osmanlı padişahlarından ı. süleyman, ıı. selim ve ııı. murad dönemlerinde baş mimar olarak görev yapan koca sinan (koca mimar sinan ağa) bu topraklarda önemli eserler bırakmıştır. cami, mescit, medrese, türbe, imaret, darüşşifa (hastane), su yolu, köprü, kervansaray, hamam… edirne’de yaptığı selimiye camisi, dünya kültür mirası listesindedir. başta istanbul ve edirne olmak üzere eserleriyle bildiğimiz mimar sinan’ın diyarbekir’de (diyarbakır) inşa ettiği eserleri bilenlerimiz ise pek fazla olmasa gerek.
Melik (Melek) Ahmet Paşa Camii Melikahmet Caddesi (eski adı Uzunçarşı), 1960’lı yılların başında sağlı sollu yapılar yıktırılıp genişletilerek açılan, Diyarbakır Suriçi’nin Balıkçılarbaşı’ndan Urfakapı’ya (doğudan batıya) uzanan iki caddesinden biridir. Diğer cadde bu caddeyi ortadan bir haç gibi bölen Gazi Caddesi’dir (eski adı Bağdat Caddesi).
Melik (Melek) Ahmet Camii, Diyarbekirli, vergi iltizam memurluğu yapmış, sonra paşa olmuş, beylerbeylik ünvanı da almış Melek Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bitişiğinde bir de hamamı vardı. Son yıllarda hamamın bir bölümü yıktırılarak caminin caddeye bakan yüzündeki plastik satıcılarının deposu hâline dönüştürüldü. Cami şimdilerde restorasyona alınmış durumdadır.
Mimar Sinan’a ait şehirdeki beş eserden biri olan Melik Ahmet Paşa Camii, caddenin en görkemli eseridir. Cami minaresinin çok önemli bir detayı vardır; 58. basamağına kadar iki ayrı merdiveni olup, 59. basamaktan sonra tek merdivene dönüşerek minarenin şerefesine çıkılır. Öylesine bir ritmik ahenge sahiptir ki o minareden ezan okumak! Şehrin namdar simalarından Mevlüthan Mustafa Bey kendisiyle bir kitabım için yaptığım sözlü tarih çalışmasında şöyle demişti: “Gençtim çıkar, minareden çıplak sesle saba makamında sabah ezanını okurdum. Sesim Urfakapı surlarına çarpar tekrar bana geri dönerdi…”
Eser, önündeki plastik satıcıları nedeniyle âdeta görünmez hâldedir. Şehrin, caminin ibadet yerinin bir geçitle altı yol olan tek nadide eseridir.
Ali Paşa Camii (Külliye) Mimar Sinan’ın kentteki bir diğer eseri Ali Paşa Camisi’dir. Diyarbekir’de valilik yapmış olan Hadım Ali Paşa tarafından 1534-37 yılları arasında yaptırılmıştır. Kentin, bir kuşak gibi uzayıp giden Ben u Sen bölgesindeki surlarının, Evli-Ulu Beden ile Yedi Kardeş Burçları’nın tam karşısında, aynı adı taşıyan mahalledeki caddenin Suriçi cephesinde bir yapılar manzumesi olarak varlığını sürdüren önemli bir külliyedir.
Tek kubbeli caminin Şafiiler kısmı 1769 yılında camiye eklenmiştir. Bu bölümde ek olarak medrese, hamam, zikirhane ve avluda şadırvanı da mevcuttur. Kare planlı yapının ibadet mekânının üzeri kubbeyle kapatılmıştır. Kubbe dışarıdan sekizgen bir kasnak üzerine oturtulmuş piramit tarzı bir yapıyla örtülüdür. Caminin iç duvarları yarısına kadar çiniyle kaplıdır. Caminin dış cephesi birer sıra siyah ve beyaz taş dokusuyla örülüdür.
Ali Paşa Camisi’nin tek şerefeli minaresi beyaz taşla örülüdür ve yapının kuzeydoğusuna yerleştirilmiştir.
Caminin batı tarafında yer alan medrese, tek katlı ve dikdörtgen tarzda inşa edilmiştir. Medrese avlusunun sağ ve solunda önü eyvanlı beşer odası vardır. Avlunun güney yakasında sekizgen planlı mescit bölümü yer alır. Derslik olarak da kullanılan medresenin asıl örtüsü toprak damlı iken şimdilerde onarımdan geçirilerek betonla kapatılmıştır. Bir dönem “Düşkünler Evi-Dar-ül Acaze” olarak da hizmet yürüten bu bölüm, bir ara Sur İlçe Kaymakamlığı’na tahsis edilmişti. Şimdilerde yeniden restorasyona alınmıştır.
Alipaşa camii ve külliyesinin ön bahçesinde birkaç mezardan oluşan bir mezarlık da vardır. Ayrıca külliye ve cami, yer aldığı mahalleye de ad olmuştur.
Behram Paşa Camii Giriş kapısının üzerindeki kitabeden anlaşıldığı kadarıyla 1564 ila 1572 yılları arasında kentte valilik yapmış olan 13. Osmanlı Valisi Behram Paşa tarafından yaptırılmış. Melek (Melik) Ahmet Caddesi ile Mardin Kapı arasındaki bölgeye denk düşen Süleyman Nazif Mahallesi’nde yer alır cami. Tümüyle kesme taştan yapılmış bir sanat harikasıdır. İç ve dış taş işçiliğiyle Diyarbakır’ın en zengin sanat yapılı camisi olma özelliğine sahip bir yapıdır. Ayrıca caminin giriş kapısının ahşap işlemeleri muhteşemdir…
İbadet mekânı kare planlıdır ve üzeri kubbe ile örtülüdür. Ana mihrabının dışında cami içerisinde altı mihrabı daha vardır. İç duvarlar belli bir yüksekliğe kadar İznik çinileriyle bezelidir. Kuzey yakasında çift kademeli ve yanlardan taşan beş eyvanlı son cemaat yeri vardır. Son cemaat yerinin yanlara taşan sağdaki kısmının üzerine de caminin minaresi yerleştirilmiştir.
“behram paşa camii, tuhfetu’l mi’marin adlı eserde mimar sinan eseri olarak kayıt altına alınmıştır. bu yönüyle yapının, sinan’ın silivrikapı’daki hadım ibrahim paşa camisi’ne benzer bir özellik taşıdığı da ifade edilir.”
Caminin ana giriş kapısının üzeri mukarnaslı bir bordür ile çevrelenmiş olup üzerinde kitabesi mevcuttur. Ayrıca çilehanesi ve ortadaki şadırvanıyla birlikte çift revaklı yapısı ilgi çekicidir. Cami pencerelerinin demir parmaklıkları ve dövme lokmaları kayda değer işçiliğe sahiptir.
Behram Paşa Camii, Tuhfetu’l Mi’marin adlı eserde Mimar Sinan eseri olarak kayıt altına alınmıştır. Bu yönüyle yapının, Sinan’ın Silivrikapı’daki Hadım İbrahim Paşa Camisi’ne benzer bir özellik taşıdığı da ifade edilir.
Mimar Sinan’ın hayatının son yıllarıyla ilgili olarak çocukluk arkadaşı olan Şair-Nakkaş Sâî Mustafa Çelebi’ye yazdırdığı bilinen üç eserlik Tezkereler’inden biridir Tuhfetu’l Mi’marin (Diğer iki eseri; Tezkiret’ül Bünyan ve Tezkiret’ül Ebniye). Bu eserde Sinan’ın mühendislik yönü ele alınır. Behram Paşa Camisi’nin Tuheftu’l Mi’marin’de yer alıyor olması bu yönüyle kayda değer özellik taşır.
Caminin hemen yanı başında şimdilerde Kürt sözlü kültürünün taşıyıcı unsurları olan enstrümansız, sadece sesleriyle kılam ve sıtran (bir nevi şarkı-türkü) söyleyen Dengbêjlerin mekânı “Mala Dengbêjan” (Dengbêjler Evi) vardır. Eski ve bazalt taş evin avlusunda Dengbêjler seslerini ünlerken cami cemaati dinler. Ezan sesine de dengbêjler icabet eder…
Fatih Paşa (Kurşunlu) Camii ve Özdemiroğlu Osman Paşa Türbesi Eski kentin Suriçi’nin Fatih Paşa Mahallesi’nde yer alan cami, 1516-20 yıllarında Diyarbekir Valisi Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yaptıran Bıyıklı Mehmet Paşa’nın adıyla da anılma özelliği vardır.
Bıyıklı Mehmet Paşa, Osmanlı tarihinde Diyarbekir’e atanan ilk vali olarak tarihlere geçer. 1915-21 yılları arasında altı yıl süreyle görev yapar. Safevi savaşları nedeniyle kent de savaştan nasibini alıp hayli tahrip olunca hızla kentin imarına girişir Bıyıklı Mehmet Paşa. Şehrin doğu yakasında, eski kentin milattan önce 3000’li yıllarda ilk kurulduğu İçkale bölgesine çok yakın olan noktasında camii, medrese ve hamamdan oluşup kendi adıyla anılan “Bıyıklı Mehmet Paşa Külliyesi”ni yaptırır.
Kimi kayıtlarda dile getirildiği kadarıyla külliyenin yerinde Aziz Teodoros Kilisesi’nin olduğu ifade edilir. Kimi kayıtlarda ise külliyenin yerinde harap olmuş eski bir kiliseden artakalan bazalt taşların külliye inşasında kullanıldığı dillendirilir.
Fatih Paşa ya da halk arasında bilinen yaygın adıyla “Kurşunlu Camii” bugünkü yapısıyla çok özgün bir mimariyle yapılır. Caminin yapıldığı 1500’lü yılların başına kadar henüz İstanbul’un tanışmadığı “yarım kubbe” tarzı bu yapıda denenir ve sonradan İstanbul’daki camilerin mimarisinde de aynı tarz uygulanır.
