Tarihimizde yaşamöykülerini, değerlerini doğru öğrenemediğimiz kimlikler çoktur. Ancak Pîrî Reis’in başına gelenler ve sonrasında tamamen unutulması; üstelik “Muhteşem” sanına “Kanunî” (yasa koyan) sanı da eklenmiş bir egemen tarafından idam ettirilmesi; bugün bile kimi okul kitaplarında “vefat etti” denmesi başlı başına bir meseledir.
Zamanının çok ilerisinde çalışmalar yapmış Pîrî Reis… “Muhteşem” sanına “Kanunî” (yasa koyan) sanı da eklenmiş bir egemen tarafından idam ettirilmiş! Süleyman Kanunî’nin buyruğuyla boynu vurulan Pîrî Reis’le ilgili bakabildiğim ortaöğretim okulları sosyal bilgiler ve tarih ders kitaplarımız; bu meşhur Türk denizcisi üzerine yalan-yanlış bilgilerle doludur. Evliya Çelebi Seyahatname’si, Kâtip Çelebi Cihannüma’sı gibi bir kültür kaynağı olan Kitâb-ı Bahriye adlı yapıtının Atatürk’ün girişimiyle Türk Tarih Kurumu’nca basıldığına değinilmemiş. Ayrıca kimi ders kitaplarına göre Pîrî Reis idam edilmemiş; Kahire’de “vefat” etmiş! Demek ki Pîrî Reis’in idamını yazan çağdaşı Gelibolulu tarihçi Mustafa Âlî doğrusunu bilmiyormuş! Bu bilgileri çarpıtma gerekçesi, “idam edildi” ifadesinin, ortaöğretim için pedagojik açıdan sakıncalı görülmüş olması mı!?
Yaşamöykülerini, değerlerini doğru öğrenemediğimiz kimlikler çok. 16. yüzyıl Avrupa’sının bile Pîrî Reis’i bizden önce tanıdığına şaşmayalım.
Pîrî Reis, Kitâb-ı Bahriye’de kendisini “Bu zayıf güçsüz kul… Karaman-Larendeli Hacı Mehmed’in oğlu, denizci Kemal Reis’in yeğeniyim” diye tanıtıyor. 110 haritalı çizim resimli eserini Gelibolu’da hazırlamış.
Kitab-ı Bahriye’nin ilk sayfası.
Pîrî Reis, Ortaçağ-Yeniçağ aralığında, başta Akdeniz ve Ege kıyı, liman ve kentlerini avcunun içi gibi öğrenmiş-görmüş-incelemiş-bilmiş-çizmiş ve yazmıştır. Eşsiz bir deniz coğrafyacısı idi. Özellikle Akdeniz uzmanıydı. Bu denizin kıyı, ada, körfez, liman, kent, kale haritalarını döneminin yöntem ve teknikleriyle yaptı. “Portalan” (coğrafya-harita) uzmanı bir kaptandı. Çizimleri, gemi resimleri olağanüstüdür.
Yavuz Selim’in Mısır’ı Osmanlı sınırlarına katışı, 1517’de Pîrî Reis’in, amcası Kemal Reis’in o yıl ölümüyle 3 parçadan ibaret korsan filosunun reisliğini üstlenmesi… Yavuz’un ardılı Sultan Süleyman’ın 1522’de donanma ve orduyla Osmanlı deniz egemenliğinin ilk büyük harekatı olan Rodos Seferi’ne çıkması ve Pîrî Reis’in parlayışı… Bu tarihten 1550’ye değin, koramiral-patrona (vice amiral) rütbesiyle Doğu Akdeniz (Mısır), Kızıldeniz, Umman, Hint denizlerinde “derya kaptanlığı” yapacaktır.
Bu uzun dönemin başında Mısır eyaletini örgütlemek göreviyle 1524’te Mısır’a giden Veziriazam Makbul İbrahim Paşa’ya, İstanbul-İskenderiye arası uzun deniz yolculuğunda Pîrî Reis rehberlik eder. “Süper başvezir”le aralarındaki güven ve dostluk da bu Mısır yolcuğunda başlamış olmalıdır. Bunun sonucu Pîrî Reis, kimbilir nice emeklerle ve belki İbrahim Paşa’nın teşvikiyle hazırladığı Kitâb-ı Bahriye’yi “tuhfe-i âcizi” (yoksul armağanı) olarak ve İbrahim Paşa aracılığıyla Sultan Süleyman’a sunar. Yazgının oyunları diyoruz: Yıllar sonra Sultan Süleyman da Mısır valisine bir “Buyurdum ki..” diye başlayan fermanı gönderecek; Kitâb-ı Bahriye yazarı Pîrî Reis’i gemilerini Basra Körfezi’nde onarıma bıraktığı için öldürtecektir.
