Etiket: mihrişah valide sultan

  • Bir padişah ile annesinin benzersiz saygısı ve sevgisi Selim-Mihrişah Valide Sultan

    Bir padişah ile annesinin benzersiz saygısı ve sevgisi Selim-Mihrişah Valide Sultan

    Osmanlı tarihinde tahta çıkan sultanların, özellikle analarıyla ilişkileri mesafeli ve doğal olarak resmîydi. Hanedanda 34 sene gibi çok uzun bir süreden sonra doğan ilk erkek çocuk olan 3. Selim, 1789’da başa geçti. Annesi Mihrişah Valide Sultan ise hem saygıdeğer ve hayırsever kimliği hem de oğluyla ilişkilerindeki hassasiyetiyle tarihe geçecekti.

    Sultan 3. Ahmed’in oğlu olan Şehzade Mustafa (1717-1774), babası tahttan indirildiğinde 13 yaşındaydı. 27 yıl kafes hayatı yaşadıktan sonra 1757’de 40 yaşında tahta çıktı. Bir hayli geç yaşta kurabildiği ailesinin üzerine titreyen müşfik bir baba oldu. Tahta çıkana kadar geçen sürede, 30 yıl boyunca Osmanlı hanedanında doğum olmamıştı.

    3. Mustafa’nın ilk çocuğu olarak dünyaya gelen Hibetullah Sultan 3 yaşında vefat etti. Saltanatının 4. yılında dünyaya gelen ilk erkek çocuğu Şehzade Selim ise Osmanlı hanedanında 34 yıl sonra doğan ilk şehzade sıfatıyla ayrı bir sevgiye mazhar olmuştu; ama o da 13 yaşındayken babasını kaybedecekti. 3. Mustafa’dan sonra 1774’te tahta çıkan amcası 1. Abdülhamid’in saltanatının ilk zamanlarında, Mihrişah Valide ile Şehzade Selim teamüllerin aksine daha serbest hareket edebildiler. Adet olduğu üzere Şehzade Selim kafese kapa­tılmışsa da 1789’da 27 yaşında padişah oluncaya dek eğitimine önem verildi; önceki şehzade­lerin aksine nispeten ser­bestçe hayatını sürdürmesine ses çıkarılmadı. 3. Mustafa’nın diğer çocukları Şah Sultan, Beyhan Sultan ve Hatice Sultan da, babalarının himayesinde iyi yetiştirilmiş, sanata meraklı, devlet işleriyle ve ıslahat hamleleriyle ilgili saltanat kadınlarıydı.

    3. Mustafa’nın Osmanlı hanedanında pek aşina olmadı­ğımız bir şekilde ailesini sevgi çemberiyle birarada tutabilmesi, mutlaka kendi şefkati kadar, en değer verdiği kadını olan Mihrişah Valide (başkadınefendi) sayesindedir. 3. Mustafa’nın, annesinin adı olan Mihrişah’ı bir cariyesine isim olarak seçmesi dikkati çekici bir durumdur. Bununla da kalmamış 6 yaşında ölen 1763 doğumlu kızının adını da Mihrişah koymuştur.

    Mihrişah Başkadınefendi’nin, padişahın kadınları arasında ayrıcalıklı bir mevkii vardı. Öncelikle hanedanın devamı açısından hayati önem taşıyan şehzadeyi uzun yıllar sonra dünyaya getirdiği için geleceğin valide sultanı olacağı düşüncesi, muhakkak ki ona tartışılmaz bir otoriter cazibe sağlıyordu. Üstelik saltanatın kamuya açık yüzü olarak, daha Harem kadınıyken yapmaya başladığı hayır işleriyle halk tarafından tanınmıştı. Tutumlu bir kadın olmalı ki çok paraya sahipti. Şehzade Selim’in doğumunda vezirler ve devlet adamlarından gelen hediye para­lar da onun nezdinde duruyordu. Öyle ki 1768-74 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ağır tahribatı sırasın­da Hazine’de para kalmayınca, Sultan 3. Mustafa Mihrişah Baş­kadınefendi elinde bulunan bu paraları ordunun masraflarında kullanmak üzere düzenlediği bir senet karşılığı borç olarak almıştı!

