Etiket: milli mücadele

  • “Yeni Türkiye”lerde Yerli ve Millî Ekonomi

    “Yeni Türkiye”lerde Yerli ve Millî Ekonomi


    türkiye siyasal tarihinin farklı dönüm noktalarında yer alan aktörler değişime öncülük ederken “yeni türkiye” yarattıkları iddiasında bulundular. “yeni türkiye” iddiasında bulunanlar milletin gerçek temsilcileri olduklarını düşündü. inşa edilen “yeni türkiye”lerin güçlenmesi ve bağımsız olabilmesi için de “yerli ve millî” bir ekonomiye sahip olması gerektiği söylendi. günümüzde çokça duyduğumuz bu kavramların asıl kökenleri ise 1908 sonrası ittihat ve terakki cemiyeti dönemiyle 1923 sonrası kemalist dönemde yatıyor.

    Yerli Malı Haftası
    Tasarruf ve Yerli Malı Haftası kumaş standı, 1930’lu yılların başı. 
    Yeni_Turkiye_2.1) yerli ve milli tohum
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzalı, “Yerli ve Millî Tohum” vurgulu bir afiş.

    Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”si
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2015 yılında, “Yeni Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi”nin açılış töreninde şöyle demişti: “Yeni Türkiye mücadelemiz, bizim Kızıl Elmamızdır.” 2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldikten sonra “Yeni Türkiye” ifadesi çokça duyulmaya başlandı. Yeni parti ve onunla ilintili yayın organlarının geçmişten kopuşu vurgulamak için kullandıkları bir ifadeydi bu. Yani AKP için mevzubahis olan sıradan bir hükümet değişimi değildi. Asıl olarak “Kemalist” dönem ve anlayıştan kopuş yaşandığı iddiasıydı. Günümüzde de “Eski Türkiye”-“Yeni Türkiye” karşılaştırması gündelik hayatta da aksini bulacak şekilde farklı biçimlerde ve içerikle yapılmaya devam ediliyor. Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sinde en fazla telaffuz edilen ve altı çizilen terkiplerden biri “yerli ve millî”dir. Erdoğan’a göre hem Türkiye’yi yöneten kadrolar hem de ekonomide üretilen her şey artık “yerli ve millî”dir. Bu dönüşüm Türkiye’yi yeni bir çağa taşıyacaktır: “Türkiye Yüzyılı”.

    Gazi’nin “Yeni Türkiye”si
    Tarihin bir ironisi olarak aslında bu ilk “Yeni Türkiye” iddiası değildi. 1923’ten sonra inşa edilen Kemalist rejim de “Yeni Türkiye” ifadesini yaygınlıkla kullanmıştı. Hatta Cumhuriyet’in ilanından önce dahi “Yeni Türkiye” lafzı ile hem yurt içinde hem de yurt dışında karşılaşmak olağan bir durumdu. 1923’te Ankara’ya gelen Ziya Gökalp burada yayımlanmakta olan Yeni Türkiye gazetesinde, “Yeni Türkiye’nin Hedefleri” başlıklı makale serisini tefrika etmeye Temmuz 1923’te başlıyordu. Böylece hem basında hem de seçkinlerin söyleminde yaşanan değişim ve dönüşümü vurgulamak için inşa edilen Yeni Türkiye’den bahsetmek sıradan bir hâl alıyordu. Aynı yılın başlarında Gazi Mustafa Kemal Paşa da 16 Ocak 1923’te İstanbul gazetecileriyle yaptığı sohbetinde geleceğe ilişkin olarak “Yeni Türkiye” ifadesini kullanmıştı.

    Yeni_Turkiye_3) Sümerbank Yarlı Malı Pazarı Akşam 11 Aralık 1935
    Adı, Mustafa Kemal Atatürk tarafından konulan Sümerbank 1933’te kuruldu.

    Tek parti dönemi boyunca eski rejim yani Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaştırmalar yeni rejimin değerleri çerçevesinde yapılacaktı. Kemalist Türkiye içeride ve dışarıda “Yeni Türkiye” olarak adlandırılıyordu. Örneğin Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935’te yapılan 4. Büyük Kurultay’ı vesilesiyle bir yazı kaleme alan Falih Rıfkı Atay şöyle yazıyordu: “Yeni Türkiye Türk mayası ile yoğrulmuştur. Yeni Türkiye düzeni, birbirini tutan, birbirini tamamlayan, birbiri için işleyen, birbirine uygun cihazlarla örülmüştür.” Yani aynı 2002 sonrasında olduğu gibi modernleşme ve kalkınma hamlelerinin yanında Yeni Türkiye’yi tarif eden en önemli özellik milletin gerçek temsilcisi olma ile ifade ediliyordu. 1930’da Vakit gazetesi ise İngiliz Daily Telegraph gazetesinden yaptığı bir aktarımda şu cümleleri manşete çıkarıyordu: “Eski Türkiye’de Türk, kendi memleketinde misafir gibi idi. Yeni Türkiye’de memleketinin sahibidir.”

    Yeni_Turkiye_4) Vatan Yerli Mal Demektir Vakit Gazetesi-4320.Sayı-158
    “Vatan Yerli Mal Demektir”, Vakit gazetesi, 18 Ocak 1930.

    Kemalist Türkiye ekonomiden sanata, kültürden mimariye, eğitimden medeni ilişkilere, sanayiden toplumsal yapıya “Yeni Bir Türkiye” olduğunu vurguluyordu. Burada iki vurgu ön plana çıkıyordu: “Türklük” ve “Çağdaşlık”. Yani sonunda inşa edilen Yeni Türkiye’de “memleketin gerçek sahipleri” medeni dünyanın bir parçası olarak hak ettikleri bir şekilde yaşamaya başlamışlardı. Millî inşa sürecinin en önemli parçalarından biri de “Yerli Malı” kullanımı olacaktı. Neoliberal döneme kadar uzun yıllar eğitimin ve sosyal hayatın parçası olmaya devam edecek “Yerli Malı Haftası” bu geleneğin bir bakiyesi olarak millî hafızada önemli bir yer edinecekti.

    İttihatçıların “Yeni Türkiye”si
    Ancak “Yeni Türkiye” ve “Yerli ve Millî” ekonomi ifadesi güçlü ve yaygın bir şekilde Kemalist dönemden önce de vardı. Aslında Cumhuriyet’in ilk döneminin hem siyasal kadroları hem de millî iktisat ideolojisi bir önceki dönemin mirasıydı. Daha çok Jön Türk Devrimi olarak bilinen 23 Temmuz 1908 Devrimi ile Osmanlı İmparatorluğu’na “hürriyet” gelmişti. II. Meşrutiyet Dönemi’nde her yer “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet, Adalet” sloganlarıyla donatılıyordu. Fransız Devrimi’nin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik söyleminin yanında hızlı bir şekilde anayasa ile “Yeni Türkiye”nin yaratıldığı iddiası da gündeme gelecekti.
    Anayasa yani yeniden yürürlüğe konulan Kanun-ı Esasi ile birlikte yapılan seçimlerle birlikte yeni bir Meclis vardı. Osmanlı’ya artık Jön Türklerden dolayı Genç Türkiye ya da Yeni Türkiye denilmeye başlanıyordu.

    Sokaklarda, meydanlarda pankartlarla yürüyen kalabalıklar; sansürün kalkmasıyla sayılarında dramatik artış yaşanan gazete ve dergiler; kurulan yüzlerce cemiyet, dernek ve siyasal partilerle bambaşka bir dönem açılmıştı. Buna rağmen 1910 yılında mali meseleler ve imtiyazlar nedeniyle Fransız gazetesi Temps “eski Türkiye” ile “yeni Türkiye” arasında aslında bir fark olmadığını iddia eden bir yazı kaleme almıştı. Buna son derece sinirlenen dönemin en ünlü gazetecilerinin başında gelen Hüseyin Cahid [Yalçın] Bey gazetesi Tanin’de kaleme aldığı bir başyazıyla cevap verdi. “Eski Türkler Yeni Türkler” başlıklı yazı ülkenin mali ve iktisadi bağımsızlığını öne çıkarıyor ve asıl vurguyu eski II. Abdülhamid Türkiye’si karşısında yeni Meşrutiyet Türkiye’sinin olduğuna yapıyordu. Yeniliğin en önemli alameti de Avrupa maliyecilerine itaat etmemesi ve ülke çıkarlarını düşünmeleriydi.


    “millî iktisat söylemi yerli sanayinin inşasını ve yerli ürünlerin üretimini gündeme getirecekti. yaygın olarak kullanılan ve millî servetin yurt dışına gitmesine neden olan yabancı mallar, yerli ve millî mallar ile ikame edilmeliydi. ilk yıllarda daha osmanlıcı ve gayrimüslimleri de kapsayan bu söylem 1912-1913 balkan savaşları’ndan sonra yükselen türk milliyetçiliğinin ekonomi programı hâline geldi.”

