Etiket: mondros mütarekesi

  • Mustafa Kemal’in Suriye Günleri

    Mustafa Kemal’in Suriye Günleri


    birinci dünya savaşı’nda orta doğu’daki hesaplaşma “kanal cephesi” adıyla başlar. sonra “sina-filistin” adını alır. sina da elden çıkınca “filistin-suriye cephesi” olarak anılır. bu yazının konusu filistin-suriye cephesi’nin çöküşü olacaktır. çöküş, ingilizlerin 19 eylül 1918’deki saldırısıyla başlayacak; nablus muharebesi, şam’a doğru ilerleme ve halep’in işgali olmak üzere üç aşamadan geçecek, tarih yaprakları 30 ekim 1918’i gösterdiğinde cephenin öyküsü son bulacaktır.

    Mustafa Kemal’in Suriye Günleri
    VII. Ordu Komutanı Tümgeneral Mustafa Kemal Paşa Şam’da. (3 Eylül 1918)

    Mustafa Kemal Paşa 7. Ordu Komutanı Oluyor
    Sultan Reşad’ın 3 Temmuz 1918’de ölümüyle Vahideddin tahta geçer. Mustafa Kemal, veliahtlığı zamanında 20 Aralık 1917’de başlayan Almanya seyahatinde ona eşlik etmiştir. Seyahat sonrası hastalığı iyice artar. Avusturya’ya gider tedavi için. Kolibasilidir konan teşhis. Tedavi Karlsbad’da devam ederken taht değişimi yaşanır. Israrla İstanbul’dan çağrılır. Tedavisi bitmeden ülkeye döner. Dört kez padişahla görüşür. İlk görüşmesinde ülke hakkında kaygıları, Almanların gerçek niyetleri gibi konularda düşüncelerini açıklar. Vahideddin’e ordunun başına geçmesini ve kendisine bir kurmay başkanı atamasını önerir. Genelkurmay Başkanı olmak istediğini hissettirir.1 Ancak Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’i uzaklaştırma hamlesi başarılı olur. 5 Ağustos 1918’de Vahideddin iki Alman generalin yanında Mustafa Kemal Paşa’ya Suriye’de 7. Ordu’ya atadığını bildirir. Mustafa Kemal Paşa çıkışta Enver Paşa’yı görür. Kendini tutamaz; “Tebrik ederim, muvaffak oldunuz.” der. Padişah atamasının usul dışılığına ve Suriye’deki olumsuzluklara işaret eder, “Hiç olmazsa biraz esaslı önlemler üzerinde konuşalım.” der. Enver Paşa güler…2

    Pamuk İpliğine Bağlı Bir Ordu ve Nablus Muharebesi
    Mustafa Kemal Paşa 26 Ağustos 1918 günü Halep’e gelir, ardından Nablus’a geçer. Uzun bir inceleme gezisi yapar. 11 Eylül’de gözlemlerini Dr. Rasim Ferit Talay’a yazar: “Suriye… Vali yok, komutan yok. İngiliz propagandası çok. […] Ahali hükümetten nefret ediyor, bir an evvel İngilizlerin gelmesini bekliyor. Düşman sayıca, araçça kuvvetli; biz onun karşısında pamuk ipliği…”3 Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Liman von Sanders ise Mustafa Kemal’in aldatıldığı kanısındadır. “Çanakkale Savaşı’nda tanıdığım bu değerli komutan, buraya gelince ordunun mevcut yönünden azlığını ve birliklerin perişan halini gördü ve aldatıldığını anladı.”4 der. İngilizlerin görünürde bire karşı iki olan üstünlükleri süvariler açısından bire karşı on ikidir. Türk ordusunun kazan mevcudu 100 bin, İngilizlerin 340 bindir. Bu son rakama Faysal ve Lawrence idaresindeki 60 bin Arap da eklenmelidir.5

    Filistin-Suriye_2)kupür
    “Büyük Gazi’nin Hatıralarından Sahifeler, Suriye’de Son Muharebeler”, Hâkimiyet-i Milliye, 2 Nisan 926.
    Filistin-Suriye_3) Harita
    19 Eylül 1918’e kadar İngiliz Mısır Sefer Kuvvetleri’nce ele geçirilen noktalar

    İngiliz taarruzuna bir hafta vardır. Üstelik Arap-İngiliz iş birliği artık nettir. İngilizler daha çok altın dağıtmıştır. Aydemir ne diyor: “Arabistan çölleriyle Suriye’de, Hicaz ve çevresinde yaşayan Şeyhler için öyle söylenebilir ki, Din demek Altın demekti!”6

    Eylül ortasına gelindiğinde Allenby’nin ordusu Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Arap ordusuyla birlikte Nablus’un güneyindedir. 18/19 Eylül 1918 gecesi önce 7. Ordu cephesine saldırırlar. Denizden donanmanın, havadan uçakların bombardımanı desteğinde yaptıkları taarruzla Türk orduları ve Grup Komutanlığı arasındaki iletişim kopar. Saldırı 19 Eylül günü bütün cepheye yayılır. Nablus Ovası’nda Osmanlı cephesi yarılır. İngilizler Sanders’in Grup Karargâhı Nasıriye’yi kuşatırken Sanders canını zor kurtarır. Mersinli Cemal Paşa, Amman’dan Şam yönüne çekilirken 7. Ordu ise Nablus, Bisan ve Şeria Nehri arasında Allenby ve Arap orduları tarafından çembere alınmıştır. 21 Eylül’de Nablus düşer. Mustafa Kemal Paşa imhadan kurtulmak amacıyla İngiliz yarma girişimlerini göğüslerken Sanders Dera’dadır. 21/22 Eylül gecesi İstanbul’dan aldığı telgraf Genel Karargâh’ın Filistin Cephesi’yle ilgisini ortaya koyar. Telgraf, Sanders’e 8 Ekim’de İstanbul’da yapılacak çuval yarışına başkanlık edip etmeyeceğini sormaktadır!7

    23 Eylül’de Sanders Şam’a gelirken Mustafa Kemal 22/23 Eylül gecesi ordusunu Şeria Nehri’nin doğusuna çekmeyi başarır. El Muzeyrip-Dera hattında toplar. İngilizler 25 Eylül’de Amman’ı işgal eder. Filistin Cephesi’nden çekilip güçlendirilen Kafkas Grubu’yla Bakü’yü almanın mutluluğunu yaşayan Enver Paşa’nın hedefi Turan’dır. General Allenby’nin ordusunun hedefi ise Şam’dır.8

    Şam’ın İngiltere İçin Anlamı Nedir?
    David Fromkin diyor ki “…Şam, zengin bir vaha kentiydi. Şam’ın ele geçirilmesi; İngilizlerin Arapça konuşulan Osmanlı topraklarını ele geçirme işlemini sembolik olarak tamamlamakla kalmayıp, İngiltere’ye Suriye vahalarını ele geçirerek, zaferlerini belgeleyen eski dünya fatihlerinin meşru ardılları sayılma hakkını kazandıracaktı…”9

    General Allenby’nin Arap kuvvetleriyle Şam’a taarruzu General Franchet d’Espèrey’in Selanik’ten Bulgar ordusuna yönelen taarruzuyla eş zamanlı planlanmıştır. Yıldırım Orduları cephesinde ise dağılan birlikleri toplama çabası vardır. Sanders, Mustafa Kemal Paşa’ya 7. ve 8. Orduların çekilen kuvvetlerini toplama ve Rayak Cephesi’ni kurma görevini verir. 4. Ordu ise Şam’ı savunacaktır. Mustafa Kemal, Şam savunmasının güçlüğüne dikkati çekerek savunma hattının Rayak’ın kuzeyinde olmasını önerse10 de dikkate alınmaz. İngilizler 27/28 Eylül gecesi Dera’ya girer. Allenby, Dera’yı Faysal’ın Arap ordusuna teslim eder. Araplar, hasta ve yaralı Türk askerlerini öldürür. Lawrence yıllar sonra Araplara Türklerin kanını helal ettiğini gururla yazacaktır.11 Bulgaristan’ın savaştan çekildiği 29 Eylül günü Allenby’nin Çöl Atlı Piyade Kolordusu Şam’ın kapısına dayanır. Faysal, Arapların başında Lawrence ve Şerif Nasır ile 30 Eylül 1918’de ve İngiliz birliklerinden önce Şam’a girer. Yıldırım Orduları, Halep yönünde geri çekilirken Şam’da Lawrence’ın koruduğu Şerif Nasır ile Cezayirli Şeyh Abdülkadir arasında post kavgası başlar.12