    1Belge-3
    Sultan Selim (1761-1808). Gravür: Antoine Ignace Melling
    1Belge-4
    Mihrişah Valide Sultan. Kaynak: Bu Mülkün Kadın Sultanları, Necdet Sakaoğlu

    Sultan 1. Abdülhamid’in 1774’te tahta çıkmasından bir süre sonra Topkapı Sarayı’ndan uzaklaştırılıp Eski Saray’a götürülen ve burada 15 yıl kalan Mihrişah Başkadınefendi, oğlu­nun 1789’da padişah olmasıyla Valide Sultan unvanını alarak büyük bir törenle yeniden Topka­pı Sarayı’na getirildi. Bu tarihten sonra, oğlunun Nizam-ı Cedid adı verilen ıslahat ve hükümdarlık faaliyetlerinde en büyük destek­çisi oldu.

    İstanbul’un imarında imzası olan en önemli kadınlardan biri Mihrişah Valide Sultan’dır. Gayet hassas ruhlu ve nazik olduğunda kaynakların ittifak ettiği bu hayırsever Osmanlı kadını, bir valide sultan olarak kendisine tahsis edilen hasların gelirlerini, Hazine’den verilen maaşları, har vurup harman savurmadı. Kurduğu vakıf ile tahsis ettiği gelirler, hayır eserlerinin işleyiş ve düzenini kusursuzca sağlaya­cak niteliktedir. Nizam-ı Cedid yeniliklerinde en önem verilen ordu ve donanma alanlarında da askerî kışlaların masraflarına katkı yaptığı gibi, kışla olan semtleri de çeşmelerle, camilerle donatmaya çalışmıştır. Nizam-ı Cedid devrinin askerî imar faaliyetlerinden olan Humbara­cı-Lağımcı Kışlası’yla, Taksim ve Levent kışlalarındaki camileri o yaptırmıştır. İstanbul’un fet­hinden itibaren her asırda inşa edilen tesislere rağmen kronik hâle gelen su sıkıntısını gidermek ve öncelikle yeni kışlalara bol su temin etmek için günümüzde de kullanılan Belgrad Ormanla­rı’ndaki Valide Bendi’ni yaptıran da odur. Eyüp Sultan semtinde inşa ettirdiği külliyedeki türbe­sinin yanına büyük bir imaret yaptırmayı da ihmal etmemiştir. Günümüzde Vakıflar Genel Mü­dürlüğü’nün yönetimindeki bu imaret, her gün yüzlerce yoksul aileye sıcak yemek sağlamaya devam eden, İstanbul’da Osman­lılardan kalma tek imarettir.

    Her ana-oğul arasındaki sevgi bağının padişahlar ile annelerin­de de olmaması için hiçbir sebep yoktur. Mutlaka padişahlar da analarını üzmek istemez; valide sultanlar da çocukları padişah da olsa onların üzerlerine titrerlerdi. Babası 3. Mustafa’nın terbiyesi ve şefkatiyle yetişmiş 3. Selim ile annesi Mihrişah Valide Sultan arasında çok güçlü bir bağ olduğunu ıspatlayan belgeler günümüze intikal etmiştir. Bizzat 3. Selim’in el yazısıyla (hatt-ı hümayun) yazılmış belgelerde padişahın annesine olan sevgi­sini gösteren cümleler vardır. Bunlardan birincisi, Napoléon’un Mısır’ı işgal etmesi (1798-1801) üzerine sadrazam ve serdar-ı ekrem tayin edilen Yusuf Ziya Paşa’nın, seferden döndükten sonra Valide Sultan’a yazdığı mektubun üzerinde görülür. Sadrazamın padişahtan gördüğü iltifatları bire bin katarak anlat­tığı mektup, 3. Selim validesinin yanında otururken gelmiştir. Bu mektuptan çok hoşlandığını söyleyen Mihrişah Valide Sultan, sadrazama cevap yazma işini oğ­luna havale eder. İşte bu noktada validesinin hatırını kırmayan padişah, Osmanlı sultanları için pek düşünülemeyecek bir hare­ketle, onun kâtibi makamında ağzından cevabi yazıyı yazar; sonra şu cümlelerle sadra­zama hitap eder: “Benim Vezirim. Bu kağıt validemin yanında oturur iken geldi. Hazzedersin deyu cevabını bana yazdırdı. Tahririnden hazzedip sana çok dua eyledi” (BOA.TSMA-E. 787/36). Tüm Osmanlı tarihinde böyle bir uygulamanın bir başka örneğine günümüze intikal eden belgeler­de rastlanılmamıştır.