    Yeni_Turkiye_5) Karagöz şiir-1. Sene-26.Sayı-78 (1)

    Yerli ve Millî Yurdun Malı
    1908 Devrimi’nden sonra en çok altı çizilen konulardan bir tanesi siyasi devrimi toplumsal ve iktisadi alanda gerçekleştirilecek devrimlerin izlemesi gerekliliğiydi. Bu toplumsal ve iktisadi inkılaba dair başta gelen husus da aslında “Millî İktisat” söylemi ve politikalarıyla ilgili olacaktı. Buna dair fikrî tartışmalar daha önce de mevcuttu. Ancak 1908 Devrimi sonrasında millî bir ekonomi inşasına ilişkin fikir hem popüler hâle geldi hem de somut politikalar oluşturuldu. Millî iktisat söylemi yerli sanayinin inşasını ve yerli ürünlerin üretimini gündeme getirecekti. Yaygın olarak kullanılan ve millî servetin yurt dışına gitmesine neden olan yabancı mallar, yerli ve millî mallar ile ikame edilmeliydi. İlk yıllarda daha Osmanlıcı ve gayrimüslimleri de kapsayan bu söylem 1912-1913 Balkan Savaşları’ndan sonra yükselen Türk milliyetçiliğinin ekonomi programı hâline geldi. Bu süreçten sonra uzun bir süre devam edecek ulus inşası, sürecin ve millî ekonominin köşe taşı olacaktı. Sadece üretim boyutuna odaklanılmayacak aynı zamanda vatandaşların tüketim alışkanlıklarını da değiştirmelerine vesile olacak kampanyalar gündeme getirilecekti. Yerli malı kullanımını artırmak için boykot hareketleri yaygınlaşacak, bu girişimler “İktisadi Harp” olarak adlandırılacaktı.

    II. Meşrutiyet Dönemi’nin ünlü mizah dergisi Karagöz 24 Ekim 1908 günü şu şiiri yayımlıyordu:
    “Pek modaya dalmamalı
    Beş parasız kalmamalı
    Hasmımızın ekmeğine
    Bal ile yağ çalmamalı

    Yerli malı yerli malı
    Başkaca almamalı

    Fabrikalar yaptıralım
    Yerli meta sattıralım
    Harice hep varımızı
    Biz ne için kaptıralım

    Yerli malı yerli malı
    Başkaca almamalı
    …”

    Bir başka mizah gazetesi Boşboğaz ise 14 Aralık 1908’de şöyle yazıyordu:
    “…
    Vatandaşlar! Benim size bir ufacık sözüm var,
    O söz şu ki: ittihada, ittifaka lüzum var.
    Bu sayede kapasunlar Steinları, Mayerleri,
    Biz almasak nemseliler bilmem acep ne yerler?
    Hep çürüktür, Nemseli baştan başa hep çürük,
    Kumaşları esvapları, fesleri de hep pösürük.
    Hep çürüktür pamuklular ipekliler, alpaklar,
    Zannederim pek yakıştı bize siyah kalpaklar.
    …”

    Yeni_Turkiye_6) Davul dergisi 3 Kasım 1908 _Stein mağazasının ilanı üzerine yapıştırılan afişler (1)
    Stein mağazasının ilanı üzerine yapıştırılan afişler, Davul dergisi, 3 Kasım 1908.

    Bilindiği gibi Millî Mücadele sırasında siyah kalpaklar ulusal bir sembol olacaktı. Yabancı mallar “çürük”, “pis”, “adi”, “bozuk” sıfatlarıyla anılıyordu. Vatandaşlardan Stein mağazası gibi yabancı mağaza zincirlerinden alışveriş etmemeleri isteniyordu. Yerli ve millî mallar üreten ve satan esnafın listeleri sokaklarda tüketicilere bedava dağıtılıyordu. Millî ve yerli malların üretimi söylemi II. Abdülhamid’in İstibdat Dönemi’nde engellendiği söylenen fabrikalar, şirketler ve nakliye altyapısının tesis edilerek ihtiyaçların imparatorluk dışından giderilmesinin önlenmesini talep ediyordu.

    1923’te Cumhuriyet’in ilanından sonra bu millî iktisat geleneği güçlenerek devam etti. Kurulan “Yerli Mallarını Koruma Cemiyeti” ve “Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti” gibi dernekler 1920’li ve 1930’lu yıllarda etkili oldu. Yerli Malları Sergileri, düzenli hâle gelen fuarlar ve kumbara bu dönemin yerli ve millî ekonomisinin sembolleri olarak hafızalara kazındı. 19 Aralık 1929 günü İstanbul’dan trenle Ankara Ahi Mesut (Etimesgut) İstasyonu’na gelen Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın üstünde yerli kumaştan dikilmiş lacivert bir ceket vardı. Gazi’nin artık bütün elbiselerini yerli malından ısmarladığı duyurulacaktı. Mustafa Kemal Paşa’ya yerli kumaştan dört kostüm ve bir palto ısmarlanmıştı. Yerli ve millî ekonominin inşası için devletin başı herkese örnek oluyordu. Bu ortamda Türk Kadınlar Birliği Genel Sekreteri Efzayiş Suat Hanım yerli malı kullanımının memleket vazifesi olduğunu duyuracak ve birliğin yerli malından elbiseler yaparak yerli eşyalar sergisi düzenleyeceğini ilan edecekti.

    Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin mümessili olarak Türk mallarının tanıtıldığı Leipzig sergisinde bulunan Vedat [Nedim Tör] Bey 1932 yılının Mart’ında basına şu beyanatı verirken dönemini ve bu makalede vurgulanan anlayışı çok iyi özetliyordu: “Evvela yeni Türkiye ile eski Türkiye arasında siyasi ve içtimai [toplumsal] sahalarda hiçbir münasebet bulunmadığını tesbit edeyim. Zeytinyağı ile su nasıl birbiriyle kaynaşmazsa yeni Türkiye ile eski Türkiye’yi de birbirile birleştirmenin imkânı yoktur… Yarı müstakil bir memleketten diğer milletlerle aynı haklara malik kayıtsız ve farksız müstakil bir millet canlandı.”

    “Yeni Türkiye” ve Yerli Malları
    Türkiye tarihinde Yeni Türkiye iddiaları burada ele alınan üç dönemin dışında da ortaya çıkmıştı. Bu kadar öne çıkmasa da Demokrat Parti döneminde de 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi sonrasında da iktidar sahipleri “Yeni Türkiye” iddiasını dillendirilmişti. Ancak 1908, 1923 ve 2002 sonrasında uzun bir döneme damgasını vuran tek partili güçlü hükümetler, kendi dönemlerinde hegemonik bir “millî iktisat” söylemini gündeme getirdiler. Bu söylemin merkezinde de her zaman “yerli ve millî” ekonomi söylemi yer aldı. #

    Yeni_Turkiye_8) milliyet_1930_kanunuevvel_13_ (1)-1
    “Tasarruf haftası başladı”, Milliyet, 1930.
    Yeni_Turkiye_7) Mustafa Kemal Yerli Malı Veston'u ile Etimesgut'ta 1957 SÇ 25--3030.Sayı-850
    Mustafa Kemal Atatürk, yerli malı Veston’u (ceketi) ile Etimesgut’ta, Hakimiyet-i Milliye, 1929.
  • Halide Edib Sinekli Bakkal Romanını Yazarken Hangi Tekkelerden Esinlendi?

    Halide Edib Sinekli Bakkal Romanını Yazarken Hangi Tekkelerden Esinlendi?


    halide edib gerçek hayattan çok sayıda mekân, olay ve kişiyi romanlarına yansıtmıştır. romanlarında haminnesinin bağlı olduğu bahariye mevlevihanesi, çocukluk ve gençlik yıllarında çok yardımını gördüğü özbekler tekkesi ve adnan adıvar’la evlendikten sonra yerleştiği haseki semtindeki başcı mahmud tekkesi’nden izlere rastlamak mümkündür. 1942’de chp sanat mükâfatı’nı kazanan sinekli bakkal da bu izleri taşıyan romanlarındandır.

    Halide_Edib_DepoPhotos_14961973-2

    Halide Edib Adıvar 20. yüzyılın ilk yarısında eserler vermiş önemli bir Türk romancısıdır. İyi bir tahsil görmüş, gazetede yayımlanan piyesleri 31 Mart isyancılarının tepkisini çekmiştir. 1919’daki İzmir’in İşgalini Tel’in (lanetleme) için Üsküdar ve Sultanahmet’te gerçekleşen mitinglerde yaptığı konuşmayla adını duyurmuş, İstanbul’un işgali üzerine kocası Adnan Adıvar’la beraber Millî Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmiş, bir yandan gazete ve dergilere yazılar yazarak bir yandan da cephedeki hastanelerde çalışarak istiklal mücadelesine katkı sağlamıştır. Kurucuları arasında yer aldığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması üzerine 1925’te ülkeden ayrılarak İngiltere’ye gitmiş, ardından geçtiği Paris’te 1939’a kadar yaşamıştır. Yurt dışında yaşadığı süre içerisinde de ülke gündeminden uzaklaşmamış, yazdığı romanlarla adından söz ettirmiştir. The Clown and His Daughter (Meddah ve Kızı) ismiyle Paris’te 1928’de kaleme aldığı roman, ilk olarak Londra’da 1935’te İngilizce yayımlanmıştır. Bu roman aynı sene Türkiye’de Haber gazetesinde bölümler hâlinde yayımlanmaya başlamış ve 1936 yılında İstanbul’da Sinekli Bakkal ismiyle basılmıştır. 1940’ta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne profesör tayin edilip İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nü kurmakla görevlendirilmiştir. 1950-1954 yılları arasında Demokrat Parti İzmir milletvekilliğine seçilmiş, 9 Ocak 1964’te İstanbul’da hayatını kaybedince Merkez Efendi Kabristanı’na defnedilmiştir.

