Fransız Devrimi’nden bu yana, son 235 yılda öne çıkan siyasetçilerin önemli bir özelliği; “Tanrı adına” yöneten hükümdar için değil, “halk adına” çalıştıkları iddiasını taşımalarıydı. Ancak bu kişiler, çok daha büyük ve kanlı katliamlardan sorumlu olacaklardı.
Yakın tarih, siyasetin yapılış tarzıyla birlikte, siyasetçilerin profilinde de büyük değişimlere yol açtı. Siyaset her zaman bir güç oyunuydu ve gelecekte de öyle kalacak; ama oynanış biçimi değişirken, katılanların tabanı da hızlı bir genişleme gösterdi. Eski rejimlerde siyaset, esas olarak hükümdarın çevresinde yer alabilen veya yerel güç sahibi olan azınlıkların tekelinde iken, bugün her kesimden insanın yer alabildiği bir faaliyet.
Elbette herşey bir anda Fransız İhtilali ile ortaya çıkmadı. Örneğin Cromwell’in (1599-1658) İngiltere’sinde de kralın otoritesi bitmiş, “kellesi uçmuş”; zenginlerin ve orta sınıfların temsilcilerinden oluşan parlamento bir süre varlığını sürdürdükten sonra feshedilip diktatörlük kurulmuş; akabinde monarşi ve parlamento geri gelmişti. Amerikan İhtilali’nde de (1765-1783) kralın otoritesi reddedilmiş ve genel oya dayanan bir temsilî rejim oluşturulmuştu. Ancak esas değişim Fransız İhtilali ile ortaya çıktı. Bu ülkede aristokrasi ve üst sınıftan ruhbanın yerini tüccarlar, avukatlar ve genel olarak “orta sınıf” adı verilen kesim alacak; ihtilalin millî meclisi, iktidarını yitirdiği birçok dönemi atlattıktan uzunca bir süre sonra tekrar gerçek güç sahibi olacaktı.
Fransız Devrimi savaşları ve Napoléon dönemi, bütün dünyada günümüz siyasetinin ana biçimlerini tayin eden bir etki meydana getirdi. Bunların başında uluslaşma hareketlerinin büyük hız kazanması, modernizasyon ve reform girişimleri, hukuk önünde eşitlik ilkesi, daha iyi bir vergi sistemi gelir. Elbette eğitimi de içeren çok geniş programlar, uluslaşmayla birlikte her ülkede çok hızlı değişimleri getirdi. Batılılar bunlara “burjuva demokratik devrimleri” adını vermiştir.
1792’de “Eylül Katliamları” olarak anılan olaylarda, Paris’teki La Salpêtrière isimli kadın hapisanesinde fuhuşla suçlanan 40 kadın katledilmişti.
Biz de, tüm diğer ülkeler gibi, kendi farklı ve özel biçimlerimizle benzer süreçlerden geçtik. İktidarı padişah ve ulema ile her dönemde farklı oranlarda paylaşan sivil ve asker bürokrasi, modernleşmenin ana itici gücü oldu. Devlet (ve daha eskiden ruhban) kademelerinde yükselmek suretiyle politikada etkin konuma gelmek her ülkede geçerli olan bir yoldu ama, iktidarın paylaşılması mülk sahiplerinin yapısına göre farklılaşıyordu.
Son 235 yılda öne çıkan siyasetçilerin önemli bir özelliği, “Tanrı adına” yöneten hükümdar için değil, “halk adına” hareket ettikleri iddiasını taşımalarıydı; kitlelerin gözündeki meşruiyet için bu gerekliydi. Ne var ki “halk adına” yürütülen siyaset, son derece aşırı uygulamaların hayata geçirilmesine de meşruiyet kazandırıyordu; örneğin belli bir kategorideki “halk düşmanları”nın imhası Fransız Devrimi terörüyle başladı. İhtilalin terör dönemi, aristokratları giyotine gönderirken; 20. yüzyılda Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Romanlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletmeye başlayacaktı. Bolşevikler ve sonra da Çin’deki yönetim, rejim düşmanı addettikleri milyonlarca kişiyi, zengin köylüyü imha etti.
“Halk adına terör” mirası kalıcı olacaktı. Jacobenler’den Naziler’e ve Bolşevikler’e kadar her katliamcı grup, bunu çeşitli komplo ve yalan-dolanla gerçekleştirdi. Bu durum, ilkesiz küçük hesapçıların, ihtiras sahibi demagog ve kariyeristlerin öne çıkmasını kolaylaştırdı.
