Etiket: manchester united

  • Neoliberalizmin ilk saldırısı İngiliz işçilerin son raundu

    Neoliberalizmin ilk saldırısı İngiliz işçilerin son raundu

    Mart 1984’te başlayan ve 1 yıl süren madenci grevi, İngiliz tarihindeki geleneksel mücadelenin de son raundu, neoliberal politikalara geçişin ilk hesaplaşmasıydı. Başbakan Thatcher’ın zaferi aslında bir sınıf zaferiydi; neoliberalizm sadece ekonomik değil, kültürel ve siyasal olarak da sonraki sürece damgasını vuracaktı.

    Hikayenin kısa tarihi, 2. Dünya Savaşı sonrasın­da İngiltere’deki seçim­leri beklenmedik bir şekilde İşçi Partisi kazandığında, Başbakan Clement Attlee hükümetinin kömür üretimini millîleştir­mesiyle başlamıştı. Savaştan çok daha önce, 1926’da maden patronlarının lokavt yaparak üc­retleri düşürmeye çalıştığı, hatta madenleri kapattığı dönemdeki yenilginin ardından, madenciler için çok önemli bir kazanımdı bu karar.

    Ancak 1960’tan itibaren bu model teklemeye başladı. Yine İşçi Partisi hükümeti 1967’de Harold Wilson döneminde devalüasyona gidince işçilerin yaşam standardında düşüş kay­dedildi. Sanayi işçilerine kıyasla madencilerin durumu daha da kötüleşti; madenciler böylelikle mücadelenin ön safında yer ala­caklardı. Bundan 5 yıl sonra ise, NCB (National Coal Board-Ulusal Kömür Kurulu) İngiliz ekonomi­sinin rekabet gücünü artırmak için ücretleri düşük tutmaya çalışırken, Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM) 9 Ocak 1972’de ulusal greve (1926’da beri ilk) gidecekti. Başbakan Edward Heath’in de meydan okumasıyla mücadele iyice sertleşti; sonunda 9 Şubat’ta “olağanüstü hâl” ilan edildi. Ancak elektrik kesinti­leri ekonomiyi felç edince NUM işbaşı çağrısı yaptı; sonuç olarak %21’lik bir ücret artışı kaydedildi.

    İngiltere’de Muhafazakar Heath 1974’te iktidarı kaybetti; Harold Wilson’ın İşçi Partisi tekrar iktidara geldi. Ancak bu defa da meşhur petrol krizi hem İngiltere’yi hem de dünyayı salla­yacaktı. Aslında olup biten, savaş sonrası Keynesçi politikaların tıkanması üzerine daha sonra “neoliberal” diye adlandırılacak ekonomi politikasına geçişin dünya ölçeğindeki ilk hesap­laşmasıydı (Eylül 1973’te Şili’de Sosyalist Allende hükümetinin kanlı bir askerî darbe ile bastı­rılmasıyla ilk defa doludizgin uygulanacaktı).

    Margaret Thatcher ise daha iktidar olmasından 4 sene önce hazırlıklara başlamıştı. 1975’te Muhafazakar Parti’ye başkan seçilmesinin ertesi günü, “siyasi ve toplumsal karşı devrim”i geliştirmekten sorumlu çalış­ma grupları kurdu. 1977’de akıl hocalarından Nicholas Ridley, NUM’la hesaplaşmaya ilişkin bir rapor hazırlamıştı. Buna göre saldırıya geçmeden önce kömür depolanmalı, elektrik santralleri petrole çevrilmeli, karayolu taşı­macılığında sendikasız kamyon şoförleri işe alınmalı ve bir dizi önlem alındıktan sonra savaşa girişilmeliydi.

    siyasi_tarih_masis_1
    Mart 1984’te başlayan greve onbinlerce madenci aileleriyle birlikte katılmıştı.

