İçasya tarihinde toplulukların akışkanlığı, aynı zamanda onların kendilerini nasıl tanımladıklarıyla ortaya çıkar. Tanrı Dağları’nın batısında 16. yüzyıl ortalarına kadar varlığını sürdüren Cungarya sakinleri, tarihleri boyunca birçok isim (Oyrat-Cungar-Coros-Kalmuk) kullandı, farklı dinleri benimsedi. Etnik kökene dayalı “kimlik” kavramı, 16. yüzyıl öncesinde değişmez bir kalıp değildi.
Tanrı Dağları’nı herkes bilir. Ama bu dağların hemen kuzeyindeki Cungarya hakkında çok az şey biliriz. Cungarya adı, “sol kol” anlamına gelen Moğolca “cegün-ğar”dan gelir. İçasya tarihinde sık kullanılan sağ ve sol kol tabirleri, insanın veya halkın yüzünü nereye çevirdiğine göre değişik yönleri gösterir. “Cegün-ğar/Cungar” tabiri, Batı Moğollarının bir grubu için kullanılır; demek ki onlar da, bugün kullandığımız haritalarda görüldüğü gibi yüzlerini kuzeye doğru çevirerek yön belirlemişlerdir.
“Cegün-ğar” sol kol demekse de, bu tabirin tam olarak neyin yani hangi siyasi veya dinî teşekkülün sol kolu olduğuna dair farklı görüşler vardır. Ancak genel kanaat, 16. yüzyıl sonrası Moğol halkının “sol” kelimesini batı tarafındakiler anlamında kullandığıdır. Qing hanedanı tarafından mağlubiyete uğratıldıktan sonra (1759), Cungarların kurdukları devlet de yıkılmıştır. Belki kendileri kalmamıştır ama, bugün Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin kuzey kısmı için haritalarda hâlâ Cungarya adı kullanılır.
Cungarlar bu bölgede özellikle ticaret yolları güzergahında çok güçlü bir varlık gösterdi; bunlar Esen Taişi’ninde (#tarih sayı: 105) mensup olduğu Oyratlardan gelen bir gruptu. Çinggis Han ordularına karşı gelmeyerek onların hakimiyetini tanımaları, kendilerine özel bir konum sağladı. Reşîdüddin Fazlullāh-ı Hemedânî’nin Câmiʿu’t-tevârîh (1306 -1310) adlı eserinde anlatıldığı gibi Çinggislilerle dünürlük ilişkileri kurmuşlardı; özellikle İlhanlılarda birçok hatun ve komutan Oyratlardan geliyordu.
15. yüzyılda “Dört Oyrat” grubundan Çoroslar liderliği ele geçirdi. Zaman içinde bu gruplardan bazıları batıya, Volga bölgesine kadar uzanan sahaya göçetti; bu sırada komşuları olan Türk dilli halklar, onlardan “Kalmuk” diye bahsetmeye başladı.
Cungar bir kabile değil, siyasi bir oluşumun adı idi. Cungarların başındaki Çoros kabilesinin, mensup olduğu Oyrat grubu gibi gerek yaradılış efsaneleri gerek bazı isimler açısından Kadim Türklerden ve Uygurlardan izler taşıdıkları düşünülür. Muhtemelen onların kendilerinin Çinggis Han’dan değil de kardeşi Kasar’dan geldiklerini düşünmeleri de bu farklılığı gösteriyordu. Bu düşünce onlara her ne kadar “han” unvanı taşıma hakkını vermiyorsa da, kendilerine özgü daha farklı bir düzen kurmalarına yardımcı oluyordu.
Oyratlar-Cungarlar-Kalmuklar bir güç olarak ortaya çıktıkları zaman artık Budist olmuşlardı. Oysa ki ataları olarak gördükleri Oyrat Esen ve babası zamanında, aralarında kimilerinin Müslüman isimleri taşıdığını görürüz. Demek ki 16.-17. yüzyıllar, onların kimliğinde Budizmin önplana çıktığı zamanlardı. İçasya’da geniş bir bölgede hakimiyet kuran Cungarlar, zaman içinde izledikleri siyaset ile bütün komşuları ile çatışmaya girdi ve bu da onların sonunu getirdi. Hakim oldukları dönem coğrafyasına ait ayrıntılı bilgileri, kendilerine esir düşen İsveçli subay Renat’a yaptırdıkları haritaya borçluyuz.
Oyrat-Cungar-Çoros-Kalmuk gibi kavim/kabile isimlerinin oluşumu, bize İçasya’da 16. yüzyıla kadar hayvancılıkla uğraşan göçebe halkların sürekli bir dinamizm içinde bulunduklarını gösterir. Onun için de İçasya tarihinde çok isimle karşılaşırız. 16. yüzyıldan sonra ise Asya’da bölgesel imparatorlukların kurulması ile bu dinamizm ve hareketlilik sona erdi. Oradan oraya koşan insanların oluşturduğu göçebe kökenli siyasi yapılar ortadan kalkmaya, yerleşik olmaya ve artık aynı isim altında bilinmeye başladı. Bu nedenle 19. ve 20. yüzyıl araştırmacıları, gördükleri kabilelerin çok eskiden beri varolmuş olduklarını düşündü. Halbuki isimler 16. yüzyıl öncesine dayansa da, kabileler için birinden diğerine geçmek/kaymak artık eskisi gibi doğal değildi. Bizim bugün değişmediğini düşündüğümüz “etnisite” veya etnik kökene dayalı “kimlik” kavramı, 16. yüzyıl öncesinde değişmez bir kalıp değildi. Değişmeyen, coğrafya idi.