    Karar, Ülkenin Asıl Sahiplerinindir…
    Mustafa Kemal Paşa 30 Eylül’de Rayak’a ulaştığında Şam’ın düştüğü haberini alır. Şam’dan çekilen ve dağınık şekilde Rayak’a gelen askerleri toplar. Rayak-Baalbek (Bekaa Vadisi) arasında güçlü bir savunma mevzii kurmak ister ama Sanders karşı çıkar. 3 Ekim’de Baalbek’te Sanders ile buluşur. “Elde kalan 7. Ordu bir enkazdan ibarettir. Bunlar, Halep’te Suriye’nin kuzeyinde toplanmalı.” der. “Nihayet bir yabancı olduğunu” vurgulayan Sanders’in yanıtı; kararı, ülkenin asıl sahiplerine bırakmak olur.13 Mustafa Kemal de birliklerini Halep’te toplar. Çekilişi doğal bulur ama öfkelidir. 7 Ekim’de Halep’ten İstanbul’a çektiği telgrafta şöyle der:

    Filistin-Suriye_4) Türk birlikleri Halep İstasyonu’nda.
    Türk birlikleri Halep İstasyonu’nda.

    “Düşmanın bilinen üstünlüğü karşısında ve bizim ordu adı altında tutulan beş-altışar bin erimizin çekilmesi tabii idi… Enver Paşa gibi bir ahmak genel harekât sorumlusu olmasa idi ve burada beş-on bin kişilik bir askerî topluluğun başında ilk top sesinde ordusunu bırakıp kaçan … kumandan bulunmasa idi, hiçbir askerî vaziyeti takdir edemeyen bir Dördüncü Ordu Kumandanı bulunmasa idi… ve bunların başında muharebenin ilk gününden itibaren hiçbir nüfuzu kalmayan bir Grup Karargâhı olmasa idi… bu andan sonra, artık barıştan başka yapılacak şey kalmamıştır.”14

    Mustafa Kemal, Padişah’ın Başyaveri Naci Eldeniz’e gönderdiği telgrafında ise Ahmet İzzet Paşa’nın başkanlığında bir barış kabinesi kurulmasını ve kendisine de görev verilmesini ister.15 Yıllar sonra gerekçesini “Barışın çabuk gelmeyeceğini biliyordum. Barışa kadar çok bunalımlı durumlar karşısında kalacaktık. İşte bu sırada vatana ciddi hizmetlerde bulunabileceğim kanaatinde idim.” diye açıklayacaktır.16 Hükümeti Ahmet İzzet Paşa kurar ancak Mustafa Kemal’e görev verilmez. İsteği “ihtiras” olarak değerlendirilir.

    Halep’te Kadınların Kızgın Yağ Sağanağı…
    Halep çevresi yangın yeridir. İngilizler 16 Ekim’de Hama’yı, ertesi gün Humus’u işgal eder. 23 Ekim’de İngiliz komutan Halep’in teslim edilmesini ister. Mustafa Kemal mektubu getiren yüzbaşıyı geri gönderir, konuşmaya değer bulmaz. Ertesi gün Sanders’e ordusunu Halep’in güneyi ile Katma arasında mevzilendireceğini ancak düşman taarruzu başarılı olursa geri çekileceğini bildirir. 25 Ekim’de İngilizler Faysal güçleriyle birlikte Halep’e saldırır. Mustafa Kemal hastadır. Baron Oteli’ndedir. Sokak muharebeleri başlar. Ön safta yer alır. Tepelerine yağan İngiliz bombalarına çatılardan yağan mermi, el bombası, kadınlar tarafından dökülen kızgın yağ sağanağı eklenir. Sinirden olsa gerek Mustafa Kemal “Bu beni güldürdü.” diyecek ve nedenini açıklayacaktır: “Çünkü ben bu Halep’i savunmayı düşünüyordum.”17 İngilizlere tuzak kurar, şehri boşaltır, birliklerini Halep’in kuzeyine, karargâhını da Afrin’in Raco beldesi yakınında bir tren istasyonu olan Katma’ya taşır.18 Amacı “İngiliz ve Araplarla muharebe etmek”tir.

    Filistin-Suriye_5) Mustafa Kemal,  subay arkadaşları ile Halep'te
    Mustafa Kemal, subay arkadaşlarıyla Halep’te.

    Suriye Cephesi’nin Son Muharebesi Katma…
    Mustafa Kemal 26 Ekim’de Halep’in kuzeybatısında yapacağı muharebe için hazırdır. İngilizler tuzağa düşer. Türk ordusunun geri çekildiğini düşünen İngiliz-Arap kuvvetlerinin saldırısı güçlü bir direnişle karşılaşır. Mustafa Kemal, İngilizlerin güçlü atlı tümenini geri püskürtür. İngilizler geri çekilir. Böylece 19 Eylül 1918’de başlayan İngiliz saldırıları 500 kilometreyi aşan ilerleyişin ardından 26 Ekim 1918 günü Mustafa Kemal’in Katma Zaferi’yle durdurulur. Asi Arapların Müslümiye’yi ele geçirerek Antep yönünde ilerlemesi, İngilizlerin de onları izlemesi karşısında Mustafa Kemal 28 Ekim akşamı Kilis’e gelir. Antep savunmasının çekirdeğini kurar ve karargâhına döner. O gün Mustafa Kemal Paşa, birliklerini İskenderun’un güneyine; Beylan-Top Boğazı-Der Cemal-Tel Rifat-Ahterin ve doğuya uzanımı hattına, karargâhını da Raco’ya getirir.19 30 Ekim 1918 günü Mondros Mütarekesi imzalandığında “Türk süngülerinin işaret ettiği bu hat” Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum ve Sivas Kongrelerinde esas aldığı, Mebusan Meclisi’nde Misak-ı Millî olarak adlandırılacak ulusal sınır olacaktır.

    Filistin-Suriye_7) Katma Zaferi haritası
    Katma Zaferi haritası.

    30 Ekim 1918 günü Mustafa Kemal, Yıldırım Orduları Grup Komutanı atanarak başarısı takdir edilir. Buna karşın onlarca yıldır süren cephenin çöküşünden de Halep’e çekilişten de Mustafa Kemal sorumlu tutulur, hatta suçlanır. Gerçekler bilinmeden! Gerçek şudur: Bu suçlamanın ilk kaynağı İngiliz Muhibleri Cemiyeti üyesi Damat Ferit’tir. Yine onun verdiği parayla Ümid dergisini çıkaran Tarık Mümtaz Göztepe’dir. Göztepe, uzun bir yazı kaleme alır. Amacı Türk subaylarının Mustafa Kemal’le ve amacıyla bütünleşmesini yani Anadolu’daki mücadeleye ortak olmasını önlemektir. Şöyle seslenir onlara “…Ey ordunun faziletkâr gençliği! Hakikat namına kollarında titreyen mecruh vatan aşkına gümrah [gür] bir sada ile haykır ki: Türk ordusu namuskâr silahlarına bugün değil yirmi ay evvel Raco boğazında ve Şeria ovasında veda etti ve bu marifet de yalnız sizin heyulâ-yı [korkunç hayal] eserinizdi. Artık yeter hicap edin [utanın] ve müebbeden [sonsuza kadar] susun!..”20

    Utanması ve susması gereken Türk ordusunun güzide subayları, Türk gençliği, Türk milleti ve Atatürk değildir. Utanması gereken Türkiye’nin ve Türk milletinin çıkarlarını savunmayan, emperyalistlere teslim olanlardır. #