1547’de Selman Reis’ten sonra Mısır, ertesi yıl Hind donanması kaptanı atanan Pîrî Reis, Aden Kalesi’ni Portekizler’den alır. Süleyman’ın buyruğu üzerine Basra girişindeki Maskat Kalesi’ni ve liman girişindeki Hürmüz Adası’nı kuşatır. Maskat’ı alır, Hind yolunu kontrol etmek amacıyla Portekiz filolarıyla savaşır. Rivayete göre, Hürmüz Adası komutanının mertebani (çini) vazolar dolusu altınlar vermesi üzerine kuşatmayı kaldırdığı söylencesi, Pîrî Reis’in sonunu hazırlar. Basra Körfezi’ne hareketinde filosunun kimi gemileri fırtınada batar, kürekçileri dağılır. Kendisi ganimet yüklü 3 tekneyle İskenderiye’ye dönerken öteki gemilerini onarım için Basra Valisi Kubad Paşa’ya bırakır.
Pîrî Reis Akdeniz’in bütün koylarını, limanlarını coğrafyacı ve kaptan gözüyle inceleyerek çizdi. Kitab-ı Bahriye.
Zaman aleyhine gelişir. Kubad Paşa, Pîrî Reis’in Portekiz komutanından rüşvet aldığını iddia eder; Mısır Valisi Dukaginzade Mehmed Paşa ise ganimetler kendisine teslim edilmediği için İstanbul’a şikayet mektupları gönderir. Pîrî Reis, Kahire’de zindana kapatılır ve Sultan Süleyman’ın fermanıyla 1554’de boynu vurulur. Hind Kaptanlığına önce Murad Reis, sonra Seydi Ali Reis atanır.
16. yüzyıl Akdeniz dünyasının ünlü ve yetkin denizcilerinden Pîrî Reis’in, yere-göğe sığdıramadığımız Kanunî’nin buyruğuyla idamı bir aymazlıktır. “Cihan Padişahı/ Muhteşem” denilen Sultan Süleyman’la Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türk aydınlanmasının öncüsü Atatürk’ü aynı cümlede anmak bile tezattır.
Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Künhü’l ahbar’ında “51. Hadise Pîrî Kapudan Hususundadır” yazan bölümü
16. yüzyıl tarihçisi Gelibolulu Mustafa Âlî’nin (öl. 1599) kendi çağını yazdığı Künhü’l-ahbar’ın son “rükn”ünde; Salih Reis’ten başlayarak Barbaros, Turgud(ça), Kemal, Pîrî, Seydi Ali ve diğerlerinin korsan reisliğinden filo-donanma komutanlığına, kaptan paşalığa kadar görevlerle Akdeniz’den, Kızıldeniz, Umman, Basra ve Hind kıyılarına kadar Türk egemenliği estiren denizcilerimize yapraklar ayrılmıştır.
Âlî’nin Künhü’l-Ahbâr’ında kırmızı başlıkla: “Ellibirinci Hadise: Pirî Kapudan Hususundadır” girişlidir:
Kitab-ı Bahriye, İskenderiye’yi, İskenderiye Feneri’ni ve önemli binaları gösteren birincil bir kaynak.
