Etiket: lorca

  • General Franco’nun bitmeyen intikamı

    1939’da yıktığı 2. İspanya Cumhuriyeti’ni ölene dek cezalandıran General Franco, İspanya’yı 1948’e kadar sıkıyönetimle idare etti. Cumhuriyet’in reformları yok edildiği gibi, cumhuriyetçilere de kefaret ödemesi gereken günahkârlar gözüyle bakıldı. 10 binlerce muhalif idam edildi, 100 bin siyasi tutuklu yıllarca hapishanelerde kaldı.

    On yıl önce, Başbakan José Luis Zapate­ro’nun büyükbabası, İspanya’da güncel tartışmala­rın en canlı konusuydu. Juan Rodríguez Lozano adındaki bu yüzbaşı, 18 Ağustos 1936’da, darbeci ve ayaklanmacı asker­lerin safına geçmeyi reddede­rek Cumhuriyet’e sadık kaldığı için Léon yakınlarında kurşu­na dizilmişti. Yıllar sonra do­ğan torunu 2004’te başbakan olduğunda, içsavaş kurbanı dedesi birden bütün ülke tara­fından tanınır hale geldi. Çün­kü Zapatero, büyükbabasının idam edilmeden önce ailesine gönderdiği son mektubun, po­litikaya girmesinde en önemli etken olduğunu açıklamıştı.

    Başbakanın girişimiyle 2007’de “Tarihî Hafıza Yasası” kabul edildi; bununla Fran­co dönemininin son hatıraları (heykeller ve diğer semboller) siliniyor, iç savaşta ölenlerin ailelerine verilen tazminat­lar artırılıyor, toplu mezarla­rın kazılması ve ölülerin kim­lik tespitine devletin yardımı öngörülüyor, 1939’da sürgüne gidenlerin ve Uluslararası Tu­gaylarda Cumhuriyet için sa­vaşmış yabancıların çocuk ve torunlarına İspanya vatandaş­lığı veriliyordu.

    Bu noktada başbakanın büyükbabasının hatırası, suç­lamaların hedefi haline geldi. İki gazetecinin yazdığı, cum­huriyetçi yüzbaşının aslında Mason olduğu iddialarının yer aldığı kitap için yapılan tanı­tıma, şimdiki başbakan Ma­riano Rajoy bile katıldı (sağcı Halk Partisi’nin lideri olması­na rağmen Rajoy’un büyükba­bası da Cumhuriyet dönemin­de Galicia eyaletinin özerklik yasasını hazırlamış, Franco döneminde üniversiteden atıl­mış bir hukuk profesörüydü).

    Elveda İspanya İçsavaşın Franco ve faşistler tarafından kazanılmasından sonra Fransa’ya kaçmak zorunda kalanlar, çoğunlukla dul kalmış annelerdi.

    Kurşuna dizilen yüzbaşı­nın Mason olduğu veya olma­dığı iddiasının bu kadar cid­diye alınması, İspanya yakın tarihini bilmeyen bir insana saçma gelebilir. İkinci Cum­huriyet’in bir “Yahudi-Ma­son-Bolşevik komplosu” ol­duğu iddiasının yıllarca tek­rarlandığı, Franco iktidara geldikten sonra 10 bin kişi­nin Masonluk iddiasıyla idam edildiği göz önüne alındığın­da, Yüzbaşı Lozano tartışması daha iyi anlaşılabilir. Yüzbaşı­ya karşı başka suçlamalar da ortaya atıldı: Bir iddiaya göre görevli olduğu bölgede Falan­jistleri öldürmüştü, bir başka iddiaya göre kendisinden daha solcu maden işçilerini kurşu­na dizdirmişti veya ordu için­de iki taraflı bir ajandı.

    Bu iddiaların doğru olup olmaması önemli değil. İlginç olan, içsavaş bittikten yak­laşık 70 yıl sonra yapılan bu tartışmalarda, savaş ve sonra­sının bütün ideolojik kavga­larının, ülkeyi boydan boya birkaç kere bölen yarılmala­rın, kapanmayan yaraların su yüzüne çıkmasıdır.

    Gerçek şu ki, içsavaş bo­yunca ele geçirdiği topraklar­da bir terör politikası izleyen Franco, bu politikayı zaferi ka­zandıktan sonra da bırakmadı. Nisan 1939’da ülkenin tamamı kendi yönetimine girdiğinde, savaşı bu defa askerî mah­kemelerde, hapishanelerde, toplama kamplarında, amele taburlarında, hatta Fransa’ya sürgüne gidenlerin peşine dü­şerek devam ettirdi. Temmuz 1936’da ilan ettiği sıkıyöneti­mi ancak 1948’de kaldırdı.

