Etiket: mehmet rauf

  • Cumhuriyetin Resimli Ay’ı yayıncılığın öncü yıldızıydı

    Cumhuriyetin Resimli Ay’ı yayıncılığın öncü yıldızıydı

    Cumhuriyetin ilk kadın gazetecisi ve yayıncısı Sabiha Sertel’in, eşi Zekeriya Sertel’le birlikte 1924’te çıkarmaya başladığı Resimli Ay dergisi, yeni dönemin ilim-irfan belgesi, kültür lokomotifi oldu. Cumhuriyetin, aydınlanmanın ve eleştirel düşüncenin ilk ve en parlak işlerine imza attı. Dergiler, gazeteler, kitaplar, ansiklopedilerle dolu bir külliyat.

    RESİMLİ AY / 1924-1931

    Yeni Türkiye ve Sabiha Sertel’in müthiş mücadelesi

    edebiyat_tarihi_1
    Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve kızları Sevim 1919’da New York’ta.

    Sabiha Sertel (1895-1968) ile gazetecilik okuyan eşi Zekeri­ya Sertel (1890-1980), Halide Edip Adıvar’ın umut vadeden 6 Türk öğrenciye referans olduğu Charles R. Crane bursuyla Co­lumbia Üniversitesi’nde eğitim gördükten sonra 1923’te Türki­ye’ye döner. ABD’deyken Millî Mücadele’ye destek vermişler­dir; şimdi de cumhuriyet için çalışma vaktidir.

    Sertel’ler 1924’ün 1 Şubat’ın­da Resimli Ay’ın ilk sayısını çı­karır. Bu ilk sayı 3 baskı birden yapar. Sabiha Sertel o sayının 15 bin adet gibi, zamanı için çok ciddi bir net satışa ulaştığını yazacaktır.

    Genç ve yeni Türkiye’nin bel­li ki Resimli Ay gibi bir dergiye ihtiyacı vardır. Sabiha Sertel, anılarını yazdığı Roman Gibi’de o günleri şöyle anlatır: “Resimli Ay basın hayatına halkın kültür seviyesini yükseltmek amacıyla atılmıştır. O vakit %80’i oku­ma-yazma bilmeyen memle­ketimizde yarım bir eğitimle kalmış, aydınlar tarafından ihmal edilmiş insanları aydın­latmak; onlara demokrasinin ne olduğunu anlatmak ilk he­defti. Bundan başka Resimli Ay millî kurtuluş savaşından sonra kurulması tasarlanan ‘Yeni Türkiye’de sosyal problemleri ele almak, saltanat devrinin cumhuriyete miras bıraktığı ekonomik, sosyal, kültürel bo­zuklukları su üstüne çıkarmak, bunlara çare aramak amacıyla ortaya çıkmıştı. Davaların akademik, teorik bakımdan incelenmesini değil, bu teorileri halkın anlayabileceği bir dille halkın önüne sermeyi hedef tutmuştu. Bir bakıma Resimli Ay bir magazindi; fakat halkın kültür seviyesini yükseltmeye yarayacak bir magazin.”

    edebiyat_tarihi_3
    Resimli Ay’ın 1 Şubat 1924 tarihli ilk sayısı. Kapak: Cevad Şakir
    edebiyat_tarihi_4
    Resimli Ay’ın Kasım 1925 sayısında Mustafa Kemal.

    3 renkli trikromi baskı tek­niği, ülkemizde ilk defa Resimli Ay’ın kapaklarında kullanılır. Şık kadın portrelerinin bulun­duğu kapaklarda döneminin Vogue ve American Magazine dergilerinden izler vardır ama bizim değerlerimizle harman­lanmıştır. İlk sayının İstanbul siluetli, minyatürlü, kenarla­rı altınla süslenmiş tezhipli kapağı, ressam Cevat Şakir Ka­baağaçlı imzalıdır. Cevat Şakir, bu kapakları yapmak için nasıl çalıştığını şöyle anlatacaktır: “Eski Türk minyatürlerinin renklerine daldım. Orası da bir âlemdi, bir meçhul diyar­dı. Altın ezmesini öğrenmek için Medreset-ül Hattatin’e gittim. Oradaki tezhip, yani altınlı minyatür hocası ‘morun yanına mutlak lal konacak’ diye renklerle beni kıskıvrak bağlamaya çalıştı.”

    1924-1931 arasında yayın hayatını sürdürecek renkli, resimli güncel aktüalite ve edebiyat dergisi Resimli Ay’ın kadrosunda Mehmet Rauf, İbnürrefik Ahmet Nuri, Ahmet Nuri, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Hakkı Sûha, Ercüment Ek­rem, Hıfzı Tevfik, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Mahmut Yesari, Yakup Kadri vardır.

    edebiyat_tarihi_5
    1927 Mart sayısında “Öpüşmenin eşkali” başlıklı fotoyazıda, “artist öpüşü”, “karı-koca öpüşü”, “veda öpüşü” ve diğerleri tanıtılıyor.

    Derginin Kasım 1925 ve Ağustos 1927 tarihli sayılarının kapağında Atatürk fotoğra­fı yer alır. 1925’te Resimli Yıl ismiyle bir almanak, 1927’de ise Resimli Ay Almanağı adında ikinci bir yayın çıkar. Ağustos 1925 sayısında “İnsan may­mundan mı gelmiştir, Allah tarafından mı yaratılmıştır?” başlığıyla Darwin’in fotoğrafı­nın da yer aldığı evrim konusu işlenir. Mart 1927 tarihli sayının kapağında da “Ahirete inanır mısınız” sorusu vardır. Aynı sayı içerisindeki “Öpüşmenin eşkali” başlıklı fotoyazı da ilgi çekiciydir. Okurlara “artist öpüşü”, “karıkoca öpüşü”, “veda öpüşü” gibi çeşitli öpüşme tarzları tanıtılır. Resimli Ay’ın 1927’deki İhap Hulusi çizimli Ekim sayısının kapağında ise cumhuriyetin ilk nüfus sayımı için yurttaşlar sayıma davet edilir: “Tahrir-i nüfusa yar­dım her vatandaşın borcudur.” Resimli Ay Harf Devrimi’ne de öncü olacak, okurları yeni harf­lere özendirecektir.

    Derginin yayıncılık başarısı, Resimli Ay Matbaası Türk Limi­ted Şirketi’ne öncülük eder; yeni dergilerin, kitapların, ansiklo­pedilerin lokomotifi olur.

    edebiyat_tarihi_2
    Sabiha Sertel

    RESİMLİ HAFTA / 1924-1925

    Ve Cevat Şakir Bodrum’a sürgüne gönderilir

    edebiyat_tarihi_6
    Resimli Hafta’nın 13 Nisan 1925 tarihli 35. sayısında Cevad Şakir’in yazısı.

