Etiket: muhsin ertuğrul

  • Kemal Film İmalathanesi

    Kemal Film İmalathanesi


    kemal seden ve şakir seden, 1914 yılında bir sinema salonu açmak için dayıları lokantacı ali efendi’yi ikna ettiklerinde, muhtemelen kendileri de türk sinemasının en önemli yapım şirketlerinden biri olacak kemal film’in temellerini attıklarının farkında değildiler. ilk özel film yapımevi olan kemal film, seden kardeşler tarafından 1922’de kuruldu. şirket, kurmaca filmlerin yanı sıra kurtuluş savaşı’nı da belgeleyerek önemli bir görev üstlendi. 

    Kemal_Film_1) Kemal Film İmalathanesi iç
    Kemal Film İmalathanesi iç görünüm.

    İstanbul’un işgal günlerinde dayısı lokantacı Ali Rıza Efendi, kardeşi İstanbul Sultanisi tarih öğretmeni Mehmet Şakir (Şakir Seden) ve aynı okulda görevli Ali Fuat’la ortaklaşa şehrin Müslüman semtinde sinema salonu işletmeciliği yapan Mehmet Kemalettin’in (Kemal Seden) aklında yerli film yapmak fikri vardı. Büyük hissedar olan dayı, bu iş için yapılacak harcamalara girmek istemiyor, salon işletmeciliğine devam etmekten yana görünüyordu. İki kardeş kendi kazançlarından birleştirdikleri bir parayla “Kemal Film” adında bir şirket kurdu. Mehmet Kemalettin’in yerli film yapımıyla ilgili hiç bilgisi yoktu. Sinemacılardan sürekli bir kişinin adını duyuyordu: Ertuğrul Muhsin… Araştırdı, soruşturdu. Kendisinin 1916’dan bu yana Almanya’ya gidip geldiğini ve orada oyunculuk yaptığını, filmler yönettiğini öğrendi. 1922 yılı Mayıs ayında İstanbul’a dönen yönetmenle bağlantı kurdu. Yaptıkları görüşme olumlu geçti ama yönetmenin tereddütleri vardı. Çünkü, İstanbul’da bir film çekebilmek için gerekli olan stüdyo yoktu. Şakir Seden, 1965’te kendisiyle röportaj yapan Erman Şener’e o günleri şöyle anlatır: 

    Bir Stüdyo Arayışı
    “O iş, mütarekeden sonra… Aslında, bizim pek aklımızda yoktu. Sinemalarla iktifa ediyorduk [yetiniyorduk]. Bir gün Fuat Bey bize geldi. Haber filmleri dolayısıyla ağabeyim onu şöyle böyle tanıyordu ama benim iyi arkadaşım. (…) Fuat Bey bize, ‘Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin elindeki sinema malzemesinin istikbali karanlık, bunu kurtarmak lazım.’ dedi. Ne yapalım diye düşündük, sonunda kiralamaya karar verdik… Neyse, malzemeleri aldık ama bunların içinde en önemli olanı, yani film çekme makinesi yoktu. O yıllarda Hazeren Han’da kültür filmleri getiren Gaumont adlı bir Fransız şirketi vardı. Film çekme makinesini de bu şirketten temin ettik. Makine 66 altındı ama tesisatıyla birlikte bize 88 altına mal oldu. Herkes bizi tenkit ediyordu. Aslına bakarsan, biz de ‘Acaba iyi mi ediyoruz, kötü mü ediyoruz?’ diye düşünüyorduk ama bir defa adım atmıştık. Neyse o sırada Ertuğrul Muhsin Bey Almanya’dan dönmüş. Bize bazı kişiler geldi, işte Almanya’da film yapmıştır, burada da film yapmak istiyor falan dediler. Onu tiyatrodan tanıyorduk zaten, peki deyip onu da angaje ettik… Ama bir de atölye kurmak gerekiyordu. Bizim Sirkeci’deki sinemanın bodrumu, bu iş için müsaitti. Orayı atölye yaptık. Resne Fotoğrafhanesi’nde çalışan Hüseyin Efendi’yi de buraya şef tayin ettik…”

    Kemal_Film_2) Mehmet Kemalettin Seden 1889-1941
    Mehmet Kemalettin
    Kemal_Film_3) Ertuğrul Muhsin 1892-1979
    Ertuğrul Muhsin Bey