    Diğer bir belge, diğer bir hatt-ı hümayun ise tüm zamanlarda padişahların analarıyla olan sev­gi-saygı ilişkisine dair gösterile­bilecek en etkili kanıtlardandır. Valide Sultan’ın ağır hasta olduğu bir zamanda onun dileğini yerine getirerek onu mutlu etmeye çalışan bir padişahın, annesiyle olan diyalogunu, samimi-doğal hislerini annesinin kethüdası Yu­suf Ağa’ya aktardığı bu belgenin de eşi, benzeri yoktur.

    Hikaye şöyledir: 3. Selim’in Hasköy’deki imar faaliyetlerinin eseri Humbaracı ve Lağımcı Kışlalarının ortasına, Mihrişah Valide Sultan da bir cami inşa ettirmişti. Osmanlı geleneğinde “selâtin camileri” adı verilen pa­dişahların, valide sultanların ca­mileri iki veya daha fazla mina­reli olabilir; vezirlerin, ulemanın ve halktan diğer hayırseverlerin camileri ancak tek minareli inşa edilebilirdi. Hasköy’deki Mihri­şah Valide Camii de başlangıçta tek minareli projelendirilmişti. Haliç’in karşı kıyısındaki Eyüp’te, Fatih zamanından kalma Eyüp Sultan Camii 1766 depreminde büyük zarar gördüğü için tamir kabul etmemiş ve 3. Selim devrinde temellerine kadar yıktırıldıktan sonra yeniden inşa edilip 1800’de ibadete açılmıştı. Anaoğulun Haliç’in iki yakasında karşı karşıya inşa ettirdikleri iki camiden padişahınki iki mina­reli, valideninki tek minareli olunca, Mihrişah Valide’nin canı sıkılmışa benziyor. 3. Selim’in bizzat yazdığına göre kendi cami­ine de bir minare eklenmesini şu sözlerle talep ediyor:

    -“Senin camiine gıpta ediyo­rum. Diğer validelerin camileri de iki minarelidir. Benim Has­köy’deki camiime ah bir minare daha yapılsa.”

    Bunun üzerine 3. Selim “kethüdanıza yazın, yaptırır” cevabını veriyor. İşte bu noktada aralarındaki ana-oğul muhabbe­tini ve Valide Sultan’ın nezaketini çarpıcı şekilde vurgulayan cümle geliyor:

    – “Yok, ben hicap ederim; sen yaz, yaptırsın. Yaptırır ise pek hazzederim.”

    3. Selim, annesiyle arasında bu şekilde gelişen diyalogu, yazdığı hatt-ı hümayunla Valide Kethüdası Yusuf Ağa’ya aktarır­ken, annesini mutlu edebilecek uyarıyı da ihmal etmez. Camisine bir minare daha eklenmesi için padişahın emir verdiği, kethüda tarafından Valide Sultan’a da bildirilir.

    1Belge-5
    Melling’ten günümüze Halıcıoğlu’ndaki değişim
    Antoine Ignace Melling’in (1763-1831) Voyage Pittoresque de Constantinople et Des Rives du Bosphore adlı 1819’da Paris’te basılmış eserinde, Eyüp tarafından bakışa göre çizilmiş gravürde Humbaracılar Kışlası ve içindeki tek minareli Mihrişah Valide Camii görülüyor. Melling’in 1802’de İstanbul’dan ayrılmasından önce çizilmiş olması gereken gravürün bitiş tarihi 1806 olarak belirtilmiştir. Halıcıoğlu’ndaki camiyi çevreleyen kışla binaları 1894 depreminde hasar görmüş, bir bölümü ortadan kalkarak cami yol kenarında kalmış ve üzerinden Haliç Köprüsü geçirilmiştir. Kışla binaları günümüzde Fatih Sultan Mehmed Vakıf Üniversitesi yerleşkesi olmuştur.
    1Belge-2
    1Belge-1