“Küffâr-ı Portagal sevâhil-i bihâr-ı Hind’de bir müstakil kral padişahlarına müteallık memâlik-i ehl-i İslâmdan nice yerlere zarûr u gezend etmeğin din-i mübîn gayreti ile Hind deryâsından bir mikdâr donanma ile Pirî Kapudan nâm levend-i hüner-mend korsan ol semte gönderilmiş idi ve Hürmüz Ceziresi’nin fethi maksûd idüği ilâm olunub saʻy ü ikdamına tenbîh olunmuşdı. Mezbûr Kapudan hidâyet-resân ile Süveyş maʻberinden revân ve Sedde Boğazı’ndan dolaşub Hürmüz Ceziresi’ne bâduzân gibi şitâbân olmağla varub yetişdi. Hatta Hürmüz Kalʻa feth olunmak mertebesine yakın olmuşken içindeki hâkim, mezbûr Kapudan cânibine bezl-i tefârik ve cevahir, arz-ı nefâʼis ve nevâdir etmekle feth-i kalʻadan el çekmiş ve hassa gemileri Basra iskelesine teslim idüb kendüsi Mısr’a çekülüb gitmişdi.Velâkin hıyâneti maʻrûz-ı padişahî olmağla Divân-ı Mısr’da siyâsetle hakkından gelinmişdi.*”
* Müverrih Mustafa Âli, Künhü’l-Ahbâr vrk/b”51.Hadise”
Sadeleştirilmiş hali:
“Portekiz küffarı Hind denizleri sahillerinde müstakil kral ve padişahların yönetiminde olan Müslüman memleketlerinden nice yerlere sıkıntı ve zarar verdiğinden, Müslümanlık gayretiyle Hind denizinden bir miktar donanma ile Pirî Kaptan isimli usta denizci korsan o tarafa gönderilmişti. Gönderilmesindeki maksadın Hürmüz Adası’nın fethi olduğu kendisine bildirilip gayret ve çaba göstermesi tembihlenmişti. Pirî Kaptan Süveyş geçitinden geçip ve Sedde Boğazı’ndan dolaşıp Hürmüz Adası’na rüzgâr gibi seğirtip varıp yetişti. Hatta Hürmüz Kalesi fethedilmek derecesine gelmişken, kalede bulunan Portekiz kumandanı Pirî Kaptan’a bol bol değerli hediyeler, nefis ve nâdir mücevherler vermesi sebebiyle kaleyi fethetmekten el çekmiş ve donanma gemilerini Basra iskelesine teslim edip kendisi Mısır’a çekilip gitmişti. Velâkin hıyaneti padişaha bildirilmiş olduğundan Divân-ı Mısır’da (Mısır’da kurulan mahkemede) siyasetle idam olunarak hakkından gelinmişti.”
Pîrî Reis Kitab-ı Bahriye’deki Akdeniz coğrafyasında Kıbrıs adasını; limanları, Beşparmak Dağları, Lefkoşa şehrini, Girne, Magosa, kıyılarına demir atmış kalyon ve kadırgalarla resmetmiştir.
Pîrî Reis’in bilinmeyen elyazması eseri: ‘Kitâb-ı Ekâlim’
Pîrî Reis’in Sultan Süleyman’a sunduğu, olasılıkla İbrahim Paşa aracılığıyla saray hazinesine konulan risale içerikli başka bir yapıtı daha vardır: “Kitâb-ı Ekâlim”. Pîrî Reis’in, gerektiğinde başvurulmak için eklemeler yaptığı Kolomb’un haritalarını, Gelibolu’da özenle yazıp-çizdiği Kitâb-ı Bahriye’yi Osmanlı Sarayı’na ulaştırarak bunların “hazine” dediği arşiv ve kütüphanede saklanmasını istemesi önemlidir. Kitâb-ı Bahriye’nin önsözündeki “Hazret-i padişahın dergâh-ı felek iştibâhına alâ-kadre-ti-taka tuhfe (armağan) olmağ içün” sunuş cümlesi ile; “Kitâb-ı Ekâlim”in girişindeki: “Kasd etdim ki padişâh-ı âlem-penâh Süleyman Han bin Selim Hân’ın hazinelerine fakirâne tuhfe ve hediye olmak içün” cümleleri örtüşmektedir. Pîrî Reis’in elyazması bu risalenin serüveni ayrı bir yazı konusudur.
Mısır Kraliçesi 7. Kleopatra bir klişe olarak ölümsüzleşti. Kötü şöhretinin kökenleri, daha yaşarken Roma’da kurulan propaganda makinesine dayanıyordu. Romalıların gözünde sadece “barbar” bir ülkenin hükümdarı olmakla kalmıyordu, Caesar ve Marcus Antonius gibi Romalı kahramanları baştan çıkaracak güce sahip bir “kötü kadın”dı.
Son yıllarda kaleme alınan Kleopatra biyografileri, Romalı ve Batılı propaganda makinesinin dişlilerini sökmeye çalışıyor. Dünyaya Roma’dan değil İskenderiye’den bakıldığında, son Mısır Kraliçesinin şımarık bir meretrix regina (fahişe kraliçe) değil, büyük bir imparatorluk karşısında ülkesinin bağımsızlığını korumaya çalışan trajik bir kahraman olduğu görülüyor.
Kleopatra 2000 yıldır yaşıyor. 20. yüzyılda Türkiye’de ada-plaj-otel, Mısır’da sigara markası, Elizabeth Taylor’ın öteki adı, Las Vegas’ta kumar makinesi ve Bulgaristan’da striptiz kulübü oldu. Ancak 21. yüzyılda yayınlanan biyografiler, onu büyük bir önder, usta bir politikacı, dahası bir bilgin olarak tanıtıyor ve ölümcül düşmanı Octavius’un (sonradan ilk Roma imparatoru Augustus) propaganda kampanyasını tersine çeviriyor.