    Serteller, cumhuriyet döneminin ilk haftalık magazin dergilerin­den biri olan gazete formatında­ki Resimli Hafta’yı 4 Eylül 1924 tarihinde yayımlamaya başlar; dergi toplam 38 sayı çıkar; hika­ye, karikatür, din, bilim, kadın konularında çok genel kapsamda içerikler sunan popüler bir haf­talık dergidir bu.

    1925’te Şeyh Said isyanının ar­dından, TBMM 4 Mart’ta Takrir-i Sükûn Kanunu’nu kabul ederek hükümete olağanüstü yetki­ler tanır. Cevad Şakir, Resimli Hafta’nın 3 Nisan 1925 tarihli 32. sayısında “Hüseyin Kenan” takma ismiyle 4 asker kaçağı­nın hazin hikayesini konu aldığı “Hapishanelerde Neler Gördüm?” yazısı ve 13 Nisan 1925 tarih­li 35. sayıda “Hapishanelerde İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler?” baş­lıklı yazı dizisi nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce “memlekette isyan bulunduğu sırada askeri isyana teşvik edici yazı yaz­mak”tan suçlu bulunarak 3 yıl kalebentliğe, Bodrum’a gönderi­lir. Resimli Hafta, bu hadisenin ardından 23 Nisan 1925 tarihli 38. sayısıyla yayınına son verir.

    ZOR ZAMANLARDA İNATLA ÇIKAN HAFTALIK GAZETE / 1925-1929

    Resimli Ay yoksa Resimli Perşembe var

    Resimli Ay’ın kapandığı sırada Serteller, Resimli Perşembe adında tamamen siyasetdışı, aktüel, bol fotoğraflı ve resimli bir haftalık gazete çıkarmaya başlar. Re­simli Perşembe’nin ilk sayısı 28 Mayıs 1925 tarihinde çıkar; yazar kadrosunda; Abdullah Cevdet, Ahmed Rasim, Ercümend Ekrem, Kemalettin Şükrü, Nâhid Sırrı, Sâlih Münir, Münire Handan, Vâlâ Nurettin yer alır.

    edebiyat_tarihi_7
    Resimli Perşembe’nin 28 Mayıs 1925 tarihli ilk sayısı.

    Zekeriya Sertel’in Sinop’a sürgün gönderilmesiyle, Resimli Perşembe de yine Sabiha Ser­tel’in omuzlarında yükselecektir. Sabiha Sertel, o zor günleri şöyle anlatır: “Zekeriya’yı ertesi gün Sinop’a sevk ettiler. Kütüphaneye geliyorum. Resimli Ay ortağı Suudi Bey dergilerin çıkmayacağını söylüyor ve ekliyordu: ‘Mahkûm bir adam dergi çıkaramaz…’. Ze­keriya’nın yokluğundan faydala­narak dergileri kapatmak, serma­yenin üzerine konmak istiyordu… Bu konuşmadan sonra Resimli Ay imtiyazını Nebizade Hamdi Bey üzerine aldı. Resimli Ay ve Resimli Perşembe’ye ait paranın doğru­dan doğruya Sinop’a, Zekeriya Bey’e gönderilmesini rica ettim”.

    Sabiha Sertel, Resimli Perşem­be’yi ayakta tutar; 14 Mart 1929 tarihine kadar 199 sayının başmimarı olur.

    Resimli Perşembe 184. sayı­sından itibaren tamamıyla La­tin karakterlerine geçer. Zeke­riya Sertel bu durumu dergide büyük bir heyecanla okurlara şöyle duyurur: “Mecmuamız, harf inkılâbının mecmuacılıkta yapacağı inkılâba bir numune olmaya çalışmıştır. Bu nüs­hamızı karilerimizin dikkatle tetkik etmelerini rica ederiz. Bütün münderecâtımız o sû­retle tasnif ve tertip edilmiştir ki Resimli Perşembe’ye büsbü­tün yeni bir şekil vermiştir.”

    RESİMLİ AY’IN KAPANMASI ÜZERİNE SEVİMLİ AY / 1925

    Önce resimliydi ama sonra ‘Sevim’li oldu

    edebiyat_tarihi_8
    Sevimli Ay’ın 1926
    tarihli ilk sayısı.

    Takrir-i Sükûn Kanunu çıktıktan sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul’da ve Anadolu’da ya­yımlanan birçok gazete kapatılır. Bundan Resimli Ay da nasibini alacaktır. Derginin kapatılması noktasında literatüre (ve wiki­pedia’ya) hatalı olarak girilmiş ve kullanılmaya devam edilen bir bilgiyi düzeltelim: Resimli Ay’ın 1925’te Cevat Şakir Kabaa­ğaçlı’nın “Asker Kaçakları Nasıl Asılır?” başlıklı yazısından dolayı kapatıldığı ve Zekeriya Sertel’in bundan dolayı Sinop’a sürgün edildiği bilgisi doğru değildir. Resimli Ay dergisi hakkında, 1925 Nisan tarihli 3. sayıda çıkan Safaeddin Rıza imzalı “Mekteb mi, Kışla mı?” yazısı dolayısıyla İstiklal Mahkemesi’nce dava açılır ve Zekeriya Sertel bu yazı dolayısıyla sürgüne gönderilir.

    Kapatılan derginin ve matbaa­nın yayın hayatına devam etmesi için, isimler “Sevimli Ay” olarak değiştirilir. Sevim, Sertel’lerin 1917’de doğan ilk çocuklarının da adıdır. Zekeriya Sertel’in sürgün­den dönmesiyle birlikte, Sevimli Ay dergisi (ve matbaası) tekrar Resimli Ay ismiyle yayınına devam eder.

    edebiyat_tarihi_9

    ‘ON KURUŞA BİR KİTAP’ SERİSİ / 1926-1927

    10 kuruşa 1001 Gece Masalları

    1926’da Resimli Ay Matbaa­sı’nda “On Kuruşa Bir Kitap” adı altında, fiyatı ucuz ama içeriği kıymetli cep kitapları serisi yayımlanmaya başlar. Sloganı “Beherinin fiyatı 10 kuruştur, her yerde satılır”­dır.

    edebiyat_tarihi_10
    Bin Bir Gece Masalları fasiküllerinin kapakları.

    İlki 1926’da yayımlanan bu kitaplar, dinî, öğretici, ahlaki ve gündelik bilgilerin yanısıra, Robinson Crusoe, Vatansız Adam, Aya Seyahat ve Cüceler Memleketinde gibi klasikleri de sunan bir seridir. Bu seride, fasiküller halin­de yayımlanan Bin Bir Gece Masalları müstesna bir yere sahip olur. Hem kapakları hem içsayfa çizimleriyle 62 sayfalık formatta sunulan bu kitapçıklar büyük ilgi görür. Doğu mistisizminin hari­ka siyah-beyaz çizimlerle çocuklara ve gençlere ilgi çekici şekilde yansıtılması, okuma-yazma öğreniminde büyük fayda sağlar. 1926-1927 arasında yayımlanan “On Kuruşa Bir Kitap” serisinde 25 kitapçık yer alır.