    DİPNOTLAR
    1 Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün Hatıraları 1914-1919, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1965, s. 52-59.
    2 F.R. Atay, Atatürk’ün Hatıraları 1914-1919, s. 60-62; F.R. Atay, Çankaya, Sena Matbaası, İstanbul, 1980, s. 109.
    3 Yusuf Hikmet Bayur, “Mustafa Kemal’in Üç Mektubu”, Belleten, Sayı 93, s. 137.
    4 Liman von Sanders, Türkiye’de 5 Yıl, çev. Şevki Yazman, Burçak Yayınevi, 1968, s. 300.
    5 Celal Tevfik Karasaban, Filistin ve Şark-ül-Ürdün, c. I, Ahmet İhsan Basımevi, İstanbul, 1942, s. 221.
    6 Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, Yükselen Matbaacılık, İstanbul, 1972, c. III, s. 280.
    7 C.T. Karasaban, age., s. 228.
    8 C.T. Karasaban, age., s. 224-228; Cemal Kemal, “Osmanlı’nın Filistin Cephesi’ndeki Son Muharebesi”, Atatürk Yolu Dergisi, 45, 2010, s. 42-43; Figen Atabey, “Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin-Suriye Cephesi’ne İlişkin Belgeler Işığında Genel Bir Değerlendirme”, Atatürk Yolu Dergisi, 66, 2020, s, 80-82.
    9 David Fromkin, Barışa Son Veren Barış: Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı? 1914-1922, çev. Mehmet Harmancı, Sabah Yayınları, İstanbul, 1994, s. 311; C. Kemal, agm., s. 43.
    10 Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. II, s. 225.
    11 T.E. Lawdence, Bilgeliğin Yedi Direği-Bir Casusun Anıları, çev. Yusuf Kaplan, Rey Yayıncılık, İstanbul 1991; C.T. Karasaban, age., s. 229.
    12 C.T. Karasaban, age., s. 229-230.
    13 Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, c. III/3, TTK, Ankara, 1957, s. 462; Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, c. 9, TTK, Ankara, 1996, s. 539.
    14 Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. II, s. 231.
    15 Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. II, s. 232.
    16 F.R. Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul, 1999, s. 123.
    17 F.R. Atay, K. Atatürk Anlatıyor, Binbirdirek, İstanbul, 1985, s. 74.
    18 İsmail Özer, “Bir Taarruz, Üç Ricat: Sina-Filistin Cephesi Bozgunu ve Mustafa Kemal Paşa”, Al Farabi Internaional Journal on Social Sciences, 5/2, 2020, s. 115-119.
    19 C. Kemal, agm., s. 60-69.
    20 Tarık Mümtaz, “Anadolu Harekât-ı İsyaniyesi I”, Ümid, 19 Ağustos 1920, No: 7, s. 6; Şaduman Halıcı, Mütareke Döneminin İşbirlikçileri: Yüzellilik Gazeteciler, 2. baskı, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2023, s. 352.

  • Cumhuriyete giden yolun en önemli kilometre taşları

    Cumhuriyete giden yolun en önemli kilometre taşları

    Ahmet Kuyaş 29 Ekim 1923’e uzanan süreci, kritik belgeler- yorumlar eşliğinde dünü ve bugünü anlamak isteyenlerin ilgisine sunuyor. Kitap, kongreler, manda tartışmaları, Meclis’in kurulması, 3. Meşrutiyet, Denizli Vakası, Mondros Mütarekesi, Moskova Antlaşması, Büyük Taarruz, Mudanya ve saltanatın kaldırılması hadiselerini ele alıyor.

    Kitap-1

    Tarihçi ve #tarih’in yayın kurulu üyesi Doç. Dr. Ahmet Kuyaş’ın yeni kitabı Yüzüncü Yıl Notları (1918-1923) Kırmızı Kedi tarafından yayımlandı. Kuyaş, Türkiye Cumhuriye­ti’nin kuruluşunun, dolayısıyla öncesi ve sonrasındaki birçok önemli olayın 100. yıldönümünde, yaşanan hadiselerin ve yayımlanan belgelerin çapraz analizini yapıyor.

    Hocamızın kitabı, kendisinin son dönemde kaleme aldığı ve bir kısmı dergimizde de yayımlanan yazılarını kapsıyor. Ancak bu yazılar hem tekrar gözden geçirildi hem de yeni yazılar kitaba eklendi; örneğin daha önce ya­yımlanmamış ve Sakarya zaferiyle ilgili detaylı makale de bunlardan biri. Kita­bın sonunda da bahsedilen süreçleri az bilinen noktalarıyla gözler önüne seren 13 belge yer alıyor.

    Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı, kongreler, manda tartışmaları, Meclis’in kurulması, Üçüncü Meşrutiyet, Denizli Vakası, Mondros Mütarekesi, Moskova antlaşması, Büyük Taarruz, Mudanya, saltanatın kaldırılması ve cumhuriyet…

    Bitmiş, bitap düşmüş toprakların modern bir cumhuriyete dönüşme öyküsünü anlatıyor Ahmet Kuyaş. Arka kapakta yer alan ifadeleriyle, “Devrimi sevebiliriz. Ama onu sevdirebilmek için iyi anlatmak, iyi açıklamak zorundayız. Bu da o devrimin siyasal kurumlar bo­yutuna olmadık birtakım hukuki ya da demokratik kulplar takmaktan vazgeçip ‘devrim’ dediğimiz süreci iyi anlamaya çalışmakla olabilir.”

    Cumhuriyetin 100. yıldönümünde tarihin bir kuru anlatılar yığını olma­dığını; korumamız ve geliştirmemiz gerekenin ne olduğunu anlamak için ta­rihe bakmamız gerektiğini bir defa daha hatırlatıyor Ahmet Kuyaş. Hem de sıkıcı olmayan, dayatmayan, rahat okunan nalına-mıhına metinlerle.  

    1921

    ‘Biz bize benziyoruz efendiler!’

    Ahmet Kuyaş, Mustafa Kemal’in 1921’de Meclis’in 120. oturumunda yaptığı konuşmayı da aktarıyor:

    “Efendiler; Türkiye Büyük Mil­let Meclisi Hükümeti mevcuttur, meşrudur ve kanunidir… Efendiler; bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten, ki­taplarda mevcut olan hükümetlerin mahiyet-i ilmiyyesi itibariyle hiç­birine benzemeyen bir hükümettir. Fakat hakimiyet-i milliyeyi, idare-i milliyeyi yegane tecelli ettiren bir hükümettir; bu mahiyette bir hü­kümettir. İlm-i içtimai noktasından bizim hükümetimizi ifade etmek gerekirse, ‘halk hükümeti’ deriz… Fakat ne yapalım ki, demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme ben­zemiyormuş. Efendiler; biz benze­memekle ve benzetmemekle iftihar etmeyiz. Çünkü biz bize benziyoruz, Efendiler…”

    Kitap-2

    ALEVÎ-BEKTAŞİ MÜZİĞİ ÜZERİNE TEMEL BİR REFERANS

    Feyzullah Çınar yeniden seslendi

    Alevî müzik geleneğinin en önemli isimlerinden biri olan Feyzullah Çınar’ın eserleri, Kalan Müzik aracılığıyla CD’ler üzerinden sevenleriyle buluşu­yor.

    Çınar’ın, Pir Sultan Abdal, Teslim Abdal, Şah Hatayi, Âşık Dertli, Âşık Mesleki, Âşık Sey­rani, Âşık Sıtkı, Âşık Noksani, Âşık Ruhsati, Derviş Kemal, Âşık Mihneti, Âşık Ceyhuni gibi büyük halk şairlerinin sözleriyle buluştuğu besteleri, “Feyzullah Çınar Eserleri” albümünde bira­raya geliyor. 1983’te ölen büyük ozanın anısına yapılan projenin bu ilk albümünde, Feyzullah Çınar’ın ezgileri birbirinden özel sesler ile nefes buluyor.

    Nilüfer Saltık’ın prodüktör­lüğünde tamamlanan bu özel proje, halk müziğinin önde gelen usta sanatçılarından Erdal Er­zincan ve Cengiz Özkan’ın proje danışmanlığında 2 yıla yakın bir sürede hazırlandı. “Feyzullah Çınar Eserleri” projesi iki bölüm­den oluşuyor. Albümün ilk bölü­münde Erdal Erzincan, Cengiz Özkan, Dertli Divani, Nidâ Ateş, Ahmet Aslan, Muharrem Temiz, Ali Rıza Albayrak & Hüseyin Al­bayrak, Mercan Erzincan, Ender Balkır, Mazlum Çimen, Grup Abdal, Zeynep Bakşi Karatağ ve Erdem Altınses yer alıyor.