Türkiye’nin ilk caz grubu Sextet’in kurucusu İsmet Sıral (1927-1987), hem genç cazcılar hem de Erkin Koray gibi rock yıldızlarından Orhan Gencebay gibi arabeskçilere kadar birçok müzisyen için bir usta ve yol göstericiydi. ABD’de de hocalık yapan, 1987’deki trajik ölümünden önce bir müzik okulu kurmak için çaba gösteren bir ustanın öyküsü.
Hikayenin en sonundan başlayalım. İsmet Sıral 8 Ekim 1987 tarihinde Marmaris’in -o zamanlar turizmden payını henüz bugünkü kadar almamış olan- İçmeler köyündeki evinde kendini yerde duran halıya sardı. Öncesinde halıyı benzinle ıslatmıştı. Kibriti çakıp halıyı ateşe verdiğinde 61 yaşına girmesine 3 ay 10 gün vardı.
İsmet Sıral, vokalde Lamia, gitarda Özdemir Erdoğan, kontrbasta Günnur Perin ve davulda Turhan Eteke’den kurulu grubuyla.
Şimdi filmi biraz geri saralım. 1962’de Sıral 35 yaşındayken, hakkında esprili bir dille yazılmış bir gazete haberi şöyle diyordu: “Cazdaki ustalığı kadar dalgınlığı ile de meşhurdur. Yeni evine taşındığı günün akşamı, dalgınlıkla eski evine gidip yatağa uzandığı, ancak evin hanımı yarı çıplak içeriye girdikten sonra aklının başına geldiği rivayet edilir. Sıral öğleden sonraları Taksim-Harbiye arasında bir-iki tur yapmadan edemez. 35 yaşındadır. Ayda, yılda bir, evde kalmış kızlardan aşk mektubu aldığını da ayrıca söylemektedir”.
Oysa o yıl aynı zamanda doğum günü de olan 18 Ocak günü Oya Nayman ile evlenecek, aldığı bir teklif üzerine Ayten Alpman’ın solistliğini yaptığı grubuyla İsveç’e giderek evliliğine yedinci ayında son verecekti.
1969’da bir Taksim-Harbiye turu esnasında, gündüz vakti bir gece kulübüne girmişti İsmet Sıral. İçeride, 20’lerinin başlarındaki gençlerden oluşan bir müzik grubu prova yapıyordu: Moğollar. Kurulalı henüz 1 yıl olmuş, kendi imkanlarıyla büyük bir Anadolu turnesine çıkmışlar; bazen konser verilebilecek bir yazlık sinemanın bile olmadığı kasabalarda çalmışlardı. “Anadolu pop” adını verdikleri yeni bir tarzı yaratmanın peşindeydiler.
Takım elbisesi içinde Sıral, bu “yeni yetme hippi” gençleri bir köşede dikkatle dinledikten sonra yanlarına gidip şöyle demişti: “Çok güzel! Ama size biraz ‘swing’ lazım”. Grup üyeleri merakla sormuşlardı: “O nedir abi?” “Yani” demişti, “kazanlar kaynamalı, tekerlekler dönmeli. Çalarken gözünüzün önüne bunu getirin, ‘swing’i bulursunuz. Ayrıca bir ‘sound’ yaratmalısınız. Çalarken üzerinizde bir ses kubbesi oluşmalı. İşte o sizin ‘sound’unuzdur.” Sıral’ın yanından eksik olmayan iki şey varmış. İlki, bir diyapazon. Müzisyen arkadaşlarını ziyaret edeceği zaman kapılarını çalmak için diyapozonu kullanır, kapı açıldığında aleti kulaklarına doğru uzatıp; “Hayattaki amacınız mutlak ‘lâ’yı bulmak olsun. Ve bir de ‘lâ’nın içindeki diğer ‘lâ’ları duymaya çalışın” dermiş.
Sıral’ın yanındaki ikinci nesneyse flütüymüş. Her an en olmayacak, akla gelmeyecek yerde bunu çıkarıp çalabiliyormuş. Mesela yine o meşhur Taksim-Harbiye turları sırasında, kaldırımda oturmuş müşterisini beklerken fırçasıyla ritim tutan bir boyacı çocuk görürse, yoldan gelip-geçenlere aldırmadan flütünü çalarak çocuğa eşlik etmeye başlar; merakla etraflarında toplanan kalabalığa mini konserler verirlermiş.
Ayten Alpman’ın vokalde yer aldığı kadrosuyla İsmet Sıral Orkestrası ’60’lı yıllarda İsveç’in caz kulüplerinde büyük ilgi görmüştü.
Sadece insanlara değil, ses çıkaran her şeye, tüm canlı ve cansız varlıklara eşlik edermiş İsmet Sıral. Yerde duran teneke kutuların üzerine düşen yağmur damlalarına ya da bir dere kenarında vraklayan kurbağalara, kuşlara, rüzgarda sallanan ağaçlara…
En sondan başladık, ardından aralara daldık. Şimdi hikayeyi en başından alalım.