    Mehmet Kemalettin, yönetmenle yaptığı anlaşma gereği, bir stüdyo kurmak zorundaydı. İçinde her türlü çekim olanağının bulunduğu, teknik araç ve gereçlerle donatılmış, rahatlıkla dekor kurulabilecek kadar geniş ve yüksek tavanlı bir film platosu… Böyle bir binanın o günkü şartlarda inşa edilebilmesi güçtü. İstanbul’un işgal kuvvetleri komutanlığı her şeye karıştığı gibi buna da karışacak, izin vermeyecekti. Bunun yerine uygun bir binanın aranması daha kolaydı. Osman Fahir Seden’in (OFS. 1995) anlattığına göre babası, bir dostundan Eyüp Defterdar’daki Feshane-i Amire binası içindeki dokuma atölyesinin boş olduğunu öğrenir. Binanın içindeki dokuma salonu yüksek tavanlı, 70 metre eninde 140 metre uzunluğunda bir alandır. Yapı, gün ışığından daha fazla yararlanmayı sağlayan şed çatı ile örtülüdür. Tamamen çelik kostrüksiyon olan yapıda hiç duvar ya da bölme yoktur. İçine birkaç ekleme yapılabilirse tam da istenildiği gibi bir film stüdyosu rahatlıkla kurulabilir. Mehmet Kemalettin binayı, içinde değişiklikler de yapılabilecek şekilde kiralar. Kısa zamanda gerekli tadilatlar yapılır. Aydınlatma ekipmanları için Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ne başvurulur. Cemiyet’in kullanmadığı, kömür çubuklu Jüpiter marka altı projektör lambası vardır, bunlar kiralanır. Binanın kapısına da büyük yazılarla “Kemal Film İmalathanesi” levhası asılır. Mehmet Kemalettin, 1924’te Millî Mecmua’ya durumu şöyle anlatır:

    Kemal_Film_4) Kemal Film İmalathanesi dış
    Kemal Film İmalathanesi’nin dış görünümü.

    “Millî filmler yapmak arzu ettik. Muhsin Bey işin artistik idaresini deruhte etti [üstlendi]. Avrupa’daki tecrübesine nazaran kabiliyeti inkâr edilemezdi. Bir tecrübe filmi yapmaya karar verdik. Fakat bu bize çok pahalıya mal oldu. Çünkü dâhili aksamını (Ki salonlar, sofalar vesaireden ibarettir.) filme çekmek için bir atölyeye lüzum vardı. Bunun için tahta ve betondan duvarlar yapmak, elektrik tesisatı vücuda getirmek, vesait-i tenvireye [aydınlatma araçları] icap ediyordu. Suret-i mahsusada [özel olarak] bir daire tuttuk. Tavan kısmı tamamıyla cam ve ziya-yı şemsin duhulüne [güneş ışınlarının girmesine] müsait olmalıydı. Buna dikkat ettik. Ziya menabii [ışık kaynağı] büyük projektörler temin ettik. Tevzi-i ziya için alat-ı mahsusa imal ettirdik. Filmin dâhili aksamının çekileceği güne kadar istihzar mesarifi [hazırlık masrafı] olarak 10 bin liraya yakın para sarf edilmişti…”

    Kemal Film İmalathanesi’nin Ürünleri
    Yapımcı, işgal altındaki İstanbul’u çok etkileyen ve gazeteleri günlerce meşgul eden bir cinayet olayını filme almayı önerir. Şişli’de yaşayan Mediha adında, zengin erkeklerle birlikte olan dilber bir kadının, yine sevgililerinden biri tarafından öldürülmesi film olabilirdi. Senaryoyu yönetmen ve yardımcısı Küçük Kemal’le birlikte yazar. İstanbul’da Bir Facia-i Aşk adı verilen filmde rolleri Anna Mariewitz, Vahram Papazyan, Dr. Emin Beliğ ve Aznif Mınakyan üstlenir. İşgal İstanbul’unda film çekmek zordur. Her yerde film çekilmesine izin verilmez. Buna rağmen dış çekimler İstanbul’un çeşitli semtlerinde yapılır. İç çekimler ise yeni stüdyonun içinde ve konforludur. Film vizyona çıktığında çok beğenilir. 

    Kemal_Film_5) kemal film etiketi 1922
    Kemal Film etiketi.
    Kemal_Film_6) Facia_Fransızca-ilan
    İstanbul’da Bir Facia-i Aşk filminin Fransızca ilanı.