20 yüzyılda Hitler’in önderliğinde Naziler Yahudiler’i, komünistleri, Romanlar’ı ve bedensel engellileri toplu olarak katletti. Stalin SSCB’de, Mao ise Çin’de milyonlarca kişinin ölümünden sorumluydu
Ancak şüphesiz madalyonun diğer yüzüne bakmak gerekir. Çok sayıda iyi insan, yeni rejimler sayesinde politik hayatta yerini aldı. Monarşilerin barışçı olan veya olmayan yollarla tasfiyesi, insanlık tarihinde son derece kısa bir sürede gerçekleşti. Elbette “halk adına” yapılan işler her zaman terör seviyesine çıkmadı; ama bu kabul edilemez uygulamalar, daha sonra gelen tüm siyasetçiler için bir meşruiyet gerekçesi oldu; yerel yöneticilerden diktatörlere, meclis üyelerinden ihtilalcilere, iktidar veya muhalefetteki her tür politikacı tarafından kullanıldı ve kullanılmaya devam ediyor. Keza, halkların savaşları da kralların savaşlarından çok daha kanlı oldu.
“Halk adına siyaset” prensibi, her ne kadar her türden demagog ve fırsatçıya iktidar yolunu açmış olsa da; gerek 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi gerekse aynı aydınlanma etkilerini taşıyan 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, modern demokrasilerin kurulmasında referans teşkil etti. Uygulamadan bağımsız olarak, hukuk önünde eşitlik ilkesi genel kabul gördü. Yine bu metinlerde yer alan “meşruiyetini yitirmiş yönetimlere karşı direnme hakkı” da her türden ihtilalci ve darbeci için haklı veya haksız şekilde meşruiyet vasıtası sayıldı. 4 Atlantik cumhuriyetinden başlayarak kısa sürede dünyanın her yerinde, yönetimin yegane meşru temeli sayılan ve giderek çoğalan millî ve yerel meclisler, her türden iyi ve kötü politikacılarla doldu. Politikacılar, yeni mülkiyet hiyerarşisine paralel mali bağlar geliştirdiler. Bunlara yargı ve yönetimden, basın mensupları ve akademisyenlere kadar her alanda faaliyet gösterenler de eklenecekti.
Diplomasi sadece masa başında yapılan bir iş olmadı. Birçok diplomat savaşlarda aktif görev aldı, gidişatı değiştirdi. Bazen de tam tersi oldu. Özellikle asker kökenliler barışı sağlamak için muazzam diplomatik hamleler yaptı. Lozan’da Türkiye’yi temsil eden, daha sonra ülkenin 2. Dünya Savaşı’na girmesini engelleyen İnönü gibi…
Savaşlar öncelikle politikacılar ve askerler tarafından yürütülen bir faaliyet olmakla birlikte, diplomatlar da birçok durumda askerî ve siyasi stratejilerin planlanmasında ve yürütülmesinde pay sahibi olmak zorundadır. Savaşın hangi koşullara, hangi ittifaklarla yapılacağından tutun da, savaş sonrası koşullarının oluşturulmasına kadar her konuda işlevleri vardır. Bununla birlikte diplomatların faaliyetleri kimi zaman daha da geniş alanlara taşmış; örtülü operasyonlara katılmışlar; her düzeyde temaslarda bulunmuşlar; başarılı veya başarısız hamlelerle savaşların gidişatını değiştirmişlerdir.
Diplomatlar çok riskli bölgelerde faaliyet göstermiş, özellikle istihbarat faaliyetleri çerçevesinde hedef hâline geldikleri durumları yaşamışlar, kimi zaman da hayatlarını kaybetmişlerdir. En kısa ifadesiyle, savaş her aşamasında diplomasiyle içiçe yürütülür. Ancak diplomatik faaliyetlerin epey riskli bir niteliği de vardır: Diplomatlar kimi zaman kendi ülkelerindeki iktidarlarla ters düşerler veya öyleymiş gibi gösterilerek yine kendi devletleri tarafından mahkum veya idam edilirler. Buna karşın diplomatlar kimi durumlarda ülkelerinin umutsuz savaşlara girmesini önlemeye çalışmış; kimi zaman ise tam tersine savaşı teşvik ederek büyük kayıplar ve mağlubiyetlerde pay sahibi olmuşlardır.
Almanya Dışişleri Bakanı Arthur Zimmermann’ın Meksikalılar’a ABD’nin güney eyaletlerini teklif ettiği şifreli telgraf 1917’de İngilizler tarafından çözüldü ve ABD’lilere sızdırıldı.