1927’de İstanbul Fatih’te doğdu İsmet Sıral. İlkokulu, mahallesinde okudu. Ortaokula ise ailesiyle taşındıkları Ankara’da başladı. 1944’te 17 yaşındayken liseyi bırakmaya karar verdi. Güç-bela bulunan 78 devirli taş plaklardan, Amerika’nın Sesi Radyosu’nun yayınlarından cazı keşfetti. Ankara’da Riyaset-i Cumhur Bandosu’nun kadrolu saksafoncusu İlhami Hayri Bey’den ders almaya başladı. 2 yıl geçtikten sonra askerlik kapıyı çaldı. O günün koşullarında tam 3 yıl askerlik yapacaktı. Ancak kendisi açısından olabilecek en iyi yere gönderilmiş, Harbiye Orduevi Orkestrası’na alınmıştı. Yıllar sonra katıldığı bir radyo programında anlattığına göre, askerliği boyunca her gün 5-6 saat saksafon çalışmış, akşamları da orduevinde sahneye çıkmıştı.
1950’li yıllarda İsmet Sıral magazin basınının kayıtsız kalamadığı bir isimdi.
Askerlik sonrası, dönemin tanınmış-önemli caz müzisyenleriyle, Muvaffak Falay, Cüneyt Sermet, Hırant Lüsikyan, Müfit Kiper, Arto Haçaturyan gibi isimlerle kesişti yolu. 1953’te Cüneyt Sermet ile birlikte Sextet adlı caz grubunu kurdu. Bugün bakıldığında, Türkiye’nin ilk caz grubu olarak kabul ediliyor Sextet. Elbette öncesinde de “caz” adı altında müzik yapan gruplar vardı; ancak bunlar genel olarak eğlence ve dans müziği çalıyordu. Bu bakımdan Sextet, dönemin dünyadaki güncel caz anlayışı doğrultusunda müzik yapan ilk Türk grubu olarak kabul edildi. İsmet Sıral tenor saksafondaydı. Cüneyt Sermet’se kontrbasta. Piyanoda Nejat Candeli, trompette Zekai Aydın, alto saksafonda Celal Bozsoy ve davulda Yalçın Oral vardı. 1 yıl kadar sonra bu grubun yerini 9 kişilik İsmet Sıral Orkestrası alacaktı. Taksim Belediye Gazinosu’nun yanısıra, İstanbul Radyosu’nun da aranan grubuydu bu orkestra. Solist olarak Sevinç Tevs’in de katılımıyla büyük ilgi gören konserler dizisi başlamıştı.
1954 ortalarında ABD’nin ünlü müzik dergisi Metronome’un editörleri, İstanbul-Nişantaşı’ndan postaya verilmiş ilginç bir mektupla karşılaştı. Mektup İsmet Sıral Orkestrası’ndan ve İstanbul’daki caz ortamından bahsediyordu. Mektubu kaleme alan Sabri Şatır’dı. 1930 doğumlu Şatır, Robert Kolej’in ardından eğitim için ABD’ye gitmiş; 1951’de yurda döndükten sonra ticarete atılmış, tam bir opera ve caz tutkunuydu. Birkaç ay sonra dergiden bir cevap aldı. Metronome, İstanbul’da böyle bir caz grubu olmasından çok etkilenmiş, mümkünse plaklarını göndermesini istemişti.
1953’ten itibaren kurduğu topluluklarla İstanbul kulüplerinin aranan ismi olan İsmet Sıral (sağda) ve arkadaşları bir konser öncesinde.
Grubun plağı yoktu. İşin tuhaf tarafı, Özdemir Erdoğan’dan Erol Büyükburç’a, Esin Afşar’a kadar sayısız ismin kayıtlarında yer almış olan İsmet Sıral, hayatının sonuna kadar kendi adına tek bir plak bile çıkarmayacaktı. Muhtemelen, müziğin her defasında tek seferlik olarak çıktığını ve tekrarının anlamlı olmadığını düşündüğü için… Ama dergiye yollamak için bir kayıt yaptılar. Stüdyo olarak İstanbul Radyosu’nu kullanmışlardı. “Nucy”, “No Name” ve “Longin” adlarında üç parçayı ABD’ye yolladılar. Besteler Arif Mardin’in imzasını taşıyordu ve dünyanın dörtbir yanından yollanan caz kayıtlarının banttan dinletildiği Dünya Caz Festivali’nde İstanbul’dan gelen örnekler olarak çalındılar.
1962-66 yılları arasını İskandinav ülkelerinde çalışan İsmet Sıral, İsveç günlerinde
‘60’lara gelindiğinde Sıral yurtdışına açılmaya karar verdi. 1962-66 arasında İskandinav ülkelerinde çalıştı. Gazeteler İsveç’te Türk melodilerini kullanarak çaldığı “Türk cazı”nın büyük ilgi gördüğünü yazıyordu. 70’lerle birlikte, yolu kendisinden sonraki nesille kesişmeye başlamıştı. Bir yanda Moğollar, Erkin Koray gibi dönemin rock müzisyenleri, diğer yanda ise yeni bir dalga olarak yükselmeye başlayan arabesk. Orhan Gencebay, Vedat Yıldırımbora, Özer Şenay gibi isimler; onların prodüksiyonlarında çalan kemancılar, klarnetçiler, ritimciler; İsmet Sıral herkes için bir usta, derviş ve çok şey öğrenebilecekleri bir isimdi.