    ÇOCUK ANSİKLOPEDİSİ / 1927-1928

    İlk Türkçe çocuk ansiklopedisi

    edebiyat_tarihi_12
    Çocuk Ansiklopedisi’nin
    İhap Hulusi imzalı kapağı.

    Türkçe ilk çocuk ansiklopedi­sini yayımlayan yine Resimli Ay ekibi oldu. İhap Hulusi’nin yaptığı nefis renkli kapakları, içsayfa çizimleri ve fotoğraf­larıyla, 1927-1928 arasında 4 cilt olarak yayımlanan Çocuk Ansiklopedisi; Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve Faik Sabri Duran tarafından hazırla­nıyordu. Toplam 1518 say­falık ansiklopedi, o tarihe kadar ülkemizde çocuklar için hazırlanmış ilk ansik­lopediydi. Ansiklopedinin 4. cildinde meşhur Alice Harikalar Diyarında, üç bölüm hâlinde ve kısaltıla­rak “Alis Tuhaflıklar Memleketinde” ismiyle ilk defa tercüme edilmiş, çocuklara sunulmuştu.

    HİMAYE-İ ETFAL CEMİYETİ ÇOCUK KÜLLİYATI / 1927

    İsviçre’den Heidi geldi

    edebiyat_tarihi_11
    Türkçede ilk defa yayımlanan Heidi’nin kapağı.

    Sabiha Sertel çocuklara ve gençlere çok önem veriyordu. Onların ufkunu açacak ve Batı’daki yaşıt­larıyla aralarındaki farkı kapatacak bir literatür sunmayı kendisine misyon edinmişti. Çocuk Esirgeme Kurumu’yla işbirliği yapa­rak ve çevirilerini Zekeriya Sertel’le birlikte üstle­nerek bastığı 10 kitaplık “Himaye-i Etfal Cemiyeti Çocuk Külliyatı” serisi, bu girişimin en somut örneğidir. Bu külliyatla beraber, İs­viçreli yazar Johanna Spyri’nin meşhur Heidi ve Keçi Çobanı kitapları ilk defa Türk­çeye tercüme edilir.

    1927-1928 arasında Re­simli Ay Yayınları tarafından bu seride, sert kapağa renkli çizimlerle yayımlanan 10 kitap şunlardır: “1. Evde Mekteb: An­nelerle Hasbihal 2. Evde Mek­teb: Çocuklara Masal 3. Evde Mekteb: Oyuncaklar 4. Sara 5. Haydi (Heidi) 6. Keçi Çobanı 7. Ali’nin Düğmesi 8. Bir Yarama­zın Hikâyesi 9. Peri Masalları 10. Hollandalı İkizler.  

    edebiyat_tarihi_13
    Resimli Hikaye’nin 1 Eylül 1927 tarihli ilk sayısının kapağı.

    RESİMLİ HİKAYE / 1927-1930

    İlk Türkçe hikaye dergisi

    Resimli Ay Yayınları ta­rafından gerçekleştirilen diğer bir “ilk” de, hikaye mecmuasıydı. İlk sayısı 1 Eylül 1927’de basılan Re­simli Hikaye 1927-28 ara­sında 14 sayı, 1930’da ise 8 sayı olarak, iki dönemde toplam 22 sayı çıktı. Der­ginin ilk döneminde yazar kadrosunda Yakup Kadri, Mehmet Rauf, Ercüment Ekrem, Mahmut Yesari, Reşat Nuri, Yusuf Ziya, Sadri Ertem, Selim Sırrı, Osman Cemal, İbnürrefik Ahmet Nuri isimleri vardı: ikinci dönemde ise Nâzım Hikmet’in katılımıyla dergi­nin yazar kadrosuna 4 önemli isim daha girecekti: Suat Derviş, Vâlâ Nurettin, Sadri Ertem, Sabahattin Ali.

    RESİMLİ AY KAPANIYOR / OCAK 1931

    Ne sermaye denen ejder, ne de daha kuvvetlileri bizi durduramaz!

    Resimli Ay’ın yayın hayatı, Sabiha Sertel’e göre iki döneme ayrılır. Derginin 1924- 1928 arasında yayımla­nan eski harfli Türkçe sayılarında, demokrasi­yi kurmak ve toplumsal problemleri ele almak ön plandadır; 1928’den itibaren ise Nâzım Hik­met, Sabahattin Ali, Suat Derviş, Sadri Ertem, Nail Vahdeti Çakırhan gibi sosyalist politik ideal­leri savunan kalemler ağır basar. Hoş-güzel kadın kapaklarının yerini, emekçi kadınları ve emek mücadelesinin sembollerini gösteren kapaklar alır.

    edebiyat_tarihi_14
    Resimli Ay’ın 1 Ocak 1931 tarihli 9 numaralı sayısı (solda). Derginin 15 Ocak 1931 tarihli 10 numaralı son sayısı.

    1928’den itibaren başlayan bu ikinci döne­min ikinci yılında Nâzım Hikmet’in “Putları Yıkıyoruz” başlığıyla Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan ya­zıları Sağ-Sol kavgasının fitilini ateşler. Sabiha Sertel’in 1929’da Resimli Ay’ın 10. sayısında ya­yımladığı “Savulun Geliyorum” başlıklı yazısı ise “Türklüğü tahkir (aşağılama) mahiyetinde” görülür. Sabiha Sertel, mecmu­anın sorumlu müdürü Behçet Bey’le birlikte mahkemeye sevkedilerek, neşriyat yüzünden hakkında dava açılan ilk Türk kadın gazeteci olur.

    edebiyat_tarihi_15

    Resimli Ay’ın ikinci dönemi Mart 1929’da başlar; Ocak 1931’e kadar 21 sayı yayımlanır. 1931’in Ocak ayında 15 gün arayla çıkan 9 ve 10 numaralı son iki sayısı; kütüphanelerde yer almayan, tezlerde, araştırmalarda değini­lemeyen, şimdiye kadar kapağı ve içeriği yayımlanmamış iki nadir sayıdır. Bu son iki sayı, Resimli Ay’ın kapanışı ve veda edişinin asıl nedenini de açıkça gözönüne seren önemli belge­lerdir.

    Sabiha Sertel, Roman Gibi’de, Babıâli’de küçük bir odada bu son iki sayıyı nasıl çıkardığı­nı yazmıştır. Bu sayılar diğer Resimli Ay’lara nazaran daha bü­yük formatta, ucuzca bir saman kağıdına, Marifet Matbaası’nda ve 24’er sayfa olarak basılmıştır.

