadılığın Osmanlı’daki karşılığının Avrupa’dakinden farklarını açıklayan yazar, kitabın sonraki bölümlerinde Osmanlı İmparatorluğu’nda cadılıkla suçlanıp cezalandırılmış kadınlardan, birtakım cadılık vakaları sebebiyle alınan önlemlerden örneklere yer vermiş. Görsellerle zenginleştirilen kitabın sonunda geniş bir kaynakça da var.
TRAKYA’DA BİR LİMAN KENTİ: SELYMBRİA
Tanzimat dönemiyle birlikte tutulmaya başlanan temettuat defterleri, vatandaşların bilgileriyle hayvan, arazi ve diğer mal malvarlıklarının hane bazında kaydedildiği resmî defterlerdi. Dönemin sosyal ve ekonomik tarihinin araştırılmasında önemli kaynak rolü üstlenen bu defterler, öncelikle devletin vergi mükelleflerini ayrıntılı biçimde tespit etmesine ve daha düzenli vergi toplamasına yarıyordu. Ahmet Can Uysal bu kitabında, 1845’te Silivri’de (eski adı Selymbria) tutulan temettuat defterlerinden yola çıkarak o yıllarda İstanbul’un buğday ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayan ve hareketli bir ticaret hayatının olduğu Silivri’nin demografik, ekonomik ve idarî yapısını mahalleler ve etnik topluluklar ölçeğinde detaylı bir şekilde inceliyor.
XIX. YÜZYIL İSTANBUL’UNDA RUMLAR
Meropi Anastassiadou bu kitabında Pera Rumlar’ı özelinde İstanbul’un toplumsal, ekonomik, kültürel ve kentsel değişiminin izlerini sürmüş. 19. yüzyıl başında henüz bir mahalle olan Pera’nın yarım yüzyıl içinde Osmanlı modernleşmesinin vitrini ve yüzünü Avrupa’ya çevirmiş bir başkentin kalbi haline gelişini anlatıldığı kitapta kiliseleri, okulları, hastaneleri ve hayır kurumlarıyla İstanbul’daki Rum varlığı anlatılırken Rumlar’ın gündelik yaşamından kesitler de sunuluyor. Anlatılanların arka planında, milliyetçiliğin yükseldiği bir çağda kozmopolit İstanbul’un dönüşümü, Tanzimat reformlarının Rum kurumları üzerindeki etkisi, siyasal çalkantılar, rakip ideolojiler, cemaat içi dinamikler, tartışmalar, gerilimler ve uzlaşmalar da anlatılmış.
Halife Abdülmecit Efendi, Ankara Hükümeti’nden halifeliğin konumunun tanımlanmasını istiyordu. Durum, Ocak ayında İsmet Paşa tarafından Mustafa Kemal’e aktarıldı. Mustafa Kemal’in Türkiye projesinde hiçbir zaman halifeliğe yer olmamıştı; ayrıca halifenin adeta bir devlet başkanı gibi davranmasından da rahatsızdı.
‘Son Halife’ Abdülmecid Efendi, ressam ve müzisyendi. Abdülmecid Efendi’nin özellikle “Avludaki Kadınlar” isimli nü eseri tartışma yaratmıştı.
Halifeliğin kaldırılması sürecinde, 24 Ocak 1924’te son adım sayılabilecek bir gelişme yaşandı. O gün, Başbakan İsmet Paşa, İzmir’de bulunan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekerek Halife Abdülmecit Efendi’nin başkatibi vasıtasıyla hükümete bildirmiş olduğu şikayet ve isteklerini iletti.