O dönem verdiği söyleşilerde Sıral, gençlere bilgilerini aktarmaya çalıştığını söylüyordu. En çok anlatmak istediği şey, “melodi” diye bir şey olmadığıydı. Esas olan ritimdi. Seslerin içindeki diğer sesleri duymak gerekiyordu. Yeni dönem “underground” müzisyenler arasındaysa en çok Erkin Koray’ı beğeniyordu Sıral. Ona göre Koray’ın tek bir kusuru vardı: Fazla sinirliydi!
1978’de İsmet Sıral “bir hava değişikliği ihtiyacı” gerekçesiyle New York’a gitmeye karar verdi. O sıralarda saksafon ve flütün yanına yeni bir gözağrısı eklenmişti. Sıral, ünlü neyzen Aka Gündüz Kutbay’dan ders almaya başlamış, bir yandan da tasavvufa merak salmıştı. New York’ta eski dostu Don Chery ile biraraya geldiler. 50’li yıllardan beri tanışıyorlardı. Türkiye’ye geldiğinde birlikte saatlerce çalmışlardı. Chery, Sıral’ın birikiminin farkındaydı ve onu dönemin en aykırı müzik okulu olan Creative Music Studio’ya götürdü. İsmet Sıral artık Karl Berger, Ingrid Sertso, Lee Konitz, Nana Vasconcelos, Ed Blackwell, Trilok Gurtu, Mike Richmond, Marilyn Crispell, Steve Gorn gibi bugün caz sahnesinin mühim isimleri arasına girmiş genç yeteneklerin hocasıydı.
Creative Music Studio, tamamen alternatif bir sistemde çalışıyordu. Klasik öğretmen-öğrenci ilişkisinin olmadığı, birlikte saatlerce çalınarak ders yapılan, eğitimin usta-çırak ilişkisiyle verildiği bir müzik okuluydu. İsmet Sıral aradığı ortamı bulmuştu. Okuldaki 2 yıl kendisi için müthiş geçecek ve kafasında yepyeni fikirlerle Türkiye’ye dönecekti.
1955 yılında, Dünya Caz Festivali’nde çalınmak üzere İstanbul Radyosu’nda kayıt yaptıkları günlerde İsmet Sıral, Arif Mardin ve Hırant Lüsikyan.
1980’de döner dönmez, bir arazi aldığı Marmaris’e yerleşti. Kararını vermişti. Burada büyük bir müzik okulu açacak, dünyanın dörtbir yanından davet ettiği “ustalar” ve “çıraklar”la birlikte Türkiye’de yepyeni bir müzik kültürü oluşturacaktı. Ama olmadı; zira para gerekiyordu. Elindeki para arazinin inşaata uygun hâle getirilmesi, ardından temelin atılması için bile yetmemişti. Türkiye 12 Eylül sonrası bambaşka bir atmosferde sessizliğe bürünmüşken, böylesi bir iş için para koyacak, ortak ya da sponsor olacak birilerini bulmak da mümkün görünmüyordu. Ütülü takımlarını giydi İsmet Sıral; resmî dairelerin, devlet kurumlarının, sponsor olabilecek şirketlerin kapısını çaldı; her defasında eli boş döndü. Bu arada Marmaris’te turizm yükseliyor, arazisini satın almak isteyenler sürekli kapısını aşındırıyordu. Mafya da işe dahil olmuş, arazisini satması için baskı yapmaya başlamıştı. Bir süre sonra sağlığı bozulan Sıral, birkaç kez hastaneye yatırıldı. Aynı zamanda psikolojik olarak da çöküşe girmişti. Birkaç başarısız intihar girişimi oldu. Hem parasızlığa hem de mafyanın baskılarına dayanamayıp araziyi elden çıkarmaya karar verdi.
İsmet Sıral Orkestrası, uzun yıllar boyunca bir okul gibi çalıştı. Birçok tanınmış müzisyen kariyerlerine ilk adımı Sıral’ın yanında attı. Ayten Alpman’ın yanısıra “Calipso Kralı”Metin Ersoy da bunlardan biriydi.
Yazımızın başında aktardığımız ölümünün ardından, hiç de büyük haberler çıkmadı basında. Hatta kısa sürede ismi unutuldu, kendisinden bahsedilmez oldu. Ta ki 2003’e kadar. Sıral’ın uzun yıllar birlikte çalıştığı caz şarkıcısı Ali Kayral’ın oğlu ve çocukluğunda İsmet abisiyle çok zaman geçirmiş olan Dost Kip, bir belgesel yapmak için Sıral’ın hikayesinin peşine düştü. Sıral’ın bir zamanlar ders verdiği Creative Music Studio’ya ve o okuldan yolu geçmiş dünyanın ünlü cazcılarına başvurdu. Türkiye’de artık adından bahsedilmiyordu ama, İsmet Sıral adı dünyanın en tanınmış cazcılarının telefonlarının, kapılarının açılmasına sebep oluyordu. Charlie Haden, Trilok Gurtu ya da Nana Vasconcelos gibi isimler ondan neler öğrendiklerini heyecanla anlatıyordu. Hatta bazıları, İsmet Sıral’ın kendilerine öğrettiği geleneksel Anadolu müziklerini hâlen çalabilecek kadar iyi hatırlıyordu!
Sıral, Doğu ile Batı arasında hiç sıkışmadı. Türkiye’de karşılaştığı insanlara Batı’yı, Batı’da karşılaştığı insanlara da Türkiye’yi anlatıp-öğreten ilginç bir sanatçı olarak tüm şaşırtıcılığıyla orada öylece durdu; duruyor.