    1979’da Thatcher liderliğinde­ki Muhafazakarlar, İngiltere’de yeniden iktidara geldi. Hedefleri, savaş sonrası rejimi kökünden değiştirmek; onun yıkıntıları üzerine Milton Friedman’dan, Friedrich Hayek’ten esinlenen yeni rejimi oturtmak; buna karşı çıkacak güçleri cepheden çökertmekti. Daha sonra bir motto haline gelecek “başka bir alternatif olmadığına” (TINA: There is no alternative) toplumu inandırmak için her yol mubahtı ve madenciler bu savaşta başlıca hedefti. Madencilerin yenilgisi sendikaların yenilgisi anlamına gelecek ve artık sermayenin yeni birikim modeli rahatlıkla yürür­lüğe sokulacaktı. Böylece siyasal düzeyde 1972 ve 1974’te Muha­fazakar hükümetin yenilgisinin izleri de silinmiş olacaktı.

    Thatcher önce bir dizi “refor­m”la sendikal mücadeleyi hukuki alanda sınırlandırdı. Ancak acele etmedi; NUM ile mücadeleyi zamana yaydı ve madencileri desteksiz bırakmak için önce çelik, sağlık, demiryolları gibi daha az kuvvetli sektörleri zayıf­lattı. 1981’de grev tehdidi kar­şısında Muhafazakar hükümet geri çekildi; zira henüz koşullar oluşmamıştı.

    Nicholas Ridley’in tavsiyesi üzerine, 1926’daki grev kırıcıla­rından birinin kardeşi olan Ian MacGregor’u NCB’nin başına getirdi. Artık saldırıya geçmeye hazırdı. MacGregor, ekono­mik olmadığı gerekçesiyle 198 kuyudan 141’inin kapatılmasını önerdi.

    Madenciler, İşçi Partisi ve TU­C’un desteğini alamayacaklarını bilerek uzlaşmaz bir hükümetle karşı karşıya kaldılar. 1979’dan beri sendikalaşma oranı düştüğü gibi işsizlik de %13 gibi yüksek bir orana ulaşmıştı. İşçi Partisi neoliberal saldırı karşısında “yeni gerçekçi” bir pozisyon takınmıştı ve işçiler arasında eylemden yana olanların sayısı iyice düşmüştü.

    Madenciler sendikasının ka­rizmatik başkanı Arthur Scargill, mücadeleyi çalışma hakkı çer­çevesinde siyasallaştırdı ve güç dengesi alabildiğine elverişsiz bir durumda iken hükümetin restini görerek savaşı kabul etti. Grev, 5 Mart 1984’te Arthur Scargill’in kalesi olan Yorkshire’da, Cor­tonwood kuyusunun kapatılaca­ğı duyurulduğunda başlatıldı. 6 Mart’ta, 185 bin madencinin 20 bininin işten çıkarılmasına ve yaklaşık 20 ocağın kapatılma­sına dair bir yeniden yapılanma planı kamuoyuna açıklandı. Ekonomik olmayan veya daha az verimli kuyular kapatılacaktı.

    siyasi_tarih_masis_2
    Grevin en önemli olaylarından biri 18 Haziran 1984’teki “Orgreave Çatışması”ydı. Yüzlerce polis grevci işçilere saldırdı ve çok sayıda kişi yaralandı.

    12 Mart 1984’te Scargill ulusal grev ilan etti. 176 madenden 90’ı ve 184 bin madencinin büyük çoğunluğu bu harekete katıldı. Kadınlar kasaba kasaba her işletmeye giderek dayanışma çağrısında bulundu.