    (Valide Sultan kethüdaları, Osmanlı düzeninde çok nüfuzlu, kudretli olurlardı. Yusuf Ağa da 1790/91’de tayin edildiği kethüdalık görevini Mihrişah Valide’nin 1805’teki ölümüne kadar sürdürmüştür. Bundan bir süre sonra hacca gitmeye niyetlenip yola çıkmış, Vehhabi İsyanı nedeniyle Medine’den geri dönüşünde bu defa da Kabakçı İsyanı’na denk gelerek İstanbul’a sokulmamıştır. Nizam-ı Cedid’in nüfuzlu insanlarından olduğu için, yeni padişah 4. Mustafa tarafından sürüldüğü Bursa’da katlettirilecektir. Günümüzde padişah kadınları ve kızlarına ait belgelerin büyük çoğunluğu, kethüdaların ölümlerinden sonra elkonulan terekeleri arasından çıkmıştır. Yayımladığımız belge de mutlaka onun terekesi ara­sında bulunup Osmanlı Arşivi’ne intikal etmiştir).

    Hatt-ı hümayunların çoğunda olduğu gibi bu belgede de tarih yazılı değildir. Dolayısıyla belgeyi zamanına isabetle oturtabilmek için bazı çapraz sorgulara ihtiyaç vardır. Humbarahane Camii’nin inşa tarihi de ihtilaflıdır. Ca­milere dair en önemli Osmanlı kaynağı olan Ayvansaraylı Hüsa­mettin’in Hadikatü’l-Cevami adlı eserinin matbu Ali Satı zeylinde Humbarahane Camii’nin açılış tarihi 1803/1804 olarak veriliyor. Bu tarihte bir hata olduğu kesin­dir; çünkü caminin 1794’te ibade­te açıldığı sabittir. 17 Mayıs 1794 tarihli bir belgede kubbesinin çatıldığı ve kurşun örtülmesine başlanıldığı (BOA.C.EV. 21165), 1209 Rebiülevvel ayında (26 Eylül-25 Ekim 1794 arası) camiye ilk defa gelen padişaha Valide Sultan tarafından mücevherli sorguç hediye edildiği kayıtlıdır (BOA.TSMA-D. 2440). Yine aynı şekilde İÜ Nadir Eserler-TY8872 numaradaki yazmada (vr. 138 a-b) cami inşaatının 1209 Rebiülahir gurresinde (26 Ekim 1794) bitirildiği ve padişahın o ayın ilk Cuma günü namazını kılıp açılışı yaptığı yazılıdır.

    Kimi kaynaklarda Valide Sultan’ın dilediği ikinci mina­renin kısa bir süre sonra eklen­diği belirtiliyor. Bu durumda 3. Selim’in Valide Kethüdası Yusuf Ağa’ya yazdığı hatt-ı hümayunun 1794’ün biraz sonrasına ait olması gerekirdi. Oysa Humbara­cılar Kışlası Camii’nin 1794, Eyüp Sultan Camii’nin 1800 tarihinde tamamlandığı ortadadır. Eyüp Sultan Camii’nin 1798-1800 ara­sındaki inşa sürecinden önceki bir tarihte Mihrişah Valide’nin oğlunun camiinin iki minareli olmasına gıpta etmesi mümkün değildi. Mutlaka Eyüp Sultan Camii bittikten ve Haliç’in karşı kıyısına iki minareli manzarası yansıdıktan sonra Valide Sultan ilgili talepte bulunmuştur. 1784- 1802 arasında 18 yıl İstanbul’da yaşayan Melling’in Haliç ve İstan­bul’u tasvir eden gravüründe de Humbarahane Camii tek mina­reli olarak resmedilmiştir.