    Yönetmen, ikinci film için konu ararken, bir gün yapımcıdan bir teklif alır: Yakup Kadri’nin Nur Baba adlı romanından film yapmak… Bir Bektaşi şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu aşkı anlatan roman, Bektaşilerden tepki görmüştür. Yönetmen, senaryoyu yazar. Roller Vahram Papazyan, Dr. Emin Beliğ, Anna Sarmatova, Elena Artinova, Aznif Manakyan arasında paylaştırılır. Film için stüdyoda görkemli bir Bektaşi tekkesi dekoru kurulur. Eyüp Sultan Camii avlusundaki çekim sırasında kalabalık bir grup ekibe saldırır. “Bir gün Dikimhane’ye haber gelmiş. ‘Stüdyoyu hemen terk edin, birazdan burayı basacaklar.’ denmiş. Bizimkiler ‘Boş ver’ demişler ama biraz sonra bir grup topluluk stüdyoyu basmış. Papazyan Efendi, baskın sırasında filmdeki kıyafetiyle bir kaçmaya başlamış ki, Allah’ını seven tutmasın…” diye anlatır Şakir Seden… Olayı gazeteci Rakım Çalapala 1944’te Yıldız dergisine şöyle anlatır: “Stüdyodan dışarı fırlayınca caddeyi tutup koşa koşa kaçmaya başladı. Korkusundan, arkasına bile bakmıyordu. Unkapanı’na kadar soluk soluğa geldi. Yolda bu güzel kıyafetli, sevimli yüzlü Bektaşi babasına selam veren verene idi. Kimse onun makyajla sokağa fırlamış, stüdyo baskınından kaçan bir artist olduğunu fark etmemişti…” Şakir Seden: “Birkaç gün sonra ortalık yatıştı. Haber yolladık, ‘Gelsin, çalışmaya devam edelim.’ dedik. ‘Gelmem.’ diye haber yolladı. Gözü yılmış bir defa… Böylece birkaç kez haberleştik. Sonunda Muhsin kızdı, ‘Gelmezse gelmesin, ben oynarım.’ dedi…” 

    Kurtuluş Savaşı’na onbaşı rütbesiyle katılan Halide Edib’in cephedeyken kaleme aldığı Ateşten Gömlek romanı, Kemal Film’in üçüncü film projesi olur. Yönetmen, romana sadık kalarak senaryoyu hazırlar. Yazara göre eserinin kadın kahramanları Ayşe ve Kezban’ı Türk kızları oynamalıdır. Bunu şart koşar. Yönetmen, yazarın isteği üzerine Muvahhit Refet’in eşi Bedia’yı Ayşe rolüne uygun bulur. Kezban rolü için de gazeteye verilen ilan üzerine başvuran tek genç kız olan Münire Eyüb alınır.


    “ateşten gömlek’in yakaladığı ticari başarının ardından yönetmen bir gün yapımcıya leblebici horhor ağa operetini filme almayı teklif eder. oyun, istanbul sahnelerinin değişmez operetlerinden biridir. yönetmen, oyun tekstinde birkaç değişiklik yaparak senaryoyu yazar fakat ortaya çıkan film beğenilmez.”

    Ateşten Gömlek’in yakaladığı ticari başarının ardından yönetmen bir gün yapımcıya Leblebici Horhor Ağa operetini filme almayı teklif eder. Oyun, İstanbul sahnelerinin değişmez operetlerinden biridir. Yönetmen, oyun tekstinde birkaç değişiklik yaparak senaryoyu yazar. Başrolleri Maurice Mea, Elena Artinova, Behzat Haki Bey, Gavroş Tolayan ve Jenya Gordenskaya arasında paylaştırır. Film için görkemli dekorlar yaptırılır, kostümler diktirilir fakat ortaya çıkan film beğenilmez. OFS’in anlattığına göre pahalıya mal olan Leblebici Horhor Ağa filminden sonra babasıyla yönetmen arasına bir soğukluk girer fakat yönetmen, daha film vizyona çıkmadan çoktan yeni film çalışmasına başlamıştır: Kız Kulesinde Bir Facia. 

    Kemal_Film_7) Ateşten Gömlek 1923
    Ateşten Gömlek filminden bir sahne.

    İki kişi üzerine kurulu dramatik hikâyesiyle filme alınması kolay görünmektedir. Başrollerini Ertuğrul Muhsin, Dr. Emin Beliğ, Münire Eyüb ve Aznif Mınakyan’ın paylaştığı film de seyirciden ilgi görmez. Yönetmen bu filmin ardından Peyami Safa’nın Sözde Kızlar romanına yönelir. OFS’in anlattığına göre babası, son iki filminde kaybettiği parayı bu filmden çıkarabileceğine inanmıştır. Elena Artinova, Maurice Mea, Gavroş Tolayan, Jenya Gordenskaya’nın başrolleri paylaştığı filmin çekimleri sorunlu geçer. Şakir Seden: “Sözde Kızlar, muvaffak olmadı. Buna sebep Peyami Safa Bey’in sık sık sete gelip, Muhsin’e müdahale etmesiydi. Muhsin de Peyami Bey sette olunca onun istediklerini yapıyor, o gittikten sonra bildiğini okuyordu. Böylece iki başlı bir film oldu. Sadece Muhsin yapsa ve Peyami Bey’in dediklerini de tamamen uygulasa, belki daha muvaffak olurdu…” 