İsmet Paşa’nın aktardıklarına göre Abdülmecit Efendi, halifeliğin durumu ve geleceğine ilişkin olarak Kasım ve Aralık aylarında gazetelerde çıkan tartışmalardan (bkz. #tarih, sayı 104 ve 105) çok rahatsız olmuştu. Öte yandan, çeşitli nedenlerle İstanbul’a gelen yüksek rütbeli devlet görevlilerinin kendisini ziyaret etmemeleri de Abdülmecit Efendi’yi gücendiriyordu. Özetle söylenecek olursa, Abdülmecit Efendi, halifelik kurumunun devlet yapısı içindeki yerinin açık bir biçimde tanımlanmasına ve devlet protokolünde bir yeri olmasına ilişkin, dolaylı bir istekte bulunmuştu. Halifenin diğer bir isteği de kendisine devlet bütçesinden ayrılan ödeneğin arttırılmasıydı.
Teknik bir sorun niteliği dolayısıyla ödenek konusunu bir yana bırakacak olursak, Abdülmecit Efendi’nin bu çıkışı, siyasal açıdan çok ciddi bir meseleye parmak basıyordu. Bilindiği gibi Türkiye Devleti’nin henüz bir anayasası yoktu. Saltanat kaldırılmış ve cumhuriyet ilan edilmişti gerçi; ama ortada bir de halifelik kurumu vardı ve bu kurumun yeni devlet yapısında bir yeri olup olmayacağına, olacaksa da nasıl bir yeri olacağına ilişkin hiçbir şey bilinmiyordu. Zaten Abdülmecit Efendi’nin kendisini rahatsız ettiğini söylediği tartışmaların varoluş nedeni de buydu. Dolayısıyla, bu belirsizlik durumuna artık bir son verilmeliydi.
Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ya aynı gün ve telgraf makinesi başında yazdırdığı yanıtta kendisinin de bu belirsizlik durumuna kesin bir son verme niyetinde olduğunun ilk işaretini verdi. Ancak bunun yeni bir karar olduğunu sanmak çok yanlış olur. Zira Mustafa Kemal Paşa’nın aklındaki Türkiye projesinde, halifeliğe yer hiçbir zaman olmamıştı. Hatta 1923’ün Ocak ayında İstanbul gazetecileriyle İzmit’te yaptığı uzun görüşmede, halifeliğin Türkiye için bir zaaf olduğunu açıkça söylemişti (bkz. #tarih, sayı 98). Ancak, saltanatın kaldırılmasını sağlayabilmek için giriştiği siyasal manevranın, yani halifenin devlet başkanı olacağı beklentisini yaratmasının (bkz. #tarih, sayı 95) ortaya çıkardığı geçici durumun cumhuriyetin ilanıyla sona ereceğini ummuştu; cumhurbaşkanlığının ortaya çıkmasıyla birlikte Abdülmecit Efendi’nin halifelikten vazgeçeceğini beklemiş ama bu gerçekleşmemişti. İstanbul çevrelerinde gördüğü destekle cesaretlenmiş olan Abdülmecit Efendi, yerinden kımıldamamıştı. Şimdi de tartışmalara bizzat katılıyor ve aslında Mustafa Kemal Paşa’nın son adımları atmasına vesile oluşturuyordu.
Abdülmecid Efendi, cumhuriyetin ilanından sonra kendisine devlet bütçesinden ayrılan ödeneğin arttırılmasını da istemişti.
Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafının içeriğine gelince… Burada halifelik kurumunun kaldırılacağına ilişkin açık bir ifadeye rastlamıyoruz. Bunun nedeni, Paşa’nın kararını vermiş olmasına karşın henüz bazı temaslarda bulunmadığı için hemen harekete geçmek istememesidir. Nitekim Şubat ayında İzmir’de yapılacak harp oyunları gösterileri sırasında üst rütbeli subaylarla biraraya gelecek; hem onların halifelik makamı hakkındaki görüşlerini alacak hem de kendilerini sözkonusu makamın kaldırılması konusunda ikna edecekti. Sonra da Mart başında TBMM’nin yeni toplantı yılı açılırken son hamlesini yapacaktı.
