İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’deki 1. Siyonist Kongresi’nde Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması için çalışacak Dünya Siyonist Teşkilatı’nın oluşturulmasıydı. Sonraki 50 yılda Filistin’e göç eden Yahudilerle yerleşik Arapların kanlı mücadelesi 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.
Filistin-İsrail sorununun kronolojik geçmişi, bazı Türkçe kaynaklarda Osmanlı egemenliğinin sürdüğü 1882’de Filistin’in Yafa kentine göç eden Yahudilerle ve kurulan ilk Yahudi kolonileriyle başlar. Ancak bu bilgiyi veren birçok kaynak, ilk göçmen Yahudilerin neden yerlerini-yurtlarını bırakıp hiç bilmedikleri bir coğrafyaya göç ettiğini açıklama gereği duymaz.
Halbuki bu insanların -henüz ortada olmayan- politik siyonizmden haberleri de, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma amaçları da yoktu muhtemelen. O dönemde Rusya İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bugünkü Ukrayna ve Polonya’da 1881’de başlayıp üç yıl süren pogromdan kaçıp gelmişlerdi. Zaten Filistin’e göç eden Yahudilerden kat kat fazlası ABD başta olmak üzere farklı yerlere göç etmek zorunda kalmıştı.
Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet gösterilmesine karar verilen 1.Siyonist Kongresi 1897’de Basel’de toplandı.
Rusya’daki pogrom, Londra’daki güçlü Yahudi cemaatinin de etkisiyle Birleşik Krallık hükümetini harekete geçirecek, ülke çapında halka açık toplantılar düzenlenip Rusya’daki vahşet anlatılacaktı. Elbette bu çabaların arkasında insani sebeplerden çok can düşmanı Rusya’ya karşı politik kazanım elde etmek vardı ama, Birleşik Krallık bu tarihten sonra “Yahudi meselesi”yle daha yakından ilgilenmeye başlayacaktı.
İngilizlerin Mısır Seferi Kuvvetleri Komutanı General Allenby, 11 Kasım 1917’de Kudüs’e giriyor. Ay-yıldızlı hükümet konağına henüz İngiliz bayrağı çekilmemiş.
1896’da politik Siyonizmin kurucusu sayılan Theodor Herzl, Yahudi Devleti kitabını yayımladı ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması düşüncesini ortaya attı. Kıtanın en antisemit ülkesi Rusya olmakla birlikte, tüm Avrupa’da Yahudi düşmanlığı yükselişteydi. Siyonizm böyle bir iklimde, yaşadıkları ülkelerin parçası olamayacaklarını kesin olarak anlayan Avrupalı Yahudiler arasında kısa sürede yayıldı.
İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’de Basel’de 17 ülkeden 204 katılımcıyla toplanan 1. Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Teşkilatı’nın kurulmasına ve bunun Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet göstermesine karar verilmesiydi. Sonraki kongrelerde Filistin’de kurulacak Yahudi yerleşimleri için para toplayacak bir vakıf kuruldu; toprak satın almak üzere Yahudi Ulusal Fonu oluşturuldu.
Politik Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl.
Londra’da yayımlanan aylık dergi New Liberal Review ’da Aralık 1901’de çıkan Israel Zangwill imzalı “Filistin’e Dönüş” başlıklı yazıdaki şu cümle, kısa sürede siyonistlerin sloganı haline geldi: “Filistin halkı olmayan bir ülke, Yahudiler ülkesi olmayan bir halktır; halksız ülkeyi, ülkesiz halka verin” (Zangwill sonradan ana akım siyonist hareketten ayrıldı, 1905’te ortaya atılan ve sonraki siyonist kongresinde tartışılıp reddedilen, “Yahudi devleti Uganda’da kurulsun” önerisini savundu).
Theodor Herzl, Yahudilerin Filistin’e toplu halde göçedebilmesi için girişimlerde bulunmak üzere 1896’dan itibaren dört defa İstanbul’a geldi, 19 Mayıs 1901’deki üçüncü seyahatinde Padişah 2. Abdülhamid’in huzuruna kabul edildi. Herzl’in yerleşim izni istediği yer Hayfa ve civarıydı. Bu istek farklı sebeplerle kabul edilmese de bireysel olarak göç edenlere çeşitli kolaylıklar sağlandı. Arap nüfusun yaklaşık 500 bin olduğu 1903’e kadar 25 bin Yahudi’nin göç ettiği Filistin’e, 1904-14 arasında 40 bin Yahudi daha yerleşti.
Siyonist kongrelerinde alınan karar gereği Filistin’den toprak alımı da sürüyordu. Topraklarını satanların çoğu Filistin’de yaşamayan ama padişah nazarındaki ayrıcalıklı konumları sayesinde bölgede büyük arazi sahibi olanlar ya da Filistin’de Osmanlı Devleti’nin üst düzey görevlisi olarak bulunup toprak edinenlerdi. Zaten sıradan Filistinli Araplar böyle büyük arazilere sahip değillerdi.
1914’te 1. Savaş patlamadan hemen önce Osmanlı hükümeti siyonistlere sağlanan bütün kolaylıkları devreden çıkarttı, toprak satışı durduruldu. Savaşın sürdüğü 31 Ekim 1917’de Birleşik Krallık Hükümeti, Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulmasına destek verme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, kararı 2 Kasım 1917’de Büyük Britanya Yahudilerinin sözcüsü durumundaki Baron Rothschild’a yazdığı mektupla duyurdu. “Balfour Bildirisi” olarak adlandırılan hükümet kararı, İsrail’in kuruluş öyküsünde Dünya Siyonist Örgütü’nün kurulmasından sonraki ikinci en önemli dönemeçti. 1 hafta içinde Filistin’de 1516’dan beri süren Osmanlı egemenliği sonra erecek, savaşın bittiği 1918’de İngiliz işgal dönemi başlayacaktı.
Tel Aviv’de toplanan Yahudi Ulusal Konseyi, İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş, millî marşları Hatikvah’yı söylüyor. 14 Mayıs 1948.
1920’de Milletler Cemiyeti, Filistin’i resmen Britanya mandasına bıraktı. İngilizler, artık 80 bin civarında Yahudi’nin yaşadığı bu topraklarda Yahudilerin de içinde olduğu bir devlet kurma hakkını sağlamakla görevlendirildi. Ancak bu yapılırken Balfour Bildirisi’nde de vurgulandığı gibi diğer toplulukların hak ve özgürlüklerine zarar verilmeyecekti. O yıllarda kurulmasından söz edilen, Araplarla Yahudilerin birlikte yaşayacakları bir devletti.
Aşırı sağcı Siyonist paramiliter örgüt Irgun üyeleri atış taliminde, yıl 1947.
Savaş yıllarında durma noktasına gelen göç 1920’lerden itibaren yeniden hızlandı. 1922-1936 yılları arasında 300 bin Yahudi daha Filistin topraklarına yerleşti. Göç hızlandıkça Arapların tepkisi arttı; anlaşmazlık düşmanlığa dönüştü. 1929’da Ağlama Duvarı anlaşmazlığı nedeniyle başlayan çatışmalarda yüzlerce Arap ve Yahudi hayatını kaybetti. Arapların çoğu Britanya askerleri tarafından, Yahudilerin çoğu Araplar tarafından öldürülmüştü.