    Thatcher’ın siyasi danış­manı John Redwood, durumu şu sözlerle özetliyordu: “Sol’un amacı, hükümetin politikalarını ve güvenilirliğini yoketmektir.” Grev devam ettikçe baskılar da sertleşti. 18 Haziran’da Yorkshi­re’da atlı ve yaya polis grevcilere saldırdı (Orgreave Çatışması). Arthur Scargill dahil 123 kişi yaralandı, 95 kişi tutuklandı. Bu yetmezmişçesine, 1982’de Ar­jantin’le yaşanan savaş hatırla­tılarak grevciler dış düşmanlara benzetildi. Elektrik santralleri için gereken yakıt, Polonya’daki Jaruzelski rejiminden alınan kö­mürlerle takviye edildi. Temmuz ve Eylül 1984’te liman işçilerinin destek grevleri sendika liderle­rinin anlaşmazlığından dolayı daha başlamadan sona erdi. Sendikaların eylemsizliği ve İşçi Partisi’nin grevdeki “şiddeti” kınaması, hükümetin elini daha da güçlendirdi.

    Hükümetin saldırısı karşısın­da İşçi Partisi ve TUC, madenciler grevinin genişleyerek bir genel greve dönüşmesine destek ver­medi. 1985 Şubat’ında, kuyuların kapatılması konusunda herhangi bir garanti olmaksızın grevin sona erdirilmesini öngören bir anlaşmaya varıldı. Bu anlaşma NUM’un olağanüstü kongresi ta­rafından reddedildi ama; 6 Mart 1985’te, 1 yıl süren mücadelede izole edilmiş ve bitkin düşmüş madenciler ve temsilcileri, en küçük talepleri bile gerçekleş­meden işe dönmeye karar verdi­ler. Hükümetin zaferi tamdı.

    Birleşik Krallık, eğreti çalışma, düşük ücret ve derin eşitsizlikler çağına giriyordu. Toplumsal ilişkilerin ticari­leştirilmesinin yolu açılmıştı. Ancak neoliberalizm yalnızca ekonomik bir paradigma olarak değil, kültürel ve siyasal olarak da sürece damgasını vuracak­tı. Thatcher’ın 1985’teki zaferi, aslında 1926’daki gibi bir sınıf zaferiydi.

    Grev yenildi, futbolun seyri değişti

    İngiltere’deki madenciler grevinin 1985’te sendikaların yenilgisiyle sonuçlanması, işçi gençliğinin buna­lımını hızlandırdı. Kuşaklar boyunca ailelerinden miras kimliğin parça­lanmasına şahitlik eden gençler, kendilerini çaresiz hissediyordu. Kapatılan madenler kimi bölgeler için idam fermanıydı; ülkenin kuze­yiyle güneyi arasındaki refah farkı tırmanacak, ortaya çıkan öfke de bir yerde patlayacaktı.

    Futbol, Britanya’da “işçi sınıfının balesi”ydi; bir asır boyunca belki de en büyük eğlencesiydi. Marga­ret Thatcher, savaş açtığı kültürel kodlar arasında en çok futboldan tiksiniyordu. Zaten Demir Leydi’ye göre maç izlemeye giden herkes potansiyel suçluydu. Yasaklayabil­se, yasaklardı. 1982 Dünya Kupa­sı’nda İngiliz taraftarlar Thatcher’ın pompaladığı şoven milliyetçilik yüzünden olaylar çıkarmıştı. 1984’te taraftar kartı ve statlarda kapalı devre kamera sistemini getirmek isteyen Demir Leydi, muhalefetten gelen tepki üstüne geri adım atıyor­du; ancak yaşanacak iki büyük facia hükümetin ekmeğine yağ sürecekti.

    1985’teki Şampiyon Kulüpler Kupası finali, 39 taraftara mezar oldu. Her ne kadar Heysel Stadyu­mu’nda güvenlik zafiyeti olsa da bu sümenaltı edilmişti. İngiliz ekipleri Avrupa kupalarından uzaklaştırıldı. 1989’da ise Hillsborough Stadyu­mu’nda Liverpool’la Nottingham Forest arasında Federasyon Kupası yarı finali oynanacaktı. O gün 97 kişi hayatını kaybedecekti.