Bu çalışmaların başında tarihçi ve arkeolog Duane W. Roller ile kitabına Büyük Kleopatra başlığını atan Mısır bilimci Joann Fletcher’ın biyografileri geliyor. Onlara Mısır bilimci Okaşa el-Dali’nin Ortaçağ Arap yazarlarının Kleopatra’ya olumlu bakışına dair ilginç araştırması ekleniyor.
Mısır’da Hathor Tapınağı’nda Kleopatra ve oğlu Caesarion.
Kleopatra, Mısır’ı 300 yıl yöneten Ptolemaios (Batlamyos) hanedanının son hükümdarıydı, onun ölümü ülkenin Roma imparatorluğunun bir eyaletine dönüşmesiyle sonuçlandı. Hanedanın kurucu atası I. Ptolemaios, Büyük İskender’in üç büyük mirasçısından biriydi. Payına Mısır düşmüş, MÖ 323’te bu ülkenin kralı olmuştu. Mısır’da Makedonyalıların kurduğu bu yeni rejimin başkenti Akdeniz’deki İskenderiye limanıydı. Kent, İskender sonrası geniş bir alana yayılan Helenistik uygarlıkların en önemli merkezi oldu. Deniz feneri ve kütüphanesi birer efsaneye dönüştü. Kütüphaneyi barındıran museion, Öklid ve Arşimed gibilerinin çalıştığı bir akademik merkezdi.
Ptolemaios rejimi Mısır’ı ne kadar Helenleştirdiyse, Mısır da onu o kadar Mısırlılaştırdı. Zamanla yeni kraliyet ailesi, eski firavunların geleneklerini aldı, tanrılarını kendi tanrılarıyla birleştirdi. Hanedan Aşağı Mısır’da (kuzey) sahip olduğu gücü, eski din ve kültürlerin beşiği Yukarı Mısır’a (güney) yaymakta zorlandıysa da zamanla bu ikiliği bir ölçüde aştı.
İktidar sadece Makedonya’dan gelenlerin elinde toplanmışken, sonradan Mısırlı seçkinler de bunlar arasına katıldı. İki dillilik bu seçkinlerin bir özelliği haline geldi. Dokuz dil konuştuğu söylenen Kleopatra, kuşkusuz Yunanca’nın yanısıra “Mısırca” da biliyordu. Hanedanın benimsediği en önemli Mısır geleneği, eski firavunlar gibi, aile-içi evlilikti. Kleopatra da büyük ihtimalle böyle bir evlilik sonucu dünyaya gelmişti, yani annesi aynı zamanda halasıydı.
Kleopatra’nın doğduğu dünya, Roma Cumhuriyeti’nin egemenliği altındaydı. Ptolemaios’ların Mısır’ı Ortadoğu’daki eski gücünü kaybetmiş, Roma’ya tâbi bir krallık haline gelmişti. Kleopatra’nın babası 12. Ptolemaios Roma’nın himayesini talep etmiş, Julius Caesar ve Pompeus’a rüşvet ödeyerek, Roma Senatosu’nun kararıyla adının “Roma halkının dost ve müttefikleri” (amici et socii populi Romani) listesine girmesini sağlamıştı.
Romalıların Mısır’a bakışı modern çağda Batılıların doğuya bakışına benziyordu. Roma yakınlarındaki Praeneste’de (bugün Palestrina) MÖ 100’de yapılmış Nil mozayiğinde oryantalist bir Mısır görülür: Aşırı zengin, canavarlara benzer vahşi hayvanlarla, timsah, su aygırı ve yılanlarla dolu bir diyar. İskenderiye’nin Helenistik dünyadaki yeri de Romalılar için bir eksi puandı: Onların gözünde Yunan uygarlığı yozlaşmış ve kadınsılaşmıştı. Mısır kraliyet ailesinin firavunlardan devraldığı aile içi evlilik, Romalılar için başka bir ahlaki yozlaşma belirtisiydi.
12. Ptolemaios öldüğünde, çocukları iktidar mücadelesine girişti. Bunu ancak Roma’nın desteğiyle kazanabileceğini en iyi anlayan Kleopatra olmuştu. Kleopatra MÖ 48’de Mısır’a gelen Julius Caesar’ın karşısına güya bir halı veya bir çuvala saklanarak çıkmıştı. Bu efsane, anlattığı olaylardan 90 yıl sonra dünyaya gelen Plutarkhos’a dayanıyordu. Cassius Dio ise “gizlice” Caesar’la buluştuğunu belirtmekle yetinmişti. Elbette daha mantıklı bir açıklama daha vardı: Caesar, Mısır tahtı üzerinde hak iddia eden Kleopatra’yı huzuruna çağırmış olabilirdi. Roma’ya tabi hükümdarlar, bir Romalı yöneticinin evocatio denilen davetine her an uymakla yükümlüydüler.