1930’da İzzeddin el-Kassam önderliğindeki Araplar hem Britanya güçlerine hem de Yahudi sivillere yönelik silahlı eylemlere başlarken, siyonistler de kurdukları paramiliter örgütlerin eylemleriyle hem manda yönetimini hem de Arapları hedefliyordu. Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra iyice şiddetlenen antisemitizm nedeniyle Avrupa’dan ayrılmak zorunda kalan Yahudilerin bir bölümü de Filistin’e yerleşiyordu. Arapların Yahudi göçüne tepkisi 1936’daki genel grev ve üç yıla yayılan ayaklanmaya dönüştü. Bu dönemde şiddetlenen çatışmalar ve başta aşırı sağcı Irgun olmak üzere siyonist örgütlerin kullandığı ölçüsüz şiddet, sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getirecekti.
Amerikalı Yahudi tarihçi Norman G. Finkelstein, Beyond Chutzpah (2005) adlı kitabında 1920-1948 arasında siyasi yelpazedeki tüm siyonist hareketlerin sivilleri hedef aldığını yazar. 1936-39 yıllarında aşırı Sağcı siyonist paramiliter örgüt Irgun’un “dizginlenemez şekilde terör uyguladığını”, “yaşlıları, kadınları ve çocukları ayrım gözetmeden topluca öldürdüğünü” yazan Finkelstein’a göre Solcu siyonistlerin şiddete yaklaşımı Irgun’dan “daha medeni” olmakla birlikte birçok bakımdan farklı değildi.
1920’lerde iki toplumlu tek devlet kurma fikrini ortaya atan İngilizler, 1930’ların ikinci yarısından itibaren iki ayrı devlet düşüncesini savunmaya başlamışlardı. Filistin toprakları İngilizler için eskisinden daha önemli bir hale gelmişti; zira Musul ve Kerkük petrollerini Akdeniz’e taşımak için günümüzde İsrail’in önemli bir liman kenti olan Hayfa’yı stratejik bir nokta olarak seçerek 1934’te bir rafineri yapmışlardı. İki devletli çözüm olursa çatışmalar biter ve petrol yolu daha rahat güvence altına alınabilirdi. Ancak 1937’de yaptıkları iki ayrı devlet kurulması önerisine Araplar karşı çıkınca proje rafa kaldırıldı.
İki devlet fikri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uğradıkları büyük soykırım sonucu Yahudilerin kitleler halinde siyonizmi benimseyip Filistin’e göç etmesinden sonra yeniden gündeme gelecekti.
1948 savaşında İsrail ordusuna esir düşen Arap askerler.
1947’ye gelindiğinde Filistin nüfusunun 3’te 1’i Yahudilerden oluşuyordu. Toprakların ise yalnızca yüzde 6’sı Yahudilerin elindeydi. Britanya, 1920’den beri yönettiği Filistin topraklarındaki sorunu çözme işini o yıl Birleşmiş Milletler’e devretti. BM çatısı altında kurulan özel komite, bölgeyi Arap ve Yahudi devletleri arasında bölmeyi önerdi. Komitenin planı Filistin’in yüzde 56’sını Yahudi devletine, yüzde 44’ünü de Arap devletine bırakıyordu. Kudüs ise iki tarafın da başkent kuramayacakları, BM denetiminde bir bölge olacaktı. Paylaşım planı 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin kabul, 13 ülkenin ret, 10 ülkenin çekimser oylarıyla kabul edildi.
700 binden fazla Filistinli Arap 1948 savaşından sonra topraklarından kovulup mülteci durumuna düştü.
Yahudilerin kabul edip Arapların reddettiği plan hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek, barışı sağlaması düşünülen plan tam tersi etki yapacaktı. Irgun ve diğer siyonist paramiliter örgütler İngilizlere yönelik saldırıları arttırırken, “temizlik operasyonu” adını verdikleri saldırılarla Arap köylerinde de katliama giriştiler.
İngiliz kamuoyu da giderek artan asker kayıpları nedeniyle ülkelerinin Filistin’deki varlığını sorgulamaya başlamıştı. Araplarla Yahudiler arasında çıkacak büyük bir savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılıyordu.
14 Mayıs 1948’de, radikal örgütlerin aksine ılımlı görüşleriyle tanınan siyonist lider David Ben- Gurion İsrail’in bağımsızlığını ilan etti, manda dönemi sona erdi. Ertesi gün, uzun zamandır savaşa hazırlanan Arap koalisyonunu oluşturan Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ve Lübnan, İsrail’e savaş ilan etti.
Nisan 1949’daki ateşkese kadar süren savaşın sonunda İsrail, 1947 BM planında yüzde 56’sını alması öngörülen Filistin topraklarının yüzde 78’ini ele geçirdi. Gazze Şeridi Mısır’ın, Batı Şeria Ürdün’ün denetimine bırakıldı. Yaşadığı yerleri terket-mek zorunda kalan yaklaşık 700 binden fazla Filistinli, Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki mülteci kamplarında yaşamaya başladı. Bugün hala faaliyette olan ve Uluslararası Af Örgütü rakamlarına göre 5 milyondan fazla Filistinli Arap’ın yaşamak zorunda kaldığı 59 mülteci kampından 53’ü 1949-1950 döneminde açıldı. ■
1967’deki Arap-israil savaşındaki yenilginin ardından bağımsız bir güç olarak şekillenen Filistin ulusal hareketinin tarihi, Ortadoğu’nun yakın geçmişine de ışık tutar. Bu tarihin içinde, Filistin Kurtuluş Örgütü’nden (FKÖ) sonra kendi geleneği ile bir konum edinen HAMAS’ın yapısı, özellikleri ve son savaşı hazırlayan sürecin dönüm noktaları.
Amacı ne olursa olsun sivillerin, masumların katledilmesinin haklı gösterilmesi asla kabul edilemez. HAMAS’ı bu açıdan haklı olarak eleştirenler, aynı titizliği İsrail’in kuruluşundan itibaren Filistin halkına, sivillere yönelik cinayetlerini anmadıklarında inandırıcı olamayacaklardır.
Şüphesiz Filistin ulusal mücadelesi HAMAS’la başlamadı; ancak bu örgüt kendi geleneği ile bu tarihin içinde ayrı bir konum edindi ve ayırdedici özelliklerini ancak bu mücadele içinde anlamak mümkündür.
Filistin ulusal hareketine ivme kazandıran El Fetih örgütünü 1959’da Kuveyt’te sürgünde olan Yaser Arafat (sağda) ve Ebu Cihad kurmuştu.
Bizzat İsrail’in kurucularından başlayarak ve “terörist” denilerek tarihte görmezden gelinen hareketlerin, bugün oldukça makbul sayılan devletlerin oluşumunda oynadıkları rol de hatırlanabilir. Buna aynı şekilde Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) veya Nelson Mandela’nın Afrika Ulusal Kongresi (ANC) de eklenebilir. Hatta bugün medeni bir muhatap olarak gösterilen Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ), El Fetih’in de 1993 Oslo Antlaşması’na kadar “terörist” diye yaftalandığı unutulmamalıdır.
Filistin ulusal hareketi, 1967’de “6 Gün Savaşı” diye anılan Arap-İsrail savaşındaki askerî yenilginin ardından bağımsız bir güç olarak şekillenmeye başladı. Her ne kadar özellikle Nasırcı Mısır’ın inisiyatifiyle Arap Birliği devletleri 1964’te FKÖ’nün kurulmasına katkı sağlamış olsalar da, o zamana kadar Filistin meselesi Arap devletlerinin bir meselesi olarak kalmıştı. Mısır ve Ürdün nezaretinde, soylu-büyük ailelere dayanan ulusal hareketin başlangıç evresi denilebilir buna.
