Etiket: moda

  • 20.yüzyıl başlarında Moda:İstanbul karşısındaki merkez

    20.yüzyıl başlarında Moda:İstanbul karşısındaki merkez

    Kadıköy’ün sahil semtlerinden Moda, İstanbul’un karşı yakasındaki en önemli yerleşimdi. Esas olarak köşklerden-konutlardan, ibadethane ve okullardan oluşan semt; çokkültürlü dokusu, plajı ve hayat tarzı ile farklılaşıyordu. Gerek tarihî Pervititch haritaları gerekse yakın tarih araştırmacılarının referans kitapları, semtin yakın geçmişini günümüze taşıyor.

    Okullarda, orta öğrenim yıllarında gördüğümüz tarih derslerinde savaş sonrası yapılmış antlaşmaların maddeleri kafamıza kakılırdı da, hiçbir öğretmenin aklından çatısı altında bulunduğumuz okulun tarihini anlatmak geçmezdi. 6 yılımı geçirdiğim Saint-Joseph’in köklü sayılabilecek tarihine, okul döneminden çok sonra kendi çabalarımla ve merakımla sokuldum. Lisenin son iki yılında öğrencisi olduğum Ankara Atatürk Lisesi’nin oldukça özgün yapısının mimarının Bruno Taut olduğu bilgisine ise 20 yıl sonra eriştim. Düşünmüşümdür: Okulun öğretmenleri adını duymuş muydu? Mezun öğren­cilerden kaçının tasası olmuştu o bilgi?

    Konuya dönüyorsam, Saint-Joseph üzerine yıllar önce yazdığım denememe bir uzantı getirmek için. Kadıköy ve Moda tarihine yoğunlaşan amatör tarihçiler (burada lütfen herhangi bir küçümseyici vurgu aranmasın), internet ortamında değerli katkılar yapıyor; bunlar­dan kimileri zaman içinde kitap hâline de geliyor, gelecektir.

    Kagit-Uzerinde-1
    Kadıköy ilçesini haritalayan 15 paftadan, Küçük Moda’nın bulunduğu 2 no’lu Pervititch paftası, 1939. Pervititch haritaları, Türkiye Sigortacılar Daire-i Merkeziyesi tarafından evlerini sigortalatmak isteyenler için sigorta bedelinin hesaplanabilmesi amacıyla topograf Jacques Pervititch’e yaptırılan 60×84 ölçüsündeki detaylı haritalardır.

    Arif Atılgan’ın “blog”u ve kitapları örnek. 2015’te Saint- Joseph lisesi ve çevresi hakkında görsel malzeme destekli yaptığı çalışmaya ben yeni ulaştım. 35 yıl önce yazdığım Saint-Joseph metnimde ne okulun hemen altındaki arazide yer alan manas­tırdan ne de Alman kampından sözetmediysem, varlıklarını bil­mediğim içindi. Küçük Moda’nın Pervititch paftasında bölgenin iç dağılımı apaçık gözler önüne seriliyor.

    Arif Atılgan’dan geniş bir alıntı yapmak istiyorum; meraklı takipçiler “atilganblog.blogspot. com” adresine başvurabilir fazlası için:

    “Moda İskelesinin Kalamış ta­rafında kalan eski Moda Plajının üst tarafı Küçük Moda olarak bilinirdi. Bunun sebebi, buradaki denize çıkıntı yapan burunun Moda Burnunun içinde küçük bir burun olması dolayısıyladır. 1900’lü yılların başında Küçük Modanın üst tarafında 1895 yılında son şeklini almış olan Saint Joseph Okulu bulunmak­tadır. Onu, eski adıyla Yoğurtçu Park Cad. yeni adıyla Dr. Esat Işık Caddesinin sınırının alt tarafında bir manastır ve manastırın altında Şifa Hastanesinin bulunduğu Şifa Sokağı izlemektedir. Manastır Karmelit Rahibelerinin manastırı idi. Şifa Hastanesi, o yıllarda Yeldeğirmeni’nde açılan Dame De Sion Okulunun şubesini inşa ederek eğitim veren Oblates de L’assomption rahibelerinin Kadıköy’e gelme sebebi olan has­tanedir. Saint Joseph Okulunun denize doğru olan tarafında ise bahçelik alanlar vardır… Eski Moda Plajının hemen üstünde Moda Mektebi Sokakta ise Mıkhitarist Papaz Okulu bu­lunmaktadır. Mıkhitarist Papaz Okulu Katolik Ermeni mezhebi­ne aittir. Sokak bu okul sebebiy­le Mektep Sokak adını almıştır. Moda Plajının bulunduğu küçük koy ise henüz ağırlıklı olarak İngilizlerin denize girdiği temiz bir kıyıdır. Plajın üstünde küçük bir bahçe göze çarpmaktadır.