    Bahariye Mevlevihanesi ve Özbekler Tekkesi
    Halide Edib’e çocukluğunda en çok tesir eden aile büyükleri haminnesi (anneannesi) Eyyûblü Nâkiye Hanım ve Bahariye Mevlevihanesi türbedarlığını üstlenen dayısıydı. Mevleviyye tarikatından olan dayısının, karakterinin oluşumunda önemli bir rol oynadığını ifade etmektedir. Halide Edib’in gençliğinin ve evliliğinin ilk yılları Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’nin karşısında bulunan babası Edib Bey’in köşkünde geçmiştir. 31 Mart Vakası esnasında yazdığı piyesler yüzünden tehditler almış, şeyhin daveti üzerine Özbekler Tekkesi’nde saklanmıştır. Matematik âlimi ve Kandilli Rasathanesi Müdürü Salih Zeki Bey’le evliliğinden doğan çocukları Ayetullah ve Hikmetullah’a isimlerini yine bu tekkenin şeyhi Edhem Efendi vermiştir.

    Halide_Edib_1. Halide Edib Üsküdar'daki evlerinde babası Edib Beğ'in el falına bakarken
    Halide Edib Üsküdar’daki evlerinde babası Edib Bey’in el falına bakarken…
    Halide_Edib_2. Halide Edib çocukken
    Halide Edib’in çocukluğundan…
    Halide_Edib_3.1 Özbekler Tekkesi ve önünde Şeyh ailesinden Ethem Özbekkangay
    Adnan Adıvar ve Halide Edib, 1920’de İstanbul işgal edildiğinde Özbekler Tekkesi’nde saklandı.

    Halide Edib, Salih Zeki Bey’den ayrıldıktan sonra ikinci evliliğini Sıhhiye Umum Müdürü Dr. Adnan Adıvar’la yapmıştır. İngilizler 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettikleri vakit İstanbul Mebusu Adnan Bey ve eşi Halide Edib’i yakalamak için harekete geçince saklandıkları yer yine Özbekler Tekkesi olmuştur. Bir gece Şeyh Ata Efendi’nin odasında kalan çift, Karakol Cemiyeti’nin organizasyonuyla 19 Mart 1920’de gizlice Ankara’ya hareket etmiştir.

    İsmet İnönü’nün Anadolu’ya geçişinin de yine ilginç bir hikâyesi vardır. Kaçış planını Şeyh Ata Efendi’nin yeğeni Vahide Alev’in anlatımından öğreniyoruz:

    Şeyh Ata Efendi imam kıyafetiyle at üstünde, Miralay İsmet Bey de er kılığında yürüyerek tekkeden ayrılırlar. Bağlarbaşı’ndan geçerlerken önlerini Kuvâ-yı İnzibatiye askerleri keser. Şeyh Efendi soğukkanlı bir şekilde, “Bu ne biçim iş? Ben tabur imamıyım, bu da benim emir erim. Bizi ne diye durduruyorsunuz?” diyerek çıkışınca askerler barikatı açmış ve İsmet Paşa’nın sağ salim Millî Mücadele’ye katılabilmesi mümkün olmuştur.1 İsmet Paşa bu iyiliği unutmayıp Şeyh Ata Efendi’nin kızı Belkıs Özbek’in eğitimi süresince masraflarını karşılamış. Şeyh Ata Efendi’nin kuzeni Münir Ertegün de Lozan görüşmelerinde hukuk müşaviri ve tercüman olarak bulunmuş, sonraki yıllarda Paris ve Vaşington büyükelçiliği yapmıştır.

    Halide_Edib_4. Halide Edip'in ilk baskısı İngilizce yayımlanan romanı
    Halide Edib’in ilk baskısı İngilizce yayımlanan romanı The Clown and His Daughter (Meddah ve Kızı).

    Sinekli Bakkal Romanında Neler Anlatılıyor?
    Sinekli Bakkal romanı Sultan II. Abdülhamid’in son devirleri ve Meşrutiyet’in ilk yıllarında geçmektedir. Halide Edib, Haseki ile Aksaray arasında kalan Sinekli Bakkal semtinde bir ailenin başından geçen olayları anlatırken devrin siyasi gelişmelerine de yer verir. Mahalle imamı İlhami Efendi karısını erken kaybetmiş, kızı Emine’yle yaşayan, dinin günah-sevap, cennet-cehennem bahislerine odaklanmış, sevdirmekten ziyade korkutmaktan ibaret taassup ehli bir kişi olarak tanıtılır. Tevfik ise yaşlı annesi ve dayısı bakkal Mustafa Efendi ile birlikte yaşayan, karagöz oynatan, orta oyununda kadın kılığında zenne rolüne çıktığından “Kız Tevfik” lakabıyla anılan 19 yaşındaki haylaz bir delikanlıdır. Emine 17 yaşına geldiğinde okuldan itibaren birlikte büyüdükleri Tevfik’e gönlünü kaptırır ve babası evlenmelerine rıza göstermeyince tiyatroculuğu bırakıp bakkal işleteceği sözünü alır almaz da Tevfik’e kaçar. Tevfik ilk zamanlar anlaşmaya riayet etse de sonradan tiyatroculuk arzusu ağır basar ve karısından gizli gizli etrafına topladığı erkeklere meddahlık yapmaya başlar. Bir gece Emine gürültüleri duyup kulak kabarttığında Tevfik’in zenne rolünde kendisinin taklidini yapıp seyircileri güldürdüğüne hatta yatak odasındaki özel anları anlatarak mahremiyet sınırlarını aştığına şahit olur. Bunun üzerine bir arbede çıkararak Tevfik’i ve etrafındakileri kovar ve hamile hâliyle babasının evine döner. Çok geçmeden bir kız çocuğu dünyaya getirir ve ismini Rabia koyarlar. İmam İlhami Efendi torununu küçük yaşta hafız yapar, sesi de güzeldir. Rabia’nın Aksaray’daki Valide Camii’nde mukabele okuyuşunu beğenen Zaptiye Nazırı Selim Paşa’nın karısı Sabiha Hanım, küçük kızı konaklarına davet eder. Konağa musiki dersi vermek için gelenlerden biri Mevlevi şeyhi Vehbi Dede, diğeri de İtalyan Peregrini’dir. Selim Paşa’nın oğlu Hilmi ise Jön Türkler’i gizliden gizliye desteklemektedir. Hatta yurt dışından Cemiyet’in gazetelerini postaneden aldırmak için Rabia’nın babası Kız Tevfik’i dahi kullanmış ve sürgün cezası almasına sebep olmuştur.


    “sinekli bakkal romanı sultan ıı. abdülhamid’in son devirleri ve meşrutiyet’in ilk yıllarında geçmektedir. halide edib, haseki ile aksaray arasında kalan sinekli bakkal semtinde bir ailenin başından geçen olayları anlatırken devrin siyasi gelişmelerine de yer verir.”

    Bakıcısı Ahmed Ağa, Ramazan ayında Halide Edib’i Üsküdar çarşısındaki bir kahvede oynatılan Karagöz’e götürmüştür. Halide Edib, Mor Salkımlı Ev başlığını taşıyan hatıralarında Sinekli Bakkal romanındaki Kız Tevfik karakterinin bu intibalarından ilhamla yazıldığını belirtmektedir.

    Şeyhlikten Tiyatroculuğa İmam Hakkı’nın Hikâyesi
    Halide Edib 1917’de Dr. Adnan Adıvar’la evlendiğinde Haseki Hastanesi’nin yanındaki köşke gelin gitmiştir. Bu köşk günümüzde de mevcut olup aile tarafından Kızılay’a bağışlanmıştır. Aynı semtte bulunan bir tekkede ise Sinekli Bakkal romanında anlatılanlara çok benzer bir hadise gerçekleşmiştir. Cerrahpaşa Camii imam-hatibi ve Kadiri şeyhi Mehmed Arif Efendi’nin kızı Keşfiye Hanım, yine Haseki semtindeki Gülşeniyye tarikatına bağlı Başçı Mahmud Tekkesi’nin Şeyhi Hakkı Efendi’yle evlenir.

    1882’de dünyaya gelen kızları Şahende henüz beş yaşına geldiğinde aile arasına kara kedi girer. Şeyh Hakkı Efendi tekkesine gelen Komik Abdi, Kel Hasan ve Küçük İsmail gibi orta oyuncuların tesirine girerek tiyatroya merak sarar. Bu ilgi öyle bir noktaya ulaşır ki tekkedeki şeyhlik, camideki hatiplik vazifelerini bırakıp tiyatro oyunculuğunu meslek edinir. Hatta bununla da kalmaz, bir rivayete göre Küçük İsmail Kumpanyası’ndaki Virjini isimli bir kantocuyla, başka bir rivayete göre de meşhur şantözlerden “Marika”nın kardeşi “Tireze”yle gönül ilişkisi kurar.2 Tabii bu durum Keşfiye Hanım’ın kızını alarak evi terk etmesine ve babasının Cerrahpaşa’daki evine taşınmasına sebep olur. Malik Aksel, 1977’de yayımlanan İstanbul’un Ortası isimli kitabında, “Bir kantocuya tutkunluk gösterip âşık olan İmam Hakkı’nın başından geçenler bir romana konu olabilir.” diye yazarken herhâlde Halide Edib’in Sinekli Bakkal romanını okumamıştır.