Aslında Filistin ulusal hareketi, 1959’da El-Fetih’in kurulmasıyla birlikte ivme kazanmıştı. Örgütü, Kuveyt’te sürgün olan Yaser Arafat, Ebu Cihad ve önde gelen şahsiyetler, 1948’deki savaş yenilgisinden sonra Arap devletlerinin Filistin sorunu karşısındaki pasif tutumlarına tepki olarak kurdular. Cezayirlilerin Fransız sömürgeciliğine karşı yürüttüğü bağımsızlık savaşının (1958-62) verdiği esinle “halk savaşı”na ağırlık veren El-Fetih, 1965’ten itibaren Ürdün ve Lübnan’ daki mülteci kamplarından İsrail askerî hedeflerine eylemler düzenledi.
1967’deki “6 Gün Savaşı”nda gelen ağır yenilgi, Arap devletlerinin itibarını yerlebir etmiş, El Fetih’in yıldızı parlamaya başlamıştı. 1968’de Karameh’teki savaştaki başarıları da örgütün itibarını artırdı. 1968-69’da El Fetih başta olmak üzere gerilla örgütleri FKÖ’nün denetimini ele geçirdiler. El Fetih lideri Arafat, artık aynı zamanda FKÖ Yürütme Kurulu Başkanı’ydı. İsrail işgali altındaki Gazze ve Batı Şeria’da faaliyet yürütmek olanaksız olduğu için, FKÖ dışarıdaki kamplarda gelişti.
1970’te Ürdün ordusu topraklarındaki Filistin kamplarında katliama girişti. Başkent Amman’da saldırılara direnen Filistin fedaileri.
Eylül 1970’te Ürdün ordusu, ABD’nin talebi üzerine topraklarındaki Filistin kamplarında katliama girişmişti. FKÖ ve El Fetih lideri Arafat da Ürdün’de yaşıyordu. Çoğunluğu sivil olmak üzere 10 binden fazla insanın öldüğü çatışmaların ardından Temmuz 1971’de Arafat ve savaşçıları Ürdün’den sınırdışı edilip Suriye’nin himayesinde Lübnan’a yerleşti.
Liderler dışarıda yaşıyordu ama artık içeride de ulusal hareket gelişmiş ve FKÖ Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak belirmişti. Ardından 1972 Münih Olimpiyatları’nda İsrailli atletlerin öldürüldüğü “Kara Eylül” komando eylemi büyük bir sarsıntıya yol açtı. FKÖ, 1975’te Lübnan’da İsrail’in desteklediği Hıristiyan Falanj’a karşı ilerici Müslümanlarla birlikte savaştı.
İsrail, 1982’de Lübnan’ı işgal etti. İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron, Sabra ve Şatilla mülteci kamplarındaki katliamların baş sorumlusuydu
Lübnan’a iyice yerleşen ve buradan İsrail’e saldırılar düzenleyip ülkenin güneyinde adeta kendi bölgesini yaratan FKÖ’nün yöneticileri, 1982’de İsrail’in Lübnan’a saldırısı sonucunda Tunus’a sürgün gitmek zorunda kaldı. Sabra ve Şatilla kamplarındaki çoğu sivil yüzlerce Filistinli de İsrail’in desteklediği Hıristiyan Falanj tarafından katledildiler.
İntifada dönemi
Filistin tarihinin yeniden yazılmaya başlandığı Aralık 1987’deki 1. İntifada, açıkça Filistin milliyetçiliğin işgal edilen topraklarda gelişmesinin bir ürünüydü. Herhangi bir organizasyona mâledilemeye-cek gerçek bir halk ayaklanmasıydı bu; yakalanan insanların hiçbiri örgüt üyesi değildi.
Silahsız kadın, genç, çocuk, işçi, köylü, esnaf Filistinliler kitlesel gösteriler ve grevler yapıp İsrail askerleriyle çatıştı. Topraklarının işgali onları “artık yeter” demeye zorlamıştı ve hareket esas olarak özerk ve yerel halk komitelerine dayanıyordu. Ancak El Fetih’in yanısıra Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Demokratik Cephe, yaptıkları baskıyla içerdeki bu özerk gelişmeyi durdurdular! Bildirileri bile Tunus’taki FKÖ yazmaya başladı.
İntifadanın sağladığı prestijle FKÖ, 1988’de Cezayir’de Filistin’in bağımsızlığını ilan etti. Arafat, devlet, grup, bireysel her tür terörizme karşı olduğunu ilan ederek uluslararası meşruiyet kazanmaya yöneldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda İsrail ve ABD dışında çoğu ülke Filistin’in bağımsızlığını tanıdı.
1987’de HAMAS’ın kurulmasında, 1. İntifada’nın kitlelerde oluşturduğu coşku ve katılımın da rolü vardı. Örgütün ilk broşürü 14 Aralık 1987’de İslâmî Direniş Hareketi imzasıyla çıkarıldı. İlk olarak laik ve Sol görüşlü Filistin hareketlerine yönelik şiddet eylemleri düzenleyerek kendilerine yer açtılar.
Aralık 1987’de başlayan 1.İntifada, herhangi bir örgüte mal edilemeyecek gerçek bir halk ayaklanmasıydı.
HAMAS’ın popülarite kazanması, 1950’lerden itibaren ABD’nin Suudi Arabistan ile birlikte Arap ilerici milliyetçiliğine ve komünizme karşı İslâmî köktenciliği desteklemesiyle başladı; ancak bu süreç, başlangıçta hesapta olmayan güzergahlardan geçerek kendi yörüngesini çizecekti. Özellikle 1970’lerde, mücadeleyi bağımsız bir şekilde başlatan akımların yıpranmasıyla beliren ideolojik boşluğu, ağırlıklı olarak yoksul halk kitleleri nezdinde yürüttükleri faaliyetlerle İhvan (Müslüman Kardeşler)-HAMAS çizgisi doldurmuştu. Ulusal ve toplumsal alandaki beklentilerin karşılıksız kalması İslâmî radikalizmi beslemiş; ABD ve Suudi Arabistan’ın şaşkınlıkla karşıladığı bir seçenek ortaya çıkmıştı.
1989’da askerî eylemlere girişen HAMAS, 1991’de de silahlı kanat İzzeddin el-Kassam Tugayları’nı kurdu. Örgüt, kuruluşundan itibaren askerî ve siyasi faaliyeti ayırmıştı. Avrupa Birliği ve ABD tarafından terör örgütü olarak kabul edilen İzzeddin el Kassam Tugayları ile siyasi kısım arasında organik bir ilişki yokmuş gibi bir izlenim vermeye hep özen gösterdiler. Son çatışmalarda da bunun örnekleri görüldü.
1993’teki Oslo Anlaşması’nın mimarlarından İsrail Başbakanı İzak Rabin, barış girişimlerinin bedelini canıyla ödedi ve 4 Kasım 1995’te İsrailli bir aşırı sağcı tarafından öldürüldü.
Oslo Antlaşması
HAMAS’ın kuruluşunu tetiklemesi dışında İsrail ve Filistin siyasetinde başka değişikliklere de yol açan 1. İntifada rüzgarı Oslo Antlaşması ile dinecekti. 1992’de İsrail’de İşçi Partisi seçimleri kazanmış ve İzak Rabin başbakan olmuştu. FKÖ ile yapılan gizli görüşmelerden sonra 1993’te Oslo Antlaşması imzalandı.