    Bu çalışmanın bir diğer önemi ise proje tanıtımında ve kapak çalışmalarında bulunan fotoğrafların ilk defa dijital ortama aktarılmış olması. Çınar’ın aile fotoğraf arşivinden alınan ve daha önce günyüzüne çıkmamış fotoğrafları, sanatçı­nın hayatındaki farklı dönemle­ri sergiliyor. 1937’de Divriği’de doğan Çınar, ilk plağını 1966’da çıkardı. Söylediği türküler ne­deniyle hapse de girdi. 1969’da Fransa’ya gitti ve Alevî-Bek­taşi kültürü, müziği üzerine konferanslara katıldı, konserler düzenledi. Fransa Radyo Tele­vizyonu ve UNESCO tarafın­dan iki uzunçaları yayınlandı. 1983’te Ankara Belediyesi’nde temizlik işçisi olarak çalışırken 45 yaşında öldü.

    Voleybolun Altunizadeli ‘Dünya’sı

    Türk voleybolunun iz bırakan sembol isimlerin­den, 2022 sonunda vefat eden (#tarih Şubat 2023) Dünya Baltacıoğlu’nun (1955-2022) ardından, Altınyurt Spor Kulü­bü kendisine ithaf ettiği kitabı sporseverlerle buluşturdu. Kardeşi Tansı Yıldırımer imza­sıyla çıkan Dünya Baltacıoğlu kitabı, efsane voleybolcudan sevenlerine kalıcı bir hatıra olmanın ötesinde bir Altuni­zade kitabı olarak da dikkati çekiyor.

    Kitap, Baltacıoğlu’nun günümüz ve gelecekteki tüm sporculara model kişiliğini aktarmanın yanında, yine model bir yapılanmayla kuru­lan Altınyurt Spor Kulübü’nü kurucuları, felsefesi ve top­luma olan katkısıyla tarihe not düşüyor. Bugün istisnasız Altınyurt çatısı altından geç­miş her spor insanının minnet ve şükranla andığı, “hayatı­ma dokundu” dediği Mehmet Bengü başta olmak üzere, kulübün kurucu ustaları da kitabın sayfalarında yer alıyor. Dünya Baltacıoğlu, sporcusu olarak adımını attığı kulübüne yıllarca başkanlık yapmış ve kıymetli sporcuların yetişme­sine katkıda bulunmuştu.

    Altınyurt Spor Kulübü yayı­nı olarak basılan kitabın tüm geliri sporculara aktarılacak. Kitap internet üzerinden ve kulüpten edinilebiliyor (0553 6587969 numaralı telefondan iletişime geçilmesi gerekiyor).

    Kitap-3
  • Savaş sonrası Gelibolu’da müstesna bir Türk bürokrat

    Savaş sonrası Gelibolu’da müstesna bir Türk bürokrat

    1915’teki Çanakkale zaferinden sonra Osmanlı Devleti diğer cephelerde yenilgiye uğradı ve 1. Savaş’ın mağlupları arasında yer aldı. Mütareke döneminde Gelibolu Yarımadası’nı işgal eden İngilizler, ancak Lozan’dan sonra bölgeyi boşaltacaklardı. 1923 Kasım’ında araştırma için Yarımada’ya gönderilen Vali Macit (Gören) Bey, gelişmeleri Ankara’ya bildirecekti.

    Gelibolu Yarımadası’nda 1915’te yaşanan kanlı savaşın izleri aradan geçen zaman içinde silinmeye yüz tutmuş olsa da, günümüzde tekrar hatırlanıyor, yaşatılmaya çalışılıyor. Kara muharebele­rinde şehit düşenler, hayatını kaybedenler imkansızlıklar nedeniyle alelacele, üstünkörü toprağa verilebilmiş, hatta kimi zaman hiç gömülememiştir. Aradan geçen yıllar içinde rüzgarın, yağmurun, sellerin etkisiyle açığa çıkan kalıntılar, burada yaşananlara dair ürper­tici delil ve izler olarak tekrar kendilerini hatırlatmışlardır.

    Askeri_Siyasi_Tarih_1
    1923 Eylül ayında vilayet yapılan Gelibolu’nun ilk valisi Ahmet Macit (Gören), incelemelerini içeren raporunu Başbakan İsmet Paşa’ya sunmuştu.  

    9 Ocak 1916 tarihinde kesin olarak kazanılan Çanakkale Muharebeleri’nden sonra, Os­manlı Devleti’nin 1918 sonuna kadar diğer cephelerde verdiği ölüm-kalım savaşı, Çanakkale savaş alanlarına yeterince ilgi gösterilememesine yol açmış; şehitlerin geride kalan bakiye­sinin hakettikleri şekilde mun­tazam mezarlıklar kurularak defnedilmesine müsaade etme­mişti. 1. Dünya Savaşı bitip de imzalanan Mondros Mütarekesi hükümlerince teslim alınan Osmanlı Devleti için hayat-me­mat mücadelesi başladığından, savaş sonrasında da Çanakkale harp alanı ile ilgilenilemedi.

    Öte yandan Mondros Mütare­kesi’nin imzalanmasının hemen ardından İngilizler, 1915 sava­şında Gelibolu’da ölen askerleri için mezarlık tespiti ve anıt yaptırma faaliyetine giriştiler. 10 Kasım 1918’de Mühendis C. E. Hughes başkanlığında bir me­zarlık tespit ve tescil komisyonu Çanakkale’ye gönderildi. Bu komisyonun yaklaşık 1 yıl süren çalışmaları neticesi, mezarlık­ların büyük kısmı tespit edildi. İngilizler bir an önce mezarlık ve anıtların yapımına başlamak istiyorlardı; bu nedenle 1919 Kasım’ında IWCC (Imperial War Cemeteries Commission/İm­paratorluk Savaş Mezarlıkları Komisyonu) kuruldu. Mütareke dönemi içinde hiçbir müdahale görmeden, diledikleri gibi anıt ve mezarlıklarını inşa etmeye başladılar. 1923’e gelindiğinde İstiklal Harbi’nin kazanılması ve imzalanan Lozan Antlaş­ması ile İngiliz ve Fransızlar’ın Gelibolu Yarımadası üzerinde yaptıkları ve yapmaya devam ettikleri işler, antlaşma hüküm­lerine göre karara bağlandı. İngiliz Hükümeti 1923 Ağustos ayında IWCC yerine CWGC’yi (The Commonwealth War Gra­ves Commission/İngiliz Millet­ler Topluluğu Savaş Mezarları Komisyonu) kurdu. Bir önceki komisyonda başkanlık yapan C. E. Hughes bu komisyonun da üyesiydi ve Yarımada’da inşa olunan mezarlık ve anıtların kontrol müfettişi olarak görev­lendirilmişti.

    Askeri_Siyasi_Tarih_2
    Kilya Koyu’nda Gelibolu valisinin raporunda bahsettiği İngilizler tarafından oluklu galvanizli çinkodan kurulmuş barakalar görülmektedir.

    Lozan Antlaşması’nın 128-136. maddeleri, Türkiye ile İngiltere, Fransa ve İtalya arasında, bu topraklarda ölmüş sivil-askerlere ait mezarlık ve anıtların hukuki durumu ve yönetimine dair kararları içeriyordu. Bilhassa 129. ve 130. maddelerde, İngiliz ve ANZAC askerleri için yapılacak mezar­lık ve anıtlara dair özel durum­lar bulunuyordu.

    Askeri_Siyasi_Tarih_3
    Maydos (Eceabat) kasabasının kuzeye bakış istikametinde 1923 yılı görünüşü. (X işaretli yer Kilya Koyu girişi). Savaş zamanı harabeye dönen kasabada sonradan yapılan evler görülmektedir.

    Gelibolu Yarımadası üze­rinde İngiliz ve Fransızlar’ın devam ettirdikleri mezarlık ve anıt inşaatları; mübadele gereği gelen muhacirlerin iskanı; Lo­zan Antlaşması ile Çanakkale Boğazı’nın statüsünün değiş­mesi bölgeyi eskiye oranla çok daha önemli bir hâle getirmişti. Öncesinde bir sancak merkezi olan Gelibolu, 1923 Eylül’ünde Eceabat’ın (Maydos) da bağlı ol­duğu bir vilayet haline getirildi. Gelibolu vilayetine vali olarak da Ahmet Macit (Gören) Bey tayin edildi. Kasım ayında ise, İngiltere ve Fransa’nın önce­den beri devam eden ve bu defa Lozan Antlaşması hükümlerine göre sürdürdükleri mezarlık ve anıtların denetlenmesi ve bu konuda bir rapor hazırlanıp su­nulması için yine Ahmet Macit Bey görevlendirildi.