    Artık maçlara girmek isteyen taraftarlar kimlik kartı çıkarıyor, statlar gizli kameralarla izleniyordu. 1991’de “Futbol Kabahatleri Yasa­sı”yla taraftarların üzerindeki baskı daha da arttı. Futbolun Thatcher’cı dönüşümünü tamamlamak, John Major’a nasip olacaktı. Taraftarların arasına sivil polislerin karıştırılması o günlerde başladı.

    siyasi_tarih_masis_kutu
    1989’daki Hillsborough Faciası’nda stadyumda sonradan açılan kapılardan içeri yağan insan seli yüzünden oluşan izdihamda 97 kişi hayatını kaybetmişti. Çimlere atlayabilenler canlarını kurtarmıştı.

    Futbolun marka değerinin düşmesiyle irtifa kaybeden büyük kulüpler biraraya geliyor, statların modernizasyonu fikrini hayata geçi­riyordu. Bilet fiyatları artıyor, tribü­nün eski sahipleri maçlara gelmekte zorlanıyordu. Yeni “müşteri”lerin locaları doldurması için sistemin yeniden tasarlanması gerekiyordu.

    Sky’la yapılan yayın anlaş­masıyla Ada futboluna para yağmıştı. Gelirler başarı esasına göre dağıtılacak, küçük kulüpleri yüzyıl boyunca ayakta tutan havuz ortadan kalkacaktı. Premier Lig’in kuruluşuyla Thatcher’cı dönüşüm neredeyse noktalanmıştı. Küçük şehir büyük kulüpleri ekonomik bir darboğazdaydı. 50’den fazla takım iflas edecek, Manchester United, Liverpool, Manchester City, Chelsea gibi futbolun devleri yurtdışından İngiltere’ye taşınan büyük serma­yeyle yoluna devam edebilecekti. Aksi takdirde onlar da kapılarını kapatabilirdi.

    Ali Murat Hamarat

  • İngiltere’nin futbol kralı, Manchester United’ın ilahı

    Ekim ayında 86 yaşındayken ölen Bobby Charlton, yalnızca Manchester United’ın değil futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından biriydi. 1958’de 8 takım arkadaşının öldüğü korkunç uçak kazasından önce koltuğunu değiştirmese hayatta kalamayacak ve belki de Manchester United tarihten silinecekti. Bir büyük ustanın kariyeri.

    Yeşil sahaların gördüğü en büyük yeteneklerdendi. Sağ, sol fark etmez, kaleyi gördüğünde füzeyi gönderirdi. Hep zindeydi; dayanıklılığı o tarihler için eşsizdi. Orta sahada da döktürdü; forvette de. Man­chester United’ın mabedi Old Trafford’u “Düşler Tiyatrosu”na çeviren oydu; dünyanın en büyük takımlarından birinin ruhuydu.

    21 Ekim’de Ada’dan gelen bir haber, sadece İngiltere’de değil, tüm dünyada futbolseverleri üzdü. Bu oyuna gönül veren milyonların, adını duyduğunda önünü iliklediği Bobby Charlton 86 yaşında vefat etti. Bir Ekim gü­nünde 1937’de başlayan öyküsü, başka bir Ekim gününde bitti.

    Aslında her şey, zamanın ruhu yüzünden meşin yuvarlağın peşine düşemeyen futbola âşık bir kadının anne olmasıyla başla­mıştı. 4 kardeşi de futbolcu olan Elizabeth “Cissie” Charlton, bu oyuna hiç ilgi duymayan bir ma­denciyle evlenmişti. Uzun boylu o adamın lakabı “Boksör Bob”du; sahayı değil ringleri seviyordu.

    SporTarihi-2
    Yeteneği daha okul takımındayken fark edilen Bobby Charlton, Manchester United’da oynamak üzere imza attığında 15 yaşındaydı.