Bütün bunlara karşın, İsmet Paşa’ya yolladığı telgrafını Mustafa Kemal’in kesin kararının bir kanıtı olarak görmemizin iki temel nedeni var. Bu nedenlerin birincisi, halifeliğin ne din ne de siyaset açısından herhangi bir varoluş nedeni olmadığını, olsa olsa tarihî bir hatıra olarak görülebileceğini söylemesidir. İkinci neden ise daha ciddidir, zira Mustafa Kemal Paşa’ya göre Abdülmecit Efendi bir padişah gibi davranmaktaydı. Cuma selamlıkları düzenlemek, yabancı diplomatlarla temaslarda bulunmak ve devlet memurlarının kendisine saygı ziyaretlerinde bulunmasını istemek gibi cumhuriyet yönetimiyle çelişen bir tavır takınmaktaydı. Özetle söyleyecek olursak, Abdülmecit Efendi, cumhurbaşkanlığı kurumunun bulunduğu bir siyasal sistem içinde yaşamasına karşın devlet başkanı gibi davranmakla kendi ipini kendi çekmişti.
Çanakkale Muharebeleri sırasında şehit düşen askerlerimizin anısına yaptırılan Türk anıtı, geçen aylarda Kanada’nın Newfoundland ve Labrador eyaletlerinin başkenti St. John’s’ta açıldı. Aynı tarihlerde, muharebeler sırasında hayatını kaybeden Kanadalı askerlerin anısını yaşatan Caribu anıtı, Tarihî Alan’daki Softa Tepe’ye (Hill 10) kondu.
Gelibolu Yarımadası’nda Softa Tepe’de yer alan ve muharebelerde hayatını kaybeden Kanadalı askerler anısına dikilen Karibu heykeli.
Türk zaferi ile sonuçlanarak 1. Dünya Savaşı’nın uzamasına ve Mustafa Kemal’in tarihe geçmesine yol açan Çanakkale muharebeleri, günümüzde tüm taraf ülkelerin millî hafızalarında ve benliklerinde önemli bir yer kaplar. Çanakkale’den zaferle çıkan Türk milleti de, işgalci emellerle Gelibolu Yarımadası’na taşınan farklı milletler de bu anı ve izleri gururla taşır. Tarihî yarımada, birçok milletin savaşta yitirdiklerinin anısını taşıyan anıtlara evsahipliği yapar. 109 yıl önce kanla yoğrulmuş bu topraklar, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” şiarıyla, barışın simgesi hâline gelmiştir.
Kanada da, Gelibolu Yarımadası’nda savaşan ülkeler arasındadır. Newfoundland ve Labrador Eyaleti bölgesinden gelen 34 subay ve 1.042 erden müteşekkil Newfoundland Alayı, 1915’in Eylül ayında Gelibolu’da savaşa katıldı, özellikle cephenin tahliyesi esnasında önemli görevler aldı. Alay, Çanakkale’den sonra Batı Cephesi’nde de farklı muharebelere katıldı ve gösterdiği başarılar dolayısıyla Büyük Britanya Kralı 5. George tarafından isimlerinin önüne Kraliyet unvanı verilerek ödüllendirildi (Newfoundland Kraliyet Alayı-Newfoundland Royal Regiment).
Kanada’nın Newfoundland ve Labrador eyaletinin 1. Dünya Savaşı sırasında ölen askerleri için Çanakkale’de anıt dikme talebi Türkiye tarafından uygun bulunmuş; bu alayın sembolü olan bir Karibu heykeli dikilmesine karşılık, eyalet başkenti St. John’s’ta da Çanakkale şehitlerini yaşatan bir abidenin konması kararlaştırılmıştı.
Kanada’da, Newfoundland ve Labrador eyaletlerinin başkenti St. John’s’ta dikilen ve 1915’teki muharebeler sırasında Çanakkale’de şehit düşen askerlerin anısını yaşatan Türk abidesi.