Antlaşmaya göre 5 yıl içinde statü, sınırlar, Yahudi yerleşimlerini geleceği, mültecilerin kaderi, Kudüs gibi yakıcı sorunlara bir çözüm bulunacaktı. Batı Şeria ile Gazze yönetimi Filistin Ulusal Yönetimi’ne bırakılıyordu.
Oslo Antlaşması, FKÖ’nün yozlaşmasını hızlandırdı. Filistin halkının geleneksel liderlikle bağları giderek zayıflarken, İntifada’yı gerçekleştiren halkın denetim altına alınmasını üstlenen FKÖ bürokrasisi taban kaybetmeye başladı. Oslo’yu reddedenlerin itibar kazandığı bir ortamda HAMAS, El Kaide gibi terör örgütlerinden farklı bir yol izledi; halk sınıflarının temel ihtiyaçlarını gidermenin yollarını arayan toplumsal hizmetleri de örgütlemeye başladı (IŞİD’in 5 Ocak 2018’de Filistin’deki Müslüman gruplara ve HAMAS’a savaş ilan ettiği hatırlanmalı. Daha önce, 2015’te de Suriye’deki Filistin mülteci kamplarında El Nusra ve IŞİD ile HAMAS arasında ciddi çarpışmalar yaşanmıştı).
1989’da askerî eylemlere girişen HAMAS, 1991’de örgütün silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nı kurdu.
Nasıl ki 1. İntifada HAMAS’ın sahneye çıkmasını sağladıysa, FKÖ ve İsrail arasında 1993’te imzalanan Oslo Antlaşması da yine HAMAS’ın “uzlaşmazlığının” göstergesi oldu. Oslo’da ABD başkanı Clinton’ın nezaretinde sürdürülen görüşmelerin sonucunda, İsrail ve Filistin resmî olarak birbirlerini tanımış oldular. İsrail parlamentosu FKÖ ile ilişkiyi yasaklayan kanunu iptal ederken, FKÖ de “Filistin’i kurtarmak için tek yolun silahlı mücadele” olduğu yönündeki kararını iptal ediyordu. İsrail Başbakanı İzak Rabin’in 4 Kasım 1995’te İsrailli bir Sağcı militan tarafından öldürülmesi bu süreci kesintiye uğrattı. İsrail verilen sözlere rağmen işgale, “yerleşimciler”i yerleştirmeye, yani Filistinlileri göçe zorlamaya devam ederken, HAMAS ve diğer örgütler de İsrail’e saldırdılar.
Oslo Antlaşması FKÖ’nün “müzakere” arayışlarının açmazlarını bir kez daha gözler önüne serdiği sırada, Ortadoğu’nun titiz gözlemcisi Robert Fisk şu notu düşüyordu: “Oslo Anlaşması denilen balkabağının altından bir arabaya dönüşebilmesi asla mümkün değildi; fakat bunun böyle olduğu ancak Arafat ve Ehud Barak arasındaki Camp David görüşmelerinin çöktüğü 2000 yılında anlaşılacaktı”.
Müzakereler devam ederken sağcı Likud Partisi lideri Ariel Şaron’un 2000 yılında Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yaptığı provo-katif ziyaret, yine beklenmedik bir ayaklanmaya, 2. İntifada’ya yol açtı. Ancak militarize karakteri nedeniyle bu İntifada ilkinin olumlu-halkçı dinamiklerini taşımıyordu.
2001’deki İsrail seçimlerini sürpriz bir şekilde Likud kazandı ve 1982’deki Sabra ve Şatilla katliamının sorumlusu olan savaş suçlusu Ariel Şaron başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu sonuç aynı zamanda Oslo Antlaşması’nın kağıt üzerinde kaldığının da resmiydi. Bush’un ABD başkanlığı sırasında, 2001 meydana gelen 11 Eylül saldırıları da hem bölgedeki siyasal ortamı hem de aslında dünyadaki neredeyse bütün dengeleri kökünden değiştirecekti.
Bu gelişmelere, HAMAS’ın intihar saldırıları eşlik etti. Buna karşılık İsrail ordusu işgali genişletirken 2004’te Gazze Şeridi’nde askerî operasyonlara girişti. Ancak yine aynı yıl Arafat’ın ölmesi, yeni Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas’la Şaron arasındaki görüşmeler ve HAMAS’ın ateşkesi ile olaylar durulur gibi oldu.
İsrail-Filistin barış müzakerelerinin sürdüğü Eylül 2000’de Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yaptığı provokatif ziyaretle 2.İntifada’nın başlamasına sebep olan sağcı Likud Partisi lideri Ariel Şaron, altı ay sonra İsrail Başbakanı oldu.
2004’te ise HAMAS lideri Ahmed Yasin’in İsrail ordusu tarafından öldürülmesinden sonra, halefi Abdülaziz el-Rantisi de öldürüldü. Örgütün geleneksel liderliğinin yokedilmesi, tam da hareketin siyasal hayata daha fazla ağırlık verdiği bir döneme denk gelmişti. 2005’te İsrail, Filistin yönetimi ile müzakere etmeden tek taraflı olarak Gazze’den çekildi; ancak tüm denetimi elinde tuttu. Abluka altındaki bölgede su ve elektrik hizmetleriyle gıda giriş-çıkışını İsrail denetliyordu
2005 Filistin belediye seçimlerinde HAMAS temsilcileri El Fetih karşısında güçlü bir muhalefet olarak belirdi. HAMAS suikastlarını sürdürürken, siyasal hayatta önemli bir kavşak olacak olan 2006 seçimlerini hedefliyordu. Mahmud Abbas seçimlere gidilirken “HAMAS’tan komünistlere biz tüm Filistinliler 1967 sınırlarında bir Filistin devleti istiyoruz” diyordu. HAMAS lideri Halid Meşal ise 2006’da İsrail ile ilişkilerini şöyle tanımlıyordu: “Bugün 1967 sınırları içerisinde bir Filistin devleti kurmayı kabul ediyoruz; ancak bu hiçbir şekilde İsrail’i tanıdığımız anlamına gelmez. İsrail’in statüsünü tanımdan, onlarla uzun vadeli bir ateşkes yapmaya hazırız”.
2006 Filistin parlamento seçimlerini HAMAS kazandı. El Fetih yüzde 43.8 oy oranıyla 46 milletvekilliği alırken, HAMAS 48.3 oy oranı ile 74 milletvekilliği kazandı ve El Fetih’in geleneksel çoğunluğuna son verdi. El Fetih’in düşüşünde yöneticilerin nepotizmi ve yolsuzluğa bulaşmış olmaları ile kamu hizmetlerindeki aksamalar önemli bir rol oynadı.
HAMAS’ın seçim zaferi, o güne kadar yürütmüş olduğu askerî eylemlerden ziyade siyasal ve toplumsal alanda yürüttükleri faaliyetlerin bir ürünüydü. Bir başka önemli etmen, liderlerinin diğerleri gibi yolsuzluğa bulaşmamasıydı. Mahmud Abbas, HAMAS’ı yeni yönetimi kurmaya davet etse de, uluslararası ilişkiler açısından paradoksal bir durum ortaya çıkıyordu: İsrail’i tanımayan bir yönetim nasıl müzakere edecekti? HAMAS’ın müzakere masasına oturması, İsrail’e göre ancak terörizmi terketmesi ve İsrail’i tanıması şartıyla mümkündü. ABD de ancak askerî hedeflerinden vazgeçmesi ve İsrail’in varlığını kabul etmesi halinde HAMAS ile görüşeceğini bildirdi.