    Cissie, kardeşleriyle futbol oynamak istiyordu. Topa onlar gibi vurabiliyor, onlar kadar hızlı koşabiliyordu; fakat ona biçilen rol belliydi: kardeş, eş ve anne olmak. Buna rağmen tüm ömrünü futbol sahasın­da geçirmişti. Wembley’de de aynı tadı almıştı, madencilerin kapışmasında da. Küçük çocuk­ların top koşturmasını izlerken de mutluydu, ailesine destek verirken de… Cissie’nin evi adeta bir futbol kreşiydi. Oğullarının da başka şansı olmamıştı. O meşin yuvarlak, alınlarının yazısıydı, ailenin yazgısıydı. Cissie başta büyük oğlu Jack’e düşkünken, küçük Bobby’nin topla yaptıkları annesinin gönlünü çelmişti. O kadar yetenekliydi ki…

    Abisi Jack dayılarının peşin­den Leeds United’a giderken, Bobby’nin yeteneği daha okul takımındayken farkediliyor­du. Manchester United’a imza attığında 15’indeydi. Bir taraftan askerlik yapıyor, haftasonlarıy­sa kırmızı-beyazlılar için top oynuyordu. Shrewsbury’deki askerlik arkadaşlarından Duncan Edwards da takım arkadaşıydı. Oldukça genç bir kadroyla Ada futbolunda devrime hazırlanan Matt Busby’nin öğrencilerine “Busby’nin Bebekleri” deniyordu.

    İskoç hocanın elinde pişen bu iki askerlik arkadaşı, bugün “Kırmızı Şeytanlar”ın tarihini anlatıyor. Biri kulübün her şeyi olurken, diğerinin mezartaşında 1958 yazıyor.

    SporTarihi-1
    Hem orta sahada hem forvette harikalar yaratan Charlton’ın fiziksel dayanıklılığı o tarihler için eşsizdi

    Futbol tarihinin en kara günlerinden biridir 6 Şubat 1958. Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Charlton’ın iki golüyle Kızılyıldız’ı eleyen Manchester United, yarı finale kalmıştı. Dönüş yolunda Münih’te yakıt ikmali yapan uçak nazlanıyordu; sanki o demir kuş bir türlü uçmak istemiyordu. Yolcuların sinirleri bozulmaya başlamıştı. Uçakta bulunan fut­bolcular da endişeliydi. Takımın gol makinesi Tommy Taylor’la delifişeği David Pegg, kaleci Den­nis Viollet ve Bobby’nin yanına giderek yer değiştirmek istedi­ğinde kader ağlarını örüyordu. Arkadaşlarını rahatlatmak için koltuklarını verenler hayatta kalacak, yerlerini değiştiren­ler tabuta konacaktı… Pilotun üçüncü denemesinde yeterince yükselemeyen uçak pistten çık­mış, bir eve çarpmıştı. Uçaktaki mürettebat dahil 44 kişiden 21’i ölmüştü. Ölenler arasında “Bus­by’nin Bebekleri” de vardı.

    Charlton, jübilesinden yıllar sonra Manchester United müze­sini dolaşırken takım arkadaş­larını bir bir anlatıyor, gözleri doluyor, ancak Edwards’tan bahsederken ağlıyordu. Edwards için “o kaza olmasa, dünya Pele’yi değil onu konuşacaktı” diyor, kendisinin onun tırnağı bile olmadığını vurguluyordu.

    Kazanın şokuyla futbol topuna daha bir sıkı sarılan Charlton, durmadan çalışıyordu. Takımın can çekiştiği günlerde yardımcı antrenör Jimmy Murphy idareyi eline almıştı. 2 ay hastanede kal­dıktan sonra sağlığına kavuşan Busby’nin yönetimindeki Man­chester United ise ancak yıllar sonra şaha kalkacaktı. Kazadan sonra sezonun devamı tabii ki hüsrandı. Yarısı yokolan kırmı­zı-beyazlılar Şampiyon Kulüpler Kupası yarı finalinde Milan’a elenmiş, ligde de yola devam ettikleri toplama takımla şampi­yonluk yarışından uzaklaşmıştı. Wembley’deki Federasyon Kupa­sı finali belki yaralara sürülecek bir merhem olacaktı ancak o da olmadı; maçı Bolton Wanderers kazanmıştı.