Diplomasi, özellikle Avrupa’da bir zamanlar çoğunlukla askerlik mesleğinden gelen kişiler tarafından yürütülürdü. 18. yüzyılda diplomatların yarısından fazlası böyleydi ve geri kalanlar arasında yüksek ruhban kesiminden insanlar da yer alırdı; tabii o dönemde generallerin hemen hemen hepsi zaten aristokrasiden gelen kişilerdi. Bu durum özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasında değişmiştir. Ancak 1918 sonrasında da muharebeleri yürüten askerlerin arasından diplomatik görevleri için seçilenlere rastlarız ki, bizde Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet Paşa önemli bir örnektir. İnönü, 2. Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi yürüterek savaşa girmeden iki ittifak arasında denge politikası izlemiştir. Kuşkusuz ki 1911-1922 arasında her rütbedeki savaş tecrübelerinin, izlediği politikalarda büyük katkısı olmuştu.
Bir savaşın gidişatı üzerinde büyük rol oynamış olan kişilerden biri de 1. Dünya Savaşı’nın büyük bölümünde Almanya Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Arthur Zimmermann’dır (1864-1940). Meksika ve Japonya’yı ABD’ye karşı savaşa sokma çabaları başarısız olduğu gibi, tam tersine ABD’nin Almanya karşısında savaşa girmesinde etkili oldu. Tarihe “Zimmermann Telgrafı” olarak geçen olay 1917’nin Ocak ayında meydana geldi. Bu telgrafta Texas, New Mexico ve Arizona eyaletleri, ABD’ye karşı savaşa girdikleri takdirde Meksika’ya vaadediliyordu. Şifre çözme konusunda başarılı olan İngilizler, bu telgrafı ele geçirip Amerikalı yetkililere sızdırarak tarihteki en önemli istihbarat başarılarından birini gerçekleştirdi. Bu hadiseden 3 ay sonra, Nisan 1917’de ABD savaşa girdi ve bu gelişme Almanya’nın yenilgisindeki en büyük faktör oldu. Gene Zimmermann’ın taraftarı olduğu “sınırsız denizaltı savaşı”na geçilerek Amerikan yolcu gemisi Lusitania’nın batırılması da savaş kararında etkiliydi. Rusya savaştan çekildikten sonra Batı cephesinde gücünün sonuna gelmiş olan İngiliz ve Fransızlar, ABD’nin taze kuvvetleri sayesinde zafere ulaştılar.
Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet İnönü, Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi ile iki ittifakın dışında kalmayı başardı.
Çin komünistlerinin askerî ve politik liderlerinden olup, diplomatik faaliyetlerde öne çıkan ve zaferlerinden sonra uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı’nı yürüten Çu Enlay da (Zhou Enlai) önemli bir örnektir. Çu Enlay 1920’lerden itibaren askerî liderler arasında öne çıkmış; 1930’ların başında özellikle istihbarat konularında uzmanlaşmış; Mao ile beraber Uzun Yürüyüş’e katılmış; 1946’da Kuomintang olarak anılan milliyetçi yönetimi Çin Komünst Partisi ile uzlaştırmak için gelen ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall ile diplomatik görüşmeleri yürütmüş; nihayet zaferden sonra Çin Dışişleri Bakanı olarak Kore Savaşı’ndan Bandung Konferansı’na kadar birçok durumda etkili rol oynamıştır.
George C. Marshall’ın da 2. Dünya Savaşı boyunca ABD Genelkurmay Başkanı olduğunu ve savaştan sonra Dışişleri Bakanı sıfatıyla Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında kendi adıyla anılan planı ve bunun bir parçası olan büyük yardım programını oluşturduğunu hatırlatalım. Marshall, Batı Avrupa’yı ekonomik olarak ayağa kaldırarak “çevreleme” (containment) diye anılan politikalara öncülük etmiş; komünizmin yayılmasını engelleme hedefini kendi açısından başarıyla yürütmüştür. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra içsavaşın sürdüğü Yunanistan ve Rusya’nın toprak talepleriyle karşılaşan Türkiye de, “Marshall Yardımı” ile Batı ittifakına bağlanmıştır. Marshall bu planla Soğuk Savaş’ı farklı yöntemlerle geliştirmiş, istihbarat kuruluşlarını yoğun olarak sahaya sürmüştür.
Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy, Eisenhower’ın karargahında bulunan tek sivildi ve tehlikeli operasyonlara katıldı.