    “büyük paralar harcayarak kurdukları türkiye’nin ilk film stüdyosu ellerinden alınmak üzeredir. feshane-i amire’ye yeni bir müdür tayin etmiştir. çankırılı bir binbaşı olan nuri, stüdyonun bulunduğu binaya göz dikmiş, şirketin yaptığı kira anlaşmasını tanımadığını bildirmiştir. binanın iki gün içinde boşaltılmasını istemektedir.”

    Ve Sonra…
    Mehmet Kemalettin, yaptığı altı film sonrasında kâr zarar hesabı yaparken şirkete büyük rahatsızlık veren bir olay yaşanır. Büyük paralar harcayarak kurdukları Türkiye’nin ilk film stüdyosu ellerinden alınmak üzeredir. Feshane-i Amire’ye yeni bir müdür tayin etmiştir. Çankırılı bir binbaşı olan Nuri, stüdyonun bulunduğu binaya göz dikmiş, şirketin yaptığı kira anlaşmasını tanımadığını bildirmiştir. Binanın iki gün içinde boşaltılmasını istemektedir. Bu genişlikte bir yer bularak taşınmak imkânsızdır. Binbaşı, tüm malzemeleri, yağmurlu bir günde askerlerle binanın dışına attırır. Şakir Seden: “Bize intikal ettiğine göre yeni gelen müdür, kadın artistlerden birine sarkıntılık etmiş. Hem yüz bulamamış hem de bizim arkadaşlardan sert muamele görmüş. Bunun üzerine kızıp, ‘24 saatte burayı terk edin.’ demiş. İki günde hiç olmazsa bir depo bulur, eşyaları oraya taşırdık ama dedim ya, iki taraf da bahane arıyordu. Bu hadise, uygun düştü. Eşyaları paylaştık. Aksesuarları Behzat aldı; dekor, pano gibi şeyleri Muhsin Bey, Ferah Tiyatrosu’na götürdü. Biz de makineleri satıp bu defteri kapadık…” 

    Kemal_Film_8) Leblebici Horhor 1923
    Leblebici Horhor Ağa filminden bir sahne.

    Ve böylece “Kemal Film İmalathanesi” tarihin tozlu sayfalarına atılır. # 

  • Nâzım Hikmet’in 10+1 sıradışı eseri

    Nâzım Hikmet’in 10+1 sıradışı eseri

    Türkçemizin en büyüklerinden, dünyanın gelmiş geçmiş en önemli şairlerinden Nâzım Hikmet Ran 119 yaşında. İlk şiirinin yayımlandığı 16 yaşından (1902), son nefesini verdiği 61 yaşına (1963) kadar öyle etkili oldu ki, “dünya şairi” kimliği genç yaşında yeryüzünün neredeyse tüm coğrafyalarına ulaştı. Yasaklara, mahpusluklara rağmen dizeleriyle bütün insanlığı kucakladı. 

     1. YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1918 

    1
    Nâzım Hikmet’in ilk şiiri Yeni Mecmua dergisinde yayımlanır. Derginin kapağında Mehmed Nâzım ismi sol taraftaki blokta, en altta yer alır. 

    Nâzım Hikmet’in ilk şiiri 3 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua dergisinde Mehmed Nâzım imzasıyla yayımlanır. Henüz 16 yaşındaki şair, “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” şiiriyle derginin kapağından okuyucuya duyurulur. Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Yeni Mecmua dergisinin yazar kadrosunda Yahya Kemal, Halide Edib (Adıvar), Refik Halid (Karay), Mehmet Fuat (Köprülü), Ahmet Emin (Yalman) gibi döneminin önemli isimleri vardır. 

    sıradışı eserler

    2. KİTAPTA İLK ŞİİR / 1920 

    Nâzım Hikmet’in şiirinin çıktığı ilk kitap ise Numaralı Kitaplar serisinden 1920’de Tanin Matbaası’nda 64 sayfa olarak basılan Üçüncü Kitap’tır. Burada Nâzım Hikmet’in “İman” ve “Namus” isimli şiirleri kendi ismiyle yer alır. Şair henüz 18 yaşındadır. Orhan Seyfi (Orhon), Celâl Sahir (Erozan), Vâlâ Nureddin, Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Yusuf Ziya’nın (Ortaç) da aralarında bulunduğu dönemin genç kalemleriyle kolektif olarak çıkarılan Numaralı Kitaplar, Yeni Edebiyat Neşriyatı adlı yayınevi tarafından 8 adet basılmıştır ve “şiir, hikaye, temaşa” üst başlığını taşır. Nâzım Hikmet ilk dönem şiirleriyle bu serinin beş kitabında vardır.