    Halide_Edib_6. Şahende Hanım'ın Suzişli Hatıraları
    Şahende Hanım’ın Sûzişli Hatıraları, Sinekli Bakkal romanına ilham veren bir olayı ele alıyor.
    Halide_Edib_7. sağdaki kupür
    Sinekli Bakkal romanının ödül haberi. Tan, 23 Şubat 1942.

    Roman Kahramanı Rabia, Gerçek Hayatta Şahende Hanım Olabilir mi?
    Dedesi Şeyh Mehmed Arif Efendi zeki ve kabiliyetli torunu Şahende’ye “molla” diye seslenir ve çok severdi. Büyüdüğünde Amasyalı Kemal Bey’le evlendirilir. Kemal Bey jandarma olarak görev yaparken Sultan II. Abdülhamid’e muhalefet edip Jön Türkler’le yurt dışına kaçmış, affedilince ülkeye dönebilmiştir. Gümrük İdaresi’nde sermuhasip (başsayman) olarak çalışmış, 1908’de Meşrutiyet’in ilanı sonrasında İttihat ve Terakki Fırkası’nın otoriterleşme eğilimlerine karşı çıkıp yeni bir arayışa girmiştir. Şerif Paşa’nın Paris’te kurduğu Islahat-ı Esasiyye-i Osmaniyye Fırkası’nın yurt içindeki gizli ekibini teşkil eden Cemiyet-i Hafiye’nin başkanlığını üstlenmiştir. Bu fırkanın Paris’te yayımladığı Meşrutiyet isimli gazete ecnebi postaneleri vasıtasıyla getirilmekte ve gizlice İstanbul’da dağıtılmaktadır. Bu durumu haber alan İttihatçılar takibata başlar, Kemal Bey tutuklanacağını anlayınca Paris’e kaçar. Fakat evine yapılan baskında karısı Şahende Hanım gözaltına alınır ve 84 gün tutuklu kalır. Cemiyet-i Hafiye’ye ilişkin Rıza Nur bir kitap yazmıştır. Şahende Hanım’ın tutukluluk günlerinde yaşadıklarını anlattığı günlük de A. Filiz Evcimen Salıcı tarafından yayımlanmış böylelikle Sinekli Bakkal romanına ilham veren bir hadise daha aydınlanmıştır.3

    Şeyh Arif Efendi’nin oğlu Şerefeddin Yaltkaya Cumhuriyet devrinin ikinci Diyanet İşleri Başkanı’dır. Diğer oğlu Kemaleddin Yaltkaya ise Yenikapı Mevlevihanesi’nde çile çıkarmış, Laleli Camii’nde hatiplik yapmış, Romanya Kralı Carol tarafından Köstence’de yaptırılan camide 1913 yılında imam-hatip olarak görevlendirilmiştir.

    Şeyhlerin İçinde Bulunduğu Mükâfat Jürisi
    Halide Edib, Sinekli Bakkal romanıyla 1942’deki CHP Sanat Mükâfatı’nı kazanmıştır. Bu yarışmanın jüri heyeti başkanlığını Halid Ziya Uşaklıgil yapmıştır. Diğer jüri üyeleri ise şunlardır: Nureddin Artam, Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay, Fazıl Ahmet Aykaç, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Nasuhi Baydar, Behice Boran, Yahya Kemal Beyatlı, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Muhip Dıranas, Sabahattin Eyüboğlu, İbrahim Alaeddin Gövsa, Ferit Celal Güven, Fuat Köprülü, Mustafa Nihat Özön, İsmail Hakkı Sevük, Sabri Esat Siyavuşgil, Vedat Nedim Tör, Mustafa Şekip Tunç, Hakkı Tarık Us, Hüseyin Cahit Yalçın, Suut Kemal Yetkin ve Kadri Yörükoğlu.

    Bu üyelerden Nureddin Artam Çengelköyü’ndeki Şeyh Nevruz Tekkesi’nin, Nasuhi Baydar ise Topkapı Sarayı girişinde bulunan Nazikî Tekkesi’nin son şeyhiydi. Yahya Kemal, Üsküp’teki Rıfai Tekkesi Şeyhi Sadeddin Sırrî Efendi’ye biatlı oluşundan Beyatlı soyadını almıştı. Sabri Esat Siyavuşgil’in çocukluğu tekkelerde geçmişti. Suut Kemal Yetkin de Urfa mebusluğu, Oğlanlar Tekkesi Şeyhliği, tekkeleri denetleyen ve idari işlerine bakan Meclis-i Meşayih başkanlığı yapan Şeyh Safvet Yetkin’in oğluydu.

    Halide_Edib_Halide edib'in Bayezid Camii'ndeki cenaze merasimi
    Halide Edib’in Bayezid Camii’ndeki cenaze merasimi.

    1967’de sinemaya da uyarlanan Sinekli Bakkal’ın senaryo ve yapımcılığını Osman F. Seden, yönetmenliğini ise Mehmet Dinler üstlendi. Başrollerde ise Türkan Şoray ve Ediz Hun vardı. #

    DİPNOTLAR
    1 Vahide Alev, “Özbekler Tekkesi”, Tarih ve Toplum dergisi, sayı 2, Ağustos 1984, s. 40-45.
    2 Musahipzade Celâl, Eski İstanbul Yaşayışı, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1946, s. 63; Cemaleddin Server Revnakoğlu Arşivi, Süleymaniye Kütüphanesi, Dosya: 71/140 vd.
    3 A. Filiz Evcimen Salıcı, 1910 Cemiyet-i Hafiye Davasının Tek Kadın Sanığı, Şahende Hanım’ın Suzişli Hatıraları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.
  • Cumhuriyetin Resimli Ay’ı yayıncılığın öncü yıldızıydı

    Cumhuriyetin Resimli Ay’ı yayıncılığın öncü yıldızıydı

    Cumhuriyetin ilk kadın gazetecisi ve yayıncısı Sabiha Sertel’in, eşi Zekeriya Sertel’le birlikte 1924’te çıkarmaya başladığı Resimli Ay dergisi, yeni dönemin ilim-irfan belgesi, kültür lokomotifi oldu. Cumhuriyetin, aydınlanmanın ve eleştirel düşüncenin ilk ve en parlak işlerine imza attı. Dergiler, gazeteler, kitaplar, ansiklopedilerle dolu bir külliyat.

    RESİMLİ AY / 1924-1931

    Yeni Türkiye ve Sabiha Sertel’in müthiş mücadelesi

    edebiyat_tarihi_1
    Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve kızları Sevim 1919’da New York’ta.

    Sabiha Sertel (1895-1968) ile gazetecilik okuyan eşi Zekeri­ya Sertel (1890-1980), Halide Edip Adıvar’ın umut vadeden 6 Türk öğrenciye referans olduğu Charles R. Crane bursuyla Co­lumbia Üniversitesi’nde eğitim gördükten sonra 1923’te Türki­ye’ye döner. ABD’deyken Millî Mücadele’ye destek vermişler­dir; şimdi de cumhuriyet için çalışma vaktidir.

    Sertel’ler 1924’ün 1 Şubat’ın­da Resimli Ay’ın ilk sayısını çı­karır. Bu ilk sayı 3 baskı birden yapar. Sabiha Sertel o sayının 15 bin adet gibi, zamanı için çok ciddi bir net satışa ulaştığını yazacaktır.

    Genç ve yeni Türkiye’nin bel­li ki Resimli Ay gibi bir dergiye ihtiyacı vardır. Sabiha Sertel, anılarını yazdığı Roman Gibi’de o günleri şöyle anlatır: “Resimli Ay basın hayatına halkın kültür seviyesini yükseltmek amacıyla atılmıştır. O vakit %80’i oku­ma-yazma bilmeyen memle­ketimizde yarım bir eğitimle kalmış, aydınlar tarafından ihmal edilmiş insanları aydın­latmak; onlara demokrasinin ne olduğunu anlatmak ilk he­defti. Bundan başka Resimli Ay millî kurtuluş savaşından sonra kurulması tasarlanan ‘Yeni Türkiye’de sosyal problemleri ele almak, saltanat devrinin cumhuriyete miras bıraktığı ekonomik, sosyal, kültürel bo­zuklukları su üstüne çıkarmak, bunlara çare aramak amacıyla ortaya çıkmıştı. Davaların akademik, teorik bakımdan incelenmesini değil, bu teorileri halkın anlayabileceği bir dille halkın önüne sermeyi hedef tutmuştu. Bir bakıma Resimli Ay bir magazindi; fakat halkın kültür seviyesini yükseltmeye yarayacak bir magazin.”

    edebiyat_tarihi_3
    Resimli Ay’ın 1 Şubat 1924 tarihli ilk sayısı. Kapak: Cevad Şakir
    edebiyat_tarihi_4
    Resimli Ay’ın Kasım 1925 sayısında Mustafa Kemal.