Savaşçı devlet adamları arasında Winston Churchill’in de özel bir yeri vardır. Politikacı, parlamento üyesi olup Amirallik Dairesi 1. Lordu olarak Çanakkale Harekatı’nın planlanmasında en önemli role sahiptir. Bu nedenle Çanakkale fiyaskosundan sonra görevden alındı ve hemen ertesinde tabur komutanı olarak Batı cephesinin siperlerinde görev yaptı. Antwerp savunmasında da rol oynamıştır. Savaştan sonra itibarı düştü ama, Nazi tehlikesine karşı kararlı tutumundan dolayı Dunkirk sonrasında İngiltere’nin en karanlık günlerinde başbakanlığa getirildi. Churchill savaşın askerî ve politik yönetimini günlük çerçevede yürüttü; birçok özel birimin kurulması ve hem stratejik kararlara hem de operasyonların yönetimine müdahil oldu; bunlara rağmen, ülkesini zafere ulaştırdığı günlerde seçimi kaybederek görevden ayrıldı. Diplomatların asker kökenli olup olmamalarından ziyade, savaşlarda oynadıkları roller çok daha önemlidir şüphesiz. Bu noktada ilk akla gelen örneklerden biri, Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy’nin (1894-1978), Vichy nezdindeki temsilciliği sırasında Kuzey Afrika’daki Fransız komutanları taraflarına çekmek için yaptığı çalışmalardır. 2. Dünya Savaşı sırasında Cezayir’e yapılacak çıkarma harekatının hemen öncesinde komutanlarla görüşmüş, prestijli liderlerin bir kısmını ikna edememiş, ancak çıkarma karşısında direnişin sınırlı kalmasında etkili olmuştur. Murphy, Cebelitarık üzerinden Cezayir’e gelip gitmiş; Eisenhower’ın İngiltere’de bulunan karargahına yegane sivil kişi olarak atanmış; Fransız direnişiyle temas kurarak istihbarat sağlamış; Amerikalı General Mark Clark’ın gece karanlığında Seraph denizaltısından şişme botla gizlice Cezayir’e çıkarak Fransız General Mast ile görüşmesinde bulunmuştu. Müttefik yanlısı bir tüccarın evinde yapılan bu toplantı Vichy polisi tarafından basılmış; Clark bodrumda toplantı sürerken evin sahibiyle sarhoş numarası yaparak onları atlatmış; apar-topar dönüp denizaltıya giderken Murphy kalarak görevini sürdürmüştü. Bu örnek, tipik olmasa da diplomasi mesleğinin her zaman masa başında yapılmadığını gösteren bir örnektir.
Bilindiği gibi 2. Dünya Savaşı’nın başlamasına vesile olan ana hadise, Nazi-Sovyet Paktı’dır. 23 Ağustos 1939’da imzalanan bu pakt sayesinde Hitler iki cephede birden savaşma riskinden kurtuluyor; Stalin ise Polonya’yı Hitler ile paylaşırken aynı zamanda Çarlık Rusyası’nın Baltık’ta yitirdiği ülkeleri de yeniden işgal fırsatı buluyordu. Bu antlaşmadan sadece 7 gün sonra toplar gürleyecek, tanklar ve uçaklar harekete geçecekti. 1938’de Dışişleri Bakanı olmadan önce Londra büyükelçisi olarak Nazi propagandasını yükselten Joachim von Ribbentrop, bu pakt ile savaşın başlamasına sebebiyet verdiği için idama mahkum edilen ilk Nazi oldu. Yahudiler’e karşı uygulamalardan da suçlu bulunarak 16 Ekim 1946 tarihinde darağacına götürüldü. Onunla 1939’da Nazi-Sovyet Paktı’nı imzalayan Sovyet Dışişleri Bakanı Mikhailovich Molotov ise, galiplerin tarafında olduğu için elbette kovuşturmaya uğrayamazdı!
SSCB’nin Dışişleri Bakanı Molotov, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler ile yapılan antlaşmayı imzaladı. Stalin’in en sadık adamlarından biriydi.
2. Dünya Savaşı sırasında Mihver İttifakı içerisinde Ribbentrop ile eşzamanlı olarak Dışişleri Bakanlığı yapıp ondan daha önce idam edilen bir başka kişi de Mussolini’nin damadı Kont Gian Galeazzo Ciano’dur (1903-1944). İtalya’da faşizmin yükselişi sırasında Bakanlık ve Habeşistan’ın istilasında Bombardıman Filosu Komutanlığı yapmış, 1936’da Dışişleri Bakanlığı’na getirilmişti. 1943’te İtalya’nın taraf değiştirme sürecinde Büyük Faşist Konseyi’nde Mussolini’nin görevden alınması için oy verdiği için Hitler’in gazabına uğradı. Naziler’in Mussolini’yi kaçırıp kuzeydeki kukla Salò Cumhuriyeti’nin başına geçirdiği sırada ülkeyi işgal eden Almanlar tarafından tutuklandı ve öldürüldü.
Yine bu dönemde, Amerikalı Dulles Biraderler’den sözetmeden geçemeyiz. Alan Dulles (1893-1969), 1916’da diplomatik hizmete girmiş olmakla birlikte, 1918’den itibaren İsviçre’de istihbarat faaliyetlerinde etkili rol almıştı. İki savaş arasındaki dönemde Almanya’daki ilişkilerini sürdürmüş, tekrar İsviçre’ye tayin edilmiş ve Almanlar Vichy bölgesini işgal edip sınırı kapatmadan sadece dakikalar önce bu ülkeye geçebilmişti. Naziler’e karşı olan Alman diplomat Fritz Kolbe’den uçak ve roketler dahil, çok önemli bilgiler aldı. İkinci ve en büyük başarısı ise İtalya’daki Alman komutanı Karl Wolff’un kuvvetlerinin savaşın bitiminden 1 hafta önce teslim olmasını sağlamasıydı ki, birçok hayat kurtarmıştır.