HAMAS taraftarları Batı Şeria’daki Nablus kentinde 29 Ocak 2006’daki seçim zaferini kutluyor.
El Fetih ve HAMAS bir süre sonra anlaşıp bir ulusal birlik hükümeti kurdu. Başbakanlık koltuğuna HAMAS’tan İsmail Haniye oturacaktı. Ancak iki örgüt arasındaki gerilim devam etti ve 2007’de yaklaşık 600 kişinin ölümüyle sonuçlanan çatışmalar sonucunda HAMAS, El Fetih’i Gazze’den atarak tüm bölgenin denetimini ele geçirdi. Haziran 2007’de Filistin Yönetim Başkanı Mahmud Abbas, İsmail Haniye’yi başbakanlık görevinden alarak yerine Selam Fayyad’ı atadı. Ancak yalnızca Batı Şeria’yı denetiminde bulunduran bu hükümeti HAMAS tanımadı. Böylece Filistin toprakları fiilen ikiye bölünüyordu.
2011’de iki örgüt seçimler için masaya oturdu ve Mayıs ayında Kahire’de “seçimleri hazırlamak üzere bağımsız bir geçici hükümet kurulmasını” öngören bir protokol imzaladılar. Ancak HAMAS, Mahmud Abbas’ın başbakan atamasına karşı çıkıyordu. Şubat 2012’de Abbas’ın başbakanlık görevini de kendisinin üstlenmesi önerisini Şam’da sürgünde olan HAMAS’ın siyasi lideri Halid Meşal kabul ettiyse de Gazze’deki yöneticiler kabul etmediler. Onlara göre bu, silahlı mücadeleye karşı barışçı direnişin kabulü anlamına geliyordu.
Nisan 2014’te, El Fetih ve HAMAS bir ulusal birlik hükümeti kurma niyetlerini açıkladıktan 2 ay sonra bunu nihayet gerçekleştirdiler. ABD, HAMAS’ı hâlâ bir “terör örgütü” olarak nitelese de bu yakınlaşmaya karşı çıkmadı. İsrail Başbakanı Netanyahu ise uluslararası toplumu bu hükümeti tanımamaya davet etti. Tam bu sıralarda 3 vatandaşının kaçırılmasından HAMAS’ı sorumlu tutan İsrail’in saldırılarında 1.465’i sivil olmak üzere 2.252 Filistinli öldürüldü!
HAMAS’ın kurucu lideri Ahmed Yasin (sağda) 22 Mart 2004’te, sağ kolu ve halefi Abdülaziz el-Rantisi de bir ay sonra İsrail ordusu tarafından öldürüldü.
Mayıs 2017’de İsmail Haniye, Halid Meşal’in yerine HAMAS’ın başına geçti. Ekim’de HAMAS ve El Fetih “Siyonizme karşı birlikte çalışmak” üzere bir anlaşma yaptılar; ancak bu anlaşma da yürürlüğe girmedi. Gazze’de Mart 2019’da toplumsal huzursuzluk sokaklara taştı ve HA-MAS’ın güvenlik güçleri barışçıl gösterileri şiddet uygulayarak dağıttı.
31 Temmuz 2021’de yapılması gereken Filistin devlet başkanlığı seçimi belirsiz bir tarihe ertelendi. Bugün anlaşılıyor ki HAMAS, bu tarihten itibaren 1973 Arap-İsrail savaşının 50. yıldönümüne, yani 7 Ekim 2023 saldırılarına hazırlanmış. ■
1928’de Mısır’da kurulan İhvan hareketi (Müslüman Kardeşler), 1936-39 arasındaki Filistin sivil ayaklanmasını açıkça destekledi. İsrail’in kurulduğu 1948’de ise günümüzdeki anlamıyla “siyasal İslâmcı” bir hareket yahut örgütten sözedilemezdi. Milliyetçi ve Solcu akımların zayıfladığı 1970’lerin sonundan itibaren bu yapılar yeniden güç kazandı.
Son çatışmalardan önce Gazze’ye gidenler, “açık hava hapishanesi” benzetmesinin ne kadar doğru olduğunu net bir şekilde görebiliyordu. Tamamen kuşatılmış bu bölgede, ekonomik kriz ve işsizliğin yarattığı yokluk ve yoksulluk manzaraları arasında birçok ihtiyaçtan mahrum bir yaşam vardı. Gazze’de halk, hiç bitmeyen bir askerî atmosferin, olağanüstü hâl koşullarının ve bölgeyi yöneten HAMAS’ın oluşturduğu polis devletinin baskısı altında yaşıyordu. Bu koşullar HAMAS ve İslamî Cihad gibi örgütlerin de işine geliyor, insanları militarize ve mobilize etmek kolaylaşıyordu.
Peki 1950’li ve 1960’lı yıllarda Sol’un güçlü olduğu Gazze’de HAMAS nasıl egemen duruma geldi? Bunu daha iyi anlayabilmek için HAMAS’ın nasıl ortaya çıktığını bilmek gerekiyor.
Filistin kentlerindekiilk İhvan örgütlenmesi, hareketin kurucu lideri Hasan el-Benna’nın 1930’lardaki Filistin ziyareti sonrasında başladı.
İsrail’in kurulduğu 1948’de, günümüzdeki anlamıyla belirgin “siyasal İslâmcı” bir hareketten sözedilemezdi. O tarihten önce, Filistin Müslüman hareketi, ulusal ve anti-sömürgeci yanı çok güçlü bir Arap-İslâm sentezinden ibaretti. İslâm ve cihat söylemi, kitleleri seferber etmenin bir aracı olarak kullanılıyordu. Ancak hedef, Müslüman ve Hıristiyanların da içinde yer alacağı bağımsız bir ulus-devlet oluşturmaktı.
1928’de Mısır’da kurulan İhvan hareketinin (Müslüman Kardeşler) Filistinli Müslüman önderler ya da siyasilerle yakın ilişkisi vardı. Mısırlı İhvan önderi Hasan el-Benna’nın kardeşi Abdurrahman, 1935’te Filistin’e giderek Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni ile İslâm dünyasının meselelerini görüşmüştü. İhvan bu tarihten sonra, Filistin meselesine özel bir önem verdiğini ilan etti. 1936-39 arasındaki Filistin sivil ayaklanmasını (özellikle büyük grevleri) açıkça destekledi. Aynı yıllarda İhvan’ın lideri Hasan el-Benna da Filistin’i ziyaret etti; İhvan’ın çekirdek örgütleri bu dönemde oluşturuldu.
2. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1948’de İsrail devleti kurulup savaş patladığında, dört koldan gönderilen Arap ordularının arasında milis kuvvetlerine benzeyen İhvan mensupları da vardı. Bu askerî birimler, aynı zamanda hareketin örgütsel çekirdeğini oluşturan ve Mısır Kralı’nı devirmeyi hedefleyen bir yapı durumundaydı. Ancak 1949’da Kral’ın darbesini yiyen İhvan, yeraltına çekildi; Mısır’la idari ve ekonomik bağları bulunan Filistin’in Gazze bölgesinde gizli/açık örgütlenmeye gitti. İlk defa “geleneksel yerel rehberlik”ten çıkıp siyaset sahnesine atıldı.