    Sıradışı eserler
    1920’de dönemin genç, geleceğin usta edebiyatçılarını biraraya getiren Numaralı Kitaplar serisinden Üçüncü Kitap ve Nâzım’ın şiirinin yer aldığı sayfa.

    3. İLK FOTOĞRAF / 1920

    Nâzım Hikmet’in bir yayında kullanılan ilk fotoğrafı, Ümid dergisinin 26 Ağustos 1920 tarihli 8. sayısındadır. Dergide çıkan “Lades” şiiri, şairin fotoğrafıyla okura sunulmuştur. 18 yaşındaki genç şair, bu şiiri “Güzide Halam’a” diye ithaf etmiştir. Aynı fotoğraf iki ay sonra Alemdar gazetesinin 30 Ekim 1920 tarihli sayısında, “Kısm-i Edebi” ekinde yayımlanacaktır.

    sıradışı eserşer
    Şairin yayımlanan ilk fotoğrafı 1920 Ağustos’unda çıkan Ümid dergisindeki şiirinin üzerinde yer alıyor.

    4. BATI’DA YAYIMLANAN İLK ŞİİR / 1925  

    Nâzım Hikmet, Aydınlık ve Orak Çekiç dergilerinde yazdığı yazılardan dolayı Takrir-i Sükun Yasası’na göre komünist örgütlenme ve propaganda ile içgüvenliği bozmaktan, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce 15 yıl kürek cezasına mahkum edilir. 1925 Haziran’ında polis tarafından arandığı İzmir’den gizlice İstanbul’a, annesi Celile Hanım’ın evine gelir; buradan Moda-Mühürdar açıklarında bekleyen bir takayla, tayfa kılığında Sovyetler Birliği’ne kaçar. 

    9

    Şairin memleketini gizlice terketmek zorunda kaldığı o Haziran günlerinde; Fransa’da Henri Barbusse ile Paul Vaillant Couturier’nin çıkardığı, sol camianın en prestijli dergilerinden Clarté’nin (Berrak) kapağında “Occident-Orient (Batı-Doğu)” şiiriyle Nâzım Hikmet Fransız okura duyurulur. Nâzım, derginin Haziran 1925 tarihli sayısındaki şiirinde, 1923’te ölen ünlü Fransız oryantalist romancı Pierre Loti’yi şu dizelerle yerecektir: 

    “… 

    Çürük Fransız kumaşlarını 
    yüzde beş yüz ihtikarla şarka satan: 
    Piyer Loti! 
    Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer! 

    Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer, 
    Şarkın kurtulduğu gün 
    senin ruhunu 
    köprü başında çarmıha gerer 
    karşısında cıgara içerdim! 
    …” 

    Nâzım Hikmet’in Clarté’de yayınlanan “Piyer Loti” şiiri, Batı’da bir dergide yayımlanan bilinen ilk şiiridir. Yazar Nedim Gürsel ise Pierre Loti İstanbul’da adlı kitabında, “Nâzım Hikmet’in de, yıllar sonra Paris’te, bu şiirinde Loti’ye haksızlık ettiğini söylediğini Abidin Dino’dan dinlemiştim” diye yazacaktır. 

    5. ŞAİRLER DE ÇİZER / 1929 

    İlk kadın ressamlarımızdan Celile Hikmet’in oğlu Nâzım Hikmet, annesi gibi hem resime-çizime meraklıydı hem de bu yeteneğini az sayıda da olsa kimi kitabında imzasız olarak sergilemekten kaçınmamıştı. Öyle ki 835 Satır kitabının 1929’daki ilk baskısının kapağı Nâzım Hikmet imzalıdır. Kitabın bu ilk baskısındaki tipografik yaklaşım, döneminin Rus konstrüktivizm akımından etkilenmiş görünür. 1928’e kadar Moskova Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) hem öğrencilik hem eğitmenlik yapan şairin şiirlerinde de bu akımdan izler görülür. 