Büyük kubbe ve etrafındaki küçük kubbelerin üzeri kurşunla kaplanır. Bu özelliği nedeniyle cami halk arasında “Kurşunlu Camii” olarak ünlenir ve âdeta diğer adı “Bıyıklı Mehmet Paşa” ya da sonradan paşanın ünvanı olması nedeniyle eklenen “Fatih Paşa Camii” isimleri neredeyse unutulur…
Caminin eklentisi olarak hizmet gören bir de hamamı vardır. Hamam, yıllar sonra şehre seyyah kimliğiyle gelen Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde çok özel bir anlatımla “Kürtler Hamamı” bir diğer adıyla “Eşbak Hamamı” olarak dillendirilir. Külliyenin sahibi ve kentin ilk Osmanlı valisi Bıyıklı Mehmet Paşa 1521 yılında vefat edince vasiyeti üzerine kendi adıyla anılan külliyenin arka haziresine defnedilir.
Yaygın bilgiye göre Mimar Sinan’ın kentteki beş eserinden biridir. Mimarisi, Sinan’ın İstanbul’daki Şehzade Camisi’ndeki tarza benzerdir. Siyah bazalt ve beyaz taşların harmonisi mimari özelliğidir. Son cemaat bölümünün üzerinde sekiz sütunla desteklenen yedi kubbesi vardır ve kubbeleri açıktır. Kubbenin iç kısmında Arapça İslam’ın dört halifesinin adları yazlıdır. Mihrap ve minberi Osmanlı tarzıyla yapılmıştır. Tek şerefeli minaresi klasik Osmanlı mimari tarzını yansıtır.
Minarenin hemen yanı başına Özdemiroğlu Osman Paşa’nın türbesi ekli olduğundan minare kaidesinin doğu bölümü kapanmıştır.
Mimar Sinan’ın eserlerinin listelendiği Tuhfetu’l Mi’marin adlı eserde türbenin adı geçmektedir. Caminin batı yakasına düşen türbe kentte 1571-75 yılları arasında valilik yapmış olan Özdemiroğlu Osman Paşa için 1585 yılında yaptırılmıştır. Türbe, Mimar Sinan’ın Fatih Paşa Camii ile birlikte bir diğer eseridir…
Fatih Paşa (Kurşunlu) Camii ve Özdemiroğlu Osman Paşa Türbesi’ne, bugün o bölgenin son birkaç yıl içinde yeniden restorasyonu sonucu hemen yanı başındaki İçkale’nin Küpeli Kapısı’nın önünden, uzun ve hayli geniş bir güzergâhtan gidilir. O yol üzerinde bir de Nasuh Paşa Camii vardır. İşte o Nasuh Paşa Camisi’nin önünden başlayarak Fatih Paşa Camisi’nin avlusunun içine kadar -bundan on yıl öncesine kadar- her hafta pazar günleri açık “Halk Pazarı” kurulurdu. Öyle bir pazar ki sabahın beşinden öğle namazı saatine kadar sürerdi pazarın yoğunluğu. Diyarbakırlı kuşbazların cins kuşları da bakıcıların işli bakır kap-kacakları da sergilenir, satılırdı. Çoğunluğu eski hatta antika olmuş ya da artık kullanılmadığı için elden düşmüş eşyaların yanında hırsızlık malları da satılırdı. Eşyası çalınanlar bazen pazarda arardı çalınan eşyasını ve bulunca ya ciddi kavgalar yaşanırdı satıcıyla ya da bir şekilde birilerinin araya girmesiyle tatlıya bağlanırdı.
Tarihî verilere ve Suriçi’nin en eski yerleşkesi Amida Höyük’te birkaç yıldır yürütülen kazılarda ortaya çıkan buluntulara göre şehrin dokuz bin yıllık bir kesintisiz yaşam alanından söz edebiliyoruz. İşte böylesine kıymetli bir kadim yerleşkenin etrafını çepçevre kuşatan ve beş kilometreden fazla, kalkan balığı görüntüsünde, dört yöne açılan dört kapısı ve seksen iki burçlu mimari yapısıyla dünyada tek örnek olup 2015’ten beri UNESCO’nun kalıcı tarihî kültürel miras listesinde olan Diyarbakır Surları içinde beş asır önceden bugüne kalan bir buluşma davetine selamdır bu yazı.
Sinan’ın pek de bilinmeyen Doğu diyarındaki beş eserini yön levhaları ile birbirine bağlayan bir çağrı bizimkisi… #
Mimar Sinan Mescidi, Fatih-Yenibahçe semtinde bugün Vatan Caddesi’ne inen bir yamaç üzerinde küçük bir park içinde bulunur. Mimar Sinan’ın kendi hayrı için 1566’dan önce inşa ettirdiği yapının yanında bir sıbyan mektebi, bir çeşme de bulunuyordu. 1918’deki Fatih yangınında sadece minaresi ve dört duvarı ayakta kalan cami terkedilmiş, içerisine ve çevresine gecekondular yapılmıştı. 1976’da Vakıflar tarafından eski plan, fotoğraflar ve arkeolojik kazılardan elde edilen verilere dayanarak yeniden inşa edilen mescit hâlen cami olarak kullanılıyor; ancak sıbyan mektebi artık yok.
Sinan’ın bazı mescitlerinde olduğu gibi, minare ana yapıdan ayrı, avlu kapısının yanındadır. Şerefesi olmayan minarenin şerefe kısmını küçük bir kubbe örter. Yapı, “yazlık” olarak tanımlanabilecek geniş bir açık bölüme sahiptir. İstanbul’da muhteşem anıtlar inşa eden Mimar Sinan’ın kendi hatırasını yaşatmak için hazırladığı bu küçük külliye, kent tarihi açısından çok önemlidir. Bununla birlikte, maalesef büyük mimarın adına yakışır bir yapı-çevre düzenlemesine sahip değildir.
Yapıyla ilgili İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesinde şu ibare vardır: “Mimar Sinan, kendi imkanları ile inşaını gerçekleştirdiği bu mescid için bir de vakıf tesis ederek içinde sundurma, köşk, havuzlar ve akarsuyun bulunduğu bitişik bir bostanı vakfetmiş; çok sayıda ev, dükkan ve 300.000 gümüş akçe geliriyle buranın ‘kıyamete kadar’ yaşatılmasını ve kendisinden sonra başmimar olacakların evkafına nezaret etmesini şart koşmuştur”. Onun hatırasını yaşatmamız lazım.
Mimar Sinan Mescidi’nin erken cumhuriyet dönemindeki görüntüsü, 1918’de büyük oranda yanan yapının sadece minaresinin kaldığını gösteriyor. Hâlen cami olarak işlev gören mescit ve alanı, bugün tarihî kimliğinden çok uzak.
İstanbul’da Osmanlı dönemiyle birlikte hükümdarlar, devlet ve din adamları şehri yavaş yavaş imar etmeye başladı. En büyük dönüşüm ise 16. yüzyılda Kanunî devrinde yaşandı. Süleymaniye başta olmak üzere, zirveyi temsil eden 596 eser inşa edildi.
Kanunî’nin tahtta kaldığı 45 yıl boyunca İstanbul inanılmaz bir değişim ve gelişim yaşamıştı. İmparatorluğun siyasi, askerî, ekonomik alanda zirvede olduğu bu yarım yüzyıl, Osmanlı sanatı ve mimarisinin de altın çağı olmuştu. Mimar Sinan gibi bir büyük ustanın öncülük ettiği mimarlık ve sanat hamlesi sırasında, İstanbul içerisinde 19 ayrı yapı tipinde (cami, mescit, medrese, mektep, darülkurra, darülha-dis, darüşşifa, tabhane, türbe, han-kervansaray, hamam, tekke, zaviye, imaret, çeşme, köprü, su kemeri, saray vb.) 596 eser inşa edilmişti.
Kanunî önce, babası Yavuz Selim’in külliyesini tamamlamıştı. Daha sonra çok sevdiği şehzadesi Mehmet’in beklenmedik ölümü karşısında onun hatırasını yaşatacak Şehzade Mehmet Camii ve külliyesini inşa ettirmişti (Gülru Necipoğlu bu eseri Kanunî ve Hürrem’in evlatları için bir yaptırdıkları bir yas anıtı olarak değerlendirir). Bu inşaat sırasında sultan biricik kızı Mihrimah için de Üsküdar sahilinde bir külliye yaptırmıştı. Bir diğer evladı Cihangir için 1560 dolaylarında bugün adını verdiği semtte bulunan küçük yapıyı yaptırmıştı. (Diğer iki kardeşin külliyeleri yanında Cihangir’in yapıları her türlü iddiadan uzak tek kubbeli, tek minareli sıradan bir yapıdır. Cihangir kardeşlerinin seviyesine ancak 19. yüzyılda yapılan yenilemelerde çifte minare ile kısmen ulaşabilmiştir).
Kanunî Sultan Süleyman hem kendi saltanatının hem de imparatorluğun ihtişamını tüm dünyaya göstermek için dönemin en büyük mimarını, Mimar Sinan’ı Süleymaniye’nin başına koymuş ve 7 yıl sürecek inşaat boyunca en ileri teknolojilerin, en modern tekniklerin kullanılmasını istemiş. “Helal arazi” için Fatih’in bölgede bulunan eski sarayının bahçesi seçilmiş. “Helal para” ise Rodos, Malta ve Belgrad seferlerinden Kanunî’nin payına düşen gaza gelirinden sağlanmış.
1930’lu yıllarda uçaktan çekilen bir hava fotoğrafında Süleymaniye (Namık Görgüç).
Sultan 1550-1557 arasında kendi adını taşıyacak dev külliyesini inşa ettirmişti. Osmanlı döneminin en büyük vakfına sahip olan külliye, Fatih Külliyesi’nden sonra ikinci büyük yapı topluluğudur. Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun her anlamda yıllık bu yapı topluluğu, İstanbul’u simgeleyen en önemli anıtlardandır.