    Valide’nin ağır seyreden bir hastalığı olduğu ve hatt-ı hümayunun yazıldığı sırada sık sık nöbet geçirdiği anlaşı­lıyor. Belgede “meraktan ah-of ediyor” cümlesindeki “merak” keder, sıkıntı, kaygı anlamına da gelir. Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin 8 Temmuz 1805 tarihli raporunda (BOA.TSMA-E. 484/7) Valide Sultan’ın hastalığına “gizli sıtma” teşhisi konularak kınakına ilacı öneriliyor. Asım Tarihi’nde Mihrişah Valide’nin 1220 Rebiülevveli’nde (1805 Haziran sonu-Temmuz) başlayan hastalığının, ölümüne kadar 2.5 ay sürdüğü belirtilirken ölüm tarihi yanlışlıkla 29 Eylül 1805 gösterilmiştir. 16 Ekim 1805’te öldüğüne göre, hekimbaşı ile vakanüvisin belirttikleri hastalık süresi uyumludur..

    Elimizdeki verilere göre 3. Selim’in kethüdaya hatt-ı hümayununu Temmuz-Ekim 1805 arasında yazdığını söyle­yebiliriz. Bu durumda 3. Selim’in annesinin acılarını biraz olsun hafifletmek, onu mutlu etmek, bir anlamda ölüm döşeğindeki son arzusunu gerçekleştirmek için dileğini kethüdasına yazdığı­nı kabul edebiliriz. Muhtemelen Mihrişah Valide Sultan, camisine çok istediği ikinci minareyi göremeden ölmüştür.

    3.SELİM’İN HATT-I HÜMAYUNU

    1Belge-Kutu

    Padişahın, annesinin ricasıyla kethüdaya gönderdiği buyruk

    Hüve Ağa
    Fe lillahi’l-hamd buraya gele[li] valideme nabet [nöbet] gelmeyor. Lakin merakdan bazı kere ah of ideyor. Lakin inşallah böyle kalur ise külliyen sıhhati dahi Hüda’dan me’mûlümdür. Bizim camie karşu olmağla ahşam bana dedi ki senin camiine gıpta idem ve sâir valideler dahi iki minarelidir. Benim Hasköy’deki camiime ah bir minare daha yapılsa dedi. Ben de kethüdanıza yazın da yaptırır dedim. Yok, ben hicab ederim sen yaz yaptırsın. Yaptırır ise pek hazz iderim deyu söyledi. Ben de olsun sabah yazayım yaptırsun dedim. Hâsılı Humbarahane Camii’ne bir minare dahi yapılmak arzu ideyor. Sen valideme yazasın ki şevketlü efendimiz tenbih eyledi sizin Humbarahane[de]ki camie bir minare dahi ısmarladım deyu yazasın, hazz ider (BOA.HAT. 1487/63).

  • 7 sene ömür aldı ama idamdan kurtulamadı

    7 sene ömür aldı ama idamdan kurtulamadı

    18. yüzyılın sonlarında, 3. Selim devrinde giderek zenginleşen Yusuf Ağa, saraya yakın ve çok etkili bir isim idi. 4. Mustafa başa geçince önce Bursa’ya sürüldü, ardından idam edilerek başı Topkapı Sarayı’nda “ibret taşı”na kondu. Yusuf Ağa iktidar günlerinde 3. Selim’in sohbet arkadaşlarından bestekar Hacı Sadullah Ağa’yla yazılı bir anlaşma yapmış, onun ömründen yedi sene almıştı!

    Valide Kethüdası olarak bilinen Yusuf Ağa, Giritlidir. Fakir bir adam olan babası, oğlunu Girit Ağası Süleyman Ağa’ya “ahret oğlu” diye kapılandırarak İstanbul’a gönderir. İstanbul’un ricâl ve kibarıyla ilişkilerini geliştiren Yusuf Ağa, 1. Abdülhamid’in kız kardeşi Esma Sultan’ın kethüdalığına getirilir. 3. Selim’in tahta geçmesiyle annesi Mihrişah Valide Sultan’a kethüda oldu. Kardeşi Ömer Ağa’yı da 3. Selim’in kız kardeşi Esma Sultan’a kethüda tayin ettirdi. Yusuf Ağa 3. Selim’in başlattığı Nizam-ı Cedid’in en hararetli taraftarlarındandı. Sözü dinlenen ve servet edinen devlet adamları sırasına girmişti. “Devlet Müsteşarı” ünvanıyla anılır oldu. Adım adım yol alarak devletteki nüfuzunu o derece arttırdı ki üst derece memuriyetlerde görevlendirme ve aziller onun tasvibi olmadan yapılamıyordu. Halk arasında siyasi gücü ve zenginliğini zulüm ile elde ettiği söylenirdi.