    3 renkli trikromi baskı tek­niği, ülkemizde ilk defa Resimli Ay’ın kapaklarında kullanılır. Şık kadın portrelerinin bulun­duğu kapaklarda döneminin Vogue ve American Magazine dergilerinden izler vardır ama bizim değerlerimizle harman­lanmıştır. İlk sayının İstanbul siluetli, minyatürlü, kenarla­rı altınla süslenmiş tezhipli kapağı, ressam Cevat Şakir Ka­baağaçlı imzalıdır. Cevat Şakir, bu kapakları yapmak için nasıl çalıştığını şöyle anlatacaktır: “Eski Türk minyatürlerinin renklerine daldım. Orası da bir âlemdi, bir meçhul diyar­dı. Altın ezmesini öğrenmek için Medreset-ül Hattatin’e gittim. Oradaki tezhip, yani altınlı minyatür hocası ‘morun yanına mutlak lal konacak’ diye renklerle beni kıskıvrak bağlamaya çalıştı.”

    1924-1931 arasında yayın hayatını sürdürecek renkli, resimli güncel aktüalite ve edebiyat dergisi Resimli Ay’ın kadrosunda Mehmet Rauf, İbnürrefik Ahmet Nuri, Ahmet Nuri, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Hakkı Sûha, Ercüment Ek­rem, Hıfzı Tevfik, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Mahmut Yesari, Yakup Kadri vardır.

    edebiyat_tarihi_5
    1927 Mart sayısında “Öpüşmenin eşkali” başlıklı fotoyazıda, “artist öpüşü”, “karı-koca öpüşü”, “veda öpüşü” ve diğerleri tanıtılıyor.

    Derginin Kasım 1925 ve Ağustos 1927 tarihli sayılarının kapağında Atatürk fotoğra­fı yer alır. 1925’te Resimli Yıl ismiyle bir almanak, 1927’de ise Resimli Ay Almanağı adında ikinci bir yayın çıkar. Ağustos 1925 sayısında “İnsan may­mundan mı gelmiştir, Allah tarafından mı yaratılmıştır?” başlığıyla Darwin’in fotoğrafı­nın da yer aldığı evrim konusu işlenir. Mart 1927 tarihli sayının kapağında da “Ahirete inanır mısınız” sorusu vardır. Aynı sayı içerisindeki “Öpüşmenin eşkali” başlıklı fotoyazı da ilgi çekiciydir. Okurlara “artist öpüşü”, “karıkoca öpüşü”, “veda öpüşü” gibi çeşitli öpüşme tarzları tanıtılır. Resimli Ay’ın 1927’deki İhap Hulusi çizimli Ekim sayısının kapağında ise cumhuriyetin ilk nüfus sayımı için yurttaşlar sayıma davet edilir: “Tahrir-i nüfusa yar­dım her vatandaşın borcudur.” Resimli Ay Harf Devrimi’ne de öncü olacak, okurları yeni harf­lere özendirecektir.

    Derginin yayıncılık başarısı, Resimli Ay Matbaası Türk Limi­ted Şirketi’ne öncülük eder; yeni dergilerin, kitapların, ansiklo­pedilerin lokomotifi olur.

    edebiyat_tarihi_2
    Sabiha Sertel

    RESİMLİ HAFTA / 1924-1925

    Ve Cevat Şakir Bodrum’a sürgüne gönderilir

    edebiyat_tarihi_6
    Resimli Hafta’nın 13 Nisan 1925 tarihli 35. sayısında Cevad Şakir’in yazısı.

    Serteller, cumhuriyet döneminin ilk haftalık magazin dergilerin­den biri olan gazete formatında­ki Resimli Hafta’yı 4 Eylül 1924 tarihinde yayımlamaya başlar; dergi toplam 38 sayı çıkar; hika­ye, karikatür, din, bilim, kadın konularında çok genel kapsamda içerikler sunan popüler bir haf­talık dergidir bu.

    1925’te Şeyh Said isyanının ar­dından, TBMM 4 Mart’ta Takrir-i Sükûn Kanunu’nu kabul ederek hükümete olağanüstü yetki­ler tanır. Cevad Şakir, Resimli Hafta’nın 3 Nisan 1925 tarihli 32. sayısında “Hüseyin Kenan” takma ismiyle 4 asker kaçağı­nın hazin hikayesini konu aldığı “Hapishanelerde Neler Gördüm?” yazısı ve 13 Nisan 1925 tarih­li 35. sayıda “Hapishanelerde İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler?” baş­lıklı yazı dizisi nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce “memlekette isyan bulunduğu sırada askeri isyana teşvik edici yazı yaz­mak”tan suçlu bulunarak 3 yıl kalebentliğe, Bodrum’a gönderi­lir. Resimli Hafta, bu hadisenin ardından 23 Nisan 1925 tarihli 38. sayısıyla yayınına son verir.

    ZOR ZAMANLARDA İNATLA ÇIKAN HAFTALIK GAZETE / 1925-1929

    Resimli Ay yoksa Resimli Perşembe var

    Resimli Ay’ın kapandığı sırada Serteller, Resimli Perşembe adında tamamen siyasetdışı, aktüel, bol fotoğraflı ve resimli bir haftalık gazete çıkarmaya başlar. Re­simli Perşembe’nin ilk sayısı 28 Mayıs 1925 tarihinde çıkar; yazar kadrosunda; Abdullah Cevdet, Ahmed Rasim, Ercümend Ekrem, Kemalettin Şükrü, Nâhid Sırrı, Sâlih Münir, Münire Handan, Vâlâ Nurettin yer alır.

    edebiyat_tarihi_7
    Resimli Perşembe’nin 28 Mayıs 1925 tarihli ilk sayısı.

    Zekeriya Sertel’in Sinop’a sürgün gönderilmesiyle, Resimli Perşembe de yine Sabiha Ser­tel’in omuzlarında yükselecektir. Sabiha Sertel, o zor günleri şöyle anlatır: “Zekeriya’yı ertesi gün Sinop’a sevk ettiler. Kütüphaneye geliyorum. Resimli Ay ortağı Suudi Bey dergilerin çıkmayacağını söylüyor ve ekliyordu: ‘Mahkûm bir adam dergi çıkaramaz…’. Ze­keriya’nın yokluğundan faydala­narak dergileri kapatmak, serma­yenin üzerine konmak istiyordu… Bu konuşmadan sonra Resimli Ay imtiyazını Nebizade Hamdi Bey üzerine aldı. Resimli Ay ve Resimli Perşembe’ye ait paranın doğru­dan doğruya Sinop’a, Zekeriya Bey’e gönderilmesini rica ettim”.

    Sabiha Sertel, Resimli Perşem­be’yi ayakta tutar; 14 Mart 1929 tarihine kadar 199 sayının başmimarı olur.

    Resimli Perşembe 184. sayı­sından itibaren tamamıyla La­tin karakterlerine geçer. Zeke­riya Sertel bu durumu dergide büyük bir heyecanla okurlara şöyle duyurur: “Mecmuamız, harf inkılâbının mecmuacılıkta yapacağı inkılâba bir numune olmaya çalışmıştır. Bu nüs­hamızı karilerimizin dikkatle tetkik etmelerini rica ederiz. Bütün münderecâtımız o sû­retle tasnif ve tertip edilmiştir ki Resimli Perşembe’ye büsbü­tün yeni bir şekil vermiştir.”

    RESİMLİ AY’IN KAPANMASI ÜZERİNE SEVİMLİ AY / 1925

    Önce resimliydi ama sonra ‘Sevim’li oldu

    edebiyat_tarihi_8
    Sevimli Ay’ın 1926
    tarihli ilk sayısı.

    Takrir-i Sükûn Kanunu çıktıktan sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul’da ve Anadolu’da ya­yımlanan birçok gazete kapatılır. Bundan Resimli Ay da nasibini alacaktır. Derginin kapatılması noktasında literatüre (ve wiki­pedia’ya) hatalı olarak girilmiş ve kullanılmaya devam edilen bir bilgiyi düzeltelim: Resimli Ay’ın 1925’te Cevat Şakir Kabaa­ğaçlı’nın “Asker Kaçakları Nasıl Asılır?” başlıklı yazısından dolayı kapatıldığı ve Zekeriya Sertel’in bundan dolayı Sinop’a sürgün edildiği bilgisi doğru değildir. Resimli Ay dergisi hakkında, 1925 Nisan tarihli 3. sayıda çıkan Safaeddin Rıza imzalı “Mekteb mi, Kışla mı?” yazısı dolayısıyla İstiklal Mahkemesi’nce dava açılır ve Zekeriya Sertel bu yazı dolayısıyla sürgüne gönderilir.

    Kapatılan derginin ve matbaa­nın yayın hayatına devam etmesi için, isimler “Sevimli Ay” olarak değiştirilir. Sevim, Sertel’lerin 1917’de doğan ilk çocuklarının da adıdır. Zekeriya Sertel’in sürgün­den dönmesiyle birlikte, Sevimli Ay dergisi (ve matbaası) tekrar Resimli Ay ismiyle yayınına devam eder.

    edebiyat_tarihi_9

    ‘ON KURUŞA BİR KİTAP’ SERİSİ / 1926-1927

    10 kuruşa 1001 Gece Masalları

    1926’da Resimli Ay Matbaa­sı’nda “On Kuruşa Bir Kitap” adı altında, fiyatı ucuz ama içeriği kıymetli cep kitapları serisi yayımlanmaya başlar. Sloganı “Beherinin fiyatı 10 kuruştur, her yerde satılır”­dır.

    edebiyat_tarihi_10
    Bin Bir Gece Masalları fasiküllerinin kapakları.