    Kanlı bir içsavaştan son­ra, zaferi kazananın artık bir barışma politikasını benimse­mesi, kendisini “bütün İspan­yolların babası” olarak sunma­sı beklenebilirdi. Ama Franco barışmayı reddetti. İçsavaşın bitmesinden otuz yıl sonra, 31 Mart 1969’da yayınlanan bir kanun hükmünde kararname, nihayet Cumhuriyet dönemi suçlarının zaman aşımına uğ­radığını kabul etti. Bu karar­namede bile, içsavaştan hâlâ “Haçlı seferi” diye söz edili­yordu. Franco, kimseyi affet­meyeceğini, savaşı kazandık­tan sonra 19 Mayıs 1939’da Madrid’de düzenlediği büyük zafer geçidinde yaptığı konuş­mada belirtmişti: “Kendimizi kandırmayalım: Büyük serma­yenin marksizmle ittifakını sağlayan ve İspanyol düşmanı devrime yol açan Yahudi ruhu öyle bir günde yok edilemez; hâlâ çoğu insanın kalbinde çarpmaya devam etmektedir”.

    Robert Capa iş başında Macar fotoğraf ustası Robert Capa savaş sırasında film çekiyor. En ünlü fotoğrafı, 5 Eylül 1936’da bir anarşistin ölüm anını ve İspanya İçsavaşı’nı ölümsüzleştirmişti.

    İçsavaş aynı zamanda bir rakam savaşıydı. Hangi taraf daha çok insan öldür­müştü? Bu konuda da zafer Franco’nundu. Çarpışmalar sürerken, darbecilerin cephe gerisinde ele geçirdiği kent ve köylerde 200 bin insanı öl­dürdüğünü belirten İngiliz ta­rihçi Paul Preston, kitabına “İspanyol Holokostu” başlığı­nı atmıştı. Ona göre Cumhu­riyetçilerin Franco tarafın­dan ezildiği süreç, bir soykırı­ma benziyordu. İngiliz askerî tarihçi Antony James Beevor da rakamlar konusunda ay­nı kanıdaydı. İspanyol tarihçi Julius Ruiz ise, savaş sırasın­da idam edilen Cumhuriyetçi sayısını 150 bin, savaştan son­ra idam edilenlerin sayısını 50 bin olarak veriyordu.

    Buna karşılık Cumhuri­yet denetimindeki bölgelerde, cephe gerisinde 40 bin kişinin öldürüldüğü (ancak bunların çoğu Cumhuriyet hükümeti­nin denetimi dışında işlenen katliamlardı ve Cumhuriyet’in güçsüzlüğünün kanıtlarından biriydi) genel olarak kabul edi­liyordu. 2000’li yıllarda başla­yan, 2008 ekonomik krizinden sonra azalan kazı çalışmala­rında sayısız toplu mezar orta­ya çıkarılmıştı.

    Ölen Cumhuriyetçiler bir bakıma kurtulmuşlardı; öl­meyenleri ise yeryüzünde bir cehennem bekliyordu. Savaş bittikten sonra, Nisan 1939 ile Ocak 1940 arasında 1 mil­yon kişi Franco’nun elindeydi. Yarım milyon savaş esiri 180 toplama kampında, 90 bin esir Amele Taburları’nda (BBTT) ve 47 bin genç erkek, firari as­kerlerin gönderildiği Amele Askerler Disiplin Taburları’n­daydı (BDST). Ayrıca hapis­hanelerde 300 bin kadın ve erkek vardı. 1943’te nüfusu 26 milyon olan ülkede hâlâ 100 bin siyasi tutuklu vardı.

    Franco rejimi 2. Cumhu­riyet dönemini hem silmek hem cezalandırmak istiyor­du. O dönemde devlete hizmet etmek bir suç haline dönüş­tü; bu insanlar askerlerin yö­netimi devralmasına yol açan düzensizliğe katkıda bulun­dukları için “askerî isyan çı­karmakla” suçlanıyordu. Da­ha savaş sürerken, darbenin birinci yıldönümünde verdiği bir röportajda Franco “Ulu­sal Hareket bir ayaklanma de­ğildir. Asıl asiler Kızıllardır” demişti. Rejimin ilk yılları­nın önemli faşist önderlerin­den İçişleri Bakanı hukukçu Serrano Suñer, büyük tasfi­ye ve idam dalgasına “tersi­ne adalet” (justicia al revés) adını takmıştı. Cumhuriyet döneminde sıradan bir devlet memuru olmak artık suçtu. Örneğin Katalonya’da 15 bin 860 devlet memurundan 15 bin 107’si işini kaybetti. Eği­timle ilgili bir istatistiğe göre, rejimin ilk yıllarındaki tas­fiye politikası sonucu bütün ülkede ilköğretim müfettiş­lerinin yüzde 40’ı, ilköğretim memurlarının yüzde 26’sı ve ortaöğretimde görevli öğret­menlerin yüzde 38’i sistem dışı kaldı; yani sürgüne gitti, idam edildi, hapse girdi veya işten atıldı.

    Franco rejimi, kiliseyle kurduğu ittifak nedeniyle Al­man ve İtalyan faşizmlerinden farklıydı. Cumhuriyet, 1931 Anayasası’nda İspanya’yı laik bir ülke olarak tanımladığın­da, Katolik kilisesini de kar­şısına almıştı. Franco ayakla­nınca Kilise hemen destekle­miş ve bunu dinsizlere karşı bir “Haçlı seferi” olarak nite­lendirmişti. İçsavaş sırasın­da Cumhuriyetçilerin elindeki bölgelerde 7 bin din adamı öldürülmüştü; dolayısıyla Ka­tolik kilisesinin Cumhuriyet­çilere olan düşmanlığı bir ba­kıma doğaldı.