Alma Tadema’nın resminde Kleopatra Tarsus’ta Antonius ile buluşuyor (1884).
Ne olursa olsun, 53 yaşındaki Romalı diktatör Mısır’da büyük projelerini gerçekleştirecek bir zenginlik, 22-23 yaşındaki Mısırlı kraliçe ise iktidarını sağlamlaştıracak bir patron bulmuştu. Bir oğullarının dünyaya gelmesi, Kleopatra’nın gücünü daha da artırmıştı çünkü böylece kendi hanedanının geleceği sağlama bağlanıyordu.
Kleopatra, kocası/erkek kardeşi 13. Ptolemaios ve küçük oğlu Ptolemaios “Caesarion” (küçük Caesar) ile birlikte Roma’ya geldi. Şehrin dışında, Tiber nehrinin öteki kıyısında Caesar’a ait bir villaya yerleştiğini, Romalılar tarafından bir çeşit ucube, bir yabancı, entrikacı bir kadın olarak görüldüğünü biliyoruz. Cicero, birkaç yıl sonra arkadaşı Atticus’a yazdığı bir mektupta “kraliçeden nefret ediyorum” diye yazmıştı. “Kraliçenin Caesar’ın villasında yaşadığı sıradaki kibrini, böbürlenmesini acıyla hatırlıyorum”.
Berlin Altes Museum’daki Kleopatra büstü
Caesar bununla kalmadı. MÖ 46’da Roma’da bir Venüs tapınağı yaptırarak buraya altın kaplama bir Kleopatra heykeli yerleştirmesi Roma’da müthiş dedikoduya neden oldu. Muhaliflerinin Caesar’ı öldürmeye karar vermesinde, Kleopatra’nın varlığı kuşkusuz önemli bir rol oynadı.
Caesar öldürülünce (MÖ 44), Kleopatra Mısır’a dönmüş, kocası/erkek kardeşi 13. Ptolemaios’u ortadan kaldırarak oğlunu 14. Ptolemaios adıyla ortak olarak tahta çıkarmıştı. Roma, Caesar’ın muhalifleri ve dostları arasında yeni bir iç savaşa gömüldüğünde, Kleopatra doğal olarak Caesar’ın partisini tuttu. Şansı yaver gitti; bu hizip Marcus Antonius önderliğinde iç savaşı kazandı. Roma’nin yeni triumvirleri Marcus Antonius, Caesar’ın ölmeden önce evlat edindiği mirasçısı Octavius ve Lepidus’tu. Bu üçlünün içinde en güçlüsü Marcus Antonius’tu; Caesar’ın katillerinin yenildiği savaşın esas kahramanı oydu.
Mısır’daki Hathor Tapınağı’nda Kleopatra.
İktidarı ele geçiren üçlü, Roma topraklarını paylaşırken Antonius’un payına doğu (Yunanistan, Anadolu’nun batısı ve Ortadoğu’daki Roma’ya tâbi ülkeler) düşmüştü. Yani Kleopatra’nın yeni “patron”u Antonius’tu. İran’daki Partlara karşı bir sefere çıkmaya karar veren Antonius’un, zengin Mısır’dan destek istemesi ve Kleopatra’yı huzuruna çağırması doğaldı. Mısır Kraliçesinin altın ve gümüş süslemeli bir sandalla Kyndos Nehri (Berdan Çayı) üzerinden Tarsus’a ulaşarak sergilediği ihtişamla Marcus Antonius’un gözünü kamaştırması, tarihin en çok bilinen sahnelerindendi.
Kleopatra, Marcus Antonius ile ilişkisinden olabildiğince yararlandı. Ptolemaios imparatorluğunu yeniden kurmak, Kilikya’dan (Adana ve çevresi) Filistin’e kadar olan topraklar üzerinde hakim olmak istiyordu. Eriha’nın (bugün Filistin Özerk bölgesinde) önemli bir kereste kaynağı olan pelesenk ağacı korularını takıntı haline getirdiği söyleniyordu.