    İlki 1926’da yayımlanan bu kitaplar, dinî, öğretici, ahlaki ve gündelik bilgilerin yanısıra, Robinson Crusoe, Vatansız Adam, Aya Seyahat ve Cüceler Memleketinde gibi klasikleri de sunan bir seridir. Bu seride, fasiküller halin­de yayımlanan Bin Bir Gece Masalları müstesna bir yere sahip olur. Hem kapakları hem içsayfa çizimleriyle 62 sayfalık formatta sunulan bu kitapçıklar büyük ilgi görür. Doğu mistisizminin hari­ka siyah-beyaz çizimlerle çocuklara ve gençlere ilgi çekici şekilde yansıtılması, okuma-yazma öğreniminde büyük fayda sağlar. 1926-1927 arasında yayımlanan “On Kuruşa Bir Kitap” serisinde 25 kitapçık yer alır.

    ÇOCUK ANSİKLOPEDİSİ / 1927-1928

    İlk Türkçe çocuk ansiklopedisi

    edebiyat_tarihi_12
    Çocuk Ansiklopedisi’nin
    İhap Hulusi imzalı kapağı.

    Türkçe ilk çocuk ansiklopedi­sini yayımlayan yine Resimli Ay ekibi oldu. İhap Hulusi’nin yaptığı nefis renkli kapakları, içsayfa çizimleri ve fotoğraf­larıyla, 1927-1928 arasında 4 cilt olarak yayımlanan Çocuk Ansiklopedisi; Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve Faik Sabri Duran tarafından hazırla­nıyordu. Toplam 1518 say­falık ansiklopedi, o tarihe kadar ülkemizde çocuklar için hazırlanmış ilk ansik­lopediydi. Ansiklopedinin 4. cildinde meşhur Alice Harikalar Diyarında, üç bölüm hâlinde ve kısaltıla­rak “Alis Tuhaflıklar Memleketinde” ismiyle ilk defa tercüme edilmiş, çocuklara sunulmuştu.

    HİMAYE-İ ETFAL CEMİYETİ ÇOCUK KÜLLİYATI / 1927

    İsviçre’den Heidi geldi

    edebiyat_tarihi_11
    Türkçede ilk defa yayımlanan Heidi’nin kapağı.

    Sabiha Sertel çocuklara ve gençlere çok önem veriyordu. Onların ufkunu açacak ve Batı’daki yaşıt­larıyla aralarındaki farkı kapatacak bir literatür sunmayı kendisine misyon edinmişti. Çocuk Esirgeme Kurumu’yla işbirliği yapa­rak ve çevirilerini Zekeriya Sertel’le birlikte üstle­nerek bastığı 10 kitaplık “Himaye-i Etfal Cemiyeti Çocuk Külliyatı” serisi, bu girişimin en somut örneğidir. Bu külliyatla beraber, İs­viçreli yazar Johanna Spyri’nin meşhur Heidi ve Keçi Çobanı kitapları ilk defa Türk­çeye tercüme edilir.

    1927-1928 arasında Re­simli Ay Yayınları tarafından bu seride, sert kapağa renkli çizimlerle yayımlanan 10 kitap şunlardır: “1. Evde Mekteb: An­nelerle Hasbihal 2. Evde Mek­teb: Çocuklara Masal 3. Evde Mekteb: Oyuncaklar 4. Sara 5. Haydi (Heidi) 6. Keçi Çobanı 7. Ali’nin Düğmesi 8. Bir Yarama­zın Hikâyesi 9. Peri Masalları 10. Hollandalı İkizler.  

    edebiyat_tarihi_13
    Resimli Hikaye’nin 1 Eylül 1927 tarihli ilk sayısının kapağı.

    RESİMLİ HİKAYE / 1927-1930

    İlk Türkçe hikaye dergisi

    Resimli Ay Yayınları ta­rafından gerçekleştirilen diğer bir “ilk” de, hikaye mecmuasıydı. İlk sayısı 1 Eylül 1927’de basılan Re­simli Hikaye 1927-28 ara­sında 14 sayı, 1930’da ise 8 sayı olarak, iki dönemde toplam 22 sayı çıktı. Der­ginin ilk döneminde yazar kadrosunda Yakup Kadri, Mehmet Rauf, Ercüment Ekrem, Mahmut Yesari, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Osman Cemal, İbnürrefik Ahmet Nuri isimleri vardı: ikinci dönemde ise Nâzım Hikmet’in katılımıyla dergi­nin yazar kadrosuna 4 önemli isim daha girecekti: Suat Derviş, Vâlâ Nurettin, Sadri Ertem, Sabahattin Ali.

    RESİMLİ AY KAPANIYOR / OCAK 1931

    Ne sermaye denen ejder, ne de daha kuvvetlileri bizi durduramaz!

    Resimli Ay’ın yayın hayatı, Sabiha Sertel’e göre iki döneme ayrılır. Derginin 1924- 1928 arasında yayımla­nan eski harfli Türkçe sayılarında, demokrasi­yi kurmak ve toplumsal problemleri ele almak ön plandadır; 1928’den itibaren ise Nâzım Hik­met, Sabahattin Ali, Suat Derviş, Sadri Ertem, Nail Vahdeti Çakırhan gibi sosyalist politik ideal­leri savunan kalemler ağır basar. Hoş-güzel kadın kapaklarının yerini, emekçi kadınları ve emek mücadelesinin sembollerini gösteren kapaklar alır.

    edebiyat_tarihi_14
    Resimli Ay’ın 1 Ocak 1931 tarihli 9 numaralı sayısı (solda). Derginin 15 Ocak 1931 tarihli 10 numaralı son sayısı.

    1928’den itibaren başlayan bu ikinci döne­min ikinci yılında Nâzım Hikmet’in “Putları Yıkıyoruz” başlığıyla Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan ya­zıları Sağ-Sol kavgasının fitilini ateşler. Sabiha Sertel’in 1929’da Resimli Ay’ın 10. sayısında ya­yımladığı “Savulun Geliyorum” başlıklı yazısı ise “Türklüğü tahkir (aşağılama) mahiyetinde” görülür. Sabiha Sertel, mecmu­anın sorumlu müdürü Behçet Bey’le birlikte mahkemeye sevkedilerek, neşriyat yüzünden hakkında dava açılan ilk Türk kadın gazeteci olur.

    edebiyat_tarihi_15

    Resimli Ay’ın ikinci dönemi Mart 1929’da başlar; Ocak 1931’e kadar 21 sayı yayımlanır. 1931’in Ocak ayında 15 gün arayla çıkan 9 ve 10 numaralı son iki sayısı; kütüphanelerde yer almayan, tezlerde, araştırmalarda değini­lemeyen, şimdiye kadar kapağı ve içeriği yayımlanmamış iki nadir sayıdır. Bu son iki sayı, Resimli Ay’ın kapanışı ve veda edişinin asıl nedenini de açıkça gözönüne seren önemli belge­lerdir.

    Sabiha Sertel, Roman Gibi’de, Babıâli’de küçük bir odada bu son iki sayıyı nasıl çıkardığı­nı yazmıştır. Bu sayılar diğer Resimli Ay’lara nazaran daha bü­yük formatta, ucuzca bir saman kağıdına, Marifet Matbaası’nda ve 24’er sayfa olarak basılmıştır.

    Resimli Ay’ın 1 Ocak 1931 tarihli 9 numaralı sayısının baş­yazısı, Sabiha Sertel imzalı “Re­simli Ay’ın Hikâyesi”dir. Sabiha Sertel, Resimli Ay Türk Limited Şirketi’nin diğer ortaklarıyla ya­şadıkları fikir problemini, diğer ortakların yazıları ve yazarları tasvip etmeyişini açıkça gözler önüne serer.

    Sabiha Sertel’in yazının sonundaki cümleleri, dergiye bir veda niteliğindedir: “Şimdi, kü­çük ve mütevazı odasında yine parasız ve yalnız çıkıyor. Resimli Ay yedi senelik mücadele ha­yatında, mahkemeden mahke­meye gitti, iki defa sermayenin tokadını yedi. Ne çıkar? Azimle yola çıkanları, sermaye denen ejder değil, ondan daha kuvvet­lileri de korkutamaz ve durdu­ramaz.” 15 Ocak 1931 tarihli 10. ve son sayının başyazısı Sabiha Sertel’in “İrticaın Sebepleri” ya­zısıdır. 15 Ocak 1931 tarihli bu 10. sayıyla, 1924’te başlayan uzun ve benzersiz Resimli Ay serüveni sona erer.

  • Türkiye’yi savunan bir kalem ve 20. yüzyılın vicdanıydı…

    Türkiye’yi savunan bir kalem ve 20. yüzyılın vicdanıydı…

    Pierre Loti 20. yüzyılın başlarından itibaren her safhasında yanında durduğu, her acısını yüreğinde hissettiği Türk milleti tarafından da maalesef unutulmuş görünüyor. Oysa ki, Türkiye aleyhine Avrupa’da kurulan büyük abluka ve manipülasyon karşısında gerçekleri anlatmak ve Türk dostlarının uğradığı zulmü duyurmak için büyük çaba sarfetmişti.