    Rejimin ilk yıllarındaki ideolojik egemenlik savaşında Kilise laik rakibini (Falanj ha­reketini) kolaylıkla safdışı bı­raktı. “Yeni İspanya”da bütün diğer Cumhuriyet reformları gibi, eğitim reformu da tersine döndü. Ortaöğretimde Katolik tarikat okullarında okuyan öğ­renci oranı 1933-34 eğitim-öğ­retim yılında yüzde 8.3 iken, 1940-41’de yüzde 61.5’e çıkmış­tı; özetle devlet, eğitimi kiliseye devretmişti. “Cura”lar yani köy papazları, halkı denetlemekte Guardia Civil’e (jandarma) gö­re çok daha etkiliydi. Kısacası 1939-1945 dönemine “totaliter ve ulusal-Katolik” denilmesi haksız sayılmazdı.

    Ülkede kalan Cumhuri­yetçiler ve siyasi mirasçıları, uzun diktatörlük yılları bo­yunca, gazeteci yazar Miguel Salabert’in 1958’deki ünlü ma­kalesine attığı başlık gibi, bir “iç sürgün” hayatı sürdürmek zorunda kaldı. Cumhuriyet’in elindeki bölgelerde işlenen katliamların intikamı katbekat alınmasına rağmen, kazanan taraftaki suçlular diktatörlük yılları boyunca rahatça yaşa­maya devam etti. Cezasız ka­lan bu suçlular için halk ara­sında sayısız ilahi adalet hika­yesi ortaya çıktı.

    Son yıllarda yapılan yerel ve sözlü tarih çalışmalarında köy ve kasabalarda anlatılan, doğrulanması zor pek çok öy­kü kayda geçti. Örneğin: Şair García Lorca’yı Granada’da 1936’da kurşuna dizenlerden Juan Luis Trescastro Medi­na hep vicdan azabı çekmiş, 1954’te bir alkolik olarak öl­müştü. Lora del Río’da karnın­dan vurduğu Cumhuriyetçile­rin önce havaya sıçrayıp sonra ikibüklüm olduğunu anlata­rak övünen Falanjist, sonun­da mide kanserinden ölmüştü. Zaragoza yakınındaki Uncas­tillo’da, Belediye Başkanı An­tonio Plano’yu öldüren Falan­jist, ömrünün sonuna kadar yatağında öldürüleceği kor­kusuyla yaşamıştı. Cádiz’deki Ubrique’de bir grup Falanjist, Cumhuriyetçileri kasaba dı­şında öldürmüşlerdi. İçlerin­den biri Diego Flores adında 12 yaşındaki bir çingeneydi. Çocuğun babası, katili “Etin çü­rüsün, acı içinde öl!” diye lanet­lemişti. Katil 1970’lerde cüzza­ma benzer korkunç bir deri has­talığından ölmüştü. Salamanca yakınlarındaki Cantalpino kö­yünde Falanjistler, öldürdükle­ri Eladia Pérez adlı kadını kaz­dıkları mezara sığdıramayınca kafasını kesmişlerdi. Köylüle­re göre Anastasio González adlı katil, yıllar sonra çıldırarak so­kaklarda “beni Eladia’dan kur­tarın!” diye bağırarak dolaşma­ya başlamıştı…

    Savaş sırasında İspanyol entelektüellerinin tamamına yakını Cumhuriyet yandaşıy­ken, tarafsız kalan küçük bir bölümü ise boş yere “Tercer España ”yı (Üçüncü İspanya) özlemişti. Demokrasiye geçil­diğinde bu özlemin nihayet gerçekleşeceği umudu doğdu. Ancak günümüzün tartışmala­rı, henüz geçmişin tarih halini almadığını gösteriyor.

    RESİM

    Guernica: Şiddete karşı hayatı savunan Picasso

    Gerçeküstücülüğün coşkuyla benimsendiği ülkelerin başında İspan­ya geliyordu. Bu akımın rüzgarına kapılan Joan Miró, Salvador Dalí, Oscar Domínguez gibi ressamlar 1930’larda çoğunlukla Paris’te çalışıyorlardı. İçsavaş başlayınca, İspanya Cumhuriyeti 1937 Paris Uluslararası Sergisi için ressamlardan yardım istedi. Böylece sergideki İspan­ya pavyonunda çağdaş İspanyol resminin bir dizi şaheseri sergilendi. Pablo Picasso’nun Guernica adlı eseri bunlardan biriydi.

    Sivilleri hedef alan ilk hava bombardımanı 20. yüzyıl sanat tarihine damgasını vuran tablo, Guernica kentinin 26 Nisan 1937’de Franco’nun müttefikleri Alman ve İtalyan hava kuvvetleri tarafından bombalanıp, sivil halkın katledilmesini tasvir ediyor.