    Askeri_Siyasi_Tarih_4
    Maydos (Eceabat) kasabası, 1923 yılı. “X” işaretli yer Çanakkale şehri.

    Vali Ahmet Macit Bey, vilayet merkezi Gelibolu’dan yola çıka­rak Eceabat’a 2 kilometre mesa­fedeki Kilya Koyu’ndan itibaren sahili takiben Seddülbahir’e kadar olan bir inceleme gezisi yaptı. Sonrasında ise raporunu hazırladı ve 13 Kasım 1923’te Başbakan ve Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’ya arzetti.

    Askeri_Siyasi_Tarih_5
    Seddülbahir Köyü yakınında Gözcübaba Tepesi’nde İngilizler tarafından, 1915’te Gelibolu’daki kayıpları adına inşa olunan 33 metre yüksekliğindeki “Helles Anıtı” inşaatı bitme safhasında. Anıt 1924 yılında tamamlanarak açılmıştır.

    Başbakan İsmet Paşa, bu raporu 20 Kasım 1923’te ilgili Bakanlık ve kurumlar olan İçiş­leri Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’na birer kopya halinde ve özel talimatlar eşliğinde gönderdi. Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilen kopyanın üstya­zısına “Altları mavi kalemle çizilmiş olan kısımlar hakkında tahkikat yapılarak neticesinin bildirilmesini rica ederim” notu eklenmişti. Maliye Bakanlığı’na gönderilen kopyanın üst yazı­sında da “Gelibolu Valisi, rapo­runda Yarımada’nın muhtelif mahallerinde ve bilhassa harp sahalarında birçok demir parçaları, top enkazı gördüğün­den bahisle bunlar toplandığı takdirde mühim bir yekuna ulaşacağı ve satın almak iste­yene satılmasıyla Hazine’ye de gelir sağlanacağını bildirmek­tedir. Bilgi için arz olunur” notu vardı.

    Gelibolu Valisi Macit Bey, Çanakkale Muharebeleri’den 8 yıl sonra, Yarımada üzerinde İngiliz ve Fransız mezarlıkla­rının ve anıtlarının yükseldiği bir vakitte bu inceleme gezisini yapmış; yazdığı raporda göz­lemlerinin yanısıra duygu ve düşüncelerini aktarmıştır. Hem şehitleri anmak hem savaştan kalan hatıraları korumak ve an­mak yolunda, Lozan Antlaşması gereği askersiz hâle getirilmiş bölgenin durumuna dair bir ilk belge.  

    GELİBOLU YARIMADASI’NDA İNCELEMELER

    Geçilemeyen Çanakkale’de gelecek nesiller için bir rapor

    Vali Ahmet Macit (Gören) Bey’in ayrıntılı raporu, hem bölgenin hâli hazırdaki durumunu hem İngilizler’in faaliyetlerini hem de bundan sonra yapılması teklif edilenleri kapsıyordu. Rapor Başbakan İsmet Paşa’ya da gönderilecek; İsmet Paşa da rapordaki kimi satırların altını çizerek tahkikat yapılması talimatını verecekti.

    Gelibolu’dan yarı bozuk bir şoseyi takiben iki saatte (otomobil ile) Kilya mevkiine ulaştık. Burası ufak ve korunaklı bir koy olup, koyun içinde işgal zamanında İngilizler tarafın­dan oluklu galvanizli çinkodan adeta bir şehir inşa olunmuştur. Muhtelif şekil ve büyüklükteki bu barakaların sayısı tahminen 500 kadar vardır. O zaman [işgal zamanı] Kilya’da ve diğer yerlerde bulunan 4 bin İngiliz askeri bu barakalarda ikamet ederlermiş. Kilya’nın seçilmesinin sebebi, yu­karıda arzedildiği üzere korunaklı bir mevki olduğundan ve diğer yerlerde sahil arızalı ve denizden yüksek olduğu halde, burada düz ve alçak olduğundan dolayıdır. Zaten burası hem Maydos’a [Ece­abat], Kilitbahir’e ve Seddülba­hir’e hem de Akdeniz [Ege Denizi] sahilindeki meşhur Arıburnu’na giden şoselerin kavşak noktasıdır.

    İngilizler [Lozan Antlaşma­sı sonrası] Yarımada’yı tahliye ettikleri zaman bu barakalardan başka bazı yenecek şeyler, birkaç kamyon ve otomobil motoru ve motorbot ile bir hayli demir mal­zeme ve telefon, telgraf teli gibi muhtelif malzemeler bırakmışlar. Bunların tamamı Hilal-i Ahmer [Kızılay] tarafından satın alınmış­tır. Bundan dolayı burada Hilal-i Ahmer’den 3 kişilik bir heyet ve makine tamircileri ile bir miktar amele vardır. Bu heyet, mev­cut malzemeyi tespit etmekle meşguldür. Orada mı satacaklar, başka yere mi nakledecekler bilinmiyor ise de, bu barakalar sökülürken az çok hasara uğra­yacağı ve ağır eşyadan olması dolayısıyla nakli zor ve masraflı olacağı açıktır. Elimizde hazır bulunan bu barakalar bazı ufak değişikliklerle muhacir iskanına tahsis olunsa pek münasip olur.

    İngiliz mezarlıklarının inşaatına nezaret eden komisyonun ve in­şaat heyetinin merkezi de burası­dır. Bundan dolayı Kilya’daki bazı binalar hâlâ İngilizler tarafından işgal edilmektedir. Bu heyetler hakkında açıklama yapmalıyım:

    Birinci Heyet: İngiltere Harbiye Nezareti’ne mensup olup “Im­perial War Graves Commission” (İmparatorluk Savaş Mezarları Komisyonu) unvanını taşıyor. Yapılan işin yetkili müdürü, Yarbay rütbesini taşıyan Mister Hughes’tur. Bu zat Büyük Savaş’ta buralarda [Çanakkale Muhare­beleri’nde] yedeksubay olarak bulunmuştur. Beraberindeki­ler kayıt memuru ve teknisyen olarak 12 kişiden oluşmaktadır. Yarbay Hughes ile kimi arkadaş­ları Avustralyalı, kimisi de İngilizdir ve tamamı yedek subaydır. Def­nedilmiş cesetlerin büyük kısmı Avustralyalı imiş. İmparatorluk unvanı da bunu gösteriyor. Bunlar İngiliz İmparatorluğu nâmına inşaatın kontrolüne de memur­durlar.

    Askeri_Siyasi_Tarih_6
    Gelibolu Valisi Ahmet Macit Bey’in Çanakkale harp sahasında yaptığı inceleme gezisine dair hazırladığı 7 sayfalık raporun iki
    sayfası. (BCA, 534-37660- 151533-21)

    İkinci Heyet: Mister Malvil baş­kanlığındaki inşaat şirketidir. Bun­ların merkezi Londra’da Victoria Caddesi’ndeki “Sir John Rayne, Gallvey Ltd. Public Works Cont­ractors” genel inşaat müteahhit­liği şirketidir. Bu heyet tamamen İngilizdir. Mühendisleri, teknisyen­leri, katipleri olduğu gibi; yerliden ve farklı ülke vatandaşlarından ustalar, taşçılar, işçiler istihdam ediyorlar.

    Askeri_Siyasi_Tarih_7

    Muhtelif mezarlıklarda istih­dam edilip ülke isimleriyle tespit edilen amele: 203 Türk, 38 İngiliz, 39 İtalyan, 18 Müslüman İranlı, 79 Rum, 75 Ermeni, 28 Yugoslav, 76 Vrangel Ordusu’ndan geri kalan­lardan Rus, 13 Yunan, 8 Bulgar, 5 Fransız; olmak üzere [toplam] 582 kişidir.

    İnşa olunacak ve olunmakta olan mezarlıklar ve abideler 33 adettir. Görebildiğim abidelerin biri ve en büyüğü Seddülbahir’de ve ikincisi Arıburnu’ndadır. Bunlar şöyle piramit şeklinde olup Arıburnu’ndakinin yüksekliği 15 ve Seddülbahir’de yeni başlana­nınki 35 metre olacakmış. Etrafı duvar ile çevrili, bir kare şeklinde­ki arazinin merkezinde yapılmak­ta olup, ön tarafında defnedil­miş cesetlere ait mezartaşları bulunmaktadır.