Kanuni Sultan Süleyman
Kanunî, Süleymaniye’nin ardından eşi Hürrem Sultan için Haseki adlı külliyeyi inşa ettirdi. Camii tek kubbeli ve tek minareli gayet mütevazı bir yapıdır. Bunların yanısıra sadrazamların ve vezirlerin külliyeleri de dikkati çekicidir. Piri Mehmet Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Ayas Mehmet Paşa, Rüstem Paşa, Kara Ahmet Paşa, Sokollu Mehmet Paşa…
Büyük değişim ve dönüşümün en önemli ismi şüphesiz Mimar Sinan’dır. Sinan, bütün büyük inşaat projelerinde vardır. En önemli eserlerini Kanunî ve ailesi için hazırlamıştır. Bu dönem İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örneklerinin üretildiği çağdır. Kanunî kendi dönemini, dünya tarihinin en etkileyici sanat ortamlarından biri haline getirmeyi başarmıştır.
16. yüzyıla damgasını vuran Sultan Süleyman, Osmanlı başkentinin dokusunu da değiştirdi. Mimar Sinan gibi bir büyük ustanın öncülük ettiği mimarlık ve sanat hamlesi sırasında, 19 ayrı yapı tipinde 596 eser ortaya kondu! İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örnekleri bu dönemde üretildi.
Kanunî’nin tahtta kaldığı 45 yıl boyunca İstanbul inanılmaz bir değişim ve gelişim yaşamıştır. İmparatorluğun siyasi, askerî, ekonomik alanda zirvede olduğu bu yarım yüzyıl, Osmanlı sanatı ve mimarisinin de altın çağıdır.
Edebiyatta, sanatın her dalında, mimarideki bu gelişme, 2. Selim ve 3. Murat döneminde de devam etmiştir. Kanunî dönemi sonraki yıllarda da her bakımdan özlenen ve taklit edilen dönem olmuştur. Tanzimattan sonra bu süreç daha da güçlenmiş, Osmanlı Neoklasiği denen mimari akımda “klasik dönem” model alınmıştır.
İ. Aydın Yüksel’in hazırladığı Osmanlı Mimarisinde Kanuni Sultan Süleyman Devri isimli kitapta İstanbul içerisinde 19 ayrı yapı tipinde (cami, mescit, medrese, mektep, darülkurra, darülhadis, darüşşifa, tabhane, türbe, han-kervansaray, hamam, tekke, zaviye, imaret, çeşme, köprü, su kemeri, saray vb.) 596 eser tespit edilmiştir!
Adını yaşatan cami Süleymaniye Camii’nin avlusu. 28 revakın çevrelediği avlunun ortasında dikdörtgen şeklinde bir şadırvan bulunuyor.
Kanunî önce, babası Yavuz Selim’in külliyesini tamamlar. Bu selatin külliye aynı zamanda Kanunî’nin anne ve babasının kardeşlerinin türbelerini de barındıran bir merkezdir. Padişah daha sonra çok sevdiği şehzadesi Mehmet’in beklenmedik ölümü karşısında onun hatırasını yaşatacak Şehzade Mehmet Camii ve külliyesini inşa ettirdi (Gülru Necipoğlu bu eseri Kanunî ve Hürrem’in evlatları için bir yaptırdıkları bir yas anıtı olarak değerlendirir). Bu inşaat sırasında sultan biricik kızı Mihrimah için Üsküdar sahilinde bir külliye inşa ettirir. Bir diğer evladı Cihangir için 1560 dolaylarında bugün adını verdiği semtte bulunan küçük yapıyı inşa ettirir (Diğer iki kardeşin külliyeleri yanında Cihangir’in yapıları her türlü iddiadan uzak tek kubbeli, tek minareli sıradan bir yapıdır. Cihangir kardeşlerinin seviyesine ancak 19. yüzyılda yapılan yenilemelerde çifte minare ile kısmen ulaşabilmiştir).
Sultan ancak 1550-1557 arasında kendi adını taşıyacak dev külliyesini inşa ettirir. Osmanlı döneminin en büyük vakfına sahip olan külliye, Fatih külliyesinden sonra ikinci büyük yapı topluluğudur. Daha sonra eşi Hürrem Sultan için Haseki adlı külliyeyi inşa ettirir. Camisi tek kubbeli ve tek minareli gayet mütevazı bir yapıdır.
Bunların yanısıra sadrazamların ve vezirlerin külliyeleri de dikkat çekicidir. Piri Mehmet Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Ayas Mehmet Paşa, Rüstem Paşa, Kara Ahmet Paşa, Sokollu Mehmet Paşa…
Büyük değişim ve dönüşümün en önemli ismi şüphesiz Mimar Sinan’dır. Sinan, bütün büyük inşaat projelerinde vardır. En önemli eserlerini Kanunî ve ailesi için hazırlamıştır. Bu dönem İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örneklerin üretildiği bir çağdır. Kanunî kendi dönemini, dünya tarihinin en etkileyici sanat ortamlarından biri haline getirmeyi başarmıştır.
Türk tarihinin en önemli şahsiyetlerinden Barbaros Hayreddin Paşa’nın kahramanlıklarla dolu hayatına karşılık, uzun Osmanlı asırlarında büyük bir unutulmuşluğa mahkûm olduğu şaşırtıcı bir gerçektir. Osmanlı kroniklerinin hakkını vermeden temas edip geçtiği bu kahramanın hatırasına ve vakfiyesine, yine Osmanlıların son asrında büyük saygısızlıklar yapılmıştır. 2. Meşrutiyet’le hatırlanan Barbaros’la ilgili belgeler ve gerçekler…
Barbaros Türbesi ve Haziresi Beşiktaş İskelesi, Deniz Müzesi, Sinan Paşa Camii arasında yer alır. Mimar Sinan’ın inşa ettiği ilk türbe olma özelliğiyle de önemlidir.
Günümüze kadar yapılan araştırmalarla hayatı, ailesi ve savaşları hakkında bir hayli bilgiye sahip olduğumuz Barbaros Hayreddin Paşa’nın, Beşiktaş’ta yaptırıp vakfettiği türbe, hazire, medrese, imaret, yalı ve konaklarından ibaret hayratının başına gelenler hakkında derli toplu malumatımız yoktur. Belki de bu kusurumuz, kahramanlarına karşı ilgisiz bir toplum olmamızla alakalıdır. Bu yazımız, bir nebze olsun bu kusuru giderebilmek adına bir derlemedir.
Barbaros Hayreddin
Okurumuz Ataman Oğuz Yılmaz’ın Barbaros Hayreddin çizimi. Pres kumaş üzerine karakalem tekniğiyle yapılmıştır. Eserin orijinali Ankara Merkez Komutanlığı’nda sergilenmektedir.
Vakfiyesi
Günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde 2225 numaralı defterin 183-190. sayfaları arasında 811 kayıt numarası altında bulunan 12 Rebiülevvel 941 (21 Eylül 1534) tarihli Barbaros Hayrettin Paşa Vakfiyesi, 25 Cumadelula 1313 (13 Kasım 1895) tarihinde çıkarılmış Türkçe bir surettir. Defter kaydına esas vakfiye Evail-i Rebiülevvel 970 (Kasım 1562) tarihinde orijinalinden çıkarılmış bir suretten alınmıştır. Vakfiyenin şartlarıyla, vakfedilen emlak ve nakit para ilk defa Ali Şükrü Bey tarafından Donanma Mecmuası‘nın 1910 yılı Haziran sayısında kaleme alınmıştır ancak kullandığı vakfiyenin kaynağını göstermez.
Oruç Reis’li arma 500 yıl önce Oruç Reis’i katleden Tineolu Teğmen Garcia de La Plaza’ya verilen arma, günümüzde Tineo kasabasının resmi armasında yer alan bir figürdür.
Tespit edebildiğim kadarıyla Vakıflar Arşivindeki vakfiyeyi ilk kez 1945’te Yüzbaşı Emin Yakıtal tanıtmıştır. İbrahim Hakkı Konyalı da 1972’de Yeni Asya gazetesindeki dört bölümlük yazısında muhtasar bilgiler verir. Konyalı bu suret vakfiyenin aslını Barbaros’un torunlarından Hikmet Barbaros’ta gördüğünü söyler. Senelerden beri araştırdığı halde nerede olduğunu bulamadığını söylediği orijinal vakfiyeye henüz rastlanılamamıştır. Osmanlı Arşivi’nde bulunan EV.VKF 6/47 numaralı vakfiyenin katalog kaydında Barbaros Hayrettin Vakfiyesi olduğu belirtilmişse de, ölümünden sonra oğlu Hasan Paşa’nın 1020 Ocak 1548 tarihinde tesis ettiği 61 sayfalık Arapça vakfiyedir.
Vakıflar Arşivi’ndeki vakfiye suretinde vakfın ilk tesis edildiği tarih olarak gösterilen 21 Eylül 1534 tarihi hatalıdır. Barbaros’un babasının isminin Yakub olduğu birkaç kitabe ve kitaptan tespit edildiği halde bu vakfiyede Nurullah b. Abdullah olarak karşımıza çıkması da çözülememiş muammalardandır. Eğer bu vakıf Tersane’deki Kaptan Paşa odasında, İstanbul kadısı huzurunda Hayrettin Paşa’nın ve şahitlerin bilfiil bulundukları bir oturumda kurulmuşsa, bunun Barbaros’un Tunus Seferi için donanmayla yola çıkıp İstanbul’dan ayrıldığı 1 Ağustos 1534 tarihinden önce olması gerekirdi.