    Resimli Ay’ın 1 Ocak 1931 tarihli 9 numaralı sayısının baş­yazısı, Sabiha Sertel imzalı “Re­simli Ay’ın Hikâyesi”dir. Sabiha Sertel, Resimli Ay Türk Limited Şirketi’nin diğer ortaklarıyla ya­şadıkları fikir problemini, diğer ortakların yazıları ve yazarları tasvip etmeyişini açıkça gözler önüne serer.

    Sabiha Sertel’in yazının sonundaki cümleleri, dergiye bir veda niteliğindedir: “Şimdi, kü­çük ve mütevazı odasında yine parasız ve yalnız çıkıyor. Resimli Ay yedi senelik mücadele ha­yatında, mahkemeden mahke­meye gitti, iki defa sermayenin tokadını yedi. Ne çıkar? Azimle yola çıkanları, sermaye denen ejder değil, ondan daha kuvvet­lileri de korkutamaz ve durdu­ramaz.” 15 Ocak 1931 tarihli 10. ve son sayının başyazısı Sabiha Sertel’in “İrticaın Sebepleri” ya­zısıdır. 15 Ocak 1931 tarihli bu 10. sayıyla, 1924’te başlayan uzun ve benzersiz Resimli Ay serüveni sona erer.

  • Ne poşete konuldular ne de sansüre uğradılar!

    Mehmet Asaf 1920’li yıllarda erken cumhuriyet döneminin ilk müstehcen edebiyat metinlerini kaleme almış, bunlar kapış kapış satılmıştı. Yazarın, cinsel çağrışımlar yaptıran isimlerle yayımladığı bu kitapçıklar, günümüzden yaklaşık 100 yıl önce müsamahayla karşılanmış; soruşturmaya, kovuşturmaya konu olmamış; sansüre uğramamıştı.

    Mehmet Asaf, 1920’lerin “avam edebiyatı” akı­mına kapılarak müs­tehcen türde sıradışı metinlere de imza atmış bir yazardı. Her ne kadar edebiyatçılığının bu yönü çok fazla irdelenmemişse de Fındıkçı Nigar’dan Cilveli Râna’ya, Kaymaca Kulübü’nden Kocamın Kocası’na eski harfli Türkçe yazdığı 10 sıradışı kitap onu temkinli diline rağmen müstehcen edebiyatımızın önemli bir kalemi yapmaya ye­ter. Öyle ki bu alanda Mehmed Rauf’un haklı ününden sonra, müstehcen edebiyatımızın 2. Mehmet’i de odur.

    BasinTarihi-2
    Mecmuanın iç sayfasında kullanılan nü levhanın altında “Kelebek” yazıyor

    Mehmet Asaf 1874’te İstan­bul’da doğup 1961’de vefat etti. Sırasıyla Mahalle Mektebi, Nu­mune-i Terakki, Beyazıt Rüşti­yesi ve Vefa İdadisi’nde okuyan yazarın borsa ve tahvillere olan ilgisi ona hem “Borsacı” soyadı­nı getirecek hem de “Konsolitçi Asaf” olarak anılmasına yol açacaktı. Tarik, Sabah, İkdam, Saadet, Mâlûmât, Servet, Gayret, Serbestî ve İnsaniyet gazetele­rinde, Kadınlar Dünyası, Cingöz, Gıdık, Zümrüd-ü Anka ve Ayna dergilerinde yazılar kaleme aldı. Asaf’ın ilk kitabı Dilârâ 1902’de yayımlandı. 1920’ler­de temkinli bir dille yazılmış müstehcen kitapçıklarına gelene kadar Mihriban (1914), Beyimin Edebiyata Merakı (1918), Bihterle Muhlis, Küçük Hanımın Kedileri, Zavallı Baba, Sinirli Bey (1918), Sinirli Hanım (1918) ve Yeni Hanım Mektubları (1920) adlı kitapları yazdı. Bu tarihten itibaren, erken cumhuriyet dönemindeki ilk müstehcen edebiyat örnekleri olan ve adeta kapışılan kitapçıklar gelecekti.

    BasinTarihi-1
    Servet-i Fünûn Mecmuası’nın 10 Ekim 1901 tarihli sayısının içinde kullanılan bir levha, neşriyat tarihimizdeki “erotika” için ilklerden biriydi.

    1922

    ‘Kötü yol’a düşen, ama sonradan evlenip çocuk yapan Benli Leyla!

    BasinTarihi-3
    Benli Leyla

    Rahmetli Prof. Dr. Zafer Toprak, Toplumsal Tarih dergisinin 2017 Eylül sayısındaki “Türkiye’de Müstehcen Avam Edebiyatı (1908-1928)” başlıklı yazı­sında, son dönem Osmanlı toplumunun çözülüşüyle ortaya çıkan bu tür için şunları yazar: “Meşruti­yetten cumhuriyete müstehcen avam edebiyatı bir toplumsal dönüşümü sim­geliyordu. Bu tür edebiyatta içerik biçi­me baskın çıkıyor, bilinçaltına itilmiş özlemler satıraralarında ifadesini bu­luyordu. Müstehcenlik, özgürlüğün bir tür dışa vuruşuydu. Fındıkçı Nigar’ıyla, Cilveli Rana’sıyla, Kahpe Feride’siyle, Pamuk Müjgan’ıyla ve nihayet Fırlama Tevfik’iyle müstehcen edebiyat, kaotik bir evreye, Türkiye’de geçiş dönemine özgü bir edebiyattı.”

    Bu geçiş döneminde Mehmet Asaf da müstehcenliği açık bir şekilde dilde değil ama anlatımda, hikayede benim­seyecek; Fatih’ten Harbiye’ye, Şişli’den Üsküdar’a, tramvaydan köşke ve ora­dan da koşulsuz olarak yatağa uzanan; umumiyetle alt-üst sınıf ilişkilerinin çok belirgin olarak işlendiği hikaye­ler yazacaktır. Poşette satılmayan, ortalama 40 sayfalık ve adeta kapışılan hikayeler; döneminin en hızlı tüketilen ve yayıncısına-ya­zarına en hızlı gelir sağlayan yayınlar olacaktır.

    Mehmet Asaf bu çerçevedeki ilk kitabını 1922’de Benli Leyla ismiyle yazar. 104 sayfalık ro­man, aynı zamanda bu türdeki en hacimli eser olacaktır. Bun­dan sonraki diğer kitaplar, 40 sayfayı geçmeyen küçük hikayelerden oluşacaktır.

    Yazar ve yayıncı, kitap başlıkları­nın birçoğunda lakaplı kadın isim­leri tercih eder. Kitaphane-i Sudi’nin “Meraklı Romanlar” serisinden çıkan Benli Leyla’nın başlığının altında “Millî büyük roman” yazar. Benli Leyla biraz da ailesinin göz yummasıyla kötü yola düşmüş ama sonra Necdet adında bir koca bulmuş ve ondan hamile kalmış­tır. Roman, Benli Leyla’nın eşi Necdet’le doğacak kızına isim bulma arayışıyla biter: “Necdet dedi ki: ‘Madem bir isim bulamıyorsunuz durunuz ben söyle­yim, şu yavrunun ismi ‘Jale’olsun! Leyla dedi ki: ‘Geçen sene’ dedi, ‘Hünkarsuyu yokuşunun ortasında kantarda tartılan üç kız kardeşin en küçüğünün ismi’… Necdet: ‘Evet’ dedi; ‘Ben isterim ki benim kızım da o ‘Jale’ gibi güzel, onun gibi şen şuh, şakrak olsun!”