    İspanya’nın Bask bölgesin­deki küçük Guernica kenti, 26 Nisan 1937’de Franco’nun müttefikleri Alman Condor ve İtalyan Hava Lejyonları tarafından bombardımana tutuldu. Sivil halkın katledil­diği bu ilk hava bombardımanı dünyada şok yarattı. Picasso da Uluslararası Sergi için bu olaydan esinlenerek iki ayda dev tuvalini yaptı. Ressam “bu resim odaları süslemek için yapılmadı. Bu resim, düşmana karşı bir saldırı ve savunma aracıdır” demişti. Siyah- beya­zın tonlarıyla yapılan yağlı­boya tabloda, altı insan ve üç hayvan, vahşice yok edilen hayatın simgeleriydi. Guernica çeşitli ülkeleri dolaştıktan sonra emaneten New York Mo­dern Sanat Müzesi’nde kaldı. Picasso’nun vasiyeti üzerine, İspanya demokrasiye geçtikten sonra 1981’de ilk kez ülkesine geldi. Bugün Madrid’de Kraliçe Sofía Müzesi’nde bulunan tablo, sadece İspanya içsava­şının değil, bütün 20. yüzyılın en güçlü sembollerinden biri olarak tanınıyor.

    FOTOĞRAF

    ‘Düşen Asker’in yükselişi

    Fotoğrafçılık ve foto muhabirliği İspanya İçsavaşı’nda zirvesine ulaştı. Robert Capa, Gerda Toro (1937’de savaş sırasında öldü), Hans Namuth, David Seymour, Juan Guzmán gibi fotoğrafçıların çektiği fotoğraflar dönemin bütün gazetelerinde yayımlanıyordu. Capa’nın bir milisin ölüm anını gösteren Düşen Asker adlı fotoğrafı (5 Eylül 1936) büyük bir ün kazandı. Yıllar sonra, fotoğrafın gerçek değil sahnelenmiş olabileceği iddiası ortaya atıldı. Fransız fotoğrafçı Henry Cartier-Bresson ise içsavaşla ilgili iki belgesel film çekti.

    ROMAN

    ‘Çanlar Kimin İçin Çalıyor’,‘Umut’ kime gülümsüyor?

    İçsavaş dünya entellektüelle­rini ikiye bölmüştü. 1937’de İngili zşair W. H. Auden Left Review dergisinde “Yazarlar İspanya İç Savaşında Taraf Tu­tuyor” başlıklı bir araştırma ya­yınladı. Tüm İngiliz ve İrlandalı yazarlara bir anket yollanmıştı. Buna cevap verenler (İspan­ya Cumhuriyeti) yanlısıyım/ karşıyım/ tarafsızım şeklindeki üç alternatiften birini seçe­ceklerdi. Cumhuriyet’e karşı olduğunu söyleyenler çok azdı, aralarında Evelyn Waugh gibi Katolik yazarlar vardı.

    Cephedeki yazar Amerikalı gazeteci yazar Ernest Hemingway, Aralık 1937’de Teruel Muharebesi sırasında Cumhuriyetçi askerlerle.

    Ezra Pound gibi bir faşist ve Samuel Beckett gibi politikayla hep alay eden bir modernist bile Cumhuriyet’ten yana ol­duklarını söylemişlerdi. Durum Fransa’da da aynıydı. Paul Cla­udel, François Mauriac, George Bernanos gibi Katolik yazarlar Franco’dan yanaydılar; ancak son ikisi içsavaşın sonuna doğru Franco’nun vahşetinden tiksi­necekti. Bunlar dışında nere­deyse tüm Fransız yazar ve şair­leri Cumhuriyet’i desteklediler. İspanya’da gazetecilik yapan hatta Cumhuriyet saflarında çarpışan entelektüeller de hiç az değildi. Bunlardan bazıları, geride önemli eserler bıraktı: George Orwell’in Homage to Catalonia (Katalonya’ya Selam), Arthur Koestler’in Spanish Testament (Türkçesi Ölüm Hücresi) gibi kitapları, André Malraux’nun L’Espoir (Umut), Ernest Hemingway’in For Whom the Bell Tolls (Çan­lar Kimin İçin Çalıyor) adlı romanları, Jean-Paul Sartre’ın Le Mur (Duvar) adlı öyküsü… Bunların çoğu sinemaya da aktarıldı.

    SİNEMA

    Diktatörü madara eden ‘Bir Endülüs Köpeği’

    İlk filmi “Bir Endülüs Köpeği”nden (1929) son filmi “Arzunun O Belirsiz Nesnesi”ne (1977) kadar, yaptığı her film sayısız makaleye konu olan yönetmen Luis Buñuel, İspanya İçsavaşına damgasını vuran bir sinemacıydı. Savaş sırasında kendini Cumhuriyet’in savunmasına adamış, casusluk bile yapmıştı. Cumhuriyet’in yenilgisinden sonra Meksika ve Fransa’da sürgünde yaptığı filmlerle (“Gündüz Güzeli”, “Burjuvazinin Gizli Çekiciliği” vb.) büyük sinema ustaları arasına girdi. Uluslararası imajını zehirlediği için Franco rejiminin korkulu rüyası haline geldi. 1961’de İspanya’da bir film yapmasına izin verildi; ancak Altın Palmiye ödülü kazanan “Viridiana” adlı film rejimi o kadar kızdırdı ki ülkede gösterilmesi 17 yıl boyunca yasaklandı.