Vakfiye tarihinin sağlaması yapılırken hatalı olduğunu ortaya koyan en önemli veri, kitabesine göre 948 Hicri/1541-42 Miladi yılına tarihlenen ve Mimar Sinan’ın ilk inşa ettiği türbe olan Beşiktaş’taki Hayrettin Paşa Türbesi’nin vakfiye metninde inşaatının tamamlanmış olduğunun belirtilmesidir. Bu durumda inşaatı 1541-42’de tamamlanmış bir yapının 1534 tarihli vakfiyede yer alamayacağı ortadadır. Ayrıca türbenin yanına yaptırdığı medresenin faaliyette olduğunu ve vakfedilen emlakin en önemlilerinden, yine Sinan yapısı ve günümüzde vakfın mülkiyetinden çıkıp özel mülkiyete konu olan Zeyrek’teki Çifte Çinili Hamam’ın gelirlerinin de bu medreseye tahsis edildiğini vakfiyeden öğreniyoruz.
Pervititch Haritası
Barbaros’un yalı, konak, medrese, imaret, türbe ve haziresine ait alanın üzerinde Dolmabahçe Sarayı’ndan Beşiktaş İskelesi’ne kadar olan değişim, 1922 tarihli sigorta haritasında görülüyor.
Çinili Hamam’ın da 1540-46 tarihleri arasında inşa edildiği tahmin edilmektedir. Belki medrese ve imaret de Sinan eseriydi. Vakfiyedeki şahitler, İstanbul kadısı ve askerî kassam olarak isimleri geçenlere dair prosopografik bir araştırma yapıldığında da tarihin hatalı olduğunu ortaya koyacak kanıtlara rastlanılması mümkündür. Bu durumda vakıf tesis edilirken Barbaros bizzat kadı huzurunda ve kaptan paşa odasında bulunmuşsa, vakfiyenin tarihini, Nice Seferi’nden döndüğü 1545 başları ile 5 Temmuz 1546’daki ölümüne kadar İstanbul’da geçirdiği bir buçuk yılda aramak lazımdır.
Cezayir Kalesi ve Şehri 17. yüzyılın son çeyreğindeki görünümü.
Vakfiyesinde İstanbul’un çeşitli mahallelerindeki çok sayıda evi ile hamam, fırın, değirmen gibi tesislerin kira gelirlerini vakıf yöneticilerinin maaşına; medresedeki öğrencilerin cep harçlığına; müderris, kütüphaneci, sucu, kapıcı, hela bekçisi gibi görevlilerin yevmiyesine; medresenin yanına inşa ettirdiği aşhanede öğrenciler için pişirilecek zerde pilav maliyetiyle aşçı ücretine tahsis etmiştir. 25.000 kuruş nakit parasının yüzde on faiz ile işletilip nemasının da aynı masraflara tahsis edilmesi şartı, devrinde sıklıkla görülen uygulamalardandır.
Hayrettin Paşa’nın medresesine vakfettiği Kur’an, hadis, tefsir gibi dinî ilimlerden ibaret 20 adet kitap da vakfiyede listeleniyor. Dünyaları gezmiş, birçok dil bilen yaşlı bir denizcinin sadece bu kitaplardan ibaret bir kütüphanesi mi vardı? Denizcilikle ilgili kitaplar, atlaslar, coğrafya eserleri yok muydu? En azından Pîrî Reis’in maiyetinde çalışırken Kitab-ı Bahriye‘nin telifinde katkısı olan, sonra Barbaros’un hizmetine giren ve Gazavatname‘sini yazdırdığı Seyyid Murad’dan bir tane bile Kitab-ı Bahriye edinemedi mi? Aslında denizcilikle ilgili kitapları vardı da bunlar medreseye uygun düşmeyeceği için mi vakfetmek istemedi? Bu soruların henüz cevapları yoktur.
Barbaros Hayrettin Paşa’nın çağdaş bir portresi.
Mimar Sinan’a inşa ettirdiği Beşiktaş’taki türbesine gömülmesini vakfiyesine vasiyet şeklinde kaydettirmiştir. Donanma mecmuasında Ali Şükrü Bey’in denizci rivayeti olarak naklettiğine göre “yattığım yerden vatan-ı hususiyemin yani denizin şıyırtısını işitmek isterim” dermiş. Her gece mezarında iki kandil yakılmasını, ölümünden sonra azad edilmiş sayılan kölelerinin (uteka) ve onların çocuklarının türbesinin etrafına defnedilmesini ister. Beşiktaş’taki yalısını da kölelerinin erkek soyuna bırakır. Kızların soyundan gelenlerin buraya taarruz etmesini istemez. Yalısındaki su kuyusuna özel bir önem verdiği anlaşılıyor. Belki de tarihî eser bilinci hayli yüksek biriydi. Çünkü İstanbul’un Kostantiniyye olduğu zamanlardan kalma bu kuyuya dokunulmamasını, olduğu haliyle bırakılmasını istedi. Bu kuyu günümüzde Barbaros’un yalısının bir kısmının üzerinde yer alan Beşiktaş Deniz Müzesi’nin bahçesinde halen mevcuttur.
Moltke haritası 1839 tarihli Moltke haritasının 1851-52’de Türkçeye uyarlanıp basılmış kopyasından ayrıntı. En soldaki dikdörtgen, bugünkü Beşiktaş Arena stadının yer aldığı Has Ahır binalarıdır. Altında Dolmabahçe Camii; ortada Dolmabahçe Sarayı; sağda ise Barbaros yalısı, Hayrettin İskelesi, aşhane, medrese ve türbe alanları görülüyor.
Türbesi
Yukarıda değindiğimiz gibi Barbaros’un sağlığında 1541-42’de Mimar Sinan’ın ilk inşa ettiği türbede bugün Barbaros’la birlikte eşi, evlatlığı Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa ve Kapudan-ı Derya Cafer Paşa’nın mezarları mevcuttur. Türbe hiç abartılı olmayan, sade, küçük ve uyumlu bir yapıdır. Kapının üstündeki “Haza türbe-i fatih-i Cezayir ve Tunus merhum Gazi Kapudan Hayreddin Paşa Rahmetullahi aleyh, sene 948” ibareli kitabesi sağlamdır.
Barbaros’un ölümünden sonraki yıllarda, her ilkbaharda sefere çıkan Osmanlı donanması, Topkapı Sarayı sahilindeki Yalı Köşkü’nde padişahı selamladıktan sonra Beşiktaş’a gelir, bu büyük denizcinin türbesi önünde demir attıktan sonra üç gün yatardı. Bu arada türbeye dualar edilir, denizcilere ziyafetler verilir ve Donanma üç günden sonra Barbaros’u selamlayarak Akdeniz’e veya Karadeniz’e açılırdı. Bu uygulamanın Osmanlı teşrifatında önemli bir yer tutması Barbaros’un hatırasının yaşatılmasına önem verildiğini vurgular.
Deve Meydanı Krokisi Pertevniyal Valide Sultan’ın kahvecibaşısının kayıkhanesinin sınır tespiti için çıkarılan kroki sayesinde türbe çevresindeki 1850 sonrası yapılaşma vaziyetini görebiliyoruz.
Arşiv belgelerine göre sonraki uzun Osmanlı devrinde vakfiyesine uyuluyor, hesapları görülüyor ve medresesi de 19. yüzyıl ortalarına kadar faaliyetini sürdürüyordu. Ancak bu sıralarda işler değişti. O zamana kadar Çeşme’de, Navarin’de, Sinop’ta yakılıp imha edilen Osmanlı Donanması’nın iyice güçten düşmesiyle, “Beşiktaş mitosu”nun da önemini kaybettiği anlaşılıyor. Bugünün Beşiktaş’ında vapur iskelesi karşısındaki önü açık, nispeten düzenli türbe ve çevresindeki hazire, 1850’den sonraki yıllarda etrafı odun depoları, kayık imalathaneleri, tuğla sergileri, dükkânlar, evler, kahvehane, meyhane ve gazinolarla kuşatılmış bir haldeydi. Arayan zorlukla bulurdu. 1850’de geldiği Türkiye’ye uzun yıllar hizmet eden, Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Donanması’nın mümessili olan, “Müşavir Paşa” lakaplı Adolphus Slade’in anıları bu konuda önemli ipuçları vermektedir.
Adolphus Slade “Türklerin Nelson’u” olarak nitelendirdiği Barbaros’un türbesini ziyaret için Beşiktaş’a geldiğinde, bırakın türbenin yerini bileni, Barbaros’un adını dahi duymamış köy sakinleriyle karşılaşır. Zorlukla türbeyi bulduktan sonra, kapıyı açtırdığı adam ısrarla burayı niye ziyaret ettiğini sorar. Sadece merakından ziyaret ettiğini söylese de inanmaz. Daha sonra Beşiktaş’ın Rum sakinlerinden bir tanıdığı, arkasından uydurulan hikâyeyi anlatır. Güya Slade, Barbaros’un Frengistan’daki bir sevgilisinden olma çocuğun neslindenmiş ve o da büyük atasını türbesinde ziyaret etmiş!
Yine de bu yıllarda türbenin çevresi gaspedilmişe benzemiyor. 1839 tarihli Moltke haritasının 1851-52’de Türkçeye uyarlanıp basılan kopyasında, bahçe ortasındaki türbe, yanında medrese ve imaret olması gereken iki yapı ile müstakil olarak ayaktadır. İskeleye kadar boş bir alan mevcuttur. O tarihte inşaatı sürdürülen Dolmabahçe Sarayı’nın planı da gösterilmiştir. Saray ile türbe arasındaki ortası geniş avlulu yapılar topluluğu da Barbaros’un vakfiyesinde belirtilen yalısı ve konağından arta kalanlar olmalıdır. Mevki adına Hayrettin denildiği kayıtlıdır.
Hasan Paşa’nın türbesi Haziredeki birçok mezarın tahrip edilmesiyle oluşturulan alana inşa edilen 7-8 Hasan Paşa’nın türbesi. Arkada görülen duvar mahkemeye konu olan duvar olmalıdır.