Gazze bölgesinde aşiret ve kabile ilişkileri güçlüydü. 1948’de İhvan’ın İsrail’e karşı savaşa katılması, yerli halk üzerinde olumlu etki bırakmıştı. Bu nedenle, örgüt burada kolayca kök saldı. 1949-55 arasında Gazze’de İsrail’e karşı verilen mücadelede Arap milliyetçilerinin yanısıra İslâmcı akım da filizlenmeye başladı.
Cemal Abdülnasır, 1948’de İsrail’e karşı savaşan Mısır ordusunun subaylarındandı. O günlerde İhvan mensuplarıyla cephe arkadaşlığı vardı. Mısır Kralı Faruk’u devirmek için İhvancılarla güçbirliği bile yapmıştı. Bundan dolayı, 1952’de askerî darbeye, İhvancılar kendileri yapmış kadar sevindiler. Abdülnasır’ın da içinde bulunduğu ihtilalci subaylar, komünistler ve diğer siyasi güçlerin önünü kesmek için, Gazze’de İhvan’ın faaliyetlerini teşvik edip kollamışlardı. Aynı amaçla Mısır’dan gönderilen din alimleri de Gazze’deki dinsel faaliyetlerin yayılmasına hizmet ettiler.
İngiliz manda yönetimine karşı 1936’da başlayıp üç yıl süren Filistin ayaklanması sırasında Yafa kentinde sivillere müdahale eden İngiliz askerleri.
İhvan 1954’te iktidar çatışmasına girdiği Abdülnasır’a darbe yapmaya kalkınca Mısır’da yasaklandı. O tarihten sonra, Gazze’de Tevhid Cemiyeti adıyla hem legal dernek konumu kazandı hem de yeraltı etkinlikleri için zemin oluşturdu.
1950’lerde dünyada ulusal kurtuluşçu ve sosyalist hareketler yükseliyordu. Ortadoğu’da en hızlı gelişen akım Arap milliyetçiliği (Nasırcılık, Baasçılık) idi. Bu gelişmeler, Mısır’da yasaklanınca epey güç kaybeden İhvan’a bir darbe daha vurdu; Müslüman hareketin Gazze bölgesindeki gelişmesi geriledi. İhvan’la organik bağları olan Ebu İyyad, Ebu Cihad gibi birçok Filistinli genç önder, 1959’da milliyetçi-yurtsever El Fetih hareketinin kuruluşunda yer aldı. Artık İhvan’ın Gazze’de eski gücü kalmamıştı.
El Fetih zaman içinde büyük mesafe alırken, İhvan da giderek kabuğuna çekildi. 1954-1970 arasında Abdülnasır’ın bu hareketle amansız mücadelesi sonucunda, hemen tüm faaliyetlerini durdurmuş, uzun sürecek bir kış uykusuna yatmıştı.
Mısır’da 1952 darbesini yapan subayların başında General Muhammed Necib (halkı selamlayan) vardı ama asıl lider hemen sağındaki Albay Cemal Abdülnasır’dı. Sonrasında ülke yönetimini ele alan Abdülnasır, İhvan örgütüne karşı amansız bir mücadeleye girişti.
1967’deki “6 Gün Savaşı”nda yaşanan büyük bozgun, Arap-İslâm dünyasında “El Nekbe” (Felaket) olarak nitelendirilmişti. 1948’teki savaştan sonra Ürdün’ün denetimine bırakılan Batı Şeria ve Mısır’ın denetimine bırakılan Gazze Şeridi’nde onlarca yıl sürecek İsrail işgali başlıyordu. 1967 bozgunu, Filistin toplumunun dine daha fazla yönelmesine yolaçtı ve İslâmcı hareketlere gerekli zemini oluşturdu.
“İslâmi uyanış”ı tetikleyen en önemli etkenlerden birisi ise El Fetih gibi gerilla gruplarının yönettiği Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) 1975’te başlayan Lübnan içsavaşına gereğinden fazla bulaşarak yıpranmasıydı. 1982’de Beyrut’un İsrail ordusunca kuşatılıp FKÖ’nün Tunus’a sürülmesi; aynı dönemde Lübnan’daki Filistin örgütleri arasındaki kanlı çatışmaların çok sayıda ölümle sonuçlanması; Arap milliyetçisi ve sosyalist hareketleri gözden düşürdü.
1979 İran İslâm Devrimi de Lübnan-Suriye hattı üzerinden Filistin’i etkiledi. Başta Arafat olmak üzere FKÖ yönetimi, neredeyse İran’a bir kurtarıcı gibi sarılıp İslâmcı görüşlerin kendi saflarında yayılmasını teşvik etti.
İsrail işgali altındaki Filistinliler, toprakları elinden alınan köylüler, İsrail’in sömürü yükü altında ezilen kent esnafı ile içler acısı bir durumda olan göçmen kamplarındaki Filistinli kitleler FKÖ’den umudu kesiyor; dine yöneliyordu. Bu dönemde cami ve mescit faaliyetleri, Kur’an okuma merkezleri, medreseler ve dinî cemaatler çoğaldı. İşgal altındaki Batı Şeria topraklarındaki cami ve mescitlerin sayısı 1967-87 arasında 400’den 750’ye, Gazze Şeridi’nde ise 200’den 600’e yükseldi. Kudüs, Halil, Gazze ve Beytüllahim kentlerinde İslâmi üniversiteler kuruldu.
Mısır’da Nasır yönetiminin 1954’te yasaklayıp feshettiği İhvan’ın Hasan el-Benna’dan sonra lideri olan Hasan el-Hudeybi mahkeme salonunda.
İsrail’in Arap milliyetçiliğine ilişkin tüm yayınları yasakladığı bir dönemde, İslâm dini ve tarihine ilişkin kitaplara kolaylıklar gösterildi; özelllikle cemaat yapılarına göz yumuldu. Benzer kolaylıklar 1970’lerde İsrail hapishanelerinde yaşayan, çoğunlukla Filistin direnişinden umudunu keserek “İslâm dinini yaşayarak huzur bulmak” isteyen Filistin fedailerine de sunuldu. Bu mahkumlar, cezaevi yönetimine karşı insani talepler için verilen mücadeleye sırt çevirdiler; Filistin halkına karşı işlenen çeşitli katliamları protesto amacıyla yapılan eylemlere karşı da benzer bir tutum aldılar; bu arada kendi hesaplarına örgütlenmeye başladılar; örgütlendikçe cezaevi yönetimiyle yakınlaştılar; hatta İsrail’in hapishanelerdeki küçük çaplı üretim faaliyetlerine katıldılar (Filistinliler açısından bunlara katılmak onur kırıcı bir davranıştı). Buna karşılık hapishane yönetiminden mescit, dinî günleri kutlama, daha çok dinî kitap okuma taleplerinde bulundular. Filistin direnişini kırmak için fırsatı kaçırmayan İsrail yönetimi, diğer Filistinli tutsaklara tanımadığı olanakları bu kişilere tanıdı (Bu gözlemler, bu satırların yazarının İsrail cezaevlerinde tutsak olduğu dönemde bizzat tanıklık ettiği somut olgulardır).