Kardeşi John Foster Dulles (1888-1959) ise Birleşmiş Milletler teşkilatının kurulduğu San Fransisko Konferansı’na katılmıştı (İki kardeşin daha önce 1919’daki Versailles Konferansı’na da birlikte katıldıklarını ekleyelim). J. F. Dulles 1953-58 arasında Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı’ydı. Nükleer misilleme stratejilerinden İran, Guatemala ve Vietnam’a kadar birçok önemli hadisede rol oynadı, Marshall’ın komünizme karşı geliştirdiği “çevreleme” politikalarını sürdürdü.
ABD’nin ‘kanla beslenen’ iki diplomatı Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinski…
Bu noktada akla elbette Dwight David Eisenhower (1890- 1969) geliyor. Genelkurmay Başkanı Marshall’ın ayrılmasından sonra yerine gelen Eisenhower, 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın şekillenmesinde etkili oldu. Müttefik orduları başkomutanı Eisenhower, 1950’lerde iki dönem ABD başkanlığı yaptı ve “çevreleme” politikalarını sürdürdü. Eisenhower diplomat değildi ama, kendinden daha kıdemli olan birçok generali atlayarak başkomutanlığa getirilmesi diplomatik yetenekleri sayesinde oldu. Özellikle İngiltere ile savaşın yürütülmesi sırasında ortaya çıkan sayısız görüş ayrılığını bir şekilde çözüme bağladı. Churchill, Ruslar’ın Doğu Avrupa’da yayılmasını önlemek için Yunanistan ve Balkanlar’a çıkılarak kuzeye doğru bir cephe açılmasını isterken o bunu reddetti ve batıda geniş cepheden Almanya’nın kalbine ilerleyip savaşı sona erdirmeyi seçti; ama oradaki son muharebenin 100 bin insan kaybına malolacağını öngörerek, Berlin’i Ruslar’a bıraktı. Bu tercihler, savaş sonrasında dünyanın politik şekillenmesini belirleyecekti.
Soğuk Savaş sırasında ABD diplomasisi üzerinde birinci derecede etkili olan Henry Kissinger (1923-2023) ve Zbigniew Brzezinski’den (1928-2017) sözetmeden geçemeyiz. Kissinger 1969-77 arasında, Brzezinski ise onu izleyen dönemde etkili oldu. Kissinger’ın mirasında Kamboçya’nın bombalanması, buna rağmen yenilginin önlemediği Vietnam Savaşı’nın bitirilmesi gibi hadiseler vardı. Kendisi Şili’de Pinochet darbesinde ve Arjantin’deki diğer kanlı dikta rejiminin desteklenmesinde de rol oynadı. Bunlara karşın yumuşama (detant) politikası ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi de bu döneme damgasını vuran gelişmeler oldu.
Brzezinski ise Soğuk Savaş’ın son dönemlerinde Çin ile ilişkileri sürdürerek Rusya karşısında bir denge oluşturmak istedi. İran’da önce Şah’ı, sonra da başarısız rehine kurtarma operasyonunu destekledi. Afganistan’da ise Rus işgaline karşı “İslâm radikalizmi” kartını oynamak için çaba gösterdi. Hayber Geçidi yakınlarındaki mülteci kamplarını gezerek onlara para ve silah desteği sağladı. “Afganistan’ı Rusya’nın Vietnam’ı yapacağız” lafı kendisine aittir. Dediğini başardı ve Afganistan, SSCB’nin sonunu getiren olaylar zincirinin bir parçası oldu. Brzezinski’nin en çok eleştirildiği noktalardan biri, bu politikaların Afganistan’da öne çıkan Taliban ve diğer radikal İslâmi akımların giderek dünyaya yayılmasında önde gelen bir paya sahip olmasıydı.
1.Dünya Savaşı sırasında Çanakkale yenilgisinin ardından görevden alınan Winston Churchill, Dünya Savaşı sırasında ülkesinin başbakanıydı.
Türkiye’de 68 kuşağının dilinden düşmeyen bir slogan, 1980’lere gelinceye dek tüm muhalif gösterilerde tekrarlanmaya devam etti: “Ho Ho Ho Şi Min / İki, üç… / Daha fazla Vietnam …” Dünyanın uzak ucunda önce Fransa’ya, ardından ABD’ye kafa tutan küçük ülke Vietnam’ın ulusal kurtuluş savaşı, tüm dünyada anti-emperyalist mücadelenin simgesine dönüşmüş, Ho Chi Minh ise dönemin dünya liderleri arasında yer almıştı.