Çatışmaların yeniden başladığı 1963’ten Türkiye’nin harekat düzenlediği Temmuz 1974’e kadar büyük bir kaosun yaşandığı Kıbrıs’ta hayat, özellikle Türkler için çok zordu. Binlercesi yerinden yurdundan edilmiş, birçoğu yakınlarını kaybetmişti. Barış Manço’nun böyle bir iklimdeki 1971 turnesi, Kıbrıslı Türkler için büyük moral kaynağı olacaktı.
Kıbrıs Türk gazeteleri 6 Ekim 1971 günü birkaç gündür merakla takip edilen sürecin neticesini okurlarına şöyle duyuruyordu: “Aranan deve bulundu”. “16 Ekim’de havayoluyla Kıbrıs’a gelmesi beklenen Türkiye’nin en popüler folk ses sanatçısı Barış Manço’yu şanına layık karşılayabilmek için deve bulma çalışmalarını tüm hızıyla sürdüren organizatörler” sonunda amaçlarına ulaşmışlardı. Develer, Kıbrıs’ın güneyindeki Larnaka kentine bağlı Sinagrasi köyündeydi. Konser organizatörü Türker Vehbi, sırtlarına binip taşıma kabiliyetlerini bizzat test ettikten sonra, Rum çiftçiyle üç deve kiralamak üzere el sıkışmıştı. Şimdi sırada, hayvanları kamyona yükleyip başkent Lefkoşa’ya taşımak vardı.
1971 öncesi hadiseler
Barış Manço’yu (1943-1999) develerle karşılama fikri, Türker Vehbi’nin aklına Kıbrıslı Türkle- rin Bayrak Radyosu’nda müzik programları yapan arkadaşı Hüseyin Kanatlı’yla sohbet ederken gelmişti. Kanatlı’nın çok dinlenen radyo programında seçilen haftanın plağı 16 haftadır değişmiyordu: Barış Manço – Moğollar’ın son 45’liği: “İşte Hendek İşte Deve”. Organizatör Vehbi, “Barış Manço’yu deveye bindirip Lefkoşa sokaklarında dolaştırsak mı?” demişti arkadaşına.
Aslında 1971’in o günlerinde Kıbrıs, bu tarz neşeli haberlerin 1. sayfadan verileceği kadar sakin bir yer değildi. Türkiye, Yunanistan ve Britanya’nın katılımıyla imzalanan anlaşmalarla 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin çok uzun ömürlü olamayacağı neredeyse herkesin ortak fikriydi. 1960’ta Kıbrıs bağımsızlığını kazanmıştı. Türklerle Rumların ortak yönetime geldiği Kıbrıs Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanlığı koltuğunda Başpikopos Makarios oturuyordu. Kuruluş anlaşmalarına göre Cumhurbaşkanlığı Muavinliği görevinde de bir Türk’ün bulunması gerekiyordu, Kıbrıs Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük de bu koltuğa seçilmişti. Cumhurbaşkanlığı görevini bir Rum üstlenecek olsa da Türk cumhurbaşkanı yardımcısının veto hakkı vardı. Kağıt üzerinde güzel bir anlaşmaydı. İki toplum uzlaşarak, kendi ülkelerini kendileri yönetebilirdi artık. Ancak işler hiç yolunda gitmemişti ve düzeleceğine dair belirti de yoktu.
Yeni cumhuriyetin ilk 3 yılı, çekişmeler olsa da çatışmasız geçirildi. Ancak derinde tarihten gelen ve aşılması kolay olmayan sorunlar vardı. 1955’te sömürge yönetimine karşı EOKA örgütüyle direnişe geçen Rum toplumunun hayali “Enosis” yani “Yunanistan ile birleşme” idi. Nüfus olarak azınlıkta olan Türkler ise Enosis’in karşısına “Taksim” fikriyle çıkmışlardı. Yani, “Ada’yı ikiye bölelim, herkes kendi yoluna gitsin”. Bu sebeple, 1960’da kurulan ortak cumhuriyet, Kıbrıslı kimliğinde birleşmeyi başaramayan iki toplumun da içine sinmemişti. İçine sinmeyenlerin başını ise “Osmanlı artığı bir azınlık” olarak gördükleri Türklerle devletin yönetimini eşit olarak paylaşmak istemeyen Rum egemenleri çekiyordu.
1963’te, tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen toplumlararası çatışmalar, ortak cumhuriyetin en azından bu hâliyle yürütülemeyeceğinin ilk işareti oldu. Başkent Lefkoşa’da bulunan çare, kenti Türk ve Rum bölgesi olarak ikiye bölmekti. Şehrin ortasında dikenli teller, barikatlar inşa edildi ve meşhur Yeşil Hat harita üzerinde çizildi. Olayların tüm şiddetiyle sürdüğü 1964’ten itibaren kitlesel göç başladı, karışık yaşanan köyler ve mahalleler ayrıştı. Özellikle Kıbrıslı Türkler sadece Türklerin yaşadığı ayrı bölgelerde toplanmak zorunda kaldılar. 1967’de, ortak cumhuriyetin yedinci yılında yerinden ayrılarak başka bölgelere yerleşmek zorunda kalan Kıbrıslı Türklerin sayısı 25 bini bulmuştu. 1964’te yaşananların ardından Dr. Fazıl Küçük resmî olarak Cumhurbaşkanı Muavini olsa da, Türkler Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminden çekilerek kendi içine kapanmış, Kıbrıs Türk toplumu denetim altında tuttuğu bölgelerde Geçici Türk Yönetimi ilan etmişti. Yeşil Hat’ın çizilmesinin ardından Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri de iki toplumun çatışmasını engellemek için bugün halen devam eden görevlerini yerine getirmek üzere Ada’ya yerleşmişti.