    1900’lü yılların ortalarına doğru Küçük Moda da az da olsa değişiklikler olmuştur. Saint Joseph Okulunun denize doğru olan tarafındaki Karmelit manastırının altındaki alan Almanlar tarafından kiralanmış ve kamp yeri olarak kullanıl­maktadır. Alman gençlerinin disiplinli kamp yaptığı bu alan 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanlar tarafından terk edilmiştir. 1930’lu yılların Pervititch Haritalarında Alman Kampının sahilinde Kolejin İskelesi gözükmektedir. Bu iskeleye yanaşan teknelerdeki kömürler, dik kayalıklardaki rayların üzerinde çalışan dekovil hattı ile Saint Joseph’e çıkarılmaktadır. Loranda ailesinin arazisi ise aileye sonradan giren kişiler olması sebebiyle Frankenstein ailesinin olmuştur. (…) 1950’li yıllardan sonra Karmelit Manastırının yerine Maarif Koleji gelmiş, rahibeler Kızıltoprak tarafına gönderilmişlerdir. Maarif Koleji 1976 yılında Kadıköy Anadolu Lisesi adını almıştır. Alman Kampının bulunduğu alan ise spor alanlarına dönmüştür.”

    Kagit-Uzerinde-2
    Eski bir İstanbul kartpostalında Saint- Joseph Lisesi, 20. yüzyılın başları.

    Eşinirken ve sıçrarken, benzeri bağlamda bir röportaja Gazete Duvar arşivinde rastla­dım: Berker Döner imzalı, “Bir Modalı Levanten: Mösyö Mario Vanocore” son derece değerli ve etkileyici bir belge; yazarın Öyle Bir İstanbul kitabında şimdi. Yalnızca taşıdığı portrenin yakıcı boyutları nedeniyle değil, Moda’nın yakın dönem tarihi açı­sından da ufuk açıcı bir röportaj bu. Bir ucu, Saint-Joseph Lisesinin geçmişine de uzanıyor, ürperi­yorum: Baba ve oğul Vanocore’yi görmüş ve tanımış olmalıyım -bir geniş alıntı da buradan:

    “1940’da Moda’da doğan Mario Vanocore, bir zamanların levanten Moda semtinin son üyelerinden. 1900’lü yılların başında, büyükbabası Antonio Vanocore ailesiyle birlikte Napoli’den İstanbul’a göç etmiş. O yıllarda Kadıköy’ün en aristokrat semti olmakla ünlü Moda, semte yerleşen levanten ailelerin Batılı hayat tarzıyla biçimlenmiş. Vanocore Ailesi de İstanbul’a gelir gelmez, hiç te­reddüt etmeden Moda’ya yerleş­miş. Büyükbabasından dinlediği o yılları şöyle anımsıyor Mösyö Mario: ‘İstanbul’un en varlıklı ve nüfuzlu levanten aileleri Moda’da yaşardı; İngiliz Whittall Ailesi bunların başında gelirdi. Vitol Çıkmazı Sokak (günü­müzde Belkıs Dilligil Sokak) bu aileden kalma bir isimdir. Küçük Moda’da geniş arazilerin sahibi Lorando Ailesi, sonrasında La Fontain, Tubini, Frankenstein ve Frederiçi aileleri de ünlüdür. Bu ailelerin Mühürdar, Moda Burnu, Küçük Moda’da geniş arazileri, görkemli köşkleri vardı. Son de­rece kültürlü ve varlıklı Modalı Levantenlerin semte hakimiyeti cumhuriyetin ilk dönemine kadar sürdü. Onun dışında bizim gibi orta halli levanten aileler de vardı. Vanocore, Corinthio, matbaacı Zelich ailesi, Kuntze, Perpinyani, Novotni, Raad, Mikonio Ailesi ortahalli levanten ailelerdendi. Bizler az önce sözünü ettiğim o büyük ailelerin yanında çalışırdık. Büyükbabam Antonio Vanocore, Whittall Ailesi’nin kotrasında kaptandı. Hayatını kaptanlıkla kazanırdı. Vanocore Ailesi, o yıllarda Muratbey Sokak’ta Bakkal Ali Bey’in evinde oturuyormuş. 1945 yılında, çok tanıdık bir sebeple, ‘Almanya’dan oğlum geliyor. Bundan sonra bu evde oturacak’ denilerek apar topar evden çıkarılmış. Evsiz kalan aileye, yardım elini Notre Dame de L’Assomption Kilisesi uzat­mış. Geçim sıkıntısının üstüne yersiz yurtsuzluk da eklenince, iyice perişan olan aile, kilisenin teklifini kabul etmiş. Babam 1930’lu yıllarda Joseph’te ma­rangozluk yapıyordu. O yıllarda kaçak olarak çalışıyordu. Bir levantenin Türkiye’de çalışması yasaktı. Evden de çıkarılınca mecbur kaldık, Notre Dame de L’Assomption Kilisesi’nin başrahibi ile görüştük. Katolik bir ailenin sokakta kalmasına müsaade etmeyeceklerini düşündük. Yanılmamışız! Ağabey Sokak’ta kiliseye ait iki katlı bir bina vardı, ‘orada oturabilirsiniz’ dediler. Tek şartları vardı; babam kilisenin zangocu olacaktı. Böylece babam 1945 yılında kilisede çalışmaya başladı. Bu zor günleri atlatabil­mek için ailecek babama yardım ettik. 1950 senesinde Adnan Menderes iktidara gelince bir kanun çıkardı. Türk vatandaşı olmayanlar Türkiye’de çalışa­bilir ama vergi ödemek şartıyla! Babam Bastiyano Vanocore bu kanunla çok rahatladı. Vergisini ödediği marangozluk mesleğine de devam etti. 1984 senesine kadar Saint Joseph Lisesi’nin marangozluğunu yaptı.”