    1925

    ‘Bu gece gel Cevad’ diye temennilerde, istirhamlarda, niyazlarda, bulunmuştu…

    Mehmet Asaf’ın 4 kitaplık “Genç­lik Demetleri” serisiyle birlikte 1925’te Cemiyet Kitaphanesi’nce Kuş­dili Gelini hikayesi yayımlanır. Kitabın başlığının altında “Fantazi küçük hikaye” yazmaktadır. Fatih-Harbiye tramvayında başlayan hikaye, genç Cevad’ın Pakize Hanım’ın konaktaki davetine gitmesiyle şenlenir: “Amcası Ahmet ehemmiyet vermese bile, Jale bundan manalar çıkaracaktı. Halbuki yalıdan ayrılırken Pakize, davetkar tatlı nazireleriyle ona ‘Gel! Gel! Bu gece gel Cevad!’ diye temennilerde, istirhamlar­da, niyazlarda, bulunmuştu. Genç şimdi ne yapacaktı? Ayestefanos’a Behçet’e mi gidecekti? Yoksa yalıya Pakize’nin haremi vasılına mı avdet edecekti?”

    BasinTarihi-4
    İkisi de Gebe
    BasinTarihi-5
    Cilveli Râna

    1925

    Fındıkçı Nigar’dan Cilveli Râna’ya, ‘yenge’ler ve uzun, uykusuz geceler

    BasinTarihi-6
    Fındıkçı Nigar kapakları.

    Mehmet Asaf 1925’te Cemi­yet Kitaphanesi’nin “Genç­lik Demetleri” serisinden 4 kitap yayınlar. Serinin 9 ila 12. kitapla­rı arası Mehmet Asaf imzalıdır. İkisi De Gebe dokuzuncu kitap, Şivekâr Hanım onuncu kitap, Fındıkçı Nigâr onbirinci kitap, Cilveli Ranâ ise onikinci kitap olarak yayımlanır. Kapaklarında genç ve güzel, şen ve şuh, resimli, renkli kadın fotoğraflarının yer aldığı fasiküllerde 40’ar sayfalık küçük hikaye şeklinde, dönemin köşklerinde ve zengin muhitle­rinde geçen, “avam tabaka” için ancak hayal olabilecek hayatlar anlatılmaktadır.

    Cilveli Ranâ şu satırlarla başlamıştır: “Bu gece meclis pek parlaktı. Bütün hanımefendiler, bütün hanımlar Nezahat Hanı­mefendi’nin köşkünde toplan­mışlardı. Mevsim; yaz… Tatlı ve ayık bir Temmuz gecesi… Sema­da buluttan eser yok… Mehtap da ne kadar da güzel. Galiba ayın 14. gecesi… Fakat Ranâ, o 14 geceden de parlak… Bütün kodamanların gözü onun üstünde…”

    Fındıkçı Nigâr’ın sonunda ise gayrıresmî randevu evinde çalışan ve 4 genci “kandıran” Nigâr’ın macerası zührevi hastalıklar hastanesinde son bulur: “Fındıkçı Nigâr’ın devam ettiği gizli randevuevi zabıtaca keşfolunarak hemen sed ve bend edilmiş (kapatılmış), üç-beş malum kadınla beraber Fındıkçı Nigâr da derhal emraz-ı zühre­viyeye sevk olunmuştu”.

    İkisi De Gebe kitabında ise Ni­hat Bey, yengesi Handan Hanım ile herkes uyuduktan sonra bir gece “uykusuz” kalmıştır: “Nihat genç kadının ellerini elleri içine aldı, titrek bir sesle: ‘Elbet inana­caksınız!’. Handan: ‘Titriyorsu­nuz Nihat Bey!’. ‘Yalnız ellerim, yalnız dudaklarım mı? Bütün ruhum, bütün mevcudiyetim titriyor.’ Lakin Nihat Bey! Yenge­ciğim! Nihat! Nihat!”

    192?

    Dönemin eşcinselliğe bakışı ve bir ‘hastalık’ olarak Kocamın Kocası

    Cemiyet Kitap­hanesi’nde Kuşdili Gelini kitabı 1925’te ya­yımlanır. Mehmet Asaf’ın yine o yıllarda Cemiyet Kitaphanesi’nden Kocamın Kocası adlı, yılı belirsiz kitabı çıkar. 32 sayfalık kita­bın künyesinde “192” yazar; yılın dördüncü hanesi bütün baskılarda boştur. 1920’ler­de yayımlanan tarihsiz Kocamın Kocası, müstehcen neşriyatın tarihî kitaplarından biridir. Kitap, eşcin­selliğin işlendiği ilk hikaye kitapla­rındandır. Kitabın kapağında kadın resmi olsa da bu defa kitabın başkah­ramanı bir erkektir.

    Kitabın başında Mehmet Asaf’ın dili temkinlidir. Dönemin eşcinselliğe genel bakışaçısını yansıtması bakı­mından önemlidir: “Fenni tıp buna galat-ı hüsn mü (duygu yanılgısı), aksi telezzüz mü (tersine zevklenme) işte öyle bir şeyler deyip duruyor. Ne derse desin, herhalde fena bir hastalık… Koleradan, vebadan daha müthiş, daha korkunç, daha berbat… Verem bile kemirmeye başladığı vücudu az zamanda eritir, çürütür. Bu öylesi de değil. Yapıştığı insanın ensesinden müntehâyı hayata (hayatın sonuna) kadar ayrılmaz. Velhasıl illetlerin en şifa bulmazı, yaraların en çare bulunmazı, hastalıkların en murdarı (bozuk, kirli), en fenası, en onulmazı­dır.”

    BasinTarihi-7
    Kuşdili Gelini

    Daha sonra “Gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde az çok hüküm süren bu müsibetten Doğu da uzak kala­mamıştır. İstanbul’da vaktiyle bu hastalığa tutulanlar pek çokmuş, hatta vekiller, vezirler arasında parmakla gösterilenleri bile varmış. Galiba onun için kibar hastalığı diyenler de var” diye yazan Mehmet Asaf, Nezahat Ha­nım’ın eşi Mümtaz Bey’in hikayesini anlatmaya baş­lar: “Düğünden kırk-elli gün sonra Mümtaz’da tu­haf tuhaf hâller görülmeye başladı. Bu tuhaf hâller Nezahat’in olduğu gibi Nigar Hanıme­fendi’nin dikkatinden kaçmıyordu. Dikkati çekmeyecek gibi de değildi ki. Mümtaz her nerede görülürse mutlaka onsekiz-ondokuz yaşındaki delikanlılarla görülüyordu. Hâlbuki kendisi otuzundaydı. Otuz yaşındaki bir adamın böyle onsekiz-ondokuz yaşındaki dört kaşlı, bıyıkları yeni terlemiş gençlerle düşüp kalkmasına ne mana verilirdi?”