Kıbrıslı Türklerin Bayrak Radyosu’nda müzik programları hazırlayıp sunan Hüseyin Kanatlı, Barış Manço’yla söyleşi yapıyor.
Grivas faktörü
Organizatörlerin Barış Manço’yu karşılamak için deve aradığı o günlerde Kıbrıs’ta başka bir endişe hâkimdi. Manço’nun geleceğini müjdeleyen Türkçe gazetelerin birinci sayfasındaki bir başka haber, 1967’de Türkiye’nin diplomatik baskılarıyla Ada’yı terketmek zorunda kalan EOKA kurucularından Yeoryos Grivas’ın Kıbrıs’a geri döndüğünden bahsediyordu.
Barış Manço Lefkoşa’daki Türk bölgesine geçiş noktası olan Ledra Palas barikatından kalacağı otele deve sırtında götürülüyor.
1898 Kıbrıs doğumlu Grivas, 1919’da Anadolu’ya çıkan Yunan Ordusu’nda asteğmendi. Sakarya Meydan Muharebesi’ne katılmış, sonraki yıl Büyük Taarruz’a ve yenilgiye de bizzat tanık olmuştu. Fanatik bir milliyetçi ve Yunan Solculara karşı Nazilerle işbirliği yapabilecek seviyede bir anti komünistti. 1955-60 arasında EOKA’nın kuruluşunu organize etmiş, Kıbrıs’taki İngiliz sömürge yönetimine karşı savaşmıştı ama 1960’ta bağımsız bir cumhuriyet kurulmasını da hazmedememişti. Enosis fikrinde ortaklaşsalar da Rum Solcularla birlikte hareket eden ve Bağlantısızlar Hareketi’ni destekleyen Cumhurbaşkanı Makarios’un hasmıydı.
İngiliz gazeteleri başta olmak üzere Avrupa basını Grivas’ın yeniden faaliyete geçerek Kıbrıs’ı bir içsavaşa sürükleyebileceğini yazıyordu. ABD basınındaysa Kıbrıs’ta yükselen komünizm tehdidinden, Akdeniz’de yeni bir “Küba belası”nın ortaya çıkabileceği endişesinden söz ediliyordu. O sırada “anavatanlar” Yunanistan ve Türkiye de siyasi açıdan çalkantı içerisindeydi. Atina’da Albaylar Cuntası işbaşındaydı; Türkiye’deyse 12 Mart 1971’de verilen askerî muhtıra sonucu Başbakan Süleyman Demirel istifa etmişti. Sıkıyönetim koşullarının hâkim olduğu her iki ülkede de büyük bir “Solcu avı” sürüyordu.
Moğollar ve turne
Barış Manço 1971’e hızlı bir giriş yapmıştı. O yıl Fransa’da büyük başarı elde ederek plak anlaşmaları imzalayan Moğollar ile bir araya geldiklerini açıkladılar. Moğollar’ın soliste, Manço’nun da gruba ihtiyacı vardı. Fransa’daki plak anlaşmalarını birlikte değerlendirebilirlerdi. Ancak önce bir Anadolu turnesi yapıp biraz para kazanmaya karar verdiler. Turne, 12 Mart iklimindeki saldırılar ve baskılar sebebiyle istenildiği gibi gitmedi. Ayrıca aralarında çeşitli anlaşmazlıklar da yaşanıyordu. Ayrıca hem Moğollar’ın hem de Manço’nun daha önemli bir başka sorunu vardı: Askerlik yapmamışlardı ve sık sık polis tarafından alıkonuluyorlardı. Sonunda Moğollar, çareyi tekrar Fransa’ya dönmekte buldu. O sırada birlikte yaptıkları iki 45’lik “Binboğanın Kızı” ve “İşte Hendek İşte Deve” listelerde fırtına gibi esiyordu ve Manço hemen kurduğu 10 kişilik kalabalık yeni grubuyla Kıbrıs’tan gelen turne teklifine “evet” dedi.
Uluslararası kamuoyu Manço’nun turnesi sırasında Kıbrıs’a döndüğü söylenen faşist Rum örgütü EOKA-B’nin lideri Grivas’ın darbe yapıp içsavaş çıkarmasından endişe duyuyordu. Endişelerin haklı olduğu kısa süre sonra ortaya çıkacaktı.
19 Ekim 1971’e gelindiğinde, Lefkoşa’nın Türk ve Rum kesimleri arasında geçişlerin sağlandığı kontrol noktalarından biri olan Ledra Palas barikatının hemen dibindeki Taksim Sahası’nda, yere çökmüş bekleyen üç deve ve etrafında meraklı bir kalabalık vardı. Taksim Sahası aslında bir futbol alanıydı. Rumların Enosis mücadelesine “Taksim” fikriyle karşılık veren Türkler bu sloganı o kadar sahiplenmişti ki sinema salonlarına, futbol statlarına, hatta bazen çocuklarına bile bu adı verir olmuşlardı. Kıbrıslı Türk futbol takımlarından Çetinkaya, maçlarını bu sahada oynarken, 1964’te çizilen Yeşil Hat sahanın üzerinden geçmiş; bu spor alanı futbol ve çatışmanın içiçe geçtiği sembolik bir mekana dönüşüvermişti.