    Kagit-Uzerinde-4
    Goebbels’in heyetiyle göründüğü 14 Nisan 1939 tarihli Cumhuriyet gazetesi kupürü.

    Son yıllarda, böylesi kay­naklarla, kaynak-metinlerle her karşılaşışımda, içimde belgesel-kurmaca karışımı katır filmler çekmeye hevesli bir sinemacı kıpırdıyor.

    İnsanlarla insanlar, bir o kadar da mekanlarla mekanlar arasında köprüler kuran, zaman tünellerinde dolaşacak yapımlar. Kurmaca, böyle durumlarda gerçeğin tamamlayıcısı olur; farklı tabakalar arasındaki boşlukları gerçeksi (vraisemb­lable) hamlelerle doldurur. Bir defasında Goering’in bavul ve sandıkları üzerinden ucu açık ve bulanık kalmış bir İstanbul hi­kayesinden yola çıkmıştım. Açık uçlardan biri de Goebbels’in 13 Nisan 1939’da İstanbul Moda’da, Teutonia Kulüp’te yediği akşam yemeğine bağlanabilir. Heyetiyle bir fotoğrafı yer almış basınımız­da. Alman kampını ziyaret etmiş miydi? Bu olası ziyarete ilişkin tozlu bir rafta sırasını bekleyen kayıtlar var mıdır?

    Kamera arkasındaki göz, bakış bu tür ayrıntılar arasında mekik dokuyabilir. Bunun en düzgün yolu haritalara büyüteç­le bakmaktan geçiyor sanırım. Kadıköy’ün derin tarihçisi Müfid Ekdal, doyumsuz tadlarla donattığı Kapalı Hayat Kutusu- Kadıköy Konakları’nda Şifa semtine şöyle girer:

    Kagit-Uzerinde-3
    Şifa Sokağı’nda Karmelit manastırı. Kapalı Hayat Kutusu- Kadıköy Konakları, Müfid Ekdal.

    “Anadolu Lisesi’nin bugün bulunduğu yerde Saint Joseph Lisesiyle komşu duvarı olan büyük bir arazi içinde bir rahibe manastırı (…), manastırın bahçesinin bittiği yerde denize kadar uzanan çam ve kavak ağaçlarıyla dolu çok büyük bir arazi vardı. Bu arazi II. Dünya Savaşından önce İstanbul’daki Alman kolonisi tarafından ki­ralanarak yalnızca Almanların faydalandığı son derece mü­kemmel bir dinlenme kompleksi inşa edilmişti. Türklerin ne denizden ne karadan yakının­dan bile geçemediği bu kampta Alman gençleri askeri bir disip­linle yetiştirilir, her türlü sporu en iyi şekilde yapabilmeleri için adeta zorla çalıştırılırdı. (…) Savaşın sonuna doğru Türkiye Almanya’ya savaş ilan edince Türk toprağı üzerine kurulmuş bu küçük Alman kolonisi de Türkiye’yi terketmek zorunda kaldı.”