    Başrolde Dalí Gerçeküstücülüğün kült filmi, 16 dakikalık “Bir Endülüs Köpeği”, Salvador Dalí’nin Luis Buñuel ile ortak çalışmasıydı (1929).

    ŞİİR

    García Lorca, Machado, Hernández: Şairler ölmez

    Federico García Lorca’nın 18 Ağustos 1936’da güneş doğarken, çok sevdiği Grana­da’da iki köy arasındaki yolda Falanjistler tarafından kurşu­na dizilmesi, içsavaşın büyük trajedilerinden biriydi. 38 yaşındaki şair ve tiyatro yaza­rı, “27 Kuşağı” denilen genç şairler grubunun en parlak üyesiydi. Bu gerçeküstücü topluluk 1931’de 2. Cum­huriyet’in ilanıyla verimli bir döneme girmişti. Cum­huriyet’in yıkılması onları “kayıp kuşağa” dönüştürdü. García Lorca, Cumhuriyet’in tutkulu bir neferi değildi, an­cak yenilikçi bir yazar ve bir eşcinsel olarak Franco’cuların nefretine hedef olmuştu. Öldükten sonra cumhuri­yetçi şair Antonio Machado onun için en ünlü şiirini (Suç Granada’da İşlendi) yazdı.

    Lorca’nın kuşağındakile­rin sonları da daha iyi olmadı. Şair Miguel Hernández 1942’de Franco rejiminin bir hapishanesinde 31 yaşında öldüğünde, onun için şiir yazmak yine aynı kuşaktan Vicente Aleixandre’ye (1977 Nobel Edebiyat Ödülü) düştü. Şair Rafael Alberti, ülkesine ancak Franco’nun ölümünden sonra dönebildi. Sürgüne gidenler arasında şair Juan Ramón Jiménez (1956 Nobel Edebiyat Ödü­lü) ve dindar bir Katolik olma­sına rağmen Cumhuriyet’in yıkılmasından sonra Arjan­tin’e taşınan besteci Manuel de Falla da bulunuyordu.

    Federico García Lorca (1898-1936).

    Sürgüne gitmeyenler, Franco rejimine boyun eğerek huzursuz bir hayat sürdürdü. Eserleri yasak­lanıp sansürlenen 1989 Nobel edebiyat ödülü sahibi Camilo José Cela, sürgün­den İspanya’ya geri dönen ancak Franco’cu basında “boğa güreşçilerinin ve deri ceketli kadınların filozofu” diye dalga geçilen düşünür José Ortega y Gasset bunlar arasındaydı. Düşünür ve yazar Miguel de Unamuno’nun sonu ise, Lorca’nınki gibi simgesel­di. İçsavaşın başladığı yıl Salamanca Üniversitesi’ndeki bir toplantıda Franco’cuların yaptığı konuşmaları eleştir­mişti. Faşist general Millán Astray’ın “Entelijensiyaya ölüm! Kötü entelektüellere ölüm!” diye bağırarak sözünü kesmesine rağmen Unamu­no, “Kaba kuvvet sayesinde kazanacaksınız ama ikna edemeyeceksiniz” diye devam etmişti. Neredeyse linç edilecekken salondan zorlukla ayrılan yaşlı yazar iki ay sonra öldü.

    HOŞÇA KALIN
    Ölürsem açık bırakın balkonu.
    Çocuk portakal yer.
    (Balkonumdan görürüm onu)
    Orakçı ekin biçer.
    (Balkonumdan duyarım onu)
    Ölürsem açık bırakın balkonu!
    
    Federico García Lorca
    (Çeviri: A. Kadir-Afşar Timuçin)

    TARTIŞILAN ANIT

    İkiye bölünen ülkenin simgesi: ‘Şehitler Vadisi’

    Düşenlerin Vadisi Kelime anlamıyla “Düşenlerin Vadisi” Franco’nun içsavaşta ölen yandaşları için gerçekleştirdiği büyük projeydi. 2009’da kapatılan anıt, 2011’de yeniden açıldı.