    “İyi haber: İpekçilik broşürleri işi gitgide yoluna giriyor. Şimdi bana broşür başına kaç para vermek lazım geldiği hakkında müzakere olunuyor. Broşürlerin kaynak resimlerini de bana yaptırıyorlar”. Nâzım Hikmet’in Piraye Hanım’a Bursa Cezaevi’nden yazdığı bu tarihsiz mektup, şairin bibliyografyasında müstesna bir yer edinen çizerliğini de gözler önüne seriyor. Bursa Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nin desteğiyle yayınlanmış 7 adet broşürün metinlerinde ve metin içi çizimlerinde şairin imzasının olduğunu müjdeliyor. 

    10

    6. ‘MÜMTAZ OSMAN’ İMZALI OPERET / 1933 

    Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ve 1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminin senaryosunu ve filmdeki şarkıların sözlerini Mümtaz Osman yazmıştı. Nâzım Hikmet, İpek Film ve yönetmen Muhsin Ertuğrul’la ilk Türkçe operet-film için anlaşmış, o da senaryo ve operet güfteleri için daha önce Darülbedayi’de “Kafatası” ve “Bir Ölü Evi” piyesleri için beraber çalıştığı Nâzım Hikmet’le el sıkışmıştı. 

    Peki şair neden Mümtaz Osman müstear ismini kullanmıştı? 1932’de Nâzım Hikmet’in Gece Gelen Telgraf kitabıyla ilgili soruşturma açılmış, dönemin anti-komünist havasıyla okların her geçen gün üzerine yöneldiği şair, çareyi mahlas kullanmakta bulmuştu. Tıpkı daha sonraki film senaryolarında kullanacağı Selma Muhtar, M. İhsan, Ercümend Er ve İhsan Koza takma adları gibi. 

    İlk gösterimi 22 Ocak 1933’te yapılan, başrollerinde Feriha Tevfik, Ercüment Behzat ve Hazım Körmükçü’nün yer aldığı filmin bir de şarkı kitapçığı çıkacaktır. İstanbul’da ve İzmir’de dağıtılan ve içinde Nâzım Hikmet’in külliyatına girmemiş şiirlerin bulunduğu bu ufacık çok nadir kitapçığın kapağının üzerinde de Mümtaz Osman yazacaktır. Kitapçık, filmin gösterime girdiği 1933’te sinemalarda dağıtılmış ve Nâzım Hikmet’in o yıl basılan tek eseri olmuştu. 

    1933’te gösterime giren “Karım Beni Aldatırsa” filminde, filmle aynı adı taşıyan ve sözlerini Nâzım Hikmet’in yazdığı, Hazım Körmükçü’nin seslendirdiği parça, taş plak olarak piyasaya çıkmıştı.
    Parçayı, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz. 

    Aynı yıl, filmde geçen ve sözlerini Nâzım’ın yazdığı “Aldatursa Beni Karum” adlı parça ile yine kendisinin yazdığı “Söz Bir Allah Bir” operetinin “Sorguya Çekme Beni” isimli parçası da Hazım Körmükçü’nün sesinden Gramofon Plak Şirketi tarafından plak olarak basılır. Plağın kapağında “Karım Beni Aldatırsa filminden” ibaresi yer alır ve filmdeki koro da Hazım Körmükçü’ye eşlik eder. 

    Nâzım Hikmet, “Mümtaz Osman” takma adıyla yazdığı iki operetin şarkı sözlerinin plağa aktarılmasıyla da telif ücreti alır. Bursa Cezaevi’nde mahpusluğu sırasında 5 Temmuz 1933 tarihinde eşi Piraye Hanım’a gönderdiği mektupta bu plakla ilgili şunları yazar: “Benim piyes işinin peşine düştüğün çok iyi. Bir de Vedat canıma, Vedat biriciğime söyle; onun da tanıdığı, İpekçi’lerden tanıdığı bir Sarı İhsan vardır. Bu ihsan benim ‘Karım Beni Aldatırsa’ filminin plaklarıyla alakadar. O plakların parasını da Vedat ondan sorsun”. 

    7. YAZDI VE YÖNETTİ: GÜNEŞE DOĞRU / 1937 

    Nâzım Hikmet’in 1937’de yazıp yönettiği tek uzun metrajlı filmi olan “Güneşe Doğru”, şairin kayıp eserlerinden biri. Arif Dino, Mediha Baran, Ferdi Tayfur, Safiye Ayla, Neyzen Tevfik gibi isimleri kadrosunda toplayan filmin kendisi gibi afişi de kayıp. Aradan geçen 84 yılda “Güneşe Doğru”nun çekildiğine dair en önemli kanıt ise iki sinema ilanı. 