    SporTarihi-3
    Manchester United takımını taşıyan uçak Münih’te düştüğünde takvimler 6 Şubat 1958’i gösteriyordu. Bobby Charlton, 8 takım arkadaşını kaybettiği kazadan şans eseri yaralı kurtulmuştu.
    SporTarihi-3b

    Buna rağmen İskoç hocanın önderliğinde küllerinden tekrar doğan camia, Charlton’ın önderli­ğinde yükselişe geçiyordu. Kuzey İrlanda’dan getirilen George Best ve İtalya’da tutunamayan İskoç Denis Law’un takıma katılmasıy­la “Kırmızı Şeytanlar” kanatlanı­yordu.

    Tüm bunlar yaşanırken, takımın yıldızı Charlton ailesiyle konuşmuyordu. Bir gün kuru temizlemecide tanıştığı kadına âşık olması üzerine ipler tama­men kopmuştu. Norma’yla annesi anlaşamıyordu. Gol makinesinin bir tercih yapması gerekiyordu. Ya sevdiği kadını seçecekti ya da ona tapan kadını. 1961’de Nor­ma’yla evlenmesi bardağı taşıran son damla oldu. Annesinin biricik meleği, ailenin en yeteneklisi uçup gitmişti. Kardeşi de yıllarca onunla konuşmayacak, ancak annelerinin ölümünden sonra yakınlaşacaktı.

    1958’de millî takımda da oyna­maya başlayan Charlton, ülkesini 4 yıl sonra da Dünya Kupası’nda temsil etmişti. Arjantin filelerini havalandırsa da Brezilya’ya çare bulamamıştı. 1962’de Sambacılar turnuvayı kazanırken, İngilte­re’nin gülmesine sadece 4 sene vardı.

    Manchester United ise o korkunç kazadan sonra bir kupa kaldırabilmek için tam 5 sene bekleyecekti. 1963’teki Federas­yon Kupası’nı, 1965’te gelen lig şampiyonluğu takip etti. Son de­rece çekişmeli geçen bir sezonun ardından Leeds United’ı averajla geride bırakan kırmızı-beyaz­lılar zafere ulaşmıştı. Düşman kardeşlerden Bobby gülerken, Leeds United savunmasının bel­kemiği olan abisi Jack ağlamıştı.

    Ertesi yıl Dünya Kupası İngil­tere’deydi. Alf Ramsey, Charlton biraderleri de kadroya almıştı. Uruguay, Meksika ve Fransa’nın olduğu grubu lider bitiren İn­giltere yoluna devam ediyordu. Meksika ağlarını sarsan Bobby, Arjantin’le oynanan çeyrek finalde susmuş, Geoff Hurst’ün golü İngiltere’yi son dörde taşımıştı. Portekiz’e karşı yarı finalin yıldızı şüphesiz Bobby’ydi. Onun 2 golüyle kazanan İngiltere, finale yükselmişti.

    Wembley’de rakip Federal Almanya’ydı. Normal süresi 2-2 biten maçın uzatmalarında yaşanan bir pozisyon, aradan geçen bir ömre rağmen hâlâ tar­tışılıyor. Hurst’ün kaleciyi geçen şutu üst direğe vurup çizgiyle raks ediyor, Azerî yan hakem Tevfik Bahramov gol deyince, evsahibi öne geçiyordu. Son anlarda yine sahne alan Hurst hat-trick yapıyor, 4-2’lik skorla İngiltere şampiyon oluyordu. Seremonide Kraliçe 2. Eliza­beth’in kaptan Bobby Moore’a Dünya Kupası’nı takdim ettiği kare, spor tarihinin unutulmaz­ları arasına giriyordu.

    SporTarihi-4
    Bobby Charlton, 1968 Şampiyon Kulüpler Kupası finalinin 53. dakikasında Benfica ağlarına ilk golü gönderiyor. Normal süresi 1-1 biten maçı uzatmalarda 4-1 Manchester United kazanacak, bir gol daha atan Charlton sahanın yıldızı olacaktı.