    Mümtaz Bey hikayenin sonunda eşi Nezahat Hanım’dan artık herke­sin bildiği şoför sevgilisi Kadri için boşanmıştır. Kitabın sonunda Çırçır Suyu’nda havuz başında tekrar karşı­laşmaları ise şu satırlarla anlatılmış­tır: “Nezahat havuz başında içenlere, oynayanları dikkatli bir nazar-ı atıf etti. Ve bunların hepsini tanıdı. Biri boşandığı kocası Mümtaz’dı. Oyna­yan da Şoför Kadri ile Mümtaz’ın sev­diklerinden ondokuzluk bir gençti. Refikaları,‘acaba bunlar kim?’ diye birbirlerine sorarlarken, Nezahat, ‘iyi dikkat etsenize!’ dedi; ‘biri, işte şu ağacın dibinde oturan boşandığım kocam, Oynayanın biri de kocamın kocası…”

    BasinTarihi-8
    Lamia’nın Sergüzeşti

    1927

    ‘Hemşireciğim! İyi düşün!’ ‘Bedbaht olmayasın!’

    Mehmet Asaf tarafından 1927’de çıkarılan bir diğer kitap, Lamia’nın Sergüzeşti’dir. Daha önce Hanımlar Alemi gazetesinde yayımlanan bu kısa hikaye, Kitaphane-i Sudi tarafın­dan kitaplaştırılmıştır. 24 sayfa içerisinde kasidelere de yer ve­rilen kitap şu satırlarla sonlanır: “Hemşireciğim! İyi düşün sonra karar ver! Evet, iyi düşünüp karar ver ki benim gibi bedbaht olmayasın! Ben hem bedbaht oldum hem de bir bedbahtın altı ay sonra validesi olacağım.”

    1927

    Polisiye ile harmanlanan: Üçü bir yatakta ve dan dan dan!

    BasinTarihi-9
    Üçü Bir Yatakta

    Cemiyet Kitaphanesi’nin 1927’de yayınladığı Üçü Bir Yatakta, Mehmet Asaf’ın bu türü polisiye bir hikaye ile harmanladığı bir kitaptır. 31 sayfalık hikayenin sonunda Nevzat, eşi Meliha’yı sonunda Nejad’la yatakta yakalar: “Bir ‘dan!’ sesi işitildi, bir ateş parla­dı. Meliha da Nejad’ın yanında yuvarlandı. Nevzat ondan son­ra hemen karyolanın üstüne sıçradı. Üçüncü kurşunu kendi beynine sıkarken haykırdı: ‘Karım, karımın güzel aşığı, ben… Üçümüzde bir yatakta’… Sabahleyin pencerelerden aks eden ziya-i şems (güneş ışığı) üç naaşı bir yatakta gördü. Biraz sonra gelen memurin za­bıta, müddei umumi, tabib-i adli, heyeti ihtiyariye üç naaşı bir yatakta buldu. Ertesi gün bu müthiş cinayetten bahseden gazeteler, havadi­sin başına: ‘Üçü bir yatakta’ serlevhasını (başlığını) koydular.”

    1927

    BasinTarihi-10

    Genç erkekler kulübü

    Mehmet Asaf ’ın yazdığı bir başka hikaye de Kaymaca Kulübü’dür. Bu kitapçık da Cemiyet Kütüp­hanesi tarafından yayın­lanmıştır. 32 sayfalık risa­lede genç erkeklerin gittiği özel bir kulüp tasarlayan Mehmet Asaf şu satırlarla başlar: “Mahalle çocukları, yangın viranesinde ‘Kay­maca Kulübü’ yaptıkları günden beri kadın­lar arasında dedikodu hiç eksik olmamıştı. Üç-beş kadın bir gece bir yerde toplandılar mı derhal Kaymaca Kulübü’nün lafı açılıyor­du. Sabah kahvesinde birbirbirine gidenler, akşamüstü fırıldaklı bostanda toplananlar arasında zemin-i mübaheseyi (konuşma) hep bu teşkil ediyor, herkes bu hususdaki efkâr-ı mütalatını (düşüncesini) eğri-doğru ileri sü­rüyor, fakat bütün bu efkâr-ı mütalaat hülasa edilirse hep kulübün aleyhinde çıkıyordu.”

    1938-39

    BasinTarihi-11
    Daktilo Güzeli

    Râna Hanım yine karşımızda

    Mehmet Asaf, eski harfli Türkçe kitap­ların ardından 1938’de yazdığı Abonoz Kızının Defteri adlı aşk hikayesinden sonra 1939’da da Sinan Yayınevleri için de “Heye­canlı, meraklı, aşk romanıdır” tanıtımlı iki kitap daha yazar. Bun­lardan biri Daktilo Güzeli, diğeri de Kahveci Güzeli’dir. 16 sayfalık kitapçıkların kapaklarında kadın portre fotoğrafları kullanılmıştır. Cilveli Râna ve Kocamı Kocası’nda da yer  bulan Nezahat Hanım, bu defa Daktilo Güzeli’nde karşımıza tekrar karşımıza çıkar.

    AyinFotosu-12
    Kahveci Güzeli

    MEHMET RAUF’TAN EN ŞEN, EN ŞUH HİKAYELER

    Bin Bir Bûse 100 yaşında

    Mehmed Rauf’u Türk müsteh­cen edebiyatının zirvesine çıkaran, 1923-24’ün İstan­bul’unda resimli 16 sayı çıkan ve okuyucuya “en şen, en şuh hikayeler” vaadeden Bin Bir Bûse dergisidir. Dergi, isimsiz yazar­ları ve döneminin sarsıcı erotik içeriğiyle 1920’lerin İstanbul’unu kayınbiraderler, baldızlar, yenge­ler, konak yaşamı, kadınlı-erkekli hizmetkarlar, genç kızlar, zengin kocalar, çetrefilli aşk ve şehvet hikayeleriyle adeta toplumsal olarak “dikizleyen” bir sosyal ya­şam manzumesidir. Dergi o kadar çok beğenilmiş ve ilgiye mazhar olmuştur ki, fasiküller hâlinde ve üzerinde yazarlarının isimleri açıkça yazan kitapçıkları bile çıkmıştır.