    28 Ekim 1937’de İstanbul İpek ve İzmir Elhamra sinemalarında gösterime girdiği bilinen “Güneşe Doğru”nun Eskişehir Asri ve Yeni Sinema’ya ait bu sinema ilanları, filmin 6 Kasım 1937’de Eskişehir’de de gösterime girdiğini belgeliyor ve içeriğine dair önemli detaylar veriyor. İpek Film, filmi tanıtırken yerelliğe, “memleket filmi” oluşuna vurgu yapmış: “Üç senelik bir ayrılıktan sonra Türk rejisörleri – Türk artistleri – Türk musiki üstadları – Türk teknisyenlerinin yaptığı – Aşk – Güzellik – Vatan severlik – Heyecan ve sergüzeşt filmi” denilirken, 1934 yapımı “Leblebici Horhor Ağa”ya da vurgu yapılmış. 

    Sinema ilanlarında filmin konusu ve oyuncularına dair detaylı bilgiler yer alırken senarist ve yönetmen olarak Nâzım Hikmet ismine rastlanmaması şaşırtıcı değil. “Güneşe Doğru”nun çekileceği sırada, 1936’yı 1937’ye bağlayan gece, “komünistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım Hikmet gözaltına alınıp tutuklanacak ve 1937’nin ilk birkaç ayını Sansaryan cezaevinde geçirecektir. 

    “Güneşe Doğru” filminin Eskişehir’deki Asri ve Yeni Sinema’ya ait el ilanlarında, yönetmen ve senaryo yazarı olarak Nâzım Hikmet’in adı -malum sebeplerle- geçmiyor. İlan metninin son cümlesi ise dönemin samimiyet algısını göstermesi bakımından ilginç: “Bu yeni yerli filmimizin mevzuunun son kısmını bütün halkımızın merak edip göreceği bir eser olduğundan, koymuyoruz”. 

    8. YAŞARKEN TÜRKİYE’DEKİ SON ESERİ / 1949 

    Yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiyem’de Türkçemle yasak”. 

    Nâzım Hikmet 11 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı Otobiyografi şiirinde bu notu düşmüştü defterine iki satırla. 

    1949’da Nâzım Hikmet henüz Bursa cezaevindeyken, Ahmet Halit Kitabevi, şairin yazdığı La Fontaine’den Masallar’ı “Ahmet Oğuz Saruhan” takma adıyla yayımlayacak, bu çeviri-uyarlama yapıt Nâzım Hikmet yaşarken Türkiye’de basılan son eseri olacaktı. Şairin bu tarihten sonra Türkiye’de ve Türkçe basılan ilk eseri için 16 yıl daha, yani 1965’i beklemek gerekecek; 1963’te vefat eden Nâzım bunu da göremeyecekti. 

    Nâzım Hikmet, çeviri-uyarlama olan La Fontaine kitabında “Ahmet Oğuz Saruhan” ismini kullanmış. 

    9. HİROŞİMA’YI UNUTMAYAN ŞAİR – 1955 

    Kitaplarının memleketinde yasak olduğu yıllarda, bütün dünyada Nâzım Hikmet şiirleri çevriliyor; Hindistan’dan Japonya’ya, İsrail’den Ukrayna’ya okurlar Nâzım Hikmet’i keşfediyordu. 

    Japonya’da da ilk Nâzım Hikmet kitabı 1955’te yayımlandı. Kitabın ismi Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden’di. Ferhad ile Şirin Nâzım Hikmet’in 1948’de Bursa Cezaevi’nde yazdığı bir tiyatro oyunuydu ve ilk defa 1953’te “Bir Aşk Masalı” adıyla Moskova Dram Tiyatrosu’nda sahnelendi. İşte bu ilk Japonca Nâzım kitabında, Moskova’daki o piyesten siyah-beyaz bir Nâzım Hikmet fotoğrafı da vardır. 

    Japonya’da ilk basılan Nâzım kitabı: Ferhad ile Şirin ve Dört Hapishaneden. 
    1956’da çıkan Japonca olarak ve sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu kitabında Nâzım Hikmet’in meşhur şiiri. Sağdan sola ve yukardan aşağı! 

    1956’da da iki Nâzım Hikmet kitabı daha çıkar Japoncada. Biri sadece 250 adet basılan Dört Hapishaneden, diğeri de sadece 300 adet basılan Kız Çocuğu. İçsayfada şairin bir portresinin de yer aldığı bu avuç içi kadar iki kitap, Japon halkının geçmiş yaralarına bir merhem niteliği de taşır. Japon okurlar özellikle şairin Hiroşima’ya bir ağıt olarak 1956’da yazdığı “Kız Çocuğu” şiirini öyle benimseyecektir ki, kitap 1958’de çok dramatik görseller ve özel bir baskıyla tekrar çıkacaktır. 