Caribu Heykeli, Çanakkale Tarihî Alanı’nda Softa Tepe’de (Hill 10) 23 Eylül 2022 tarihinde Newfoundland ve Labrador Eyaleti Başbakanı Andrew Furey ile Kanada Gazi İşleri Bakanı Lawrence Archibald MacAulay’in; ülkemizden de Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Çanakkale Valisi İlhami Aktaş, Gelibolu 2. Kolordu Komutanı Tümgeneral Rasim Yaldız, Çanakkale Boğaz ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Mustafa Turhan Ecevit, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihî Alan Başkanı İsmail Kaşdemir ‘in katıldıkları bir törenle açıldı.
Türk askerini onurlandıran ve Çanakkale Muharebeleri’ni sembolize eden Türk anıtı ise St. John’s şehrinde, alayın da eğitim yaptığı tarihî meydanda 28 Eylül 2023 tarihinde açıldı. Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nce tasarlanan ve Karabük’te dökümü yapılan anıt, üzerinde Çanakkale Şehitler Abidesi ve Türk bayrağı formlarını taşıyor.
3.30 metre uzunluğundaki Çanakkale Ruhu Anıtı’nın açılışında Dışişleri Bakan Yardımcısı Ahmet Yıldız, Newfoundland ve Labrador Eyalet Valisi Judy Foote, Çanakkale Valisi İlhami Aktaş, Tarihî Alan Başkanı İsmail Kaşdemir’in yanısıra; eyaletlerin başbakanı Dr. Andrew Furey, Türkiye Cumhuriyeti Kanada Büyükelçisi Esra Demir ve çok sayıda davetli yer aldı.
Ankara, cumhuriyetin ilanına yaklaşılırken amansız bir siyasi mücadeleye tanıklık ediyordu. 1923 Ekim’indeki kabine krizi rejim krizine dönüşünce; Mustafa Kemal Paşa sorunun ancak cumhuriyet ilanıyla çözülebileceğini ortaya koydu ve Millî Mücadele’nin başından beri amaçladığı hedefe doğru ilerledi. 29 Ekim 1923, saat 20.30’da cumhuriyet resmen ilan edildi.
11 Ağustos 1923
Meclis’te muhalif sesler Bakanlarda değişiklikler
Mustafa Kemal Paşa, ilk Meclis’in aksine daha eğitimli milletvekillerinden oluşan 2. Meclis’i, “Aydınlar Meclisi olmaya daha hevesli” diye tanımlamıştı.
1. Meclis’in ilk oturumu yapıldı. Mustafa Kemal Paşa meclis başkanlığına, Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ikinci başkanlığa seçilirken başbakanlığa (icra vekilleri heyeti başkanlığına) Fethi Bey (Okyar) getirildi.
1. Meclis’teki muhalif İkinci Grup tasfiye edilmiş ve yeni milletvekillerinin çoğu Mustafa Kemal’in onayıyla seçilmişti. Ancak yerel karakterler taşıyan muhafazakar üyelerin ağırlıkta olduğu 1. Meclis’in aksine daha eğitimli milletvekillerinden oluşan ve Mustafa Kemal’in “Aydınlar Meclisi olmaya daha hevesli” diye tanımladığı yeni Meclis’te de daha ilk günlerden muhalif sesler ortaya çıktı.
O dönemde Bakanlar (icra vekilleri) Meclis tarafından tek tek seçilmekteydi. Bu durum Bakanlar arasında anlaşmazlıklara sebep olabildiği gibi milletvekillerinin iktidar için manevralara girişip hizip kurmalarına da yol açıyordu. Meclisin 14 Ağustos’ta seçtiği Bakanlardan oluşan hükümet henüz ikinci ayını doldurmamışken yöneltilen ağır eleştiriler sonrası Şer’iye, Adalet ve Ekonomi Bakanları değişecekti. Hükümetin meclise sunduğu kanun tekliflerinin birçoğu ya reddediliyor ya da değiştirilerek kabul ediliyordu.