    Madrid yakınındaki El Valle de los Caídos, ikiye bölünen İspanya’nın en önemli simgesi olarak yaşıyor. General Franco, 1940’ta bu projeyi “Haçlı seferi”nde ölenlerin gömüleceği bir anıt olarak hayal ediyordu. 1940’da başlanan dev kilise-mezarın yapımında Cumhuriyetçi mahkumlar çalıştırıldı. Pek çok Cumhuriyetçi, mahkumi­yet süresi azaltılacağından gönüllü oldu. Buraya ülkenin çeşitli yerlerindeki mezarlar­dan çıkarılanlar (30 bini aşkın) gömüldü. Bakımı Benedikten tarikatına bırakılan anıt 1 Nisan 1959’da açıldı. Kilisede buraya gömülenlerin kimliği “Tanrı ve İspanya uğruna öldüler 1936-1939” yazısıyla açıkça belirtiliyordu. Zamanla anıta daha kucak­layıcı bir rol atfedildi; buraya Cumhuriyetçi ölüler de taşındı. Ancak Cumhuriyetçilerin siyasi mirasçıları burasını benimse­medi ve gömülenlerin göster­melik olduğunu öne sürdü. General Franco’nun kendisi de öldüğünde buraya defnedildi. Valle de los Caídos, her yıl sağ­cıların gösteriler düzenlemek üzere toplandığı bir hac yerine dönüştü. Tarihî Hafıza Ya­sası, burasının artık siyasi bir rol üstlenemeyece­ğini, dinî bir kurum olarak varlığını sür­düreceğini karara bağladı.

  • Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık

    Eşcinselliğin Avrupa’daki sosyal-kültürel tarihinin kırılma noktası 1895’te, Oscar Wilde’in zindana kapatılmasıyla yaşandı. 20. yüzyıl boyunca kültür-sanat bağlamındaki birkaç canalıcı hamle, yapılan mücadeleyi özetliyor.

    Michel Foucault, ölümünün 30. yıldönümünde (1926-84) anılıyor. Yeniden değerlendirmelerin başta gelen ortaklığı, erken yaşta ölümünden bu yana ışığının etkisinin azalmadığı yönündeki yorumlara dayanıyor. Bir “düşünür” olarak nitelendirmek yeterli midir Foucault’yu? Bir zihniyet analizcisi, bir toplumsal mekanizmalar sökücüsü, bir kapalı kutu kurumlar tarihçisi, sözün özü bir kanıları tersyüz edici barınıyor kimliğinin köklerinde.

    Oylumlu çalışmalar eşliğinde deliliğin, hapisanenin, kliniğin arşivlerine battıktan sonra, son döneminde kapsamlı bir çalışmaya girişmiş, Cinselliğin Tarihi’ni yazmaya koyulmuştu. Gerçi sona erdiremedi bu mikroskopik okumasını, ama 6 cilt olarak tasarladığı bu bütünlüğün yabana atılamayacak bir bölümünü düze çıkarmayı başarmıştı.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Oscar Wilde’ın (solda) yan yana oturup poz verdiği Lord Alfred Douglas ile ilişkisi 1895’teki davada aleyhine kullanılmıştı.

    Bilme İstemi (1976) başlıklı ilk cildinde Cinselliğin Tarihi’nin, tıpkı daha önceki kazılarında yaptığı gibi, Batı toplumlarının tarihinde “norm”ların nasıl oluştuğunu, cinsellik bağlamında “a-normal”in çerçevesinin hangi dayanaklara bağlı biçimde çizildiğini olanca açıklığıyla göstermişti Foucault: Kilise-Devlet-Aile üçgeni yasakların sınırını genişletirken, “zevk”i en büyük tehlike kaynağı olarak görmüş, özgürleştirilmesini önleme yolunda Kutsal’ın yanı sıra Tıbbı ve Hukuku da işe koşmuştu. Fücurdan rüşde, gövdenin zevk haritasının daraltılmasından farklı cinsel eğilimlerin suç ya da hastalık kapsamına sokulmasına dek giden eksenlerde, Batı dünyası bir tabu cehennemine dönüştürülmüştü. Buradan hepten çıktığı söylenebilir mi? Katedilen mesafe ne kadardır ve hangi bedeller ödenerek kazanılmıştır? Kalıcı bir utku sözkonusu mudur? Bunlar ve benzeri soru(n)lar bugün de hararet noktası olma özelliğini koruyor: Örneğin, eşcinsellerin evlilik ve çocuk edinme haklarının yasallaşma sürecinde, her ülkede, tartışmaların sert kutuplaşmalar yarattığı gözlemleniyor.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Michel Foucalt, sona erdiremediği altı ciltlik Cinselliğin Tarihi kitabında, eşcinselliğe yönelik farklı bir bakışaçısı sunmuştu

    O yakada bu gelişmeler yaşanadursun, bu yakada en iyi niyetle, savuşturulan eski yasakların yeri yenileriyle dolduruluyor. Üstünden ve içinden baskıyla donatılmış toplumlarda, karşı kefede ikiyüzlülük standartları da yükseliyor.