    7 sene ömür aldı ama idamdan kurtulamadı

    Mihrişah Valide Sultan’ın vefatından sonra hacca gitmeye niyetlendi ama, Vehhabî isyanı yüzünden Medine’den ileriye gidemedi; geri dönüş yolunda 3. Selim’in tahttan indirildiği kanlı olaylar gerçekleşti. İznik’e henüz gelmişti ki yeni padişah 4. Mustafa’nın fermanıyla Bursa’ya sürüldü. Malı, mülkü, evrakı, nesi var, nesi yoksa mühürlendi. Yeni dönemin etkili ismi Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa, ezelden beri kin duyduğu Yusuf Ağa’yı öldürtüp olağanüstü servetinin bir kısmını çalıp çarpmak için fırsatı kaçırmadı ve biraz dolap çevirdikten sonra idam fermanını da elde etti. Yusuf Ağa 25 Mayıs 1807’de Bursa’da idam edildi. Kesik başı İstanbul’a getirilip Topkapı Sarayı’nda Orta Kapı önündeki “ibret taşı”na konuldu. O zamanlar “ibret taşı” denilen taşların üstünde sıra sıra kesik başların dizilmesi sıradan olaylardandı. Sabah sadrazam olan devletin en yetkili söz sahibinin kesik kafasının akşama doğru ibret taşında sergilenmesi hiç yadırganmazdı. Yusuf Ağa da kudret, servet ve devletin en üst seviyelerinde yıllarca gezmiş, ama sonunda o taşa kafasını kaptırmaktan kurtulamamıştır.

    İşte bu Yusuf Ağa’nın terekesinden günümüze intikal eden bir belge vardır ki okununca herkese garip gelen muhtevasıyla ünlüdür. Devrinin hayli ünlü bestekârlarından, III. Selim’in sohbet arkadaşlarından Hacı Sadullah Ağa’nın “ömründen yedi seneyi Kethüda Yusuf Ağa’ya hibe ettiğine, bağışladığına dair sözleşme” Yusuf Ağa’nın Beşiktaş’taki yalısında akdedilen bir mecliste, tamamen hukuki sürece uygun bir şekilde düzenlenmiş mahkeme hüccetidir. Hacı Sadullah Ağa bu tarihlerde etkili devlet ricaliyle ilişkileri üst düzeyde olan birisiydi. Mütercim Asım’ın nakline göre Yusuf Ağa, hibe olarak adı geçen muameleden dolayı Sadullah Ağa’ya yedi kese akçe ihsan etmişti. Yusuf Ağa’nın muhallefatı incelenirken ortaya çıkan belge, İstanbul’da türlü türlü dedikodulara sebep olmuştur. İnsani zaaflardan tutun da belgeyi düzenleyenlerin küfrüne dair ithamlar ortada uçuşur. İlk elde hüccette mührü bulunan “Şeytan” lakaplı Galata Kadısı Emin Efendi, Mekke payeli üst düzey yargı mensubu olduğu halde böylesine gayriciddi bir işlem gerçekleştirdiği için Gelibolu’ya sürülmüştür. Mütercim Asım’ın Asım Tarihi’nde kayıtlı mektup metni Ahmed Cevdet Paşa’nın Cevdet Tarihi’nde “Tertib-i Cedid 8. cildinin 359-60.” sayfasında ve “Eski Tertib 7. cilt 452.” sayfasında da naklen verilmiştir.

    KESİK BAŞIN BELGESİ

    ‘Sayısız zulüm eylediğinden başka…’

    Adet olduğu üzere kesik başının yanına iliştirilen idam yaftasına yazılan ibareler de şöyledir:

    “Valide Kethüdası sabık Yusuf Ağa, Devlet-i Aliyye’de nüfûz iktisâb ve mâ’il-i tama‘ ve irtikâb olarak teferrüd ve Memâlik-i Şâhâne’de kâ’in aceze-i ibâda mezâlim-i nâ-ma‘dûd eylediğinden gayri Nizâm-ı Cedîd’i ihdâs ve harâb-ı memâlik ve perişânî-i fukarâya bâdî nice nice bid‘a ihtirâ‘ eylediğinden bu keyfiyet gazab-ı Şâhâne’yi mûcib olmakdan nâşî hakkında fermân-ı kazâ cereyân-ı sudûrıyla katl u i‘dâm ve nihâde-i cây-i ibret-i âm olunan merkûm Yusuf Ağa’nın ser-i maktû‘udur”.