Anlaşılan, ne olduysa bu tarihten sonra olmuş ve tespit edemediğimiz bir tarihte medrese ve imaret binası ortadan kaldırılıp alan işgal edilmiştir. Dolmabahçe Sarayı’nın inşaat alanında istimlâk edilen çok sayıda özel mülkün olduğunu biliyoruz. Bu bilgiye artık Barbaros Vakfı’na ait olan bir bostan ile bir evin de dâhil edilmesi gerekiyor. 16 Nisan 1908 tarihli Barbaros Hayrettin Vakfı mütevellisi İbrahim Şahab Bey’in arzuhali üzerine vaktinde Dolmabahçe Sarayı’na ilave edilmek üzere musakkafatı satın alınan bir bostan ile menzilin arsa kirasının vakfa ödenmesi talep ediliyor. Emlak-i Hümayun müdiriyetinin kayıtları ile karşılaştırıldığında mütevellinin iddiası doğrulanıyor ve talep edilen kira vakfa ödeniyor. Demek ki Barbaros Vakfı’nın arazisi, günümüzde Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu alanın bir miktarına kadar uzanıyordu (BOA.ML.EEM. 695/81).
Pertevniyal Valide Sultan Kahvecibaşısı Hasan Efendi’nin sahibi olduğu kayıkhanenin sınırlarını belirlemek üzere 9 Mayıs 1875’de çizilen bir krokide (BOA.PLK.p. 148) türbeden iskeleye kadar olan boş alanın kimlerin işgalinde olduğu görülmektedir. Türbeden iskeleye inilen yolda hazireden açılan alanda bir dizi dükkân inşa edilmiştir. İlginçtir, krokide Barbaros türbesi gösterilmemiş, sadece “kabristan” ibaresiyle belli belirsiz bir mevki tayin edilmiştir. Kabristanın hemen önündeki alan, Edhem Paşa’nın altı kayıkhane üstü gazino olan mülkü haline gelmiştir! Ortaköy yönünde ise Bezmialem Valide Sultan Vakfı’na ait fırın, keresteci dükkânları, gazino binaları mevcut olmakla birlikte, bunların Barbaros Vakfı’ndan koparılan alanlar olup olmadığı meçhuldür.
1905 yılına geldiğimizde, o zamana kadar teşebbüs edilmeyen bir olay gerçekleşir. 5. Murad’ı yeniden tahta çıkarma girişimi sırasında ihtilalci Ali Suavi’yi başına vurduğu odunla katlettiği için II. Abdülhamid’in en önem verdiği, güvendiği adamlarından olan Beşiktaş Muhafızı Yedi Sekiz Hasan Paşa ölünce, Barbaros Hayrettin Paşa’nın vakfiyesine en büyük tecavüz vuku bulur. Hayrettin Paşa’nın vakfiyesindeki şart doğrultusunda 1550’lerden itibaren 350 yıl boyunca ölen köleleri ve onların çocuklarının gömüldüğü hazireden Hasan Paşa’ya bir türbe yeri ayrılır. Zaten daha önceki yıllarda Hasan Paşa’nın görev yaptığı Beşiktaş Karakolu da Hayrettin Paşa Vakfı’nın arsasında inşa edilmiştir. Ayrılan yerdeki mezarlar ve taşları gelişigüzel sağa sola atılarak tahrip edilir ve Mimar Kemalettin’e bir türbe inşa ettirilir. Osmanlı Arşivi’nde belgesi henüz ortaya çıkmadıysa da, 2. Abdülhamid’in izni ve iradesi olmadan böyle bir girişim asla gerçekleşemezdi.
Zülfikarlı sancakBarbaros sancağı türbesinde teşhir edildiği yıllarda alınmış bir fotoğrafı. Üstte Fetih suresinden ayetler, ortada dört halifenin isimleri, Mühr-i Süleyman ve Zülfikar olduğu rivayet edilen kılıç figürleri ile orijinal vaziyetinde görülüyor.
Hasan Paşa sağlığında Beşiktaş iskelesine inen yolda dükkânların arkasındaki 38 metrelik kadim duvarı yıktırıp, yerine kendine göre bir duvar inşa ettirdiğine göre, türbe yerini de belirleyip Barbaros’un haziresine göz dikmiş olmalı. Gücünün zirvede olduğu devirde, Beşiktaş’ta birçok gayrimenkulü sahiplerinden tehditle, zorla ele geçirdiğine dair iddiaların çokluğuna bakılırsa, o duvarı yıkmasına da kimse engel olmamıştır. Kısa süre sonra 2. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle Hasan Paşa türbesinin dokunulmazlığı da ortadan kalkar. İşte bu sıralarda Ali Şükrü Bey, Donanma mecmuasında ve Tanin gazetesinde Hasan Paşa Türbesi aleyhine ilk yazıları kaleme alır ve Barbaros Türbesi çevresinin düzenlenmesi için girişimlere başlanır. Bu tarihten sonra Hasan Paşa ailesi mahkemeye müracaat ederek 10 Şubat 1915’te verilen bir mahkeme ilamına göre duvarın istibdal bedeli olarak 20.000 kuruşu Barbaros Vakfı’na ödemiştir (BOA.İ.EV 60/4). 7-8 Hasan Paşa’nın türbesinin Barbaros Türbesi haziresinden çıkarılması talepleri, araya giren Balkan, 1. Dünya, Kurtuluş Savaşları sırasında yerine getirilemese de unutulmamış ve 1935’ten sonra yapılan düzenlemelerde cenazesi buradan kaldırılarak Yahya Efendi Mezarlığı’na defnedilmiştir. Mimar Kemalettin eseri türbe ile bu civarda yer aldığı belirtilen muvakkithanenin akıbeti hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlanılamamıştır.
Akşam gazetesi kupürü
1935-40 arasında günlük gazetelerde sıklıkla Barbaros Türbesi ve çevre düzenlemesi ile ilgili haberler çıkmıştır.
Balkan ve 1. Dünya Savaşı sıralarında türbeye gösterilen ilgi, verilen önem giderek artar. Preveze zaferinin anma törenleri yapılmaya başlanır. 18 Aralık 1911 tarihli iradeyle, Bahriye Müzesi’ndeki meşhur Barbaros sancağının Kırım Savaşı’nda Mahmudiye kalyonuna keşide kılındığı gibi, donanma gemilerinde askerin maneviyatını arttırmak amacıyla müzeden alınarak kumandan gemisine asılmasına izin verilir (BOA. MV. 229/3).
Bir süre sonra 6 Kasım 1913’te Donanma Cemiyeti, Anadolu’dan Rumeli’ye ilk defa salla geçen Gazi Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki türbesiyle Barbaros Türbesi’ne “fevkalade tören” ile “fevkalade altın Donanma Madalyası” asılmasını teklif eder (BOA.İ.DUİT 38/21). Bu teklif kabul edilir ve o sırada Barbaros Türbesine getirilmiş olan sancağın üzerine altın Donanma Madalyası asılır. Cumhuriyet devrinde bir ara Vakıflar’a, sonrasında Kültür Bakanlığı’na intikal eden madalya, Topkapı Sarayı’na götürülür. 1975’ten itibaren Deniz Müzesi’nde korunmaktadır.
Cumhuriyet döneminde türbeye yönelik ilgi, kesilmeden devam etmiştir. Beşiktaş, İstanbul’un imar planını hazırlaması için davet edilen Henry Prost’un da ilgi alanındadır. Projenin en önemli ayağı olan Taksim Kışlası’ndan Maçka/Dolmabahçe’ye kadar olan Taksim Gezisi (Gezi Parkı) düzenlemesinin devamı olarak düşünülür. Deniz Müzesi’nin eski müdürlerinden Haluk Şehsuvaroğlu, Prost’un raporunda okuduğu bir saptamayı aktarır. Buna göre Fatih, İstanbul kuşatmasında gemileri karaya Dolmabahçe’den çıkardığı için Atatürk de İngiltere Kralı 8. Edward’ı 3 Eylül 1936’daki ziyaretinde Dolmabahçe’de karşılamıştır. Prost bu yüzden Dolmabahçe-Beşiktaş aksına özel önem verir. Ayrıca bu niyetten çok önceden haberdar olmalı ki, 21 Mart 1935 tarihli gazetelerde Barbaros Türbesi’nin etrafının temizleneceği haberleri çıkmıştır. Barbaros Türbesi’nin etrafının temizlenip ortaya çıkarılması, yanına bir deniz müzesi kurulması, Sinan Paşa Camii’nin çevresinin açılması, Dolmabahçe’den Ortaköy’e kadar yol düzenlemesi Prost projesinin parçalarıdır.
1935’ten itibaren gazetelerde gün gün takip edilen bu gelişmeler, hızlı bir şekilde sonuçlandırılıp türbenin etrafındaki binalar istimlâk edilerek yıkılmış, vakfiye şartı haricindeki mezarlar nakledilmiş, çevresine yeni bir duvar çekilmiş ve Preveze zaferinin yıldönümü olan 27 Eylül 1940 tarihinde düzenlenen törenlerle türbenin açılışı gerçekleştirilmiştir.
Son yıllarda gerçekleştirilen türbenin restorasyonu ve hazire düzenlemelerinde, Deniz Müzesi’nde envanter kaydı olan bazı yeniçeri, hattat mezartaşları da hazireye getirilerek vakfiyeye aykırı olsa da buraya dikilmiştir.