    Geçen yıl Foucault’nun ülkesi Fransa, sosyalist (!) iktidarın belki de tek olumlu adımı aracılığıyla, eşcinsellere evlilik ve çocuk edinme hakkını tanıyan devletler arasına, zorlu ve çekişmeli bir süreçten geçerek katıldı. 1789 Devrimiyle, Aydınlanma’yla haklı olarak böbürlenen Fransa’da, Foucault’nun ortalığı biribirine katan, “Biz İbneler” diye başlayan metnini yayımladığında eşcinsellik “suç” kapsamına giriyordu. Bir başka sosyalist önder, Mitterand 1981’de iktidara geldikten sonra çözülebilmiştir o kördüğüm. Gene de, toplumun önemli bir kesiminin bu gelişmeyi tepeden inme bir dayatma olarak algıladığı unutulmamalıdır: Evet, iki ünlü kara mizah sanatçısı, Coluche ve Thierry Le Luron, televizyondan canlı olarak yayımlanan şen şakrak bir sahte düğün provası yapmışlardır o dönemde, ama Le Luron’un kendisi bile eşcinselliğini saklamış, ailesi de AİDS’ten öldüğünün öğrenilmesini istememiştir. Geçerken anımsatmalı: Foucault’nun AİDS’ten öldüğü de uzun süre dillendirilememişti. Özgürlüğün simgesi, İnsan Hakları’nın beşiği sayılan bir ülkede bile tabuların çözülmesi savaşım ve kararlılık gerektiriyordu demek, sanırım en doğrusu.

    Eşcinselliğin, farklı cinselliklerin konumuna geçmezden önce, genel olarak cinsellik ekseninde Foucault’nun çerçevesini çizdiği bir karşıt hareketler düzeneğinin üzerinde kısaca oyalanmak gerekir. Düşünür, 19. yüzyıldan başlayarak, ‘modern burjuva yaşamı’nın biribirileriyle çarpışan iki temel güdü etrafında biçim aldığını ileri sürer. Üstte görünen elbette ana akıntıdır: Çoğalmayı esas tutan, aileyi çekirdeğe oturtan bir yaşam düzeni olağan cinsel işlevleri tanımlar, “sakat” gördüklerini (sözgelimi mastürbasyonu) çentikler. Gelgelelim, altta ikinci bir güçlü akıntıya, ters yönden gelerek “zevk alanları”nı çeşitleyen bir alana olanca gücüyle açılıp teslim olmaya yatkındır. Modern burjuva toplumu, yukarıda çatık kaşla patolojiye devredilen her açılımı aşağıda, olumlu vurguyla sapkı coğrafyasında yüceltmeye koyulmuştur.

    Şüphesiz, bu süreç de savaşım yoluyla gelişmişti. “Cehennem kütüphanesi” kavramı (önceki yıl bu konuda dev bir sergi gerçekleştirildiğini anımsatalım), taşkın erotik metinlerin ve gravürlerin yasaklanması nedeniyle öne çıkmıştı. Marquis de Sade, yaşamının geniş bir dilimini zindanda geçirmiş, Restif gizlenmiş, Verlaine ve Rimbaud polis kayıtlarına geçmişti. Oysa burjuvalar çoktan sapkın sayılagelen cinsel çeşitlemeleri kurumsallaştırma yolunu tutmuşlardı. Batıda özel genelevler, alenî metreslerse Doğu’da çokeşlilik ya da çoğlanlıktı.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Une histoire de l’homosexualite,2006

    Eşcinselliğin, modern burjuva toplumunda da, uzunca bir süre başka bir tarihe (Eski Yunan) ya da coğrafyaya (Doğu) ait bir cinsellik formatı olarak alımlandığı söylenebilir. Patlama, bir bakıma Oscar Wilde vakası ve davasıyla oluşmuştur: Eşcinselliğin de, farklı cinselliklerin de sosyal-kültürel tarihinin kırılma noktası. 1895 ilkyazında, Wilde’in “norm dışı” ilişkileriyle mahkûm edilip zindana kapatılmasından başlayarak, Batı dünyasında, yeraltı ve yerüstü bir aktivizm boyatmaya koyulur. Hareketi, şüphesiz, genel anlamıyla özgürlük ve eşitlik esaslı kolektif kalkışımlardan soyutlayamayız: Kazanımlar iç dayanışmalar üzerinden sağlanmıştır. 1895’ten günümüze eşcinsellik bağlamında tanık olunan siyasal ve toplumsal hareketliliği anahatları çerçevesinde bile özetlemek haddime düşmez; burada, kültür-sanat bağlamında birkaç canalıcı hamleye dikkat çekmekle yetineceğim.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Genet’nin Beat etkisi Jean Genet (en sağda), Beat kuşağı yazarları ile Chicago’da (soldan sağa: Terry Southern, Allen Ginsberg ve William S. Burroughs), 1968.

    Yüzyılbaşı Avrupa’sında eşcinsel kadın yazarların erkek benzerlerine oranla daha gözüpek, cüretkâr ve savaşçı oldukları gözlemleniyor: Natalie Barney, Renée Vivien, Colette boşuboşuna “Amazon” sayılmamışlardır; hem yaşamlarında, hem yapıtlarında sözgelimi Proust’a göre tabu kırıcıydılar. Gide, öte yandan, uzunca süre örtündükten, ikilemlere boğulduktan sonra perdeyi aralayabilmişti. Cocteau, duruşu itibarıyla belki bir adım ileriye gitmeyi göze almış, Beyaz Kitap’la çerçeveyi kırmıştı, ama dar bir çevreyi ilgilendirmişti çıkışı. Kaldı ki, bu önemli kitabı sonuna dek adıyla yayımlamayı göze alamamıştır.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Amazon ‘tapınağı’
    ‘Amerikan Amazonu’ Natalie Barney, çeşitli davetler, etkinlikler düzenlediği Paris’teki evinin bahçesindeki ‘Dostluk Tapınağı’nın önünde, 1920’ler.