    Pierre Loti 1876’da önce Selanik, ardından İstanbul üzerinden Osmanlı Devleti ile tanışacaktı. Görevli bir deniz subayı olarak adım attığı karada, Aziyade romanını yazdıracak bir aşka yelken açacak; bu aşkın izini sürerken önce dilini, sonra kültürünü tanıdığı insanları sevecek; “Arif İslam” ismiyle tebdil-i kıyafet aralarında dolaştığı İstanbul’a, sokaklarına, denizine, gecesine, gündüzüne bir başka aşkla bağlanacaktı. 

    Pierre_Loti_Dornac2
    Pierre Loti, Dornac’taki evinde “Japon Pagodası” olarak bilinen odada.

    İçinden geldiği Avrupa toplumu sanayileşmenin eşiğinde, kapitalin yüceltildiği yeni bir ekonomik evreye giriyordu. Fabrikalar, işçiler ve büyük bir sanayileşme hamlesiyle şehirler canhıraş bir hareketliliğe teslim olurken, Loti aradığı sükuneti İstanbul’da bulacaktı. Paris ile İstanbul’u, Batı ile Doğu’yu kıyasladığında, İstanbul’u kendi medeniyetinin uğultusundan korumak istediğini şu satırlardan anlamak mümkün: “Doğu’nun ışık saçtığı tarihlerden günümüze kadar, olağanüstü sayılacak şekilde, eski durumunda kalabilmiş bir şehir… Bu şehirde günümüz başkentlerinin özelliklerinden olan düdük sesleri, demir gürültüleri işitilmezdi. Burada hayat, inanışlarının da etkisiyle hırstan uzak, hayal dolu, sakin ve sessiz geçer, insanlar ibadetleriyle uğraşır, yüreklerine korku getirmeyerek ölümü düşünür ve hep birbirine benzeyen gönül okşayıcı küçük sokakları, gölgeli meydanları doldururlardı. Bu şehrin adı İstanbul’du…”. Bu İstanbul’a kendi medeniyetinden baktığında ise hayıflanıyordu:  “Zavallı muhteşem büyük İstanbul. Batı sanayiinin zehirli nefesiyle, yıkılıp yok olmaya yüz tuttu…”.

    20. yüzyılın başlarında büyük bir insanlık dramı yaşanmaktaydı. Avrupa devletlerinin ve Batı kamuoyunun, Osmanlı Devleti’nin kaybettiği topraklarda yaşayan insanların karşılaştığı insanlıkdışı durum karşısında yanlı ve maksatlı tutumu, yaşanan trajediyi katlıyordu. İnsanların yaşadığı trajik göçler katledilmelerine, işkencelere maruz kalmalarına neden olacaktı. Balkan Savaşları ile Avrupa kamuoyunda başlayan dezenformasyon, “Türklerin insanları katlettiği” yönündeydi. 

    Bu kara propaganda karşısında, Avrupa’da Türkler lehine yazan neredeyse tek kalem vardı: Pierre Loti. O, Büyük Savaş’tan önce, giderek sanayileşen, mekanikleşen Batı’dan, kendi yaşadığı Fransa’nın Rochefort şehrinden iç buhranlarla ayrılıp Doğu’yu ve kültürünü yakından tanımış biri olarak; savaşın hayhuyundan etkilenmeden, tebdil-i kıyafet aralarında yaşadığı, “Eyüp’ün şımarık çocuğu” olarak kabul gördüğü, nargilesini fokurdatırken seyre daldığı şehri ve insanlarını sevmişti. Batılılaşmanın ivme kazandığı Doğu’da, Doğu’ya methiyeler dizen, övgüler yağdıran ve hayran olan bir tezattı. Ve sadece o anlayabiliyordu, yaşanan vahşetin vicdani boyutlarını. Süleyman Nazif’in “20. yüzyılın vicdanı” dediği Pierre Loti, 1876 başlarında tanıdığı ve yürekten bağlandığı Türk insanının maruz kaldığı bu vahşet karşısında dilsiz kalmayacak, 1911’den itibaren kalemiyle bütün dünyaya yaşananları duyurmaya gayret edecekti. 

    Kuşkusuz onun kalemi, yüreğinden ilham alıyordu. O tarihlerden vefatına kadar, kalemini Türkiye aleyhine Avrupa’da kurulan büyük abluka ve manipülasyon karşısında, gerçekleri anlatmak ve Türk dostlarının uğradığı zulmü duyurmak için kullandığını görüyoruz. Türkiye lehine doğruları ifade ettiği yazıları yüzünden hakaretlere, yalnızlaştırmaya ve yargılamaya maruz kalıp yorgun düştüğünde ve ömrünün sonlarına geldiğini hissettiği bir zamanda şunları söyleyerek kararlılığını ifade edecektir: “Ben dünyadaki ikametimin sonuna yaklaşıyorum; artık ne bir şey istiyorum ne de bir şeyden korkuyorum. Ama sesimi birkaç kişiye duyurabildiğim sürece, bana göz göre göre gerçek gelen her şeyi söylememin görevim olduğuna inanacağım”.

    PIYER LOTI ISTANBULDA-  Rahmizade Bahattin
    İstanbul’a 1903 yılındaki gelişinde Pierre Loti ve kendisini karşılayanlar Galata Rıhtımı’nda.
    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Pierre Loti’yi İstanbul’da bir tepe; Vefa’yı Fatih’te bir semt olarak görenlerin; “okur”luğu malûl, yazarlığı kendinden menkul olanların; ön yargılıların, art niyetlilerin, bilmeden ahkam kesenlerin; eksik-yanlı bilgileriyle kelam edenlerin aksine; bütün yaşamıyla, yazdıklarıyla bir aydından, entelektüelden ve düşündüklerini ifade eden, kendi toplumunda düşünceleri yüzünden hakarete, tehdide uğrayan bir insandan bahsediyoruz. Bir insan olarak Pierre Loti’ye tarifsiz vefa duygumu besleyen iki husus var: İlki, bu kadar gönülden bağlı olup, cesurca Millî Mücadele’sini desteklediği bir milletin, onun verdiği mücadeleyi unutarak, kimi tezviratlara kulak kabartması. İkincisi de, kendi ülkesinde, Rochfeort’taki Müze Evi’nin restore edilmesi gündeme geldiğinde, bazı lobilerin buna karşı çıkarak Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a itirazı. Macron mealen diyor ki: “Pierre Loti’yi 100 yıl önceki yazdıklarından dolayı yargılayamayız”. Ne yazık ki kendi toplumunda böylesine bir tepki alan Pierre Loti, 20. yüzyılın başlarından itibaren her safhasında yanında durduğu, her acısını yüreğinde hissettiği Türk milleti tarafından da unutulmuş görünüyor. 

    2023 Pierre Loti’nin vefatının, Türkiye Cumhuriyeti’nin de kuruluşunun 100. yılı. 100. yıl etkinliklerinde Pierre Loti’nin olmaması ne büyük bir eksiklik! Evet, 4 Eylül 1921 tarihinde, Gazi Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi ve Başkumandan sıfatıyla bir mektup yazıyor Pierre Loti’ye. Antep savunmasının ateşli muharriri Müfide Ferit hanımefendinin Paris Büyükelçisi olarak görevlendirilmesi üzerine, kendisiyle bu mektubu da bir heyetle birlikte gönderiyor. Mektubun başında şöyle diyor: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, Paris mümessilinin hareketinden istifade ederek, Türklerin büyük ve asil dostuna karşı perverde ettiği hissiyat, minnet ve şükranı tekrar beyan etmeyi kendine bir borç bilmiştir..”. Büyükelçinin Loti’yle görüşmesine, 1903’te ülkemize geldiğinde gemisinin yaveri olan Claude Farrère aracılık edecektir. Pierre Loti’nin vefat ederken Türkiye nöbetini devrettiği ve “benden sonra sen yazacaksın” dediği Claude Farrère’i de ne yazık ki bir cadde isminden öteye götürecek kadar bilmiyoruz. 

    Vefatının 100. yılında, Fransa’dan daha yüksek bir sesle “Dostumuz Loti”yi anmak ve anlamak, cumhuriyetimizin 100. yılında bir görev ve borç olmalıdır. 

    *Hüseyin Sorgun
    Yazar, Senarist, Yönetmen

  • Bizi hem sevdi hem eleştirdi: ‘Oryantalizm budalası’ değildi

    Pierre Loti konusunda aydınlarımız ikiye bölünmüştür. Kimileri onun Türklere karşı yapılan haksızlıklara tepkisini teşekkürle karşılar; kimileri ise aslında Osmanlıların zayıf ve geri kalmış hâlini acıyarak sevdiğini savunur. O, tüm bunların ötesinde özgür, yürekli ve yeri geldiğinde hem kendi ülkesini hem Türkiye’yi eleştirebilmiş bir yazardı.

    Pierre Loti, 8 Ocak 1850’de Fransa’nın Atlantik sahilindeki Rochefort kentinde doğdu. Deniz subayı olarak görev yaparken 42 yaşında “Kırk Ölümsüzler” olarak anılan Fransız Akademisi’nin üyeliğine seçilen Loti, Fransızların gözünde çok değerli bir romancıdır. Realizm akımında yeri olan İzlanda Balıkçısı (Pêcheur d’Islande) gibi romanlarının yanısıra Romantikler arasında sayılabilecek Aziyadé türünde eserleri de vardır. 