Kısacası Müslüman hareket 1970’lerin ortalarında uzun kış uykusundan uyandı. 1970-80 arasında Filistinli İslâmcılar, İslâmi Tebliğ ve Davet Cemaati, Müslüman Eller, Tekfir ve Hicret, İslâmi Cihad adıyla çeşitli grupda örgütlenmişlerdi. İhvan’a bağlı bazı gençler de “Siyonist düşmana karşı askerî eylemlerde bulunmak” için kendi önderliklerini ikna etme çabasına girdi. Ancak gelenekçi İhvan önderliği, “uygun bir fırsat ortaya çıkıncaya kadar askerî eylem yapılmayacağını” vurguladı.
İslâmcı akımların güç kazanmaya başladığı 1970’lerin sonunda Filistin kentlerinde açılan İslâm üniversitelerinden biri de Gazze İslâm Üniversitesi’ydi. 1978’de açılan okul, son İsrail saldırılarında kullanılamaz hâle geldi.
El Fetih fedaileri Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta. Yıl 1979.
Filistin’deki İhvan, iki kanattan oluşuyordu. Batı Şeria’dakiler, Ürdün İhvanı’yla daha içli-dışlıydı; oysa Gazze’dekiler Mısır’daki İhvan’dan uzaktı ve daha özerk bir tutum içindelerdi. 1980’lerde bu iki kanada bir üçüncüsü eklendi: Kuveyt’teki mülteci Filistinliler arasında, önemli bir İhvancı kadro yetişmişti. Kuveyt Üniversitesi’ndeki İslâmi Birlik çevresinde kümelenen bu kanat, 15 kadar farklı siyasi örgütü çatısı altında barındıran FKÖ içinde kendilerine yer olmadığını savunuyordu. Tek çare, Filistin için İslâmi bir çözüm oluşturmaktı. Kuveyt’ten sonra işgal altındaki Filistin okullarında da bu gruplar devreye girdi. FKÖ destekli ulusalcı, demokrat ve sosyalist derneklere karşı İslâmcı alternatifler oluşturdular yahut mevcutların içine sızıp yönetimleri ele geçirdiler. FKÖ yanlısı öğrencilerle bunlar arasındaki rekabet, husumet, kavga ve çatışmalar artık sıradanlaşmıştı.
Filistin’de yaşayan İhvancılar, dışarıdaki fikir ve örgüt arkadaşları tarafından da destekleniyordu. Özellikle petrol zengini Körfez ülkelerinden toplanan bağışlar büyük meblağlara ulaşıyordu.
1980’lerden itibaren İhvan hareketi içinde silahlı mücadele yanlısı bir akım belirmeye başladı. Kuveyt ve Ürdün’de uç veren bu akım, yönetim kademelerindeki İhvan ileri gelenleriyle gizli bir toplantı yaptı. Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve işgal altında yaşayan Filistin uyruklu üyelerin katıldıkları toplantıdan şu karar çıktı: “Filistin’de cihat stratejisi İslâmi bir seçenek olarak benimsenip uygulanacak. Bu kadrolar, askerî eğitimden geçirilecek. Mücadele için gerekli silah ve mühimmat sağlanacak” Konferansa Filistin’den katılanlar, Ürdün’de hızlandırılmış askerî eğitim aldılar.
FKÖ lideri Yaser Arafat, 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgalinde Irak lideri Saddam Hüseyin’e karşı açık tutum almamıştı. Buna tepki gösteren zengin Körfez ülkeleri, o tarihten sonra HAMAS’a daha çok destek vermeye başladı.
İleride HAMAS’ın kurucu lideri olacak Ahmed Yasin, Gazze’de yaşayan İhvan liderlerinden biri olarak 1970’lerin sonunda şunu öngörüyordu: Yeni kuşak, FKÖ’nün çaresiz tutumundan usanmış; İran İslâm Devrimi ile Müslüman hareketlerin Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı direnişinden büyük ölçüde etkilenmişti. Bunun üzerine dışarıdaki destekçilerinden de gerekli icazeti alan Ahmed Yasin, 1982’de Gazze’de İhvancıların ilk silahlı birimini kurdu. Ancak 1984’te İsrail güçleri bu silahlı birimi çökertti; Ahmed Yasin ve arkadaşları tutuklandı.
Ahmed Yasin’in kurduğu silahlı birim çökertilmişti ama, bu durum FKÖ’ye karşı alternatif arayan ve pasifist Ürdünlü İhvancılara tepkili olan Filistinli öğrencileri çok etkilemişti. İlk girişim başarılı olmamıştı belki ama, artık silahlı ve İslâmcı bir hareket oluşturmak hayal değildi. Ahmed Yasin 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezaevindeki birinci yılında, esir değiş-tokuşu sonucu 1.000 tutsakla birlikte serbest bırakıldı.
1986’da El Fetih’ten ayrılanlarla İhvan’dan kopanlar, İslâmi Cihad Alayları adıyla bir örgüt kurdular. Örgüt, aynı yıl Kudüs’te hassas bir bölgede çok sayıda İsrail askerinin ölümüne yolaçan bir eylem yaparak adını duyurdu. Bu eylem çok sayıda Filistinli gencin bu akıma yönelmesine neden oldu. 1987’de başlayan 1. İntifada, yoksulluk ve işgalin yarattığı ulusal kin ve öfkeyi kitlesel bir harekete dönüştürdü. İşte böyle bir ortamda HAMAS’ın kurulmasına karar verildi.
HAMAS militanları, 2007’de milliyetçi El Fetih örgütünün çok sayıda üyesini öldürüp tutukladıktan sonra Gazze’nin yönetimini ele geçirdi.
HAMAS kurulunca İhvan’da şu konu tartışılmaya başlandı: Örgüt, içinden çıktığı İhvan’a bağlı olarak mı çalışacaktı, yoksa kitleselleştikçe bağımsızlığını kazanacak bir yapı mı olacaktı? Birinci görüş, örgütün askerî bir kanat olarak İhvan’a bağlı olmasından yanaydı; ikinci görüş ise, İhvan’dan bağımsız, kitlesel ve herkese açık olmasını savunuyordu. Hararetli tartışmalar sonucu, çoğunlukta olan birinci görüş kazandı; içtüzükte “HAMAS’ın İhvan’ın kanatlarından biri olduğu” yazıldı. Ancak bu durum uzun sürmeyecek, HAMAS giderek bağımsız bir örgüt gibi hareket etmeye başlayacaktı.
HAMAS, sadece örgütsel bakımdan İhvan’dan ayrılmadı. Siyasetler ve zihniyetler açısından da giderek daha radikal tutumlar aldı. Sözgelimi, Mısır ve Ürdün’deki İhvan, parlamentoya girmeyi bir amaç olarak bellerken; HAMAS, Filistin Ulusal Meclisi’ne girmeyi reddetti. Suriye ve Libya, İhvan’ın pek sevmediği ülkelerken, HAMAS bu ülkelerle işbirliğini onaylıyordu.
1990’da başlayan Körfez Savaşı sırasında İhvan, Batı’ya karşı Irak lideri Saddam Hüseyin’i kerhen desteklerken, HAMAS tercihini Irak ordusunun bir bölümünü işgal ettiği Kuveyt ile bu ülkeyi destekleyen Suudi Arabistan’dan yana kullanmıştı. Bunun meyvelerini toplayacaklardı; zira FKÖ lideri Arafat, Saddam Hüseyin’e karşı açık bir tutum almayınca Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın gazabını üzerine çekmişti. Bu iki zengin ülke, savaştan sonra FKÖ’ye nispet yaparcasına HAMAS’ı destekleyecekti. 1980’ler boyunca FKÖ ve Arafat’a tam destek veren İran da 1990’lardan itibaren radikal tutumlar alan HAMAS’ı destekledi.