    Seddülbahir’de ikisi kadim kale dışında, biri kale içinde üç adet Fransız mezarları ve dikilen ufak hatıra sütunları [anıt] gördüm.

    İngiliz mezarlarının inşaatına işgal esnasında, yani bundan 1.5 sene evvel başlanmış ve doğal olarak en hakim ve güzel mev­kiler seçilmiştir. Bu duruma göre Seddülbahir’de yapılmakta olan, Lozan Antlaşması’na bağlı harita­da Arıburnu’ndaki İngiliz mezarla­rını gösteren yerin dışında kalıyor. Bunun inşaına yeni başlanmış, henüz temelleri açılmaktadır.

    Mezarlıklardan 23’ü Arıbur­nu’nda, 4’ü Anafarta’da, 6’sı Seddülbahir’dedir. İngilizler, Çanakkale muharebelerinde ele geçiremedikleri ve ölüleri olmayan hâkim tepelere de geç­mişlerdir. Çanakkale Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı Osman Zâti Bey’e mezarlıkları gösteren planları takdim etmişler. Bu plan­lar Osman Zâti Bey’in nezdinde kalmıştır. Bu kişinin hâlen Anka­ra’da olduğu haber verildi. Bu­nunla birlikte Albay Hughes’tan, mezarların mevkiini gösteren krokiyi talep ettim, verecektir. Geldiğinde takdim kılınacaktır.

    Yapılan araştırmaya göre bu Albay Hughes, esasen mühendis olup İngiliz hükümetinden bu mezarlarla abidelerin inşaını 11 milyon İngiliz Lirası’na taahhüt etmiş; daha sonra işi yukarıda bahsedilen İngiliz inşaat şirketine devretmiş. Fakat İngiltere Harbiye Nezareti kendisini ve maiyetini bu inşaat işini kontrol heyeti olarak tayin ettiğinden, burada o sıfatla görev yapmaktadır. Yani resmen sorumlu ve resmî müteahhit sı­fatını taşıyan bir komisyon heyeti var.

    Dahiliye Vekâletine (İçişleri Bakanlığı) telgrafla arzettiğim gibi [İngiliz inşaat şirketinin] Kilya’dan Arıburnu’ndaki (otomobil ile 1.5 saat mesafede) inşaat mahalline hususi telefonları vardır ve işgal sırasında döşenmiştir. Kilya’da barakaların inşaı zamanında ya­pılmış elektrik tesisatı da vardır. Şimdi bir kısmında Hilal-i Ahmer memurlarının ve bir kısmında da İngiliz komisyonu heyetinin ikamet ettikleri barakahane, yazıhanelerinde bu elektriği kullanıyorlar. Albay Hughes, ika­metgahı ile yazıhanesine her gün İngiliz bayrağı ve geçende yapılan uyarımız üzerine Cuma günleri kendi bayrakları ile beraber Türk bayrağı çekmektedir.

    Kilya mevkii, Maydos’a oto­mobil ile 10 dakika mesafededir. Maydos kasabası en başında olduğu gibi şimdi de Eceabad kazasının merkezidir. Burası bombardımanda harap olmuş ise de sonradan Rumlar “Veni­zelos Evleri” diye anılan bir takım yeni binalar inşa etmişlerdir. Bu binalar şimdi terkedilmiş ve boş bir hâlde olduğundan muhacirler gelirse burada iskan olunacaktır. Galiba Venizelos vaktiyle bu ha­valideki Rumları’ kendine taraftar etmek için bu evleri yaptırmıştır. Hâlen hükümet daireleri de bu hanelerde yerleşmiştir.

    Maydos’tan sonra Kilitbahir’e geçildi. Otomobil ile yarım saat mesafededir. Eski kaleler ve askerî koğuşlar ile daireler boş; İngilizler tarafından tahrip olunan 28’lik büyük topların parçaları toprak tabyalarda melul ve mah­zun yatıyor. Yalnız Yıldız Tabya denilen tepedeki bir istihkamda 15’lik 6 adet topumuz sağlam kalmış. Orada Fransızlar varmış, bunları tahrip ettirmemişler. Kilit­bahir, sahilde bir burun oluşturup Çanakkale ile karşı karşıyadır ve Boğaz’ın en dar yeridir. Kayıkla yarım saatte karşıya geçilebilir.

    Askeri_Siyasi_Tarih_8
    Çanakkale Savaşı esnasında düşman donanmasının bombardımanı ile yıkılan tabyalar ve tahrip olmuş toplar.

    Buradan Seddülbahir’e hare­ket ettik. Evvela sahilden giden yol, daha sonra içeri girip az çok arızalı tepecikler ve düz yerler geçildikten sonra muharebe sa­halarına giriyor; 1.5 saatte Sed­dülbahir’e ulaştık. Burası Yarıma­da’nın yani Boğaz’ın son noktası olup muharebeler sırasında önce denizden düşman ateşine ve sonra bu bölgeye çıkan düşma­nın üzerine Anadolu yakasından yapılan bizim ateşimize tamamen maruz, açık bir hedef teşkil etti­ğinden taş taş üzerinde kalmaya­cak şekilde harap olmuş. Dağılan ahalisinin hepsi Müslüman olup geri alındıktan sonra tek tük gel­meye başlamışlar ise de yoksul olduklarından evlerini inşada zorluk çekmektedirler. Köy henüz tenha ve harap bir haldedir. Bu­rada yine Yunanlar’ın bıraktıkları 5- 10 haneyi yerlilere terketmek pek münasip olacaktır.

    Kadim ve büyük Seddülbahir Kalesi yaşanan tarihî olayları hatırlatıyor. Bu kale tahliye za­manına kadar Fransızlar’da kalıp yukarıda arz olunduğu üzere, ka­lenin iç meydanında denize nâzır bir mahalde Fransızlar 1915’te ölen askerleri için bir ufak hatıra sütunu [anıt] dikmişlerdir. Türkün Akdeniz’e kadim kapısı olan bu heybetli Seddülbahir Kalesi içindeki Fransız abidesinin kapı­sındaki mermer haç pek yersiz görünüyor ve hiç hoşa gitmiyor.

    Seddülbahir’de dış deniz tarafında bir iskele olup İngilizler buradaki abideyi inşa için Ilgar­dere’den denizyoluyla getirdik­leri taşları buradan dekovil ile taşıyorlar. Abide, mahalli sahile yakın bir tepededir. Taşları, Hilal-i Ahmer’den 4 bin liraya satın al­dıkları bir “lokomobil” ile taşıyor­lar. Geri dönerken İngilizler’in taş çıkardıkları Ilgardere’ye uğradım. Burası Maydos ile Gelibolu’nun ortasındadır. Ocak, sahile duvar gibi dimdik bir tepede bulun­maktadır. Yüksekliği 100 met­reyi aşkın olup, taşları iskeleye hem dekovil hem de teleferikle indiriyorlar. Bu dekovil hattının uzunluğu 560 metredir. Burada beyaz ve yumuşak iyi bir taş çıkıyor ve taşçı ustaları çalışıyor. Sabun kalıbı gibi düzgün şekilli olan bu büyük taşları mezarlıkla­rın duvarlarında ve abidelerinde kullanıyorlar. Bu taşocağı eskiden beri biliniyor. Hatta Gelibolu’daki Süleyman Paşa Camii bundan 30 sene evvel bu taşlarla yeniden inşa olunmuştur. İngilizler burada 2 seneye yakın zamandan beri taş çıkarıyorlarmış. Orman ve Evkaf Dairelerindeki bilgileri ve kayıtları topladığımdan, Taş Ocakları Nizamnamesi’ne göre inşaat şirketinden vergi talep edeceğiz ve alacağız.

    Askeri_Siyasi_Tarih_9
    Fransızlar tarafından Seddülbahir köyü girişinde, Çanakkale Boğazı’na nazır bir konumda ölen askerleri için yaptıkları mezarlıklardan birisi.