BARBAROS HAYREDDİN (1475-1546)
Akdeniz fatihinin çarpıcı yaşam öyküsü
Ünlü korsan denizci Barbaros Hayreddin’in deniz macerası, diğer kardeşleri İshak, Oruç ve İlyas gibi Midilli sahillerinde kayık kullanmakla başladı. Sipahi Yakup Bey’in oğlu idi. Barbaros, kendisini Cezayir’de yaptırdığı caminin kitabesinde “es-Sultânü’lmücâhid fî sebîli’llâhi Rabbi’l-âlemîn Mevlâna Hayreddin ibn emîrü’ş-şehîr mücâhid Ebî Yusuf Yakub et-Türkî” yani “Allah yolunda mücahid Sultan Hayreddin ki Türk soyundan Emir Yakub’un oğlu” olarak tanıtmaktadır.
Barbaros kardeşler Anadolu, Suriye ve Mısır sahillerinde birlikte hareket etmiş ve nihayet Hızır, kendisine ait bir gemi ile Ege Denizi ve Selanik sahillerinde faaliyet göstermiştir. Oruç Reis, korsan Rodos Şövalyeleri ile giriştiği bir çatışmada esir düşmüş, kardeşi İlyas ise hayatını kaybetmişti. Hızır Reis’in teşebbüsleriyle esaretten kurtulan Oruç Reis, Antalya valisi Şehzade Korkut’un donattığı kalyatasıyla denizlere açıldı, İtalya sahillerine ve Kuzey Afrika’ya giderek Cerbe adasında üs tuttu. İki kardeş, Tunus Sultanı’nın izniyle Tunus’a yerleşti. 1513’teki ilk deniz seferlerinde gösterdiği başarıları sebebiyle Akdeniz’in diğer ünlü Türk denizcileri Kurdoğlu Muslihiddin ve Muhyiddin Reisler de kendi filoları ile onlara katıldı. Böylece Akdeniz’de yeni bir deniz gücü oluşmaya başladı.
Afrika sahillerini ele geçirmeye kalkışan İspanya’ya karşı bölge halkları, Barbaros kardeşlerden yardım istediler. Cezayir’e yerleştikten kısa süre sonra 1518’de İspanyollarla meydana gelen savaşta Oruç Reis hayatını kaybetti. Bunun üzerine Cezayir hâkimi olan Hızır Reis, elindeki küçük kuvvetlerle İspanya’ya karşı duramayacağını anlayarak Osmanlı Devleti’ne katılmak istedi. Cezayir halkı ve ulema ise, Barbaros’un orada kalarak kendilerini İspanyollara karşı korumasını talep eden bir mektubu Yavuz Sultan Selim’e gönderdiler. Yavuz Sultan Selim, Hayreddin Reis’e emirlik beratı ile birlikte savaş malzemeleri ve birkaç gemi yanında iki-üç bin asker göndererek orada kalmasına izin verdi.
Barbaros, Endülüs Devleti’nin 1492’de İspanya Krallığı tarafından ortadan kaldırılması üzerine din değiştirmek veya hayatını kaybetmek gibi tehditlerle baskı altında kalan Endülüs Müslümanlarına yardım elini uzattı. Bu sebeple Kanunî Sultan Süleyman, Hızır Hayreddin’i Deniz Beylerbeyliği görevini vermek üzere İstanbul’a davet etti. 1538’deki Preveze zaferiyle Akdeniz’de Osmanlı egemenliği kurulmuş oldu.
BARBAROS’UN MEKTUBU
Kanunî’ye yazılan saygı dolu satırlar
(TOPKAPI SARAYI MÜZESİ ARŞİVİ, 884/17, ESKİ NO 9128)
İspanya, Venedik, Ceneviz, Fransa, Papalık arşivlerinde mevcut Barbaros Hayrettin ve kardeşleriyle alakalı belgelerin sayısına nazaran, Türk arşivlerinde neredeyse hiç belge yoktur. Aslında Osmanlılarda kuruluştan 16. yüzyılın ilk yarısına kadar gelen belgeler genel toplama göre oldukça azdır. Ne sebepten olursa olsun zayiatın büyük olduğu anlaşılıyor. Bu yokluk içinde Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde yer alan birkaç belgenin Barbaros Hayrettin’e ait olduğu sanılmaktadır. Burada geniş bir özetini verdiğimiz belgenin, metnindeki karinelere göre de Barbaros’a ait olması kuvvetle muhtemeldir.
Barbaros İstanbul’a geldiği 1533 yılında Irakeyn seferindeki Sadrazam İbrahim Paşa’nın daveti üzerine Mudanya üzerinden Halep’e karadan gitti. Dönüşte de Konya üzerinden Bursa’ya gelip bir ay kaldı. Bu metin, yolculuğun gidiş-dönüşlerinden birinde İznik’ten geçerken yazılan bir mektup olmalıdır. Ayrıca bu kadar bozuk yazıyı bir kâtip yazamayacağına göre, bizzat Barbaros’un kaleminden çıkmış olduğunu düşünmek gerekir. Dönemin özelliklerine uygun olmayan bir imlası vardır ve yazı karakteri itibariyle okunması oldukça güçtür. O devirde muhatabını rencide etmekle eş tutulan harflerin harekelendirilerek yazılması cihetine sık sık gidilmesi, okuma güçlüğünü bir nebze azaltmak için olsa gerektir.
Klasik Osmanlı yazışma üslubunda şart olan dua ve elkab cümleleri ihmal edilerek doğrudan konuya girildiği görülen mektubun muhatabı “Sultanım”, ibare içinde “hünkar” denildiğine göre, bizzat Kanunî Sultan Süleyman olmalıdır. Muhatabının padişah olduğuna bakılmadan teklifsiz bir üslupla yazılsa da, arasıra saygıda kusur etmeyen cümleleri araya serpiştirmeyi de unutmaz. Arapçayı ana dili gibi bildiği şüphesiz olan Barbaros’un mektubuna “hâk-i pâyine, türâbına” gibi Arapça-Farsça yüklü elkab cümleleri yerine aynı anlamı ifade eden “Sultanımın ayağının tozuna…” gibi halis Türkçe bir ibareyle başlaması ilginç bir keyfiyettir. İlk satırda bugün Deniz Müzesi’nde sergilenen sancak olması muhtemel bir sancağın gönderildiğinden ama varmadığı için uslu oğlanlarla gene göndereceğinden bahsediliyor. Bu mektubu sultanın emri ile İznik’te Şeyh Kutbüddin’in (öl. 1418) türbesini ziyaret ettiğinde İznik Gölü kenarında yazmış. O yıllarda sarayın oldukça rağbet ettiği sungur, toygun çakır ve İspirî çakır adı verilen av kuşlarından hediye göndermiş. Sancağı gönderdiğinden burada da bahsediyor. Barbaros’un İstanbul’a geldiği tarihlerde Kubbe vezirlerinden olan Ayas Paşa’nın Barbaros’a verilecek yemekliğe dair söylediklerini padişaha haber veriyor. “Bir eyüce kişi” olarak belirtip adını vermediği birini Emir Buhari Vakfı’na müfettiş tayin edilmesi için tavsiye ediyor ama, “bunu kolayına demedüm” diyerek adamın kayırılmasını istemekte zorlandığını da ihmal etmiyor.
Kendisi koskoca bir ülkeyi Osmanlı Devleti’ne armağan etmişken, keseler dolusu altını hediye getirmişken, padişahtan sürekli inayet bekleyen biri olarak gözükmesi hayret vericidir. Oğulluğu Hasan’a, Kanunî’nin 100 Flori ihsan etmesini şu satırlarla yere göğe sığdıramaz: “Allah Teala sultanumun ömrini çok eylesün bendenüze bir ateş oldu ki bendenüzi yerden göğe kaldurmak beraber oldu meğer Hasan kulunuza yüz dane Fulori inayet olmuş haberüm yok geldi halk içinde el öptü nedür dedüm devletli hünkar yüz altun virdi bir yerinde oldu ki sultanum ne diyem Allah ivazın ide”.
Tevazuyu hiçbir zaman elden bırakmaz, kendini padişahın karşısında aciz göstermeyi tercih eder: “Benüm sultanum bendenüzün taliine rast geldi bendenüzü bir âdem sandılar sultanum sağ olsun bunu ki yazdum teacüb eylemen ki aceb yerine düştü ben de bilürem ki ne kadar sevindim Allah bilür”.
GAZAVÂTNÂME-İ HAYREDDİN PAŞA
16. yüzyıl yazmasından efsane kaptanın anıları
Padişahlar, vezirler, savaş kahramanları namına yazılıp, konu edindiği savaş ve kahramanlık hikâyeleriyle, gaza ve cihad ruhunun halk arasında diri tutulmasını amaçlayan, nazım ve nesir halinde kaleme alınan gazavâtnâmeler Osmanlılarda bir hayli yaygındır. Özel okuyucuları tarafından halk tabakalarının toplu halde bulundukları kahvehane gibi yerlerde okunup ilgiyle dinlenirdi. Bu türün en önemli örneklerinden biri de Seyyid Murad’ın manzum ve mensur tarzıyla ayrı ayrı yazdığı Gazavât-ı Hayreddin Paşa adlı eserdir. Murad, Kitab-ı Bahriye’nin yazılması safhasında Kaptan-ı Derya Pîrî Reis’e hizmet eden, bazı tartışmalara göre de Kitab-ı Bahriye’nin ikinci telifinin müellifidir. Barbaros Hayrettin Paşa’nın maiyetinde görevliyken de Gazavâtnâme, Fetihnâme adlı eserleri takdim etmiştir. Uzun yıllar Sinan Çavuş’a maledilen Tarih-i Feth-i Sikloş, Usturgun ve İstolni Belgrad adlı eserin de Seyyid Murad’a aidiyeti ispatlanmıştır. Katıldığı seferlerde bizzat Barbaros’tan dinlediklerini, bazen de yaşadıklarını ilgi çekici bir üslupla kaleme almıştır. Elde mevcut farklı nüshaların müellif tarafından 1538 ile 1546 arasında yazıldığı anlaşılıyor. Sonraki yıllarda çeşitli tarihlerdeki istinsahları da mevcuttur. Bazı özgün olduğu sanılan metinlerde de araya sokuşturulan beyitler, bazı farklı bölümlerin varlığı değişik müellifler tarafından yapılmış yazma denemeleri olarak değerlendirilir.