22 Eylül 1923
Heyecan uyandıran cumhuriyet açıklaması
Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturya gazetesi Neue Freie Presse muhabirine verdiği demeç, cumhuriyetin ilanına giden olaylar zincirinin temel halkalarından biriydi. Mustafa Kemal Paşa gerek ülke içinde gerek ülke dışında büyük yankılar uyandıran bu demecinde “cumhuriyet” kelimesini ilk defa kamuoyu önünde açıkça dile getiriyordu. Mustafa Kemal Paşa sözkonusu demecinde 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesini hatırlattıktan sonra “Bu iki maddeyi bir kelimede özetlemek mümkündür: Cumhuriyet” demişti.
Neue Freie Presse gazetesi tarafından 28 Eylül’de yayımlanacak açıklamanın içeriği Türk gazetelerine önceden sızdırılmıştı. 24 Eylül tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesi haberi okuyucularına “Mustafa Kemal Paşa Türkiye’de garp cumhuriyetlerine tamamen müşabih bir cumhuriyet teessüs edeceğini ve payitahtın Ankara’da kalacağını söylüyor” diye aktardı.
Tevhid-i Efkâr, 24 Eylül 1923.
Neue Freie Presse, 28 Eylül 1923.
13 Ekim 1923
Yeni başkent doğdu: Ankara merkez oldu
Millî Mücadele’nin merkezi Ankara başkent ilan edildi. TBMM’nin açılışından beri fiilen başkent olan Ankara’nın konumunun yasallaşması, aynı zamanda Osmanlı imajından kurtuluşu ve ulus devlete geçişi simgeliyordu. O dönemde 20 bin nüfuslu küçük bir Orta Anadolu kenti olan Ankara, cumhuriyetin ilanının ardından hızla gelişecek ve 1930’lu yıllara gelindiğinde bambaşka bir çehreye bürünecekti.
Millî Mücadele’nin merkezi Ankara başkent ilan edildi. TBMM’nin açılışından beri fiilen başkent olan Ankara’nın konumunun yasallaşması, aynı zamanda Osmanlı imajından kurtuluşu ve ulus devlete geçişi simgeliyordu. O dönemde 20 bin nüfuslu küçük bir Orta Anadolu kenti olan Ankara, cumhuriyetin ilanının ardından hızla gelişecek ve 1930’lu yıllara gelindiğinde bambaşka bir çehreye bürünecekti.
19 Ekim 1923
İstasyon binasında basına yansıyan faaliyetler
Ziya Gökalp, Ağaoğlu Ahmet, Yunus Nadi ve Seyid Bey’den oluşan, anayasada yapılması gerekli değişiklikleri hazırlamakla görevli komisyonun toplantılarına Mustafa Kemal Paşa da sık sık katılıp başkanlık etmekteydi. Artık cumhuriyetin ilanı için uygun ortamın oluşması bekleniyordu.
Anadolu Ajansı, Ankara’da istasyon binasında yapılan anayasa komisyonu toplantısında bazı maddelerin belirlendiğini duyurdu. Bu haber üzerine muhalif Tevhid-i Efkâr gazetesi 19 Ekim’de imzasız bir yazıyla durumu alaya aldı: “Bizim bildiğimiz cumhuriyet, istasyon binalarında değil millet meclislerinde doğar. Fakat Ağaoğlu Ahmet ve Ziya Gökalp gibi üstatlar maaşallah kendilerine pek güvenirler. Onlara ısmarlanınca, istasyondan cumhuriyet, kanun-i esasi; Millet Meclisi’nden de ekspres treni çıkarmaları işten bile değildir”.
Tevhid-i Efkâr, 19 Ekim 1923.