    Charlton’ların küçüğü için hasat mevsimi ertesi yıl da sürüyordu. 1967’de şampiyon olan Manchester United, aynı başarıyı tekrarlamak için tam 26 yıl bekleyecek; Busby’den sonra bir başka İskoç, Alex Ferguson’ın yönetiminde hanedana dönü­şecekti.

    1968 Şampiyon Kulüpler Ku­pası finali, Wembley’deydi. Ra­kip, Portekiz’in devi Benfica’ydı. 10 yıl önceki uçak kazasından kurtulanlardan iki futbolcu sahadaydı: Bill Foulkes ve kaptan Charlton. Normal süresi 1-1 biten karşılaşmanın uzatmalarında coşan Manchester United, 4-1’lik skorla zafere ulaşmıştı. İki gol atan Charlton dışında Best ve Brian Kidd de ağları sarsmıştı. O gün mavi formayla oynayan “Kırmızı Şeytanlar” böylece Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanan ilk İngiliz takımı olmuştu. Birkaç hafta sonra düzenlenen Avrupa Şampiyona­sı’nda Sovyetler Birliği’ni yenen İngiltere üçüncü olurken, açılış golü yine Charlton’dandı.

    1970 Meksika Dünya Ku­pası’nda unvanını koruma peşindeki İngiltere gruptan rahat çıkmıştı. Tecrübeli teknik direktör Alf Ramsey, Charlton’ı dinlendirerek ondan verim al­maya çalışıyordu. Çeyrek finalde rakip yine Almanya’ydı. O ka­vurucu sıcakta futbolun beşiği 2-1 öndeyken, istikrar abidesini oyundan çıkaran Ramsey belki de hayatının hatasını yapmıştı. Uzatmalarda Panzerler kazanı­yor, İngiltere evine dönüyordu. Dönüş yolunda hocasına millî takım kariyerini noktaladığını açıkladığında, daha 32’sindeydi. O gün itibarıyla İngiltere için en çok oynayan oydu, en çok gol atan yine oydu (Önce 1973’te Bobby Moore onun 106 maç­lık rekorunu tarihe gömecek; ardından 2015’te de 49 gollük rekoru Wayne Rooney tarafın­dan kırılacaktı).

    SporTarihi-5
    Manchester United’ın sahası Old Trafford’un önündeki takımın efsanevi üçlüsü Bobby Charlton (top elinde olan), Denis Law ve George Best heykeli. Üçlünün selamladığı yerde ise takımın efsanevi hocası Sir Matt Busby’nin heykeli var.

    Manchester United 1970’lerde düşüşe geçmeye başlamıştı. 35’i devirmiş kaptan artık yıllara meydan okuyamıyordu. Futbola resmen nokta koymadan jübi­lesini Celtic karşısında yapan Charlton, o gün George Best’e sarılamamıştı. Yıllarca yanyana oynamış ancak hiç geçineme­miş şişkin egolu adamlardan Kuzey İrlandalı, kaptanının jübilesine gelmemişti.

    28 Nisan 1973’te Bobby Man­chester United, Jack ise Leeds United formasıyla son maçına çıkmıştı. Kırmızı Şeytanlar’ın formasını 758 defa terleten kap­tanın rekorunu sonradan Ryan Giggs kıracaktı.

    Bobby Charlton daha sonra Preston North End’de oyun­cu-menajer olarak mutfağın diğer tarafına geçti. Yeşil saha­lardaki serüvenini sonlandıran istikrar abidesi, BBC’de yorum­cu oluyordu. Sonradan mücev­her ticareti ve seyahat işlerine de giren Charlton, Çin, Amerika, Kanada, Avustralya ve İngilte­re’de futbol okulları açtı. Kanser araştırmaları yapan hastaneler­den kara mayını mağdurları için çalışan organizasyonlara, birçok yardım faaliyetine katkıda bulundu Charlton. 1984’te Bus­by’den boşalan koltuğa oturarak her şeyini borçlu olduğu kulü­bün yönetim kuruluna girdi; 2008’e kadar bu görevde kaldı. 1994’te adının başına Sir unvanı eklenen futbolcu, ne zaman maç izlemeye gitse kameraların ilk çektiği kişi olmaya devam ediyordu.