Yazıldığı devirden itibaren olağanüstü ilgi gören, 1578’den itibaren İspanyolca, İtalyanca ve daha birçok Batı diline, ayrıca Arapçaya çevrilen Gazavâtnâme’nin çok sayıda yazma nüshası dünya kütüphanelerinde yer alır. Bu yaygınlığına rağmen yeni yazıya aktarılması son 40 yılın işlerindendir. Topkapı Sarayı Revan Kütüphanesi 1291 numarada kayıtlı Gazavât’ın başında, Şehzade Mehmed’e ait olduğuna dair bir kayıt vardır. Gazavât-ı Hayreddin uzmanı Dr. Gallotta’ya göre bu şehzade, Kanunî’nin 1543’te ölen oğlu Şehzade Mehmed’dir. Paris’te Bibliothèque Nationale Türkçe Yazmalar 1186 numarada kayıtlı Gazavât’ın ikinci bölümü olan nüshanın temellük kaydında, Osmanlı yazısıyla “Maliki (Sahibi) Nikolaki Dimitrakioğlu” ibaresinin varlığı, bu kitabın şehzadelerden gayrimüslim tebaaya kadar geniş bir okuyucu kitlesine sahip olduğunun göstergesidir.
DONANMA MECMUASI
Barbaros’un mirasını bugüne taşıyan dergi
Donanma Mecmuası7-8 Hasan Paşa türbesine yer açabilmek için tahrip edilen Barbaros torunlarına ait mezar taşları. Fotoğraf ve haber/yazının sahibi Bahriye Yüzbaşı Ali Şükrü Bey.
Sultan Abdülaziz’in büyük masraflarla dünyanın sayılı güçlerinden biri haline getirdiği Osmanlı donanması, tahttan indirilmesinde de etkili olmuştu. Bu olayın tesiri altında kalan Sultan 2. Abdülhamid, saltanatı süresince donanmaya ilgi göstermeyip Haliç’te demir atmış vaziyette bırakmıştı. İttihad ve Terakki iktidarında donanmanın yeniden savunma gücü olması düşünülürken, halkın desteğini ve dayanışmasını hedefleyen sivil bir girişim örgütlenmesiyle 19 Temmuz 1909’da Donanma-i Osmanî Muâvenet-i Milliye Cemiyeti kuruldu.
Bu derneğin nizamnamesi, yayın organı olarak Donanma adıyla aylık bir dergi çıkarılmasını öngörüyordu. 1910 senesi Mart’ında 10 bin basılan ilk sayısı ile yayın hayatına başlayan dergi 1919 Nisan’ına kadar 192 sayı çıkarıldı. Yurtiçi ve yurtdışında çok yoğun bir ilgiyle karşılanan dergiye binlerce abone kaydedildi. Genel olarak Osmanlı denizciliğini ihya etmek maksadını taşıyan yazılara yer verildi. Bilhassa denizcilik tarihinde önemli şahıslar, olaylar, mekânlar gündeme getirildi. Ali Rıza Seyfi, Ali Şükrü Bey, Ali Haydar Emir gibi denizciler yanında Ahmet Rasim, Köprülüzade Mehmed Fuad, Hüseyin Kazım, Aka Gündüz gibi güçlü kalemler de yazılar yazdı. Ayrıca çok sayıda kadın yazara sayfalarında yer verilmiştir. Derginin ilk sayılarından itibaren Barbaros Hayrettin Paşa ve türbesinin perişan halinden kurtarılmasına dikkati çekilmiştir. Preveze zaferinin anma törenleri bu derginin ilgisi ile süreklilik kazanmıştır.
NAM-I DİĞER ORUÇ REİS
‘Baba Oruç’ veya Barba Ruj-Barba Rossa
2018’de şehadetinin 500. yılını andığımız Oruç Reis, hoşsohbet, lafı dinlenir, birkaç lisan bilen, kendi halinde bir adalı idi. Midilli’de otururlarken kardeşi Hızır ve en küçükleri İlyas ile deniz ticareti işindedirler. Teknesiyle ticaret için Trablusşam’a giderken karşılarına çıkan Rodos Şövalyeleri ile savaşırlar ama İlyas şehit olur, Oruç esir edilir. Gazavâtnâme’de ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere, uzun bir maceradan sonra şövalyelerin elinden kaçıp kurtularak Antalya taraflarına gelir. Şehzade Korkut ile iyi anlaşır, onun hediyesi gemi ile korsanlığa başlar. Artık namlı bir korsan ve Rodos Şövalyeleri’nin amansız düşmanıdır. Bir yandan da Mısır Sultanı Kansu Gavri’ye hizmet eder.
Şehzade Korkut taht mücadelesini kaybedip Şehzade Selim padişah olduğunda hayatını tehlikede gören Oruç Reis, Kıbrıs’ta vurduğu Venedik gemilerinden elde ettiği vurgunu Cerbe adasına satmaya götürür ve orada kalır. Bir süre sonra ağabeyi İshak ile kardeşi Hızır da oraya gelir ve birlikte Tunus Beyi’nin izniyle yerleşirler. Batı Akdeniz’de korsanlıkla namları yürür. Girdikleri bir savaşta tek kolunu dirsekten itibaren kaybeden Oruç Reis, “Barbaros” lakabının gerçek sahibidir. Kızıl sakallı olduğu için bu lakabın yakıştırıldığı iddiası yanında; leventlerinin taktıkları “Baba Oruç” ismini, Batılıların “Barba Ruj-Barba Rossa” olarak telaffuz etmelerinden dolayı bu lakabın takıldığı da rivayet edilir. Ölümünden sonra kardeşi Hızır da Barbaros lakabıyla anılmaya devam etmiştir ve Oruç Reis’in “Barbaros” lakabı unutulmuştur.
Oruç ve Hızır kardeşler zamanla elde ettikleri muazzam miktarlara ulaşan para, levent, mühimmat ve gemi sayılarıyla hedef büyülterek gözlerini Cezayir’e diktiler. Yavuz Sultan Selim ile temasa geçip aralarını düzelttiler. Güçlenmelerinden korkan yerel beyler de İspanyollara yanaştılar. Bu işbirliğine rağmen İspanya yanlısı yerli Arap/ Berberi kabileleri ve İspanyolları dize getirerek Cezayir’i tamamen ele geçirdiler. Nüfus ile arazi tahriri yaptırarak vergi tahsili ve asker toplama için gerekli verileri sağladılar. Böylelikle tamamen bir hükümet şeklinde yönetimi ele almışlardı. Bu sırada Tilimsân Hâkimi Ebu Hammu İspanyollarla işbirliğinden vazgeçmedi ama, Oruç Reis’in Tilimsân’ı almasına engel olamayınca kaçtı. Yerli halk isyana kalkıştı ve İspanyollarla birlikte binlerce asker harekete geçtiler. Çatışmalar sürerken İshak Reis şehit oldu. Oruç Reis’in bulunduğu Tilimsân’ın kuşatması altı ay sürdü. Çok az bir kuvvet, mühimmat ve yiyecekle orada sıkışan Oruç Reis, yanındaki az sayıda askerle kaçmayı başarsa da İspanyollar tarafından yakalanıp öldürüldü. Öldüğünde 44-45 yaşlarında olduğu rivayet edilir.
Barbaros kardeşler
Oruç Reis’in de Barbarossa lakabıyla tanındığı zamanlara ait Oruç-Hayreddin Barbaros kardeşlerin bir gravürü.
Arıkan ve Toledano tarafından neşredilen İspanyol belgelerine göre, Oruç Reis’in kafasını kesen Asturia Prensliği Tineo kasabasından Teğmen Garcia Fernandez de La Plaza’ya, İspanya Kralı 5. Karlos tarafından “Barbaros’un (Oruç Reis) portresi, sancağı ve diğer beş Türk’ün portresi ile bezenmiş kırmızı bir arma” taşıma imtiyazı tanındı. Çocuklarına, torunlarına, neslinden gelen herkese ebediyen taşıma hakkı verilen bu arma, günümüzde Tineo kasabasının armasında bir figür olarak halen yürürlüktedir.
Sultan Ahmed, henüz 19 yaşındayken camisinin inşa emrini verdi. İçine kendisine özel bir bölüm oluşturuldu. Bir saray odasını andıran Sultanahmet Camii Hünkâr Mahfili’nin kapalı kapıları yıllar sonra #tarih’e açıldı.
Sultanahmed Camii, İstanbul’un ve Osmanlı mimarisinin simgelerinden bir ibadethanedir. Bu öneminin yanında kentin müze gibi ziyaret edilen en cazip ziyaret noktalarından da biridir. Yapı, altı minaresi, Marmara’ya hâkim silueti ve şehir içindeki konumu ile yerli yabancı meraklıların çoğu tarafından bilinir ve tanınır. İçerisinde 23 binden fazla karo çini yer alır. Esere “Mavi Cami” adını veren pek de özgün olmayan eski koyu mavi ağırlıklı kalem işleri ve çinilerdir.
Yapının neredeyse hiç ziyaret edilemeyen bir bölümü ise şehirde görülebilecek en etkileyici mekânlardan biridir. Hatta belki de bu tür yerlerin ilkidir. Ancak bırakın ibadet ya da ziyaret için gelenleri, sanat ve mimarlık tarihçileri gibi uzmanların bile pek görmediği bir köşe caminin hünkâr mahfilidir.