24-25 Ekim 1923
İstifalarla başlayan yapay bir hükümet krizi
Rauf Orbay
Ali Fuat Paşa’nın TBMM İkinci Başkanlığı’ndan; Fethi Bey’in ise Başbakanlıkla birlikte İçişleri Bakanlığı’ndan istifası yeni bir siyasi kriz başlattı. Bu makamlara seçilecek yeni isimler önce Halk Fırkası parti grubunda belirlenecek, daha sonra meclis toplantısında milletvekillerinin oyuna sunulacaktı. Halk Fırkası Meclis Grubu, Mustafa Kemal’in denetimi altındaki parti yönetiminin gösterdiği adayları desteklemedi. Mustafa Kemal’in “gizli muhalefet” diye tanımladığı grubun çabalarıyla İçişleri Bakanlığı için Sabit (Sağıroğlu) Bey, ikinci başkanlık için Rauf (Orbay) Bey’in ismi belirlendi.
Mustafa Kemal Paşa sonuçtan memnun kalmamıştı. Özellikle ikinci başkanlık için İsmet (İnönü) Paşa’yla arası bozuk olan Rauf Bey’in aday gösterilmesinin, bütün Meclis’in İsmet Paşa’nın aleyhinde olduğunu gösterme amacı taşıdığını düşünüyordu. Hemen karşı atağa geçti. Planı, hemen cumhuriyet rejimine geçmeyi önermekti.
26-28 Ekim 1923
Mustafa Kemal’in kritik final hamleleri…
Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan siyasi gelişmelerin önemli aktörlerinden Fethi Bey, eşi Galibe Hanım, Mustafa Kemal Paşa ve Latife Hanım’la.
Mustafa Kemal Paşa 26 Ekim’de Başbakan Fethi Bey ile diğer Bakanlardan istifa etmelerini istedi. Meclis tarafından yeniden seçilecek olsalar bile görevi reddetmeleri talimatını da vermişti. Şimdi muhalefetin Meclis’in onaylayacağı kendi listesini hazırlaması gerekecekti ki Mustafa Kemal bunu başaramayacaklarını biliyordu.
27 Ekim’de Bakanların istifası Meclis’te okunduktan sonra yeni kabine oluşturma çalışmalarına başlandı. Ertesi gün bazı İstanbul gazetelerinde Başbakanlık için, Mustafa Kemal’e muhalif olan Ali Fuat ve Kazım Karabekir paşalarla Rauf Bey’in adı geçiyordu; ama birçok toplantı yapan muhalefet grupları, herkesin üzerinde uzlaşacağı bir liste oluşturmayı başaramadı.
Ankara’nın bir hükümet bunalımıyla girdiği 28 Ekim Pazar günü, Halk Fırkası Grubu yeni kabineyi tespit etmek için bir defa daha toplandı. Farklı öneriler tartışıldıktan sonra hazırlanan liste oyçokluğuyla kabul edildi. Fethi Bey, görüşlerini almak gerektiğini söyleyerek Mustafa Kemal Paşa’yı toplantıya davet etti. Hazırlanan listeye göz gezdiren Mustafa Kemal Paşa’nın “Bu kişiler benim için uygundur ama kendilerine de sormak lazım” demesi üzerine listedeki bazı isimlerin görüşü alındı. Dışişleri Bakanlığı’na aday gösterilen ve Mustafa Kemal Paşa’ya yakınlığıyla bilinen Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey görevi kabul etmeyeceğini açıkladı. Listedeki birkaç kişi daha aynı cevabı verince, Mustafa Kemal Paşa parti yönetimine gerekli kişilerle daha fazla fikir alışverişinde bulunmalarını tavsiye edip toplantıdan ayrıldı.
Vatan, 29 Ekim 1923.
Nutuk’ta aktardığına göre Mustafa Kemal Paşa, Meclis’ten çıkarken Sinop Milletvekili Kemaleddin Sami (Gökçen) Paşa ve Ardahan Milletvekili Halid Paşa’nın kendisini beklediklerini görünce evine yemeğe davet etmişti. Kazım (Özalp) Paşa, İsmet Paşa, Fethi Bey, Afyon Milletvekili Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey ve Rize Milletvekili Fuat (Bulca) Bey de davetliler arasındaydı.