İki triumvir arasındaki rekabet (üçüncü triumvir Lepidus bir süre sonra saf dışı bırakıldı), kısa sürede Roma’yı yeni bir iç savaşa sürükleyecek kıvama geldi. Roma’daki Octavius ile Yunanistan-Anadolu-Mısır arasında mekik dokuyan Marcus Antonius arasındaki düşmanlık, Brindusium’da (İtalyan çizmesinin ucu Brindisi) iki tarafın anlaşmasıyla bir süre için duruldu. Hatta anlaşmayı bir evlilikle perçinlediler; Marcus Antonius, Octavius’un ablası Octavia ile evlendi. Bu zoraki anlaşma ve evlilik, iki tarafın ordularının savaşmayı reddetmesi üzerine gerçekleşmişti, çünkü Romalı askerler içsavaşlarda birbirini öldürmekten gına getirmişlerdi.
Ancak Marcus Antonius’un yeni karısını Yunanistan’da bırakarak yine Doğu’ya doğru sefere çıkması uzun sürmedi. Roma’ya tâbi bir ülke olarak Mısır’dan asker ve para istedi. Böylece Kleopatra ve Antonius bu defa Antakya’da bir araya geldiler. Antonius’un Doğu savaşları, umduğu gibi kendisine büyük bir şan kazandırsaydı, İtalya’daki rakibini tasfiye etmek için eline koz geçebilirdi ama, Antonius’un tek yapabildiği Armenia’yı almak oldu.
Jean-Louis Gérôme’un “Caesar ve Kleopatra” tablosu (1866).
Bu maceradan sonra Yunanistan’a karısının yanına döneceği yerde Kleopatra ile birlikte Mısır’a giden Antonius, İtalya’yı istediği gibi at koşturması için Octavius’a bırakmıştı ancak kendine güveni tamdı. Roma Senatosu’ndaki kendisine bağlı senatörleri uzaktan kumandayla idare edebileceğine inanıyordu. Haksız sayılmazdı çünkü o noktada Octavius henüz Roma’da yeterince güçlü değildi. Senatonun üçte birinin son dakikaya kadar Antonius’u tuttuğunu düşünecek olursak, gücünün büyüklüğünü de anlayabiliriz. En azından Kleopatra bu güce inanıyor ve kartlarını doğru oynadığını düşünüyor olmalıydı.
İskenderiye’de denizaltında sürdürülen arkeolojik çalışmalarında ortaya çıkan Kleopatra’nın babasının sfenks şeklindeki heykeli. İskenderiye’nin deniz altındaki kalıntıları.
Kanada’da Toronto Royal Ontario Müzesi’nde Kleopatra büstü.
Ertesi yıl “İskenderiye Bağışları” denilen olay gerçekleşti. Marcus Antonius Armenia zaferini Roma’da geleneksel bir geçit töreniyle kutlamak yerine, İskenderiye’yi seçmişti. Zafer geçidi aynen Roma’dakiler gibi yapıldı; üstelik bu vesileyle Marcus Antonius, triumvir sıfatıyla Kleopatra’ya ve ondan olan çocuklarına çeşitli topraklar dağıttı. Roma daha önce de kendisine tâbi krallara çeşitli bölgeler bağışlamıştı ancak İskenderiye’deki tantananın Octavius tarafından aleyhte propaganda malzemesi olarak kullanılmaması imkansızdı.
Roma’daki propaganda Marcus Antonius’u değil, Kleopatra’yı hedef alıyordu: Şehvet, fuhuş, içki düşkünlüğü, ensest, büyücülük, hayvanlara tapmak, savurganlık… Romalı yazarlar, meretrix regina’ya (fahişe kraliçe), fatale monstrum’a (ölümcül canavar) yönelik bu suçlamaları yıllar yılı tekrarlayacaktı. En önemlisi, Kleopatra’nın “bir gün Roma’daki Kapitol’de oturup adalet dağıtacağım” dediği söyleniyordu.
Octavius’u en çok telaşlandıran noktalardan biri de Marcus Antonius’un İskenderiye’deki törende “krallar kralı” ilan ettiği Kleopatra’nın oğlu Caesarion’du. Octavius sonuna kadar bu delikanlının Julius Caesar’ın gerçek oğlu olduğunu reddedecekti, çünkü kendisini Roma’ya Caesar’ın tek evlatlığı olarak tanıtmıştı; yükselmesini buna borçluydu.
Propaganda makinesi, Kleopatra’nın lükse düşkünlüğünü abarttıkça abartıyordu. Güya bir gün Kleopatra ile Marcus Antonius “kim en pahalı ziyafeti verecek” diye iddiaya tutuşmuş, Kleopatra kazanmıştı: İnci küpelerini sirkeye atmış, eridikleri zaman da içmişti. Bu şölen hikayesi, Romalıların Doğulu krallara atfedilen gösterişli yaşam tarzından duydukları tiksintiyi yansıtıyordu.