Ho Amca ve Vietnam ulusal kurtuluş mücadelesi, önce 2. Dünya Savaşı sonrasında tükenmiş durumdaki Fransız sömürgeciliğine, ardından 1960’larda ABD’ye karşı yürütülen mücadeleyle 20. yüzyıla damgasını vurdu. Başta Amerikan halkı olmak üzere, başka ülkelerin halkları nezdinde büyük bir sempatiye mazhar olan bu mücadele, 1968’in ortak halet-i ruhiyesinin oluşmasında çok önemli rol oynamıştı.
Ho gençlerle… Renkli bir kişilik olan ve gençlerle zaman geçirmeyi seven Ho Chi Minh 1961’de çekilen bu fotoğrafta Çin’deki Lijiang Nehri’nde yürüyüşte.
O yıllarda ABD’deki savaş karşıtı hareket dünyanın belli başlı ülkelerini derinden etkiliyor; Şubat 1968’de Doğu Berlin’de 30 bin, Ekim 1968’de Londra’da 100 bin kişi (2. Dünya Savaşı sonrasındaki en büyük toplantı) gösterilere katılmıştı. ABD’de gençlik, sendikalar ve harp malûllerine uzanan bir zincirdeki protestolar, savaşın beklenenin aksi bir seyir izlemesiyle birleşince, Pentagon Vietnam’dan geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Bu savaş vesilesiyle ünlü Britanyalı filozof Bertrand Russell’ın başkanlığında (Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Laurent Schwartz, Lélio Basso, Isaac Deutscher vd. -Türkiye’den de Mehmet Ali Aybar’ın katılımıyla) sivil bir uluslararası mahkeme kurularak, ilk kez bir devletin yargılanmasına da tanık olunuyordu. Bu mahkeme, ABD’nin Vietnam halkına karşı bir soykırım suçu işlediği kararına varmıştı.
Vietnam’daki savaşın simgesi ise “Ho Amca” diye de anılan Ho Chi Minh’di. Paris, Berkeley, Torino, Tokyo, Berlin sokaklarında Ernesto Che Guevara’nın yanısıra onun siması da arzı endam eylemişti.
Ho, 1890’da üç kardeşin sonuncusu olarak dünyaya geldi. Yetim kalan babası çok küçük yaşlardan itibaren hem okumak hem çalışmak zorunda kalmış ve 1901’de edebiyat doktorası yaparak Vietnam’daki en yüksek akademik düzey eğitimi tamamlamıştı. Yüksek memurluk önerilerini başta reddettiyse de, sömürgeci Fransızların ısrarıyla Annam Protektorası’nda mandarin olarak görev yaptı. Sonrasında ise “kölelikten beter” dediği bu görevden ayrıldı ve ölümüne kadar bir köyde geleneksel hekimlik yaptı.
Cumhuriyeti ilan ettiHo, 1945’te Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni ilan ettiği Hanoi’de bir askerî kampta çalışıyor, 1951.
Bu köyde okuyan Ho ise 1908’deki bir köylü gösterisinde sözcülük yapınca okuldan atılmış ve çeşitli mesleklerde çalışmıştı. Daha sonra köyden ayrılmaya karar vererek üç yıl boyunca Vietnam’ın her köşesini dolaşmış ve ülkesini tanımıştı. 1911-1917 arasında ise aşçı yamağı olarak çalıştığı gemiyle beş kıtayı görme fırsatını yakalamıştı. Londra’dayken İrlandalı milliyetçilerle ilişki kurmuş, Paris’teki toplantılara katılarak sömürgecilik karşıtı yazılar kaleme almıştı. Yazıları Le Populaire ve La Nouvelle Vie Ouvrière gibi Fransız Solu’nun yayın organlarında yayımlanmıştı. Fransa’da bulunduğu süre içerisinde, çeşitli tiyatro oyunları da yazdı.
‘Vietnam Dilekçesi’
Ho, 1. Dünya Savaşı sonrasında tarihe geçecek bir metin kaleme aldı. Amerikan, Fransız ve İngiliz yetkililere hitaben kaleme aldığı “Vietnam Halkının Dilekçesi”ni bu ülkelerin devlet başkanlarına gönderdi. Ho’nun Vietnam halkının kendi geleceğini belirleme hakkını vurgulayan bu yazısı, L’Humanité gazetesinde yayımlandı. Ho yazısında, sömürge halklarının geleceğinin Versailles Antlaşması’yla belirlenmesine karşı çıkıyordu.