Bu önemli geceye Çankaya Köşkü evsahipliği yapamadı. Köşk tamirata alındığı için Gazi ile eşi Latife Hanım bahçedeki küçük eve taşınmışlardı. Tek katlı küçük evin yarısı salon yarısı yemek odası olarak kullanılan girişinde yapılan toplantının en önemli anı hiç kuşkusuz Mustafa Kemal Paşa’nın “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” demesiydi. Daha sonra ertesi gün uygulanacak planın ayrıntıları konuşuldu. Sabahki parti grubu toplantısına Mustafa Kemal Paşa katılmayacak; daha sonra sorunun çözülememesi üzerine toplantıya davet edilecek; cumhuriyetin ilanı için gerekli yasal değişiklikleri sunacaktı.
29 Ekim 1923
‘İçeride tarihsel kararlar veriliyor’
İsmet (İnönü) Paşa, başbakanlık görevine getirildiği 30 Ekim 1923’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ile.
Hükümetin ve partinin yarıresmî yayın organı Hâkimiyet-i Milliye gazetesi 29 Ekim Pazartesi günkü sayısında muhtemel Bakanların listesini duyurmuş; parti grubunun muhalif isimlerin de olduğu kabine üzerinde uzlaşmak üzere olduğu bilgisini aktarmıştı. Bu haber sonradan çok tartışıldı; çünkü ertesi gün atanacak Bakanlardan hiçbiri gazetenin verdiği listede yoktu. O zamana kadar hükümet kaynaklı haberleri en hızlı ve doğru veren Hâkimiyet-i Milliye’nin gerçekdışı kulis haberi yapması, muhaliflerin dikkatini o gün ilan edilecek cumhuriyetten başka yöne çekme çabası olarak yorumlanacaktı.
Sabah saatlerinde Fethi Bey başkanlığında toplanan Halk Fırkası Grubu’nda bir süre değişik hükümet alternatifleri üzerinde düşünüldü, tartışmalar yapıldı. Görüşmelerin tıkanması üzerine önceki gece Çankaya’daki yemekte bulunan konuklardan Kemalettin Sami Bey bir önerge verecek ve “Bu sorunun hem meclisin hem partinin başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa’ya havale edilmesini teklif ediyorum. Kendileri ne karar verirse ona uymak tek çıkış yoludur” teklifinde bulunacaktı. Önerge oylanıp kabul edilince Mustafa Kemal Paşa Meclis’e davet edildi.
İpek Çalışlar’ın Latife Hanım (2006) kitabında aktardığına göre, Çankaya’da haber bekleyen Mustafa Kemal Paşa hem nezle olmuştu hem de iltihap yapan dişleri çok ağrıyordu. Eşi Latife Hanım ve İsmet Paşa’yla birlikte saat 12.00’de meclis binasına ulaştı. Mustafa Kemal Paşa parti grubunda çok kısa bir konuşma yaparak krizin çözümü için önerilerini 1 saat sonra paylaşacağını söyleyip toplantıdan ayrıldı.