    Medeniyetin, hızlı gelişmeler ve değişmeler uyarınca aşırı maddileşmesine ve insani değerlerden uzaklaşmasına tepkilerini romantik eserlerinde ortaya koymuştur. Doğu’nun Batı’da eleştiri konusu olan tipik özelliklerini gözler önüne sermeye çalışmış ve bu yaklaşımının esin kaynağı olarak, yaşadığı dönemdeki Türk örneğinden yararlanmak yöntemini seçmiştir. Bu tercihini okuyucusuna kabul ettirebilmek için, bir yandan İstanbul’un Avrupai yaşam sürdürülen kesimlerine tepkilerini ayrıntılarıyla anlatırken, diğer yandan geleneksel Doğu tarzı yaşam sürdürülen bölgelerde bulduğu huzuru, güveni, dayanışmayı ön plana çıkarmaya ve bunları ruh dinginliğinin kaynağı olarak tanıtmaya özen göstermiştir. Türklerin gerek gayrımüslim cemaatlere gösterdikleri hoşgörü gerek çeşitli toplulukları birbirleriyle kaynaştırmaktaki başarıları, Loti’nin Türkiye’ye bağlılığını daha da artırmıştır.

    HIZMETKARI SUKRU ILE
    İstanbul’a ilk gelişinden itibaren Türk âdetlerini benimsemeye ve nargile içmeye başlayan Pierre Loti, hizmetkarı Şükrü Efendi’yle. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    İstanbul’a ilk olarak 1876’da, görevli deniz subayı olarak gelen Pierre Loti’nin Aziyadé adlı romanına adını veren kadın; Eyüp’teki yaşamına, İstanbul’a ve Osmanlı yaşam biçimine duyduğu hayranlığın bir yansımasıydı. Bunu 1892’de Fantôme d’Orient (Doğudaki Hayalet), 1906’da Les Désenchantées (Bezgin Kadınlar) romanları takip etti.

    Loti’nin Türkiye ile ilgili yazılarının ikinci dönemi, Balkan ve Trablusgarp savaşları, 1. Dünya Savaşı, işgal günleri, Sèvres ve Millî Mücadele yıllarına rastlar. Bu dönemin kitapları, siyasi yönü ağır basan eserlerdir. Bunlar arasında 4 kitap, birer “Türkiye savunması” olarak öne çıkar. 1913’te yazdığı La Turquie Agonisante (Can Çekişen Türkiye) kitabıyla Batı politikalarını eleştiren Loti, aynı yıl devlet konuğu olarak geldiği İstanbul’da, Tophane rıhtımında büyük bir törenle karşılanmış, Padişah Sultan Reşat tarafından Saray’da ağırlanmıştır. Balkan Savaşları’nda, 1. Dünya Savaşı’nda ve Anadolu’nun İtilâf kuvvetleri tarafından işgal edilmesinde, Yunanların ve Ermenilerin Türkler aleyhinde İngiliz hükümetlerince desteklenen faaliyetine karşı hep Türkler’i savunmuştur. 

    Pierre Loti, “Bizim gerçek dostumuz Türklerdir” diyor; Türkiye’nin Tanzimat’tan bu yana sürdürdüğü Batılılaşma gayretlerini bir bir sıralıyor; herkesin sustuğu ve korktuğu bir dönemde Ermenilerin Türkiye’de nasıl katliam yaptığını Avrupa’ya bildiriyordu. Ancak Türk düşmanı bütün unsurlar Paris’te ayağa kalkıyorlardı. Loti’nin yazılarını kapışan Le Figaro gazetesi bile “Artık senin yazılarına yer veremem” diyordu. Türkleri savunmak, Fransa’nın yanlış politikalar güttüğünü anlatmak için kaleme aldığı “Les Massacres d’Armenie” (Ermeni katliamları) broşürü-1918/1919; Les Alliés qu’il Nous Faudrait (Bize Lâzım Olan Müttefikler) broşürü-1919; La Mort de Notre Chère France en Orient (Aziz Fransa’mızın Doğu’daki Ölümü-1920) adlı eserini, kendisine uygulanan sansür yüzünden ancak 1. Dünya Savaşı bittikten sonra yayımlatabildi.

    Millî Mücadele döneminde Anadolu’daki direnişe destek vermesi ve kendi ülkesi olan işgalci Fransa’yı ağır bir dille eleştirmesiyle Loti, Türk halkının da sempatisini kazanmıştır. 1920 yılında “İstanbul Şehri Onursal Hemşehrisi” olarak kabul edildi ve 10 Ocak 1920’de onun adını taşıyan bir de cemiyet kuruldu (bu cemiyet 1930’lu yıllarda dağılmıştır). Daha sonraları İstanbul’da Divanyolu’nda bir caddeye Pierre Loti Caddesi ve Eyüp’te bir kahvehaneye de Pierre Loti kahvesi adı verildi. Günümüzde bu kahvehanenin olduğu tepe Pierre Loti Tepesi, bu tepeye ulaşmak için inşa edilen teleferik de Eyüp-Piyerloti teleferiği olarak anılmaktadır. İstanbul’da Fransız Başkonsolosluğu bünyesindeki öğretim kurumunun adı da Pierre Loti Lisesi’dir.

    Loti’nin Türk dostluğu konusunda, Türk aydınları ikiye bölünmüştür. Kimi aydınlar onun gerçekten bir Türk dostu olduğuna inanıyorlar; Osmanlı Devleti’ni bir kültürel ve tarihsel birikim dönemi olarak algılayan bir anlayış içinde, Loti’nin Türk milletine dostça yaklaşımını, Türklere karşı yapılan haksızlıklara tepkisini ve Türk milletini savunan katkılarını minnet ve teşekkürle karşılıyorlardı. Kimileri ise onun aslında Osmanlıların zayıf ve geri kalmış hâlini acıyarak sevdiğini savunuyordu. Bunlara göre Loti, Türk milletinin geleceğiyle ilgilenmeyen, nostaljik duygular içinde takdir ettiği Osmanlı toplumunun değişmeden kalmasını isteyen Osmanlı hayranı bir “oryantalizm budalası”ndan başka bir şey değildi. 

    henri_rousseau_-_portrait_of_pierre_loti_1891_52x62cm_kunsthaus_zurich
    Henri Rousseau’nun 1906 tarihli “Portrait de Monsieur X” adlı tablosunda Pierre Loti.

    Nâzım Hikmet, “Şarlatan Piyer Loti” şiirinde (1925) kendisinden “Çürük Fransız kumaşlarını yüzde beşyüz ihtikârla Şarka satan bir burjuva” olarak bahsediyor ve yergisini hakaretâmiz eleştirilere kadar vardırıyordu:

    “Hatta sen
    Sen Pier Loti!
    Sarı muşamba derilerimizden
    birbirimize geçen tifüsün biti
    senden daha yakındır bize
    Fransız zabiti!”

    Buna karşılık Abdülhak Şinasi Hisar İstanbul ve Pierre Loti adlı kitabında Loti’ ye övgüler yağdırıyor ve onun yazılarının bazı Türklerin yazdıklarından daha millî bir his ve zevk taşıdığını söyleyerek, Türkiye ile ilgili bütün eserlerinin Türkçeye çevrilmesini diliyordu.

    Türkler için Loti, bunun da ötesinde anlamı olan, bir Türk dostu, bir cesur yürek, bir aydın, haksızlıklara karşı çıkmış bir vefakar dost ve yanlışlar yapan kendi ülkesini savaş ortamında, Türkiye sevgisi uğruna eleştirebilmiş bir özgür ve yürekli insandır. 1910’larda Avrupa’yı şekillendirme gayretleri sürerken; bu süreci, bütünleşmiş bir Avrupa’ya Türkleri de katarak, Türklerden ayrı düşünülemeyecek bir şekilde özgür, hoşgörülü, ayrımcılık gütmeyen, ırkçılıktan uzak bir yaşam bağlamında görmek isteyen bu kültür insanını Türkler takdir etmişler; kendi kuşaklarına, bizim kuşaklarımıza, bir Fransız dost olarak bu yönüyle tanıtma gayretinde bulunmuşlardır. Bu görüşte olanlara, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere cumhuriyetimizin kurucuları da dahildir. 

    2000 Ocak ayında, Pierre Loti’nin doğumunun 150. yıldönümü münasebetiyle, Kültür Bakanlığı olarak zengin bir anma programı düzenledik. Pierre Loti’nin, Fransız siyaset adamı Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı yapmış dostu Louis Barthou’ya ve eşine yazdığı mektupların Fransa’da satışa çıkarılması üzerine -zamanın Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın isabetli kararıyla- Türkiye kültür tarihindeki ender mali operasyonlardan birini gerçekleştirip mektupları iki günde satın alarak Türkiye’ye kazandırdık. Loti’nin biyografisi üzerine uzmanlaşmış Alain Quella-Villéger ve Bruno Vercier adlı iki Fransız yazarı Türkiye’ye davet edip mektuplar üzerinde bir tasnif çalışması yaptık ve tıpkı-basım tekniğiyle iki cilt halinde yayımladık. 

    Türkiye ile Fransa arasında dostluk köprüleri kurmaya uğraşan Pierre Loti gibi değerlerden iki ülke halkının yararlanacağını düşünüyorum. Pierre Loti Dostları derneğimizin kapısı, bu köprüden yol almak isteyenlere her zaman açık.

    Dr. Fikret Nesip Üçcan
    Pierre Loti Dostları Derneği Başkanı
    Başbakanlık ve Kültür Bakanlığı eski Müsteşarı