Kalabalık ve şaşkınlık
O gün Lefkoşa’da kimsenin beklemediği sahneler yaşanıyordu. Barış Manço’nun Kıbrıs’a geleceğini haber alan Kıbrıslı Türkler, Ada’nın dört bir yanından başkente akmaya başlamıştı. Gerginliğin had safhada olduğu; çatışmaların yeniden başlayacağı; Grivas’ın Kıbrıs’a döndüğü haberlerinin gündemi belirlediği; şehirlerarası yolculuk yapmanın epey zor ve tehlikeli olduğu bir devirde Lefkoşa’da 15 binin üzerinde insan toplanmıştı.
Hem Rum Millî Muhafız Ordusu hem de BM Barış Gücü, olan biteni şaşkınlık ve tedirginlikle izliyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Akşam saatleri gelip gün batarken kalabalığın sabrı tükenmiş “Barış, Barış” diye tempo tutulmaya başlanmıştı. BM Barış Gücü yetkilileri “barış”ın manasını öğrenince işi hayra yormadılar. Bunun Türkiye’den gelecek bir müzisyenin ismi olduğuna inanmakta güçlük çektiler. Hava kararırken tedbir olarak bir ara elektriği keserek Türk bölgesini karanlığa gömmeyi bile denediler.
Sonunda Barış Manço’yu taşıyan uçak Rumların denetimindeki Lefkoşa Uluslararası Havalimanı’na indi. Rum polisi havalimanında bekleyen kalabalığı zaptetmekte çok zorlanıyordu. Hızla pasaport işlemleri görüldü ve Barış Manço ile ekibi araçlarla Türk tarafına geçecekleri Ledra Palas barikatına ulaştılar. O andan itibaren işler iyice çığırından çıkacaktı. Devasa kalabalık Barış Manço’nun etrafını sarınca organizasyon ekibi bir ara insanların arasında Manço’yu kaybetti. Sonunda tekrar kendisine ulaşıp birlikte develerin yanına gittiklerinde yeni bir sorun çıktı. Barış Manço “Ben hayatımda deveye binmedim, istemem” diyordu. Önce bu develeri bulmak için harcanan çaba anlatılarak ikna edilmeye çalışıldı. Sonrasında ikna çabasından vazgeçildi ve kalabalık Manço’yu kucaklayarak zorla devenin üzerine oturtuverdi. Ancak sorunlar bitmedi. Şimdi de develer yattıkları yerden kalkmamakta direniyordu. Bakıcıları ellerindeki sopayla vurarak epey bir canlarını yakınca inatlarından vazgeçtiler. Ve böylece ekibin kalacağı Saray Otel’e doğru yürüyüş başladı.
Kıbrıs turnesi için Barış Manço’yla 11 konser için anlaşma yapılmıştı ama yoğun ilgi nedeniyle sürekli yeni konser ilave ediliyordu. Turne bittiğinde konser sayısı 18’e ulaşmıştı.
Diplomatik kriz
Normal şartlarda hafif tempolu bir yürüyüşle bile 15 dakikayı aşmayacak yol, 1 saatte katedi-lebildi. Otele varıldığında yeni bir problem çıktı; develer şimdi de çökmemekte direniyordu. Üstelik sahiplerinin indirdiği tüm sopa darbelerine karşın bu defa çok kararlıydılar. Sonunda iş kestirmeden çözüldü. Birkaç kişi uzanıp Manço’yu aşağıya çekti. Şaşkınlık içindeki sanatçıyı omuzlarda otel lobisine taşıyan kalabalık otelin kapısına öyle bir yüklenmişti ki giriş katındaki bütün camlar tuzla buz oldu.
Kıbrıs Türk gazetelerinden Bozkurt’ta 9 Ekim 1971’de yayımlanan ilan.
Manço’nun deveyle karşılanıp oteline götürülmesi Kıbrıs Türk toplumu lideri, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Muavini Dr. Fazıl Küçük’ü çileden çıkarmıştı. Zira aynı saatlerde Küçük’ün Danimarkalı diplomatlarla önemli bir yemeği vardı. Konutunda bi raraya geldikleri sırada, BM yetkilerinden gelen telefonlar, kesilen elektrikler ve ardından yaşanan büyük gürültü, görüşmenin başlayamadan bitmesiyle sonuçlanmış; Danimarkalı yetkililer toplantıyı bırakıp Küçük’ün konutundan dışarıda olan biteni seyretmeyi tercih etmişlerdi. Dr. Küçük organizatörlere “Başımıza bir de bu Barış Manço işini çıkardınız; sizinle sonra konuşacağız” diye bir sitem notu göndermişti. İlk gün böylece sona erdi.
Ertesi gün organizatörler, Barış Manço ve ekipten 3 kişiyle birlikte Dr. Küçük’ e bir nezaket ziyareti yaparak gönlünü aldılar. Sonrasında, 10 gün boyunca fırtına gibi geçecek konserler dizisi başladı. Kıbrıslı Türklerin Bayrak Radyosu tüm bu süreyi neredeyse tamamen Barış Manço’ya ayırarak, deyim yerindeyse Barış Manço Özel Yayını’na geçmişti. Önceden toplam 11 konser için anlaşma yapılmıştı; ancak ilgi öylesine büyüktü ki sürekli yeni konser ilave ediliyordu. Turne bittiğinde konser sayısı 18’e ulaşmıştı.