1919’da Fransız Sosyalist Partisi’ne katılan Ho, yaşamını Paris’te sürdürürken çeşitli dergilerde yazılar yazmaya devam etti; 25 Aralık 1920’deki kongrede, çoğunlukla birlikte partiden ayrılarak Komünist Parti’nin kuruluşunda yer aldı.
Mayıs 1923’te Jean Cremet ile birlikte Moskova’ya çağırıldı (Jean Cremet, 1927’de Troçki’nin ihracına karşı çıktığı için gözden düşen; Komintern görevlisi olduğu Çin’de 1931’de izini kaybettiren; André Malraux’nun İnsanlık Durumu ve Umut romanlarında sözü edilen; ölümünden sonra isimsiz hayatı keşfedilen ilginç bir eylem adamıydı). Köylü meselelerinde uzman olarak kabul gördüğünden Köylü Enternasyonal’i (Krestintern) başkan yardımcılığına atandı. Akabinde Hindiçini’de devrimci örgütler kurmakla görevlendirilerek Çin’e gönderildi. 1924’te Kanton’a geldi ve burada göçmen Vietnamlılar arasında çalışarak “Viet Nam’ın Genç Devrimcileri” örgütünü kurdu; burada öne çıkanları Moskova’ya eğitime gönderdi. 1927’de Çinli bir Katolik kadınla evlendi. 1927’de komünistlerle ittifakına son veren Çan Kay Şek’in katliamlarından sonra milliyetçilerle ilişkisini kesti ve tutuklanmamak için önce Hong Kong’a, oradan Moskova’ya geçti. 1928-30 yıllarında bu kez yerel komünist örgütlenmeler için gönderildiği Malezya ve Siam’da görev yaptı.
‘Sosyalist kamp’ın üçüncü adamı 1950’lerle birlikte “sosyalist kamp”ın yüksek tribününde kendine yer bulan Ho Chi Minh, Sovyetler Birliği Komünist Partisi 1. Sekreteri Nikita Kruşçev ve Çin Halk Cumhuriyeti lideri Mao Zedung’la birlikte bir yemekte.
Şubat 1930’da Mao’nun yardımıyla Laos ve Kamboçya’yı da kapsayacak şekilde Hindiçini Komünist Partisi’ni kurdu. Bu esnada İngilizlerce tutuklanıp sınırdışı edildi; 1934-1938 döneminde Moskova’da sakin bir hayat sürdü. Komünist Enternasyonal’in 7. ve son kongresinde Genel Sekreter Giorgi Dimitrov’la birlikte “Halk Cephesi” fikrini savundu.
1936’da Fransa’da Léon Blum başkanlığındaki hükümet siyasi af ilan etmiş ve sömürge Vietnam’da komünistlere de kanun çerçevesinde siyaset yapma imkanı tanınmıştı. Vietnam’ın bir başka özelliği ise Moskova’da mahkemeler aracılığıyla parti ve Komünist Enternasyonal’de “temizlikler” başlamışken, Vietnam’da Stalinistlerle Troçkistlerin belediye seçimlerinde işbirliği yapabilmesiydi (Vietnam’daki Troçkistler, 2. Dünya Savaşı sonrasında Stalinistler tarafından katledileceklerdi).
Ho Chi Minh: 1941’deki isim
Ho 1938’de Çin’de 8. Ordu’nun siyasi komiserliğine atandı; oradan Vietnam sınırına geçti ve burada iki müstakbel mesai arkadaşıyla tanıştı: İlki askerî komutan olarak, ikincisi ise dış politikada öne çıkarak tarihe geçecek olan Vo Nguyen Giap ve Pham Van Dong.
1941’de Fransa’nın Almanya karşısında yenilgisi üzerine bir grup insanla birlikte Tonkin bölgesine hareket etti. Aslında o güne kadar Nguyen Ai Quoc başta olmak üzere yeraltı çalışmasında ve yazılarında en az 150 takma isim kullanmışken artık yerleşik olarak kalacak Ho Şi Minh adını burada aldı. “Vietnam’ın Bağımsızlığı İçin Birlik”i (Viet Minh) kurdu ve bu örgütle hem işgalci Japonlara hem de sömürgeci Fransızlara karşı savaş açtı. Ortak düşman olan işgalci Japonlara karşı yardım için gittiği Çin’de, milliyetçi Mareşal Çiang Fa Kwai tarafından 1942’de tutuklandı ve 1 yılını hapiste geçirdi. Aralık 1944’te Vo Nguyen Giap’ın yöneteceği kurtuluş ordusunun ruşeymi olan Vietnam’ın Kurtuluşu İçin Silahlı Propaganda Birliği’ni kurdu. Bundan 1 yıl sonra, düşen bir Amerikan uçağının pilotu sayesinde ilişkiye geçtiği ABD güçlerinden silah ve mühimmat yardımı aldı.