Kleopatra’nın şöleni, Tiepolo, 18. yüzyıl. Bir yüzünde Kleopatra diğer yüzünde Kleopatra bulunan sikke (Altes Museum, Berlin).
MÖ 33’ün son günü triumvirlik sona erdiğinde, Marcus Antonius artık sıradan bir Roma vatandaşıydı (privatus). Ancak senatoda hâlâ güçlü bir partisi vardı ve Octavius rakibini doğrudan hedef almamaya özen gösteriyordu. Ancak Marcus Antonius ölümcül bir karar aldı; Roma’daki karısı Octavia’yı bir mektupla boşadı, evinden çıkıp gitmesini emretti. Soylu ve erdemli bir kadının böyle aşağılanması, Roma’da bir skandal yarattı.
Octavius’un propaganda makinesi çılgınca çalışıyordu. Bu hakaret sadece ablasına değil, bütün Roma’ya yapılmıştı. Mısır Kraliçesi, bir Romalıyı baştan çıkarmış, vatani görevlerini unutturmuştu. Kleopatra’nın karşısında ise iffetli Romalı kadın simgeleri duruyordu: Octavius’un güya günlerini evde dokuma tezgahı başında geçiren eşi Livia ve Marcus Antonius’un evinden kovmasına rağmen onun ilk eşlerinden olma çocuklarına bakmaya devam eden Octavia.
Octavius son darbesini, rakibinin Vesta rahibelerinin tapınağında saklanan vasiyetnamesini çalarak vurdu. Bu tapınaktan bir Roma vatandaşının vasiyetinin çalınması çok büyük bir suçtu ama Octavius aldırmadı. Çünkü vasiyetnamenin Marcus Antonius’un ölüm ilanı olacağını biliyordu (Bazı bölümlerini Senato’da okuduğu bu belgenin gerçek mi sahte mi olduğu belli değil).
Vasiyette Marcus Antonius, Kleopatra’nın oğlu Caesarion’un Julius Caesar’ın gerçek mirasçısı olduğunu, kendisinin de Roma’da ölse bile Mısır’da Kleopatra ile birlikte gömülmek istediğini belirtiyordu. Belgenin satır aralarında, Marcus Antonius’un ülkenin başkentini Roma’dan İskenderiye’ye taşımak gibi bir niyeti olduğu seziliyordu ki, senatörleri dehşete düşüren ve derhal Kleopatra’ya savaş ilan edilmesini sağlayan bu oldu.
Marcus Antonius ve Kleopatra’nın önce Actium savaşında sonra da İskenderiye’de yenilmesi, sadece onların değil, Roma Cumhuriyetinin, Helenistik dönemin ve Mısır krallığının sonunu getirdi. Kleopatra intihar ettiği için, Octavius onu zafer geçidinde esir olarak Roma sokaklarında gezdiremedi ama, Mısır’ın son kraliçesi aleyhine propaganda öldükten sonra da yıllarca sürdü.
BATILILARA GÖRE
Doğulu sürtük, aptal kız
Sonradan Augustus adıyla ilk Roma İmparatoru olan Octavius’un hizmetindeki Romalı yazarlar, Kleopatra’nın bir dişi canavar olduğu konusunda birleşmişti. Batı edebiyatı onları izledi. Dante’ye göre Kleopatra şehvet düşkünü bir günahkâr, Boccaccio’ya göre doğulu bir fahişeydi. Shakespeare’in Antonius ve Kleopatra oyununda, Philo arkadaşı Marcus Antonius’un ardından “bir sürtüğün budalası” haline dönüştüğü için ağlıyordu. Bernard Shaw aynı konulu oyununda Kleopatra’yı “aptal bir küçük kız” olarak çizmişti. Bir Kleopatra filmi (1934) yapan sinemacı Cecil B. De Mille’e göre “tarihin en kötü kadınıydı”.
MISIRLILARA GÖRE
Büyük âlim, faziletli kadın
Çağdaşı Mısırlılar için Kleopatra’nın neyi simgelediğini bilmiyoruz. Ancak Mısır’da sonraki dönemlerde nasıl görüldüğünü, yeni çalışmalar sayesinde biliyoruz. Mısırlı Mısır bilimci Okaşa el-Dali, Mısır’ın ilk Müslüman yazarlarının antik Mısır’a bakışını ele aldığı Egyptology: The Missing Millennium (2006) adlı eserinin bir bölümünü Kleopatra’ya ayırdı. El-Dali’ye göre, Ortaçağ Arap kaynakları, Kleopatra’nın baştan çıkarıcılığıyla hiç ilgilenmemişlerdi. Onlara göre kraliçe simya, matematik ve tıp meraklısı bir âlimdi, saraya topladığı bilim adamlarıyla sohbetleri felsefe derslerinden farksızdı. Kleopatra’yı “faziletli kadın” diye tarif eden seyyah ve tarihçi El Mesudi’ye göre (ölümü 956): “Bilge bir filozoftu, en büyük hocaların mertebesine yükselmişti. Tıp ve kozmetik kitapları yazmıştı; tıpla ilgili eserleri hekimler tarafından sonraki yıllarda da çok iyi biliniyordu”.