    Bu saptamalarda bir hafife alma, bir burun bükme edâsı aranmamalı. Baskı ortamının o dönemdeki gücünü bugünden bakarak küçümsemek yanılgı olur. Mahut ‘modern burjuvazi’, ne yaşanırsa yaşansın, gelgelelim açığa vurulmasın, âlenen ifade edilmeye kalkışılmasın şiarını kafalara kakmaktaydı. Gide Corydon’u 12 adet bastırmış, sonra da nüshaların çoğunu şömine ateşine sürmüştü; genç Marc Allégret’yle fırtınalı aşkını sürdüredursun, evli barklı adamdı. Walt Whitman, Lorca, Luis Cernuda toplum önünde cinsel tercihlerini saklamak durumundaydılar. İkinci kırılma noktası Jean Genet’yle gelecekti.

    Asıl skandal, ıslâh evinden hapisaneye geçmiş bir hırsızın, sonsuz bir fütursuzluk içinde eşcinsel aşkı olanca çıplaklığıyla kitaplarına sokmuş olmasından mı doğmuştu, yoksa bu adımı atarken ve bütün yerleşik burjuva değerlerini altüst ederken ülkesinin dilini en klâsik ölçülerinde yetkin biçimde kullanmasından mı, tartışılmıştır. Gerçekten de Genet’nin, o güne dek ücra köşelerine kimsenin sokulamadığı bir yasak dünyayı, burjuvaların dilini onlardan daha iyi kullanarak yansıtmaktaki bir amacının da onları yaralamak olduğu söylenmiştir. 2. Dünya Savaşı’ndan alabora çıkmış Avrupa’da, yıkımların arasından taze bir çiçek gibi fışkıran bu yapıta başta Sartre ve Cocteau, pek çok aydın arka çıktı. Daha önemlisi, eşcinsel edebiyat artık eskisi gibi örtük, ürkek bir dile ve duruşa geri dönmeyecekti.

    Üç çeyrek yüzyıl içinde, edebiyat ve sanat çevrelerinden, Genet’nin açtığı yolu sürdüren çok sayıda yaratıcı geçtiği sır sayılmaz. William Burroughs ve Beat Kuşağı şairlerinden John Ashbery’ye Amerika’da, Tony Duvert’den Monique Wittig ve Hervé Guibert’e Avrupa’da pek çok edebiyat adamı yolu genişletti. Plastik sanatlarda (Andy Warhol, David Hockney ya da Mapplethorpe), sinemada (Pasolini, Fassbinder) gerçekleştirilmiş çok sayıda yapıt konunun çevrenini büyüttü. Bugün, kültürel coğrafyada “cins” kuramları ana okulları sıralarında pratiğe geçiriliyor.

    Ya burada, bizim coğrafyamızda, başka coğrafyalarda? Düpedüz suç kapsamına sokulmadığı ülkelerde, farklı cinsel kimlikler günâhlı, yasaklı, itilip kakılmalı statüsündeler. En iyi niyetle, sessizlikle kuşatılsınlar isteniyor. Kenarın kenarına püskürtülüyor, “merkez”den olabildiğince uzak tutulmaları sağlanıyor.

    Kültürel ifade bağlamında bile: Dar, kuytu bir köşede durmalılar. Biriki metropolde, biriki semtte görece özgür davranma hakkıyla sınırlanıyor konumları. 1981’de yazdığım “Satürn’ün Çocukları — Eşcinsellik Üzerine”yi okuyan yaşça benden büyük bilge bir dostum, dışarıdan gazel “diklenmeleri gerekir” yargımı yalınkat bir cümleyle ters çevirdiğinde utanmıştım: “Bu ülkede, eşcinsel olduğunu itiraf ettiğin an kiralık ev bulamazsın”.

    Edebiyat-Sanat ortamı açısından çok farklı göremeyiz durumu. Baha Tevfik, o anarşist uçbeyi, modern edebiyatımızın eşcinsel temalı ilk kitabını 1910’da yazmıştı: Aşk, Hodbînî. Gelgelelim, yeni Cumhuriyet “yurttaşlık bilgileri” arasına bu konuları almaya yanaşmadı. Bugün hayatta olmayan ve eşcinselliği bilinen birçok yazarla ilgili hâlâ susuyoruz. Yaşayan yazarları, sanatçıları bu bağlamda anmak bir bakıma muhbirlik konumuna düşürebilir endişesiyle tıknefes kalıyoruz. Devran sürüyor neyse ki: Dışarıdan değilse içeriden çıkışlar, hamleler yavaş yavaş geliyor.

    Türkiye’de cinselliğin ve eşcinselliğin tarihi, dışarıdan içeriden aynı anda yazılabilir: Popüler kültürün büyük figürleri Zeki Müren’in ve Bülent Ersoy’un yabana atılamayacak önemdeki tercihlerinden Küçük İskender’e gelen çizgide yaşananların payı tanınarak.