12 Ocak 2017’de Gazze’deki Jabalia mülteci kampındaki elektrik krizini protesto eden göstericilerden biri, “Elektrik istiyoruz” yazan bir döviz tutuyor. O gün HAMAS güvenlik güçleri gösteriye katılan çok sayıda kişiyi gözaltına almıştı.
HAMAS’a verilen destek demişken, İhvan çizgisinin gelişmesine İsrail’in göz yummasından da sözetmek gerekir. Siyasal İslâmcıların güçlenip, ulusal kurtuluşçu Filistin hareketine alternatif yaratması, o dönemde baş düşman olarak FKÖ ve Arafat’ı gören İsrail’in işine geliyordu. İsrail, zengin Körfez ülkelerinden siyasal İslâmcılara gönderilen bağışlara göz yumdu. Oysa aynı İsrail, Filistin direnişinin altyapısını yoketmek amacıyla Filistin’e girip çıkan parayı çok yakından takip ediyordu. 1980’lerde işgal altındaki Gazze’de İsrail’in din işlerinden sorumlu devlet görevlisi olan Avner Cohen, 2009’da The Wall Street Journal’a “Üzülerek söyleyeyim ki HAMAS’ı biz yarattık” açıklamasını yapmıştı. Cohen sıradan bir görevli değildi; İhvan hareketinin önünü açma önerisini getirenlerden biriydi.
1980’lerde Gazze valisi olan Tuğgeneral İzak Segev de FKÖ’ye karşı siyasal İslâmcılara güç kazandırmak için İsrail hükümetinin verdiği bütçeyle Gazze’de çok sayıda cami yaptırdıklarını açıklamıştı. Gazze’deki işgal yönetimi ayrıca siyasal İslâmcıların sosyal yardım ve hayır kuruluşları açmasına, sağlık ocakları ve klinikler inşa etmesine de göz yummuştu. İsrail’in böl-yönet politikasının sonucu olan bu uygulamalar sayesinde İhvan-HAMAS çizgisi Gazze’de iyice kök saldı.
Arafat ve din silahı
Şahsına ve örgütüne karşı ciddi bir rakibin ortaya çıkmasını içine sindiremeyen Arafat, bir taraftan HAMAS ve benzeri hareketleri “İsrail imalatı” olmakla suçladı; diğer taraftan ise bu örgütlerin kullandıkları dinî söylemlere daha sıkı sarıldı. Önceleri laik, devrimci, sosyalist çizgide konuşmalar yapan Arafat, artık Filistin mücadelesinin “cihat” olduğunu savunuyordu. Konuşmalarını ayet ve hadislerle süslüyor, besmeleyle açıyordu.
2009’da “Üzülerek söylemeliyim ki HAMAS’ı biz yarattık” açıklaması yapan Avner Cohen, 1980’lerde işgal altındaki Gazze’de İsrail’in din işlerinden sorumlu devlet görevlisiydi.
Arafat’ın din eksenli rekabeti, esas olarak İslâmcılara yaradı. Münir Şefik, Ebu Hasan ve Ebu Hamdi gibi kanat temsilcileri, yandaşlarıyla birlikte El Fetih’ten ayrıldılar. HAMAS ilk dönemlerinde, başta El Fetih olmak üzere ulusalcı ve sosyalist Filistinli gruplarla rekabete girdi; iç çatışmalarda çok sayıda masum insan öldü. Örgüt büyüdükçe, FKÖ bileşenleri güç kaybediyordu.
Filistin-İsrail barışı çabalarında önemli bir yer tutan 1993 Oslo Antlaşması’na İsrailli aşırı sağcılar gibi HAMAS da sert tepki gösterdi. “Filistin’in kurtuluşunun görüşmeler yoluyla değil, silahlı mücadeleyle gerçekleşeceğini” ilan eden örgüt, “gerekirse 10, 20, 30 yıl sürecek bir yıpratma savaşı stratejisiyle İsrail’e bu topraklarda rahat yüzü göstermeyeceğiz” diyordu. Oslo Antlaşması gereği Batı Şeria ve Gazze, Filistin yönetimine bırakılıyordu.
1967’de başlayan işgal döneminde Gazze’nin çevresini kuşatan çok sayıda Yahudi yerleşimi kurulmuştu. İsrail askerleri geri çekilirken Gazze halkına bir şey bırakmamak adına bu bölgede ne varsa yakıp-yıktılar. HAMAS intihar saldırıları ve şiddet eylemleriyle büyürken, İsrail ortaya çıkmasına göz yumduğu örgütle sert bir mücadeleye girişti.
El Fetih ve HAMAS arasındaki mücadele, Batı Şeria’da El Fetih’in, Gazze’de HAMAS’ın egemen olmasıyla sonuçlandı. HAMAS 2007’de Gazze’deki El Fetih yetkililerini katletti, tutukladı veya sürdü. Vurucu timler aracılığıyla rakipleri üzerinde terör estirdi. Filistin yönetiminin yasalarını hiçe sayarak kendi din anlayışına uygun kurallar koydu. O zamandan beri Gazze halkı İsrail devletinin faşizan uygulamalarıyla, HAMAS’ın kurduğu baskıcı yapı arasında eziliyor.
İNSAN AYNI, YAPI FARKLI
İki farklı dünya: Gazze ve Batı Şeria
Acaba HAMAS neden Batı Şeria’da Gazze’deki gibi güçlü değil? Genel olarak İslâmcı hareketin özel olarak HAMAS’ın Gazze’de güçlü olmasının, tarihsel sebepler dışında bölgedeki yaşam koşullarıyla da ilgisi var. Sadece 1948- 1967 arasında nüfusu 5 katına çıkan Gazze’ye, bu tarihten sonra da topraklarından sürgün edilen Filistinlilerin göçü kesintisiz olarak sürdü. Bugün gelinen noktada, Gazze dünyada metrekare başına en çok kişinin yaşadığı yerlerin başında geliyor ve bunun getirdiği yakıcı ekonomik ve sosyal sorunlar cihatçı örgütlerin aradığı zemini yaratıyor.
Gazze Şeridi’nde kurulu çok sayıda mülteci kampında 1948’den beri topraklarından sürülen Filistinliler yaşıyor. 2022’de çekilen fotoğraftaki El Burj mülteci kampı bunların en eskilerinden biriydi ve son İsrail saldırılarında yerle bir oldu.
Gazze ile Batı Şeria arasındaki önemli bir fark da nüfus yapılarının farklı olması. Batı Şeria’da hatırı sayılır bir Hıristiyan nüfus yaşıyor. Ayrıca, zamanında Kudüs’te kurulan onlarca misyoner okulu ve kolej sayesinde bölge halkının eğitim seviyesi Gazze halkıyla karşılaştırılamayacak kadar yüksek. Bu okullarda yetişen birçok kişi Batı ülkeleriyle yakın ilişki içindeydi ve laik bir düşünce yapısını benimsiyordu. Bölge insanı 1950’lerde yükselen Arap milliyetçiliği ve sosyalizm akımından çok etkilendi; bu hareketler de bu bölgede kök saldı. Hem toplumsal doku bakımından hem de diğer Filistin hareketlerinin gücü açısından Gazze’den çok farklı bir durumda bulunan Batı Şeria’da HAMAS’ın güç kazanması pek mümkün değildi.