Meclisteki odasında bazı hukukçu milletvekillerinin de görüşlerini alan Mustafa Kemal Paşa, yeniden parti toplantısına dönünce içinde cumhuriyet sözcüğü geçmeyen bir konuşma yaptı. Yaşanan sorunların Anayasa’dan kaynaklandığını, Bakanların tek tek Meclis tarafından seçilmesinin Bakanlar Kurulu içinde arzulanan görüşbirliğini sağlayamadığını belirtti ve cumhuriyetin ilanına yönelik yasa değişikliğini içeren önerge metnini Meclis kâtibi Ruşen Eşref Bey’e uzattı. Ruşen Eşref Bey’in metni yüksek sesle okumasının ardından, teklifin anayasa komisyonunda maddeler hâline getirilip hızlıca Meclis’e sunulmasına karar verildi. Mustafa Kemal Paşa’nın teklifi üzerinde çalışan anayasa komisyonu toplantısı sürerken, cumhuriyetin ilan edileceğini duyan vatandaşlar da dışarıda toplanmıştı. Gazeteci Enver Behnan (Şapolyo) Bey, manzarayı şöyle anlatıyordu: “Güneşli bir hava. Samanpazarı ve Karaoğlan’dan insanlar sel gibi meclise doğru akıyordu. Kalpaklı, başlıklı, fesli erkekler ve kadınlar, meclisin karşısındaki Millet Bahçesi’nde toplanmışlardı. Güneş battı. Karanlık bastı. Buna rağmen halk dağılmıyordu. Meclisin dar kapısından bir milletvekili çıktı. Orada bulunan gazeteciler, hepimiz milletvekilinin etrafını çevirdik. ‘Şu dakika içeride pek mutlu ve tarihsel kararlar veriliyor’ dedi”.
Nihayet saat 18.00’de Meclis toplandı ve tarihî oturum başladı. Birkaç gün öncesine kadar petrol lambasıyla aydınlatılan genel kurul salonuna elektrik döşenmesi ortamın havasını değiştirmişti. Dinleyici locaları da tıklım tıklım doluydu.
Meclis zabıtlarına göre toplantı, cumhuriyetle ilgisiz konularla başladı. Cinayet suçundan mahkum Çankırılı bir vatandaşın suçsuz olduğuna dair Bakanlar Kurulu tezkeresi oylandı; deniz hukuku üzerine konuşuldu; yatılı okullardaki memur çocuklarına indirim yapılması tartışıldı; sağlık ve sıtma sorunu görüşüldü; doktorların zorunlu hizmet yasası ele alındı. Türkiye tarihinin en önemli Meclis toplantılarından birinde bu konuların konuşulması ilginçti ama, daha da ilginç olan durum, o gün Meclis’te 286 milletvekilinden sadece 158’inin hazır bulunmasıydı.
Cumhuriyetin ilanını duyuran 30 Ekim 1923 tarihli Yenigün gazetesi.
Ertesi gün de Başbakan İsmet Paşa ve kabinesinin haberini aktarıyordu.
Diğer konuların görüşülmesi bittikten sonra anayasa komisyonundan gelen yasa değişiklik önerileri okundu. 1. Madde, “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir” şeklindeydi. Teklifteki bir başka önemli madde de kabine sistemini düzenliyordu. Buna göre hükümeti oluşturacak Bakanlar artık Meclis tarafından değil, cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen başbakan tarafından seçilecek ve Bakanlar Kurulu bir bütün olarak Meclis’in onayına sunulacaktı.
Gazeteci-milletvekili Celal Nuri (İleri) Bey, cumhuriyetle ilgili maddenin saat tam 19.37’de oturuma katılan 158 milletvekilinin tamamının oylarıyla alkış yağmuru arasında kabul edildiğini, bazı milletvekillerinin “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırdığını ertesi günkü yazısında anlatacaktı. Tüm maddelerin oylaması saat 20.30’da tamamlanınca cumhuriyet resmen ilan edilmiş oldu. Hemen arkasından cumhurbaşkanı seçimine geçildi ve 42 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, 158 milletvekilinin oyuyla cumhurbaşkanı seçildi.
Mustafa Kemal teşekkür konuşmasını “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır” diye tamamlandı. Meclis bu tarihî toplantısında son olarak cumhuriyetin ilanını kutlamak için tüm şehirlerde 101 pare top atılmasına dair bir karar aldı. Ardından tüm milletvekilleri Afyon Milletvekili Kâmil (Miras) Efendi’nin okuduğu duaya eşlik etti.