    Yarımada’nın muhtelif mahal­lerinde ve hele harp sahalarında birçok demir parçaları, top enkazı gördüm. Bunlar toplansa mühim bir yekuna ulaşır ve satın almak isteyenlere satılarak Hazine’ye de gelir sağlanır.

    Şurasını ilave etmeliyim ki Gelibolu Yarımadası’nın stratejik konum itibarıyla önemi, yüce cumhuriyetimizce hakettiği şekilde takdir edilmeye değerdir. Sahili gözetlemek için muhtelif mevkilerde karakollara ihtiyacı­mız vardır. Bunları telefonla birbi­rine bağlarız. Ve bu suretle gelip geçen gemileri gözetleyip kontrol edebiliriz. Bu konuda görüşlerimi ayrıca arzedeceğim. Bize geçen İmroz’un [Gökçeada] karşısında bulunan Sumatraki [Semadirek] Adası’nın Yunan arazisi olma­sı, Yarımada’daki gözetleme ve kontrol görevimizi zorunlu bir se­bep ve mecburiyet hâline getir­mektedir. Halbuki Seddülbahir’de kale muhafızı 3 asker neferi ile bizim 3 jandarmamızdan başka sahil boyunca İnöz’e [Enez] kadar gözetleme vasıtamız yoktur. Edir­ne vilayeti jandarmamızı azalttığı gibi, bendeniz Maydos kazası için polis gönderilmesini istediğimde Gelibolu’daki polis sayısını da azaltmıştır.

    Gelibolu Yarımadası, Lozan Antlaşması gereği tamamen askersiz bir duruma geçeceğin­den inzibat ve gözetleme vazifesi, emniyet, asayiş ve siyasi nok­tadan hep polis ve jandarmanın sorumluluğuna verileceğinden, inzibat kuvvetimiz arttırılacak yerde azaltılıp sınırlandırılmasın­daki mahzurlar Bakanlığın tak­dirine kalmış önemli konulardan olduğu arzedilir.

    13 Kasım 1923 Gelibolu Valisi Macid

    (Belge Referansı: BCA, 534-37660- 151533-21 / Orijinal belgedeki altı çizili satırlar, buraya da uygulanmıştır).  

    ÇOKYÖNLÜ BİR BÜROKRATIN ACI HAYATI

    Macit Bey ve trajedi

    Döneminin en başarılı yüksek memurlarından Macit Gören’in 1943’te İnönü’ye gönderdiği mektuptaki ifadeler; ülkemizde insana-emeğe değer verilmediğinin, hatta vefa duygusunun bile yokolduğunun yazılı kanıtı.

    Askeri_Siyasi_Tarih_Kutu

    Osmanlı Devleti idarî yapılanması içinde Edirne Vilayeti’ne bağlı sancak merkezi olan Gelibolu, 1923 Eylül’ünde dönem olarak gösterdi­ği ehemmiyet dolayısıyla (Gelibolu Yarımadasının işgal kuvvetlerinden tahliyesiyle geri alınması süreci, mübadil iskanı, Boğazlar’ın özel bir statüye bağlanması vb.) vilayet hâline getirilmişti. Gelibolu’nun vilayet olma serüveni 30 Mayıs 1926 tarihine kadar sürmüş ve bu tarihte çıkarılan kanunla Çanakkale’ye bağlı bir ilçe haline getirilmiştir. Yaklaşık 2.5 yıl vilayet olan Gelibolu’nun yalnızca iki valisi olmuştur; bunlardan ilki Ahmet Macit (Gören)’dir.

    Ahmet Macit Bey, Kaftancıba­şı Şevket Bey’in oğludur. 1871’de İstanbul’da doğdu. Mekteb-i Mülkiye mezunu olarak muhtelif kademelerde memuriyetlere tayin olundu. Mutasar­rıflık ve valilik görevlerinde bulunmuş tecrübeli bir idareciydi. 1923 Eylül ayında vilayet haline getirilen Gelibolu valiliğine bizzat Mustafa Kemal tarafından uygun bulundu. Mübadil iskanı, Lozan Antlaş­ması gereği işgal kuvvetlerinden teslim alınacak Gelibolu Yarı­madası ve birkaç seneden beri İngiliz ve Fransızların Çanakkale Muharebeleri’nde ölen asker­leri için inşa etmekte oldukları mezarlık ve abideler gereği, bölgenin önemi artmıştı.

    Ahmet Macit Bey’in valilik göre­vi 24 Haziran 1925 tarihine kadar devam etmiş, yerine ikinci vali olarak eski Foça Kaymakamı Arif Hikmet Bey tayin edilmiştir. 30 Haziran 1926 ta­rihli kararname ile Gelibolu vilayetten kazaya dönüştürülerek Çanakkale’ye bağlı bir ilçe haline getirildi.

    Ahmet Macit Bey Ankara’ya gide­rek bu defa İsmet Paşa kabinesinde Dahiliye Vekaleti Memurîn Müdir-i Umumisi (İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü) görevine tayin edil­di ve bu görevde iken 1930’da emekli oldu. Yazarlık ve edebi yönü kuvvetli olan Ahmet Macit Bey, bazı gazeteler­de köşe yazarlığı da yaptı. Üst düzey devlet memurluklarında bulunmuş bir kimse olarak Ahmet Macit Bey’in 2. Dünya Savaşı’nın tüm hızıyla devam ettiği 25 Haziran 1943’te Cumhur­başkanı İsmet İnönü’ye yazdığı ve Cumhurbaşkanlığınca Başbakan Şük­rü Saraçoğlu’na havale olunan yardım ve iş talep eden mektubunun içerik ve dili, içinde bulunduğu trajik durumu göstermektedir. Ahmet Macit Gören, 5 Nisan 1946’da vefat etti.  

  • Rauf Bey ve İsmet Paşa: Yıldızı hiç barışmayan ikili

    Millî Mücadele’nin başlangıcında önemli roller üstlenen Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa, kendilerine Anadolu hareketi güçlenince katılan İsmet Paşa’nın önemli mevkilere gelmesinden rahatsızdı. Gerginlik zaferden sonra da sürecek; Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey’le İsmet Paşa arasında yaşanan Lozan krizinde İsmet Paşa’yı destekleyecekti.

    Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Lozan Ant­laşması’nın 24 Temmuz 1923’te imzalanmasından sonra bir gün Rauf (Orbay) Bey ile Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın Çanka­ya’ya geldiklerini; Rauf Bey’in kendisine Ankara’ya dönmek üzere olan İsmet (İnönü) Paşa’y­la karşılaşamayacağını ve se­çim bölgesi olan Sivas’a gitmek istediğini söylediğini yazar. Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta anlattığı kadarıyla Rauf Bey’i bu fikrinden caydırmaya çalış­mış, ama başarılı olamayınca isteğini ancak Bakanlar Kurulu başkanlığından istifa etmesi hâlinde kabul edebileceğini söylemiştir. Bu konuda hatır­lanması gereken önemli nokta, Rauf Bey’in anılarında istifa fikrinin kendisine ait olduğu­nu yazmış olması ve bunun Ali Fuat Paşa’nın anılarında da böyle anlatılmasıdır. Sonuç olarak Rauf Bey, 29 Temmuz’da Ankara’dan Sivas’a doğru yola çıkacak, 4 Ağustos tarihinde de Bakanlar Kurulu başkanlığın­dan istifa edecektir.

    Ancak, Çankaya’da gerçek­leşen, tam tarihini kesin olarak bilemediğimiz ama 26 Tem­muz’da gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemel bu üçlü görüşmenin ilginç bir boyutu daha vardır. Nitekim Gazi Mus­tafa Kemal, aynı görüşmede Ali Fuat Paşa’nın da kendisine, “Se­nin, şimdi, apotrların (apôtre = havâri) kimlerdir; bunu anlaya­bilir miyiz?” biçiminde bir soru yönelttiğini anlatır. İlginç olan şu ki, Ali Fuat Paşa’nın soru­su yalnızca bir dışlanmışlık, sahnenin arkalarına itilmişlik duygusu dile getirmiyor; bir de İsmet Paşa’yla Rauf Bey arasın­daki gerginlikte Rauf Bey’den yana bir duruş sergiliyordu. Bu da bizce üzerinde biraz durul­ması gereken bir konudur.

    Rauf Bey ve İsmet Paşa
    Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanıyor. Masa başında imza atanlardan soldan üçüncü kişi, İsmet Paşa.

    Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Re­fet (Bele) Paşa gibi Millî Müca­dele’nin başlangıç aşamasında önemli roller üstlenmiş kişiler; o aşamada fazla bir başarı olasılığı görmeyen ve ancak 1920 başlarında, yani Anadolu hareketi iyice güçlendikten sonra kendilerine katılan İsmet Paşa’nın yükselip önemli mev­kilere gelmesinden rahatsız olmuşlardı. Ali Fuat Paşa, Batı Cephesi komutanlığını İsmet Paşa’ya devrettikten sonra hiçbir önemli askerî göreve gelmemiş; Refet Paşa ise 1. İnönü Savaşı’ndan sonra hep yönetsel görevlerde bulunmuştu. Ayrıca bu iki subay, İsmet Paşa’nın askerî yeteneksizliği konusun­da alıp yürüyen ve Ali İhsan Paşa’nın 1. Ordu komutanlığın­dan alınması sırasında subaylar arasında ayyuka çıkan olumsuz dedikodulara da kendilerini fazlaca kaptırmışlardı. Nitekim Refet Paşa, Ali İhsan Paşa’dan sonra kendisine önerilen 1. Ordu komutanlığını da İsmet Paşa’nın emri altında olmamak için reddetmişti. Bütün bun­lar, yakın arkadaşları olan ve Malta’dan döndükten bir süre sonra da Bakanlar Kurulu Baş­kanı olan Rauf Bey’in kulağına gidiyordu tabii.

    Alttan alta süren bu gergin­liklere, Anadolu zaferinden sonra bir boyut daha eklendiği görülüyor. Bu da Ankara Hü­kümeti’ni Lozan’da baş delege olarak kimin temsil edeceği meselesidir. Gazi Mustafa Kemal’e bakacak olursak, Rauf Bey bu göreve talipti. Rauf Bey ise anılarında, böyle bir talebi olmadığı gibi, görevin İsmet Paşa’ya verilmesini de kendi­sinin teklif ettiğini söyler. Öte yandan, hem kendi anılarından hem de Ali Fuat Paşa’nın anıla­rından TBMM çevrelerinde Lo­zan’a Rauf Bey’in gönderilmesi lehinde, ama ne kadar yoğun ol­duğunu bilemediğimiz bir eği­lim olduğu da anlaşılıyor. Hatta bu konudaki tartışmaların Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’yı tercih etmesi üzerine de sürdüğü iddia edilebilir; zira bir sohbetlerinde Kâzım Karabekir Paşa’nın İsmet Paşa’ya Lozan’a baş delege olarak bir asker gön­derilmesinin doğru olmayaca­ğını söylediğini İsmet Paşa’nın anılarından öğreniyoruz.

    resim_2024-08-24_004622464
    Rauf Bey (önde soldan ikinci) Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa ile birlikte, Eylül 1919.

    Anlaşılan o ki Rauf Bey, Lozan’a gitmek istemiştir. İçeriği Osmanlı Devleti açısın­dan gayet kötü, uygulanması ise daha da kötü olan Mondros Bırakışması gibi bir metne imza atmış olan adam sıfatıyla tarihe geçmek istememesini doğal kabul etmemiz gerekir. Ancak, sorun çözülüp Lozan’a İsmet Paşa’nın gitmesine karar verildikten sonra da Rauf Bey’in bu psikolojiden kurtulamamış olduğunu görüyoruz. Nitekim İsmet Paşa’yla Rauf Bey’in Lo­zan görüşmeleri sırasındaki ya­zışmalarına baktığımızda, Rauf Bey’in kendisine ve başında bulunduğu hükümete de olası bir başarıdan pay çıkartmaya çalıştığı izlenebilir. Bu hâl ba­zen öyle boyutlara varmıştır ki, genellikle duygularına hâkim olmayı bilen, soğukkanlı bir diplomat olan İsmet Paşa bile sinirlenmiş; amacını çok aşan telgraflar çekmiş ve bu du­rum kendisine Mustafa Kemal Paşa’nın çektiği bir telgrafta hatırlatılmıştır.

    resim_2024-08-24_004723767
    İsmet Paşa, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafta “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin” diyordu.

    Bir örnek olarak Lozan’da Yunanistan’dan istenmesi sözkonusu olan savaş tazmi­natı meselesine bakabiliriz. Ankara’nın, Yunan Ordusu’nun Ege’ye doğru çekilirken Batı Anadolu’da gösterdiği sertlik sonucunda ortaya çıkan zarar ve ziyanın tazmin edilmesini istemesi gayet haklıydı tabii. Ancak artık Büyük Britan­ya’dan maddi destek alama­yan, Anadolu’daki hezimetle birlikte iflas noktasına gelmiş bir Yunanistan vardı ve bu ülke Lozan’da yapılan mübadele ant­laşmasıyla 1.5 milyona yakın bir nüfus almayı kabul etmişti. Bu durumda İtilâf Devletleri araya girdiler ve İsmet Paşa’ya sözko­nusu tazminat yerine Osmanlı Devleti’nin 1915’te Bulgaristan’a bırakmış olduğu Karaağaç’ın Türkiye’ye verilmesini öner­diler. İsmet Paşa’nın hemen Ankara’ya ilettiği bu gerçekçi teklif, Rauf Bey’in başkanlığın­daki Ankara Hükümeti tara­fından kesinlikle reddedildi. Ayrıca Rauf Bey’in bunu İsmet Paşa’ya bildirdiği yanıtta, Yuna­nistan’ın verebilmesi mümkün olmayan bu parayı İstanbul’da­ki Yunan vatandaşlarının malları ile ve 1913 sınırını kabul ederek ödeyebileceği tarzın­da, yani hukuken hiç de kabul edilebilir olmayan çözümler öneriliyordu.

    resim_2024-08-24_004757381
    İsmet Paşa (soldan beşinci) Lozan görüşmeleri sırasında başka ülkelerin delegeleriyle birlikte. 21 Kasım 1922.

    Lozan’da zaten canını dişine takmış bir biçimde, deneyimli siyasetçilerle laf yarıştıran İs­met Paşa, bu tür telgraflaşma­lardan iyice bunalmış ve zehir zemberek telgraflar çekmiştir. Bir keresinde Ankara’daki Ba­kanlar Kurulu’nu barış sürecini hafife almakla suçlar. Dolaylı olarak “yeniden savaşa mı tutuşmak istediklerini” sorar. Başka bir sefer Lozan’dan ayrıl­maya hazır olduğunu, kendisine güvenilmiyorsa yerini Rauf Bey ve diğer Bakanların almasının daha iyi olabileceğini söyler. Bu mantığını, yaşanmakta olan süreci 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun 2. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’ndan yönetilmesine benzetmeye kadar vardırır. Lozan’ın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgraf da çok anlamlı­dır: “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin. 4-5 gündür çektiğim azabı tasavvur et. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana merbutiyetim bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şe­fim”. Zira Mustafa Kemal Paşa, iki taraf arasında mahirane bir hakemlik yapar gibi davranarak sonuçta İsmet Paşa’dan yana ağırlığını koymuştur.

    Rauf Bey’in yukarıda aktar­dığımız suçlamalardan çok ren­cide olduğunu biliyoruz. İsmet Paşa’yla karşılaşmak isteme­diği gibi antlaşmanın imzalan­masından sonra da Lozan’daki Türk heyetine pek heyecansız, kerhen yazıldığı her hâlinden belli olan bir tebrik telgrafı gön­dermiş, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’ta sert bir dille eleştirdiği gibi, Mondros Mütarekesi’nden başlayan kısa bir Millî Mücadele tarihi dersi vermiştir. Bu da tahmin edilebileceği gibi, İsmet Paşa’nın kırılmasına, hatta kızmasına neden olmuştur ki, bu da 4 ay sonra gerçekleşecek olan bir Halk Fırkası Meclis Grubu toplantısında, o zaman­lar başbakan olan Paşa’nın Rauf Bey’i, farklı bir konuya ilişkin olsa da, hırpalamaya çalışması­nı açıklar.

    resim_2024-08-24_004352169
    Lozan Barış Antlaşması’nı imzalayan İsmet Paşa’yı Ankara’ya dönüşünde karşılayanlar arasında Mustafa Kemal Paşa ve eşi Latife Hanım da vardı.