    Ekdal, daha sonra kampın arazisine Coni Brindizi’nin göz-kulak olduğunu, kızı Elizabet’in Kadıköy’ün en güzel kızı olduğunu (ve Orhan Boran’la kısa süren bir evlilik yaptığını) aktardıktan sonra, baba-kızın bilinmeyen nedenlerle Vatikan tarafından aforoz edildikleri bilgisini veriyor!

    Kameranın arkasına gi­recek gözün sahibi, Vatikan arşivlerinden gerekçeyi bulup getirmeli.

  • Yeni bir nesle yeni gardrop: 60’lar modasına ‘mini’ devrim

    2.Dünya Savaşı’nın dehşetini yeni yeni üzerinden atan bir neslin genç kadınları değişimin peşindeydi. Mary Quant, mini etekten tayta, düz ayakkabılardan suya dayanıklı rimele, hayatlarının kontrolünü kendi ellerine almak isteyen bu neslin üniformalarını tasarladı. 13 Nisan’da öldüğünde 60’lar modasında estirdiği değişim rüzgarı hâlâ etkisini koruyordu.

    Londra’yı sallayan 60’lar “gençlik depremi”nin soundtrack’ini Beatles yazdıysa, kostüm tasarımcısı da Mary Quant’tı. Genellikle söy­lendiği gibi mini eteğin mucidi değildi belki -André Courrèges de aynı dönemde etek boylarını yu­karı çekmişti- ama, onun elinde bu devrimci kıyafet, savaş sonrası karneye bağlanmış bir hayatın çıkışında kadın özgürleşmesinin, eğlencenin, cüretkarlığın, aslına bakılırsa topyekun yeni bir haya­tın sembolü hâline gelmişti.

    O dönemin kadınları hayatla­rının, kariyerlerinin, doğurgan­lıklarının kontrolünü ellerine alan ilk nesildi. Bu yeni nesil, 2. Dünya Savaşı’nın dehşetini taşıyan bir tarihten kopmak, ebeveynlerinden farklı seçimler yapmak istiyordu. Quant, çığ gibi yaklaşmakta olan değişim ar­zusunu içgüdüsel olarak sezmiş; bu yeni tavrın yeni bir gardroba ihtiyaç duyacağını isabetli şekil­de öngörmüştü. Sonuç, zama­nın ruhuna toz yutturarak onu peşinden sürükleyen, bugün bile moda anlayışımızı şekillendiren tasarımlar olacaktı.

    resim_2024-08-25_171649387
    Giderek kısalan etekler ve alçalan topuklarla 60’ların özgürleşen kadınlarının ihtiyaçlarına uyumlu yeni bir gardrop tasarlayan Mary Quant.

    Barbara Mary Quant, 1930’da Londra’nın güneyinde iki öğretmenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1953’te Goldsmit­hs’in illüstrasyon bölümünden mezun oldu; sonraki 1 yılını bir şapkacıda çalışarak geçirdi ama bundan nefret etti. “Bir düşes gibi görünmekle ilgilenmiyordum” diyordu. Bir avuç kadının birkaç saatliğine takıp kenara atacağı şapkalar için günlerini harca­mak onu heyecanlandırmıyordu. Birilerinin, kendisi ve arkadaşları gibi kadınları işe yetişmek için otobüsün arkasından koşarken ayaklarına dolaşacak eteklerden kurtarması gerekiyordu. Mini etek ve altında rengarenk opak taytlar, evin dışında bir hayatın ve beraberinde getireceği sonsuz olasılıkların aksesuarı olarak düşünülmüştü. Bu genç kadın­ları çanta taşıma yükünden azat etmek için, kıyafetlerinin her yanına cepler eklemişti. Bütün gün çalışıp, bütün gece dans edebilmeleri için ayakkabıların topuklarını alçaltmıştı.

    Moda yazarı Ernestine Carter “doğru zamanda, doğru yerde, doğru yetenekle doğmak pek az kişiye nasip olur” demiş ve son dönemde bu şansa mazhar olan modacıları “Chanel, Dior ve Quant” olarak saymıştı. Mary Quant’ın 1955’te King’s Road’daki ilk mağazası Bazaar’ı açışı, Coco Chanel’in savaş sonrası Paris’teki mağazasını yeniden açmasıyla hemen hemen aynı tarihlere denk geliyordu. Her ikisi de Dior’un “New Look”unun başını çektiği yüksek modanın dışarıda bıraktığı genç-bağımsız kadınla­rı giydirmeye talipti. Quant arala­rındaki farkı “benim Chanel’den daha güzel bacaklarım vardı” diyerek özetleyecekti.