Sultan Ahmed henüz 19 yaşında iken muhteşem bir cami inşa ettirmeye karar verdi. Seçilen bölgede, birkaç vezir sarayı ve bir tekke yer alıyordu. Padişah, 1609-1617 yılları arasında Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Sedefkâr Mehmed Ağa’ya bu camiyi inşa ettirdi. Henüz çok genç olan sultan inşaatı bizzat takip etmiş hatta temel atma merasiminde o da toprağı kazmış ve kazdığı toprağı eteğinde taşıyarak inşaata bizzat katılmış. Osmanlı Devleti’nin en güçlü ve zengin olduğu dönemlerden birinde inşa edilen caminin zenginliği, ihtişamı için hiçbir şeyden kaçınılmamış.
Giriş, özel kapıdan Mahfile giriş için padişaha özel bir kasır inşa edilmişti (altta). Padişah buradan geçip silahdar, çuhadar, ibrikdar gibi az sayıdaki maiyetiyle namazını mahfilde kılardı (üstte).
Sultan için mahfilin yanında bir de küçük kasır inşa edilmiş. Osmanlı mimarisinde Hünkâr Kasrı denen ve camilere bitişik inşa edilen yapıların ilk örneği burada karşımıza çıkıyor. Caminin içinde ise mihrap duvarının sol köşesinde mermer sütunlar üzerinde yükselen hünkâr mahfili bulunuyor. Hükümdarın imamın arkasında ilk sırada ibadet etmesi için mahfiller önceleri camilerin mihrap duvarında, yüksekte inşa edilmiştir. Mahfilin asıl girişi hünkâr kasrından. Padişah buradan yapıya ulaşıyordu. Ayrıca bir destek duvarının içine inşa edilen küçük bir merdiven sayesinde de caminin içinden ve dışından mahfile ulaşılabiliyor. Bu giriş muhtemelen mekânın bakımından sorumlu olan görevliler tarafından kullanılıyordu. Ancak sultan ibadet sırasında ya tek olurdu ya da yanında en güvendiği kişiler bulunurdu.
Mahfil her detayında Osmanlı uygarlığının en parlak örneklerini barındırıyor. Caminin bu bölümü adeta bir saray odası gibi düzenlenmiş. Hatta Topkapı Sarayı’nın en zengin ve görkemli odalarından aşağı kalır yanı yok. Mahfili taşıyan mermer sütunlar iki sıra halinde dışta olanlar renkli ve muhtemelen devşirme olarak burada tekrar kullanılmış. Bu sütunlar iki renkli taşlarla örülen sivri kemerlerle birbirine bağlanmış. Kırmızı üzerine bitkisel dekorlu ve yaldızlı ahşap bir tavanı taşıyor. Mahfilin mermer korkuluklarının üstü içerinin görünmesine engel olmak ve güvenlik nedeniyle mihrap yönünde metal, diğer tarafta ise ahşap bir parmaklık takviye edilmiş. Mahfilin üstünde harimin köşe kubbesi var. Zengin bir şekilde kalem işleri ile bezenmiş. Mihrap duvarında ise pencere aralarına hepsinin desenleri birbirinden farklı olan renkli mermer kakmalarla yapılmış dikdörtgen levhalar görülüyor. Bu tür renkli mermer kaplamaların Memlûk döneminde Suriye ve Mısır yapılarında kullanıldığı ve bu coğrafyayı fetheden Yavuz Sultan Selim’in bazı harap Memlûk yapılarının renkli mermer levhalarını aldırtıp birçok usta ile birlikte İstanbul’a gönderdiği bilinir. Bunların bir kısmı Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saadet Dairesi’nin dış cephesinde kullanılmıştır. Belki de bu mermer kaplamalar onlardan esinlenerek üretilen Osmanlı işleridir. Ancak tam köşede olan ve adeta bir mihrap gibi düzenlenen ve üzerinde Kufi yazı ile bir kitabe bulunan levha, belki de Memlûk özelliklerine daha yakın.
‘L’ şeklinde Hünkar Mahfili, zeminden 4-5 metre yüksekte yer alır ve “L” şeklindedir. Tam köşedeki pencere kapısı, daracık bir bölüme yani padişahın halvet hücresine açılır.
İlginç bir mermer levhada, 16. yüzyıl sonlarında kuzey İtalya’da üretilmiş bir mermer masadır. Bu masa Osmanlı Devleti’ne hediye edildiğinde itinalı taş işçiliği beğenilmiş ama mobilyanın kendisi anlamsız bulunmuş olmalı ki bacakları kesilip tablası duvara monte edilmiş. Diğer renkli taş panolar ise dilim dilim kesilmek suretiyle mermerin damarlarından desenli levhaların kullanılması ile oluşur, benzerleri hemen karşıdaki Ayasofya’da var. Bunlar da devşirme olabilir.
Mahfilin Marmara Adası mermerinden mihrabı çok zengin renkli taşlarla süslenmiş. Mihrap nişinin köşelerine yerleştirilen dikdörtgen siyah levhalardan biri de ikinci kez kullanılan malzemedir. Öncesinden kazıma olarak dilimli kemer ve bir de kandil motifi işlenmiş.
Osmanlı sanatının bu en etkileyici mekânlarından birinin taşıyıcı malzemeleri Roma-Bizans, mermer kakma levhalarının bir kısmı Memlûk (ya da o coğrafya etkisinde), bir kısmı da Avrupa/ İtalyan işidir. Özetle mahfil süslemeleri, adeta geniş bir coğrafyanın ve farklı kültürlerin mirasçısı gibidir. Bunların hepsi özümsenip kendi üslubu içinde benzersiz bir uygulama gerçekleştirilmiş.
Mahfilin mihrap duvarında bulunan dört, doğu duvarında bulunan iki pencere, içerisinin çok aydınlık olmasını sağlıyor. Bunların ahşap pencere kepenkleri Osmanlı ahşap işçiliğinin seçkin örneklerindendir. Genel kurguları birbirine benzeyen kapıların detaylarda hepsi farklı desenlerdedir. Kapı kanatlarının arkasında ise kalemişi ile yapılmış renkli bir bezeme görülüyor.
Pencerelerin üzerinde ise caminin en etkileyici çini panolarından biri görülüyor. Sır altı tekniğindeki klasik çinilerin çevrelediği firuze renkli çini kuşakta, altın yaldızlı hançer yapraklı düzenlemeyle celi sülüs bir âyet kuşağı bulunuyor. Bu kitabeli çini kuşak Klasik Osmanlı sanatında bilinen tek örnektir.
Daracık odada bir başına Gizli bir kapıyla girilen halvet hücresi, padişahın burada yalnız başına devlet işlerinden uzaklaşarak manevi dünyaya dalması için tasarlanmıştı.
Mahfilin içindeki hücre
Yapının en etkileyici yönlerinden biri mihrap duvarının sol köşesindeki pencereden ulaşılan bir hücredir. Zengin ahşap işçiliği olan kapı açıldığında solda duvar kalınlığı içerisine yerleştirilmiş ikinci bir kapı ile karşılaşılır. Kapı kesme taş duvar ve zeminli olan küçük bir hücreye açılır. Hücrenin mihrap duvarında sivri kemerli, küçük bir penceresi vardır. Bu, mihrap cephesi içinde farklılaşan bir pencere formdur. Bu hücrenin bir itikâf hücresi olduğu anlaşılır. Cami tamamlandığında 27 yaşında olan genç Sultan Ahmed, Ramazan ayının son on gününü bu hücrede dua ve ibadetle itikâfta geçirmeyi düşünmüştür. Mahfilin olağanüstü zenginliğine karşı bu hücre alabildiğine sadedir. Adeta devletin güç ve zenginliğinin sergilendiği mahfil ile İslam inancının ilkelerine göre şekillenmiş bu hücre, iki ayrı dünyayı sultanların ve dervişlerin dünyasını yan yana getirmekte; bu zıtlık etkileyici bir izlemin bırakmaktadır.
Mahfilin zemininde bugün kalitesiz ve rengi de mekâna uymayan bir halı var. Osmanlı döneminde kıymetli halılarla kaplandığı muhakkaktır. Mekânın aydınlatılması için kıymetli kandiller ve şamdanları da hayal etmeniz gerekiyor. Evliya Çelebi de bu avizeleri tarif eder. Mahfilde bulunan iki ahşap rahle 19. yüzyıl fotoğraflarında camide görülenlerden olabilir. Caminin ve mahfilin inşa kitabesi altın yaldızlı güzel bir sülüs hatla yazılmıştır.
Sultanın yanında bulunmasını istediği kişilerle birlikte kullandığı düşünülen bu mekân, dışarıdan kimsenin göremediği, zengin kurgusunun herkesçe bilinemediği bir yerdi. Bu bölüm, elçi ve ziyaretçilere de gösterilmiyordu. Caminin içinde başlı başına bir sarayı anımsatan Hünkar Mahfili’nde bir pencere kapısı ardına saklanan itikâf hücresi ise açıkça sultanların dindarlığını ve tevazusunu gösteren en etkileyici mekân olsa gerek.
MAHFİL NEDEN YAPILDI?
Suikast korkusunun ürünü
Hünkar mahfili padişahların ibadeti için ayrılan bir bölümdür. Aslında İslam inancında namazda sultan ile uşak arasında bir fark yok. Herkes birbirine eşit, yan yana ibadet eder. Hatta çoğu kez devletin yöneticisinin imam olup namaz kıldırması bile beklenmiştir. Ancak ilk halifelerden Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin camide namaz kılarken şehit edilmeleri, benzer siyasi cinayetlerin olasılığı, yöneticilere ibadet için ayrı bir bölüm ihtiyacını doğurmuş. Camilerde padişah, sultan, hünkâr, bey ya da şah mahfili denilen bölümler inşa edilmiş. Bu gelenek, Osmanoğullarının zamanla Akdeniz dünyasının çevresindeki İslam topraklarının tamamına hâkim olması ile genişleyen coğrafyada giderek zayıflamış. Genellikle sultanın yaşadığı Bursa, Edirne ve İstanbul’da devam etmiş.