1945’te Japonların yenilgisiyle Hanoi’de Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni ilan etti. Fransız Hindiçini için 9 yıl sürecek bir dönemeç böylece başlamış oldu. Fransızlarla Temmuz 1946’da Paris’te başlayan görüşmeler çıkmaza girince, Çin’in de yardımıyla özellikle ülkenin kuzeyinde Fransız sömürgeciliğine karşı silahlı mücadeleye devam edildi. 2. Dünya Savaşı bitiminde barutunu tüketmiş olan Fransız sömürgeciliği, Kasım 1946’da Hai Phong’u bombalayarak saldırıya geçti.
ABD’den yardım aldı Ho Chi Minh, 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya karşı işbirliği yaptığı ABD güçlerinden silah ve mühimmat yardımı almıştı.
Stalin ve Mao’nun yanındaki yerini alıyor
Ho Chi Minh 1951’de Moskova’da Stalin ve Mao’nun yanında Sovyetler Birliği’nin yüksek tribününde yer alarak artık yalnızca Vietnam direnişinin simgesel bir siması olmanın ötesine geçmiş, o zamanki adıyla “sosyalist kamp”ın önemli bir yöneticisi olmuştu. Mayıs 1954’te Dien Bien Phu yenilgisiyle Fransa geri çekilmeyi kabul etmiş ve Temmuz 1954’te Cenevre Antlaşması’yla ülke ikiye bölünmüştü.
Bu bölünmenin ardından 17. paralelin kuzeyi ve güneyi yirmi yıllık bir mücadeleye sahne olacaktı. Ho Chi Minh ülkenin birliğini sağlamak için ABD desteğindeki güneyin kukla rejimine karşı mücadeleyi sürdürmüştü. Kuzey Vietnam’ın insani ve maddi açıdan yardımda bulunduğu Güney Vietnam Kurtuluş Cephesi (Vietkong) 1960’ta kuruldu. Güney Vietnam’daki bu örgütlenmeye karşılık ABD’nin helikopterler, silah ve mühimmat yardımlarıyla mevcut hükümeti ayakta tutma çabası ancak üç yıl sürebildi. 1963’te Güney’deki hükümet devrildi ve 1966’da yoğun ABD bombardımanı başladı. Sadece bir yıl sonra 485 bin Amerikan askeri Vietnam topraklarında savaşa girmişti. ABD karşısında gerilla mücadelesi veren Vietnam Kurtuluş Cephesi ağır kayıplarına rağmen Amerikan askerlerinin çekildikleri bölgeleri tekrar ele geçiriyordu.
Ho, Moskova’da toplanan 5. Komintern Kongresi’nde arkadaşlarıyla, 1924 (en önde oturan).
1968’de ABD’de başlayan yoğun protestolar ve Başkan Johnson yönetiminin Vietnam’da zafer elde ettiğine dair algı oluşturma çabasının boşa çıkmasıyla barış görüşmeleri konuşulmaya başlandı. ABD’nin Mart ayında My Lai köyünde 500’den fazla köylüyü akıl almaz yöntemlerle katletmesi kamuoyunda infiale yol açmış, tüm dünyada muhaliflerin Vietnam’daki mücadeleye desteğini başka bir noktaya taşımıştı.
Paris’te 1969’da ağır aksak başlayan barış görüşmeleri ancak Ocak 1973’te antlaşmayla sonlanabildi. Yapılan antlaşma ile ABD çekilme kararı aldı ve bu kanlı savaş 1975’te savaş sona erdi. Ho Chi Minh 40 yıllık yolculuğunun sonunu göremeden Eylül 1969’da öldü. Onun yerini alan Le Duan, barış imzalanana kadar savaşmayı sürdürdü. Ülkenin birliği sağlandığında Vietnam Savaşı’nda çok önemli bir role sahip Saygon kentine onun adı verildi. “Ho Chi Minh düşüncesi” bugünkü Vietnam’ın resmî ideolojisi. Ancak bugünkü Vietnam’ın onun hayal ettiği ülke olup olmadığı ayrı bir konu…
BİYOGRAFİ
Lacouture’ün 51 yıllık kitabı
Ünlü Fransız gazeteci ve biyografi yazarı Jean Lacouture, 1967’de Ho Chi Minh’in biyografisini yazmıştı. Kitap sadece bir yıl sonra 1968’de Şerif Hulusi çevirisiyle Payel Yayınları’ndan basıldı. Bugün Türkçede Ho Chi Minh ile ilgili külliyat zayıf olduğundan, bu biyografi 51 yıl sonra hâlâ önemini koruyor. Ne yazık ki bu kitabın da yeni baskısı yok. Merak edenlerin sahaflardan eski baskısına ulaşmaya çalışması veya kütüphanelerden faydalanması gerekiyor