Rum kesiminde karışıklık
Kıbrıs’ta Barış Manço rüzgarı eserken Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimi arasında diplomatik gerginlik gitgide yükseliyordu. Rum basını Grivas’ın Kıbrıs’ta olup olmadığını tartışıyordu. Avrupa gazetelerine bakılırsa haber doğruydu ve Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı Grivas’ın öncülüğünde örgütlenen EOKA-B’nin bir darbe girişiminde bulunması, Rumların önce kendi içlerinde, ardından Türklerle kavgaya tutuşması an meselesiydi. Kıbrıs Türk basınında tüm bu haberler, bazen Barış Manço’nun turnesiyle ilgili haberlerle eşit büyüklükte yanyana yer alıyordu. Rum basınında ise çok daha gergin bir hava vardı. Aynı zamanda dinî lider olan Cumhurbaşkanı Makarios, bir ayini yönetmek için bir kiliseye girdiği anda aniden semtteki tüm elektrikler kesilmiş, silahlı muhafızlar bir suikast olabileceği korkusuyla Makarios’un etrafını sararak elektrikler tekrar gelene dek yarım saat boyunca elleri tetikte beklemişti. Rum toplumu içten içe kaynıyordu. 27 Ekim’e gelindiğinde Barış Manço’nun “büyük arzu üzerine” eklenen son iki konserini vereceği duyurulurken, manşetlerde gene Grivas vardı. Kıbrıs’ta olduğu artık kesinleşmişti, çünkü kendi imzasını taşıyan bir bildiriyle Ada’da olduğunu bizzat açıklıyor ve Rum halkını “EOKA-B saflarında Enosis mücadelesi”ne davet ediyordu. 29 Ekim tarihli gazetelerse Barış Manço’nun Ada’dan ayrıldığını ve son olarak Kıbrıslı Türk bir çiftin nikah törenine davetli olarak katılıp bir de şarkı söylediğini yazıyordu. Türkiye basınında yer alan Lefkoşa mahreçli haberler ise turnenin başarısından söz ederken, Manço’nun Ada’dan ayrılmadan önce Kıbrıs ile ilgili bir plak yapma sözü verdiğinden bahsediyordu.
Rum saldırıları nedeniyle bir okula sığınan Kıbrıslı Türk kadın, çocuk ve yaşlılar. (TUNCA ÖRSES ARŞİVİ)
15 Temmuz 1974 darbesi
Kıbrıs’ta, uluslararası kamuoyunun öngördüğü darbe, bu hadiselerden 3 yıl kadar sonra, 15 Temmuz 1974 günü yaşandı. Cumhurbaşkanı Makarios İngiliz üssüne sığınıp oradan Malta’ya kaçarken, Rumlar Makarios yanlıları ve Solcular ile EOKA’cı darbeciler olarak iki safa ayrılıp çatışmaya tutuştular. 5 gün sonra Türkiye, 20 Temmuz sabahı Kıbrıs’a asker çıkararak duruma müdahale etti. Grivas bütün bunları göremedi; çünkü 27 Ocak 1974’te saklandığı evde kalp krizi geçirerek 76 yaşında hayata veda etmişti. Barış Manço’ysa Kıbrıs’la ilgili plak yapma sözünü dolaylı olarak 1979’da yerine getirdi. 1971’deki unutulmaz turnede dinleyip öğrendiği, 1900’lerin başında ölen Kıbrıslı yarı efsane bir karakterden yola çıkarak “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” şarkısını yaptı. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, herkesin ister bakkala ister meyhaneye olan borcunu kendisi adına veresiye defterine yazdırmasını dert etmeyip hepsini ödediği için fakir öldüğü anlatılan bir halk hikayesi kahramanıydı. 1982’de Türkiye’deki ve Kıbrıs’taki gazeteler, Barış Manço’nun Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’ya ait olduğu rivayet edilen mezarı tekrar yaptırdığı haberini de verecekti.
Barış Manço 80’lerin başında Kıbrıs’ı yeniden ziyaret ettiğinde artık ne bir zamanlar uçaktan indiği Lefkoşa Uluslararası Havalimanı vardı ne geçmesi gereken bir barikat ne de binmek zorunda bırakıldığı develer. Havalimanı 20 Temmuz 1974 sabahı Türk jetleri tarafından bombalanınca kullanılamaz hâle gelmişti. Ledra Barikatı, 1974’ten 2003’e kadar çok özel durumlar dışında geçişe kapalı kaldı. 2003’te Türk tarafının aldığı ani bir kararla açılınca, sınırın iki yanında diğer tarafı görmek isteyenler saatlerce bekleyecekleri uzun kuyruklar oluşturdular. Bir zamanlar 3 devenin gün boyunca Manço’yu beklediği, ikiye bölünmüş Taksim Saha-sı’nın statüsüyse halen zaman zaman alevlenen bir tartışma konusu. 20 Temmuz 1974’ün 49. yılında ise Kıbrıs Sorunu’ nun akıbeti henüz belirsiz.
Rum faşistlerinin 15 Temmuz 1974’te yaptığı darbeden beş gün sonra Türkiye Kıbrıs’a asker çıkararak duruma müdahale etti. 14 Ağustos’taki ikinci harekatın ardından Ada’nın yüzde 37’si Türk kontrolüne geçecekti.