    1961’de ise Japonya’da Seçilmiş Şiirler kitabı çıkar. Kutulu özel bir baskıyla ve kapağında Türkçe “Nâzım Hikmet, Seçilmiş Şiirler” yazısıyla. Kendi dilinde şiirleri basılması yasak olan usta şair, Japonya’da Japonca bir kitapta Türkçe olarak duyurulur. Bu, Japon halkının Hiroşima’yı unutmayan Nâzım Hikmet’e selamıdır. 

    10. İTALYANCA NÂZIM VE ARA GÜLER – 1961 

    Ölümünden birkaç sene evvel, Galatasaray’daki Ara Cafe’de her zamanki masasında oturan Ara Güler’in yanına bu kitapla gittiğimde, daha kitabın o kırmızı mukavvasını görür görmez gözleri ışıldamış ve o kendine has üslubuyla kalayı basmıştı: “Ulan p……. beni astırmak mı istiyorsun? Nereden buldun o kitabı?” 1961’de Torino’da İtalyanca ve Türkçe olarak basılan In quest’anno 1941 yani Şu 1941 Yılında kitabı! İtalya’da İtalyanca ve Türkçe, kırmızı mukavva kutusunda, 1. sınıf kuşe kağıda basılmıştı. Kitabın içindeki şiirlere eşlik eden siyah-beyaz Türkiye manzaraları fotoğraflarıyla. Ama kitabın künyesinde herhangi bir isim yoktu. Ancak fotoğraflar, “bunları böyle ancak Ara Güler çekebilir” diye bağırıyordu. 

    Türkiye’de Nâzım Hikmet’in adını bile anmanın yasak olduğu o yıllarda Ara Güler 33 yaşında ama kendini kanıtlamış bir fotoğrafçıydı. İki isim bu kitapta biraraya gelmiş ve bu müthiş eser ortaya çıkmıştı. Zor bela, yalvar yakar Ara ağabeyi ikna edip, kitaba imzayı attırdım o gün. 1961’in o yasak yıllarındaki bu gizli ortaklık da belgelenmiş oldu; 60 yıl öncenin yazılmamış tarihi geç de olsa rayına oturdu. 

    Nâzım’ın İtalya’da basılan kitabının kapağı ve Ara Güler’in yıllar sonra yazdığı ithaf: “Merhaba-Ara Güler”. Kitap, şiirlerin orijinallerini ve İtalyancalarını yanyana sunuyor. 

    10+1. 1965’TEKİ BÜYÜK UTANÇ 

    Resmî Gazete’nin 17 Aralık 1965 Cuma günü yayımlanan 12179 numaralı sayısı, iki yıl önce vefat etmiş şair Nâzım Hikmet ile ilgili yeni bir yasağı duyuruyordu. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ve Başbakan Süleyman Demirel imzalı kararname, Paris’te 1959’da çıkan, şairin kendi sesiyle 13 şiirini Fransızca okuduğu “La Voix de Nâzim Hikmet” adlı 33 devirlik plağın yurda girişini ve dağıtılmasını yasaklıyordu. 1963’te Moskova’da vefat ettikten sonra bile yurdunda, Anadolu’da bir köy mezarlığına dahi gömülmesine izin verilmeyen Nâzım Hikmet’in şimdi de sesinin Türkiye’ye girmesine izin verilmiyordu. Bu yasak, 61 yıllık ömrünün 12 yılı aşkın bir süresini hapiste geçiren şairin ödediği bedellerin belki de en küçüğüydü ama, bir utanç belgesi olarak tarihimize kazındı. 

    Şairin 1959’da Fransa’da yayımlanan ve içinde kendi sesiyle Fransızca olarak okuduğu 13 şiiri bulunan 33 devirli plak. Plağın arka kapağında, Polonya asıllı Fransız şair, gazeteci ve çevirmen Charles Dobzinski’nin (1929-2014) kaleme aldığı müthiş bir yazı bulunuyor. 
    1965’te, Nâzım’ın ölümünden iki yıl sonra Bakanlar Kurulu’nun Resmî Gazete’de yayımlanan yasak kararı. 
    Nâzım Hikmet’in Fransızca olarak seslendirdiği 13 şiirini, barkodu telefonunuza okutarak dinleyebilirsiniz.