KLEOPATRA’NIN YAŞAMI (MÖ)
70/69 İskenderiye’de doğdu.
51 Babası 12. Ptolemaios ölünce kardeşi 13. Ptolemaios ile birlikte tahta çıktı.
49 13. Ptolemaios’un vasileri Kleopatra’yı tasfiye etti. Kleopatra Suriye’ye kaçtı.
48 Suriye’de bir ordu toplayan Kleopatra kardeşinin ordusuyla Pelusium’da karşılaştı ve yenildi. Tam o sırada Julius Caesar Mısır’a geldi ve Kleopatra’yı yeniden iktidara getirdi.
47 13. Ptolemaios öbür kız kardeşi 4. Arsinoe ile birleşti. Ancak Caesar onları yendi. Kleopatra bu kez öbür erkek kardeşi 14. Ptolemaios ile birlikte tahta çıktı. 23 Haziran’da Kleopatra, Caesar’dan olan oğlu Ptolemaios Caesar’ı (“Caesarion”) dünyaya getirdi.
45 Kleopatra Roma’ya gitti ve Caesar’ın villalarından birine yerleşti.
44 Caesar öldürülünce Kleopatra İskenderiye’ye döndü, kardeşi hemen öldü. Oğlu 15. Ptolemaios Caesar ile birlikte saltanat sürmeye başladı.
43 Kleopatra Roma’da patlak veren iç savaşta Caesar’ın partisini destekledi. Bu partinin kurduğu triumvirlik (üçlü yönetim), iktidara geldikten sonra Kleopatra’nın oğlunu Mısır Kralı olarak tanıdı.
41 Partlara karşı sefer açmak isteyen Marcus Antonius, mali kaynaklarından yararlanmak için Mısır Kraliçesini Tarsus’a çağırdı; sonra da onunla birlikte İskenderiye’ye gitti.
40 Kleopatra doğurduğu ikizlere Aleksander Helios ve Kleopatra Selene adını verdi. Marcus Antonius’un desteğiyle Kilikya’nın bazı parçalarını aldı; daha sonra Fenike, Judaea, Girit ve Cyrenaica’yı yönetmesine de izin verildi. Eylül ayında Antonius İtalya’ya döndü, Octavius ile anlaşarak onun kızkardeşi Octavia ile evlendi.
37 Antonius Kleopatra’nın mali ve askeri desteğiyle Antakya’da dev bir ordu topladı. Önce Armenia ve Kafkasya’ya girdi.
36 Part topraklarına giren Antonius eliboş döndü. Armenia’yı tekrar ele geçirdi. Kleopatra ile Antonius’un son çocuğu Ptolemaios Philadelphus doğdu.
34 Antonius İskenderiye’de bir zafer geçidi düzenledi. “İskenderiye Bağışları” adlı tören yapıldı. Kleopatra ve Antonius, gymnasium’da altın tahtlara oturdular, çocukları ise daha küçük tahtlara yerleşti. Antonius, Caesarion’u Caesar’ın oğlu ve varisi ilan etti. Kleopatra kralların kraliçesi, Caesarion kralların kralı olarak alkışlandı. Aleksander Helios’a Armenia ve Fırat’ın ötesindeki topraklar, ikiz kızkardeşi Kleopatra Selene’ye Libya, en küçük kardeşleri Ptolemaios Philadelphus’a Fırat’ın batısındaki topraklar düştü.
33 Triumvirlik sona erdi ve yenilenmedi. Roma ile İskenderiye arasında propaganda savaşı başladı.
31 Roma senatosu Marcus Antonius’un bir sonraki yıl üstleneceği konsüllüğü iptal ederek Kleopatra’ya savaş ilan etti.
2 Eylül 31 Actium savaşında yenilen Marcus Antonius ve Kleopatra Mısır’a kaçtılar.
Ağustos 30 Octavius’un orduları Mısır’ı istila etti. Kleopatra mozolesine çekilirken Antonius son savaşını vermeye gitti ancak Kleopatra’nın öldüğü haberini alınca kılıcının üzerine atladı. Kleopatra da 12 Ağustos’ta intihar etti.