    BasinTarihi-KUTU3

    100 ya­şındaki Bin Bir Bûse’den, Mehmed Rauf’un “Çivi Çivi’yi Söker” hikayesinden bir bölüm: ““Mü­şekkel omuzları göründü, sonra altından avuçlarında mini mini kancalarıyla bir çift canlı hara­retli meme fırladı. Gömleğinin içinde kalçaları dalgalanıyordu. Vücudun bütün hududunun ahengi genç kadının ne bulun­maz nadire, ne ele geçmez bir afet olduğunu ilan ediyordu. O zaman ayaklarının altında birbiri üzerine yığılan elbisenin üzerine çömeldi; şim­di potinlerini çıkarıyor, bu hareketiyle ince bacakların arasın­da gölge içinde kaybo­lan latif bir çizgi fark olunu­yordu. Necip artık yatakta bir kan halinde kaynıyor, kuduruyordu. Eğer hevesine tabiğ olsa galeyan eden kanı onu bir hamlede genç kadının üzerine sevk edecekti. Fakat buna mahal kalmadı. Genç kadın ayağa kalkmıştı. Bu halde yatağa yaklaştı, yorganı kaldı­rarak daldı. İçinde kayboldu. O anda iki kuvvetli kolun arasında sıkıldığını, dudaklarını bir ağzın zabtettiğini gördü.”

    BasinTarihi-KUTU1
    BasinTarihi-KUTU2
  • Tevfik Fikret

    Tevfik Fikret

    Umutla yeis, imanla red arası salınan, şimdiki zamana en karamsar mercekle bakarken geleceği ışık içinde gören, kararları ve yapıtlarıyla benzersiz bir miras bırakan özel bir insan, sıradışı bir karakter.

    On sekizinci yüzyılın son yılında, 42 yaşında öldü Şeyh Galip; onunla birlikte Dîvan şiiri geleneğinin altın döneminin so- na erdiğini görüyoruz: İz sürücüleri aynı düzeyi tutturamamışlardır. XIX. yüzyıl, öte yandan, ‘Batılılaşma Dönemi Türk Şiiri’ başlığı altında toplanan, kendi geleneğinden şüphesiz kopmayan, buna karşılık Avrupa uygarlığının kimi değerlerine yakınlık duyan edebiyatçıları merkeze taşıdı. Bugün dönüp bakıldığında, Tevfik Fikret’in hem şiiriyle, hem duruşuyla ilk canalıcı kırılma noktasını temsil ettiğini görüyoruz: Modern şiirimizin doğumunu, Yahya Kemal’i ve Hâşim’i olduğu kadar, Nâzım Hikmet’i ve sonrasını da tetikleyen ana figür odur.

    Tevfik Fikret, Âşiyan’daki evinden hâlâ umutla Türkiye’nin geleceğine bakıyor.

    Gelgelelim, sözgelimi akranı Cenap Şahabeddin gibi şaire indirgeyemeyiz Fikret’i: Bu tanımlama biçiminden bütün temsil etmiş olduklarıyla taşar: Şairden fazladır, fazlasıdır, çünkü bir simgeye de dönüşmüştür.

    Her simge kaçınılmaz olarak çift kutupludur. Bir uçta Fikret’i özgürlüğün, başkaldırış ve diklenişin, gururun ve ödünsüzlüğün bayrağı olarak görenler varsa, öteki uçta onu dinsizlikle, halkı küçümsemekle, ulusal duygulardan yoksunlukla suçlayıp, karalayanlar yeralır. Kimseyi kayıtsız bırakmamıştır.

    Kutuplaşma, çağdaşlarıyla başlamıştı: Âkif en ağır sözlerle kişiliğine ve şiirine yüklenirken, Halid Ziya onu Baudelaire’den kat kat üstün bulduğunu yazıyordu. Ölümünün ardından tablonun değişmediğini görüyoruz: Yahya Kemal, şiirinde nesir boyutunun ağır bastığını söyler ama kendisine ve kuşağına yolu Fikret’in açtığını teslim eder, yapıtını önemsediğini gösterir. Necip Fazıl hem “basit ve cüce kırgınlıklar”a bağlı bir kişilik eleştirisi yapar, hem şiirini küçümser. Taban tabana zıt konumdaki Dıranas, dünya şiirinde eşi görülmemiş bir girişimle Rubab-ı Şikeste’den Kırık Saz’ı doğurur. Cemal Süreya ise hiçbir şaire yöneltemediği amansızlıkta bir reddiye yazısıyla aydını ve şairi infaz eder.

    Âşiyan’daki ev: Fikret’in aynası Şair, kendisinin tasarlayıp yaptırdığı evinde, bir anlamda kendi iç sisinin merkezine çekilmişti. Âşiyan Farsçada “kuşyuvası”anlamına geliyordu.

    Fikret ‘bir şairden fazla’sı olduysa, burada hudayinabitliğin payı görülemez: Aydınlanma’dan, 1789 Devrimi’nden başlayarak Victor Hugo’nun siyasal çıkışına ve sürgününe, oradan Dreyfuss davasında Zola’nın ön alışına giden çizgide Avrupalı edebiyat adamları “entelektüel” kimliğinin belirip netleşmesini hazırlamışlardı; bizdeyse, öncü figür, Tanpınar’ın altını çizdiği gibi Namık Kemal’di: “Onun şahsiyetini sert vurulmuş bir mühür gibi taşıyan kelime, hürriyet kelimesidir… Başka hiçbir meziyeti olmasa, sırf bu kelimeyi ilk def ’a olarak bu cemiyetin içinde bu kadar aşkla, bu kadar gür sesle ve bu kadar sık olarak kullanmış olması onu tarihimizin en büyük ve en istisnaî hâdiselerinden biri yapmaya kifayet eder”.

    İşte Fikret’i döneminin ediplerinden ayıran, karşıt kutuptaki Âkif ile aynı kavga hizasında tutan fazlalığı Namık Kemal’den devraldığı bayrağı, en az onun kadar zorlu koşullarda taşımayı üstlenmiş olmasında aranmalıdır: Türk şiirine apaçık ve doğrudan ilk siyasal duruşu taşıyan başkası değildir. Ve sözkonusu duruşun ana niteliğini “fikri ve vicdanı hür” olma özelliğinde billûrlaştığını belirtmek gerekir.

    Galatasaraylı Tevfik Fikret Tevfik Fikret, Mekteb-i Sultani’de müdürlük yaptığı yıllarda, Galatasaray futbol takımıyla.

    Tevfik Fikret, başlangıçta yalnız bir adam değildi. Malumat’tan Servet-i Fünun’a, çevresinde kendisine saygıyla bağlı değerli yazarlar oldu. Ülkeye, şehre nüfuz eden baskı ortamının karşısında zaman zaman ortak yılgı anlarını paylaştılar: Nuvel Zeland’a firarî çıkma ya da Ege’de bir çiftliğe çekilme düşlerini körükleyen de, son aşamaya yaklaşıldığında geri adım atan da Fikret’ti.

    En gözüpek diklenişleriyle en kırılgan kabuğuna çekilişleri arasında yaşadığı gelgitleri anlamakta ve anlamlandırmakta güçlük çekenler “karakter”ine bağlı biçimde keskin yargılar geliştirmişlerdir.