    İngiltere’nin talip olduğu her spor olayına destek veren, Manchester United’ın her kupa sevincinde bir anda ekranda beliren Sir’ü kibri yüzünden sevmeyen de çoktu. Son yılların­da demansla boğuşan Charlton, kuvvetle muhtemel attığı golleri bile hatırlamadan son nefesi­ni verdi. 1958’de arkadaşına uçaktaki yerini vermese, belki Manchester United tarihten si­linecek, belki de İngiltere hiçbir zaman Dünya Kupası’nı kaldıra­mayacaktı.

    İngiltere’nin futbol kralı, Manchester’ın ilahı artık kitap­larda, belgesellerde, filmlerde yaşayacak. Old Trafford’u bir futbol mabedine dönüştüren, bu oyunun gördüğü en büyük aktörlerden biri asla unutulma­yacak.

    SporTarihi-6
    Bobby Charlton, Old Trafford’da kendi adını taşıyan tribünün önünde.

    Aile değil futbol klanı

    Bobby Charlton’ın ağabeyi Jack, savunma oyuncusuydu. Tüm kari­yerini Leeds United’da geçiren stoper, bu takımın formasını 629’u ligde olmak üzere 762 defa terletmişti. Toplam 95 gole imzasını Jack Charlton, İngiltere adına 35 defa sahne almış; bu karşı­laşmalarda da 6 defa ağları sarsmıştı. 1967’de yılın futbolcusu seçilen Jack Charlton, bir lig, bir Federasyon Kupası, bir Lig Kupası, iki Fuar Şehirleri Kupası kazanmıştı. Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlüğe başladı ve İrlanda’yı iki defa Dünya Kupası’na götürdü; o takımla 1990’da yaşadığı çeyrek final, hocalık kariyerinin zirvesiydi.

    SporTarihi-KUTU1
    Futbola aşık bir kadın olan Elizabeth ”Cissie” Charlton, İngiliz Milli Takımı’nda oynayan iki oğlu Bobby ve Jack’in fotoğrafı önünde gururla poz veriyor.
    SporTarihi-KUTU2
    Newcastle United efsanesi Jackie Milburn, Bobby Charlton’un dayısıydı.

    Dayılardan Jack Milburn ise 1908’de doğmuştu. Futbolcu ailenin en büyüğü oydu. Zamanın iyi sol beklerindendi. Uzun süre Leeds United’da oynamış, Bradford’da emekliye ayrılmıştı. 1910’da dünyaya merhaba diyen George ise ka­riyerini Leeds United ve Chesterfield’da geçirmişti. Meşin yuvarlağın peşine dü­şen üçüncü dayı Jim’di. 1919’da doğan Jim, Leeds United formasıyla 220 maça çıkmış, 17 gol atmıştı. O da sol bekti. Kardeşlerin en küçüğü olan Stanley de 1926’da doğmuş, Chesterfield ve Lei­cester’da uzun yıllar görev yapmıştı.

    Bu futbol klanının en yeteneklisi ise Jackie Milburn’dü. Newcastle United’a üç Federasyon Kupası kazandıran santrfor, uzun süre kulüp tarihinin en golcü ismi oldu. 1988’de Alan Shea­rer’ın rekorunu kırdığını görmeden 64 yaşında ölen yıldızın cenaze töreni için toplanan onbinler, ona duyulan sevgi­nin özetiydi. Külleri, sayısız gole imzasını attığı, Newcastle’ın yuvası St James’ Park’a serpiştirildi. Efsanenin adı bugün yine aynı stadyumda yaşıyor; kentin değişik yerlerinde onun için dikilen heykeller bizi selamlıyor.