    Brigitte Bardot, Audrey Hep­burn, Twiggy, Beatles, Rolling Stones gibi ikonları giydirmeye başlayan Bazaar, kısa sürede 1960’lar Londrası’nın en canlı çekim merkezlerinden biri hâline geldi. Kıyafetleri ucuz değildi belki ama, çalışan bir kadın için ulaşılabilir fiyatlardaydı. Bunun da etkisiyle müşterilerin oluş­turduğu kuyruklar uzarken, şemsiyelerini vitrine vurarak bu “ahlaksız” kıyafetleri protesto eden melon şapkalı İngiliz be­yefendilerin sayısı da artıyordu. Quant’ın estirdiği rüzgar herkesi çarpmıştı.

    resim_2024-08-25_171653558
    Quant, 60’lar modasında neşeli bir özgürlüğün, rahatlığın ve çocuksuluğun sembolüydü.

    Ancak işin ticari kısmı, tasa­rımları yapmakla bitmiyordu. 1961’de toptan satışa başlayan, 2 yıl sonra da Amerikalı peraken­deci JC Penney danışmanlığında kurduğu Ginger Group ile kitlesel pazara açılan Quant, bir süre sonra asıl para kazanabileceği alanın “yeni nesil kadınlar için yeni bir yüz” tasarlamaktan geç­tiğini farketti. 1966’da kozmetik ürünlerini mücevher kutusu­na benzeyen ambalajlarından çıkarıp papatya logolu suluboya tüplerine koyarak kozmetik seri­sini başlattı. Kadınları gözyaşına, tere ve yağmura karşı başka bir zırhla donatan suya dayanıklı maskarası, serinin en çok ilgi çeken ürünü olmuştu. Getirdiği tüm yeniliklerde olduğu gibi burada da kadınların sınırları çi­zilmiş bir alanda hareket etmesi gerektiği fikrine meydan okuyor, bunun yerine insanlara ken­dileri olabilmeleri için alan açıyordu. Ağlamak da buna dahildi…

    resim_2024-08-25_171658699
    Bu tavır, kadınların sokak eylemlerinde savunacağı güçlü bir etki yaratmıştı

    Bazaar 1969’da kapandı­ğında, dünyanın dörtbir yanın­daki gardroplarda 7 milyon Quant etiketi vardı. Kozmetik ürünleri de 70’lerde ortadan kayboldu. Tâ ki 1984’te Japonya’da canlan­dırılıp, 90’larda yeniden Batı’ya ihraç edilmeye başlanana kadar… Japonya, Quant için mantıklı bir pazardı. Onun, ilhamını “asla büyümek istemeyen bir çocuk”­tan alan tasarımları, Japonya’nın kadınlar için ergenlik öncesi çocuksuluğu yücelten kültürüyle bir şekilde örtüşmüştü. Geriye dönüp baktığımızda, bir oyuncak bebeğinkine benzeyen Vidal Sas­soon imzalı saç kesiminden kısa plili etekler, beyaz çoraplar ve rugan ayakkabılarıyla 8 yaşında bir çocuğun okul üniformasını andıran kıyafetlerine; Quant’ın tasarımlarında çok genç bir kızın cinselleştirilmiş bir izdüşümünü görmek bugün bize rahatsız edici geliyor. Ancak belki de 1950’le­rin ağır, kasvetli havasını ancak gençliği ve tazeliği öne çıkaran bu yaklaşım dağıtabilirdi. Bu bakım­dan 1973’te Londra Müzesi’nde açılan ilk retrospektif sergisinde, ziyaretçilerin Quant’ın yarat­tığı değişimi görebilmeleri için 50’lerin kıyafetlerine ayrılmış karanlık bir oda kurulacaktı.

    2019’da Victoria ve Albert Müzesi’nde açılan yaşamboyu retrospektif sergisi için ise Qu­ant, halka açık bir çağrı yayımla­mış; kıyafetleri sahiplerinin eski fotoğrafları ve kişisel hikayele­riyle birlikte sergilemişti. Mini eteklerin, dizaltı çizmelerin ve dar süveterlerin henüz “skandal” sayıldığı bir dönemde bu kıyafet­leri giymenin ne demek olduğu­nu anlatan kadınların hikayeleri, Quant devriminin özeti gibiydi.

    V&A Müzesi onun ölümünün ardından “Quant’ın modaya katkısını abartmak mümkün değil. O, 1960’ların modasında neşeli bir özgürlüğün temsilcisi olarak genç kadınlar için yeni bir rol model ortaya koydu. Bugünün modası onun öncü vizyonuna çok şey borçlu” derken sonuna kadar haklıydı.