    (Önceki Valide Kethüdası Yusuf Ağa, Devlet-i Aliyye’de nüfuz kazanıp, açgözlülüğe meyilli ve rüşvette birinci olarak Osmanlının aciz kullarına sayısız zulüm eylediğinden başka, Nizam-ı Cedid’i ihdas, memleketi harap, tebaayı perişan etmeye sebep nice yeni adet icat eylemelerinden ötürü Padişah IV. Mustafa’nın gazabını çekerek idam edilen ve ibret taşına konulan Yusuf Ağa’nın kesik başıdır.)

    HİBE EDİLEN YAŞAM YILLARI

    ‘Ömrümün yedi sene-i kâmilesini Yusuf Ağa hazretlerine hibe edip…’

    Mütercim Asım’ın Asım Tarihi’nde kayıtlı mektup metni Ahmed Cevdet Paşa’nın Tarih-i Cevdet adlı eserinin “Tertib-i Cedid 8. cildinin 359-60.”  sayfasında ve “Eski Tertib 7. cilt 452.” sayfasında da naklen verilmiştir.

    7 sene ömür aldı ama idamdan kurtulamadı

    “Yusuf Ağa Terekesinde Zuhur Eden Hüccet-i Garibenin Sureti

    Mahruse-i Galata muzafatından Beşiktaş nahiyesinde Paşa Mahallesi’nde kain mehd-i ulya-yı saltanat devletlü inayetlü valide sultan-ı aliyyetü’ş-şan hazretlerinin kethüda-yı âlî-kadrleri saadetlü atufetlü Yusuf Ağa bin el-merhum İsmail Ağa hazretlerinin sahilhanelerinde ma’kud meclis-i şer’-i enverde el-Hac Sadullah Ağa bin Ahmed işbu baisü’l-kitâb müşarünileyh hazretleri mahzarında bi’t-tav’-ı ve’r-rıza ikrar-ı tam ve takrir-i kelam edip ibtida-yı hilkat-i ervâhda takdir ve Levh-i Mahfuz’a sebt u tahrir olunan ecel-i mev’udumdan ömrümün yedi sene-i kâmilesini müşarunileyh Yusuf Ağa hazretlerine hibe edip onlar dahi Hazret-i Adem aleyhisselam ömr-i şerif-i mukadderlerinden malumü’l-mikdarını Şit aleyhisselama hibe buyurup Şit aleyhisselam dahi ithab ve kabul buyurdukları kaziyyeyi alim oldukları ecilden meclis-i hibede ithab ve kabul buyurdular dediğini müşarunileyh ağa hazretleri dahi şifahen tasdik ve vicahen tahkik buyurduklarında hakim-i mevki’-i sadr-ı küttab tûbî lehu ve hüsn-i meab (yemhullahü mayeşau ve yüsbitü ve indehü ümmü’l-kitab) [Kuran-ı Kerim, Ra’d Suresi 39] nazm-ı celilinin mufad-ı şerifini tefekkür buyurduklarında hıfzan li’l-makal ol ki vakiü’l-haldir bi’t-taleb ketb u imla olundu. Hurrire fi’l-yevmi’s-sabi’ ve’l-ışrin min şehr-i Rebiulahir li-seneti ihda aşer ve mieteyni ba’de’l-elf. [27 Rebiülahir 1211/30 Ekim 1796] ma-fihi mine’l-hibetü ve’l-ithab Haffafzade Mehmed Emin el-Kadi bi-Mahruset-i Galata

    Şuhudü’l-Hal

    İrfanzade Arif Efendi

    Kethüda-yı müşarunileyh Ahmed Efendi

    Kapu Çukadarı Ömer Ağa

    Musahib-i Şehriyari Sadık Ağa ve gayruhum minel huzzar”