    Tevfik Fikret’in karakteri gündeme geldiğinde sık kullanılan sıfatlar hodbîn, bedbîn, alıngan, münzevi türünden gri siyah bir ruh atmosferini işaret edenlerdir. Bizde melankoli üzerine en kapsamlı çalışmayı (1997) yapmış olan Dr. Serol Teber’in Tevfik Fikret’in Melankolik Dünyası-Âşiyan’daki Kâhin (2002) başlıklı kitabı, şairin çetrefil iç dünyasının bileşenlerinin ayrıntılı çözümlemesini içerir: Umutla yeis, imanla red arası nasıl salındığını, şimdiki zamana en karamsar mercekle bakarken geleceği ışık içinde gördüğünü, kararları ve yapıtları aracılığıyla sökmemizi sağlayan bir yorumdur Teber’inki.

    Karakterinin bu asal özelliği ve altında bekleyen çift kutupluluk, Tevfik Fikret’in hem yazınsal, hem siyasal, hem yaşamsal stratejisini ve onu ören hamlelerini belirlemiştir. “Sis” imgesi sözgelimi tipik bir simge olarak karşımıza çıkar: İstanbul doğasının bu vazgeçilmez arızasının hüküm sürdüğü Boğaziçi’nin en kuytu bölgesini seçerek orada Âşi- yan’ını kurmuş, böylelikle bir anlamda iç sisinin merkezine çekilmiş, en güçlü şiirlerinden birini bu s/imge üzerinden kurmuş, ülkenin siyasal atmosferini doğal atmosfer olayıyla çakıştırarak dipsiz bir derinlik alanı oluşturmayı başarmıştı.

    Burada, Âşiyan’a küçük bir parantez açmak gerekiyor. Fikret’in, bize ulaşmış suluboya ev resimleri, nasıl bir “yuva” (âşiyanın Farsçada ‘kuşyuvası’ anlamını taşıdığı unutulmazsa) tasarladığını gösteriyor. Şüphesiz bütünüyle özgün bir mimarî çözümden sözedilemez Âşiyan konusunda; Afife Batur’un altını çizdiği gibi Arts and Crafts anlayışının türevi bir girişimdir bu. Gelgelelim sorunu başka bir cephesinden ele almak yanlış olmaz. Bir şairin kendi evini çizmesi ve gerçekleştirmesi sık rastlanan durum değildir; hele ki kuş ile özdeşleşerek! Öte yandan, Âşiyan, konumu ve kimi özellikleriyle enikonu şahsîleşmiş bir uzamdır. Hayatın ortasında ölümü (mezarlık) barındırması, merdivenle okula bağlanması, geri duruşuyla şehirden ve şehirlilerden kopması onu Fikret’in bir aynası kılmaya yetmiştir. Yarı zemin mutfak penceresine şairin “Sokrat’ın Penceresi” adını takmış olması, üzerinde ayrıca durulmayı bekleyen bir seçimdir.

    Müdürlükten istifası üzerine Kalem dergisinde çıkan karikatürü.

    Tevfik Fikret’in öğretmen kimliği, Galatasaray yıllarındaki hali tavrı, hangi ilkelerini koruma adına o “yuva”sından ayrılışı, Robert Kolej’e geçişinin yarattığı abes tartışmalar enikonu mürekkep akıtmış konular. Karakterinin çift kutupluluğunun izleri bu bağlamda da belirgindir: Köklü karamsarlığı onu dibe çökerttiğinde geleceğe inancını, güvenini, umudunu yitirir gibi olur; hemen ardından öğrencileri, gençler, bir o kadar da çocuklar karşısında harekete geçer, en büyük sorumluluğunun kaynağı olarak görür yetişmesine katkıda bulunduklarını. Âşiyan’ı okula bağlayan merdiven bu gündelik gelgitin somut sahnesi, Fikret’i içinden dışına bağlayan köprü olmuştur.

    Şair, bir bakıma Rousseau’nun izini sürerek eğitimi taçlandırmıştı dünyasında. Ortasında yaşadığı gecenin bittiğini kendisi göremeyecek olsa bile, gençlere yönelik ana tasası onları geleceğin ışığına hazırlamaktı. Halûk’un Defteri’ndeki “Bu memlekette de bir gün sabah olursa Halûk” dizesi bütün bir programın sol anahtarıdır. Gene de, 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde bu ümitleri de söner: Gençleri de sürükleyip götürecek kıyamet tablosuna bakarak bir tek çocuklara bel bağlanabileceğine varmıştır: Şermin (1914) şüphesiz ısmarlanmış bir kitaptır (Satı Bey’in kurduğu yuvadaki çocuklar için), ama neredeyse hayalî bir toruna seslenir Fikret.

    Şair böyle, insan böyle. Birincisine erişmek görece daha kolay: Yapıt önümüzdedir, donanımımıza ve tercihlerimize bağlı biçimde Rubab-ı Şikeste’yi ya da Kırık Saz’ı okuyarak, yorumlayarak ona sokulabiliriz. Zor, zorlu olan: İnsana dokunmak, yaklaşmak. Tevfik Fikret’in yaşamöyküsüne ilişkin birçok iz devşirilebiliyor kaynaklardan: Çağdaşlar; Rıza Tevfik’ten Halid Ziya’ya, Hüseyin Yalçın’dan Mehmet Rauf ’a veriler sunar; izsürücülerse, Ertaylan’dan Kenan Akyüz’e, Ruşen Eşref ’ten Tanpınar’a hatları dolgunlaştırırlar. Gelgelelim ele avuca kolay sığmıyor Fikret: Çetrefil huy haritası, gizli kapaklı yaşam çizelgesiyle.

    Halid Ziya’nın dediği gibi “çok okumayan” bir edip miydi? Feyhaman Duran haklı mıydı: Biriki yıl Avrupa’da resim atölyesine katılmış olsaydı, hepsinden üstün bir ressam olabilir miydi? Feridun Nigâr’ın ileri sürdüğü gibi eşi kendisine “hiç lâyık” değil miydi? Selim İleri’nin düşünü kurduğu gibi Mihri Hanım’la aralarında derin bir tutku bağı var mıydı?

    Tevfik Fikret tıpkı Namık Kemal, tıpkı Sait Faik, 50 yaşını göremedi. Son günlerinin yakın tanıkları “öyle” yaşamaktan yorgun düştüğünü, gelgör ki hastalığını yenmek için gerekeni yapmaya yanaşmadığını aktarırlar. Ölümünden biriki saat sonra hekiminin ve ailenin izniyle Mihri Hanımın çıkardığı ölüm maskesine mıhlanmış ifadede yaralı, kanadı kırık bir kuşun kederli ama çekip gitmekte kararlı ifadesini okuyorum — tam yüzyıl sonra.